Yoga Felsefesi Sohbetleri_3

Yoga Felsefesi Sohbetleri_3

Yarın Yoga Felsefesi sohbetlerimizin üçüncüsünü gerçekleştireceğiz. Felsefe sohbetleri yogaya ilgi duyan herkesin katılacağı konuşmalar. Yarınki konumuz Samkya. Zihin-ego ve elementler. Prakriti, Puruşa, Ahamkara, Manas, Budhi, Karmendriyalar, Jnanderiyalar ve dahası.

Vaktimiz kalırsa ufaktan Patanjali’nin yoga sutralarına da gireceğiz ama o esasen bir sonraki buluşmamızın konusu.

Bekliyorum.

14 Ocak 2018 saat 14:00’de Atölye Yeşil’de.

Ücret ve adres için yesilstudyo@gmail.com adresine bir email atınız. Yoga felsefesi sohbetleri Shadow Yoga Ocak ayı kurslarına kayıtlı öğrenciler için yüzde 50 indirimlidir.

Görüşmek üzere….

Hayat Bir Çeşnidir

img_1873

Selam sana sangamu,

Yazılarınızı okudum. İçlendim. Güldüm, gülümsedim. İnsanın içini dökmesi ne şahane bir şey. İçimizi döktüğümüz kadar özgürüz, gibi bir özdeyiş uydurabilir miyim? Dökemediğimiz içimiz katılaşan kalıplarımız, kırılganlığın üzerine geçirdiğimiz maskemiz. Bizi bizden alan her şeyimiz. Maskeye dönüşmüş arkadaşlarım var. Aslında günahlarını almayayım. Onlar maskeye dönüşmediler. Aramızdaki bağ soğudu. İki insan uzaklaştıkça birbirinden, maskeler daha sıkı sarılıyor yüzlere. Üşeniyorsun içini dökmeye. Isınmak gerek çünkü. Isınma turları atmak lazım. Ayda bir, iki ayda bir, yılda bir kahve içerek değil, beraber vakit geçirerek. Eskisi gibi. Gençlikteki gibi. Sabah kalkıp arayıp, buluşup, öbür sabaha kadar beraber takıldığımız zamanlardaki gibi yakınlıklar gerek bazen insana. Sadece eşle, karıyla, kocayla değil eski dostlarla. O zaman maskeler düşüyor, bağlar yeniden ısınıp, yağlanıyor, yumuşayıp, esniyor.

Ben hiç bir dostun hayatta kaybetmeye değmediğini düşünüyorum. Aşklar öyle değil. Aşklar başlıyor, bir kimya, bir tutku sürüyor, bittiği yerde kopuyor. Aşk bir hal çünkü. Bir kafa. Kafası geçince insan uykudan uyanmış gibi oluyor. O insanla vakit geçirmek birden sıkıcı bir hale geliyor. İlişki görevini  tamamlamış oluyorlar. Dostlukların ise bitme süresi yok bence. Aşktan dostluğa evirilen ilişkiler de var tabii. Çok değil ama var. Onlar da yenilenip yenilenip derinleşebilir.

Nereden çıktı şimdi bu konu? Hayat hakkında yazacaktım ben hani? Bağlayayım: Hayat nedir? Nedir hayat? Değil mi ya? Bir hayat tutturmuşuz ama acaba benim hayattan anladığımla seninki aynı mı? Pınar bana yılbaşı hediyesi çok güzel bir edebiyat takvimi almış. Her sayfasında romanlardan parçalar, öyküler, edebi tarihimizde bugün olup bitenler, yerel ağızlarda deyişler filan var. Bayıldım. Size hayat hakkında yazmaya hazırlandığım bu gün sayfayı çevirdim ve karşıma şu alıntı çıktı:

“Oysa benim için hayat, şu andaki öfkemle biraz sonraki aldırmazlığımın arasında benim bulunmadığım bir yerde, benden uzakta olan her şey.” (Adını Unutan Adam_Mehmet Eroğlu)

Bunu okuyunca hah işte dedim, tam da şimdi hasta, hasta bakıcı, rolünde eve kapandığım günlerde düşündüğüm şey: hayat benden uzakta olan her şey. Hayat şu güneşli günde kafenin dışındaki masalarda oturmuş arkadaşlarıyla gülüşen genç kızın yaşadığı şey mesela. Ya da Artful Living sitesine röportaj veren sanatçıların üretken bir gün geçirirken yaşadıkları şey. Orhan Pamuk’un hayatı hayat, orası kesin. Turist otobüsü ile önümden geçen kırmızı yüzlü çiftlerinki de hayat. Bir zamanlar hoşlandığım erkeğin sevgilisi ile Beşiktaş’ta bira içerken yaşadığı şey, Tayland’ın çok istediğim halde bir türlü gidemediğim bir adasında iki çocuğu ve kocasıyla tatil yapan arkadaşımınki de hayat.

Anladınız yani.

Herkesinki hayat, bir benimki değil.

Benimki neden değil? Benimki neden değil? Benimki beklemede. Benim hayatım henüz başlamadı. Büyüyünce başlayacak.

Tanıdık geliyor mu böyle bir düşünce size? Yoksa bir ben miyim çocukluğun bir türlü başlamayan hayatına sıkışmış olan? Hep başlamasını beklediğimiz şey değil mi hayat? Hayatta ne olmak istiyorsun? Hayatını nerede, kiminle, hangi iş ile iştigal ederek geçirmek istiyorsun? Ben bunlara cevap verene kadar geçivermiş hayat. Bak, en iyimser tahmin ile yarısına gelmişiz. Daha hâlâ başlayacak bu film.

Günler ile hayatı bir türlü eşitleyemiyorum ben. Günler hayattan sayılır mı? Her gün hayattan sayılır mı? Oysa günler nasıl geçiyorsa hayat da öyle geçiyor. Günler sıradan, günler banal, günler hayat olamayacak kadar yüzeysel uğraşların peşinde, FaceBook’a, insta’ya bakarak geçiyor. Hayat bu derinliksiz ve anlamsız uğraşların doluştuğu o zaman dilimi (gün) ile eşitlenemez, eşitlenmemeli.

Diyor içimden bir ses.

Ama işte Ömür Diyorlar Buna. (Ayfer Tunç’un süper kitaplarından biri.) Artık kabullenmeli de hayat günlerden ibaret biz zaman akışıdır. Ondan olduğundan fazlasını beklerken  mükemmel Arda Bujanga asananın hayali ile elimizdeki (altımızdaki) Arda Bujanga’ya bakmadan geçecek miyiz? Bu sayılmaz. Çünkü yeterinde inemiyorum henüz. Dizim acıyor ve arka bacağım düzleşmiyor. Onu dikkate almayacağım. Fotoğrafını çekmeyin. Benim arda bujangam olmadı henüz. Fotoğrafını çekmeyin. Hayatım henüz rayına oturmadı. Bir otursun ben sizi arayacağım.

Evet, bende böyle bir beklenti var. Başladı, başlayacak. Bir türlü başlamadı. Ne zannediyorsam şu hayatı? Yoga çevrelerinde şöyle bir inanış vardır: Çocuklar anı yaşarlar. Bunu söyleyen her kimse hiç çocuk olmamış bence. Ben çocukken anı filan yaşamazdım. Çocukluğun geçici bir hapis süreci olduğunu düşünerek sürekli büyüklüğümü hayal ederdim. Her anıma eşlik eden his de tüm bunlar geçecek Defne, dayan, büyüyeceksin ve hayat başlayacaktı.

Tabii şimdi teorik olarak biliyorum. Ömür diyorlar buna. Neye? İşte geçen günlerimize. Ömür bu kadarcık bir şey. Ben çocukken çok abartmışım. Büyük bir beklenti içine girmişim galiba. Muhteşem hislerin beni bir dakika bile yalnız bırakmayacakları bir şenlik olacaktı hayat. Bu sıradan şey değil.

Şaka şaka. Hayatın sıradanlığı şaka yani. Yani değil de, işte bardağın yarısı dolu mu, boş mu? Perspektif meselesi. Günler birbirinin ardına dizilmiş sıradan zaman dilimcikleri gibi de görülebilir. Her bir saniyesinde mucizelerin vuku bulduğu hayat kesitleri olarak da. Ayça’nın yaş günü fotoğrafına baktığım zaman ben sadece güler yüzlü nefis insanlar görmüyorum. Ben orada muhteşem bir şekilde dokunmuş bir battaniye görüyorum. Her bir ilmeğinde anlam ve sevgi olan. O battaniyeyi örmeye başladım. Siz devamını getirdiniz. Benim vesilem ile birbirine bağlanan insanlara baktığımda bir mucizeye tanıklık ediyormuşum gibi geliyor. İster kibir deyin, ister bizim hoca tanrıcılık oynuyor deyin sizin dostluğunuza bakınca bu dünyaya işte bunun için gelmişim diyorum. Benim çocuğum da bu dostluklar ağı. (Sanga mu, yavrum, ben senin annenim.)

Bağlayacaktım ya… Hayat ilişkiler ağıdır bence. Günlerden çok bağlardır. Battaniyedir. Halıdır. Dokunur ve dokunur. İnce ince, desen desen dokunur ve yüreklere dokunur.

Bir de yazılarınızı okurken aynı şeyi hissediyorum. Evrene yazılmış her bir satır insanlığı olduğu yerden başka bir yere taşıyacak vasıtadır bence. Beraberce inşa ettiğimiz bu yazı çatısı altında buluştuğumuzda, satırlar, cümleler kurulup karşılıklı gidip geldikçe ben yine işte bu, diyourm. İşte bunun için geldim bu dünyaya. İnsanlığa ne katkı sağladın ey kul derlerse bana Sırat köprüsünde diyebilirim ki Alper’in, Tansel’in, Ali’nin, Aylin’in, Pınar’ın, Begüm’ün, diğer Pınar’ın, Fatma’nın, Fatoşu’un ve U.Pınar ile Serap’ın yazılarıdır benim insanlığa katkım. Her bir yazı çünkü kanatlanıp onlara, onlar yüzlere, yüzler binlere ulaşır. Afrika’daki kelebek meselesi.

Son olarak bence hayat bir bilgisayar oyundur. Herkesin sonunda çözmesi gereken bir bulmacası vardır. Baştan bilmeyiz ama onu. Ancak geriye bakarak bulmacanın kendisi bilinebilir. Bu bilgisayar oyunu süresince karşımıza çıkan herkes ve başımıza gelen her şey, belki lazım olur diye çantamıza attığımız nesneler, bileğimize taktığımız altın bilezikler oyunu tam da olması gerektiği yere götürmektedir. Hiç bir ilişki boşa yaşanmamıştır. En boş ve beyhude görüneni bile. Benim yıllar önce eve getirdiğim bir çocuk vardı. Adını hatırlamıyorum. Kıvırcık uzun saçlıydı. -ama o zamanki erkeklerin yüzde altmış beşi kıvırcık uzun saçlıydı- bizim salonun kanepesinde yan yana oturmuştuk, ikimiz de neden bir arada olduğumuzu anlamadan. Sonra o gitmişti. Giderken merdivende Yasemin’e rastgelmişti. Yasemin niye böyle tanımadığımız insanları eve getirirsin ki diye hafif söylenmişti. O çocuğun bile bir rolü vardı benim hayatımda. Bu satırlara girdi işte. Her bir olay ve bağ, dokularımızı, hücrelerimizi, dev sistemimizin minicik yapıtaşlarını, yani uzun lafın kısası eşsiz varlığımızı belirliyor.

Tanpınar’ın çok sevdiğim şu sözü ile bitireyim hayat hakkındaki gevezeliklerimi:

“Istırap insanoğlu için gündelik ekmek, ölümse sadece bir kaderdi.
Asıl dava, derin bir şekilde yaşamak ve kendi kendisini gerçekleştirmek,
ölümlü hayata şahsi bir çeşni vermekti”

Hepinize şahsi çeşninizin tadından yenmez güzel günler dilerim.

Hayatı onlarla dokuyunuz. Hayata onlarla dokununuz.

Not: Biz çok daha iyiyiz. Kokia’nın ateşi düştü ve dik oturabiliyor. Elleri de açıldı. Onu düşünen, dua eden, sevgilerini yollayan herkesi kucaklıyor.

Bunu (mu) ister Patanjali’miz?*

Aparigraha sthairye janma kathanta sambodhah

Patanjali’nin Yoga Sutraları 2.39

Bunu (mu) ister Patanjali’miz?

Defne Suman

Ne zaman Patanjali’nin aparigraha ilkesini düşünsem aklıma Zürih’de kaldığım bir pansiyonun kuş yuvası gibi çatı katı odasında bıraktığım sırt çantam gelir. Tam on yıl oldu. Ben hâlâ düşünürüm, eşyalarımı bulunca pansiyon sahipleri ne yapmıştır? Akıllarına nasıl bir senaryo gelmiştir? Polisi aramışlar mıdır mesela? Yoksa bir çanta dolusu kıyafeti, kitabı, kalemi, ayakkabıyı, iç çamaşırını ardında bırakan misafirlere alışık mıdırla? İsviçreli İsviçreli dudak büküp, omuz mu silkmişlerdir?

Baştan alayım: Tam tamına on yıl önce bu aralar. Ben Zürih’te bir yoga kursundayım. Oradan Londra’ya, Amsterdam’a, Berlin’e, oradan da bir Yunan adasına gideceğim. Amerikan pasaportumun ilk yılı ve vizesiz dolaşmanın suyunu çıkaracağım. Nerede ucuz bilet, oraya gideceğim. Orada ne bulacağım hiç önemli değil. Zincirlerinden kurtulmuş bir Türk kadını nasıl olurmuş tüm Avrupa’ya göstereceğim. (Hayır, ikinci durak Londra’da yalnızlıktan bunalıma girip İstanbul’a döneceğim ama konumuz bu değil, geçiyorum.)

Zürih’te yoga kursundayım. Henüz Ustam ile tanışmamışım. Serseri mayın misali bir yoga kursundan diğerine dolanıyorum. Her şeyi, her şeyi denemeliyim! Aştanga, Iyengar, (yin yoga henüz keşfedilmemiş), Kundalini, Tayland’da vipasana, Hindistan’da aşram, uzaktan eğitim ile Ayurveda. Zürih serseri mayının duraklarından biri. Adı az bilinen ama seveni çok bir hocanın peşindeyim. (Hocanın Zürih sokaklarında elini atsan ellisini bulacağın süper spor, süper lüks Porshe’lara içinin gittiğini görünce ondan soğuyacağım ama buna daha var.)

Dersler iyi gidiyor. Belki biraz fazla akrobatik ama hocanın sohbetlerine doyum olmuyor. Zaten hoca da benim kulağıma kadar gelen şanını bu satsang’larına borçlu. Yoga sohbetlerine yani. Ben de en çok sohbetler için oradayım. Akrobatik numaralara da tahammül ediyorum.

Sohbetlerin birinde aparigraha ilkesinden söz ediyor hoca. Patanjali’nin sekiz dallı yogasının ilk dalı olan yamaların beş yaprağından biri: Aparigraha. Tuttuğuna sarılmamak, bırakmayı bilmek, tok gözlülük, sadelik, basitlik gibi anlamları var.

O anlatıyor. Ben pansiyondaki bavulumu düşünüyorum. İçindeki her şey lüzumsuz geliyor. Her şey. Oysa küçük bir çanta. İçinde fazla bir şey yok. Ama işte incecik vücutlarında dev gibi bir göbek gören anoreksi hastası genç kadınlar gibi ben de o küçük çantanın içinde beni aparigraha’dan mahrum bırakan şortlar, etekler, pabuçlar, kitaplar, neler neler görüyorum. O çanta gözümde Sisifos’un yuvarlayarak bir dağın tepesine çıkartması gereken kayaya dönüşüyor. Sanki onları atabilirsem sırtımdan içimdeki eksik parça tamamlanacak. Patanjali’nin ve tüm bilge hocaların bahsettiği tatminkar, huzurlu, bilge yogiye evirileceğim.

Hayır, çantanın içindekileri atmak yetmez! Bir lokma, bir hırka yogi olmak istiyorsam çantanın tamamını bırakmalıyım. Bırakabilmeliyim. (Bunu ister Patanjali’miz.) Zürih’deki son sabah pansiyondaki kuş yuvası odamdan, dürüp de el çantama sığdırdığım bir tayt, bir atlet ve sırtımdaki kıyafetlerimle çıkıyorum. Ne var ki? Yıkar, yıkar giyerim. Buyurun size aparigraha. (Patanjali göklerden beni gururla izliyor, eminim.) Sırt çantamı içinde sevdiğim, canı gönülden bağlandığım bir takım nesnelerle beraber yatağın yanında, yerde bırakıyorum. Kapıyı üzerine çekiyorum.

Sonraki durak Londra’da, hayatımda herhalde (inşallah) son defa yaşadığım youth hostel gecelerimde içimdeki eksiklik hissinde zırnık eksilme yok. Ruhumdaki doyumsuzluğu Zürih’teki hocanın spor arabalara merakına veriyorum. Beni hayal kırıklığına uğrattı. Gerçek bir yogi olsaydı, spor araba görünce heyecanlanmazdı! Başka bir kursa gideceğim. Başka bir hoca içimdeki eksik parçayı bulup şıp diye yerine yerleştirecek. Aparigraha ilkesi de tamam zaten. Çek attım yanına. Yakınlarda ne stüdyolar var, bir bakayım. Yarın sabah ilk iş yoga dersine giderim.

Eğer zaman sandığımız gibi düz bir çizgi değilse, hayatın farklı dilimleri ince tüllerle birbirinden ayrılmış hücrelerde aynı anda yaşanıyorsa, mesela ben size bu satırları yazarken, Zürih’te bir pansiyonun çatı katında otuz üç yaşında bir Defne sırt çantasının üzerine kapıyı çekiyorsa, ona şöyle seslenmek isterim:

Sevgili genç dost! Dur. Dur ve dinle. Aradığın eksik parça ardında bıraktığın çantanın içinde gizli. Onu sırtına tak ve evine dön. Her sabah uyan, evin bir köşesine matını yay, nefes al ve nefes ver. Aşramlarda, vippasanalarda, yutarcasına okuduğun kitaplarda, kurslarda, workshoplarda, titi’lerde öğrendiğin bilgiyi hazmet. Daha fazla arama. Hayata bak. Ve ilişkilerine. Aradığın o eksik parçayı serseri mayın gibi o kurstan bu kursa, o stilden bu stile dolanarak bulamazsın. Patanjali’nin yamalarını zorlayarak yogi olunmaz. Yoga yolunda ağır ağır ilerlerken onlar içinde olgunlaşacaktır. Bir çiçeği filizinden çekip büyütemezsin. Küçük Prens’in Gül’ü biriciktir. Çünkü bir tanedir. Ve onundur. Sen her gün suyunu ver, o kendi büyür.

Şiddetsizlik ilkesi adına proteine muhtaç vücudunu etten, balıktan mahrum edersen esas şiddeti sen uygularsın. Yoga adına yapılması gerektiğine inandığın şeyleri hiç de içinden gelmeden yaparsan, yalan söylemiş olursun. Sade bir yaşam hırsıyla elindekini, avucundakini ardında bırakmak açgözlülüğün sinsi bir versiyonundan başka bir şey değildir.

Tak o çantayı sırtına. Dön evine. Kendi yoganı yap. Yoga sana hediyesini verecektir. Öğrenci hazır olduğunda hoca onun karşısına çıkacaktır.

 

*Bu yazının orijinali Yoga Journal Türkiye’nin 17. sayısında yayımlanmıştır.

 

sayi17_sonbaharkis2017_defnesuman1
Foto: Fatoş Ş. Pınarbaşı

 

 

 

 

Yoga Journal Türkiye ile Sohbet

Yoga Journal Türkiye’ ile Shadow Yoga hakkında sohbet ettik.

#yogajournalturkiye #shadowyogaistanbul #shadowyogaturkiye

  • sayi17_sonbaharkis2017_shadowyoga1.jpg
  • Shadow Yoga’nın kökleri nereden geliyor?

 

Shadow Yoga Shandor Remete’nin kurduğu bir Hatha Yoga sistemi. Shandor hoca uzun yıllar B.K.S Iyengar’ın öğrencisi ve asistanı olmuş. Ondan önce de Tayland’da Uzakdoğu Savaş teknikleri çalışmış. Olgunluk çağında da Hindistan’da marmastana öğrenmiş. Tüm bunların bileşimi ile yarattığı sisteme Shadow Yoga adını vermiş.

 

  • Neden gölge yogası ismi verilmiş?

Hocamız Hatha Yoga’nın koşa mantığından esinlenerek bu ismi seçmiş. Hatha Yoga metinlerinde insanı koza gibi sarmalayan katmanlardan söz edilir. Bunlara da koşa denir. Fiziksel vücut bir koşadır, nefesten oluşan can katmanı bir diğer koşadır, zihin başlı başına bir katmandır, sezgiler de öyle. Bu katmanları benliği tül perde gibi saran gölgeler olarak da düşünebiliriz. Varlığımızı onların sadece bir tanesi ile özdeşleştirirsek, diyelim ki safi etten kemikten, ya da safi düşüncelerimizden ibaret olduğumuza inanırsak hakikatin ışığından uzaklaşırız. Öte yandan gölge ışığın yansımasıdır. Işık yoksa gölge olmaz. Demek ki gölgeyi takip ederek ışığın kaynağına giden yolu da bulabiliriz. Hatha Yoga bize “koşaların tuzağına kapılmayın, kendinizi bir katmana indirgemeyin” mesajını verir bir taraftan, öte yandan da ancak bu gölgelere dalarak, onların içinden geçerek, karanlığı aralayarak ışığın yolunu bulacağımızı bildirir. Hatha Yoga’nın bu ikili mesajına dikkat çekmek için Shandor Remete de kurduğu sisteme gölge anlamına gelen Shadow Yoga ismini vermiş.

  • Shadow yoga’nın prelüd adı verilen serileri çok etkili. Bu serileri düzenli olarak tekrarladığımızda işleyişlerindeki ince mantığı seziyoruz. Serileri bu denli çarpıcı kılan özellikleri neler?

Prelüdler zekice tasarlanmış. Shandor hoca Iyengar ustasından öğrendiği yoga pozlarını, Samkya’da bahsi geçen beş elementin vücuttaki hareketini, Ayurveda’daki üç doşanın zihne ve nefese etkisini, marmastana bilgisiyle harmanlamış. Bu sayede de az zamanda ve gereksiz yere çaba harcamadan nefesi ve zihni derin bir noktaya taşıyacak kilit hareketleri keşfetmiş. Prelüdler de bu kilit hareketlerin arka arkaya dizilmesinden oluşuyor. Dikkati nefeste ve vücutta uyanan hislerde tutarak yapıldığında ve her nefeste üç banda birden kullanıldığında hatha yoganın can akışına etkisi kolaylıkla fark ediliyor.

  • Gölge, kendi içinde hem bir gizem içeriyor hem de açıklık ve ferahlık… Bir bireyin gölgeleri ile karşılaşma süreci hayatta nasıl işliyor? Herkesin kendine ait bir zaman ve hızı var ama bu anlarda nasıl hareket etmeli? Neler önerirsiniz?

Evet, demin de dediğim gibi ışığa ulaşmak için gölgeden geçmek gerekiyor. Kaygıdan kaçmak için tekrarladığımız davranışlarımızın bizi daha derin bir strese soktuğunu biliyoruz ama her kaygı ihtimalinde o davranışlara geri dönüyoruz. Bu tip davranışlar bizim gölgelerimiz. Onlarla yüzleşmek yerine bir çok defa dış dünyayı, öteki insanları, talihimizi suçluyoruz. Kendimizi hep aynı çıkmazda buluyorsak oraya girmemek için alıştığımızdan farklı bir davranış sergilememiz gerekiyor. Bu söylemesi kolay ama pratikte zor bir şey. Bazı insanın çocukluktan kalma çok derin yaraları var. Fiziksel ya da psikolojik taciz, sevgisizlik, ilgisizlik, utanç, suçlama çok küçük yaşta insanın bilincine nüfus ettiği ise onun gölgeleri ile yüzleşmesi daha zor, daha acılı bir süreç. Tıpkı küçük yaştan ağır bir trafik kazası geçirmiş bir insanın vücudundaki sakatlığa özen gösterdiğimiz gibi ruhu genç yaşta incinmiş kişinin de iyileşme sürecinin ağır ağır geleceğini aklımızda tutmalıyız. Ruhun iyileşme süresi de, tekniği de kişiden kişiye farklılık gösterecektir. Bilgi, tecrübe ve anlayış sahibi bir rehberin aynasında kör noktalarımıza düşen gölgelerimizi görmek daima yardımcı olur. Hiç bir şeyi tek başımıza çözmek zorunda değiliz. Bunu aklımızda tutmak bile yeterince büyük bir adım. Genelde çünkü önce meselemi içimde çözeyim, sonra insanlarla ilişki kurayım mantığı ile hareket ediyoruz. Oysa psikologların dediği gibi ruhun yaraları ilişki içinde açıldığından o yaralar ancak ilişki içinde iyileşirler.

 

  • Yogada öğretmen ve öğrenci ilişkisi nasıl ilerliyor?

Geleneksel olarak soruyorsanız şöyle: Öğrenci hocanın kapısını günlerce, haftalarda, aylarca aşındırıyor! Hoca onun yoga aşkını, sebatını ve tahammül seviyesini açmadığı kapının ardından izliyor. Yoga bilgisini almaya değer nitelikte bir öğrenciyle karşılaştığına ikna olursa onu içeri alıyor. Bugün, modern yoganın babası saydığımız Krişnamaçarya’nın kendini ustasına kabul ettirme hikayesi böyle bir şey mesela. Günümüzde elbette bu durum değişti. Ama özünde bu mantığın bulunduğunu sezen uzmanlar hâlâ bilginin kutsallığını akıllarında tutuyor ve aktarmaya değer buldukları kişileri bağırlarına basıp, onları yüreklendiriyorlar.

 

  • Shadow Yoga öğrencisi olmak isteyen okurlarımız nasıl ilerlemeli?

Şu anda Türkiye’de bu sistemi öğreten bir tek ben varım. Bu sebeple de benimle çalışmaya başlamaları gerek. Ben iki yılda bir defa yeni öğrenci alıyorum. Sınıf sistemiyle ilerliyoruz. Başlangıç sınıflarına kırk kişiyi alıyorum. Ekim ayından Hazirana kadar onları çalıştırıyorum. Sınıfı geçenler sonraki sene yine aynı grupla ikinci seneye başlıyorlar. Bir sınıf genelde yedi yıl boyunca benimle devam ediyor. Bu süre zarfında bağımsızca kendi yogalarını yapar hale geliyorlar ve yılda bir ya da iki defa Shandor Remete ile Emma Balnavez’in açtığı yüksek Shadow Yoga kurslarına katılıyorlar. Nihai amacımız öğrencinin her yeni güne tek başına yaptığı yogası ile başlaması. Bu yazıyı şimdi okuyan okular, Ekim 2018’de açacağım yeni sınıfa kaydolmayı düşünebilirler. O zamana kadar denemek istedikleri diğer yoga stillerini denemelerini öneriyorum. Benimle çalıştıkları sene içinde başka derslere girip kafalarını karıştırmamalarını tavsiye edeceğim çünkü.

 

  • Çok disiplinli bir öğrencisiniz, bloglarınızda, dergi için yazdığınız yazılarda öğrencilik süreçlerinizde bundan bahsediyorsunuz.   Yoga öğrencilerine önerileriniz neler olur?

Yogayı sevdiğiniz için yaptığınızı kendinize hatırlatın. Üşeniyorsanız, o sevgiye bağlanın. Yoga bir zorunluluk oldu ise belki de hayatınızdaki mevcudiyeti çok da şart değildir. Elbette ilk başta, sabah uyandığımızda mesela, zihin direnecektir, yogamı yapmasam bugün diyecektir. O zaman bu düşünceyi üreten zihne, yoga yapmasak da ne yapsak kendini daha huzurlu, daha tatminkar, daha özgür hissedeceksin, diye sorun. Eğer verdiği cevap sizi tatmin ederse o öteki şeyi yapın. Yok eğer tatminkar bir cevap alamadıysanız bir ucundan başlayın, bakalım ne hissedeceksiniz… Benim çok disiplinli olduğumu söylüyorlar ama aslında ben sadece sevdiğim şeyleri yapıyorum. O şeylerin ortasındayken çok mutlu olduğumu kendimi hatırlattığım için baştaki direncime karşı koyabiliyorum.

 

MİTAHARA: Dengeli Beslenmenin Yogacası

Bu yazının orijinali Mavi Orman kitabında yayımlanmıştır.

Pazartesi sabahı yeni asanama katlanmışım. Emma hocam beni kendi ile zemin arasında tost yapmak üzere yanıma yaklaşıyor. Daha elini değdirmeden biliyor. “Dün kahvaltıda beton yedin galiba, kaburgaların kaskatı!”

Kaliforniya’daki Shadow yoga kursumuzun son haftasına başladık. Bir tek kaburgalarım değil, bugün kalçalarım, bacaklarım, belim boynum toptan kaskatıyım. Beton değil ama koca bir top çukulata karamel dondurma yedim dün. Üstelik ikinci dil darbesinden sonra arzum, nefsim tatmin olmuşken durmadım, sonuna kadar gittim. Midem bulanarak homurdandı.

Alışmıştım ne güzel buradaki hayata. Gün doğarken yogamızı tamamlayıp Pasifik plajlarında örgü örmeye, denize bakmaya doymayan pelikanlara, martılara. Balık balık kokan kumlara. Yoga sohbetli kahvaltilara…Hep böyle yaşasam hiç sıkılmazmışım gibi geliyor.

Günlerimi buradaki gibi ağir akan bir rutine oturtmayı seviyorum. Rutinin ritminin dengesinde sağlıklı hissediyorum kendimi. Günler sakin ve yavaş geçiyor. Nefes alacak bol bol yer açılıyor ciğerlerimde.

Ritim bir kere tutunca sahici ihtiyaclarim da daha belirgin hale geldi. Kursun başında hocalarım sevgili Kurmasanamı listemden çıkardıklarında damarlarımda kabaran isyan, yerini teslimiyet ve minnet duygusuna bıraktı. Kurmasana’ya ihtiyacım yok artık. Bir yıl boyunca hergün tosbağanın kabuğuna çekildim. Artık bitti. Bana bir faydası yok. İsyanımın sebebi, alışkanlığım ve kendimi iyi hissetme haline bağımlılığım. Yalan değil, Kurmasana’da kendimi iyi hissediyordum.

Şimdi yeni gıcır asanalarım, tabi başta biraz sıkıyorlar. Nefes nefese içlerine girmeye çalışırken kendimi hiç de iyi hissetmiyorum. Çıkıp kurmasana’da dinlenmek istiyorum. İyi ki tepemde Emma beni pozun derinlerine, merkezine doğru itiyor. Kaçmak yok.

Kurmasana miadını doldurdu. Artık bir işlevi yok. Zevk için arada sırada yapabilirim. Tıpkı akşam yemekleri gibi. Kurs boyunca yemeğimizi gün batımından önce yememiz tavsiye ediliyor. Bu durumda, güneş batarken yogamızı bir kez de kendi başımıza evde tekrarladığımız için en son öğünümüzü 2’de yememiz icab ediyor. Sıkı bir öğle yemeğinden sonra aslında bir daha yemeğe ihtiyacım yokmuş. Acıkıyorum. Acıktım sanıyorum ama aslında sadece damak zevki arayışındayım. Damak zevki ihtiyacı can sıkıntısından oluyor. Zihnim odaklanacaği bir nesne bulduğunda, gün batımı yogasına başladığımda mesela, açlık sandığım o can sıkıntısı buharlaşıp uçuyor. Anlıyorum ki sabah kahvaltısına kadar yakıta ihtiyaci yok vücudumun. Tabi ya uyurken ne işe yarayacak ki besinler? Hadi depoya gidecek hepsi tabii.

Üstelik canım öyle herşeyi yemek de istemez oldu. Sindirim sistemi organlarımın mırıltısı netleşti. Hamur işine hayır! Hem hazmı güçmüş hem de verdiği güç dişimin kavuğunu doldurmazmış. Tuz ve acı biber de red edildi. Kremalı, yağlı, etli, soslu yemeklerin yanına bile yaklaştırmıyorlar. Eh, peki ne istiyorsun ey mide diye soracak olursam, epey sınırlı bir menü çıkıyor karşıma. Hem de hergün. Ezogelin çorbasi, (esmer pirinçle yapılmış) tatli patates, domates, yeşil zeytin, kahve ve çukulata. Bu kadar. Her gün bunları yiyeyim baska bir sey yemiyeyim, iyiyim yani.

Denge hali böyle bir şeymiş demek.
Ama kendisi gelmesi gerek. Zorla olmuyor.

Günümüzde en çok okunan eski yoga metinlerinden Hatha Yoga Pradipika’da mitahara diye bir yamadan bahsediliyor. Bu metindeki yamalar Patanjali’ninkilerden biraz farklı. Mitahara yamalardan bir tanesi. Anlamı doğru gıdaların dikkatli tüketilmesi. Nedir yemeğin “doğru”su? Tabi ki taze, temiz, kimyasal katkı maddelerinden arınmış, organik filan falan. Ama bu kadarla sınırlı değil. Mitahara kavramının içerdiği “doğru” yemek kavramı kişiden kişiye değişen bir şey. Benim Kaliforniya menüsü size hiç iyi gelmeyebilir. Biz bu evde üç yoga öğrencisi beraber kalıyoruz. Ocakta üç ayrı kazan yemek pişiyor. Çünkü hiç birimizin canı diğerinin pişirdiğini çekmiyor.

Mitahara insanın kendisini bir takım sözde sağlıklı besinleri yemeğe zorlaması anlamına gelmiyor. Tam tersi vücudumuzun ihtiyaçlarına karşı duyarlılık kazanıp ona istediğini vermek demek mitahara.

Ne yediğimiz niye önemli peki?
Çandogya Upanişad’da yazmış üstadlar:

Katı gıdaların dış katmanı dışkıya, orta katman ete, özü ise zihne dönüşür.
Sıvı gıdaların dış katmanı idrara, orta katmanı kana, özü ise nefese dönüşür.
Ateşin (sindirim sistemi) dış katmanı kemiğe, orta katmanı iliğe, özü ise söze dönüşür.

Zhander hocamız da diyor ki damağını terbiye eden kişi bedeninin ve zihninin efendisi olurmuş. O kişinin kanı temiz akar, iliği, kemiği, nefesi güçlenir ve söz ağzından bir tatlı dökülürmüş.

IMG_0084

 

YALAN DÜNYA

Shadow Yoga, ışığa giden yolun gölgeden geçtiği prensibi üzerine kurulu bir ekol. Hocamız Zhander gölgenin kaynağını araştırırsak, ışığa varacağımızı söylüyor. Güneş ve ay aydınlattıkları objeler üzerinde gölgeler doğururlar.

Allama Prubhdeva, yoganın fikir babalarından biri, “insan vücudu donmuş gölge katmanlarından ibarettir” diye yazmış.

Bireysel Asana adı verilen eğitimlerde grubumuz sabahları dörde ayrılıyor. Altı buçuk, yedi,yedi buçuk ve sekizde gelenler. Her grupta altı yedi kişi var. Aynı anda hepimiz birden salonu doldurmuyoruz. Gelir gelmez herkes yüzünü duvara dönüp kendi yogasına dalıyor…Dalmalı… Dalması bekleniyor…Oysa benim sağıma, soluma, kapıya gözüm kayıyor. Her birimiz yüzümüz duvara dönük çalışıyoruz. Ama işte öne eğilirken kime hangi poz verilmiş diye bakmadan edemiyorum. Köpek pozu Zhander’in kiminle ilgilendiğini görmeme müsaade ediyor mesela! Sağıma tivist ederken yanımdaki kızın prelüdündeki yanlışları tespit edebiliyorum. Soluma tivist ederken diyorum dön içine, sana ne? Ama niye ki? Madem kendimize dürüst olmayı öğreniyoruz, kendimden başka bir şeymişim gibi davranmanın alemi var mı? Kimi kandırıyorum? Merak ediyorum kim ne yapıyor? Neden? Kendimde bir şeylerin eksik olduğunu düşünüyorum belki? Benden iyiler mi? Daha mühimi: Benden kötüler mi? Karşılaştır dur. Kendi değerimi diğerlerine bakarak biçme alışkanlığı. Donmuş bir gölge katmanı. Günlük hayatta varlığını fark etmiyorum ama işte böyle kendi kendim ile yüzyüze kaldığım yoga anlarında görüntü su gibi berrak. Ne yapayım, gülüyorum duvara karşı! Gölge erimeye yüz tutuyor.

Godfrey Deverux’nun çok beğendiğim bir Satya açıklaması var. Satya yoganın temel prensiplerinden birisi: dürüstlük. Godfrey diyor ki, yalan söylemiyor muyuz yani? Tabii ki söylüyoruz. Satya yalan söylememek değil, yalan anlarında kendimizi fark edip, birini (veya kendimizi) kandırdığımızı kabullenmek olarak düşünülsün.

Salonda duvara karşı otuz beş yoga öğrencisi kendi yalanlarımıza bakıyoruz. Yalanlarımdan utanıyorum. Sonra görüyorum ki utanmak da bir alışkanlık. Donmuş gölge katmanları ile yüzleşmek yerine, onlardan utanmaya, yoklarmış gibi yapmaya alışmışım. Utandıkça, yalan yılana dönüşüyor, sürüyor da sürüyor.

Yalanlarımıza bakıyoruz. Ve tabii yaralarımıza. Hocamız içinizdeki pislik kovası ile yüzleşin diye diye yürüyor salonda! Hem o öyle benim gibi kibar da söylemiyor! Haksız değil. Ben her sabah salondan çıkarken midem alt üst, kustum kusacağım. Emma suyumu çıkarıyor. Bu seneki kursta beni Emma sahiplendi. Bütün dikkati ile beni izliyor, dinliyor, düzeltiyor, pisliklerin su yüzüne çıkmasını sağlıyor.

Donmuş gölgelerden sıyrılırken bizleri çevreleyen yalanları bir bir görüyorum. Ne çok yalanla dolu hayatlarımız. Çalışmak zorunda olduğumuz yalan mesela. Savaşmak zorunda olduğumuz da! Tarihin içinde bulunduğumuz bu döneminde, teknoloji insan emeği/zamanı olmaksızın üretimi sağlayacak bir noktada. Ve yeryüzünde, şimdi, şu anda her bir insanın karnını hayatlarının sonuna kadar doyurmaya yetecek miktarda besin ve su mevcut. Yani güçlerin dengelendiği bir düzende, insanlar canlarını sömüren, ruhlarını tatminsizliğe mahkum eden işlerine gitmek yerine hayatlarını yaşayabilirler. Kitap okuyabilir, böceklerin mucizevi yaşamını inceleyebilir, yıldızları gözleyebilir, müzik yapıp, şiir yazabilir, kısacası bu aleme insan formunda gelmenin hakkını vererek yaşayabilirler.

Neden çalışmak zorunda olduğumuza -ve bununla bağlantılı her şeye- dair ailelerimizden/öğretmenlerimizden/ televizyondan (hele hele televizyondan!!!)/ gazetelerden/dergilerden duyduğumuz her şey yalan. Bize ihtiyacımızmış gibi gösterilen mallar, mülkler, garantiler, sigortalar, tatil köyleri, vitamin kapsülleri ve bütün bonuslar ve yanında getirdikleri krizler de yalan. Sağınıza solunuza bakın, şimdi şu anda hakikati görebilirsiniz. Bizi girdabına çeke çeke beslenen bu sistemin, kudretinin katmerlenmesi için yalanın sürmesi gerek. Canavarın kölelere ihtiyacı var. Mümkünse yabancıdan, yeniden, riskten ölesiye korkan, hayat güvencesi (ne demekse?) peşinde perişan kölelere…”Hayatımı kazanmak” denen yalanın doğrusu canımızı, yaşam enerjimizi feda etmek mi? Kime çalışıyoruz? Niye çalışıyoruz? Hakikatten mi?

Yalan sürdükçe, yoga pozumuz kurmadan padmasanaya, Amerikan başkanı siyahtan beyaza dönüşse bile, hakikati kaplayan donmuş gölge katmanları erimeyecek. Utanmak var ya da yüzleşmek var.

Bana sorarsanız, gölgelerin ötesinde özgürlüğümüz var.

Bir Tatil Akşamı veya Gidelim Buralardan Dayanamıyorum Hali

Bu yazının orijinali Mavi Orman kitabında yayımlanmıştır.

Bu gece sanki on beş yaşındayım. Hava karardıktan sonra odama çekilip hafif hafif çalan müzik eşliğinde, tek başıma olmaktan hiiiiç sıkılmadan, başka da bir şey yapmayı hiiiiç düşünmeden saatlerce oturdum. Müzik seçimlerini I-pod’a bıraktım, ben aldım elime yünümü şişimi. I-podum kendi kafasına göre çaldı. Bülent Ortaçgil, sonra Krishna Das, Sezen Aksu, Dead Can Dance, Kings of Conveniece, Joan Baez, Mete Özgencil, Mercan Dede. Ben elllerimi çalanın ritmine uydurup ördüm. Örgüyü bırakınca Orhan Pamuk’un yeni romanını aldım elime. I-pod sağolsun tam okuduğum zamanlara uygun çaldı.

Portland’daki evimde iki odam var. Birini geceleri kullanıyorum, ötekini gündüzleri. Gece odamda uyuyorum ve kıyafetlerimi saklıyorum. Gündüz odamda yoga köşem, yazı masam, kitaplarım ve günümün çoğunu üzerinde geçirdiğim çekyatım duruyor. Evimiz bir türlü tam ısınmadığından tekerlerli bir kalorifer dilimi odadan odaya benimle geziyor.

Şimdi sıcacık gündüz odamda, gecenin ilerlemesine aldırmadan oturmaya devam ediyorum. Evde kimse olmadığı için aşağıdan gelen konuşmalar, televizyon uğultusu da yok. Gece bana on beş yaşımın annemlerin dışarı çıktığı bazı Cumartesi akşamlarını hatırlatıyor. Yine o zamanlardaki gibi kapısı kapalı odamda, kimseleri istemeden, kendimle dost, kendimden memnun geçen bir tatil akşamı.

Sokaklarda ve şu aralar hayatımda olup bitenler odanın dışında kalmış. Neredeyim ve kaç yaşındayım, işim gücüm, kalbimdeki biri…Hepsi hafızadan silinmiş sanki. Sonra liste liste yapılacakları ile yolculuk hazırlıkları, verdiğim, aldığım yoga dersleri gibi bir gün içinde kafamı defalarca ziyaret eden konular ve sorular ve hatta açlık ve uyku ihtiyacı bile -hayrettir- kapıdan içeri sızmamışlar.

Varsa yoksa bir ters, iki düz, bir ters, iyi müzik ve Orhan Pamuk.

Zaman hissini yitirdiğim bir şimdide çalkantıların dindiği derinde dinleniyorum.

OH! İyi ki Kanada’ya gitmemişim.

Kanada nereden çıktı şimdi?

İçimden bir ses tutturuyor bazen: Hadi bir başka yere gidelim. Eteğimden çekiştiriyor. Sabah erkenden trene binelim, Kanada’ya geçelim. Bu gece Vancouver’da kalır, yarın akşam döneriz.

Eskiden olsa, hemen kanardım ben bu sese. Şimdilerde biraz direnebiliyorum. Çünkü tecrübe ile sabit artık biliyorum. Ne yapacağım o başka yerde? Yönümü bilmediğim sokaklarında canım çıkıncaya kadar yürüyüp, sonra dinlenmek icin havası, kokusu, müziği zevkime uyacak bir kahve arayacağım. Zaten o başka yere varmak için katettiğim yoldan ve sarfettiğim enerjiden bitap, aklıma sokaklarda dolaşmaktan baka bir şey gelmediği için çok üşümüş ve bütçemin kısıtlı yapısından dolayı kaldığım floresan ışıklı, penceresiz otel odamda ısınmak/dinlenmek konusunda isteksiz olacağım.

Ben bunları sayıp dökünce ses susuyor. Şansım varsa bir iki günlüğüne. Sonra müptela misali kanım yine pirelenmeye başlıyor. Sanki sayıp dökmemişim, sanki biz bunları defalarca yaşamamışız gibi.

”Bu haftasonu Kanada’ya kaçsak güzel olmaz mı?’

Gidelim Buralardan Dayanamıyorum hali ben kendimi bildim bileli içimde mevcut. Yasemin’e sordum ona da oluyor mu bu hal diye. Olmuyormuş. Belki size de olmuyordur ve nasıl bir illet olduğundan habersiz, hatta belki özenerek okuyorsunuzdur bu satırları. Çocukken bu hal kapıyı çaldığında bisiklete atlayıp adada Dil Burnu’na gider gelirdim. Tek başına hareket alanımın iskele ve ev arasında sınırlı tutulduğu o zamanlarda, gizlice Dil’e gidip gelmenin heyecanı pirelenen kanımı dindirmeye yeterdi.

Bu hal ortaokuldayken istikametini bilmediğim belediye otobüslerine atlayarak rasgele indiğim Istanbul semtlerinde dolaşma biçimine büründü. Gayrettepe- Nişantaşı-Levent-Taksim AKM dörtgeninden çıkıp Tünel, Karaköy, Eminonü, Haliç civarını keşfetmem bu sayede oldu. Derken ilk arabam NeJaT’la sınırlar genişledi. İstanbul’un her iki yakasından yukarı Karadeniz’e çıkmalar başladı. Bir defasında arabayı, ertesi Pazartesi okulda olmam gerektiğini bile bile bir Cuma akşamı Antalya’ya sürmeye bile kalkıştım. Neyse kanımdaki pire Adapazari civarında duruldu da, oradan geri döndüm.

Bu hep tek başıma atıldığım maceraların insanlardan habersiz gerçekleşmesi de önemli bir özellikleri. Hesap sorarlar endişesi ile ev arkadaşlarıma bile çaktırmadan, süzülerek evden çıktığım çok oldu. Dolayısıyla kimseler bilmedi bu yolculukları.

Bu hal uyuşturucu bağımlılığı gibi bir şey. İnsanin kanına girmeyegörsün, yola çıkana kadar bir daha rahat yok. Vız vız vız.

Yaş ilerledikçe seçenekler yelpazesi de genişlediğinden, iş komşu ülkelere gitmeye kadar vardı. Tayland’da yaşadığım yıllarda, haftasonu Bangkok gezileri, başkent kesmezse komşu ülke Laos’un insana emdiği sütü burnundan getirten otobüsleri ile uzak köylerine ve hep derine daha derine… Kırıp dizimi İstanbul’da kalmaya karar verdiğim geçen yaz, ucuz bilet buldum diye atlayıp iki günlüğüne Londra’ya kaçmalar, kuzenim haftasonu için arabasını ödünç verdi diye acele o arabayı Seattle’a sürmeler ve daha neler neler…

Peki, kimselere hesap vermeden süzülüp gittiğim o başka yere varınca ne oluyor?

Hep aynı şey.

Bir kere günlerce günlerce o başka yerin hayalleri ile kanımı fokur fokur kaynatmış, özgürlük vaatleri ile başımı döndürmüş o ses sus pus oluyor. Ben kendi sessizliğimde, artık varmış olduğum o başka ülkenin bana yabancı şehrinde kalacak bir yer aramaya başlıyorum. Bu yaşımda hala üniversite öğrencisi bütçesi ile geçindiğimden, ya bir hostel koğuşuna ya da sevimsiz bir otel odasına kapağı atıyorum. Yerleşip de kendimi sokağa attığımda, işte tam o zaman KOCCA bir boşluk GÜM diye suratıma çarpıyor. Kanımdaki pire doymuş olduğundan artık neden o yabancı memleketin bilmediğim sokaklarında dolaştığıma dair kendime verecek tatminkâr cevabı da bulamıyorum. Ve işte her defasında ”ne işim var benim burada?” diye -içimden- haykırdığım o an geliyor.

Sonrası daha da acıklı. Eve dönmek istiyorum. Veya yanımda bir dost olsun . Bunca masraf, bunca yorgunluk…Ne işim var benim burada, tek başıma? Onaltı yaşımın melankolisinde tekrar tekrar dinlediğim bir Zuhal Olcay şarkısı derdi ki “yalnızlığım…yaşamak zorunda olduğum beraberliğimsin”. Maceranın bu noktasında dudaklarım ister istemez o eski melodiye, içim de onaltı yaşımın melankolisine dönüyor.

Son seferde, temmuz ortasında bile serin, meydanları, metroları tıklım tıklım Londra’da yığıldığım -afedersiniz- bir Starbucks koltuğunda and içtim. Defterime de yazdım. Bir daha yalnız yola çıkmayacağım. İnsanın kendi kendini motive etmeye çalışmasının çok yorucu bir tarafı var. Ve ne yapıyorum dersiniz o başka şehre gelince? Sokaklarda yürümekten yorulunca bir kafede oturup kitap okuyor, yazı yazıyor, hava kararınca yatıp, gün doğarken sevimsiz odamın, eşyalarını kenara ittiğim bir köşesinde yoga…Yani Portland’da, İstanbul’da, Nong Khai’de, yuvamın bulunduğu memlekette bir gün içinde neler yapıyorsam tıpatıp aynılarını.

Neden teperim ben o zaman onca yolu? Bilmiyorum. İnsan denen yaratığın esrarlarından biri de bu belki. Bilinmeze olan merak ve özlem çocukluğumdan beri aklımı başından aldı. Bilinmezde özgürlüğü aradım. Dahası özgürlüğün bilinmezde gizli olduğunu sandım. Kendimi öyle sandığıma inandırdım… Oysa daha baştan biliyordum. Annem Mavi Orman diye bir kitap okurdu bana uyumadan önce. Masalın kahramanı Yörük tavşan evini, ailesini, köyünü ardında bırakarak çok merak ettiği Mavi Orman’ı aramaya çıkar. Bütün kitap Yörük’ün Mavi Orman yolunda yaşadığı -birini bile hatırlamadığım- maceralarını anlatır. Sonunda Yörük Tavşan sora sora Mavi Orman’ın yolunu bulur, yaklaşırken başını kaldırır bakar ve bir de ne görsün! Meğer Mavi Orman terk edip gittiği köyünün ta kendisi imiş!

Annem okurken gıkımı çıkarmadan dinlediğim bu masalı, uykudan önce kitaplarını artık kendi kendime okuduğum yaşlarımda yeniden elime aldım. Bittiğinde yorganı başıma çekip sessiz sessiz ağladığımı hatırlıyorum.

Mavi Orman’ın, Yörük’ün köyünden başka bir yer çıkmamasının çocuk kalbimde yarattığı hayal kırıklığından mı, yoksa kendi kaderimin de Yörük tavşanınkinden farklı yazılmadığını daha o yaştan sezdiğim için mi ağlıyordum, bilmiyorum.

Bu akşam Kanada’da değil de odamın sükûnetinde oturuyor olmanın içime yaydığı huzur ve tatmin belki de artık Mavi Orman’ı bulduğumu düşündürtüyor bana.

Aisha_Marathonas_2017_2

 

 

Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği

Bu yazının orijinali Mavi Orman kitabında yayımlanmıştır.

Bazılarımız için hayat kendini düzene, disipline sokma çabaları ile geçer durur. Bazılarımız içinse esas çaba gerektiren, aşırı ciddiyetten yakayı sıyırmaktır. Ben her iki durumda da (ve diğer her durumda)çabalamanın beyhude olduğunu savunanlardan olsam da, illa ki bir gruba dahil edileceksem, ciddiyeti bir türlü gevşetemeyenlerden sayılmalıyım.

Yani ikinci grup. Hayatı aşırı ciddiye alanlar grubu.

Bu ikinci gruptansanız , sizi kısıtlayan davranış alışkanlıklarınızı farketmeniz diğer gruba göre biraz daha zor bence. Toplumun geneli, anneniz babanız, hocalarınız ve dostlarınız ciddi tavrınızı takdir edip dururlar, ve hatta gıpta ederlerken siz o ciddiyetin boynunuzdaki esas zincir olduğunu göremezsiniz.

Görürsünüz de, zaman alır. Oysa diğer grup için mesela, kendini disipline, düzene, dirliğe sokmaya çabalayanlar için, bir başka deyişle tembelliği boynuna zincir takım için, hayatı kısıtlayan alışkanlıkları görmek daha kolay olabilir. Ne de olsa tembellik -henüz- toplumun genelinde yükselen değerlerden sayılmıyor. Bu yüzden kendi üşengeç ve uyuşukluk eğilimleri yüzünden ızdırap çekenler (ki sözüm sadece bu durumdan ızdırap çekenlere, tembellikleri ile barışık yaşayıp hiç de bunalmayanlara bu yazdıklarım vız gelip tırıs geçiyordur zaten) boyunlarındaki alışkanlık zincirini çıkarıp atmak için nereye gideceklerini, diğer gruba göre biraz daha kolay anlayabilirler.

Nereden çıktı şimdi bu konu?

Her sabah yazı yazmak niyetiyle uyanıyorum. İçim dolu dolu…yazmak istiyorum. Ama yazmak yerine ne yapıyorum? Yazmıyorum. Niye? Yazmayı planladıklarımı yeterince ciddi bulmadığım için. Ya da yeterince yogavari değil…ya da eğitici değil…ya da ne biliyim, o gün güzel cümle kuramıyorum, içimden geçenleri ifade etmeye dilim dönmüyor. O gün öyle bir gün.

Fiziksel bedenin esnekliği ve gücü nasıl günden güne değişiyorsa, (ay hali, ruh hali, akşam yemeği hali, iklim ve uyku koşulları, rüya hali filan falan) dilin esnekliği de öyle. Bazı günler dilim dönmüyor iki kelimeyi bir araya getirip aklımdan geçeni kağıda dökmeye. O günlerde konuşamıyorum doğru dürüst. Ne Türkçe ne İngilizce. (İngilizce hiç!

İşte o günlerin birinde isem, yazmak doğru değilmiş gibi geliyor. Kötü kötü cümleler kurup, derinliği olmayan konularda gevezelik edeceğim de ne olacak? Haa bir de -olmaz ya- hani ya annem okursa yazdıklarımı, o kötü kurulmuş düşük cümlelerimi? Allah muhafaza!

O yüzden işte bekliyorum. Şöyle dilimin taklalar atabildiği bir günüm gelsin de varoluşa dair şiirsel yoga yazıları yazayım. O günü beklediğim diğer günlerde içimi kemiren bir sıkıntı…yine yazmadım. Yine yazamadım. Bu sabah da böyle kemir kemir oturmuş e-postalarıma bakıyordum kahvenin bir tanesinde. Baktım bir sayfa açmışım, baktım hemen oracıkta parmaklarım yazıyor bir şeyler. Amanın. Oysa ben yazıları önce günlüğüme yazıp, üç kere okuyup üfleyip ondan sonra bilgisayara yerleştiririm. Üstelik özel bir zaman dilimim olmalı. Günün yazı dilimi. Öyle kahvaltı ile ders arasında olmaz. Baktım parmaklar beni dinlemiyor, yazıyor da yazıyolar. Kimden geliyor bu sözcükler? Pek de akıcı değil sanki…kendim okusam beğenmem. Ama oldu işte…yazıverdim.

Alışılmamışa teslim olmak zor ama dayanılmaz da değil. Üstadın varolmanın dayanılmaz hafifliği dediği bu mu acaba? Pek bir hafif hissediyorum da kendimi! Neyse…

 

Şefkat ve Cesaret

Atina’dan Ati Krantha’ya

Bu yazının orijinali 2011 yılında Mavi Orman kitabında yayımlanmıştır.

Ve derken….neredeyim ben şimdi biliyor musunuz?

Daha önce gelmediğim, sokaklarını, kahvelerini dükkânlarını tanımadığım ama sanki içine doğmuşum gibi yadırgamadan kaynayıp gittiğim bir şehirdeyim.

Atina’da!

Panepistimiou bulvarının üzerinde, sekiz katlı bir kitapçının geniş ferah sigara içilmeyen kafesinde. Daha dün Portland’daki odamda mutlu mesut oturuyor, kök salmanın nimetlerini sayıp döküyordum değil mi ? Hayat böyle savuruveriyor işte bir rüzgarla insanı!

Yeni bir şehirde, neresi olursa olsun bana evdeymişim güvenini veren ilk yer kitapçılar. Bilmediğim bir diyara tek başıma vardı isem, ilk iş büyük bir kitapçısına gidip ‘havaya girmeyi’ seviyorum.

Fakat şimdi, birden fazla nedenden dolayı Atina’da havaya girmek için çaba sarfetmeme gerek yok. Kitapçının kafesine de tek başımalığımda kafa dinlemeye geldim.

Çok gezenler bilirler. Bir ülkeden diğerine geçince gözleriniz kapalı olsa da farkedeceğiniz bir his atlaması yaşanır. Bir ürperti. Yani görünürde az şey değişse de -özellikle aynı mimarın elinden çıkmışcasına birbirine benzeyen havaalanlarında- insanın içindeki hisler, ülkenin insanların his dalgasına göre yeniden ayarlandığından (cep telefonu şebekeleri gibi, havadakini kapıp onunla devam etme durumu) yeni ülke ilk önce hisedilir. Bahsettiğim havaya girmek böyle bir şey…

Bu yeni ülke ürpertisi pek taze, pek nadide pek keyifli olduğundan uzak diyarlara seyahat insanoğluna hep cazip gelmiş ya. Yeniden aşık olmanın cazibesi gibi. Ben de diğer gezginler gibi ”yeni ülke hissi’nin müptelası, aşığıyım.

Çocukluk hayallerimden biri sadece filmlerde gördüğüm yatak odaları üst katta, içerden merdivenli iki katllı müstakil bir evde yaşamak ise diğeri de yurtdışına çıkmaktı. İlk hayalin gerçekleşmesi için Tayland yıllarımı beklemem gerekti. İkinci hayal ise çabuk geldi. Kızı gibi gezme tutkunu babam bir yaz günü onunla Yunanistan’a gelmek ister miyim diye sordu. On yaşındaydım. Sıcak otobüsün içinde dizlerimin arkasından terler şıpır şıpır akarken, yol bitmek bilmemişti. İpsala sınır kapısında beni büyülü bir eşik bekliyordu ve onu geçince yeni ülke…Ah yeni ülkenin kokusu, renkleri, sesleri, tenimdeki rüzgarı bambaşka olacaktı.

Olmadı tabii. Selanik’de aynı rüzgar esiyor, sokak satıcıları aynı megafondan aynı anlaşılmaz kelimeleri bağrıyorlardı. Kime yol sorsam türkçe cevap verebiliyordu. Vermese bile Büyükada’da geçen çocukluğum boyunca çarşıda pazarda, çay bahçelerinde, komşu balkonlarda duyduğum Rumca, konuşamasam da anladığım, anlamasam da yadırgamadığım kısaca tanıdık bir sesti. Yeni ülke ürpertisinin hayatıma girmesi için başka memleketleri beklemem gerekiyordu anlaşılan.

Zor zamanlarda, yani şimdi, Atina’nın o çok tanıdık, havaya girmemi gerektirmeyen havasında kendimi güvende hissediyorum. Kaldırım taşları, büfeler, sokağın bir ucundan diğerine bağıranlar, simitçiler ve tanıdık bakışlı gözleri ile Yunanlılar sanki burada doğmuşum gibi rahat gezinmemi sağlıyor. Zor zamanlarda yeni bir ülkeye alışmakla gücüm tükenmesin!

Portland’da tanıştığım ve esasen Atina’lı olan sevgilim hastalandı. Amerika’da sağlık sigortası olmadığı için ailesinin yanına buraya tedaviye geldi. Ben de moral desteğe. Zamanlar zor işte bu yüzden. Kendi moralimi yüksek tutmam gerekiyor.

Hastaya destek deneyimli olduğum bir alan değil. İlk hafta öyle bir çuvalladım, kendimi öyle bir hırpaladım ki sonunda yatağa düşen ben oldum. Dünyanın iki ucundaki dostlarım yardıma yetiştiler de öyle ayaklandım. Hastalık zamanları zor elbet. İlk trene atlayıp kaçıp gitmek istediğim olmuyor mu? Her gün. Her gün ama giderek seyrekleşen sıklıkta. Belki yakında günde bir kere aklıma kaçma isteği düşecek, belki zamanla iki günde bire düşecek. Ve sonra bir gün kaçıp gitmeyi aklımdan geçirmeden geçecek.

Zor zamanları, onlarla kurduğumuz kaçma/kalma ililşkisi bakımından yogadaki ‘zor’ pozlara benzetiyorum. Her gün atlarsak hiç bir zaman beceremeyeceğimiz o asanalara. Shadow Yoga serisinde Athi Krantha diye bir arkaya katlanma pozu var mesela. Çöktüğümüz noktadan, sağa, oradan arkaya dönerek köprü kuruyoruz, sonra daireyi tamamlayıp çökme noktasında bitiriyoruz. Başta haddimi bilmeyip zorladığım için boynumu incittiğim bu hareketi, sonraki bir yıl boyunca -boynumun çoktan iyileşmesine rağmen- çalışmamak için türlü bahaneler uydurdum. Kaliforniya’daki Shadow Yoga kursunda hocam Emma tepemde beklerken mecbur kaldığım için başladım hergün Athi Krantha dönmeye. Kaçmayıp da kalınca kafamdaki ‘zor’ kavramı bir haftada eridi gitti. Şimdi her gün Athi Khranta anını bekliyorum. Öyle seviyorum artık, fırıldak gibi dönüyorum, üç kere sağa, üç kere sola!

Mat üzerinde tekrarladığımız/ kırdığımız davranış kalıpları (alışkanlıklar) hayatımızın aynası. Zor zamanlar aslında zor pozlar… Zorun zorluğu kafada sadece. Ondan kaçtıkça kalıp derinleşiyor, perçinlenip yer ediyor. Üstelik her kaçış aynı bildik, buruk yerde sona eriyor. Yenilginin bildik bıkkınlığı. Kalışların bizi nereye götüreceği ise muamma. Atina’yı da Athi Khranta gibi dört gözle bekleyecek miyim? Kim bilir? Arada çıkmazsak ancak filmin sonunu görebiliriz, değil mi ya?

Ben Kokia’ya bir söz verdim: Hastalıkta sağlıkta yanında olacağım.

sumandef_0.2.gif