Bir Zamanlar Ben Hırsızken*

trene atlarken
Foto: Kokia Sparis

 

Hayatımın en zor yılı 1983’dü. Dokuz yaşındaydım. Annemle babam boşanmışlardı. Her ikisi de başkalarına aşıktı. Beni dedemle nenemin Büyükada’daki evine bırakmış, aşka yelken açmışlardı. Benim keyfimin yerinde olduğunu düşünüyorlardı. Ne de olsa ben yazları Büyükada’da geçirmeye alışıktım. Arkadaşlarım oradaydı ve sevdiğim kediler, bildiğim plajlar, bisikletim, akşamüstleri bizim sokağın başına gelen dondurmacıyla mısırcı. Bağımsız bir çocuktum zaten. Annem onun yokluğunu fazla hissetmeyeceğimi düşünmüş olmalı. Ama unuttuğu birkaç şey vardı. Ya da hiç bilmediği… Boşanmış aile çocuklarının en azından o yıllarda kendilerini nasıl da damgalanmış gibi hissettiklerini bilemezdi. Komşu kapılarından, arkadaşlara, arkadaş annelerine, evde çalışan ablalara kadar herkesin sana biraz acıyıp, biraz ayıplayarak baktığı, arkandan fısıltıların sürüklenip geldiği zamanlardı. Ben sorunlu çocuk olmaya mahkumdum artık. Üstelik bir de tek çocuk idim. Benim için hiç çıkış yoktu. Annem bunu bilemezdi. Bunu bilmek için “o çocuk” olmak lazımdı. Annem o çocuk hiç olmamıştı. Babam da.

İnsan, çocuk da olsa hayatının en zor zamanından geçtiğini o zamanın içindeyken bilemiyor. Ben de içine düştüğüm yakıcı yalnızlığın ve bugün dehşet olduğunu net bir biçimde ayırt edebildiğim korkunun esiri olarak günlerimi tek başıma adanın sokaklarında bisikletimle dolanarak geçiriyordum. Nenemle dedem beni plaja götürmek için çok yaşlıydılar. Ben tek başıma plaja gidemeyecek kadar küçüktüm. Tüm kayıplarımın üzerine bir de günlük yazlık rutinimi yitirmiştim. Perişandım aslında. Tüm perişan çocuklar gibi suskundum. Acımı akıtacak bir kanal arıyordum.

İşte o yaz ben çalmaya başladım.

Önce ufak ufak. Bakkaldan çiklet, gazete bayiinin önündeki tellere asılı gazetelerin arasından Milliyet Çocuk dergisi, eczaneden yara bandı, bir arkadaşımın sayısını bile bilmediği tokalarından bir çift… Aşırmak heyecanlıydı. Yetişkinleri kandırmanın insanın kanını coşturan bir tarafı vardı. Güçlüydüm. Gücümden sarhoş olmuştum.

Sonra iş büyüdü. İskeledeki saatli meydanın karşısında adanın tek oyuncakçısı bulunurdu. Bu oyuncakçının vitrini açıktı. Yani camı yoktu. Açık vitrininde oyuncak bebekler, arabalar, toplar, tüylü hayvanlar açıkta ve üst üste, alt alta duruyordu. O yaz Suudi Arabistanlı turistlerin ülkemizi keşfettiği ilk yazdı ve siyah uzun çarşafları içinde kadınlar, çarşaflarını çekiştiren düzinelerce çocukla beraber tıpkı bugün olduğu gibi o zaman da Büyükada’ya akın ediyordu. Benim tek yapmam gereken Arap turistleri getiren vapurun boşalmasını beklemekti. Onlar kıvıl kıvıl oyuncakçının vitrini önüne yığılınca ben de aralarına sızıyordum. Oyuncakçıda kırmızı yanaklı, tombul bir abladan başkası çalışmıyordu. O da adanın diğeri esnafı gibi ilk defa tanık olduğu Arap turist fenomeni tarafından büyülenmişken ben aralarına sızdığım siyah çarşafların gölgesinde, açık vitrinden ufak bir araba, minik bir oyuncak bebek, bir kutu kuartet alıp sakince çekiliyor, koşmadan eve yürüyordum.

Haftada bir, bazen iki defa oradaydım. Bakkal, kitapçı, gazete bayii beni artık kesmiyordu. Gözüm oyuncakçının vitrinindeki büyük parçalardaydı. Bir de komşumuzun kızının oyuncaklarında.

Derginin bu ayki teması olan komşunun tavuğu komşuya kaz görünür cümlesini okuyunca beni bir gülme aldı. Çünkü benim yoganın asteya (sana ait olmayanı izinsiz almayacaksın) ilkesini hunharca çiğnediğim o yaz en fena yolduğum tavuk aslında komşumuzun kızıydı. Komşunun kızının bana neden kaz göründüğünü anlatabilmem için çok kısa yine 1983 yılının ülkemiz için öneminden bahsetmem gerek. O seneye kadar ithalata kapalı duran milli ekonomimiz 83 yılında ufak ufak ithal mallarının yurda girmesi fikri ile cilveleşmeye başlamıştı. Bu sayede video, renkli televizyon, çıkartma defterleri, kokulu kalemler, Hello Kitty ve Barbie bebekler bazı evlere sızmaya başlamıştı. Tahmin edersiniz ki nenemle dedemin evi bunlardan biri değildi ama bizim alt kat komşularımızınki öyleydi. Kızları benden bir yaş küçüktü. Bahçeye salıncak seti kurmuşlardı. Öyle salıncağı biz o yıllarda lunaparkta bile görmemiştik. Kızın adı Müge’ydi. Sarışın, kâküllü, çok şirindi. Annesi ile babası beraberdi, üstelik mutlu bir çift oldukları akşam balkonda yemek yerlerken duyduğumuz konuşmalarından belliydi.

Hayatın benden çaldığı her şeyi ben Müge’den çalıyordum. Her gün, düzenli olarak. Önce bir fırfırlı Barbie elbisesi, sonra bir çıkartma defteri, sonra bir GameWatch. Mügeler kahvaltıdan sonra ailecek denize gidiyorlardı. Ben arka bahçenin kozalaklarını ve kuru çam dallarını çatırdata çatırdata yürüyor, açık bıraktıkları ufacık ve yüksek banyo penceresine tırmanıp tepetaklak küvetin içine yuvarlanıyor sonra da çocuğun oyuncaklarını yağmalıyordum. Sonra da Müge’nin oyuncakları elimde pencereden atlayıp bizim eve çıkıyordum.

Bütün yaz böyle geçti. Oyuncakçı vitrininden büyük bir çamaşır makinesi kaptığım bir sefer arkamdan “bir daha polis çağıracağım” diye bağıran elma yanaklı ablayı ve ağlamaklı bir yüzle “çocuğun bir tane bile oyuncağı kalmadı,” diye nenemin kapısına gelen Müge’nin zarif annesini saymazsak benim hırsızlık faaliyetim fazlaca bir tantana yaratmadan geldi, geçti. Annemle babam hiç bilmediler. Nenemin kulakları ağır işitirdi. Müge’nin annesinin ne dediğini pek anlamadı. Ben polis korkusuyla merdaneli çamaşır makinesini yine Arap turistlerin üşüştüğü bir anda oyuncakçının açık vitrinine bırakıverdim.

Şimdi, yoga derslerimde, çalmamaktan dem vuran asteya ilkesinden bahis açıldığında hep aklıma o dokuz yaşındaki halim gelir. Karşılığını vermeden zaman ve enerji de dahil hiçbir şey almamanın önemimden bahsederken içimdeki küçük hırsız beni dürter. Hayatın haksız yere ondan çaldığı huzuru ve bütünlüğü kandırarak, çalarak, saklayarak yamamaya çalışan o yalnız çocuğu düşünürüm. Ve karşılığını vermeden benden bir şeyler alan tüm insanların belki de kendi kayıplarını örtmek, hayatla ödeşmek  için bu haksızlığı yapmaya muhtaç oldukları aklıma gelir. Beni kazıklamaya çalışan taksiciden, aklı sıra kurnazlık etmeye çalışan döviz bürosu çalışanlarına, zamanımı boş gevezelik ile çalanlardan, benim cümlelerimi kendi bloglarına yapıştıranlara kadar herkese bir de bu gözle bakarım. Çalmak da birilerini kandırmak da insanda güç yanılsaması yaratır. Bunu bilirim. Gücünü içeride bulamayanlar, aramayanlar, dürüstlüğün en güçlü güç olduğunu bilmeyen yaralı ruhlar çalıp çalarlar. Hakkım olanı almak için onlarla mücadeleye girmeden önce bu ayrıntıyı hatırlarım. Ve 1983 yazını. Hayat biraz daha kolaylaşır o zaman.

*Bu yazı Yoga Journal Türkiye’nin Güz 2018’de yayımlanan 21. Sayısında yer almıştır.

kuncitam leros
Foto: Fatoş Şafak

Hürriyet Kitap Sanat Eki Kahvaltı Sofrası Röportajı

Hatırlamak iyileşmektir.

defne hurriyet

Defne Suman’ın yeni romanı ‘Kahvaltı Sofrası’ ailenin bir gününe ama daha çok da geçmişine tanıklık ediyor.

Bir güne, bir hafızanın içerisine ne çok şey sığdırılabilir, ufak bir anımsama ile insan olduğu yerden kopup yıllar öncesindeki bir ana öylece sığınabilir. Bir koku, bir melodi, bir ses neleri hatırlamamıza kadir olabilir? Defne Suman’ın Doğan Kitap’tan yayımlanan yeni romanı ‘Kahvaltı Sofrası’ bir ailenin bir gününe ama daha çok geçmişine tanıklık ediyor.

Suman’ın yıllar önce açtığı blog’u ‘İnsanlık Hali’nde aslında insan ilişkilerine, insanın hayatta başına gelenlere dair pek çok yazısı mevcuttu. Şimdiler de blog Defne Suman’ın kişisel web sitesi üzerinden devam ediyor. Daha önce yazdığı romanlarda da aile mahremiyeti üzerine eğilen Suman, sırları ortaya çıkarmayı seviyor.

Aile önce her şeyin çözülüp, sonra her şeyden kurtulunması gereken bir yapıya sahiptir. Ama önce öğrenmek gerekir. Bir aile bir çocuğun en büyük hayal kırıklıklarının nedeni olabilir. Ne kadar mutlu ya da mutsuz olduğunuz bir şeyi değiştirmez. Sonuçta anneler, babalar, büyükler de insan. Ve insan bile isteye ya da bilmeyerek, ailesini, kendisini, sevdiklerini korumak adına neler yapıyor, neleri hatırlıyor, neleri unutmayı tercih ediyor biliyoruz.

Defne Suman’ın romanı ‘Kahvaltı Sofrası’nda Şirin Saka bir dönemin ünlü ressamlarından biri. Onun 100. yaşı nedeniyle aile bireylerinden Saka’nın torunları Nur ve Fikret, Fikret’in üniversite öğrencisi kızı Selin ve Nur’un eski dostu ve bir zamanlar sevgilisi olan gazeteci Burak Gökçe, Büyükada’da taş bir konakta toplanıyorlar. Gazeteci Burak Gökçe aynı zamanda Şirin Saka ile özel bir röportaj yapmak için adaya gidiyor. Fikret ve Nur’un, aileleri ve Şirin Hanım hakkında farklı fikirleri var. Hayatları da zaten birbirine benzemeyen iki kardeş, geçmişin araştırılması, konuşulması, yorumlanması konusunda da farklı hassasiyetlere sahipler.

Defne Suman bütün romanı Selin’in, Nur’un, Burak’ın ve evin yardımcısı Sadık Efendi’nin ağızlarından anlattırıyor. Kahramanlar dün ve bugün arasında gidip geliyor. Ortaya çıkmasından endişe edilen bir sırrın ya da sırların olduğu, kahvaltı sofrasının gerginliği ile yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Torunlar büyüklerini araştırmak istiyorlar. Ailenin üzerindeki lanetin nereden geldiğini merak ediyorlar. Ailenin yaşlılarının hafızaları bir bir kaybolurken, onlar da unutmak isteyecekleri pek çok şey yaşıyorlar. Herkes bir yerden sonra kendi kuyusunda kimseyle çok yakın olmadan yaşamanın derdine düşüyor.

‘Kahvaltı Sofrası’nın akışı bir polisiye misali. Suman’ın kendisi de Büyükada’da büyümüş. Romanın içerisinde adaya dair detaylı bilgi, elbette orada geçen çocukluğundan hafızasında kalanlar. Yazar bir kahvaltı sofrası sırasında ve elbette öncesinde / sonrasında bir ailenin sırlarını ortaya dökmeye hazırlanırken dönüp çocukluğundan kendi anılarını da bulup çıkarmış.

Boğaziçi Üniversitesi’nde Sosyoloji okuyan ve yüksek lisansını da aynı bölümde yapan Suman, romanında farklı kuşakları tanımlamayı başarmış. Her insanın içerisinde, ait olduğu yerin dışında kendine kurduğu başka bir alan, başka bir kimlik olduğunu da anlatmanın derdine girmiş.
Defne Suman, ‘Kahvaltı Sofrası’nın finalinde bir kısmımızın bildiği, bir kuşağın haberdar bile olmadığı bir coğrafyaya savuruyor. Bir arayışı bir acıyla buluşturuyor. Mazinin o kadar mazi olmadığını, unutmanın değil hatırlamanın iyileşmek olduğunu okuruna yeniden hatırlatıyor.

Artfulliving – Kahvaltı Sofrası röportajı

artfulliving_roportaj

Kahvaltı Sofrası dördüncü romanınız.  Kitapla ilgili sorulara geçmeden önce bunun nasıl bir his olduğunu sormak istiyorum.

Doğrusu her kitap ayrı bir heyecanla doğuyor. Kurduğum dünyada gezecek okurlar ne hissedecekler?  Benim aylardır (bazen yıllardır) haşır neşir olduğum karakterlerle tanıştıklarında onları sevecekler mi? İç dünyam başka zihinlerde yankı bulacak mı? Bu gibi sorular her romanın sonunda aklıma üşüşüyor. Bu defa farklı olarak stres seviyem daha düşük. Galiba kendime güvenmeye başladım. İlk üçün tedirginliğini üzerimden attım. Hikayenin kendi yolunu ve okurunu bulacağına dair güvenim artmış. Onu fark ettim.

Kahvaltı Sofrası kitabınızda aile sırları teması karşımıza çıkıyor. Bu temayı daha önceki kitaplarınızda da görmüştük. Sizin özel olarak bu konuya ilginizin sebebini öğrenebilir miyiz?

Meraklı bir çocuktum. Esrarengiz öyküleri sever, metruk evlerin bahçelerinde dolanmanın hayalini kurardım. Tek çocuk olarak büyüdüğüm için belki de, bir kulağım daima yetişkinlerin konuşmalarındaydı. Yetişkinler seslerini alçalttılar mı benim kulaklarım dikilirdi. Bütün ailelerin sırlarının bulunduğuna o zamanlarda karar vermiş olmalıyım. Çocuğa anlatılan hikaye ile hakikatin örtüşmediğini de. Akıl hastalıkları, alkolik aile fertleri, cinayet, intihar, gayrimeşru çocuklar, sonradan ortaya çıkan kardeşler, sadece annenin bildiği esas (biyolojik) babalar… Aileler bu tür sırları sadece çocuklarından değil, birbirlerinden de saklar aslında. Ya da şöyle demeliyim: Ağız birliği etmişçesine bu konuda konuşmazlar. Yazar olarak aile veya toplumdaki bu dinamik benim çok ilgimi çekiyor. Gerçek diye bildiğimiz şeyin basit bir yanılsama olduğunu hatırlattığı için belki de. Ortaya çıkan her sırla kimliğimizden geçmişimize kadar hikayemizi yeniden kurabildiğimiz için de.

Sır kavramı hakkında ne düşünüyorsunuz. Bir gün açığa çıkmakla malul müdür her sır sizce?

Sırlar kişiyi kendisi veya öteki ile kuracağı samimiyetten kopartacağı için zehirli şeylerdir aslında. Hakikati bulmaya çalışan kimsenin önüne dikilen engellerdir. Ve kişinin özgürlüğü sırlarını dökmekle başlar bence. Sırlar insanın sırtına yük gibi biner. Yüzleşme ve itiraf cesaret ister. Bu cesareti gösteremeyen insan o yük ile bir ömür yaşayabilir. Sonra o sır onunla mezara gider. Ancak çocukları ve torunları o sırların izini vücutlarında ve zihinlerinde taşımayı sürdürürler. Onlar bir gün merak edip deşerlerse evet, belki ortaya çıkar bir takım sırlar ama hepsi için böyle bir şart bulunduğunu düşünmüyorum. Bir çoğumuz büyükanne ve büyükbabalarımızın hikayesini merak etmeden, gündelik hayatın akışına kaptırmış gidiyoruz kendimizi. Oysa bir ailenin üç kuşağını anlatan bir roman okurken biliyoruz ki dedenin başından geçenler muhakkak torununun kim olduğunu belirleyecektir. Kendi dünyamıza baktığımızda ise bunu göremiyoruz.

Diğer kitaplarınızdan farklı olarak bu kitabınız tek bir günde geçiyor. Bu fikir nasıl gelişti, kurgu sürecinde sizi zorlayan noktalar oldu mu?

Aslında tüm hikaye bir kahvaltı sofrasının etrafında geçsin istiyordum. Sabahın erken saatlerinden itibaren sofraya oturan, kalkan aile fertleri ile gazeteci Burak bir yandan şimdi’nin sahnesinde kahvaltı etsinler diğer yandan biz onların kafalarının içinde gezinelim, iç dünyalarını ve geçmişlerini tanıyalım. Ama yazarlık benim verdiğim kararlarla ilerleyen bir şey değil. Karakterleri sofraya taşımaya çalışırken her biri başka bir hikayeye açıldı. Ben de bıraktım, öyle kalsın. Merkezi istediğim gibi kahvaltı sofrası sahnesi kaldı. Ama günün diğer saatleri de kurguya dahil oldu. Hafızalarda birikmiş pek çok başka kahvaltı sofraları vardı. Bu sayede onlara da yer verebildim.

Kitabın bir diğer ilgi çekici yanı ise, dört farklı anlatıcının ağzından anlatılıyor olması. Anlatıcılara baktığımızda ise hem farklı jenerasyondan hem de kadın ve erkek farklı karakterlerin anlatıcı rolünü üstlendiğini görüyoruz. Birbirinden bu kadar farklı karakterlerin ağzından yazmak nasıl bir deneyimdi sizin için?

Evet, böyle bir şeyi ilk defa denedim. Bu tarz anlatıları ben çok severim. Orhan Pamuk’un Sessiz Evi veya Oya Baydar’ın Erguvan Kapısı benzer yapıya sahip romanlardır. Aynı sofrada oturan dört kişinin o anı algılayışlarındaki farklılığı ortaya dökmek zorlayıcı oldu ama yaratıcılığın sınırlarını zorladığım için beni heyecanlandırdı. Hatta bazı günler, Selin’in bölümü bitse de Sadık’ın gözünden şu sofrayı anlatsam diye sabırsızlandığım da oldu. Zaten çok sabırsız bir insanım yine de bir bölümü tamamlamadan diğerine başlamam. Karakterden sahne çalmayı sevmem.

Büyükada’nın sizin için ne kadar önemli olduğunu artık biliyoruz. Bu kitap da sanki Büyükada’ya bir armağan gibi geldi bana. Siz ne söylemek istersiniz bu konuda?

Evet, ben Büyükada’da büyüdüm. Annem ve teyzem de orada büyüdüler. Organik bir bağım var adayla. Büyükada her kitabıma sızmıştır ama ilk defa Kahvaltı Sofrası’nda başrolü kaptı. Bu açıdan, söylediğiniz de çok doğru: Büyükada’ya bir armağan bu kitap. Öte yandan romantik bir üslupla ada güzellemesi yapmak da istemedim. Bir yabancının gözünden adanın ve adalarının nasıl göründüğünü de anlatmak istedim. Bir de şu var: Büyükada’nın benim için en çarpıcı tarafı köşkleri, bahçeleri, yüksek duvarlar arkasında yaşanan eski moda hayatlarıdır. Bu yüzden de bu defa hikayemiz dış mekanlardan çok Şirin Saka’nın evinin içinde ve bahçesinde geçiyor. Elbette çamlar, iskele, kiliseler, faytonlar ve bisikletler de fonda mevcut ama esas sahnemiz Şirin Saka’nın denize kadar inen bahçesinde bulunan iki katlı taş konağı.

 Kitaplarınız her ne kadar kurgu da olsa toplumsal olayların, cinsiyet rollerinin ve kimi zaman da siyasi yapıların izlerini taşıdığı için çok gerçekçi. Bu noktada sizi besleyen şeyler neler?

Boğaziçi Üniversitesi’nde sosyoloji okudum. Daha sonra aynı bölümde yüksek lisans yaptım. Kıymetli hocalarımdan toplumun gözle görünmeyen unsurlarını “okumayı” öğrendim. Daha sonra sosyolog olarak çalışmayı seçmedim ama bu bilimin bana kattığı zenginliği de yitirmedim. Biz bireydeki toplumu okumayı,  insan ilişkilerindeki toplumsal dinamikleri gözlemlemeyi öğrendik bölümde. Bu pratik yazarlık serüvenimde bana yardımcı oluyor. Beni besleyen başlıca iki şey var: Yaşam ve kendi zihnim. Yaşam derken etrafımda olup biten her şeyi kastediyorum. Siyasi, toplumsal olaylar, sanat ve kültürel etkinlikler, aşklar, öfkeler, ölüm, adaletsiz durumlar, vicdansız insanlar… Yaşam vücudumdan ve etrafımdan akıp giderken zihnimin ona verdiği tepkiyi, algılama çabasını, anlamlandırma telaşını  izliyorum.

Kitabın adı Kahvaltı Sofrası, sizin kahvaltı ile aranız nasıl?

Çok kötü! Kahvaltılık hemen hemen hiçbir şeyi sevmem. Peynir, yumurta, tereyağı, şarküteri ürünleri… Hiçbiriyle aram yoktur. Bu, çocukluğumdan beri böyleydi. Okul yıllarımda annemin zoruyla sabah erken bir kuru ekmek dilimi yer, yanında ıhlamur içerdim. Öğlene kadar da bir daha bir şey yemek ihtiyacı duymazdım. Bu hâlâ böyle devam ediyor. Bir tek kahveye tutkuyla bağlıyım. Bana kahvemi verin, öğlene kadar dokunmayın olur.

Anne-kız ilişkisini ana eksenine alan bir kitap var karşımızda, kitabınızı da aynı zamanda annenize ithaf etmişsiniz. Bu açıdan anneler ve kızlarının ilişkisinin önemi nedir sizin için?

Ha, tam da annemden söz açılmışken! Romanın merkezine ana-kız ilişkisini koydum çünkü bu roman kimliğimizin bize ailemizden geçtiğini öne süren bir roman, anne kimliğin aktarımında başrolü oynar. Bilinçli olmak zorunda değil. Kahvaltı Sofrası’nda genç yaşta dul kalan bir Osmanlı kadını yeniden evlenip kızını eğitim için İstanbul’a yollar. İyi niyetle belki. Ama babasını yitirmiş kız çocuğu bu hareketin iyilik tarafını görecek durumda değildir. O sadece kaybı hisseder. Sonra da o kaybın acısı etrafına bir kabuk örer. Hissetmemek için. Kendi kızı doğduğunda o kabuk onu samimi bir ilişki kurmaktan alıkoyar. Aynı kopukluk acısını, kızı alkol ile uyuşturur. Alkolizm yoluyla o da kendi kızından kopar. Böylece zincirin en başındaki kopukluk kuşaktan kuşağa aktarılır, analarına bir türlü sokulamayan yaralı kız çocukları bir türlü iyileşemez. Annesi ile ilişkisini onaramayan bir kadının diğer insanlarla sağlıklı ilişkiler kurması ise çok zordur. Ana kucağının soğukluğunu nerede ısıtacağını bilemez, sonunda kendi soğur.

Bugün olduğunuz kişiye baktığınızda annenizin bunda nasıl bir etkisi var sizce?

Ben annemin tek çocuğuyum. Hamurumun karılmasında, bugün vardığım yere gelmemde annemin çok büyük rolü vardır. Beni sanatın ve edebiyatın yüceltildiği bir evde büyüttüğü ama kibir yerine eşitliği öğrettiği için ona çok şey borçluyum. Kitabın başında Metin Altıok’un şiirinden bir alıntı var: “Anamın bıraktığı yerden sarıl bana/ Sevgiden caydığım yerde darıl bana.” Bu dizeler Kahvaltı Sofrası’nın karakterlerinin ruhundaki başlıca yırtığı tastamam dile getiriyor. Herkes anasının bıraktığı yerden ona sarılacak birini arıyor. Benim annemse beni sarmayı hiç bırakmadı. Gençken bunalırdım, ona çıkışırdım. Şimdi ise desteğinden öyle memnunum ki! Beni sarmayı hiç bırakmadığı için ben başka kucaklar aramadım, kendine yeten bir bireye evrilebildim.

Son olarak kitabın kapağına değinmek istiyorum. Kitap kapağındaki fotoğrafın Büyükadalı ressam Tiraje Dikmen’e ait olduğunu biliyorum. Bu seçimin sebebi neydi, sizde özel bir yeri var mıdır Tiraje Dikmen’in?

Demin de söylediğim gibi Büyükada’da büyüdüm. Dedem Macit Gökberk ile nenem Zahide Gökberk’in evinde.Nenem her akşam, sanat ve edebiyat çevresinden dostlarını misafir ederdi. Muazzam çay sofralarında Firuzan ve Meral Ataç gibi yazarları ağırlardı. Tiraje Dikmen de evimize sık sık gelirdi. Komşumuzdu. Bahçesine girmeme izin verirdi. Evin çalışanlarının kızları en iyi arkadaşlarımdı. İkisi de zehir gibi kızlardı. Tiraje Hanım onları okuttu, Boğaziçi Üniversitesi’ni beraber bitirdik. Evin bahçesi denize kadar inerdi. Önünde kendi iskelesi vardı. Bahçenin köşesini bucağını karış karış bilmeme rağmen evin içine girmemize izin yoktu. Uzaktan bakar, iç çekerdim. Bu sayede hayal gücüm gelişti. Çok sonra, üniversitede bir araştırma yaparken Tiraje Hanım ile mülakat yapmak üzere bir kış günü evin içine girdim. Bu defa muazzam çay sofrası benim için kurulmuştu. Nasıl mest olduğumu tahmin ediniz! Ne zaman adada geçen bir hikaye yazmaya kalkışsam o ev gözümde canlanır. Kahvaltı Sofrası’nı yazarken hayal gücümü serbest bıraktım, o evin bahçesinde, mutfağında, odalarında gezinsin… O ev yıllarca benim hayalimde bir hayalet gibi dolandı, şimdi okurların dünyasında da yaşasın.

Edebiyathaber’deki Kahvaltı Sofrası röportajı

edebiyathaber

Çeşitli aile sırlarının etrafında dönen bir romanla karşımıza çıktınız. Sır kavramı zaten başlı başına ilgi çekici. Mevzu bahis aile sırrı olunca iş daha da çetrefilli hale geliyor. Sizin için meseleyi ilginç kılan nedir?

Benim için meseleyi ilginç kılan özellikle bu topraklarda yaşayan ailelerin sırlarının bir çoğunun ülke sırları ile örülmüş olması. Sır değilse bile hepimizin aile tarihçesinde boşluklar, bilinmezler var. O boşlukların tarihine baktığımızda savaşlarla, kıyımlarla, mecburi göçler, sınır dışı edilmelerle aynı zamanlara geldiğini görüyoruz. Bu beni hem romancı hem de sosyolog olarak ilgilendiriyor. Birey olarak tecrübe ettiğimiz acıların aslında uzun bir zincirin ucundan bize dokunduğunu da görmeme yarıyor.

Sizin sonradan öğrendiğiniz aile sırlarınız oldu mu peki? Bir sırrı taşımak kadar sonradan öğrenmek de ağır bir yük. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Evet elbette. Babamın babasının gençliğinde karısını (babaannemi) ve kızlarını (halalarımı) dövdüğünü öğrendim. Bunu bana anlatan halalarım doksan yaşına gelmelerine rağmen hâlâ konuşurken seslerini alçaltıyor, kimseye söyleme diye tembih ediyorlardı. Aslında sırların çözülmesi özgürlük getirir. Bir de anlayış ve yakınlaşma. Ben babamın böyle bir dehşet ve şiddet ortamında büyüdüğünü öğrendiğimde ona bakışım, hislerim değişti. Neden ablalarını ve annesini, sonra beni ve eşini korumak ve kollamak için kendini öldüresiye sıktığını daha iyi anladım. Babam sonunda intihar etti. İnsan yakının intiharını “bunu bize nasıl yapar” diye karşılıyor. Babamın çocukluğundan beri sırtında taşıdığı yükün altında ezildiğini anlamak benim yüreğimi yumuşattı. Sevgiyi yeniden hissettim. Sırlar iki insanı birbirinden kopartıyor. İtiraf ne kadar zor da olsa, nihayetinde insanı kendi içiyle ve diğerleriyle yakınlaştırıyor.

Kitabın benim için en ilgi çekici yanı dört farklı anlatıcının ağzından ilerlemesi oldu. Bu tercihi neye borçluyuz? Zorlandığınız oldu mu?

Başta böyle tasarlamamıştım. Sadece gazeteci Burak Gökçe anlatacaktı hikayeyi. Ben yazarken tıkandığım yerlerde farklı alıştırmalar yaparım. Mesela evlerin mimari planını çizerim. Ya da bir karaktere günlük yazdırırım. En sevdiği yemeği sorarım. Çocukluk hayalini… Bunları sonradan metne yedirme gayesiyle yapmam, dikkatimi başka bir yere verdiğimde tıkanıklık çözülür. O yüzden. Burak’ın Büyükada’ya gelmesinden kısa bir süre sonra tıkandım. Açılmak için aynı olayları bir de Selin’in ağzından yazayım dedim. Genç bir anlatıcının yazarı ferahlatan bir tarafı var. İstediğini yazabiliyorsun. Üslup derdin, şiirsellik derdin yok. İlk romanım Saklambaç’ı neden yirmi bir yaşındaki Eda’nın ağzından anlattığımı anladım o sırada. Selin’den sonra Sadık’ı deneyeyim dedim. Oya Baydar’ın Erguvan Kapısı ile Orhan Pamuk’un Sessiz Evi geldi aklıma. İkisi de dört anlatıcılı romanlardır. Onları bir daha okudum. Dört kişinin anlatısını da romana katmaya karar verdikten sonra, hayır zorlanmadım. Tıkanıklık açıldı. Yazarken daima excel’de tablolar yaparım. Kim saat kaçta nerede, ne yapıyordu diye. O sayede dört karakteri de düzenli olarak takip ettim. Kurguda boşluk kalmadı.

Yazarlık serüveninizde dört kitabı geride bıraktınız. Yazı ile ilişkinizin çok daha öncesine dayandığına eminim ancak yazı ile ilişkinizi sizden dinlemek isterim.

Yazmayı öğrendiğim günden beri yazıyorum. Yani ilkokul birinci sınıftan beri. Tek çocuktum. Apartmanda büyüdüm. Annem üniversitede öğretim görevlisi. Babam çok çalışıyor, devamlı seyahatte. Ben eve gelir, kapıyı anahtarla açarım. Biraz orayı burayı karıştırdıktan sonra ne yapayım, kendi kendimle arkadaşlık etmek için yazmaya otururum. Bir çocuk bu kadar çok zamanı tek başına geçirince iç sesi o kadar yükseliyor ki, kafasına sığmaz oluyor. O yüzden yazıyordum. Sonraları yaşadıklarımı anlamlandırmak, ne hissettiğimi bulmak ve bazen de düşüncelerimin derinine inebilmek için yazdım. Sayısını bilmediğim kadar günlüğüm vardır. 1981’den bugüne kadar tutulmuş. Yazı benim içimdeki dostla buluşmamın, yalnızlığımı yenmenin tek yolu.

Adalı bir yazar olduğunuzu biliyoruz. Hem bu kitap özelinde hem de tüm hayatınızı düşündüğümüzde Büyükada’nın sizin için önemi nedir?

Beni Büyükada’ya ilk götürdüklerine üç aylıkmışım. O günden beri de Büyükada’dan hiç kopmadım. Dedemin büyüdüğü evde annemle teyzem doğmuş. Sonra da teyzemin kızı ile ben orada büyüdük. Üç kuşak beraber geçirdiğimiz yazlar hayatımın en güzel yıllarıydı. O ev, bahçe ve ailem babamın pek ortalarda olmayışını dahi umursamayacak kadar derin ve sağlam bir aidiyet duygusu uyandırırdı bende. İnsanın bir yandan kendini gerçekleştirme, Tanpınar’ın deyimiyle “şahsi çeşni”sini bulma çabası, diğer yandan da bir bütüne aidiyet ihtiyacı vardır ya, ben Büyükada’daki çocukluğum sırasında bu iki ihtiyacın da tatmin olduğunu hissederdim. Hem özgürüm, tek başıma geziyorum, bahçeler, sokaklar, bisikletimle çıktığım çamlar benim, hem de akşam eve dönüyorum nenem köfte pilav pişirmiş, annemle teyzem televizyonda iyi bir film bulmuşlar, yanlarına sokuluyorum. Ne demiş Edip Cansever: “Gökyüzü gibi bir şey çocukluk, hiçbir yere gitmiyor”. O yıllar da benimle beraber her yere geliyor, her romana sızıyor.

Kahvaltı Sofrası romanınızın diğerlerinden ayrı olarak sizin için yeri nedir?

Dördüncüsünü yazıp bitirdiğimde anladım ki bir yazar için romanlar çocukları gibi oluyor. Hani derler ya hepsini ayrı seviyorum, birini diğerinden ayıramam. Ben de romanlarım için bunu söyleyeceğim. Kahvaltı Sofrası’nı yazarken çok içime baktım. Her bir karakterin sesini bulmak için iç dünyamdaki sesler orkestrasını dikkatle dinlemem gerekti. Bir de benim için özel olan şöyle bir tarafı var Kahvaltı Sofrası’nın: Nur ile Burak’ın gençliklerine dair yazdığım bölümlerde kendi gençliğime, 1990’lı yıllara ve günlerimi geçirdiğim yelere, Taksim’e, Kelebekler Vadisi’ne, Hisar’a, Boğaziçi Üniversitesi’ne değinme fırsatım oldu. O zamanların tadı kaldı ağzımda.

 Son olarak sormak için çok erken biliyorum ama yeni kitap projeniz ya da en azından bu konuda bir fikir var mıdır?

Bir şeyler uyanıyor. Öykü yazmak istiyorum. Öykü benim için romanın bir üst seviyesinde yer alıyor. Zorlanıyorum. Şiir elbette en üstte. Bir kaç öykü deneyeceğim. Sahneler ve karakterler aklımın sisli bir köşesinde kıpırdanıyorlar. Kahvaltı Sofrası’nın heyecanı geçince, kapıları kapatıp o sisin içinde yürümeye başlayacağım, beraber keşfedeceğiz.

Cumhuriyet Gazetesi Kitap Eki’ndeki Kahvaltı Sofrası röportajı

Cumhuriyet kitap kapak

– Kahvaltı Sofrası her şeyden önce bir aile romanı. Aile için “küçük hapishaneler” derler. Romanda kurduğunuz ilişkiler ağı da bu “küçük hapishane” tanımına yerli yerinde oturuyor. Nedir aile kavramının bu anlamda bize söylemek istediği? Dahası siz, roman özelinde ne anlatmak istiyorsunuz bu aile ilişkileriyle?

Bakın, bu soruya yanıt vermeden önce bile “şimdi ailem ne diyecek” diye düşünüyorum! Komik değil mi? İşte böyle bir hapishane aile. İnsanı kendisi olmaktan alıkoyan toplumun en küçük birimi. Klişe ama doğru işte. En özgür aile bile çocuğun bireyselliğinin önüne set çekiyor. Bilmeden, istemeden ve hatta çocuğun mutluluğu için bir adım attığını düşünerek. Ailem ne der, kaygısından özgürleşmeden birey olamıyoruz. Öte yandan insanın doğasında bir bütüne aidiyet ihtiyacı var. Bu antropolojik bir gerçek. Bu ihtiyaç bireysellik ihtiyacından önde gidiyor. Yani ilk önce onun tatmin edilmesi gerek. Biraz çelişkili gibi ama özgür bireylerin sırtlarını dayayabilecekleri sağlıklı aidiyetler geliştirmeleri önemli. Ben tam da bu gerilimi anlatmak istedim Kahvaltı Sofrası’nda.
– “Dedeler yaşar torunlar yazar” diye bir söz vardır. Özellikle de kimlik ve göç gibi meselelerse söz konusu bu çoğu zaman geçerli bir kural oluyor. Kahvaltı Sofrası’nda nasıl işliyor bu?

Kundera’nın bir sözü vardır: Hayat ancak hafızaya düştüğü zaman anlam kazanır. Bence de insanın yaşadığı anı anlamlandırması imkansız bir şey. Bu sebeple göç ya da kimlik gibi meselelerin üzerinde düşünmeye başlamamız ancak hareket durulup, tortular dibe oturduktan sonra mümkün oluyor. Bunun için de en az iki neslin yetişmesi gerektiriyor sanırım. Kahvaltı Sofrası’ndaki büyükanne de bir zamanlar İstanbul’a gelmiş ama nereden gelmiş, neden gelmiş, niye dayısının yanında kalmış, anası babası neredeymiş gibi kayıplara dair soruları sormak için torunların kırk yaşına varmaları ve kendilerini tanıma çabasına girmeleri gerekmiş.

– Kimlik üzerine düşündüğünüzü önceki romanlarınızdan biliyoruz. Kahvaltı Sofrası’nda da “kimlik arayışı” ya da “yitirişi” merkeze aldığınız konulardan biri. Nedir buraya sizi çeken?

Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji bölümünde okudum ve sonra orada yüksek lisans yaptım. Kıymetli hocalarımız bize bireyin içindeki toplumu görmeyi öğrettiler. Bu, benim altın bileziğim oldu. Sonrasında sosyoloji alanında çalışmadım ama insan ilişkilerinden toplumu okumayı sürdürdüm. Etnik, dini, milli, cinsel, toplumsal, sınıfsal tüm kimliklerimiz sonradan inşa edilmiş olmalarına rağmen biz onları kanımızda taşıdığımız değişmezler olarak algılama eğilimindeyiz. İnsan zihninin düştüğü bu yanılsama bana daima çok ilginç gelmiştir. Uzak bir ülkede tek başımayken birden hafızamı kaybetsem benden geriye kalan kişi kimdir? Bu soru beni her seferinde kimliklerin ters yüz edildiği kurgulara çağırıyor.

– Kimlik meselesinden bahsetmişken, bu yitirişlerin ya da unutuşların edebiyatımızda kapladığı alandan da konuşalım isterim. Yeterince işleniyor mu bu konu sizce ya da işlendi mi?

Türk edebiyatında doğulu-batılı kimliği üzerine çok yapıt verildi. Yitenlerin küllerinden yeni ve iyi bir şey çıktığına inanıyorum orada. Öte yandan yası tutulmamış diğer kayıplara değinen edebiyat henüz tedirgin bir yerde duruyor. Kahvaltı Sofrası’na ilham veren Ayfer Tunç öyküsünü de içeren Murathan Mungan’ın Bir Dersim Hikayesi gibi eserlerden söz ediyorum. Dersim, Ermeni kıyımı, Rumların ülkeden kovulması, Kıbrıs harekatı, Madımak katliamı gibi olayların ruhumuzda açtığı yarayı unutarak geçiştiremeyeceğimiz kesin. Edebiyatçının görevi toplumu iyileştirmek midir peki? Elbette değildir. Ben zulmü ve insanın kötülüğe yatkın doğasını örneklediği için bu olayların etrafında düşünüp duruyorum. Zulme tanıklık edenlerin yaşadığı dehşet kuşaktan kuşağa aktarılıyor. Zulmü ve dehşeti anlama çabası benimki. Yani bugünü, şimdiyi.

– Bu türden “Kimlik” meseleleri, aile gündemine de gelmez genelde. Birer “sır” olarak kalırlar, tıpkı Kahvaltı Sofrası’nda da olduğu gibi… O nedenle öğrenilmesi, yazılması da zordur. Özel bir çalışmanızın olup olmadığını merak ediyorum bu konuda. Dolayısıyla romana nasıl hazırlandığınızı soracağım…

Aileler özellikle intihar, cinayet ve akıl hastalığı konularında çok sır saklıyorlar. Bir kaç yıl önce Kanada’daki bir üniversitenin üç yıllık psikolojik danışmanlık programına katılmıştım. Bu programda aile tarihçesi çalışmanın metodunu öğrendik. İnsan zihninin ağır travma ya da yitiriş sonrasında unutmaya nasıl meylettiğini ve aile sırlarının bir kuşaktan diğerine hangi yollarla, hangi formlarla aktarıldığını öğrendik. Kendi ailemizin hikayesini yeniden yazdık. Bu çalışma benim içime üç romanın tohumunu attı. Emanet Zaman, Yaz Sıcağı ve Kahvaltı Sofrası’nı sadece ailelerin değil, bu coğrafyanın sırlarına dokunan bir üçleme gibi de düşünebiliriz. Yası tutulmamış yitirişlerin, unutuşların hikayesi.
– Romanın en dikkat çeken yanlarından biri kadın hâkimiyetinde örülmüş bir dünya oluşu. Büyük aşklar da, genetik bir miras gibi aktarılan meseleler de hep kadın merkezli ilerliyor Kahvaltı Sofrası’nda. Baskın karakterlerin kadın oluşu, hikâyeye nasıl bir katkı sağlıyor sizce? Dahası, kadın merkezli bir hikâye anlatmak, erilliğin her yanı kapladığı dünyamızda nasıl bir farklılık öne sürüyor?

Bu, isteyerek ya da metne bir katkı sağlasın diye özellikle başvurduğum bir yöntem değil. Ben bir kadınım.Ve ben bir yazarım. Tanpınar’ın şu sözünü çok severim: “Asıl dava derin bir şekilde yaşamak ve kendi kendisini gerçekleşirmek, ölümlü hayata şahsi bir çeşni vermekti.” Yazmaya başladığımda kendi iç dünyamdan başka bir referans noktam bulunmadığı için ben kendi biricik hayat deneyimimi ortaya koyuyorum. Benim şahsi çeşnim dişiliği baskın bir çeşni. Dişiliği baskın derken sakın ola ki duyarlı kadın yazar klişesinden bahsettiğim sanılmasın. Anlatıyı düz bir çizgiden dairesel zamana taşıyan, okura her şeyi açıklama kaygısı gütmeden kendi karanlığı içine dalabilen, güneşten çok aya yakın bir anlatıdan söz ediyorum. Dişi bir anlatıyı bir kadından beklemek gerekmez. Hatta genelde kadınlar kafa karıştırmaktan korktukları için ya da belki okur kaygısıdır bilmiyorum, dişiliğin karmaşasını taşıyan metinler erkeklerden çıkar. Ben kadın olma halini bir mesele olarak işlemek istedim. Kadın-erkek eşitliği paradigmasının dışından bir yerden, hükümde bulunmadan kadınlığı ifade etmeye çalıştım. Aynısını başka bir romanda erkeklik için de yapmak isterim.
– Romanda anlatılan cinselliğin ne çok ne az, tam yerinde ve olması gerektiği gibi anlatılabilmesinde az önce konuştuğumuz romandaki kadın hâkimiyetinin rolü olduğunu düşünüyor musunuz?

Böyle düşünmenize sevindim. Cinselliğin dozunu da dilini de ayarlamak zor yazarken. Yazsan bir türlü, yazmasan metin eksik kalır. İçten bir dil kurmak en önemlisi. Ve tabii ki merak. Ne yaşıyoruz biz sevişirken? İki insan arzu ve haz tarafından ele geçirilip de, gündelik hayatta yapmayı aklına dahi getirmediği şeyleri yaparken neler hisseder? Sonra bir de şu var: Niçin sevişiyoruz? Hangi boşluğu doldurmak ümidi ile birbirimize sarılıyoruz? Sonra nasıl kopuyoruz birbirimizden? Bunlar insan olarak benim merak ettiğim meseleler zaten. Bu merakımda tek başıma olmadığıma da eminim. Evet, haklısınız: Romandaki kadınlar cinselliği seven, zevkten kaçmayan ve ondan utanmayan kadınlar. Bu da muhakkak ki cinselliğin yaşantımızın, ilişkilerimizin doğal bir uzantısı olduğu gerçeğinin altını çizmemde etkili olmuştur.
– Anlatıcıların sürekli değiştiği, bir kurguyla ilerletiyorsunuz romanı. Dolayısıyla anlatıcılarla birlikte dil de değişiyor. Şunu merak ediyorum: Her kahramanın diline, dünyasına ayrı ayrı girebilmek yazarı nasıl bir yazı imtihanından geçiriyor?

Kesinlikle sıkı bir imtihandan geçiriyor! Ben yazmaya başlamadan önce dilimi akord ederim. Bunun için de en az bir saat okumam gerekir. Bazen yeni bir şeyler okurum ama dilime ayar vermek için okumaya oturduysam bildiğim bir metini elime almayı tercih ederim. Bu kitabı yazarken her bir karakter için elime başka bir öykü aldım. Sadece öykü değil aslında. Nur’lu bölümleri yazmadan önce şiir okudum. Burak’da daha düz, sade dili olan yazarlara meylettim. Sadık Usta için bolca Tanpınar karıştırdım ve Selin için de Ekşi Sözlük’de gezindim epey. Karakterler ortaya çıktıkça dünyalarına girmek kolaylaştı ama ilk aylarda henüz onlar bana, ben onlara yabancıyken epey konuşmamız gerekti. Ben karakterlerimle mülakat yaparak başlarım yazmaya. Defterime soru yazarım, sonra beklerim kalem kendiliğinden yazmaya başlasın. Tüm karakterlerin içimizde yaşadığına, hayal dünyamızın bir kıyısında bizi beklediklerine inanıyorum. Çocukluğumda kurduğum oyunları hatırlatır bu süreç bana. Onlarla düzenli bir şekilde vakit geçirmeye başladıkça onları tanıyorsunuz, aranızdaki bağ güçleniyor. O noktadan sonra artık bir dünyadan diğerine geçmek, evin odalarında dolaşmak gibi oluyor.

– Büyükada, romanın kahramanlarından biri olarak öne çıkıyor. Adayla ilişkinizi merak ettim. Kıyı köşe çıkarılmış bir ada haritası üzerinde dolaştırıyorsunuz bizi. Aynı şekilde adanın sorunları da -fayton atlarının ölümü gibi- romanınıza dâhil oluyor. Nedir hikâyesi?

Ben Büyükada’da büyüdüm. Dedem Prof.Dr. Macit Gökberk’in, ona kendi babasından kalan evinde üç kuşak beraber yaşadık. Özgür bir çocuktum ve çok küçük yaşımdan itibaren bisikletle adanın her bir köşesini gezdim, öğrendim. Annem ve teyzem de adadaki büyüdükleri için bizi gezmeye çıkardıklarında, bize esrarengiz köşkleri, ıssız manastırları, en güzel kocayemişlerin yetiştiği çalılıkları, ıssız plajları gösterirlerdi. Dedem de onları öyle gezdirmiş. Anlayacağınız, adayı gezdirme tutkusu aileden geliyor. Atların ölümü, günübirlik turistlere karşı alınan tavır, eski günler nostaljisi gibi adada yaşayan herkesin gününe sızan temalara da dokunmadan gerçekçi bir atmosfer yaratamazdım.

– Romanlar öğrenmek için okunmaz ama okuruna öğretir aynı zamanda. Fakat şöyle bir durum da var: Yazar da öğrenir kaleme aldıklarından. Şunu soracağım: Kahvaltı Sofrası ne öğretti size? Bu romandan size kalan ne oldu?

Ne hoş bir soru! Kurgunun gizemini açık etmeden söylemeye çalışayım: Ailenin keşfettiği sırrın aslında bir bölgenin büyük bir kısmı tarafından taşınıyor olduğunu öğrenmek beni çok şaşırttı. Araştırma yapmak için aradığım, bulduğum insanların nineleri, dedeleri hakkında anlatacak benzer hikayelere sahip olmaları ve kitap çıkar çıkmaz beni dağlardaki o evlerine beklediklerini ısrarla tekrarlamaları beraber iyileşebileceğimiz umudunu doğurdu içimde. Kahvaltı Sofrası bir iyileşme öyküsü aslında. Kalpleri kırık ana-kızlardan, taşığı sırrın yükünden iki büklüm olmuş ihtiyarlara, aşkın nesnesi olmayı reddeden kadınlardan, onlara bir türlü ulaşamayan çaresiz erkeklere uzanan bir iyileşme öyküsü. Galiba bana bu romandan en çok gerçeğin ve samimiyetin aramızdaki kopuklukları onaracağı umudu kaldı. İyileşme umudu. Evet, bu.

Kahvaltı Sofrası Milliyet röportajı

‘Büyükada hikâyenin bir yerine sızıyor’

Defne Suman’ın 1990’lı yıllardaki haliyle Taksim, Beyoğlu ve Kelebekler Vadisi gibi pek çok mekânda geçen, Doğan Kitap’tan çıkan yeni romanı ‘Kahvaltı Sofrası’nın çıkış noktası ise Büyükada.

Saklanan kimlikler, aile sırları ve büyük bir aşk üzerine kurulu olan ve Doğan Kitap etiketiyle yayımlanan “Kahvaltı Sofrası”, Defne Suman’ın dördüncü kitabı. Suman, Ayfer Tunç’ın “Yük” isimli öyküsünden doğan kitabını anlattı.

– Büyükada’nın başrolde olduğu son romanınız ‘Kahvaltı Sofrası’nın çıkış noktası neydi?

Çıkış noktam, Ayfer Tunç’un ‘Yük’ adında bir öyküsüdür. Bu öyküde bir gazeteci, babasının geçmişi hakkında konuşmak için yaşlı bir kadının evine gider. Yaşlı kadın söyleşinin bir noktasında, tüm hayatı boyunca yüreğinde bir yük gibi taşıdığı büyük bir aile sırrını söyleyiverir. Ve birden sadece geçmiş değil, aile fertlerinin o güne kadar sımsıkı sarıldıkları kimlikleri de alaşağı olur. Bu öyküyü okuduğumda içimde bir şeyler kımıldadı. Böyle bir yükü hayatı boyunca içinde taşıyan bir kadının çocuklarını, torunlarını, torunlarının çocuklarını düşündüm. Onları bir kahvaltı sofrası etrafında hayal ettim. Böylece Büyükada’nın ilk yaz sabahlarından biri belirdi. Öte yandan o sıralarda geçmişimden unsurlar, örneğin Boğaziçi Üniversitesi’nin Güney Kampüsü, 1990’lı yıllardaki haliyle Taksim ve Beyoğlu ve Kelebekler Vadisi imgeleri kafama üşüşüyordu. Oralarda geçen sahneleri de yazdıkça, hikâyenin ilk taslağı belirdi.

 Büyükada’nın sizin için özelliği nedir?

Tüm çocukluğum, ilk gençliğim Büyükada’da atların, bisikletlerin, çamların, üç dinden ve dilden insanın arasında geçti. Dedemin babasından kalan büyük evde üç kuşak bir arada yaşardık. Büyükada’ya bağım ve sevgim çok kuvvetli. Son zamanlarda geçirdiği sancılı değişime rağmen ben hâlâ orada sadece güzel olanı görüyorum. Ve elbette tüm romanlarımda çıkıp geliyor, hikayenin bir yerine sızıyor.

 Türkiye’deki azınlık hikâyeleri önceki romanınızda olduğu gibi bu romanda da kendini gösteriyor. Bu ilginizin özel bir sebebi var mı?

Bunu yine Büyükada’da büyümeme bağlayabilirim. Demin de söylediğim gibi üç din ve dile mensup insanların arasında büyüdüm. Yahudiler, Rumlar, Ermeniler ve Müslümanlar hep bir aradaydık ben çocukken.

‘Hissettikçe yaşıyoruz’

 ‘Kahvaltı Sofrası’ büyük aşkların da romanı. Kavuşamamak aşkı büyütüyor mu? Ya da aşk sadakat mi?

Evet, Burak Nur’a âşık. 25 sene boyunca o aşkı içinde yaşatmış. Sadık Usta’nın Şirin Saka’ya duyduğu aşkın tarihi neredeyse 100 yıla yaklaşıyor. İki erkek de aynı ailenin ulaşılmaz iki kadını etrafında duygusal dünyalarını kurmuşlar. Bu galiba hissedebilmek, hissetmeyi sürdürebilmek için insan zihninin uydurduğu bir yöntem. Ulaşılmaz insanları bilerek seçiyoruz ki aşkı, heyecanı, tutkuyu hissetmeyi sürdürelim. Hissettikçe yaşıyoruz çünkü. Hissettikçe üretiyoruz. Bu, bir bakıma sadakat evet ama bir insana sadakat değil, sevdaya sadakat. Veya yaşama.

Milliyet - Defne Suman - DK