CEVAP VERME!

Foto: Kokia Sparis

Yeniköy’ün Emek kahvesindeyim. Hava pırıl pırıl. Balıkçı tekneleri karaya dönüyorlar. Peşlerinde bir dizi martı. Güneş Beykoz ile Yeniköy arasında salına salına geziyor. Ben kahvenin ön tarafında, tavan sobasının altındaki masada çay içiyorum. Etrafımdaki masalarda, işe gitmeden kahvaltı eden insanlar oturuyor. Benim ise bugünlük işim bitti bile! Bütün gün burada oturup size yazabilirim!

En iyi yazı konuları bir kahvede otururken yan masalardan geliyor.

Aslında yan masada oturan adamlara ilk geldiklerinde sinir olmuştum. Deniz kenarındaki masayı kaplayıp manzaramı kestikleri için önce.  (Bu mekanda manzara ne kadar kesilebilirse artık. Önüm arkam sağım solum mavi çünkü.) Koca terasta başka masa yokmuş gibi benimle deniz arasında yerleştiler. Sigara içerlerse ya şimdi bunlar, diye de huysuzlandım. (içimden) Dış mekanların da sigara tehlikesi var şimdi. Rüzgar size doğru esiyorsa eğer, kaçış yok. Sonra bir de yüksek sesle konuşup, şurada bir başıma kitap okuma keyfimi de kaçıracaklar diye dertlendim.

İlk intiba sinir olmak biraz kültürel bir şey galiba. Belki de aileseldir. Üniversitedeyken, mesela otobüsle eve dönerken, binenlere bakıp kendi tepkimi ölçerdim. Beğendim (1), sinir oldum (0) gibisinden bir deney. Bu deney sırasında yolcular arasında çooook nadiren rasladığım aydınlık yüzlü güzel insanlardan geriye kalan herkese sinir olduğumu tesbit etmiştim. Sanki ilk intiba sinir olmak tabii bir tepkiymiş gibi ben, bitkin yüzlü yaşlı teyzelere, kıkırdaşan liseli kızlara, onları kesen genç adama, bıyıklı erkeklere, otobüsün sigara içen şoförüne topluca sinir oluyordum.

Şimdi biliyorum ki yeni tanıştığım insanları ne beğenmek zorundayım ne de onlara sinir olmam gerekiyor. Hatta onlar hakkında bir fikir sahibi olmama bile gerek yok. Ancak can çıkar, huy çıkmaz demişti ortaokulda fena sinir olduğum bir ingilizce hocamız. Aklımla bildiğim bu bilgiyi uygulamaya koy bakalım.

Adamlar şimdi yan masamda oturuyorlar. Zaten göz ucuyla baktığımda farkettim ki adamlar dediğim benim yaşımda çocuklarmış. Dikkatle bakarsam belki liseden tanıdık bile çıkabilirler.

Ben çocukken annem uzun zamandır görüşmediği arkadaşlarına şu bilge lafı ederdi:

-Yaa ben de yılların geçtiğini işte bunlara (başıyla beni işaret ederek) bakarak anlıyorum.

Benim çocuklarım olmadığı için, ben yılların geçisini kendi akranlarıma, özellikle kelli felli işadamlarına, aile babalarına dönüşmüş  lise arkadaşlarıma bakarak anlıyorum.

Yanda oturan bu “çocuklar” sigara içmiyorlar bir kere. Masalarının üzerinde paket yok. Üstelik seslerini bir defa bile yükseltmediler. Korktuğum hiçbir şey başıma gelmedi. Ben onların yanıma yerleştikleri o ilk beş dakikayı boşuna dertlenip huzursuzlanarak geçirmişim.

İlk gençliğimde tek başıma bir masada oturduğumda, Bebek kahvede ya da Hisar’dayken mesela, bütün erkekler bana sarkacaklar zannederdim.  Bu çocukların benimle alakaları da yok. Zaten artık hepimiz evli barklı, alyanslı, çocuklu insanlar haline geldiğimize göre, masadan masaya sarkmalar da yerini daha ince, gizli, esrarlı tekniklere bırakmıştır tahminim. Böyle insanı en beklemediği yerde yakalayana, ‘’aaa! Acaba mı? Olabilir mi ya?’’ dedirten cinsler yakınlaşmaların çağına gelmiş olmalıyız. ‘‘Sen beni yanlış anlamışsın’’ kapısını hem açık tutabilecek cins yani.

***

Bu aralar okuduğum roman kolay gittiği için yan masadaki kibarların alçak sesle sürdürdükleri sohbet de beni rahatsız etmiyor. Hatta güleryüzlü garsonların önüme koydukları domates sövüş ve yeşil zeytinleri yemek bahanesi ile kitabımı kenara koyup dinlemeye bile başlıyorum.

Bir tanesinin kızı derste SMS yollarken yakalanmış. Öğretmen telefonuna el koymuş. Sahi, post-cep telefonu çağında bu iş nasıl idare ediliyor acaba? Bizim okula elektronik getirmemiz yasaktı ama bir kez bile çantalarımızı elektronik var mı diye arayan da olmamıştı. Ortalıkta walkman dinlemediğin, gameboy ile oynamadığın sürece bir kimse çantanın içindekine karışmazdı. Belki hala böyle işliyordur kurallar.

Ama okuldayken dışarıyı aramak başlı başına bir mesele idi. O zamanlar da inceden inceye düşünürdüm ben bu konuyu. Neden okul saatlerinde dış dünyayı arayamayız? Neden mesela kartlı bir telefon yoktu bizim okulda? Müdür Bey’in oraya giderkenki koridorda bir tane jetonlu telefon vardı ama bir defa bile beni düdük sesi ile karşılamamıştı.

”Flütümü evde unutmuşum, geçerken okula bırakır mısın” demek için annemi aramak istesem, müdür muavininden izin al, gerekçeni açıkla, vs vs bir dolu bürokrasiyi atlattıktan sonra izin verilirdi telefon etmemize. Mesela bir arkadaşımız hasta diye okula gelmediyse, ya da okulu bitirmiş bir sevgilimiz varsa onları tenefüste arayıp muhabbet etmek kurallara aykırı idi.

Yani şimdi hala “okul saatlerinde dış dünya ile irtibat kurmak yasaktır” kuralı okullarda hüküm sürüyorsa bu cep telefonu işini nasıl idare ediyorlar? Bir bilen bana yazsın lütfen.

***

Velhasıl bizim okul disiplini ile ünlüydü. Kılık kıyafet, adab-ı muaşeret, tenefüslerde sınıfı boşalt, ders saatlerinde koridorda dolaşma, siyahtan başka ayakkabı olmaz, erkeklerin saçı, kızların tırnağı, beden eğitimi derslerinde bile bir örnek giydiğimiz o çok çirkin eşofmanlar filan derken mum gibi çıktık biz bizim okuldan. Ve hepimiz, ama hepimiz, okulumuzu severek, hocalarımıza samimi bir saygı duyarak mezun olduk. Şimdi abarttığımı düşüneceksiniz ama, okulun son günü ayrılıyoruz diye  ağlamaktan benim dudaklarım şişmişti.  (İnanmazsanız bir o gün çekilmiş fotoğramı tarayıp size buraya post ederim yakında.)

Neyse, nihayet yazının 714. kelimesinde –ki bu da çok sevdiğim bir lise arkadaşımın okul numarasıdır. İşte Allah kuluna böyle tatlı raslantılarla göz kırpıyor da, görmesini bilene!  Evet 714. kelimede konuya girebiliyorum. O da otorite, saygı ve öğrenme meselesi…

***

Bizim lisede hocalarımıza cevap verme hakkımız yoktu.  “Evet, cevap vermeni bekliyorum” deseler bile önümüze bakmamız icab ederdi.  Yalnız bir defasında, beni tahtaya çıkarıp ‘‘senin genç kızlık gururun yok mu Defne?’’ diye sorgulayan edebiyat öğretmenime cevap vermiştim. O da neden genç kızlık gururumun olmadığını, kalmadığını açıkladığım konuşmamı ilgi ile dinlemişti. Bu istisna dışında ben de, öreceğime omuzlarıma saçtığım saçlarım, gömleğim ile uysun diye giydiğim mavi ayakkabılarım veya dizlerimden beş parmak yukarıya kadar kısalttığım eteğim konusunda azarlanırken başımı eğip cevap vermemeyi öğrenmiştim.

Bu basit hareketi öğrenene kadar kendilerini savunmaya kalkışan asi arkadaşlarımıza öğretmenlerimizin CEVAP VERME! diye çıkıştığını hepimiz nice kereler duymuşuzdur. Bizim lise öğretmenlerimizin tamamının dengeli, sağlıklı psikolojilere sahip olduğunu iddia etmeyeceğim ama büyük çoğunluk saygıdeğer insanlardan oluşuyordu. O yüzden başımızı öne eğip durmanın hayırlı bir davranış olduğunu düşündüğümedik de değil!

***

Geçenlerde ben de inatçı bir öğrencime  CEVAP VERME diye çıkıştım. Tamamen kendi iyiliği için söylediğim bu sözün, ona da mantıksız kurallara uymak zorunda olduğu okul günlerini  hatırlattığını, yüzünü yalayıp geçen şok ifadesinden hemen anladım ama artık çok geçti, geri almadım. Neden söylediğimi de açıklamadım. İkimiz birden başımızı öne eğip sessizce yemeklerimizi bitirdik.

Oysa dedim ya, onun iyiliği için cevap vermemesini istemiştim. İnatçılığıdan ve ona yol göstermek amaçlı sorduğum sorulara devamlı kendini savunan cevaplar aramasından çok sıkıldığım için söylemiştim.

Demek istemiştim ki, bana verecek cevap arama, kendini savunacak cevaplar ararken benim sana sorduğum sorunun seni götüreceği yeri görmüyorsun bile. Kendilerini kabahatli bulanlar savunmaya geçerler…Cevabın bildiğin bir soru sormadım ki ben sana cevap yetiştiriyorsun.  Düşün diye soruyorum ben sana bu soruyu, cevabını merak ettiğim için değil. Ben zaten senin düşünüp de bulacağın cevabı çoktan görmüşüm. Sen kendin bul diye soruyorum. Sen kendi bildiğini bana tekrarladıkça bir arpa boyu yol almıyor, sadece direniyorsun. O yüzden cevap verme bana!

Tabii bu biraz huy, biraz kendini hep haklı görme hali, biraz da güven sorunu. En çok kendini en iyi kendisinin tanıdığını zannetme hastalığı. İnsanoğlu pek budala, kendine karşı pek kör olabiliyor!

Sevgili ustam  bana canımı sıkan bir şey söylediğinde, aynı lisede yaptığım gibi başımı öne eğip onu dinliyorum.  Mesela “yalancı bir tarafın var senin’’ demişti bir defa. Kendimi iftiraya uğramış hissettiğim ve içten içe hiddetimden deliye döndüğüm halde, dudaklarımı ısırmış, yine başımı önüme eğmiştim.

Ben ustama yüzde yüz güveniyorum. O benim kör noktama gelen huylarımı görebildiği için ben onun öğrencisiyim. Kendimi savunmakla gücümü ve vaktimi harcayacağıma, saptamasını direnmeden kabul ettim. Sonradan, Bey’e de danışıp etraflıca düşündüğümde ne demek istediğini anladım ve o kör noktayı beslemeden ondan nasıl arıncağımı öğrendim. Ama baştan ”ona hayır ben yalancı değilim”, ”siz beni yanlış anladınız, durun ben size kendimin doğrusunu göstereyim” diye karşılık verseydim, öğretinin ana fikrini kaçırmakla kalmayıp bir de hocamı kızdıracaktım ki bizim hocayı kızdırmaya gelmez!!!

İşte bu yüzden ben de diyorum ki öğrencilerime: Cevap vermeyin! Başınızı öne eğip utanmayın da. Sadece soruyu duyun. Duymakla başlar değişim çünkü.

Kendilerini en iyi yine kendilerinin bildiğini sanan budala inatçılar ise hep yerlerinde sayarlar…

 

4 Comments on “CEVAP VERME!

  1. Bugün okuduğum kitaptan: “Eğer bundan önce dinlemenin konuşmadan daha üstün olduğunu bilseydim, ömrümü konuşmakla telef etmezdim.” Attar. Yine denk geldi, yazayım istedim.

  2. ..ve giderek daha çok susuyorsun, arka planda içerde önceleri kendi filmini izler gibi, sonra belki o da kayboluyor bir süre sonra ve su damlasının sadeliği…..

  3. cevap verme! cok sert tabii. ama ana fikir benim icin impulsiveness ve spontaniety arasindaki fark. dedigin gibi oyle korku dolu bir aliskanlikla surekli bir cevap yetistirme, herseyi bilme zorunlulugu hissedip ha bire konusma, sucluluk duygusuyla beslenen savunma ihtiyaci. ne kadar karmasik ve kaotik. oysa soyle bir andan kisa bir sure durmayi becerebilsek dunyalar degisecek. o kisacik an bize belki de cevap vermeme hazzini tattiracak ya da hem kendimizi hem karsimizdakini bambaska bir pencereden baktiracak. kimbilir.

    • özlemiştik yorumlarını tülay! impulsiveness ve spontaniety de çok iyi bir ayrımmış! yakında görüşmek üzere!

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 5.060 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: