Rüya Yorumu

Dün gece rüyamda ilk yoga hocalarımın katlediliğini duyuyordum. Psikopat bir öğrencileri bir gece evlerine girerek onları bıçakla doğramış. Üzüntüden, çaresizlikten çılgına dönüyor, sorup soruşturuyordum. Maalesef doğru, diye yanıt veriyordu sorduklarım. Rahatsız uykumdan 5.30 gibi uyandığımda içime su serpildi.

Bu rüyayı neden gördüm?

Tayland’daki ilk hocalarım rüyama çok sık girerler. Bu rüyaların hemen hepsinde kendimi huzursuz hissederim. Kapılarına kadar giderim, açmazlar. Ya da biri açar, benimle ilgilenmez, diğeri hiç karşıma çıkmaz. Veya o kente giderim ama bir türlü onların sokağına girmeye cesaret edemem. Onları bırakıp gittiğimde içimde çöreklenen suçluluk duygusundan hâlâ kurtulamadım sanırım. Onlar beni yoga dünyasına getiren ve orada yetiştiren ebeveynlerimdi ve ben bir gün onları terk ettim. Tam da artık seni yetiştirdik, şimdi sen de bizimle beraber çalışırsın, okulumuzun yeni hocası olursun dedikleri bir aşamada ben Tayland’dan ayrılmaya karar verdim. Oysa ne çok istediğim, hep hayalini kurduğum bir şeydi. Ben de Nong Khai Alternative Center’da ders verecektim. Ömrümün sonuna kadar orada, onlarla, onlar gibi yaşayacaktım. Bir sevgilim eksikti ama Nong Khai’de insan sabit durduğunda muhakkak yoldan geçen birileri kollarına düşüyordu.  Bu şahane hayata yerleşmek isteyecek birisi karşıma kesin çıkacaktı. O konuyu kafayı takmıyordum.

Benim Tayland’da yaşadığım seneler (milenyumun başları) henüz sosyal medya ve akıllı telefon icat edilmediğinden olsa gerek, hâlâ mektupların yazıldığı yıllardı. Uzaktakilerle günlük temasımız eksikti. O yüzden haftalık, aylık telefon görüşmeleri yapılır, emailler yazılırdı. Bugün bilgisayarımda kayıtlı Mektuplar klasöründe sayfa sayfa yazılmış mektuplar var. Anneme, Yasemin’e, Zeyno’ya, Ayşe’ye, babama… Sabah kahvem elimde, evimin ışık alan bir köşesine çektiğim masada, dizüstü bilgisayarıma saatlerce yazdığımı hatırlıyorum. Sonra at diskete, yürü internete kafeye. İyi ki de yazmışım. Belki bir gün bir yayınevi basar  mektuplarımı. Yogaya başladığım yılların, zamanın ve belleğin filtresinden geçmemiş ham halini okuruz.

Diyeceğim şu ki, o mektuplardan anladığım benim o dönemde orada, hocaların dizi dibinde çok mutlu olduğum. Her ikisine de bir parça aşık olduğum ortada. Ama bunu zaten o zaman da biliyordum. Tüm şehir biliyordu. İkisi de beni candan kucakladıkları için nasıl dedikodumuzu yapacaklarını kestiremiyorlardı sadece.

Sonra ben orayı terk ettim. İki aylığına Amerika’ya diye yola çıktım. Hocalar da beni destekledi. Hatta onların klasik Hatha Yogasından farklı bir sistem öğrenmem konusunda beni cesaretlendirdiler. Aştanga olabilirdi, Yin Yoga olabilirdi. Döndüğümde derslere başlayacaktım.

Ama ben dönmedim. Döndüm de, eşyalarımı toplamaya, evimi kapatmaya, bisikletimi satmaya döndüm. Yanımda da olur a vazgeçerim, Nong Khai vorteksinde büyülenir de yine kalmaya karar veririm diye ömrümün biricik ekseni Yasemin’i götürdüm. Çünkü Amerika’da geçirdiğim iki ayda öğrenmiştim ki dünya büyüktü. (Burada yazar dünya derken yoga dünyasını kastediyor.) Öğrenilecek çok şey vardı. Üstelik hayatın çetin koşullarında tomurcuklanan, ilişkilerde filiz veren bir disiplindi yoga. Ben büyülü kentimde, nehre karşı oturduğum yerde sadece kafamı kuma gömecektim. Tayland’dan Laos’a geçmekte olan ve yüzlerini muhtemelen bir daha görmeyeceğim bir avuç gezgine yoga dersi vererek hayatımı geçirecektim. İstediğim sahiden bu muydu? (Mektuplarıma bakacak olursanız evet, kesinlikle, tam da buydu.) O zaman iki aylık Amerika seyahati (ve yeni bir hoca) gönlümü nasıl bu kadar kolay çelmişti?  (Kendimize söylediğimiz yalanlar… Evet bu konuya yarın filan bir ara geleceğiz. )

Tüm bu olaylardan önceki sene tek başıma Hindistan’a gitmiştim. Şimdi beni dehşete düşüren bir cesaretle tek başıma gece yarıları otobüslerde, trenlerde yolculuk etmiş, adını bilmediğim otellerde kalmış, “gel sana evimde enerji healing yapayım,” diyen aşramın genç asana hocası Krişna’nın peşinden evine  gitmiş, dahası yine Krişna’nın motoruna atlayıp onunla Himalaya şelalalerinde gezinmiştim. (Krişna’nın günahını almayayım, bana istemediğim hiç bir şey yapmadı, enerji healing dediği bir cins Reiki idi ve mesafesini korudu.) Tüm bu gözüpek Hindistan anılarımı şuraya bağlayacağım: Krişna beni aşramın yüz küsur yaşındaki Guru’sunun karşısına çıkarttı. Normalde yabancıları guruya  “bulaştırmak” istemezlermiş ama ben hem o kadar yabancı sayılmazmışım, hem de pek münzevi bir kimseymişim (zahide oluyor burada- ascetic) o yüzden aşramın gurusuna bir ziyanım dokunmazmış. Krişna böyle diyerek beni Guruji’nin çiçekler ve tütsüler içinde oturduğu yer altına indirmişti. Guru görmüyordu. Ufacık bir adamcağızdı. İngilizce konuşmıyordu. Elini, eteğini öpmüştüm Krişna’nın talimatlarıyla. Krişna bana Guru’nun sözlerini tercüme etmişti.

“Gitsin, doğduğu ülkedeki insanlara yoga öğretsin, başka yerlerde vakit yitirmesin.”

İlk duyduğumda bu öğüt  hiç işime gelmemişti. Guru’nun belki ülkemi Tayland sandığını varsaydım. Mektupların da belirttiği üzere ben o sıralar hocacıklarımın dibinden ayrılmayı hiç mi hiç düşünmüyordum. Guru’nun sözlerini hemen kulak ardı ettim. Krişna’yla da bir daha yazışmadık, görüşmedik.

Guru’nun öğüdünden çok değil, bir buçuk sene sonra ben Yasemin’in yardımıyla evimi boşaltıyordum. İlk hocalarımdan kadın olanı bana çok bozulduğunu hiç saklamadı. Közden aldığın patates gibi elinden attın, bıraktın beni gibi duygusal cümleler de kurdu. Duygusal cümlelere babamdan alışığımdır ve tahammül sınırım epey düşüktür. Oradan derhal ayrıldım ve bir daha da dönmedim. Suçluluğumu içimde her yere taşıdım. Rüyalarımda bilincime kustum.

Ancak dün geceki rüya, yani onların katledildiklerini görmem başka bir sebepten diye tahmin ediyorum.

Budapeşte’deyim. Shandor ve Emma hocanın düzenledikleri Shadow Yoga-Şadanga kursuna katılmak için buraya on öğrencimle beraber geldim.  Son dakikaya kadar tereddütlüydüm, gitsem mi gitmesem mi… (Bunu yarın yazarım size, neden.) Nihayetinde geldim. İyi ki gelmişim.

Bu sene ilk defa pranayama öğreniyoruz. Bu benim Budapeşte’deki onuncu yılım. Shadow Yoga’daki on ikinci. Pranayama ilk defa bu sene müfrefadata katıldı. O da üç nefes ve sonra bırak. O kadar. O üç nefese hazırlanmak için evet on iki sene geçirdim ve hâlâ da tam olarak hazır mıyım emin değilim. Sonra bu kursta ilk defa çakralardan bahsediliyor ve ilk çakranın  (sadece ilk çakra) kök sesi, şekli ve rengi ile ilgili bir çalışma yapıyoruz. O kadar.

Bunun rüyamla ne ilgisi var?

Benim ilk hocalarım bize ilk günden pranayama yaptırtmış, beşinci gün çakraların tamamını sesleri, şekilleri ve şemalleri ile hayal ettirerek bir “meditasyon” yaptırmışlardı. Benim kafam bir dünya olmuştu ve yogaya (ya da yoga sandığım o şeye) canı gönülden bağlanmıştım. Bugün, yoganın derin sularına öğrenciyi hızla sokmanın bir cahil cesareti olduğunu biliyorum. Yoganın en ince ayarlı alet edevatını oyuncak gibi başlangıç öğrencisinin eline vermenin yaratacağı fizyolojik ve psikolojik zarar ziyandan haberdarım. İlk hocalarımın yanlışını nihayet kabul ettiğim için sanırım onları rüyamda katlettim.

Not: Bu yazının devamı var. Sıkılmayın diye şimdi kesiyorum. Okursanız yarın yine yazarım.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

2019-2020 ISTANBUL SHADOW YOGA

IMG_0906Shadow Yoga Hazırlık Kursları – PRE-PRELÜT 

HOCA: DEFNE SUMAN

Hazırlık kurslarına katılım Shadow Yoga Temeller Programı’na kayıt için ön koşuldur.

Bu kurslarda Shadow Yoga’nın temel felsefesini, hareket dinamiğini ve sizi Temeller Programı’na hazırlayacak bir hatha yoga serisini öğreteceğiz. Buluşmalarımız her ayın iki hafta sonunda gerçekleşecek. Ekim ya da Kasım kurslarına katılım Shadow Yoga Temeller Programına kayıt için ön koşuldur.

 

Preprelüt Ekim Kursu
5-6 Ekim ve 12-13 Ekim 2019 
Cumartesi ve Pazar sabahları 07:00-10:00 (Toplam 12 Saat)
(Erkek öğrencilere yüzde 50 indirimli)
Kontenjan: 30 kişi

Yer: Bomonti, Şişli

Preprelüt Kasım Kursu
2-3 Kasım ve 9-10 Kasım 2019 
Cumartesi ve Pazar sabahları 07:00-10:00 (Toplam 12 Saat)
(İki kursun içeriği aynıdır. Pekiştirmek için ikisine birden katılabilirsiniz)
(Erkek öğrencilere yüzde 50 indirimli)
Kontenjan: 30 kişi

Yer: Bomonti, Şişli

SVOKifclQfq5BJzdtPQ

SHADOW YOGA TEMELLER PROGRAMI 

HOCA: DEFNE SUMAN

Bu program sene sonu inzivası ile beraber beş ay sürecek. Bu süre zarfında ayda iki hafta sonu olmak üzere İstanbul’da sekiz defa bir araya geleceğiz. Her ay on iki saat süren ve yoga asana, hareket, teori, felsefe, soru cevap bölümlerinden oluşan bir programı izleyeceğiz. Pre-prelüt kurslarını 2019 yılında veya daha önce tamamlamış tüm öğrencilere açık bu programda Shadow Yoga’nın ilk ayakta serisi (prelüt) olan Balakrama’yı öğreteceğiz. Balakrama güce atılan adım anlamına gelir. Bu hareket serisi sadece kas kemik sistemini güçlendirmekle kalmaz, nefesi açarak kişinin fiziksel/psikolojik zorluklara karşı tahammül düzeyini de yükseltir. Shadow Yoga Temeller Programı dahilinde dört ay boyunca on iki saat süren ve yoga asana, hareket, teori, felsefe, soru cevap bölümlerinden oluşan bir seyir izleyeceğiz. Buluşmalar arasında geçen sürede düzenli olarak evde çalışmak çok önemli. Program Mayıs 2020’de Şirince Tiyatro Medresesi’nde yapacağımız inziva ile sona erecek.

Derslerin tamamına gelmek zorunludur. (İnziva hariç) Birinci dönem sonunda derslerin yarısı ya da yarısından fazlasına gelmemiş öğrenciler ikinci döneme devam hakkını yitirirler.

ERKEK ÖĞRENCİLERE YÜZDE 50 İNDİRİM  BU PROGRAMDA DA GEÇERLİDİR.

2020 Yılındaki Buluşmalarımızın tarihleri:

4-5 Ocak  ve 11-12 Ocak 2020
1-2 Şubat ve 8-9 Şubat 2020
29 Şubat-1 Mart  ve 7-8 Mart 2020
28-29 Mart- 4-5 Nisan 2020

Saatler: 07:00-10:00

KAYITLAR İÇİN LÜTFEN DEFNESUMANYOGA@GMAIL.COM ADRESİNE EPOSTA YAZINIZ.

(Derslerin arasındaki haftalarda asistanlarla ücretsiz çalışma seansları yapılacaktır. Gayrettepe’de. Bunlara katılmanız zorunlu değil ama çok faydalı olacaktır.)


Şirince Tiyatro Medresesi İnziva 26 Nisan- 3 Mayıs (Ayrıntılar yakında)


vB82Vy9SQI+iKDlXJ3Nc0QORTA SEVİYE KURSLAR

Haftasonu Programı: Chaya Yodha Sançalanam

HOCA: DEFNE SUMAN ve PINAR ÜSTÜN

İkinci yıl öğrencileri ile prelütleri tekrar etmek isteyen eski öğrencilere açık bir programdır. Defne Suman’ın hafta sonu programı Pınar Üstün’ün hafta içi bile beraber alınabilir. İki kurs beraber yapanlara uygun bir ücret sunulacaktır.

Saatler: 16:00-19:00

Tarihler: 12-13 Ekim, 9-10 Kasım, 11-12 Ocak, 8-9 Şubat, 7-8 Mart, 4-5 Nisan

(Pınar Üstün’ün kursu çok yakında bu sayfada ilan edilecektir.)

BİREYSEL ASANA KURSU

HOCA: DEFNE SUMAN

Bu kurslarda öğrenciler aynı salonda ancak tek başlarına bir prelüt yapacaklar. Daha sonra hoca her öğrenciye uygun asanayı serilerine ekleyecek ve öğrenciyi asana içinde düzeleyecektir. Bir Shadow Yoga serisini baştan sonra tek başına yapabiliyor olmanız bu kursa katılmak için yeterlidir.

Saatler: 16:00-18:00

Tarihler 8-11 Ekim, 5-8 Kasım , 7-10 Ocak, 14-17 Nisan

VBPoXXKYSHC13lTEdjoEMwİLERİ SEVİYE KURSLAR: Nrtta Sadhana*

HOCA: DEFNE SUMAN

Hafta Sonu Kursları:

Cuma: 17:00-19:00, Cumartesi ve Pazar 16:00-19:00

Tarihler: 4-5-6 Ekim; 1-2-3 Kasım ; 3-4-5 Ocak ; 31 Ocak-1-2 Şubat; 28-29 Şubat; 1 Mart , 3-4-5 Nisan

Hafta İçi Kursları

Salı – Cuma, 06:30-08:30

Tarihler: 8-11 Ekim; 5-8 Kasım; 7-10 Ocak; 4-7 Şubat; 3-6 Mart; 31 Mart-3 Nisan

*Bu kurslara katılmak için Shadow Yoga’nın tüm prelütlerini bilmeniz gerekmektedir.

 

 

 

 


 

Bu akşam Açık Radyo’dayım

acik radyo

Bir kış akşamüzeri. Atina’daki en sevdiğim kahvem Little Tree and Books’a gittim. Yine kalabalıktı. Yine masa paylaşmak gerekti. Ama bu defa yanına oturduğum iki şahane kadın Türkçe konuşuyorlardı. Hemen kaynaştık. Nasıl kaynaşmayalım? Bisiklet sevdalısı, kadınların özgürlüğüne gönül vermiş, biri Atina’da, diğeri Gayrettepe’de iki sokak aşağımızda yaşayan iki güzel kadın. Seçil (@bisiklet_gezgini) ve Zeynep… Hemen organize olduk. Silahşörlerin üçüncüsü Seçil Zor (@secilzor) ile Skype’da buluştuk. Bu akşam Türkiye saati ile 19:00’da Açık Radyo’daki Trapez Kadro > Bisikletli Kadın Hikayeleri programına davet ettiler beni. Bisiklet, yoga, kitaplar, yazmak, kadınlık, şehir ve daha neler neler konuşacağız.
Bugün saat 19:00’da radyo frekansınızı @AcikRadyo’ya ayarlamayı unutmayınız. (Zaten hep orada kalsın) 🙂

agacli bisikletli

Tabanlarım Kaşınıyor

Tek başına
Foto: Kokia Sparis

Her yaş günümde, bizim Bey’den bana bir hafta tek başıma tatil hediye etmesini dilerim. Yanlış anlaşılmasın, o tatili finanse etmesini değil, sadece helal etmesini isterim yaş günü hediyem olarak. Yani, ben şu tarihte, tek başıma veya arkadaşlarımla bir hafta filanca adaya, dağa, köye gideceğim dediğimde surat asmasın, “how about me?” krizine girmesin, hayatın bir haftasını bensiz idame ettirecek şekilde madden ve manen hazırlansın diye. O da her yaş günümde bana bu bir haftanın sözünü verir. Hatta beraber hayal de kurarız: Bu seneki yaş günü hediyeni Amorgos adasında geçir, bu sene Monemvassia’ya git, bu sene o çok istediğin Kars seyahatine çık, Büyükada’daki eve kapan vs vs.

Tüm iyi niyete ve hayallere rağmen ben bir hafta kocasız tatil hediyelerimi bir türlü kullanacak fırsat yaratamam. Zaten her ay bir, bazen iki defa yoga dersi vermek üzere Yunanistan’dan Türkiye’ye seyahat ettiğim ve her defasında kocamsız dokuz gün geçirdiğim için o ay içinde bir kez daha yollara düşmek, bir kez daha Bey’den ayrı kalmak istemem. Böyle böyle, aylar ayları ve yıllar yılları kovalar ve ben doğurduktan sonra bebeğiyle mümkün olan en uzun zamanı geçirmek isteyen kadınların hamilelik öncesindeki yıllar boyunca biriktirdikleri izin günleri gibi yaş günü hediyesi kocasız tatil haftalarımı biriktiririm. Şimdi hepsini aynı anda kullanacak olsam, rahat iki ay bir başıma tatile çıkabilirim.

Ocak ayını kendime tatil ilan etmiştim. Türkiye’ye gitmedim. Öğrenciler de bir ay tatilde kendi yogalarına odaklandılar. Ev ödevlerini yaptılar, yapıyorlar (inşallah). Ay sonunda misafir bir hocamızın yoğun bir atölye çalışması, ardından dokuz gün sürecek benim kurslarımla birbirimize kavuşacağız.

Bu tatil bana kırk gün aynı şehirde, aynı evde (bizim evde) kalma imkanı sağladı ki hayatımda çok nadir kırk günün kırkını arka arkaya aynı evde, aynı şehirde geçiririm. Yeni bir kitap hazırlıyorum. Mavi Orman’ın devamı niteliğinde. Onu son haline getirmek üzere içime kapanmak, her gün düzenli olarak metinle buluşmak için ayırdığım bir zamandı. Ayrıca hocalık ve seyahatten uzak bir dönemde kendi yogama da yoğunlaşmak, sabah akşam düzenli olarak serilerimi çalışmak istiyordum. Sosyal medyadan elimi ayağımı çektim. E-postalar ve asistanlarımla mesajlaşmak dışında dış dünyayla pek ilgilenmedim.

İyi gidiyorduk ama sonra hafiften kanım kaynamaya başladı. İlk ve çok sevgili yoga hocası çiftimin kadın yarısı bu durum için “tabanlarım kaşınıyor” tabirini kullanırdı. Evet, benim de tabanlar kaşınmaya başladı. Her sabah aynı yatak, aynı ev, aynı manzara, aynı rutin. Ne yapmalı? Nereye gitmeli? Kaç zamandır Paros adasındaki bir yoga merkezini merak ediyordum. Hem kendim için hem de hocalar için bir keşif gezisine çıkmanın tam zamanıydı. Hatta bu keşif gezisinin tek zamanıydı. Şubattan sonra İstanbul, İzmir, Şirince dersleri, kitap fuarları, kitap gezileri, söyleşiler derken zaman tam gaz geçecekti.

img_0871
Kolibitres, Paros

Kırk günlük  tatilim birinci ayını doldurdu. Yola çıkmak için mükemmel bir zamandı. Küçük çantama Kundera’nın Perde adlı  kitabını, bir boğazlı kazak, bir blucin, bir elbise, bir set de yoga kıyafeti attım. Havaalanından 2018 Man Booker ödülünü kazanmış olan Milkman kitabını aldım. Pervaneli pırpır uçak beni göz açıp kapayıncaya kadar Paros adasına indirdi. Kiraladığım Fiat Panda arabam beni bekliyordu ve uçsuz bucaksız mavilik, katman katman bulutlar, ağ ayıklayan balıkçılar, kış mevsimini uykuda geçiren sessiz, beyaz bir ada.

Otel odasını zevkime ve yogasal ihtiyaçlarıma göre düzenledikten, kitaplarımı, defterlerimi raflara dizdikten sonra çıktım, haritama baka baka bir fırın buldum.

“Sizde nistisimo yiyecek bulunur mu?”

Nistisimo benim Yunancada ilk öğrendiğim sözcüklerden biridir. Tam karşılığı oruç demektir. Türkçede kulağa oruç yemeği tuhaf gelse de Ortodoks Hristiyanların Paskalya öncesindeki kırk günlük oruçları etsiz, sütsüz, yumurtasız bir beslenme rejimi içeriyor. O kırk gün onlar için oruç, benim için bayram oluyor. Çünkü ben çocukluğumdan beri süt ve süt ürünlerinden, yumurtadan tiksinme derecesinde hoşlanmam. Yogaya başladıktan sonra et ve tavuğu da bıraktım. Bir fırında hem peynirsiz hem de etsiz bir şey bulmak o günden sonra baştan başa bir serüvene dönüştü. Özellikle bir türlü patatesli böreği keşfedemeyen Yunanistan’da.

Müjdeler olsun ki girdiğim bu ilk fırında nistisimo ürünler vardı. Manitaropita mesela nistisimo idi ve spanakopita da öyleydi. Zevkten dört köşe bir vaziyette sıcacık manitaropitamı ısırdım. Anladığınız üzere manitar ve pitta’nın bileşiminden oluşan bu kelime mantarlı börek anlamına geliyor. Olağanüstü lezzetliydi. Hemen ikinciyi, üçüncüyü almayı, akşama kadar sadece bu börekten yemeği kurdum. Çünkü tek başıma yolculuk ederken bir lokantaya girip masa donatmayı sevmiyorum. Bilhassa masalarında dört kuşak ailelerin neşeyle yemek yedikleri Yunan lokantalarına girip de tek başıma bir köşeye oturmak hoşuma gitmiyor. Tayland’dayken bu durum bana hiç koymazdı. Üstelik tıpkı Yunanistan’daki gibi Tayland’da da lokantalar hep uzun masalarda oturan kalabalık aileler veya arkadaş gruplarıyla doluydu. Eh, ama o on beş yıl önceydi. Ne alakası var derseniz, şu: Otuz yaşındaki genç bir kadının tek başına yemek yemesi ile kırk beş yaşındakinin tek başına yemek yemesi arasında bir fark vardır. Ben “o kadın” olmak istemiyorum. O kadın orta yaşlıdır. Dünyayı tek başına gezmektedir. Egzotik ülkelerin lokanta masalarında tek başına oturur, şarabını söyler, kitabını açar, okur. Hayatından memnun da görünse, etrafına yaydığı bir yalnızlık dalgası tarafından çevrilmiştir. Saçları kırdır. Erkeklerden ümidi ise kıttır.

Hayır, ben o kadın olmak istemiyorum. O yüzden bir börek alıp denize nazır bir kayaya oturup onu yiyorum. Hoş, istesem de kış uykusundaki Paros’da başımı sokup yemek yiyeceğim bir taverna bulamazdım. Her yer kapalıydı.

img_7117

Yoga merkezini gezdim. Sahibi Sasy ile hemen anlaştık, uzunca bir zaman onunla kaldım. Rüya gibi bir yer yapmışlar. Denize nazır bir yoga merkezi. Nisan ayından Kasıma kadar benim gibi kendi öğrenci grubuna sahip hocaları ve öğrencilerini ağırlıyorlar. Her bir ayrıntısı sevgiyle inşa edilmiş, sade ve çok güzel bir yerdi. En kısa zamanda bir grup ayarlayıp geleceğime söz verdim.

Akşam erken yattım. Sabah gün ağarmadan kalktım. Evden getirdiğim aeropress teşkilatımla kahvemi hazırladım. Odamı havalandırırken lobiye indim. Küçük, şık bir otelde kalıyordum. Özenle ve zevkle döşenmiş bir ada evi. Kundera’nın Perde kitabından bir bölüm okudum. Roman yazarının hikayesini kurarken ayrıntılar karşısında nasıl heyecanlandığını anlatan harika bir bölümdü. Romancı dünyayı kurarken kullandığı ayrıntılarının romanın ileriki bölümlerinde yankılanmasını ister, onları tekrar, tekrar kullanır, diyordu Kundera ve ben başımı sallıyordum. Evet, evet! Hatta ikinci yarı hep bu yankıyı dinleyerek yazılır diyordu. Yine evet evet!

“Onun için en küçük ayrıntı önemlidir, onu bir izleğe, bir motife dönüştürür ve tıpkı bir fügdeki gibi sayısız tekrarlarla, çeşitlemelerle, göndermelerle tekrar tekrar geri getirir.” (Kundera, Perde. Sf 148)

Ben şık otelimin lobisinde kahvemi yudumlar, başımı sallarken ve “mekân tasvirleriniz çok uzun”, “tam hikâyeye girecekken başka bir yere gittik”, “çok ayrıntı var” diye romanlarımı eleştiren okur güruhunu düşünürken Kundera da dedi ki:

“… zaten okuyucu bunu hemen unutacak … ve rafine bir ezgi halindeki müziği filan duymayacaktır. Bu unutuş karşısında romancı ne yapacaktır? Umursamayacak ve okuyucusunun kitaba kendini tamamen vermeden, hızla, unuta, unuta, asla içine giremeden göz gezdireceğini bile de, romanını unutulmayanın yıkılmaz şatosu gibi inşa edecektir.” (a.g.e)

Ne kadar doğru! Nasıl da trajik. Biz kocaman bir dünyaya açılan her bir pencerenin ayrıntısını işlemekle meşgulken, basit bir story, bir macera, peki sonra ne olmuş haydi sadede gel, diyerek okuyan okurla karşılaşmak ne kadar acı. Ama ben de okur tarafına geçtiğinde aynı şeyleri düşünmüyor muyum? Pek çok kereler evet. O yüzden bazı romanları ikinci defa okuyorum. Hikaye merakımı doyurduktan sonra Kundera’nın deyimiyle o şatonun içine girebilmek, orada vakit geçirmek için ikinci, bazen üçüncü, dördüncü defa okuyorum. Ancak o zaman yazarın kurduğu dünyayı anlıyorum.

Kundera’ya dalmıştım. Havanın aydınlandığını fark etmemişim. Sasy ile kahvaltı edecektik. Aynı fırında, aynı manitaropitayla. Yoga için çok az vaktim kalmıştı. Odama çıktım. Minicik bir daire halının üzerinde ısınmaları yaptım ve sonra her daim tutuk ayak bileklerime apana vayunun kara sularının inmesi için farklı şekillerde çöktüm, kalktım. Tabanlarıma, ayak parmaklarıma, ayak bileklerime vücudum ağırlığını bıraktım. Ayağımın üzerindeki enerji gitmeyen yerler sarı, beyaz şeritler halinde belirdi. Enerji fazlasının tıkandığı yerler mor, pembe, kırmızı. Nihayet ateş açılıp da tüm vücudumu ısıtana kadar aynı hareketleri ve udiyana bandaları tekrarladım. Önceki gün mantarlı börek dışında bir şey yemediğim için midem, bağırsaklarım boştu. Udiyanalar şahaneydi. Mayuralık vaktim yoktu ama yapsam eminim o da bir içim su olacaktı. Hocamın ayak bilekleri vücudun kilit noktasıdır, deyişi aklıma geldi. Onlar yumuşadıkça diğer eklemler, kalçalar ve nefes de açılıyordu. Zihnim durulmuş, kaprislerinden arınmıştı.

img_0875
Akşam güneşinde bir dost

Sokağa çıktım. Balıkçılar ağlarını onarıyordu yine. Önlerinden geçtim. Sasy ile yanlış anlaşmışız. O, aynı fırının adanın kuzeyindeki şubesinde beni beklemiş, ben limandakinde. Akşam yemeğe buluşuruz, ne yapalım dedik. O gün Sasy’nin isim günüymüş. Akşam yakın arkadaşlarını yemeğe götürüyormuş. Daveti hemen kabul ettim. Uzun bir masaya dahil olmak istiyordum.

Mantarlı böreğimi yiyip bir manastıra girdim. 100 Kapılı Panayiya (Meryem Ana) manastırı. Daha içeri adım atar atmaz, ruhani havası ciğerime doldu. Ben herhalde bir önceki hayatımda Ortodoks Hristiyan manastırında yaşayan bir keşiştim. Çocukluğumdan beri Büyükada’nın Aya Yorgi tepesi olsun, Fener’deki Kırmızı Kilise (o da ilk olarak kadınların ibadet edeceği bir manastır olarak Moğollu Maria tarafından düzenlenmiş) olsun manastırlar beni daima büyülemiştir. Girdiğim 100 Kapılı Panayiya Manastırı da bana Ayvansaray’daki Vlaherna Meryem Ana Kilisesi’ni hatırlattı. Yanılmıyorsam o da bir zamanlar manastır olarak kullanılmıştı. Ortada ağaçlı bir avlu ve etrafına dizilmiş odalar. Hindistan’ın Rişikeş kentinde kaldığım aşram da aynı bu mimariyle inşa edilmişti.

Odama döndüm. Hava güneşli ve pırıl pırıl olmasına rağmen çok soğuktu. Elementlere maruz kalınca yorgun düşmüşüm. Ne demişler hareket dinginliğe, dinginlik harekete evrilir. Evrenin kuralı budur. Çok sıcak bir duş aldım. “Sabunlanırken suyu kapat, termosifondaki suyu bitirme, elektrik faturasını düşün,” diye söylenen kocanın 160km uzağında olmanın verdiği gönül rahatlığıyla yarım saat sıcak suyun altında durdum. Sonra yatağa girdim. Battaniyeyi çektim boğazıma kadar. Milkman kitabını okumaya başladım. Hiçbir şey anlamadım. Kitapta isimler yok. Middle sister diye biri var. Anlatıcımız. Third brother-in-law ile akşamları koşuya çıkıyorlar. Middle sister’ın bir maybe-boyfriend’i var. Bağlanma sorunu yaşayan erkeğimiz. Bilge bir anne var: Ma. Depresif bir baba var: Da. Yer isimleri de verilmemiş. The land over the water diye bir yer var. Sonra bir de The land over the border var. Ama bunlar ne ola ki? Okuduğum kitaplar hakkında bilgi sahibi olmayı sevmem, arka kapağını bile okumam ama bu defa anlaşılan ufak bir araştırma yapmadan bu şatodan içeri adım atamayacaktım. Battaniyenin altında bir yerlerde laptop bilgisayarım duruyordu. Çıkarttım. Milkman. Bul bakalım Google Efendi.

Ne buldu beğenirsiniz Google Efendi? Guardian’da çıkmış bir eleştiri yazısı. Milkman’in okuması zor, çok zor bir metin olduğundan söz ediyordu. Öyle iyi bir yazıydı ki Milkman’i bırakıp onu okudum. Zor metinleri övmüyordu ama Milkman’i övüyordu. Zor diye bir kitabı kenara atmanın yazık olduğunu , iyi edebiyatla, çok satar arasındaki farkı hatırlamamız gerektiğini filan anlatan sıkı bir eleştiri yazısıydı. Sabah Kundera’nın başlattığı daire kafamda tamamlandı, kapandı. Land over the water’in İngiltere, land over the border’ın İrlanda Cumhuriyeti olduğunu ve Milkman’in 1970li yıllarda Kuzey İrlanda’da, Belfast’ta geçtiğini de öğrenmiş oldum.

Battaniyenin altında gerinirken aklıma bir film geldi: Kadın kocasına diyordu ki, bazen kaçıp gitmeyi hayal ediyorum. Adam soruyor: Nereye? Bilmiyorum diyor kadın. Bir otele. Ne yapacaksın orada? Adam kuşkulu. Hiç, diyor kadın. Bir otel odasında oturacağım. O kadar mı, diyor adam. O kadar, diyor kadın.

Onu o kadar iyi anlıyorum ki! O kadar.

Manastır Yunanca monastiri kelimesinden geliyor. Monos/moni mu tek başına demek.  Manastır da insanın monos/ moni mu  kalacağı yer anlamında kullanılıyor. Arabamı erken inen akşam güneşine nazır tepelerde, kıyılarda sürerken moni mu, yalnız başıma ne kadar huzurlu olduğumu düşündüm. Kafamdan bu yazıyı yazdım. Spotify The Ballad of Lucy Jordan‘ı çalmaya başlayınca gözlerim doldu.  Marianne Faithful’un bu parçasını ben ilk defa Thelma & Louise filminin soundtrack’inde duymuştum.  Thelma& Lousie yaşıtım kadınların hemen hepsi gibi benim de içime işlemiş bir filmdir. Bu şarkıyı ilk dinlediğim on dokuz yaşında “o kadın” olmaktan ne kadar korktuğumu hatırlıyorum. Bu parçadaki “o kadın” yukarıdaki bahsettiğim o kadın değil. Hatta onun tam tersi diyebilirim. Bu parçadaki “o kadın”, otuz yedi yaşına gelip de gençlik rüyalarının hiç birini gerçekleştiremeyeceğini anlayan Lucy Jordan.

Gaza bastım.Yanımda bir kız arkadaşım olsaydı şimdi. Ayşe, Yasemin, Evren, Zeyno, Deniz… Hayatta en çok özlediğim şey gençliğimi bilen bir kız arkadaşla beraber vakit geçirmek.

Akşam yeni arkadaşlarımla yiyip içtiğim erken akşam yemeğinden sonra (yaşasın akşam 16:30’da akşam yemeğine oturan yogacı dostlar!) yine saat dokuzu bulmadan yattım. Hemen uyudum. Ertesi sabah kısa bir yogadan sonra havaalanına, oradan eve döndüğümde ışıl ışıldım.

Kısa bir moni mu arası her eve lazım.

 

fullsizeoutput_34d8
Yuvaya Dönüş, Atina

Bir Zamanlar Ben Hırsızken*

trene atlarken
Foto: Kokia Sparis

 

Hayatımın en zor yılı 1983’dü. Dokuz yaşındaydım. Annemle babam boşanmışlardı. Her ikisi de başkalarına aşıktı. Beni dedemle nenemin Büyükada’daki evine bırakmış, aşka yelken açmışlardı. Benim keyfimin yerinde olduğunu düşünüyorlardı. Ne de olsa ben yazları Büyükada’da geçirmeye alışıktım. Arkadaşlarım oradaydı ve sevdiğim kediler, bildiğim plajlar, bisikletim, akşamüstleri bizim sokağın başına gelen dondurmacıyla mısırcı. Bağımsız bir çocuktum zaten. Annem onun yokluğunu fazla hissetmeyeceğimi düşünmüş olmalı. Ama unuttuğu birkaç şey vardı. Ya da hiç bilmediği… Boşanmış aile çocuklarının en azından o yıllarda kendilerini nasıl da damgalanmış gibi hissettiklerini bilemezdi. Komşu kapılarından, arkadaşlara, arkadaş annelerine, evde çalışan ablalara kadar herkesin sana biraz acıyıp, biraz ayıplayarak baktığı, arkandan fısıltıların sürüklenip geldiği zamanlardı. Ben sorunlu çocuk olmaya mahkumdum artık. Üstelik bir de tek çocuk idim. Benim için hiç çıkış yoktu. Annem bunu bilemezdi. Bunu bilmek için “o çocuk” olmak lazımdı. Annem o çocuk hiç olmamıştı. Babam da.

İnsan, çocuk da olsa hayatının en zor zamanından geçtiğini o zamanın içindeyken bilemiyor. Ben de içine düştüğüm yakıcı yalnızlığın ve bugün dehşet olduğunu net bir biçimde ayırt edebildiğim korkunun esiri olarak günlerimi tek başıma adanın sokaklarında bisikletimle dolanarak geçiriyordum. Nenemle dedem beni plaja götürmek için çok yaşlıydılar. Ben tek başıma plaja gidemeyecek kadar küçüktüm. Tüm kayıplarımın üzerine bir de günlük yazlık rutinimi yitirmiştim. Perişandım aslında. Tüm perişan çocuklar gibi suskundum. Acımı akıtacak bir kanal arıyordum.

İşte o yaz ben çalmaya başladım.

Önce ufak ufak. Bakkaldan çiklet, gazete bayiinin önündeki tellere asılı gazetelerin arasından Milliyet Çocuk dergisi, eczaneden yara bandı, bir arkadaşımın sayısını bile bilmediği tokalarından bir çift… Aşırmak heyecanlıydı. Yetişkinleri kandırmanın insanın kanını coşturan bir tarafı vardı. Güçlüydüm. Gücümden sarhoş olmuştum.

Sonra iş büyüdü. İskeledeki saatli meydanın karşısında adanın tek oyuncakçısı bulunurdu. Bu oyuncakçının vitrini açıktı. Yani camı yoktu. Açık vitrininde oyuncak bebekler, arabalar, toplar, tüylü hayvanlar açıkta ve üst üste, alt alta duruyordu. O yaz Suudi Arabistanlı turistlerin ülkemizi keşfettiği ilk yazdı ve siyah uzun çarşafları içinde kadınlar, çarşaflarını çekiştiren düzinelerce çocukla beraber tıpkı bugün olduğu gibi o zaman da Büyükada’ya akın ediyordu. Benim tek yapmam gereken Arap turistleri getiren vapurun boşalmasını beklemekti. Onlar kıvıl kıvıl oyuncakçının vitrini önüne yığılınca ben de aralarına sızıyordum. Oyuncakçıda kırmızı yanaklı, tombul bir abladan başkası çalışmıyordu. O da adanın diğeri esnafı gibi ilk defa tanık olduğu Arap turist fenomeni tarafından büyülenmişken ben aralarına sızdığım siyah çarşafların gölgesinde, açık vitrinden ufak bir araba, minik bir oyuncak bebek, bir kutu kuartet alıp sakince çekiliyor, koşmadan eve yürüyordum.

Haftada bir, bazen iki defa oradaydım. Bakkal, kitapçı, gazete bayii beni artık kesmiyordu. Gözüm oyuncakçının vitrinindeki büyük parçalardaydı. Bir de komşumuzun kızının oyuncaklarında.

Derginin bu ayki teması olan komşunun tavuğu komşuya kaz görünür cümlesini okuyunca beni bir gülme aldı. Çünkü benim yoganın asteya (sana ait olmayanı izinsiz almayacaksın) ilkesini hunharca çiğnediğim o yaz en fena yolduğum tavuk aslında komşumuzun kızıydı. Komşunun kızının bana neden kaz göründüğünü anlatabilmem için çok kısa yine 1983 yılının ülkemiz için öneminden bahsetmem gerek. O seneye kadar ithalata kapalı duran milli ekonomimiz 83 yılında ufak ufak ithal mallarının yurda girmesi fikri ile cilveleşmeye başlamıştı. Bu sayede video, renkli televizyon, çıkartma defterleri, kokulu kalemler, Hello Kitty ve Barbie bebekler bazı evlere sızmaya başlamıştı. Tahmin edersiniz ki nenemle dedemin evi bunlardan biri değildi ama bizim alt kat komşularımızınki öyleydi. Kızları benden bir yaş küçüktü. Bahçeye salıncak seti kurmuşlardı. Öyle salıncağı biz o yıllarda lunaparkta bile görmemiştik. Kızın adı Müge’ydi. Sarışın, kâküllü, çok şirindi. Annesi ile babası beraberdi, üstelik mutlu bir çift oldukları akşam balkonda yemek yerlerken duyduğumuz konuşmalarından belliydi.

Hayatın benden çaldığı her şeyi ben Müge’den çalıyordum. Her gün, düzenli olarak. Önce bir fırfırlı Barbie elbisesi, sonra bir çıkartma defteri, sonra bir GameWatch. Mügeler kahvaltıdan sonra ailecek denize gidiyorlardı. Ben arka bahçenin kozalaklarını ve kuru çam dallarını çatırdata çatırdata yürüyor, açık bıraktıkları ufacık ve yüksek banyo penceresine tırmanıp tepetaklak küvetin içine yuvarlanıyor sonra da çocuğun oyuncaklarını yağmalıyordum. Sonra da Müge’nin oyuncakları elimde pencereden atlayıp bizim eve çıkıyordum.

Bütün yaz böyle geçti. Oyuncakçı vitrininden büyük bir çamaşır makinesi kaptığım bir sefer arkamdan “bir daha polis çağıracağım” diye bağıran elma yanaklı ablayı ve ağlamaklı bir yüzle “çocuğun bir tane bile oyuncağı kalmadı,” diye nenemin kapısına gelen Müge’nin zarif annesini saymazsak benim hırsızlık faaliyetim fazlaca bir tantana yaratmadan geldi, geçti. Annemle babam hiç bilmediler. Nenemin kulakları ağır işitirdi. Müge’nin annesinin ne dediğini pek anlamadı. Ben polis korkusuyla merdaneli çamaşır makinesini yine Arap turistlerin üşüştüğü bir anda oyuncakçının açık vitrinine bırakıverdim.

Şimdi, yoga derslerimde, çalmamaktan dem vuran asteya ilkesinden bahis açıldığında hep aklıma o dokuz yaşındaki halim gelir. Karşılığını vermeden zaman ve enerji de dahil hiçbir şey almamanın önemimden bahsederken içimdeki küçük hırsız beni dürter. Hayatın haksız yere ondan çaldığı huzuru ve bütünlüğü kandırarak, çalarak, saklayarak yamamaya çalışan o yalnız çocuğu düşünürüm. Ve karşılığını vermeden benden bir şeyler alan tüm insanların belki de kendi kayıplarını örtmek, hayatla ödeşmek  için bu haksızlığı yapmaya muhtaç oldukları aklıma gelir. Beni kazıklamaya çalışan taksiciden, aklı sıra kurnazlık etmeye çalışan döviz bürosu çalışanlarına, zamanımı boş gevezelik ile çalanlardan, benim cümlelerimi kendi bloglarına yapıştıranlara kadar herkese bir de bu gözle bakarım. Çalmak da birilerini kandırmak da insanda güç yanılsaması yaratır. Bunu bilirim. Gücünü içeride bulamayanlar, aramayanlar, dürüstlüğün en güçlü güç olduğunu bilmeyen yaralı ruhlar çalıp çalarlar. Hakkım olanı almak için onlarla mücadeleye girmeden önce bu ayrıntıyı hatırlarım. Ve 1983 yazını. Hayat biraz daha kolaylaşır o zaman.

*Bu yazı Yoga Journal Türkiye’nin Güz 2018’de yayımlanan 21. Sayısında yer almıştır.

kuncitam leros
Foto: Fatoş Şafak

Yedi Yıl Sonra Yine Yeniden

MaviOrman_o

Yoga Journal Türkiye’nin Güz 2018’de çıkan 21. sayısı için Mavi Orman’ın yeni baskısıyla ilgili sohbet etmiştik. Mavi Orman yedinci yaşında Doğan Novus tarafından yeniden basıldı. Çalışkan öğrencim, Yoga Journal’in editörü Gülçin Özsoy sordu, ben yanıtladım.

Yoga Journal Türkiye: Kitabın ilk basıldığı tarih üstünden uzunca bir süre geçmesine rağmen ikinci baskı sizce neden hala aynı sıcaklıkta okunabiliyor?

Defne Suman: Bence en önemli nedeni Türkçe olması. Biz ait meseleleri bize ait bir dille anlattığı için. Bir Türk kadını olarak yoga yoluna baş koymanın sadece bizim anlayabileceğimiz yerel bir tarafı vardır. Bunu biraz içlenerek biraz da mizahla anlattım. Herkes içinde kendisinden bir şeyler buldu. Öte yandan Mavi Orman’ın evrensel bir yönü de var. O da özünü, özgürlüğü arayan insanın öyküsü. Bu da kitabın çok hızlı değişen zamana karşı neden dayandığını açıklıyor bence. Bir de tabii son yedi yılda ülkemizde yoga yapanların sayısı katlanarak arttı. Yogaya sevdalıları Türkçe bir yoga hikayesi olan Mavi Orman’ı başucu kitabı yaptılar.

YJT: Bu süreçte kişisel ölçekte hayatınızda ve toplumsal ölçekte yaşamımızda neler değişti? Nasıl değerlendiriyorsunuz?

DS: Son yedi yılda gezegenimizde yaşamak gözle görülür bir biçimde zorlaştı. Kabadayı tavırların meşrulaştığı, güvenlik adına özel hayatlarımızın röntgenlendiği, özgürlüklerin kısıtlandığı, savaşın, ayrımcılığın, milliyetçiliğin ve şiddetin en apolitik olanımızın bile gününü etkilediği bir düzende bulduk kendimizi. Tüm bu kısıtlamalar beni üzerken, bir yandan da kışkırtıyor. Yazıyorum. Öğretiyorum. Mavi Orman’dan sonra üç roman yazdım, yoga hocası ve öğrencisi olarak ilerledim. Çok sayıda öğrenci yetiştirdim. Onlara samimiyeti ve cesareti öğretebildiğimi umuyorum. Ve tabii belki de hayatımdaki en önemli gelişme: Evlendim. Attığım en cesur adımdı. Evlilik içsel sınırlarımı aşıp istediklerimi samimiyetle dile getirme konusunda bana çok şey öğretti, hâlâ da öğretiyor.

YJT: ‘Mavi Orman’ öğrencilerinizin bir çoğunun sizinle ilk buluşma noktası oluyor. Öğretmen/öğrenci ilişkisine kitaplar aracılığıyla daha yüz yüze görüşmeden başlıyorsunuz. Bunun yoga öğretmenliğinizi, öğrencilerinizle aranızdaki ilişkiyi nasıl etkilediğini anlatabilir misiniz?

DS: Bu tabi ki başta dengesiz bir ilişki yaratıyor. Onlar benim hakkımda her şeyi biliyorlar. Çocukluğumu, sevdiğim şarkıları, annemi, babamı. Ben sadece isimlerini biliyorum. Bu yüzden ben onlardan biraz çekiniyorum. Zamanla aşıyoruz tabii. Beraber büyüyoruz, gelişiyoruz. Bazen de şu oluyor: Bir kitap kahramanı olarak tanıdıkları insanla birebir ilişkiye girdiklerinde bazı öğrenciler hayal kırıklığına uğruyor. Hayal ettikleri gibi bir karakter çıkmıyorum, ya da öyle şeyler. Bir de şu var: Ben Mavi Orman’daki yazıları 2007 yılında yazmaya başladım. O zamandan beri hayatımda çok şey değişti. Yazdıklarımın çoğunu hatırlamıyorum. Oysa öğrenciler kitabı yeni okumuş, kitabı defalarca okumuş oluyorlar. Karşılarındaki hoca ile başuçlarındaki kitabın anlatıcısı çelişince bozuluyorlar bazen. Cesareti ve samimiyeti öğrenenler içlerini açıyor, konuşuyoruz. Diğerleri küsüyor ve gidiyor.

JYT: Mavi Orman ardından sırasıyla Saklambaç, Emanet Zaman ve Yaz Sıcağı… Aslında hayatınızın dönemlerini anlatarak başladığınız yayın serüvenine romanlarınızda belli dönemlere odaklanarak, o zamanki ruhu aktararak devam ediyorsunuz. Sizin için zaman nasıl ilerliyor?

DS: Edebiyat çocukluğumdan beri yalanarak uzaktan baktığım bir alandı.. Kahramanlarım hep kitaplardandı. Bu alanda yapıtlarımla var olmak benim için rüya gibi bir şey. Roman yazarken geçmişe gitmeyi seviyorum. Zamanın çizgisel algısı bozuluyor. 1981 yılında bir çocuk perdelerin arkasından benimle konuşuyor. Veya daha da geriye gidebiliyorum. 1921 yılında bir yeniyetmenin duygularına tercüman oluyorum. O arada o eski sokaklarda dolanıyorum. İnsan oluş hiç değişmiyor aslında. Hepimiz biraz çaresizlik, hayret ve biraz da sevinçle hayat treninin penceresinden görünenleri seyrederek yol alıyoruz. Bir tren dolusu insanla beraber yolculuk. Zaman böyle ilerliyor işte.

YJT: Derslerinizde yogayı anlamak için öğrencilerin roman okumasını öneriyorsunuz. Bunun ardında yatan sebep nedir?

DS: Sadece roman değil, Türk edebiyatı okumalarını söylüyorum. Özellikle ders verenlerin. Yoga Türkçesi insanın tüylerini diken diken ettirecek kadar yapay bir dil çünkü. Bir sebebi bu. Öte yandan edebiyat insanlık halini farklı sahneler ve çatışmalar bağlamında gözler önüne serer. Bir hali anlamamızı değil, o hali hissetmemizi sağlar. Yoga da anlayarak değil, hissederek, tecrübe ederek benimsenebilecek bir alan olduğundan kendine “yoga haritası” arayanların yoga kitapları değil edebiyat okumalarını öneriyorum. Tanpınar’ın Huzur’u yoga felsefesine dair bilmek istediğiniz her şeyi anlatır. Ve Pamuk’un Benim Adım Kırmızı’sını okursanız yoga öğrenciliği ve hocalığı nasıl bir şeydir anlarsınız.

img_5559
Yoga Journal Türkiye’nin yetenekli editörü ve benim çalışkan öğrencim Gülçin Özsoy.

Ben Olsam Almam Beni *

 

fullsizeoutput_34c5

“Uyan, uyan da bak dışarısı ne güzel!”

Gözlerimi zar zor açtım. O da ne! Odamızın perdesiz penceresinden Uludağ’a bakıyorum. Çamlar, meşeler, selviler, kavaklar bembeyaz! Kar yağmış. Atina’ya kar yağmış. Kar yağmış ve çamların dallarını eğecek ağırlığa gelmiş. Arabaların üzerini kaplamış. Bu bir ilk. Atina’ya taşındığımızdan beri benim başıma ilk defa geliyor yani.

Yataktan çıkmak çok zor oldu. Atina binaları kar kış dinlemiyor. Kaloriferin yandığı iki saat var: Sabah yedi ile sekiz arası ve akşam yedi ile sekiz arası. Sonra herkes kendi kendini ısıtmaktan sorumlu. Biz biraz fazla uyumuşuz. Kaloriferi kaçırmışız. Dün gece Netflix’den Marie Kondo belgeseli seyretmeye daldığımız için uykuya daldığımızda saat gece yarısını geçmişti. Marie Kondo evlerimizi düzenleyerek hayatımızdaki eksik parçayı bulan tatlı Japon kadın. Kitapları bir kaç yıldır en çok satanlar raflarından inmiyor. Ben okumamıştım ama Netflix’in pırıltılı tanıtımına kapıldım. Rica minnet bir bölüm seyredelim ne olur, ne olur diye Bey’i de razı ettim. Sonra da kaptırdık. Uyumadan önce en son ben Marie Condo’yu İstanbul’a veya bir Yunan adasına getirtip bir seminer ayarlamayı kuruyordum. Öyle bir kaptırış.

Marie Kondo çok şeker bir kere. Dünyalar güzeli bir Japon kadını. Kar beyazı hırkalar, pembe kloş etekler giyiyor. Siyah saçları pırıl pırıl ve gülbeyaz bir teni var. Güzelliği orada bitmiyor. Etrafına saçtığı bir de ışık var. Bizim Bey’in keskin gözlem gücüyle belirttiği üzere ancak içinde huzur ve neşeyi bulmuş insanların aydınlığını yansıtıyor kadın. Amerika’da bir takım dağınık evlere girip çıkıyor, dolaplarını, çekmecelerini, garajlarını düzenleyerek onlara da neşenin yolunu gösteriyor. Belgesel bu hikaye üzerine kurulu.

Düzen, çocukluğumdan beri benim için de pek önemli bir konu olmuştur. Evlerin düzeni ile neşenin arasınd bir bağ olduğunu nasıl ne zaman keşfetmiştim, bilmiyorum ama odamı toplardım daima. Marie Kondo’nun tekniğini dinlerken o yüzden de başımı sallayıp durdum. Yatağımı toplamadan evden çıkmayın. O yeah! Bunu Perihan Mağden de söylerdi. Yatağınızı toplayın, yoksa tüm gün peşinizden gelir. Sonra Marie Hanım diyor ki her şeyin bir yuvası olsun, onunla işiniz bitince yuvasına koyun. Evet, bundan daha doğal bir şey olabilir mi? Kahve içtin, kupa mutfağa döner. Kirli kupanın benim gönlümde tek bir yeri vardır: Bulaşık makinesi. O yüzden bulaşık makinesinin temiz tabaklarla dolu beklemesi beni derin bir kedere iter. Kıyafetler giyilmiyorsa yerlerine asılmalıdır. Yuvaları orasıdır. Çalışma odasındaki sandalyenin arkası bir hırkanın yuvası değildir mesela. Onu orada görmek de neşemi kaçırır. Her çekmece başka bir kıyafet takımının yuvasıdır. Tişörtlerimi Marie Kondo gibi katlamam ama muhakkak katlarım. Ve her şeyi aynı biçimde katlarım, evet. Çalışma odasına yemekle girmek hiç tercih ettiğim bir şey değildir. Yoganın ve yazının yer aldığı yerlere domestik unsurlar girmesin. Sadece kahve. İçildiği sürece. Kitapları salona götürdüysem onlarla işim bittiğinde toplayıp çalışma odasına geri taşımaya özen gösteririm. Çamaşır sepetini boş görmeyi tercih ettiğimden sık sık çamaşır yıkarım. Ütülenecekleri bir sepete koyar hep aynı temiz örtüyle üstlerini örterim. Yemek yaptıysam o yemeği yemeden önce mutfağı toplarım. Kirli bulaşıkların mutfakta durduğu bir mutfak içeride beklerken rahat rahat yemeğimi yiyemem. Evden çıkmadan önce mutlaka her şey yuvasına geri döndü mü diye kontrol ederim. Bir şeyi ortada, yuvası dışında gördüysem koşar yerine yerleştiririm.

Eh, hal böyle olunca Marie Kondo bana konuşuyor gibi gelmesin de ne olsun? Hemen ben de benzer bir şeyi Türkiye’deki evler için yapayım diye düşündüm. Ben de ülkemizin Marie Kondo’su olamaz mıyım? Olurum tabii! Çocukken de Yasemin’in evine gittiğimde onun dolabını toplardım. Çağırın geleyim, sizin evinizi de nasıl toplayacağınızı anlatayım.

Marie Kondo heyecanı yüzünden geç uyandık. Zaten kar da yağmış. Kalktık. Kahvemizi yapmamızla kapının çalması bir oldu. Yardımcımız Galiba pür neşe eve daldı. Onun neşesi bana hiç bulaşmadı. Aksine o yüksek sesle espiri üzerine espiri patlatırken ve gülmediğimiz için espirilerin de sesinin de dozunu yükseltirken ben surat astım. Bey bana bakıp “po po po!”dedi. Yunanca’da bu vay vay vay gibi bir şey demek. Bayan Sparis’in durumu kritik bugün. Evet neden böyle? Bazı sabahlar Bayan Sparis’in insanlara tahammül eşiği yerlerde. Konuşan her iki ayaklı neşe kaçırmaya yeterli. Kimse konuşmasın. Evde yalnız kalabildiğim eski günleri düşünüce gözlerim yaşardı. Ne çok özledim evde yalnız kalmayı bir bilsen dedim bizim Bey’e. What a loss, dedi. Komiklik olsun diye demedi, bunun benim için önemli bir yitim olduğunu bilecek kadar tanıyor beni.

“Haydi git. Senin kahven açılmıştır.”

Dışarısı kar kış kıyamet, hiç fark etmez. Yoga kıyafetimin üzerine bir boğazlı kazak, bir yün etek, atkı, bere, eldiven, tamamım. Sokaktayım. Bir nefes alabilirim. Tek başınayım. Neden ben böyleyim tanrım? Ben olsam almam beni. Kesin.

Bayan Sparis’in konuşmaya ve konuşan insana tahammülü bu denli az iken taksiye binmesi söz konusu olamaz. Atina’nın flörtçü taksicileri Bayan Sparis’i sessizliğe terk etmezler. Onu kahvesine götürecek olan 15 numaları troleybüsün on iki dakika sonra durağa geleceğini söylüyor tabela. Bekleyelim. Spotify’dan Kalben’i dinleyelim beklerken. Çünkü Kalben’i dinlemek öykü okumak gibidir. Her bir şarkı bir öykü anlatır. Zengin, derin, anlamlı, sizi acı tatlı gülümseten şarkı sözleri. Şiirin ve edebiyatın etkisi kısa zamanda Bayan Sparis’de kendini gösterir. Artık kendi dertleri önemsizdir. Her birlikte akıp gidiyoruzdur işte şu hayatta.

15 numaralı troleybüsün on iki dakikası Einstein’ın izafiyet kuramınına açılım sağlayacak şekilde uzadı. Telefon altı dakika geçtiğini söylüyor ama tabelaya bakıyorsunuz, sadece iki dakika geçmiş. 15 numara on dakika sonra gelecek. Sonra bir dört dakika daha geçiyor (kolumdaki saate göre) ama otobüslerin geliş saatlerini gösteren tabelaya bakarsanız 15 numaranın gelmesine sekiz dakika var. Hangisine inanacağım? Kolumdaki saate mi, tabeladakine mi?

Bu bana Turk Telekom’la konuşmamızı hatırlatıyor. Bana göre ben o mesajları göndermedim ama onlara göre gönderdim. Bana göre bana tarifem yurtdışında etkin hale gelmiştir diye bir mesaj gelmedi. Onlara göre geldi. İspat edebilir miyim? Benim hesabıma telefonlar, mesajlar, internet kullanımları yükleyebilirler. Ben kullanmadığımı ispat edebilir miyim? Hayır. Onlara göre ben yaptım, bana göre ben yapmadım. Hangimize inanacak sayın hakim?

Ben olsam almam beni. Adamdan saymam beni. Uzun uzun soymam beni. Deli miyim?

Çok güzel ya!

Kalben kalbimi ısıtıyor tamam ama eldivenlerin içinde ellerim hafiften donmaya başlamış.  O sırada troleybüs geldi. Balık istifi. Bu kadar beklersek olacağı bu, kapılardan sarkarak gittik bir süre. Sonra boşaldı. Ben oturdum hatta.

Nihayet kahvemdeyim. Ne anlattın şimdi sen bize derseniz, inanın ben de bilmiyorum. Sonuna kadar geldiyseniz teşekkür ederim.

*Başlık ve yazının içindeki alıntı Kalben’in Saçlar şarkısından.

fullsizeoutput_34c6
Siz de bu sabah yataktan çıkamayanlardan mısınız?

 

Şikayet Mektubu #turktelekom

Herhalde herkesin başından geçen bir hikaye ama ben de benimkini şuraya bırakıp kaçacağım. En azından elimizde yazılı metin bulunsun, aynı şekilde dolandırılanlar yalnız olmadıklarını bilsinler:

Efendim, hikayemiz Aralık 2018’in ortalarına doğru bir gün (13 Aralık Perşembe) başlıyor. Ev arkadaşım Gülçin ile Turk Telekom’a gidiyoruz. Ev telefonu ile internet hattımızı Gülçin’in üzerine geçireceğiz. Geçiriyoruz. İşlemimizi yapan gencin ağzı laf yapıyor, uzun kirpikleriyle kardeşime benzediği için biz de ona sempati duyuyoruz, o da beceriksizce bizimle flört ediyor, ha ha hi hi hi herşey yolunda. Derken bana dönüyor,

“Εh sizi de Turk Telekom’a alalım.”

Şartları konuşuyoruz. Benim Vodafon’u nasıl ne kadar kullandığıma, kaç para ödediğime bakıyoruz. Önerdiği plan akla yatkın. İnce ince her şeyi soruyorum. Taahhüt süresi, yurtdışı kullanımları, interneti, şusu busu. Gülçin’in şahitliğinde defalarca soruyorum: Bu telefon numarasını ben yurtdışında kullanmıyorum. Ararlarsa  telefonu açmıyor, kimseye mesaj göndermiyor, kimseyi aramıyorum, hücresel kapalı, 3G kapalı, her şey kapalı. Bir tek telefon açık, o da birisi ararsa göreyim de sonra email atarım diye. Bu şartlar altında yurtdışındayken tek kuruş fazla ödemeyeceğim, doğru mu? Doğru. Doğru. Sadece 39TL ödeyeceksiniz, bir kuruş fazla değil. Emin misiniz? Emin, emin, of nasıl emin kendinden!

Hattımı Turk Telekom’a geçiriyorum. 15 Aralık Cumartesi gecesi mesaj geliyor, nakil işlemini onaylıyor musunuz? Onaylıyorum. Geçtik. 16 Aralık Pazar öğleni de Atina’ya uçuyorum. Uçak kalkmadan sim kartı çıkartıp eski bir iphone 4e takıyorum. Hücreseli, 3gsi, her bir şeyi kapalı mı? Kapalı. Uçak moduna geçiyorum. Uçuyoruz.

Atina’da olduğum günler boyunca telefonu hiç kullanmıyorum. Ne bir SMS, ne bir arama, hiç bir şey. Bir süre sonra pili bitiyor, zaten iphone 4, kapanıyor ben de açmıyorum. Günler geçiyor ve ilk faturam geliyor. Tahmin edin? 117 TL. Bu ne? Ayrıntılara bakıyorum: TARIFEN YURTDIŞINDA SERVIS ÜCRETİ: 83, 67 TL! Üzerine vergisini de bindirince olmuş size 107TL.

Hemen telefona sarılıyorum. Yurtdışından Turk Telekom’a ulaşmak ne mümkün. Zart için şunu, zurt için şunu tuşlayın diyor neşeli ses ama müşteri temsilcisini benden bucak bucak kaçırıyor. Biz de dün doğmadık. O kaçırdıkça ben basıyorum 0’a. Nihayet adını kaçırdığım bir hanım kızımız karşımda. Durumu açıkıyorum. Müşteri temsilcisi benim yanımda, işbirliği yapacağız, bana bu hanım kız yardım edecek. O bana karşısındaki kağıtlardan bir şeyler okurken ben bu mantrayı içimden tekrar ediyorum. Sonra tane tane tekrar Tarifen Yurtdışında diye bir servise üye olmadığımı, üyeliğimin bilgim ve iradem dışında gerçekleştiğini söylüyorum. Beraber araştırıyoruz. Müşteri temsilcisi hanım kız gerçekten benim yanımda. Beraber öğreniyoruz ki başka bir operatörden Türk Telekom’a nakil yapan herkese bu Tarifen Yurtdışında servisi otomatik olarak yükleniyor. Bilgin ve iraden dışında evet. Neden? Efendim, sizi fazla ödemelerden korumak için. Bu paket ile günde 35TL ödeyerek aynı Türkiye’deki gibi telefonunuzu kullanabilirsiniz. Ben bu telefonu kullanmayacaktım ki, benim bir Yunan hattım var, onu kullanıyorum. Kullanmayacağım bir telefona neden fazla ödeme yapayım? Kullanmadığınız durumlarda zaten bu servis etkin hale gelmiyor efendim. Bu 107TL ne o zaman? Hemen bakıyorum efendim.

Buraya kadar ben kaygılar içinde bize hile ile cebren dayatılan bu tarifeleri düşünüyordum. Kaldı ki Turk Telekom’daki ağzı laf yapan gencin bana imzalattığı kağıtların hepsini Gülçin’in şahitliğinde ince ince okumuş, yurtdışına dair bir madde var mı didik didik etmiştim. Yoktu. Tarifem Yurtdışı diye bir paketin Türk Telekom’a geçen herkese bilgisi dışında verileceği bilgisi hiç yoktu. Olsaydı geçmezdim. Bir yıllık taahhütnameyi asla imzalamazdım. Ben yurtdışında yaşıyorum. Günde 35TL ödeyeceğim bir pakete evet der miyim? Efendim, size bir mesaj gelmiş bu paketin aktif olduğuna dair. Hayır gelmedi. Bir daha bakıyorum. Hayır yok. Zaten telefonum kapalıydı. A, o halde zaman aşımına uğramıştır mesaj. Bana ne? Ben öyle bir mesaj aldım mı? Hayır.

Bundan sonrası iyice dehşet! Müşteri temsilcisi hanım kızımız benim yurtdışı kullanımlarıma baktı ve dedi ki 16 Aralık günü 0559 ile başlayan bir numaraya BEŞ  adet SMS gönderdiğiniz için Tarifem Yurtdışı paketiniz aktif hale gelmiş. O günden sonra da her gün 35TL yazmış. Ben SMS filan göndermedim. Biliyorum. Eminim. Nitekim kendi hat kullanım detaylarımı açıp da bahsi geçen 0559 ile başlayan numaranın ne olduğunu görünce iyice emin oldum. Numara 0559 800 80 00. Görünen o ki bu numaraya ben sadece 16 Aralık günü değil, daha sonra da 23 ve 25 Aralık günlerinde de beş adet mesaj göndermişim. Böyle bir numarayla işim olmaz. Hemen Google’a girdim bu numarayı. Kime ait çıktı beğenirsiniz? Turk Telekom tabi ki.

Yani ne oluyor? Turk Telekom benim hattımdan kendine ait olan 0559 800 80 00’a mesaj gönderilmiş gibi yapıyor sonra da bana diyor ki “e ama siz Yunanistan’dayken SMS göndermişsiniz, o yüzden Tarifem Yurtdışı paketi aktif olmuş, o mesajları gönderdiğiniz  her bir gün için de biz sizden 35TL kesmişiz.”

Müşteri Temsilcisi hanım kızımıza her şeyden evvel derhal bu Tarifem Yurtdışı paketini iptal etmesini söyledim. Bir naz, bir naz. Aslında onun böyle bir şeye yetkisi yokmuş da, iptaller yukarıdan bir yerden yapılıyormuş da ama benim çok özel durumumda kendisi bir istisna yapıp,  iptali gerçekleştirecekmiş.  Galiba o sırada bağırmaya başladım. (İnsan bu görüşmeleri ağlamadan, bağırmadan yapabiliyor mu?) Paramı geri istedim. Olmaz dedi. Dolandırıcılığın böylesini daha önce duyup duymadığını hanım kıza sordum. Koskoca Turk Telekom’un rezilliğini kınadım. İznim olmadan bana dayattığı planı, benim atmadığım mesajları ben atmışım gibi göndererek aktif hale getirip, günlük 35Tlyi benden kesmesinin adil bir tarafı olup olmadığını sordum. Koskoca Telekom dururken bu cezayı neden benim ödeyeceğimi bana bir kez daha anlatmasını istedim. Ve daha ağır şeyler. Hanım kız hanımlığını korudu. Yarım saat geçmişti bu arada. Üst düzeyleri ile konuştu. Onları o mesajları 0559 800 80 00 numaraya benim göndermediğime ikna edemedi. İptal işlemi çok uzun sürdü. Anlamadığım bir sürü şeyi iptal ettik. Anladığım artık telefonunun internet servisini Türkiye’ye geldiğimde de onlara telefon edip özel bir işlemle açtırmadan kullanamayacağım, sonra  Yunanistan’a dönerken her bir şeyini kapattırmazsan o lanet Tarifem Yurtdışı paketi devreye girecek ve sözde benden 0559 800 80 00’a mesajlar gidecek, paket katif hale gelecek ve bu yılan hikayesi sürecek.

Yarım saatin sonunda Skype ‘daki param bitti, telefon kapandı. Evet, müşteri hizmetlerini Skype üzerinden arıyordum, çünkü yurtdışından müşteri hizmetlerini ararsam bu sefer de Ocak ayı için Tarifem Yurtdışı paketini etkin hale getirip canıma okuyacaklar.

Gece sinirden uyuyamadım. Nasıl bir dünyada yaşıyoruz? Nasıl dolandırılıyoruz? Elimiz kolumuz nasıl böyle başlandı? Ne yapabiliriz? Bir şey yapabilir miyiz?

Sabah Google’a 0559 800 80 00 numarasını bir daha girdim. Benim durumumda ne çok insan olduğunu görünce doğrusunu isterseniz biraz moralim düzeldi. Anlaşılan Turk Telekom benim gibi yurtdışında yaşayanlarla, kısa bir süreliğine yurt dışına çıkanları bu numaraya SMS atmış gibi göstererek faturalıyor, Tarifem Yurtdışı paketlerini etkinleştiriyor. Ne kadar çaresisiz, Tanrım!

İşte bu da benim hikayem. Gençlerin dediği gibi şunu şuraya bırakıp çekiliyorum. Varsa bana öneriniz, lütfen yazın. Bu yazıyı ekşi’ye veya başka yerlerde, madur insanların buluştuğu platformlarda paylaşmak isterseniz buyurun onu da yapın. Türk Telekom’dansınız, 107 liramın geri verilmesi için işlem başlatın (3 defa şikayet talebinde bulundum), taahhütnamemi iptal edin ve şirketinizden utanın.

Hadi gittim.

 

 

 

 

 

Hürriyet Kitap Sanat Eki Kahvaltı Sofrası Röportajı

Hatırlamak iyileşmektir.

defne hurriyet

Defne Suman’ın yeni romanı ‘Kahvaltı Sofrası’ ailenin bir gününe ama daha çok da geçmişine tanıklık ediyor.

Bir güne, bir hafızanın içerisine ne çok şey sığdırılabilir, ufak bir anımsama ile insan olduğu yerden kopup yıllar öncesindeki bir ana öylece sığınabilir. Bir koku, bir melodi, bir ses neleri hatırlamamıza kadir olabilir? Defne Suman’ın Doğan Kitap’tan yayımlanan yeni romanı ‘Kahvaltı Sofrası’ bir ailenin bir gününe ama daha çok geçmişine tanıklık ediyor.

Suman’ın yıllar önce açtığı blog’u ‘İnsanlık Hali’nde aslında insan ilişkilerine, insanın hayatta başına gelenlere dair pek çok yazısı mevcuttu. Şimdiler de blog Defne Suman’ın kişisel web sitesi üzerinden devam ediyor. Daha önce yazdığı romanlarda da aile mahremiyeti üzerine eğilen Suman, sırları ortaya çıkarmayı seviyor.

Aile önce her şeyin çözülüp, sonra her şeyden kurtulunması gereken bir yapıya sahiptir. Ama önce öğrenmek gerekir. Bir aile bir çocuğun en büyük hayal kırıklıklarının nedeni olabilir. Ne kadar mutlu ya da mutsuz olduğunuz bir şeyi değiştirmez. Sonuçta anneler, babalar, büyükler de insan. Ve insan bile isteye ya da bilmeyerek, ailesini, kendisini, sevdiklerini korumak adına neler yapıyor, neleri hatırlıyor, neleri unutmayı tercih ediyor biliyoruz.

Defne Suman’ın romanı ‘Kahvaltı Sofrası’nda Şirin Saka bir dönemin ünlü ressamlarından biri. Onun 100. yaşı nedeniyle aile bireylerinden Saka’nın torunları Nur ve Fikret, Fikret’in üniversite öğrencisi kızı Selin ve Nur’un eski dostu ve bir zamanlar sevgilisi olan gazeteci Burak Gökçe, Büyükada’da taş bir konakta toplanıyorlar. Gazeteci Burak Gökçe aynı zamanda Şirin Saka ile özel bir röportaj yapmak için adaya gidiyor. Fikret ve Nur’un, aileleri ve Şirin Hanım hakkında farklı fikirleri var. Hayatları da zaten birbirine benzemeyen iki kardeş, geçmişin araştırılması, konuşulması, yorumlanması konusunda da farklı hassasiyetlere sahipler.

Defne Suman bütün romanı Selin’in, Nur’un, Burak’ın ve evin yardımcısı Sadık Efendi’nin ağızlarından anlattırıyor. Kahramanlar dün ve bugün arasında gidip geliyor. Ortaya çıkmasından endişe edilen bir sırrın ya da sırların olduğu, kahvaltı sofrasının gerginliği ile yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Torunlar büyüklerini araştırmak istiyorlar. Ailenin üzerindeki lanetin nereden geldiğini merak ediyorlar. Ailenin yaşlılarının hafızaları bir bir kaybolurken, onlar da unutmak isteyecekleri pek çok şey yaşıyorlar. Herkes bir yerden sonra kendi kuyusunda kimseyle çok yakın olmadan yaşamanın derdine düşüyor.

‘Kahvaltı Sofrası’nın akışı bir polisiye misali. Suman’ın kendisi de Büyükada’da büyümüş. Romanın içerisinde adaya dair detaylı bilgi, elbette orada geçen çocukluğundan hafızasında kalanlar. Yazar bir kahvaltı sofrası sırasında ve elbette öncesinde / sonrasında bir ailenin sırlarını ortaya dökmeye hazırlanırken dönüp çocukluğundan kendi anılarını da bulup çıkarmış.

Boğaziçi Üniversitesi’nde Sosyoloji okuyan ve yüksek lisansını da aynı bölümde yapan Suman, romanında farklı kuşakları tanımlamayı başarmış. Her insanın içerisinde, ait olduğu yerin dışında kendine kurduğu başka bir alan, başka bir kimlik olduğunu da anlatmanın derdine girmiş.
Defne Suman, ‘Kahvaltı Sofrası’nın finalinde bir kısmımızın bildiği, bir kuşağın haberdar bile olmadığı bir coğrafyaya savuruyor. Bir arayışı bir acıyla buluşturuyor. Mazinin o kadar mazi olmadığını, unutmanın değil hatırlamanın iyileşmek olduğunu okuruna yeniden hatırlatıyor.

Yaş Günü Hediyesi

Selim’e

Yine böyle bir aralık ayıydı. 1980 yılı. Ben ilkokul bire gidiyordum. Öğlenciydim. Yani okula öğlen 12:30 gibi gidip, akşam 17:00 gibi eve dönüyordum. İlkokula öğlenci olarak başlamak bana baştan yenilgi gibi geliyordu. Öğlenciler tembel, sabahçılar çalışkandı. Biz miskindik. Sabah erken uyanmamıza gerek yoktu. Sabahçıların dersi sabah 7:30da başlıyordu. İkinci sınıfta sabahçı olacaktım.

O sabah geç uyanmıştım. Kahvaltı ediyordum. Babam dönmüştü. Babam o yıllar hep seyahatteydi. Bir sabah uyanırım var, sonra bir bakarım yok. Hesabını tutmuyordum. Ama o seferki seyahati önemliydi. O sefer gidişine dikkat etmiştim. Dönüşünü de beklemiştim. Çünkü o sefer Almanya’ya gitmişti. Ben altı yaşındaki kafamla bile babamın Almanya’ya gitmesine gülüyordum. İlk duyduğumda, ama sen Almanca bilmezsin ki, demiştim. O da bana benim bile bildiğim bir kaç komik Almanca kelime söylemişti. Alman lisesi mezunu, Alman felsefesi uzmanı, Alman filolojisi okumuş, Berlin üniversitesi doktoralı Gökberkler arasında Almanca bilmeyen bir tek biz ikimizdik babamla. Annem, Alman filolojisi okumuştu. O Almanya’ya gittiğinde, mesela bir eczaneye girdiğinde onun Alman olmadığını kimse anlamıyordu. Sormuştum bu mühim soruyu. Hayır, Almanlar sarışın annemi Alman sanıyordu. Ben de bununla gurur duyuyordum.

Oysa babam? Esmer, kıvırcık siyah saçlı, kara gözlü babamın ne işi vardı Almanya’da? Annemin girdiği dükkanlarda, eczanelerde, oyuncakçılarda babamı berbat Almancasıyla hayal edip edip, kendi kendime kıkırdıyordum.  Bu yüzden de annemin bir önceki seyahatinde getirdiği Zapt oyuncak bebeklerinin kataloğundan hangi bebeği istediğimi dikkatle işaretledim. Siyah gazlı kalemimle etrafına büyük bir daire çizdim. “Baba, oyuncakçıdaki kızla konuşamazsan bile bu kataloğu göstersen yeter,” dedim. Olur olur, sen hiç merak etme dedi. Kataloğu çantasına koydu mu diye baktım. Koydu.

Ondan sonrası endişeli bir bekleyişti. Aslında babama pek  güvenmiyordum. Bir yandan Almanca meselesi vardı. Öte yandan da babam beni pek tanımıyordu. Annem kadar tanımıyordu yani. İşaretlediğim oyuncak bebeğin benim için önemini kavrayacak mıydı? Tastamam onu, başkasını değil o bebeği istediğimi bilecek miydi? Yoksa kataloğu gösterdiği dükkanda o bebekten yoksa başka bir tanesini alıp gelecek miydi? Benim fark etmeyeceğimi mi düşünecekti? Yoksa onun için fark etmeyecek miydi? Ha o bebek, ha bu bebek. Zaten büyükler bebeklerin yüzlerini bile birbirlerinden ayırt etmesini beceremiyorlardı ki.

Yürek çarpıntıları içinde bekledim. Ve sonunda, aynı bugünkü gibi bir aralık sabahında, okula gitmeden önce kahvaltımı ederken (eti burçak, şokella, eti burçak, vişne reçeli, eti burçak şokella, eti burçak vişne reçeli) babam masaya kocaman bir paket koydu. Eti burçak boğazıma takıldı. Babam kahvaltımı hiç tasvip etmezdi. Eve geldiği her sefer bana karaciğerime ettiğim eziyet hakkında uzun diskurlar çekerdi. Yine öyle olacak sandım ama o tabağıma bakmadan klasik ın-ın-ın-ın-ın nidasını çıkarttı. Önemli şeylerden önce ın-ın-ın-ın gelirdi. Ben kendimi hayal kırıklığı için hazırladım. Yanlış bebek çıkacaktı. Kesin.

IMG_1492 In-ın-ın-ın… Yeşil bir naylon paketten bir kutu çıktı. Kutunun şeffaf ön yüzünden bana bir çift kahverengi göz bakıyordu. Kahverengi kaküller, lacivert kazak, fitilli kadife sütlü kahve salopet, kırmızı botlarıyla kutunun içinde hayallerimin oyuncak bebeği duruyordu. Gerçek bir ın-ın-ın-ın anıydı bu. Çiğdem gelmişti. Çiğdem! Evet adı bile hazırdı. Adı çoktan hazırdı. Çiğdemdi o. Benim kardeşimdi. Yıllardır beklediğim. Yalnızlığım sonuydu. Çiğdem’i bağrıma bastım. Gelmişti! Sevinçten ağladım. Sevinçten ağlandığını annemin bana okuduğu kitaplardan biliyordum. Gerçekten oluyormuş demek. Sevinçten ağlanıyormuş.

O gün okul bitmek bilmedi. Akşam Oktay Abi’nin Murat 131 servisinde on beş çocuk üst üste alt alta eve dönerken Çiğdem’e kavuşacağım için içim içime sığmıyordu. O zamanlar ne olduğunu bilemezdim ama bildiğin aşktı hissettiğim. Onu düşünmeden edemiyor, her anımı onunla geçirmek istiyordum. Küçük kız kardeşim Çiğdem.

Çiğdem kardeşim statüsünü hiç yitirmedi. Geceleri ona sarılıp yattım, her gittiğim yere birlikte götürdüm. Elbiseler diktim ona, kazaklar ördüm. Saçlarını kestim, yıkadım. Gül yanaklarının rengi soldu. Bacağı koptu. (Babam ameliyat etti.) Sonra diğer bacağı koptu. (Babam artık bizim evden taşınmıştı. Sonra biz de bizim evden taşındık.) Çiğdem’in bir gözü içine kaçtı, çıkartayım derken kirpikleri koptu. Ama Çiğdem her gece benimle uyudu.  Her sene Aralık ayında doğum günü partisini kutladık. Annem bana yaptığı vişneli pastadan Çiğdem’e de yaptı. Masaya oturup beraber kutladık.

Annemle babamın boşanacağını ilk olarak hain arkadaşım Ilgaz’dan duymuştum. Hainlik olsun diye söylememiştir belki ama çocukken birbirimizi acıtacak şeyleri yaparız. Annemle, Ilgaz’ın annesi Nilüfer Teyze Almanya’ya gitmişlerdi yine. Ilgaz’ın babası Hasan Dayı annelerimizi karşılamaya ikimizi havaalanına götürmüştü. Çiğdem de yanımdaydı. (Annem ne de olsa Çiğdem’in de annesiydi!) Bekliyorduk. Beklediğimiz için zaman geçmek bilmiyordu. Annem kim bilir bana neler getirmişti. Eve dönüp de bavulu açacağımız anı hayal ederken bir yandan da karşımdaki büyük saatin yelkovanını seyrediyordum. Bir dakikadan diğerine tık diye atlıyordu. Ben her defasında heyecanlanıyordum. Tam o sırada Ilgaz, kulağıma eğilip “baban dönünce ne olacak biliyor musun?” dedi. Bilmiyordum. Babam yine seyahatteydi. İçim kararıverdi. Ilgaz’ın soruş tarzından mı, yoksa zaten bildiğim, sağdan soldan duyduğum şeylerin birden kafamda tamamlanmasından mı ne, kavradım. Boşanma! Boşanacaklardı. Evet, tabii babam dönünce boşanacaklardı. Ama ben bunu biliyordum. Yani kimse söylememişti ama biliyordum işte. Beni üzen şey boşanacak olmaları değildi. Arkadaşım Ilgaz’ın canımı acıtmak için bunu söylemesiydi. Çiğdem’e sarılıp susmuştum, yelkovan bir daha atladığında sevinmiş numarası yapmıştım. Hasan Dayı Ilgaz’ın kenara çekmiş, çok ciddi bir yüzle kulağına bir şeyler söylüyordu. Arkadaşımı boş boğazlığı için azarlıyor olmalıydı. Üzülmedim ki, demek istedim onlara. Hem ben zaten biliyordum. üzülmedim. Diyemedim. Yelkovan bir daha atladı diye kıkırdadım.

Şimdi biliyorum ki çok üzülmüştüm. Dağılmıştım. Çok utanmıştım. Annesi babası boşanmış tek çocuk bendim. Sadece boşanmış değil, hemen akabinde bir daha evlenmişlerdi. Öğretmenler için bile anlaşılması zor bir şeydi. İzin dilekçelerinde annemin soyadı ile benimki tutmuyordu. Nasıl açıklayacağımı bilmiyordum. Yere bakıyordum. Mete babamı nasıl takdim edeceğimi bilmiyordum, Selva’dan bahsederken ne diyeceğimi şaşırıyordum. Yine de kuyruğu dik tutmaya çalışıyordum. Üzülmedim, beni merak etmeyin diyordum. İçimde yanıp bitiyordum. Çiğdem’e sarılıyordum. Atlatacağız diyordum. Sen ve ben.

Beni bu karanlıktan küçük bir bebek çıkarttı. Annemin benim çamaşırlarımı yıkarken kayıp ayak bileğini beş yerden birden kırdığı, babamın beni Amsterdam’a ve Londra’ya götürdüğü yaz sonrasında, yine böyle bir Aralık ayı, okuldan döndüğümde babam telefon etti ve kardeşin doğdu, dedi. Tıpkı Çiğdem’i beklerken duyduğum tedirginlikle kardeşimin doğumunu bekliyordum. Evet, Selva hamileydi. Her şey de yolunda gidiyordu ama yine de büyük hayal kurmamak lazımdı. Ya babam yanlış bir şey yaptıysa!

Alman Hastanesine gittik. Selim beyaz tenli, mavi gözlüydü. Ufacıktı. Kollarıma verdiler. Nasıl da güzel tutuyor, doğuştan abla dediler. Bıngıldağını gösterdiler. Oraya dokunma dediler. Artık sen abla oldun dediler. Selim kırmızı eliyle parmağımı tuttu. O minicik kurabiyeyi kollarımda tutarken hayatımda ikinci defa sevinçten ağladım. O günden sonra okuldan sonra babamın evine gitmeyi dört gözle beklemeye başladım. Tıpkı Çiğdem’in geldiği günkü gibi bir heyecanla dersler bitsin de kardeşimi görmeye koşayım dedim. Kardeşim bence dünyanın en güzel bebeğiydi. Çok iyi huylu, güler yüzlüydü ve beni herkesi sevdiğinden bir başka seviyordu. Ben de bunu biliyordum. Ben de bunu biliyorum.

“Ne hediye istersin,” diye sordum ona bugün.

“Bilirsin ben hediye istemem. Hem zaten ne istersem sen getiriyorsun,” dedi. Tokgözlü kardeşim benim. Hep böyledir. O zaman ben de ona bir yazı hediye edeyim dedim.

Selim, sen hayatın bana verdiği en güzel yeni yıl hediyesi oldun. Bugün senin doğum günün. Kutlu olsun. Seni çok seviyorum canım kardeşim.