Cumhuriyet Gazetesi Kitap Eki’ndeki Kahvaltı Sofrası röportajı

Cumhuriyet kitap kapak

– Kahvaltı Sofrası her şeyden önce bir aile romanı. Aile için “küçük hapishaneler” derler. Romanda kurduğunuz ilişkiler ağı da bu “küçük hapishane” tanımına yerli yerinde oturuyor. Nedir aile kavramının bu anlamda bize söylemek istediği? Dahası siz, roman özelinde ne anlatmak istiyorsunuz bu aile ilişkileriyle?

Bakın, bu soruya yanıt vermeden önce bile “şimdi ailem ne diyecek” diye düşünüyorum! Komik değil mi? İşte böyle bir hapishane aile. İnsanı kendisi olmaktan alıkoyan toplumun en küçük birimi. Klişe ama doğru işte. En özgür aile bile çocuğun bireyselliğinin önüne set çekiyor. Bilmeden, istemeden ve hatta çocuğun mutluluğu için bir adım attığını düşünerek. Ailem ne der, kaygısından özgürleşmeden birey olamıyoruz. Öte yandan insanın doğasında bir bütüne aidiyet ihtiyacı var. Bu antropolojik bir gerçek. Bu ihtiyaç bireysellik ihtiyacından önde gidiyor. Yani ilk önce onun tatmin edilmesi gerek. Biraz çelişkili gibi ama özgür bireylerin sırtlarını dayayabilecekleri sağlıklı aidiyetler geliştirmeleri önemli. Ben tam da bu gerilimi anlatmak istedim Kahvaltı Sofrası’nda.
– “Dedeler yaşar torunlar yazar” diye bir söz vardır. Özellikle de kimlik ve göç gibi meselelerse söz konusu bu çoğu zaman geçerli bir kural oluyor. Kahvaltı Sofrası’nda nasıl işliyor bu?

Kundera’nın bir sözü vardır: Hayat ancak hafızaya düştüğü zaman anlam kazanır. Bence de insanın yaşadığı anı anlamlandırması imkansız bir şey. Bu sebeple göç ya da kimlik gibi meselelerin üzerinde düşünmeye başlamamız ancak hareket durulup, tortular dibe oturduktan sonra mümkün oluyor. Bunun için de en az iki neslin yetişmesi gerektiriyor sanırım. Kahvaltı Sofrası’ndaki büyükanne de bir zamanlar İstanbul’a gelmiş ama nereden gelmiş, neden gelmiş, niye dayısının yanında kalmış, anası babası neredeymiş gibi kayıplara dair soruları sormak için torunların kırk yaşına varmaları ve kendilerini tanıma çabasına girmeleri gerekmiş.

– Kimlik üzerine düşündüğünüzü önceki romanlarınızdan biliyoruz. Kahvaltı Sofrası’nda da “kimlik arayışı” ya da “yitirişi” merkeze aldığınız konulardan biri. Nedir buraya sizi çeken?

Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji bölümünde okudum ve sonra orada yüksek lisans yaptım. Kıymetli hocalarımız bize bireyin içindeki toplumu görmeyi öğrettiler. Bu, benim altın bileziğim oldu. Sonrasında sosyoloji alanında çalışmadım ama insan ilişkilerinden toplumu okumayı sürdürdüm. Etnik, dini, milli, cinsel, toplumsal, sınıfsal tüm kimliklerimiz sonradan inşa edilmiş olmalarına rağmen biz onları kanımızda taşıdığımız değişmezler olarak algılama eğilimindeyiz. İnsan zihninin düştüğü bu yanılsama bana daima çok ilginç gelmiştir. Uzak bir ülkede tek başımayken birden hafızamı kaybetsem benden geriye kalan kişi kimdir? Bu soru beni her seferinde kimliklerin ters yüz edildiği kurgulara çağırıyor.

– Kimlik meselesinden bahsetmişken, bu yitirişlerin ya da unutuşların edebiyatımızda kapladığı alandan da konuşalım isterim. Yeterince işleniyor mu bu konu sizce ya da işlendi mi?

Türk edebiyatında doğulu-batılı kimliği üzerine çok yapıt verildi. Yitenlerin küllerinden yeni ve iyi bir şey çıktığına inanıyorum orada. Öte yandan yası tutulmamış diğer kayıplara değinen edebiyat henüz tedirgin bir yerde duruyor. Kahvaltı Sofrası’na ilham veren Ayfer Tunç öyküsünü de içeren Murathan Mungan’ın Bir Dersim Hikayesi gibi eserlerden söz ediyorum. Dersim, Ermeni kıyımı, Rumların ülkeden kovulması, Kıbrıs harekatı, Madımak katliamı gibi olayların ruhumuzda açtığı yarayı unutarak geçiştiremeyeceğimiz kesin. Edebiyatçının görevi toplumu iyileştirmek midir peki? Elbette değildir. Ben zulmü ve insanın kötülüğe yatkın doğasını örneklediği için bu olayların etrafında düşünüp duruyorum. Zulme tanıklık edenlerin yaşadığı dehşet kuşaktan kuşağa aktarılıyor. Zulmü ve dehşeti anlama çabası benimki. Yani bugünü, şimdiyi.

– Bu türden “Kimlik” meseleleri, aile gündemine de gelmez genelde. Birer “sır” olarak kalırlar, tıpkı Kahvaltı Sofrası’nda da olduğu gibi… O nedenle öğrenilmesi, yazılması da zordur. Özel bir çalışmanızın olup olmadığını merak ediyorum bu konuda. Dolayısıyla romana nasıl hazırlandığınızı soracağım…

Aileler özellikle intihar, cinayet ve akıl hastalığı konularında çok sır saklıyorlar. Bir kaç yıl önce Kanada’daki bir üniversitenin üç yıllık psikolojik danışmanlık programına katılmıştım. Bu programda aile tarihçesi çalışmanın metodunu öğrendik. İnsan zihninin ağır travma ya da yitiriş sonrasında unutmaya nasıl meylettiğini ve aile sırlarının bir kuşaktan diğerine hangi yollarla, hangi formlarla aktarıldığını öğrendik. Kendi ailemizin hikayesini yeniden yazdık. Bu çalışma benim içime üç romanın tohumunu attı. Emanet Zaman, Yaz Sıcağı ve Kahvaltı Sofrası’nı sadece ailelerin değil, bu coğrafyanın sırlarına dokunan bir üçleme gibi de düşünebiliriz. Yası tutulmamış yitirişlerin, unutuşların hikayesi.
– Romanın en dikkat çeken yanlarından biri kadın hâkimiyetinde örülmüş bir dünya oluşu. Büyük aşklar da, genetik bir miras gibi aktarılan meseleler de hep kadın merkezli ilerliyor Kahvaltı Sofrası’nda. Baskın karakterlerin kadın oluşu, hikâyeye nasıl bir katkı sağlıyor sizce? Dahası, kadın merkezli bir hikâye anlatmak, erilliğin her yanı kapladığı dünyamızda nasıl bir farklılık öne sürüyor?

Bu, isteyerek ya da metne bir katkı sağlasın diye özellikle başvurduğum bir yöntem değil. Ben bir kadınım.Ve ben bir yazarım. Tanpınar’ın şu sözünü çok severim: “Asıl dava derin bir şekilde yaşamak ve kendi kendisini gerçekleşirmek, ölümlü hayata şahsi bir çeşni vermekti.” Yazmaya başladığımda kendi iç dünyamdan başka bir referans noktam bulunmadığı için ben kendi biricik hayat deneyimimi ortaya koyuyorum. Benim şahsi çeşnim dişiliği baskın bir çeşni. Dişiliği baskın derken sakın ola ki duyarlı kadın yazar klişesinden bahsettiğim sanılmasın. Anlatıyı düz bir çizgiden dairesel zamana taşıyan, okura her şeyi açıklama kaygısı gütmeden kendi karanlığı içine dalabilen, güneşten çok aya yakın bir anlatıdan söz ediyorum. Dişi bir anlatıyı bir kadından beklemek gerekmez. Hatta genelde kadınlar kafa karıştırmaktan korktukları için ya da belki okur kaygısıdır bilmiyorum, dişiliğin karmaşasını taşıyan metinler erkeklerden çıkar. Ben kadın olma halini bir mesele olarak işlemek istedim. Kadın-erkek eşitliği paradigmasının dışından bir yerden, hükümde bulunmadan kadınlığı ifade etmeye çalıştım. Aynısını başka bir romanda erkeklik için de yapmak isterim.
– Romanda anlatılan cinselliğin ne çok ne az, tam yerinde ve olması gerektiği gibi anlatılabilmesinde az önce konuştuğumuz romandaki kadın hâkimiyetinin rolü olduğunu düşünüyor musunuz?

Böyle düşünmenize sevindim. Cinselliğin dozunu da dilini de ayarlamak zor yazarken. Yazsan bir türlü, yazmasan metin eksik kalır. İçten bir dil kurmak en önemlisi. Ve tabii ki merak. Ne yaşıyoruz biz sevişirken? İki insan arzu ve haz tarafından ele geçirilip de, gündelik hayatta yapmayı aklına dahi getirmediği şeyleri yaparken neler hisseder? Sonra bir de şu var: Niçin sevişiyoruz? Hangi boşluğu doldurmak ümidi ile birbirimize sarılıyoruz? Sonra nasıl kopuyoruz birbirimizden? Bunlar insan olarak benim merak ettiğim meseleler zaten. Bu merakımda tek başıma olmadığıma da eminim. Evet, haklısınız: Romandaki kadınlar cinselliği seven, zevkten kaçmayan ve ondan utanmayan kadınlar. Bu da muhakkak ki cinselliğin yaşantımızın, ilişkilerimizin doğal bir uzantısı olduğu gerçeğinin altını çizmemde etkili olmuştur.
– Anlatıcıların sürekli değiştiği, bir kurguyla ilerletiyorsunuz romanı. Dolayısıyla anlatıcılarla birlikte dil de değişiyor. Şunu merak ediyorum: Her kahramanın diline, dünyasına ayrı ayrı girebilmek yazarı nasıl bir yazı imtihanından geçiriyor?

Kesinlikle sıkı bir imtihandan geçiriyor! Ben yazmaya başlamadan önce dilimi akord ederim. Bunun için de en az bir saat okumam gerekir. Bazen yeni bir şeyler okurum ama dilime ayar vermek için okumaya oturduysam bildiğim bir metini elime almayı tercih ederim. Bu kitabı yazarken her bir karakter için elime başka bir öykü aldım. Sadece öykü değil aslında. Nur’lu bölümleri yazmadan önce şiir okudum. Burak’da daha düz, sade dili olan yazarlara meylettim. Sadık Usta için bolca Tanpınar karıştırdım ve Selin için de Ekşi Sözlük’de gezindim epey. Karakterler ortaya çıktıkça dünyalarına girmek kolaylaştı ama ilk aylarda henüz onlar bana, ben onlara yabancıyken epey konuşmamız gerekti. Ben karakterlerimle mülakat yaparak başlarım yazmaya. Defterime soru yazarım, sonra beklerim kalem kendiliğinden yazmaya başlasın. Tüm karakterlerin içimizde yaşadığına, hayal dünyamızın bir kıyısında bizi beklediklerine inanıyorum. Çocukluğumda kurduğum oyunları hatırlatır bu süreç bana. Onlarla düzenli bir şekilde vakit geçirmeye başladıkça onları tanıyorsunuz, aranızdaki bağ güçleniyor. O noktadan sonra artık bir dünyadan diğerine geçmek, evin odalarında dolaşmak gibi oluyor.

– Büyükada, romanın kahramanlarından biri olarak öne çıkıyor. Adayla ilişkinizi merak ettim. Kıyı köşe çıkarılmış bir ada haritası üzerinde dolaştırıyorsunuz bizi. Aynı şekilde adanın sorunları da -fayton atlarının ölümü gibi- romanınıza dâhil oluyor. Nedir hikâyesi?

Ben Büyükada’da büyüdüm. Dedem Prof.Dr. Macit Gökberk’in, ona kendi babasından kalan evinde üç kuşak beraber yaşadık. Özgür bir çocuktum ve çok küçük yaşımdan itibaren bisikletle adanın her bir köşesini gezdim, öğrendim. Annem ve teyzem de adadaki büyüdükleri için bizi gezmeye çıkardıklarında, bize esrarengiz köşkleri, ıssız manastırları, en güzel kocayemişlerin yetiştiği çalılıkları, ıssız plajları gösterirlerdi. Dedem de onları öyle gezdirmiş. Anlayacağınız, adayı gezdirme tutkusu aileden geliyor. Atların ölümü, günübirlik turistlere karşı alınan tavır, eski günler nostaljisi gibi adada yaşayan herkesin gününe sızan temalara da dokunmadan gerçekçi bir atmosfer yaratamazdım.

– Romanlar öğrenmek için okunmaz ama okuruna öğretir aynı zamanda. Fakat şöyle bir durum da var: Yazar da öğrenir kaleme aldıklarından. Şunu soracağım: Kahvaltı Sofrası ne öğretti size? Bu romandan size kalan ne oldu?

Ne hoş bir soru! Kurgunun gizemini açık etmeden söylemeye çalışayım: Ailenin keşfettiği sırrın aslında bir bölgenin büyük bir kısmı tarafından taşınıyor olduğunu öğrenmek beni çok şaşırttı. Araştırma yapmak için aradığım, bulduğum insanların nineleri, dedeleri hakkında anlatacak benzer hikayelere sahip olmaları ve kitap çıkar çıkmaz beni dağlardaki o evlerine beklediklerini ısrarla tekrarlamaları beraber iyileşebileceğimiz umudunu doğurdu içimde. Kahvaltı Sofrası bir iyileşme öyküsü aslında. Kalpleri kırık ana-kızlardan, taşığı sırrın yükünden iki büklüm olmuş ihtiyarlara, aşkın nesnesi olmayı reddeden kadınlardan, onlara bir türlü ulaşamayan çaresiz erkeklere uzanan bir iyileşme öyküsü. Galiba bana bu romandan en çok gerçeğin ve samimiyetin aramızdaki kopuklukları onaracağı umudu kaldı. İyileşme umudu. Evet, bu.

Kahvaltı Sofrası Milliyet röportajı

‘Büyükada hikâyenin bir yerine sızıyor’

Defne Suman’ın 1990’lı yıllardaki haliyle Taksim, Beyoğlu ve Kelebekler Vadisi gibi pek çok mekânda geçen, Doğan Kitap’tan çıkan yeni romanı ‘Kahvaltı Sofrası’nın çıkış noktası ise Büyükada.

Saklanan kimlikler, aile sırları ve büyük bir aşk üzerine kurulu olan ve Doğan Kitap etiketiyle yayımlanan “Kahvaltı Sofrası”, Defne Suman’ın dördüncü kitabı. Suman, Ayfer Tunç’ın “Yük” isimli öyküsünden doğan kitabını anlattı.

– Büyükada’nın başrolde olduğu son romanınız ‘Kahvaltı Sofrası’nın çıkış noktası neydi?

Çıkış noktam, Ayfer Tunç’un ‘Yük’ adında bir öyküsüdür. Bu öyküde bir gazeteci, babasının geçmişi hakkında konuşmak için yaşlı bir kadının evine gider. Yaşlı kadın söyleşinin bir noktasında, tüm hayatı boyunca yüreğinde bir yük gibi taşıdığı büyük bir aile sırrını söyleyiverir. Ve birden sadece geçmiş değil, aile fertlerinin o güne kadar sımsıkı sarıldıkları kimlikleri de alaşağı olur. Bu öyküyü okuduğumda içimde bir şeyler kımıldadı. Böyle bir yükü hayatı boyunca içinde taşıyan bir kadının çocuklarını, torunlarını, torunlarının çocuklarını düşündüm. Onları bir kahvaltı sofrası etrafında hayal ettim. Böylece Büyükada’nın ilk yaz sabahlarından biri belirdi. Öte yandan o sıralarda geçmişimden unsurlar, örneğin Boğaziçi Üniversitesi’nin Güney Kampüsü, 1990’lı yıllardaki haliyle Taksim ve Beyoğlu ve Kelebekler Vadisi imgeleri kafama üşüşüyordu. Oralarda geçen sahneleri de yazdıkça, hikâyenin ilk taslağı belirdi.

 Büyükada’nın sizin için özelliği nedir?

Tüm çocukluğum, ilk gençliğim Büyükada’da atların, bisikletlerin, çamların, üç dinden ve dilden insanın arasında geçti. Dedemin babasından kalan büyük evde üç kuşak bir arada yaşardık. Büyükada’ya bağım ve sevgim çok kuvvetli. Son zamanlarda geçirdiği sancılı değişime rağmen ben hâlâ orada sadece güzel olanı görüyorum. Ve elbette tüm romanlarımda çıkıp geliyor, hikayenin bir yerine sızıyor.

 Türkiye’deki azınlık hikâyeleri önceki romanınızda olduğu gibi bu romanda da kendini gösteriyor. Bu ilginizin özel bir sebebi var mı?

Bunu yine Büyükada’da büyümeme bağlayabilirim. Demin de söylediğim gibi üç din ve dile mensup insanların arasında büyüdüm. Yahudiler, Rumlar, Ermeniler ve Müslümanlar hep bir aradaydık ben çocukken.

‘Hissettikçe yaşıyoruz’

 ‘Kahvaltı Sofrası’ büyük aşkların da romanı. Kavuşamamak aşkı büyütüyor mu? Ya da aşk sadakat mi?

Evet, Burak Nur’a âşık. 25 sene boyunca o aşkı içinde yaşatmış. Sadık Usta’nın Şirin Saka’ya duyduğu aşkın tarihi neredeyse 100 yıla yaklaşıyor. İki erkek de aynı ailenin ulaşılmaz iki kadını etrafında duygusal dünyalarını kurmuşlar. Bu galiba hissedebilmek, hissetmeyi sürdürebilmek için insan zihninin uydurduğu bir yöntem. Ulaşılmaz insanları bilerek seçiyoruz ki aşkı, heyecanı, tutkuyu hissetmeyi sürdürelim. Hissettikçe yaşıyoruz çünkü. Hissettikçe üretiyoruz. Bu, bir bakıma sadakat evet ama bir insana sadakat değil, sevdaya sadakat. Veya yaşama.

Milliyet - Defne Suman - DK