Kilo meselesi ve içimizdeki ergen

#glütensizşekersizkırkgün

Gün 4

Geldik mi dördüncü güne? Biraz hafifledik değil mi? Ben regl oldum ama yine de karnımda, ellerimde, ayaklarımda normalde hissettiğim ağırlığı duymuyorum. Tabii bunun glütensiz şekersiz geçen dört günün sonucu olduğunu söylemek için çok erken ama bir kilo vermişim ki bence bunun ortak yürüttüğümüz kürümüz ile yakından ilişkisi var!

Kilo konusu… Pek çoğunuz gibi benim gençliğim de kilo takıntısı içinde her tür rejimi, deneyerek, tartı üzerinde kriz geçirip, eti formdan başka bir şey yememeye yeminler ederek sonra bir vecd halinde rejim bozmalarla geçti. Elli kilonun altına düştüğüm çok nadir bir kaç hafta dışında 12 yaşımdan 28ime kadar vücudumu olduğu gibi kabul edemedim, sevemedim ve sırf vücudum yüzünden beğenilmeyeceğime, sevilmeyeceğime inandım. Biraz daha zayıf olsam, popom biraz daha küçük, bacaklarım daha ince… Sanki o zaman aşık olduğum erkek benden vazgeçemeyecek, kapımda yatıp kalkacaktı. Ben inandım buna. Beni Boğaziçi Üniversite’sindeki birinci tercihime birincilikle sokacak kadar iyi çalışan kafam bu formüle sahiden inandı!  Ve biliyorum ki yalnız değildim bu inanışta. Bu isteri benim kuşağımın genç kadınlarını ezdi, geçti. Bir elmadan, bir kibrit kutusu beyaz peynire, bir dilim kepekli ekmekten, bir dilim hindi fümeye kadar herşeyin kalorisini ve birbirimizin o  günkü kilolarını ezbere bildik.

Sonra ben yogaya başladım. Hayır vücudum değişmedi. Değişti tabii ama eğer ki zihnim ve içindeki formüller dönüşmeseydi ben vücudumu yine beğenmezdim. Yoga bana vücudun bir nesne değil, bir yuva olduğunu öğretti. Yoga seansı sırasında ve sonunda hissettiğim o ulvi titreşimleri o kadar çok sevdiysem, varolmaları için onlara alan açan vücudumu da sevmeliydim. Yogayı da vücudumu istediğim şekle getirmek için kullanabilirdim. Eğer ki zihnim değişmeseydi yapardım da. Hocama gidip “popomu küçültüp, iştahımı kapatacak hareket serileri gösetrebilir misiniz,” diye sorabilirdim eski kafada olsaydım. Ama bir şeyler değişmişti. Nasıl göründüğümü artık umursamıyordum. Sevilme, beğenilme ve onaylanma ihtiyaçlarımın dış görüntüm üzerinden giderilmeyeceği bir şekilde kafama dank etmişti.Nasıl etmişti bilmiyorum. Diyelim Allah’ın lütfu.

Böyle güzel bir havada geçti işte otuzlu yıllar. Hayatımdan tartı çıktı, ayna bile önünden geçerken şöyle bir bakıp geçtiğim bir şeye dönüştü. Bir ara çok kilo verdim. İlk gençlik hayallerimden bile inceydim artık ama yüzüme bakan ağlamaklı oluyordu. Hele zavallı babam! “Sarılacak bir lokma et kalmamış” diye diye sahiden ağlıyordu. Bir tek kişi bile “kilo vermişsin, ne güzel olmuşsun,” demiyordu. Ben de zaten iyi uyuduğum gecelerin sabahında bile bitkin bir yüzle uyandığımı fark etmiştim. Yanaklarım çökmüştü filan. Üzüntülü yüzlerden “ne kadar yaşlanmışsın” mesajını okuyordum.

Neyse uzatmayalım. Bu iskelet görünüm geçsin diye ben yemeğe verdim kendimi.  Çocuklar gibi şendim. Tabak tabak patates kızartmaları, mezeler, balıklar, içine pide doğranan ezogelin çorbaları… Yediklerimin niteliği fena değildi ama niceliği on dört yaşındaki bir oğlan çocuğunu bile doyurabilirdi. Ben tabii hâlâ tartısız hayatı sürdürüyorum, aynalara da şöyle bir bakıp  geçiyorum ama insanlar başladılar (zaten hiç susarlar mı?) “sen kilo mu aldın? A, çok yakışmış. Sakın verme!”lerine. Ben de memnundum.

Böyle de bir iki yıl geçti ve ben geçenlerde bir tartıya çıkayım dedim. Küçük dilimi yutuyordum. Hayatımda hiç görmediğim bir sayı vardı tartıda! On sekiz yaşında olsaydım kendimi yatağa atar, kırk günü sadece su içerek geçirirdim herhalde. Neyse velsahıl son beş senede 7-8 kilo almışım anlaşılan. Beş senedir evli olduğumu düşününce insan ister istemez suçu evliliğe atmak istiyor ama aslında suç yok, suçlu da yok. Biz kadınlar kırk yaşımızı geçince (1) yumurtalarımızın kalitesi düşüyor, (2) metabolizma yavaşlıyor. Bir tabiat olayı, fazla dehşete kapılmaya gerek yok. Kırklı yaşlar hâlâ en güzel yaşlar. Kadınlar cinsel olgunluklarına ancak ancak varıyorlar. (Bu konuya da bir gün değiniriz.)

Tartı hadisesinden sonra bir aynaya baktım. Vücudum aynı vücudum, hâlâ sevdiğim, yogamın yuvası, titreşimlerin, hazların yuvası…evet, evet ama böyle kat kat tüller örtmüş sanki. Yıllar içinde (benim on dört yaşında oğlan çocukları gibi yemek yediğim yıllar içinde) incecik katmanlar eklenmiş etrafına. Fazla değil ama nereye gideceğini görüyorum. Hâlâ katmanları çıkartıp atabileceğimi de görüyorum.

Şimdi mesele on sekiz yaş obsesyonuna girmeden bu katmanlardan kurtulmak. Kafalar çok kolay eski obsesyonlarına düşüyorlar çünkü. Bence hepimizin içinde daima sevilmeyi bekleyen bir ergen yaşıyor ve ilk fırsatta hayatın komutasını ele almaya hazır. Onun egemenliğine girmeden katmanları eritmek meselesi… Bunun için de vücudun şekli ile beğenilme arasındaki bağı koparmamız, vücudumuzu her şekli ile sevmemiz gerekiyor sanırım. Katmanlı, ya da katmansız. Katmanlardan arınmak istemek toksinlerden arınmak demek. Beni daha sağlıklı yapacağı kesin ama daha sevilesi bir insan haline getirmeyecek.

İçimizdeki ergenin dikkatine!

Lokma Lokma

Foto: Kokia Sparis

 

 

 

 

 

 

 

Bu yazı Türkçe Yazılar, Yaşama Dair, Yoga içinde yayınlandı ve , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s