Mektup

Dün gece seni özledim.

Gökyüzüne baktım. Tanımadığım yıldız kümeleri. Tabii burası güney yarım küre. Normal. Telefona sarıldım. Bir kaç kişiye haber verdim. Burada başka yıldızlar var. Gökyüzü alıştığımız gibi değil. Aldırmadılar. 

Son yıllarda Night Sky diye bir uygulama çıktı. Senin zamanına yetişseydi bayılırdın kesin. Elimizden düşürmezdik. Telefonu gökyüzüne tutuyorsun, ekranın karşısına düşen gezegenlerin ismini, hangi yıldız kümesine baktığını söylüyor. Eskiden telefonumda bu uygulama vardı. Bir ara silmişim demek ki. Bulamadım. Sen de yanımda değildin. Kimse gökyüzündeki yeni yıldızlara benimle sevinmedi. Sonra hava bulutlandı. Ben eve döndüm.

İçimde bir boşluk. Ama yıldız kümeleri gibi değil. Bu bildik bir boşluk. Tanıdık bir mağara. Kapısına koca bir taş dayadığım bir mağara. Giriş taşını sadece özlem duygusu yerinde oynatabiliyor. Onu da pek hissetmemem zaten bilirsin. Yeni bir yere vardığımda eskisinin varlığını unutan hafızasız bir balık gibi yaşıyorum ne zamandır. Ne zamandır? Eskiden böyle değildi. Uzak memleketlerden İstanbul’a kartpostallar yollardım. Hediye getirirdim dönüşlerimde. Şimdi ise yeni bir ülkede günlük rutinime kavuşur kavuşmaz ardımda bıraktığım insanlar sanki hiç yaşamamışlar gibi geliyor. Ben onları hayal etmiştim. Ya da yeni bitirdiğim bir kitabın arka kapağının kapanmasıyla hayatımda çıkıvermişler. Öyle bir hal. Apati mi diyorlar? Pek kimseyi özlemiyorum artık. Şehri de, yemeklerini de, alışkanlıklarımı da. Derin sularda yüzen bir balığım ben yalnızken. Tek başınalığımı bile günler sonra fark ediyorum.

Ama sonra işte bir an geliyor… Başımı kaldırıyorum. Şehrin ışıksız bir mahallesinde yıldızlar pırıl pırıl ve yepyeni. Telefona sarılıp da bu haberi verebileceğim sen yoksun. Oysa arayıverirdim olsaydın (kalsaydın). Bilgisayarı açar, hemen sokaklarında yürüdüğüm o ışıksız mahalleyi bulurdun  ve oranın yıldız haritasını açardın karşına. Bak Defnoş, başını kaldır şimdi sağda Centaurus yarı at, yarı insan görüyor musun? Onun yanında Carina, ortasında Canupa, o da aslında bir süpernova. Uyduruyor musun, sahi mi söylüyorsun bilemezdim ki hiç. Uydurmakta üstüne yoktu. Yüzüne hep kuşkuyla bakardım. Çünkü benim görevim eğer ki uyduruyorsan bunu açığa çıkarıp, senden daha akıllı olduğumu ispatlamaktı. Akılsız insan değersizdi de. Alay konusuydu. Sevilmezdi. Eğer yanılır da o günkü oyununa kanarsam, ellerini yüzümde, fazla süzgün bulduğun gözlerimde gezdirip ah benim aptal kızım diye severdin beni. Severdin de sahiden. Benim içimde tsunami dalgası gibi yükselen paniğin hiç farkına varmadan… (O yüzden herhalde bir ömür bütün erkeklerin yüzüne beni kandırıyorlar mı kuşkusuyla baktım.)

Bir an geliyor içimde birikmiş bütün özlemler kabarıp yükseliyor. Bir anı, bir gece, bir kişi tetikleyiveriyor o duyguyu. Mağaranın giriş taşı yerinden oynuyor.  Arkasından? Arkasından boşluk çıkıyor. Karanlık koca bir boşluk. Tıpkı? Tıpkı ne zamanki gibi? Tarih öncesi bir zaman gibi. Orası öyle tanıdık ki! İçeride hiç bir şey değişmemiş. En çok da buna şaşırıyorum. Çoktan şifa buldu sandığım boşluğum yıllar boyunca meğer ölü taklidi yapıyormuş. Ben içimdeki uçurumların, mağaraların çoktan güvenle, tatminle, sevgiyle sağlamca doldurulduğunu zannederken o boşluk tüm keskinliğiyle varlığını korumuş. Şimdi soluğumu, iç organlarımı, elimi, ayağım, düşüncelerimi kesiyor. Mağaranın içinde paramparçayım. Bir diğerinin hayranlığına muhtacım. O kendine yeter tek başınalık hali değil bu artık. Bu bambaşka… Bu işte gerçek yalnızlık. Kimse dolduramaz biliyorum. Yine de günün birinde birinin dolduracağına inanıyorum. Hayalini kuruyorum.

IMG_1993Ama bütün büyük kitaplar seni işaret ediyor. Sen gidince yerine boşluk açılmış, ben içine düşmüşüm, onu doğal ortamım o zannederek büyümüşüm. Alıştığım sulardan asla çıkmamak için de doğal ortamımı sürdürecek durumlar yaratmıştım.

Oysa seninle yüzleşseymişim o boşluğu belki de doldurabilirmişim.

Yüzleşmek? Bir milleti yüz yıllık tarihiyle yüzleştirmek üzere kitaplar yazıyorum ben. Ama seninle? Zor geldi. Kavga etmek daha kolaydı. En çok kavga ederek kaçtık meselelerimizden zaten. Baş başa çıktığımız bütün seyahatlerde. Sen çok yavaştın. Ben sabırsız. Ben uyanır uyanmaz yola düşmeye can atıyordum. Yemek, içmek, tuvalet, bunların hepsi sonra da halledilirdi. Hele önce bir yola çıkılsındı. Sen ağırdın. Benden çok uyuyordun ve jimnastiğini, kahvaltını, tuvaletini, temizliğini tamamlayana kadar saat öğleni buluyordu. Beni bul bir yerde o zaman, deyip çantamı sırtladığımda da  alınıyordun. (Küsmek aile mirası silahımızdı, her sahnede de patladı.) Seni sevdiğimi ancak seni bekleyerek ispat edebilirdim. Sen tuvalette otururken ben hep bir not yazıp kaçtım oysa ki. Sonra da gümbür gümbür kavga ettik, ıvır için zıvır için. Esas kaygımızı asla dile getirmeden…

Şimdi hikayelerimde kızları babalarına kavuşturmaya çalışıyorum. Kendi boşluklarının sorumluluğunu üstlenecek cesur kadın kahramanlar yaratıyorum. En çok kadınları yazıyorum. Etrafım da kadınlarla dolu. Erkeklerden hâlâ uzağım. Tedirginim onların yanında. Özellikle beni sevenlerin. Hayran olan var, bana ihtiyaç duyan, beni arzulayan da var. Onların yanında daha rahatım. Ama sevgiyi içime almayı hâlâ beceremiyorum. Sevgi böyle kalın bir kabuğu kırıp da bana yetişir mi? Erişir mi? Bilmiyorum.

Babalarının peşine düşen cesur kadınların  romanını yazıyorum. Yaşasaydın (kalsaydın) senin peşine düşmezdim ben. Öyle takılır giderdik. Işıksız sokaklarda yan yana yürüyüp yıldızlardan, kedilerden, antika bisikletlerden, ağaçların cinsinden konuşup, Avrupa başkentlerinin üç yıldızlı otel odalarında kavga ederek. Ama işte roman yazmanın öyle iyi bir tarafı var. Gidemeyeceğin yerlere gidiyorsun. Asla yaşayamayacağın hayatları yaşıyorsun. Yaşıyorsun. Yazarken yaşıyorsun. Yazmayınca zaman yavanlaşıyor. Şimdi sen olsan kalk o bilgisayarın başından, çık şu uzak kıtanın havasını ciğerlerine çek, sokaklarında dolaş, derdin. Ben ise şehir kütüphanelerinde bir ekrana kilitliyorum kendimi. Böyle geziyorum dünyayı. Böyle yaşıyorum hayatı.

Ama hayır, günahını almayayım. Sen beni anlarsın. Senin için de yazmadığın hayat yavan bir şeymiş. Çok sonra keşfettim. Geride bıraktığın her şeyi didik didik ederken… Önüne geçilmez bir merakla. Başka türlü ölseydin, duygulanmak için eşyalarına şöyle bir bakar, bir kaç gözyaşı döker ve sonra hepsini atardım ama kendini vurmayı seçtiğine göre bilmediğim bir sırrın olmalıydı. (Ne tuhaf şimdi fark ettim: İntihar eden annesinin sırrını araştıran bir adamın hikayesini de yazıyorum. Hayat nasıl hiç çaktırmadan yazıya sızıveriyor.)

Senin çekmecelerini açtım ve dedemden kalma küflü sandığı. (İçinde hâlâ bir vesikalık fotoğrafı duruyordu, aldım.) Kitap aralarına baktım, başkalarına yazdığım kırgın, küskün, yenik e-maillerini okudum. Bana yazdıklarını da okudum. Uykusuz gecelerimin biriydi. Yalnızdım. Yine uzak bir ülkede hocamın yanında eğitimdeydim. Kurslar sırasında olur böyle. Gece iner, benim gözüme uyku girmez. Enerji patlaması mı dersin, yoksa açlıktan mı bilmiyorum. Malum bu kurslarda pek az şey yiyoruz. Geceleri hep açım. Dönüşümde beni havaalanından alacak olsan kakıdı çıkmış yahu yine diye söylenirdin. Hiç dayanamazdın zayıflamama, yorulmama, saçımdaki beyazlara… Yaşlanmama.

İşte o e-maillerin birinde söylüyordun, artık sadece kitabını yazmak istediğini. Şirketin işleriyle uğraşmak istemediğini. Belki o yüzden anlarsın, Avusturalya’ya kadar gelip de öğleden sonralarımı şehir kütüphanesinde bir ekran karşısında geçirmemi.

Avusturalya’yı görmeyi de pek arzu etmişsin. Haberim yoktu. Yeni öğrendim. Dilediğin gibi cenazeni usulünce yaktırabilseydik küllerinden bir avuç getirir, yüksekçe bir tepeden okyanusa serperdim. Sonra yıldızlar çıkardı. Bilmediğim, tanımadığım kümeler, bulutlar, süpernovalar…

Ama olmadı.

Ben de babasının küllerini denize saçan cesur bir kadının öyküsü ile avunuyorum.

 

 

Bu yazı Anı, Öykü-Edebiyat-Yazarlık, Türkçe Yazılar, Yaşama Dair, Yoga içinde yayınlandı ve , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

5 Responses to Mektup

  1. EMEL ACAR TEKAUT dedi ki:

    Defnem, derinleştikçe derinlesiyorsun defnem…

  2. Hayguhi Parunyan dedi ki:

    Sevgili, sevgili, çok sevgili Defne, güzel insan, nefesim ağırlaşarak okudum yazdıklarını….
    Kemal beyden çok büyük hediyesin bizlere
    Sevgilerler 💝

  3. Hayguhi Parunyan dedi ki:

    Sevgili , güzel insan Defne
    Nefesim ağırlaşarak okudum Mektubu
    Enerjin ve ışığın hiç eksilmesin ✨ 🌟 💫

  4. kitaplariçinde dedi ki:

    etkileyici, sade, içten.

  5. Yol İzi dedi ki:

    İnsanın yaşadığını söylediği şey, her yeni zaman diliminde yeni bir tecrübeye dönüşüyor. Sanki di’li geçmiş zaman diye bir şey yok kayıplar mevzuysa.. Yeni anlamlarıyla yeniden bir şeyler oluyor. Şimdiki zaman ve şimdiki zaman… Bir cümle, bilmiyorum ne anlama geliyor ama ölüm karşısında başka bir cümle gelmiyor dile… Bu da taziyeye gelenin çareziliğinden.. Başınız sağolsun. Allah rahmeti ile kuşatsın.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s