Annemin Yaş Günü

 

Scan 14
Annemle ikimiz bir yaz günü

 

Bugün annemin yaş günü.

1 Mayıs.

Bu ikisi çocuk kafama beraber işlemiştir. 1 Mayıs “İşçi ve Emekçinin Bayramı” ile annemin yaş günü. Şairin* dediği gibi çocukluk gökyüzü gibi bir şey olduğundan ve hiç bir yere gitmediğinden, ben çocukken kafamda birbirine bağlanmış hatlar, devreler, birbirinden alakasız da olsa bugünkü iç dünyamı belirleten unsurlar olarak varlıklarını sürdürüyorlar.

Annem 1 Mayıs’ta doğduğu için daima gurur duymuştur. Onu hiç bir bayramda 1 Mayıs’taki kadar heyecanlı gördüğümü zannetmiyorum. 1 Mayıs bebeği olarak nerede kalabalık bir grubu adalet, eşitlik ya da başka erdemler için yürürken görse yerinde duramaz, çocuk gibi heyecanlanır ve sonunda kendini kalabalığın içine atar. Annem kalabalıkları sever. Çok sever. Kapalıçarşı’nın kalabalığını da sever, Nişantaşı’nın da. Film Festivali zamanı İstiklal’e doyamaz. Sokakları eve tercih eder, insanları tek başınalığa. İnandığı davaları gider Adalet Sarayı’nda izler. Haksızlık karşısında eli kolu bağlı durulmayacağına inanır.

1977 yılındaki kanlı 1 Mayıs’ta da Taksim Meydanı’ndadır. Ben üç yaşında. Evde. Bana bakan büyük halam ve nenemin dehşetini kemiklerimde duyarım ama nedenini bilmem. Annemle ilgili çok çok çok korkunç bir şey olduğunu sezerim sadece. Soramam. Alacağım cevaptan korkarak. Sonra kapı çalar, annem gelir. Yanakları al al, teni serin, bahar kokulu ve korku dolu. Büyükler onu azarlarken ben kucağına tırmanırım.

“Senin artık bir çocuğun var, senin artık sorumlulukların var.”

Büyükler gider. Biz 1 Mayıs marşları dinleriz evde. Beraber söyleriz. 1 Mayıs 1 Mayıs İşçinin Emekçinin bayramı. Ben el çırparım ve bir de annemin ve annemin bayramı. Kırmızı bir teybim var. Karşıki apartmanda oturan babaanneme giderken teybimi sapından sallaya sallaya yürürüm. Teypten yükselen marş babaannemin yüreğini ağzına getirir. Üç sene geçmiştir aradan. Marşlar sokaklarda çalınmaz. Evlerde bile çalınmaz ama biz annemle çalarız. Ruhi Su’yu, Aldırma Gönül’ü, 1 Mayıs’ı.

Annem sonraki senelerde 1 Mayıs kutlamalarına ne zaman izin verildiyse meydanlara koştu. Ne 77’de ölümden kıl payı kurtuluşu, ne de büyüklerin azarları onu durdurabildi. Haksızlıklara karşı omuz omuza yürümek onun için en güzel doğumgünü kutlamasıydı. Bilirdim.

Annem cesurdur. İnatçıdır. Gönül koyduğu bir şeyin ucunu bırakmaz. Tutkuludur. Çalışkandır. Sevecendir. Tükenmez bir enerji kaynağıdır.

Geçenlerde, Mavi Orman’ın yeni baskısını kutlarken, “sen bana Mavi Orman’da haksızlık ettin”, dedi. Bunu duyunca ateş kulaklarıma çıktı. Sonra dedi ki,

“Çeşme Altınyunus’taki tatili anlattığın bir bölümde annem gece beni babama bırakıp diskoya gitmişti, yazmışsın. Ben aşağıda, Şeyda ve Cem ile oturuyordum oysa ki!”

Bunu duyunca güldüm. Aslında anneme sarılmam lazımdı. O kadar saf, o kadar tatlı bir itirazdı ki bu! Ben çocuk aklımla onun diskoya gittiğine emindim. Disko -herhalde Türk filmlerinin etkisinden olacak- benim dört yaşındaki aklımın içinde bir annenin çocuğunu bırakıp gidebileceği ennnn berbat yerdi. Onu Ahu Tuğba gibi, ışıklı dev bir disko topunun altında dans ederken hayal ediyordum. Sonra da kriz geçirerek ağlıyordum. Babam ne yapacağını şaşırmıştı.

Annem diskoda değilmiş o gece. Odanın hemen aşağısında, belki havuz kenarında arkadaşlarıyla oturuyormuş. Önce kamuoyu önünde bu yanlışımı düzelteyim. Kayda geçsin. Mavi Orman’ın o bölümünü okuyanlar, bir de bu gözle yeniden okusunlar.

Ama annem haklıydı. Mavi Orman’da ben ona haksızlık etmiştim. Disko meselesinden dolayı değil. Beni ben yapan her şeyi ondan aldığımı söylemediğim için. Üzerimdeki emeğini yeterince, belki de hiç, vurgulamadığım için. Oysa ben tutkuyu, cesareti, çalışkanlığı, inadı, insanlık sevgisini hep ondan öğrendim. Onu seyrederek, ona hayranlık duyarak.

Annem bana çok iyi analık etti. Hiç abartmıyorum. Beni Basri sandviçleriyle besledi, lise son sınıfa kadar her sabah çantama soyulmuş, doğranmış üç elma koydu. Üç tane ki arkadaşlarımla paylaşayım. Cumartesileri AKM’de çocuk tiyatrolarına, Sander kitapevine götürdü, Yıldız Parkı’nda gezdirdi, Büyükada’nın arka tarafındaki tepelerdeki çalıların arasında kocayemiş toplamayı öğretti, benimle bisiklete bindi, benimle yüzdü, sıcak yaz öğleden sonraları yanıma uzanıp benimle beraber kitap okudu.

Bunları yaparken asla kendini bir sadece bir anne’ye indirgemedi. Bana daima bir kadın olarak, bağımsız bir hayatı olduğunu ve o hayatta mutluluk bulduğunu hissettirdi. Ve bunu öyle doğal, öyle ustaca yaptı ki ben kıskançlık ya da eksiklik duyacağıma o bağımsız kadına hayran oldum ve bir gün onun gibi özgür ve mutlu bir kadın olma hayalleriyle büyüdüm. Bu, annemim bana verdiği en kıymetli hediyedir.

Mavi Orman ve diğer kitaplar yazıldıysa, siz okura ulaştıysa, bu satırlar yüreklerde yankı buluyorsa bilin ki bu annem sayesindedir.

Umarım geç kalmış teşekkürümü buradan kabul edersin anne.

(Edersin biliyorum çünkü bağışlamanın dünyanın en kolay ve ruhu en hafifleten şeyi olduğunu da sen öğrettin. Kırk yıllık hırçınlık krizlerim sırasında antika aynandan, hasır sandalyeye ve güzel kalbine kadar kırdığım her şeyi bağışlayarak sen öğrettin bana.)

İyi ki doğdun!

Kızın,

Defnoş.

*Şair Edip Cansever’dir ve Manastırlı Hilmi Bey’e İkinci Mektup adlı şiirinde şöyle der:

Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk

Hiç bir yere gitmiyor.

(ki Türkçe yazan, yazmayı düşünen, isteyen, bir türlü yazamayan herkesin bu şiiri okumasını öğütlerim)

 

 

 

 

 

Mavi Orman Yeniden

İlk gözağrım Mavi Orman Doğan Novus etiketiyle yeniden basıldı. Bugüne kadar bana pek çok kıymeti öğrenciyi, okuru, dostu kazandırmış olan bu ilk kitabımla yeniden buluşacağımız için mutluyum. Sizlere Giriş bölümünü okumak istiyorum. Yazıyla ilişkimi değiştiren, okurla beni tanıştıran bu ilk adımı atarken duyduğum kuşkuların yatıştığını ve içsel huzursuzluğun dindiğini zannetmeyin. Yazmak meğerse böyle bir işmiş. 

 

Büyüklüğüme Mektuplar

Çocukken bizim eve misafir geldiğinde, annem muhakkak onun beni de görmesini isterdi. Böyle zamanlarda, dış dünyaya kapalı odamın hafif aralık kapısından önce bir baş uzanır, sonra misafirin kendisi, ne yapacağını bilmez bir halde, belli ki pek istenmediği o dünyaya adımını atardı. Ben oyunum kesintiye uğradığı için sıkkın, misafir sıkıldığımı gizlemediğim için çaresiz, karşılıklı öylece dururduk. Oysa bilirdim ki beni doğal ortamım- da izlemek ister misafir. Ne duydu ise hakkımda, kendi gözüyle görmek ister. Ne var ki odada bir başkası varken (o başkası bir çocuk bile olsa) kendi dünyama dönmenin yolunu bilmediğimden, sıkıntılı sessizlik uzar da uzardı. Sonunda annemin misafir arkadaşı olmadık bir adım atarak kendini benim dünyamak atmaya kalkışır ve varlığıyla kesintiye uğrattığı etkinliğin ne olduğunu araştırmaya başlardı. İşte o zaman gözleri ya kara tahta karşısına sıra sıra dizilmiş bebeklerime ya da masamdaki tükenmez kalemle çiziktirilmiş saman kâğıtların kayardı.

Zaruri ziyaretini noktalamak için fırsattı anneme seslenmesi belki:

“Ah canım! Nilüfeeeer, yazar olacak bu senin kızın!” ya da; “Bak bak şu sıralara dizilmiş bebeklere… Annen gibi öğretmen olucan di mi kız?”

Canım sıkılırdı bu yorumlara. Hem de pek fena. Sinir olur- dum! Yazmadan duramıyordum ve bütün oyunlar evetokulculu- ğa dönüşüyordu en nihayetinde ama büyüyünce ne yazar ne de öğretmenolmakistiyordum.Bunlarzatenbildiğimişlerdi.Bilmediğim sulara yelken açacaktım ben büyüyünce. Mesela astronotolacaktım. Olmadı uzaybilim ile ilgili bir iş. O da(matematik gerektiğinden) olmazsa, oyunculuk vardı istikbalimde.Yazarlık ve hocalık değil ama!

Şimdi hayatıma bakıyorum da, annemin odamda kıvranan ahbaplarına tek tek selam göndermekten kendimi alamıyorum.

Bildiğimi içimle harmanlayıp kâğıda dökmek… Bildiğimi içimle harmanlayıp öğretmek…

Kendimi doğru yerde, eksiksiz, tastamam hissettiğim iki eylem, iki evim!

Bütün direncime rağmen ikisi de her yaşımda benimle birlikte geldi. Tatmin bulamadığım işler peşinde koşarken onlar bir köşede sıralarını bekledi.Şimdi hayatımın üçköşesinin ikisini onlar tutuyor. Yazmak ve öğretmek… Üçüncü köşe ise yoga. Üçgenin üçköşesibirbirlerinitamamlayarakkendimi, diğerini, insanı, varoluşu, kâinatı, Yaradan’ı keşfetmeye doğru götürüyor beni.

Zen Budistlerin inancına göre, gün gelip de varacağımız bir duraktan bakar dururmuşuz şimdiye. Kendi geleceğimizden bir ses konuşurmuş kulağımıza. Büyüklüğüme mektuplar yazardım çocukken. Hayallerimi gerçekleştirecek tek bir insan vardı. Ne annem, ne babam… Büyüklüğüm benim tek kahramanımdı. Ona kendimi anlatmakla başladım işe. Yazmayı öğrendiğim gün annemin hediye ettiği hatıra defteri kısa zamanda bir kendimi deşme-ve belki de yaratma- arenasına dönüştü.

İşte ta o zamanlardan beri yazmak beni içime çevirir durur. Yazılarımı büyüklüğümden başkası okusun diye yazmadım hiç.

Yazamadım.Sayfa sayfa hikâyeler, romanlar yazarken dışarı açılmayı değil, kendime kaçmayı amaçlıyordum. Ve hep devam etti yazı. Defterlerim yanımda gezdi memleket memleket, mahalle mahalle, ev ev. Kafelerde, restoranlarda, çay bahçelerinde hep çantalarımda dolaştı.

Şimdi kendimi ifşa etmek utandırıyor beni. Sonra kendimden utandığım için utanıyorum. Sonra da kendimden utandığım için utandığıma utanıyorum. Böyle gidiyor işte utanç… Halka halka. Bu yüzden ilkgünden beri kilitli günlükleri çekmecelerin gizli bölme- lerinde sakladım. Gizli saklı bir şey yaptığımdanda değil. Binlerce sayfanın arasına sakladığım esas benliğimidi.Kimseler bilmesin istedim içeride olup biteni. Bu yüzden en yakınıma bile açamadım günlüklerinkilidiniyıllarca.Bir maskenin ardında gizledim yüzümü.

Bu yazılar hayatımda yeni bir adım. Kilitli günlüklerimi açıyorum.

Aklımda bin bir soru…

Kendini kendine anlatmak bile zor işken, bir diğerine anlat- mak nasıl olur? Süzerek, oynayarak değil, soyunarak anlatmak. Kilidini kırıp günlüğünü uzatmak, “Al oku” demek bir dosta nasıl olur? Peki, kişinin kendini tanımadığı insanlara açması, onla- rın önünde ağır ağır soyunması neleri getirir beraberinde? Düşüncesiyle bile yanaklarıma al basıyor.

İşte bu yüzden, al bastığı için yani, günlüklerimi size yüksek sesle okuyacağım. İçimi dışarı çevirmek, çevirirken dışarı dökü- lenleri, öfkeleri, üzüntüleri, sıkıntıları, al bastıran utanmaları, si- nirli kahkahaları, sonu gelmez gözyaşlarını toparlayıp bağrıma basmak nereye götürecek beni?

Merakım kabarıyor. O yüzden yazıyorum.

 

MaviOrman_o

Geleneksel Hint yoga eğitiminin üç temel direği Guru, Şastra ve Sadhu Sangha. (Aynı üçlü, temel Budizm’de Buda, Dharma ve Sangha olarak geçer) Guru, usta ya da hocadır. Öğrenciyi kendi kendisi ileyüzleştirmenin inceliklerini bilen, onuelinden tutup en derinine giden yola sokan, kendisi de bu yolda yürümüş ve hayatın değişkenliği karşında sağlam durmayı başarmış bir üstat; Guru.

İkinci temel direk Şastra, yani yazılı metinler. Hem tarihi ya-zıtlar hem de günümüzde yazılmış kitaplar eğitimin şüphesiz önemli parçaları.

Üçüncü temel direk Sadhu Sangha ise öğrencinin birlikte bü- yüdüğü diğer öğrenciler cemaatini anlatır. Sadhu’nun kelimeanlamı “kutsalkişi”dir. Sadhusangha’yı bir tekkenin dervişleri gibi dedüşünebilirsiniz. Sadhusangha aynı yola başkoymuş ve genelde aynı hocanın öğrencisi olan veya aynı öğretiyi benimsemiş (ama seviyeleri farklı) insanlardan oluşur.Yoga eğitimi sürerken sadhu sangha ile çevrelenmiş olmak, iyi bir hocaya sahip olmak kadar önemlidir.

Ortak paydası yoga olan dost cemaati yani sadhu sangha karşısında kendini anlatmak derviş yolunun olduğu gibi yoga yolunun bir parçası. Sadhusangha karşısında soyunan öğrenci, her bir dostun gönül gözünden kendini bir kez daha görme şansını elde eder.Her bir dost gözü bir katman daha derinine çeker kişiyi. Oradan yukarı utançla, öfkeyle, gözyaşı ve bazen kahkahayla çıkar belki, ama nasıl çıkarsa çıksın, dost gözünün gücü yargıyı un ufak etmeye yeter.

Günlüklerimi benimle okuyan tüm dostlar bu yolda benimle yürüyen sadhu sanga’nın ta kendisi. Tanışmasak da yolumuzbir.

Dost cemaate konuşmak keşiflerin en derinine götürebilir bizi. Ben de bu yüzden kırıyorum günlüklerimin kilitli kapısını. Büyüdüm büyümesine de, gelecekteki bana yazmaktan vazgeçmedim. Hayallerimdeki okur, hâlâ büyüklüğüm. Geçmişten şimdiki bana yazan çocuğa gelince… Ona sözüm var. Hayallerini gerçekleştireceğim. İşte o yolda yürürken tecrübe ettiklerim, öğrendiklerim, öfkelerim, kafamda fink atan fikirlerim, sonu gelmez yolculuklarım, aşklarım ve bütün merakım ile yogalı günlerim…

Dilim sürçer ise şimdiden affola!

Yoga Psikolojisi

Ben yogaya ilk nefeste sevdalandım. Çok tuhaftı. Hiç bir şey beklemeden gittiğim kursun ilk dersinin sonunda şavasana’da yatıyorduk. Mat filan bulunmayan bir salondaydık. Yerler betondu. İnce, pamuk battaniyeler yaymıştık altımıza. Sabahtı henüz. Hava serindi. Saat erkendi. Kuşlar yeni uyanıyordu. Ders başladığında saat daha da erkendi. Hayatta uyanamam, dediğim bir saatti. Hayatta uyanamazdım sahiden de. Gitmeyecektim ben o kursa. Önceki geceki niyetim buydu. Evet, kayıt yaptırmıştım ama paramı ödememiştim. Ben o zamanlar çok yapardım böyle şeyler. Söz verir, sözümden dönerdim. Kayıt yaptırır, son dakika cayardım. Bu yoga kursu da böyle bir şey olacaktı. Sabahın o saatinde kim uyanabilirdi canım?

Ama kader ağlarını örmekteydi. (Zaten kader ağlarını hep örmez mi? Biz de bireysel seçimlerimiz sonucunda bir yere vardığımızı zannederiz.) Önceki gece ben o uzak ülkenin, o uzak kentinde bisikletimle geziyordum. Arkadaşlarım Meksika lokantasının sokağa taşan masalarında margarita içiyorlardı. Bisikletten inmeden onlarla uzaktan laflamıştım. Oturmamıştım. Aklımda her halde başka bir plan vardı, hatırlamıyorum. Tam yeniden bisiklete atlamış o uzak ülkeyi daha da uzak bir ülke olan komşusundan ayıran nehrin istikametinde pedal çevirmeye başlayacaktım ki Meksika lokantasının arka masalarının biri hareketlendi. O zaman fark ettim: Bir grup yaşı benden büyük farang (o ülkenin dilinde ecnebi) bana bakarak gülümsüyordu. Ben de gülümsedim. Tanımıyordum onları. O uzak kentte bir dolu farang yaşardı. Hepsi de birbirine benzerdi. Hepsi de Meksika lokantasında buluşurdu.

Pedala bastım. Tekerlekler döndü. O zaman gördüm: Güler yüzlü farangların arasında oturan ceylan gibi güzel bir kadın kalkmış, masaların arasından geçerek bana bir şeyler söylemeye çalışıyordu. Hayat bir roman ise ben döner o sayfayı bir daha, bir daha okumak isterim. Hayatımın kırılma noktasıdır o an. Bugün buraya, bu satırları yazmama neden olan karşılaşmadır o. Sizinle benim karşılaşmamız benim o akşam gidonu Meksika lokantasına kırmanın eseridir.

Farkında mıydım? Neredeeee? Kadın sesini duyuracak kadar bana yaklaştığında yarınki kursa gelip gelmediğimi sordu. O zaman uyandım. Yoga hocasıydı. Geçen hafta kapısını çalıp da kursa katılmak istediğimi söylemiştim. O da 20 Şubat grubuna adımı yazmıştı. Topu topu beş kişi alıyorlardı zaten. Kurs bir hafta sürecekti. Sabah 6da meditasyon başlıyordu. 7de hareket, teori, nefes mefes ve gerisini dinlemediğim bir sürü şey.

Ben adımı yazdırıp çoktan vazgeçmiştim. O karşılaşmaya kadar. O noktadan sonra artık ayıp olurdu. Bir masa dolusu insanın gözü üzerimdeydi. Ceylan gözlü kadın cevap bekliyordu. ( O gece ceylan gözlü müstakbel hocamın yaş günüydü ve yılda sadece bir akşam evinden çıkardı, o da o akşamdı. Bilmiyordum.O sokağa gidon kırmıştım. Geleceğimin yoluna girmiştim. Ama adım attığımız her bir an geleceğe adım atmıyor muyuz?) Ayağım tereddütle pedalın üzerinde gidip geliyordu. Sonunda evet dedim, evet geleceğim. Yarın sabah görüşürüz. 6da oradayım. Ben uzaklarda yaşıyorum. Sabah karanlığında bisikletle sizin yoga evinize gelmem o kadar kolay değil. Yoga evinizin yanı başındaki pansiyonda kalan bitli gezginlerden değilim ben. Dersten sonra çıkıp öğretmenlik edeceğim bir okulda. Aklımdan bunları geçirdim.

Ertesi sabah şavasana’da ben artık aklından bu küçük hesapları yapan kadın değildim. Yani evet yine oydum ama ondan fazlasıydım. Hem oydum, hem ondan fazlası. Bu, hayatı yaşarken kendini izleme hali yoga kursumuz derinleştikçe arttı. Artık kendimi çok dikkate alamıyordum. Bir şeyden hoşlanmadığımı düşünüyorum diyelim ki, bir yandan hâlâ o şeyden hoşlanmıyorum ama öte yandan o şeyden hoşlanmayan kadını bir roman karakteri gibi izliyorum.

Merak ettim, nasıl oluyor bu iş. Bu bir kafa çünkü. Kafa yani, hal değişikliği. Beynimin kimyasında bir değişiklik. Nefes al kollarını kaldır, nefes ver kollarını indir, bacağını arkaya at, hadi bir daha nefes al ile nasıl olur da ben kendini o kadar ciddiye alan kadın, ben beni ciddiye almayanların canına okuyan huysuz, arıza, huzursuz insan kendimi aşağılamadan hafiflemiş olabilirim?

O günden bugüne hatha yoga dinamiğinin insan zihnine, psikolojisine etkisi benim aklımı kurcalamaya devam etti. Okudum, izledim, kendimi ve insanları sonunda sadece nefes alıp verip hareket ettiğimizde neden dünya görüşümüzün, duygularımızın ve davranışlarımızın kendiliğinden değiştiğini anladım.

Bu yazı dizisinde, önümüzdeki günlerde siz bu konuyu anlayacağım.

Bizden ayrılmayın.

5a

Ne Heyecanlı Çocuklardık Biz!

 

2011_5_Greece_Turkey_-991
Foto: Aisha Harley

Cumartesi, 15:24, Portland, OR, ABD.

Bunaltmayan ama hangi mevsimde olduğumuza da hatırlatacak kadar sıcak güneş ışınları yaprakların arasından süzülüp yola düşüyordu.Geçtiğim sokaklarda kimsecikler yok. Evler, ağaçlar, çiçekler, yapraklar arasından süzülen ışık. O kadar. Tek hareket ben, bisikletim ve gölgemizden ibaretti. Spotify’dan müzik dinleyerek ilerliyordum. Joan Baez’in yorumu Brothers in Arms çalmaya başladı.

Birden yüreğim sıkıştı.

Zamanında, Joan Baez’e fanatik derecesinde hayranlık duyduğum 14-17 yaş dönemimde bu parça benim için fazla bir önem taşımıyordu. Başka bir grubun bestesi olduğunu biliyordum. 1988 senesinde çıkan Recently albümümün ilk parçasıydı. “Recently”  ise satın aldığım ilk Joan Baez kasediydi. Konserden hemen sonra almıştım. Sonra da elimde kasedimle taş merdivenlerden aşağı uçarak, kulis kapısına dayanmış ve kasedimi imzalatmayı başarmıştım. Çok muhtemel eve dönüp kasedimi teybe koyduğumda duyduğum ilk parça Brothers in Arms idi.

Şimdi dünyanın hâlâ cennet kadar güzel kalmayı bir parçasında, güneş tenimde, kuvvet bacaklarımda, kulaklıklar kulağımda zamanın içinden süzülüp geçerken heyecan ve hüzün arası bir duygu geldi yüreğime oturdu.

Heyecan eskidendi. Hüzün ise şimdiden.

Biz ne heyecanlı çocuklardık! Açık Hava tiyatrosunu ana babalarımızla doldurur, hep bir ağızdan “We Shall Overcome” söylerken nasıl da bütün, nasıl da inançlı, nasıl da umutluyduk. Haydi, bizi bırakalım. Ben heyecanlıydım. Karanlık günler geride kalıyordu. Ben karanlık günlerin karanlığını anlayarak değil sadece sezerek yaşamıştım. Çünkü çocuktum. Çocuklar anlamadıkları şeylerden korkarlar ve korkulacak bir şey varsa onu keskin sezgileriyle de bilirler. (Annemle babam ben yedi yaşaındayken trafik kazası geçirmişlerdi. Arabadaki herkes gibi onlar da hastanelik olmuş, ameliyatlar geçirmiş, günlerce hastanede kalmışlardı ve bana bakan babaanne, nene, hala, dede grubu bunu benden saklamışlardı. Beni korumak için tabii. Ama ben hayatımda o dönemki kadar çok korktuğumu hatırlamıyorum. Bilginin içeriği ne kadar korkunç olursa olsun o bilgiyi çocuktan saklamak kadar korkunç olamaz- çocuğun içinde)

12 Eylül ve ülkenin sonraki yıllarda girdiği dönemin karanlık, işkenceli, sürgünlü, kaçmalı, sıkı yönetimli, gece sokağa çıkma yasaklı, pencereye yaklaşma, o kasetleri sakın sokakta dinleme, bu kitapları yakalım, bunları küvette boğalım, onu da almışlar, bunu da götürmüşler fısıltıları ile bilinçaltıma dolan korku dalgaları 1988’deki Joan Baez konserinden ilk defa çözülüyor, ilk defa korkunun yerini umudun alabileceği fikri yüreğimde açıyordu. Tabii ben bunları anlayacak yaşta değildim. Yüreğimde çok güçlü bir heyecan duyuyordum, o kadar. Dünyaya geliş nedenimi ve insanlık içindeki yerimi bulmuş gibi bir his.

Üstelik yalnız değildim. O yıldızlı güzelim 15 Temmuz gecesi (29 sene önce bugün- Spotify’ınbulutam da bugün çalmak için bana Brothers in Arms’ı seçmesi  bir tesadüf mü yoksa Tanrının göz kırpması mı? ) Açık Hava Tiyatrosu’nu yedi bin kişi doldurmuştu, (Önceki gece ve sonraki gece de. İstanbul konserleri üç gece üst üsteydi.) İki gün sonra Ankara Hipodrom konseri bir gecede elli bin kişiyle açık bize fark atacak ve Ankara’ya gitmediğim için kahrımdan ağlayacaktım.

Biz hepimiz, yedi binler, on binler, elli binler, milyonlar biz hepimiz heyecanlıydık. Joan Baez “Şimdi sesimi duvarların dışında kalanlara ve duvarların içine tıkılanlara yolluyorum” diyordu. Çıt çıkarmadan dinliyorduk ki sesi gitsin o duvarların ardına. Herkesin bir teyzesi, bir uzak amcası, bir sevdiği duvarların ardındaydı hâlâ. Ama biz çocukluğumuza musallat bir karabasandan kurtuluyorduk. Biz, bir araya geliyorduk. Taksim meydanındaki Bulutsuz Özlemi konserinde Acil Demokrasi diye bağırıyorduk mesela. Elden ele “Haziran’da Ölmek Zor Berivan” kasedi dolanıyordu, yasakmış, korsanmış, aman ortalık yerde çalmayın diye diye. Şebnem İşigüzel yaşıtımızdı. Hanene Ay Doğacak kitabının sansürlü satırları siyah bantla kapatılmıştı. İnadına gidip kitabı alıyor, satırları örten siyah bantların ardındaki hikayeyi sınır tanımaz hayal gücümüzle tamamlıyorduk.

Doğduğumuzdan beri ismini duyduğumuz, yazılarını okumasak bile ismini duya duya büyüdüğümüz, bir uzak akrabamız gibi sevip, yakınlık duyduğumuz Uğur Mumcu katledildiğinde hep birden, ülkeyi kucaklayan koca bir ağ gibi sokaklara döküldük, yağmura, kışa, çamura aldırmadan omuz omuza yürüdük. Döktüğümüz gözyaşı içtendi. Bir amcamız ölmüş, öldürülmüştü. Biz karnında korkuyla büyüyen çocuklardık. Onu karnımıza geri koymalarına izin vermeyecektik. Islak saçlarımızla üzgün ama yine de heyecanlıydık.

Zülfü Livaneli yeniden sahneye çıkıyordu ve biz yumruğumuzu yıldızlı gökyüzüne kaldırdıp defalarca, hiç doymamacasına, hiç susmamamcasına “Ey Özgürlük!” diye bağırabiliyorduk çünkü. Bağırdığımızla kalmayıp, üniversitelerde türban yasaklanınca kampüs kapılarında türbanlı arkadaşlarımızla beraber bekliyorduk. Erkek arkadaşlarımız başlarına türban takıp da yasağı protesto edince hep beraber gülüyorduk. Gençtik, umutlu, heyecanlıydık. Hepimiz özgürlüğe inanıyorduk. Her insan dileğidiğince yaşayabilmeliydi. Onurlu, adil, eşit bir düzende…

Elbette, bize gözdağı veriyordu birileri. Koca bir sistem. Koca bir düzen. Aziz Nesin’i gözümüzün önünde yakmak istiyordu mesela. Şairleri, yazarları, dostlarımızın babalarını yakıyordu da. Ekran karşsında donup kalıyorduk. Hayır doğru olmasın, diye dua ediyorduk. Bizim Zeynep’in babası olmasın… Yanlış duymuş olayım. Pınar Selek’in harcanmış hayatı bize verilmiş koca bir gözdağıydı. Sincan’dan tanklar geçiyordu güpegündüz. Türbanların yerine peruk takmak zorunda bırakılıyordu sınıf arkadaşlarımız. Fahişelere tecavüz eden daha az cezalandırılsın diyordu başkaları. Karşı apartmandaki üniversite öğrencisi kızlar saçlarından sürüklenerk evlerinden alınırken kayda geçirelim diye isimlerini bağırıyorlardı. Balkonlarda donup kaldığımızda, en azından öldürülmediler, diye içimizden geçiriyorduk. Yargısız inhaz kulaktan kulağa fısıldanan sözcüklerden biriydi.

Tüm gözdağına rağmen direniyorduk.

Joan Baez her yıl geliyordu. Biz her yıl biraz daha büyüyorduk. Saat 21:00’de ışıkları açıp kapatıyor, komşularla selamlaşıp gülüşüyor, tencere tava vurarak pencerelere çıkıyor, o da kesmezse elektro gitarlarla balkonda konser veriyorduk. Derin devlet, mafya, faşist bağlantılarına tahammül etmeyeceğimizi dünya aleme duyurmak için hep beraberdik. “Bir ülkenin bodrum katında kirli bir savaş varmış,” diye Teoman’la beraber söylerken çocukluğumuzdaki karanlık korkuyu anımsatan bir şeyler kasılıyordu karnımızda. Bize anlatılmayan karanlık bir sır vardı bir yerlerde. Onu da yeneceğimize inanıyorduk. Tünelin ucunda muhakkak ışık vardı.

İşte bir anda, bir tanecik “Brothers in Arms” ile bunların hepsi doluşuverdi aklıma. Birden üzerinde çalışmaya başladığım yeni romanımın gençliğe ve umuda yazılmış bir ağıt olduğunu kavradım. Her ikisini de yitirdik. Biz. Yedi binler, elli binler, milyonlar. Bir zamanlar omuz omuza şarkı söyleyen bizler. Her birimiz ağıdımızı kendi başımıza yakabiliriz şimdi. Ağıdı yakılmayan kayıplar çünkü hayalet gibi hayatlarımızın üzerinde gezinir çünkü, musallat olurlar. Bize. Ve sonraki kuşaklara.

 

Not: Tüm kayıplara ve ağıtlara rağmen yaşama sevincim eskisi kadar güçlü benim. Joan Baez’in bana 29 yıl önce yazdığı mektubunda söylediği gibi “hiç bir şey için çok geç değil ve  hâlâ yapılacak dünya kadar işimiz var.”

Şimdi sizi gidemediğim için çok ağladığım Ankara konseri görüntüleriyle baş başa bırakıyorum.

 

 

 

 

 

 

Yogiler Kül ile Yıkanır

Yogiler Kül ile Yıkanır(Yoga Journal Türkiye‘nin geçen sayısında yayımlanan yazım.)

Yogiler Kül ile Yıkanır

Defne Suman

Bir kaç yıl önceydi. Sırbistan’da yoğun bir yoga eğitimindeydim. Ülkenin kuzeyinde, nehir kıyısında, yeşillikler içinde, zamanın durduğu bir köyde hocamız canımızı çıkartarcasına bizi çalıştırıyordu. Sabah dersinden çıkışta vücudumuz kadar nefesimiz, nefesimiz kadar zihnimiz çalkalanmış durumda yeşilliklerin arasından odalarımıza yürürken ağzımızı bıçak açmıyor, bilincimiz dünyayı tüm sesleri, renkleri ve hisleriyle içine çekiyordu. Az konuşuyor, az yemek yiyor, çokça bir başımıza vakit geçiriyorduk.

İşte böyle günlerin birinde sabah dersinden odama döndüğümde ağlamaya başladım. Babamı düşünüyordum. Babam bir sene önce ölmüştü. İntihar etmişti. Kafasına silahı dayayıp beynini havaya uçurmuştu. Doğru dürüst yasını tutamadan bize miras bıraktığı borcun derdine düşmüştük. Kızgındım ona. Yarıda kestiği yaşamını başımıza bıraktı gitti diye, doya doya onu özleyemeyeceğim diye. Hasrete daima haksızlık hissiyle mağduriyet karışacaktı. Benden ihtiyar babasının gözlerini elleriyle kapatma hakkını çalmıştı.

Yoğun yoga çalışmasının yarattığı sarsıntı aylardır içime gömdüğüm öfkeyi su yüzüne çıkartmıştı. Ufacık odamda bir aşağı bir yukarı yürüyor, köpürüyordum. Düşündükçe kızdığım şeylerin listesi uzuyordu. Öfkeden ağlıyordum. Kederden ağlıyordum. Neden ağladığımı bilmiyordum. Ya ağlamam akşam dersinde de sürerse diye dertleniyordum. Benimle beraber bu eğitime gelmiş öğrencilerim vardı. Onların önünde kendimi bırakamazdım.

Öfke, keder, utanç ve telaş birbirine girmiş, iç organlarımı yakıp duruyordu. Biliyordum. Bunlar duyguydu. İngilizcesi emotion idi. İçinde motion barındıran bir kelimeydi. Motion hareket demekti. Duygu gelir geçerdi. Duygu bir takım düşüncelerin, inanışların belli şartlar altında bir araya gelmesinden üreyen bir buluttu. Zihin gökyüzü ise duygu onun maviliğinde süzülür, bazen yoğunlaşıp içimizi karartır, sonra bir sağanakla boşalıverirdi. Aklımla tüm bunları biliyordum. Gel gör ki duygu geçtiği yeri yakıyordu. Ben de alevler içindeki kafesinde hapsolmuş bir hayvan gibi küçücük otel odamda bir aşağı, bir yukarı yürüyüp duruyordum.

Saat ilerliyor, son sürat akşam dersine yaklaşıyordu. Nihayet aklıma bir fikir geldi. Daha önce hiç yapmamıştım, epeyce çekiniyordum ama bana böyle bir durumda hocam yol göstermeyecekse kim gösterecekti? Tedirgin parmaklarım hocaya çabucak bir eposta döşediler. “Dersten sonra konuşabilir miyiz?” Cevap beklerken kendime kızıyordum. Ben bilmiyor muyum sanki dersten sonra hocaların nasıl da yorgun düştüğünü? Hele bizim sınıf gibi yetmiş küsur kişinin nabzını elinde tuttuktan sonra insanın nasıl da kendini kemiği, iliği emilmiş gibi hissettiğini? Öfkeye utanç, utanca telaş, telaşa pişmanlık yine eklen babam babam. Tam o sırada cevap geldi: “Evet ama sadece beş dakika.”

O “sadece beş dakika”nın vaadi bile bana yetti. Voltayı kestim. Yemeğimi ısıtıp usul usul yedim. Akşam dersinde sakindim. Yalnız değildim. Hocam vardı. Yoga vardı. Koskoca beş dakikam vardı. Ders bitti, herkes gitti. Koskoca salonda hocayla ikimiz baş başa kaldık. Gözlerim üzüm gibi dolu, çatlak sesimle zar zor bir “babam” diyebildim. Hoca babamı biliyordu. Haberi aldığımda ilk önce ona yazmıştım. “Yogaya altı hafta ara ver, deniz kenarında yürüyüşten başka hiç bir şey yapma,” diye öğütlemişti.

Bu sefer de bir bakışta anladı öfkemi. “Duygusallaşmışsın,” dedi. Burnumu çektim. Bir tebessümüyle başımı okşadı. Sonra manomaya koşa’yı hatırlattı bana. Hatha Yoga’da insanın üçüncü katmanı. En dış katman vücut, sonra can, hemen sonra da zihin. Birini çalıştırırken diğeri de çalkalanıyor, hep birden fazlalıklardan arınıyorlar. Korku ve öfke temelli duygular aslıdan zihindeki toksinler. Nasıl ki yoga yaparken kandaki, dokudaki toksinlerden arınıyoruz, zihin de kendi temizliğine girişiyor.

“Ama yakıyor,” dedim.

“Yanmasa nasıl küle dönüşür? Yoksa içine zehir gibi aksın mı istersin?”

Karşılıklı gülümsedik. Sonra kalktım. Beş dakikamız dolmamıştı bile ama ben öğreneceğimi öğrenmiştim. Duyguyu hissetmeden ondan geçiş yoktu.

Kapıdan çıkarken arkamdan seslendi:

“Unutma yogiler külle yıkanır.”

Hiç unutmadım.

 

Prana akışı

Defne 1
Foto: Kokia Sparis

Anne babamı şaşırtacak kadar disiplinli bir çocuktum. Cuma akşamından bütün ödevlerimi bitirirsem hafta sonunun müthiş mutlu geçtiğini kendi başıma keşfetmiştim mesela. Kuşlar gibi özgür bir hafta sonu öyle heyecan verici bir ödüldü ki Cuma akşamı yemeğe kadarki süreyi ödevlerimin başında geçirmekte zorlanmazdım. Aynı şekilde akşam yemeğinden sonra televizyon seyretmeyi o kadar çok severdim ki, sırf o hazzın içine bitmemiş ödevlerin sıkıntısı sızmasın diye eve dönerken serviste ödevlerime başlardım.

Şimdi bakıyorum da hayatta beni daima bir tek şey motive etmiş: Haz. Ve daha da derinine inecek olursak özgürlükten doğan haz. Özgürlük hazzı.

Özgür geçecek bir hafta sonu için bir Cuma akşamı feda edilirdi. Zaten haftanın her akşamı ders çalışıyordum, bir akşam daha çalışsam bir şey fark etmezdi. Ama iki koca gün boyunca ders kitaplarının kapağını kaldırmamak, hatta Cuma akşamından çantayı hazır edip bir daha o köşeye bile bakmamak… Var mıydı böyle bir özgürlük…

O zamanlar çocuktum. Sonra ortaokul ve lise yılları geldi. Bizim okul zor bir okuldu. Çok ödev verilirdi. Ödevini yapmamış çocuk pazartesi sabahları herkesin gözü önünde rezil edilirdi. Ben rezil olmaktan çok öğretmenlerimi hayal kırıklığına uğratmaktan çekinirdim. Kafamda annemin, babamın ve öğretmenlerimin mutluluğundan sorumlu olduğuma dair bir inanış vardı. Bu inanış zihnime nereden nasıl gelmiş bilmiyorum ama beni küçücük yaşımda bile vicdan azabı içinde kıvrandıran bir formül idi. Sevdiğim bir yetişkini hayal kırıklığına uğratmak korkulu rüyamdı. En çok da bu yüzden ödevlerimi eksizsiz yapardım galiba.

Ortaokulda ders sayısı arttı, ödevler arttı. Artık Cuma akşamı serviste başlasam bile akşam yemeğine kadar bitiremiyordum. Yemekten sonra nedense asla ders çalışmazdım. Öyle bir disiplin de geliştirmiştim. Yemek öncesi Defne başkaydı, yemek sonrası başkaydı. Sanki iki ayrı insandık. Dağ gibi defter kitap çalışma masama dizilmiş de olsa yemekten sonraki Defne’yi o masaya oturtamazdınız. Sanki hayat nöbetini  biri bırakıp öteki devralıyordu ve yemekten önceki Defne yemeğe kadar ödevleri bitirmezse yemekten sonrakine hiç bir şey yaptıramıyordum.  Onun tek işi kanepeye yayılıp Şahin Tepesi, Sarı Gül, Dallas beklemek, annesinin soyup, doğrayıp, bir bıçak ucunda aileye dağıttığı elmaları mideye indirmekti.

Hal bu iken yeni bir formül geliştirmem gerekti. Ödevler hafta sonuna taşıyorsa, bari Pazarı kurtarayım diye düşündüm. Pazar sıcak su günüydü, zaten yıkanmak, saçlarımı fönlemek, tırnaklarımı kesmek gibi bir sürü sıkıcı işle doluydu. Cumartesiyi de ödevlere açtım. Günü birer saatlik bölümlere ayırdım. Yapmak istediğim diğer şeylerden vazgeçmemek adına bir saat ödev, bir saat roman (Stephen King evresinden geçiyordum), bir saat oyun (ben ortaokulda hâlâ bebeklerle oynuyordum) ve bir saat de televizyon diye düşündüm. (Cumartesileri televizyon sabahtan başlıyordu ve Küçük John’lu monlu  aile dizileri sabahtan veriliyordu.)

Kısa sürede bu sistemin ne kadar iyi işlediğini gördüm, şaştım kaldım. Bir saat oyundan sonra roman okumak çok iyi gidiyordu, roman okuduktan sonra bir saatçik ödev yapmak benim için çocuk oyuncağıydı. Sonra seyrettiğim bir saatlik televizyon bile başka türlü bir keyif veriyordu bana. Ödevlerimi bile istekle yapar olmuştum.

Şimdi bu keyifin nereden geldiğini biliyorum. Buna yogada Prana’nın tek bir kanala aktarılması deniyor. Dikkatin tek bir konuya yöneltilmesi yani. Akıl ve vücut sağlığıyla sıkı bir bağlantısı var bu Prana’nın tek bir kanala aktarılmasının. Prana vücudu hayatta tutan, ruhu ve zihni besleyen canın ta kendisi. Dikkat nereye yönlenirse Prana da oraya akıyor. Dikkat ne kadar uzun süre tek bir kanalda derinlemesine akarsa insan o kadar canlanıyor. Hem vücut sağlığı, hem de akıl sağlığı, neşesi, coşkusu ve yaratıcı gücü de Prana’nın muntazam akışıyla doğru orantılı olarak artıyor.

Bununla bağlantılı olarak dikkatimiz ne kadar dağınıksa, başladığımız bir işin ortasına gelmeden diğerine atlıyor, onu da bitirmeden bir diğerine geçiyorsak Prana’nın akışı sekteye uğruyor. Bu neşesizlik, keyifsizlik, huzursuz bir boşluk hissiyle beraber geliyor. Öte yandan fiziksel rahatsızlıklar ve bağışıklık sisteminin gücünü yitirmesi de Prana’nın dağılıp, gücünü yitirmesine bağlanıyor.

Bugün artık çocukluğumdaki bilgeliğe sahip değilim. Bugün çocukluğumdaki özgürlüğe de sahip değilim. Odamın kapılarını kapatıp bütün günümü kendi başıma düzenleme imkanım yok. (Çocukluğumun Cumartesilerinde vardı- odamda beni kimse rahatsız etmezdi.) İşlerim var, öğrencilerim var, kocam var, evimize giren çıkan insanlar var. Öte yandan bana kalan saatlerimi  bölmez ve o saatlerin en azından bir kısmını beni tatmin eden işlere (yogaya, yazıya, okumaya, bir kahvede tek başıma oturmaya)  ayırmazsam akşama çok keyifsiz bir şekilde çıkacağımı da biliyorum.

Bunun için de hâlâ her sabah günümü bölüyorum. Dokuzdan beşe kadar dilimleri iki saat yazı, üç saat ders, bir saat yoga, iki saat kitap okumak olarak sabahtan belirliyorum. Eve giren çıkan olursa ve ben o sırada diyelim ki yazma saat dilimindeysem beni rahatsız etmiyorlar. Ben de onlara illa ki merhaba demek zorunda hissetmiyorum kendimi. Onlar da beni iş yerine gitmiş ve ofiste çalışan biri gibi görüyorlar galiba, kapalı kapılar ardından çıkmayışımı yadırgamıyorlar.

Bu programa uyabildiğim günlerin akşamında odamdam sahici bir tatminle çıkıyorum ama bugünün işini yapmış olmanın hazzı, özgürlüğün hazzı ile eşin dostun arasına karışıyorum. Prana’nın dağılıp gittiği günlerin akşamında ise, tüm günü internette, mutfakta amaçsızca geçirdiğim günlerin sonunda  ise hasta gibi oluyorum. Gibisi fazla, bayağı bayağı hastalanıyorum ve hemen  aklıma Dr. Robert Svoboda’nın şu sözü geliyor:

“Prana (can) odaksız kaldığında  dağılmaya, tıkanmaya veya anormal bir şekilde akmaya başlar ve bünyemiz de  en çok bu durumda, pranamız bozulduğunda  hastalığa yatkın hale gelir,”*

İyi bildiğim bir şey var: Güne yogayla başlamak pranayı derleyip toplamaya faydalı oluyor. Özellikle de öncesinde dikkati fazla dağıtmadan, mümkünse uykudan doğruca yogaya geçmek, zihin dalgalarını daha da fazla dalgalandırmadan harekete başlamak ve dikkati baştan sona nefeste tutmak günün geri kalanında odaklanmak istediğimiz faaliyetlerde nasıl davranması gerektiğini zihnimize hatırlatmış oluyor.

Aklınızda bulunsun.

*When unfocused, prāna, our life force, is prone to becoming scattered, stuck, or abnormally circulated, and it is when our prāna is disturbed that we are most prone to falling ill.

 

 

Kıbrıs Günlükleri SON

img_0595
Dereden topladığı sazlarla sandalye ören Özkan’ın atölyesi

Kıbrıs’da karşılaştığım, tanıştığım herkes ne kadar dost canlısı, ne kadar içten! Bu kadar iyi yürekli (iyiliği seçen) insanların adasını hunharca ikiye bölmek, onları evlerinden, köylerinden, komşularından kopmaya zorlamak artık büsbütün bir zulüm gibi gelmeye başladı. Ama dün gece gittiğim sergisinin açılışında tanıştığım ressam Emin Çizenel’in haklı uyarısını da kulak ardı edemeyeceğim. Adanın ruhunu son derece başarılı bir biçimde resimlerine yansıtmış olan Emin Bey onca kalabalığa, onunla konuşmak için yarışan hayranlarına, kameraları ile hazırda bekleyen televizyon insanlarına rağmen bana ayırdığı zamanda, “adamızın bölünmüşlüğünü egzotik bir malzeme gibi kullanmayın ne olur,” dedi. “Artık biz sanatçılar, edebiyatçılar olarak biz bu adada birbirimizi nasıl da boğduk değil de başka bir perspektiften yaklaşalım, bu adanın ruhunu başka hikayelerde arayalım”

Tam cümlelerini hatırlayamıyorum, akşam çöktüğü için yorgundum ama bu (veya buna yakın) sözleri beni pek etkiledi. Benim tam da yaptığım oydu çünkü. Çünkü dışarıdan gelen için sahiden de adanın ikiye bölünmüşlüğü, başkentin bir yakasından diğerine pasaport kontrolüyle geçiliyor olması, ölü bölge diye bir şeyin varlığı, sokakların yan yana dizili varillerle birden bitiveriyor olması, evet çekici, evet egzotik ve elbette son derece turistik bir şey. Kırk yıldır insan ayağı basmamış Maraş (Varoşa) bölgesine gidip terk edilmiş, yıkılmaya yüz tutmuş, bomboş kalmış dairelerini bitkiler bürümüş binalardan ibaret hayalet şehri görmek üzere Lefkoşa’dan turist otobüsleri kalkıyor. Elinde mikrofon ile otobüsün önünde ayakta duran rehber gözleri hayretle açılan Avrupalı turistlere, güvenli camların ardından bakın, bakın diyor, ne ilginç değil mi, bakın doğanın medeniyeti nasıl ele geçirdiğini görün şimdi.

img_0582
Son gecemde beni misafir eden sevgili Sabine ile Mehmet’in güzelim köy evinde kahvaltı sofrası

Ama ne yapmalı? Bir taraftan anlatılmamış öyle çok hikaye, tanınacak, sarılacak öyle çok yara, insanı çarpan, sarsan öyle gerçekler var ki onlar kalemi eline aldığın an cümlelerinden fışkıracak. İnsanlığa şifa olsun diye belki, belki yırtıkları yamamak için. İçeriden olan aynı hikayeyi kim bilir kaçıncı kez duyduğunda  iç geçirecek ama ya onu ilk defa duyan kulak? Klişelere kaçmadan insanın hikayesini anlatmak mümkün mü?

Bilmiyorum. Bu büyük soruyu, cevaplama kaygısını çok da gütmeden aklımın bir köşeciğine yerleştirip ben de Maraş’a gittim. Tam da bu yüzden. Hakkında çok şey duyduğum o terk edilmiş binaların beşinci, altıncı katından çıkan ağaç dallarını görmek için, çarpılmak, sarsılmak için. Lefkoşa’nın Türk tarafına geçtim. Mağusa’ya giden ilk minibüse bindim. Adanın kuzeyinin idarecileri Anavatan’a uysun diye saatleri GMT3 bölgesine göre ayarladıkları için saat ikiyken iki sokak sonra ansızın oldu mu size üç! Minibüs Cuma akşamı Lefkoşa’daki okullarından civar köy, kasaba ve korkunç çirkin sitelerdeki evlerine dönen güzel genç kızlar ve oğlanlarla doldu. Sırtlarında kendilerinden büyük çantaları, ellerinde resim defterlerini taşıdıkları o kocaman plastik şeyler. (Bazı şeyler nasıl da hiç değişmiyor!) Dura kalka dura kalka, epeyce çirkinliğin içinden geçerek Mağusa’ya vardığımızda saat dört buçuğa geliyordu.

Hayalet şehrin dikenli tellerle çevrilmiş kıyısına kadar yürüdüm. Hava pırıl pırıl, deniz nasıl neşeli, balık tutan bir iki yaşlı adam ve akşam ışığının turuncusunu, sarısını, yeşilini iyice ortaya çıkarttığı çimlerin, çiçeklerin ortasına kurulmuş bir çay bahçesi  … Masalarda tek tük çiftler, bir köşede beyaz uzunca saçlı bir adam, belli ki sahibi. Fonda hayalet şehir Maraş, Varoşa. Bombalanmış ama yıkılmamış binalar tabiata teslim. Sessiz. İnsanlar bıraksınlar bu gezegeni, doğa alsın komutayı eline dedirten bir sükunet.

Çay bahçesinin sahibi ben artık gazeteye bakmıyorum diyor, televizyonu ise yıllar önce kapattım. Sonra hikayesini anlatıyor ama aslında geçmişle ilgili konuşmaya hevesi yok. Karşımızda incecik duman gibi tüten Karpaz’ın eşeklerini konuşuyoruz biz de. Dünyanın en güzel eşekleriymiş. Rumlar giderken yanlarına alamamışlar ama geride kalanlar sahiplenmiş onları. Vaktim kalmadı eşekleri görmeye. Bir dahaki sefere inşallah. Olur, diyor. Yine bekleriz. Ne bir marifetli telefon var elinde, ne de bilgisayar. Ancak oraya bir daha gidersem görüşeceğimizi biliyorum…

img_0591Akşam Emin Çizenel’in Girne’deki sergi açılışındayım. Şık, güleryüzlü, tatlı sözlü, güzel insanlar topluluğu. Konuştuğum herkes beni bağrına basacak kadar yakın, kitaplarımı tanıtmak için etkinlikler düzenlemek için hevesli, heyecanlılar. Adadan konuşuyoruz, dünyadan, incelik ve iyilikten…

Ertesi sabah Atina’ya dönüyorum. Yeni dostların kartları çantamda, sesleri kulağımda, kucağımda bir yürek dolusu hikayeyle, hayata kaldığım yerden değil yeni bir sayfadan başlayacağımın bilincinde…

Bir dahaki sefere görüşmek üzere Kıbrıs ve güzel insanları.

img_0559

 

Ölü Bölgede Seslerin Selamı (Kıbrıs Günlükleri 1-Lefkoşa)

fullsizerender-2
Evim bu sokakta

1 Kasım 2016

Bu sabah (güney) Kıbrıs’a vardım. Hayatımda ilk defa. Çok uzun zamandır bu yolculuğun hayalini kuruyordum. Yeni kitabım için araştırma yapmak, insanlarla konuşup, adanın ruhunu hissettmek için… Bir de tabi ki tek başına gezmek için harika bir fırsat diye.

Sabah erkenden, daha hava ağarmamışken Atina’daki evden çıktım, küçük bavulumu peşimde sürükleyerek önce otobüs, sonra metro derken havaalanına vardım. Ben sabahın altısında Atina toplu taşıma taşıtlarında tek başıma olurum zannediyordum (hani Yunanlılar tembel, sanıyoruz ya). Hatta belki de toplu taşıma bulamam diye bile korkmuştum. Nerdeeeee? Otobüsler vızır vızır ve tıklım tıklım. Elimde el bagajımla ayakta kaldım. Metroda da durum aynıydı. Millet beşte kalkmış işine gücüne gidiyor. Uçakta da bir tek boş yok. Salı gününü bilerek seçmiştim, hani biletler ucuz olur, kimse salı yolculuk etmez nasılsa diye. Yokmuş öyle bir şey. Bir koca uçak dolusu Kıbrıslıyla beraber mavilikleri katettik, Larnaka’ya indik. (ben havaalanı Lefkoşa’da sanıyordum, meğer 1974 yılında savaş sırasında kapamış o havaalanı hâlâ da pistinde paslanan uçakları ve yosun tutmuş sandalyeleri ile ölü bölgede duruyor.)

Ölü bölge demişken… Benim buraya gelme sebebim de en çok bu ölü bölgeydi. Varillerle, dikenli tellerle, polis kontrol noktalarıyla ikiye bölünmüş bir şehrin ortasında nehir gibi akan bir bölge var: Ölü bölge. Ölü bölge’ye Yeşil Hat veya tampon bölge anlamına gelen buffer zone da deniyor ama bence bu iki arada bir derede kalmış alana verilebilecek en iyi isim ölü. Çünkü buraya geçiş yok. Kırk yıldır insan ayağı değmemiş bir uzun hat burası.

Lefkoşa Avrupa’nın tek (ve en son) ikiye bölünmüş başkenti. Türk ordusunun adanın yüzde 37sini ele geçirdiği 1974 yılından sınır kapılarının açıldığı 2003 yılına kadar şehrin güneyinde yaşayanlar ile kuzeyinde yaşayanlar birbirlerinden kelimenin tam anlamıyla bir taş atımı uzaklıkta yaşasalar da “duvarın” öte yanında olup bitenden haberdar değiller. Üstelik bir çoğunun evleri duvarın öte yanında kalmış, eşyaları, elbiseleri, komşuları ve müdavimi oldukları kahveleri ve tabi ki işyerleri.

“Duvar” kelimesini tırnak içine alıyorum çünkü gerçekten bir duvar yok şehrin iki yakası arasında. Bir bölge var. Bir nehir gibi. Lefkoşa’da büyümüş bir çocuk olduğumu düşündüm. Komşuların duvarları bile beni meraktan çıldırtır, türlü yaramazlığa iterken şehrimin ortasında tüfekli askerlerin, polislerin koruduğu bir hatla karşılaşsaydım ne yapardım acaba? AirBnB’den bulduğum evin sahibi Maria bana cevabı verdi: Ya o hat hiç yokmuş gibi yaparsın (çünkü böyle bir bölünmenin yarattığı huzursuzluk dayanılmazdır) ya da en yüksek tepeye tırmanıp diğer tarafta yaşayan ötekileri görmeye çalışırsın.  Lefkoşa’lılar yıllarca bu iki duygu arasında savrularak yaşamışlar.

img_0515
Lefkoşa’nın akşam ışığı

 

Şimdi iki taraf arasındaki kapı açık ama yine polis, pasaport kontrolünden geçilerek “duvar”ın öte yanına geçiliyor. Ben de Türk tarafına hemen geçtim tabii. Merakımdan. Hava kararıyordu. Sokaklar ıssızdı. Savaş sırasında yıkılmış, terk edilmiş binalar öylece kendi hallerine bırakılmış, sanki diğer yarısına kavuşmayı bekler gibiydi. Biraz yürüdüm. Çok az insan vardı sokaklarda. O çok az insanın hemen hemen hepsi erkekti. Geri döndüm. Pasaport, bariyer, polis yine güneye geçtim.

Geçerken ölü bölgeyi gördüm. Şehrin (aslında adanın) iki yakası arasında uzanan uzun, çok uzun bir hat. Kırk yıldır budanmamış ağaçlar gökyüzüne yükselmiş ve sınırlar çizilirken hasbel kader iki çizginin arasına sıkışmış kalmış binalar (güzelim binalar) çürümüş, çökmüş, karanlık oyuklara dönmüş camsız pencelerinden dallar, taşların arasından yapraklar baş vermiş. Sadece orada, boyu on beş adımda geçilen ama eni ada boyunca uzanan o ölü bölgede tabiat şehrin içinden fışkırmış.

Üç saat boyunca hiç durmadan yürümekten ayaklarıma kara sular inmiş, hatta ayak parmağımdan biri kanamış. Erkenden yatıp sonsuza kadar uyumak istiyorum. Lefkoşa çok çok ama çok sessiz bir şehir. En son ne zaman böylesine sessiz bir odada uyudum hatırlamıyorum. “Duvar”ın öte yanındaki camiden okunan ezan karanlığı yırtıp geçiyor, ölü bölge karşılıklı görüşmeyi engellese de sesleri kesemiyor, kilise çanları ezana nisbet yapıyor (ama ne çare), şehrin iki yakası ses vasıtasıyla birbirine varlığını belli ediyor.

Bilgisayarın da benim de pilim bitti.

Yarın turuma devam edeceğim. Tabi ki izlenimlerimi size  yazmaya da…

(Ölü bölgenin fotoğrafını çekmek yasak. O yüzden tasvirlerimle yetinmeniz gerekecek.)

fullsizerender-jpg

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu da benim Babama Mektup

Dün gece seni özledim.

Gökyüzüne baktım. Tanımadığım yıldız kümeleri. Tabii burası güney yarım küre. Normal. Telefona sarıldım. Bir kaç kişiye haber verdim. Burada başka yıldızlar var. Gökyüzü alıştığımız gibi değil. Aldırmadılar.

Son yıllarda Night Sky diye bir uygulama çıktı. Senin zamanına yetişseydi bayılırdın kesin. Elimizden düşürmezdik. Telefonu gökyüzüne tutuyorsun, ekranın karşısına düşen gezegenlerin ismini, hangi yıldız kümesine baktığını söylüyor. Eskiden telefonumda bu uygulama vardı. Bir ara silmişim demek ki. Bulamadım. Sen de yanımda değildin. Kimse gökyüzündeki yeni yıldızlara benimle sevinmedi. Sonra hava bulutlandı. Ben eve döndüm.

İçimde bir boşluk. Ama yıldız kümeleri gibi değil. Bu bildik bir boşluk. Tanıdık bir mağara. Kapısına koca bir taş dayadığım bir mağara. Giriş taşını sadece özlem duygusu yerinde oynatabiliyor. Onu da pek hissetmemem zaten bilirsin. Yeni bir yere vardığımda eskisinin varlığını unutan hafızasız bir balık gibi yaşıyorum ne zamandır. Ne zamandır? Eskiden böyle değildi. Uzak memleketlerden İstanbul’a kartpostallar yollardım. Hediye getirirdim dönüşlerimde. Şimdi ise yeni bir ülkede günlük rutinime kavuşur kavuşmaz ardımda bıraktığım insanlar sanki hiç yaşamamışlar gibi geliyor. Ben onları hayal etmiştim. Ya da yeni bitirdiğim bir kitabın arka kapağının kapanmasıyla hayatımda çıkıvermişler. Öyle bir hal. Apati mi diyorlar? Pek kimseyi özlemiyorum artık. Şehri de, yemeklerini de, alışkanlıklarımı da. Derin sularda yüzen bir balığım ben yalnızken. Tek başınalığımı bile günler sonra fark ediyorum.

Ama sonra işte bir an geliyor… Başımı kaldırıyorum. Şehrin ışıksız bir mahallesinde yıldızlar pırıl pırıl ve yepyeni. Telefona sarılıp da bu haberi verebileceğim sen yoksun. Oysa arayıverirdim olsaydın (kalsaydın). Bilgisayarı açar, hemen sokaklarında yürüdüğüm o ışıksız mahalleyi bulurdun  ve oranın yıldız haritasını açardın karşına. Bak Defnoş, başını kaldır şimdi sağda Centaurus yarı at, yarı insan görüyor musun? Onun yanında Carina, ortasında Canupa, o da aslında bir süpernova. Uyduruyor musun, sahi mi söylüyorsun bilemezdim ki hiç. Uydurmakta üstüne yoktu. Yüzüne hep kuşkuyla bakardım. Çünkü benim görevim eğer ki uyduruyorsan bunu açığa çıkarıp, senden daha akıllı olduğumu ispatlamaktı. Akılsız insan değersizdi de. Alay konusuydu. Sevilmezdi. Eğer yanılır da o günkü oyununa kanarsam, ellerini yüzümde, fazla süzgün bulduğun gözlerimde gezdirip ah benim aptal kızım diye severdin beni. Severdin de sahiden. Benim içimde tsunami dalgası gibi yükselen paniğin hiç farkına varmadan… (O yüzden herhalde bir ömür bütün erkeklerin yüzüne beni kandırıyorlar mı kuşkusuyla baktım.)

Bir an geliyor içimde birikmiş bütün özlemler kabarıp yükseliyor. Bir anı, bir gece, bir kişi tetikleyiveriyor o duyguyu. Mağaranın giriş taşı yerinden oynuyor.  Arkasından? Arkasından boşluk çıkıyor. Karanlık koca bir boşluk. Tıpkı? Tıpkı ne zamanki gibi? Tarih öncesi bir zaman gibi. Orası öyle tanıdık ki! İçeride hiç bir şey değişmemiş. En çok da buna şaşırıyorum. Çoktan şifa buldu sandığım boşluğum yıllar boyunca meğer ölü taklidi yapıyormuş. Ben içimdeki uçurumların, mağaraların çoktan güvenle, tatminle, sevgiyle sağlamca doldurulduğunu zannederken o boşluk tüm keskinliğiyle varlığını korumuş. Şimdi soluğumu, iç organlarımı, elimi, ayağım, düşüncelerimi kesiyor. Mağaranın içinde paramparçayım. Bir diğerinin hayranlığına muhtacım. O kendine yeter tek başınalık hali değil bu artık. Bu bambaşka… Bu işte gerçek yalnızlık. Kimse dolduramaz biliyorum. Yine de günün birinde birinin dolduracağına inanıyorum. Hayalini kuruyorum.

IMG_1993Ama bütün büyük kitaplar seni işaret ediyor. Sen gidince yerine boşluk açılmış, ben içine düşmüşüm, onu doğal ortamım o zannederek büyümüşüm. Alıştığım sulardan asla çıkmamak için de doğal ortamımı sürdürecek durumlar yaratmıştım.

Oysa seninle yüzleşseymişim o boşluğu belki de doldurabilirmişim.

Yüzleşmek? Bir milleti yüz yıllık tarihiyle yüzleştirmek üzere kitaplar yazıyorum ben. Ama seninle? Zor geldi. Kavga etmek daha kolaydı. En çok kavga ederek kaçtık meselelerimizden zaten. Baş başa çıktığımız bütün seyahatlerde. Sen çok yavaştın. Ben sabırsız. Ben uyanır uyanmaz yola düşmeye can atıyordum. Yemek, içmek, tuvalet, bunların hepsi sonra da halledilirdi. Hele önce bir yola çıkılsındı. Sen ağırdın. Benden çok uyuyordun ve jimnastiğini, kahvaltını, tuvaletini, temizliğini tamamlayana kadar saat öğleni buluyordu. Beni bul bir yerde o zaman, deyip çantamı sırtladığımda da  alınıyordun. (Küsmek aile mirası silahımızdı, her sahnede de patladı.) Seni sevdiğimi ancak seni bekleyerek ispat edebilirdim. Sen tuvalette otururken ben hep bir not yazıp kaçtım oysa ki. Sonra da gümbür gümbür kavga ettik, ıvır için zıvır için. Esas kaygımızı asla dile getirmeden…

Şimdi hikayelerimde kızları babalarına kavuşturmaya çalışıyorum. Kendi boşluklarının sorumluluğunu üstlenecek cesur kadın kahramanlar yaratıyorum. En çok kadınları yazıyorum. Etrafım da kadınlarla dolu. Erkeklerden hâlâ uzağım. Tedirginim onların yanında. Özellikle beni sevenlerin. Hayran olan var, bana ihtiyaç duyan, beni arzulayan da var. Onların yanında daha rahatım. Ama sevgiyi içime almayı hâlâ beceremiyorum. Sevgi böyle kalın bir kabuğu kırıp da bana yetişir mi? Erişir mi? Bilmiyorum.

Babalarının peşine düşen cesur kadınların  romanını yazıyorum. Yaşasaydın (kalsaydın) senin peşine düşmezdim ben. Öyle takılır giderdik. Işıksız sokaklarda yan yana yürüyüp yıldızlardan, kedilerden, antika bisikletlerden, ağaçların cinsinden konuşup, Avrupa başkentlerinin üç yıldızlı otel odalarında kavga ederek. Ama işte roman yazmanın öyle iyi bir tarafı var. Gidemeyeceğin yerlere gidiyorsun. Asla yaşayamayacağın hayatları yaşıyorsun. Yaşıyorsun. Yazarken yaşıyorsun. Yazmayınca zaman yavanlaşıyor. Şimdi sen olsan kalk o bilgisayarın başından, çık şu uzak kıtanın havasını ciğerlerine çek, sokaklarında dolaş, derdin. Ben ise şehir kütüphanelerinde bir ekrana kilitliyorum kendimi. Böyle geziyorum dünyayı. Böyle yaşıyorum hayatı.

Ama hayır, günahını almayayım. Sen beni anlarsın. Senin için de yazmadığın hayat yavan bir şeymiş. Çok sonra keşfettim. Geride bıraktığın her şeyi didik didik ederken… Önüne geçilmez bir merakla. Başka türlü ölseydin, duygulanmak için eşyalarına şöyle bir bakar, bir kaç gözyaşı döker ve sonra hepsini atardım ama kendini vurmayı seçtiğine göre bilmediğim bir sırrın olmalıydı. (Ne tuhaf şimdi fark ettim: İntihar eden annesinin sırrını araştıran bir adamın hikayesini de yazıyorum. Hayat nasıl hiç çaktırmadan yazıya sızıveriyor.)

Senin çekmecelerini açtım ve dedemden kalma küflü sandığı. (İçinde hâlâ bir vesikalık fotoğrafı duruyordu, aldım.) Kitap aralarına baktım, başkalarına yazdığım kırgın, küskün, yenik e-maillerini okudum. Bana yazdıklarını da okudum. Uykusuz gecelerimin biriydi. Yalnızdım. Yine uzak bir ülkede hocamın yanında eğitimdeydim. Kurslar sırasında olur böyle. Gece iner, benim gözüme uyku girmez. Enerji patlaması mı dersin, yoksa açlıktan mı bilmiyorum. Malum bu kurslarda pek az şey yiyoruz. Geceleri hep açım. Dönüşümde beni havaalanından alacak olsan kakıdı çıkmış yahuyine diye söylenirdin. Hiç dayanamazdın zayıflamama, yorulmama, saçımdaki beyazlara… Yaşlanmama.

İşte o e-maillerin birinde söylüyordun, artık sadece kitabını yazmak istediğini. Şirketin işleriyle uğraşmak istemediğini. Belki o yüzden anlarsın, Avusturalya’ya kadar gelip de öğleden sonralarımı şehir kütüphanesinde bir ekran karşısında geçirmemi.

Avusturalya’yı görmeyi de pek arzu etmişsin. Haberim yoktu. Yeni öğrendim. Dilediğin gibi cenazeni usulünce yaktırabilseydik küllerinden bir avuç getirir, yüksekçe bir tepeden okyanusa serperdim. Sonra yıldızlar çıkardı. Bilmediğim, tanımadığım kümeler, bulutlar, süpernovalar…

Ama olmadı.

Ben de babasının küllerini denize saçan cesur bir kadının öyküsü ile avunuyorum.

Bir roman nasıl doğar?

Yeni romanım Emanet Zaman’ın yazılış hikayesi kendi başına bir roman olabilir.

Doğma büyüme bir İstanbul kızı olarak İzmir’e ilgim son derece yüzeysel, yok denecek kadar azdı. Hatta çocukluğumda arabayla geçtiğimiz bir kaç seferi saymazsak hayatımda İzmir’e gitmemiştim bile! Nihayet 2012’de bir yoga kursu vermek üzere İzmir’e davet edildim. Bahar vaktiydi. Bademler, kirazlar çiçek açmış. İnsanlar sokaklara dökülmüş… Dersten sonra meşhur kordonda tek başıma yürüyor, ipod’umdan rasgele şarkılar dinliyordum. İnsanlar çimenlere, deniz kenarında kafelere yayılmış, genç kızlar kol kola yürüyor, Çingene kadınlar fimage002al açıyordu. Gökyüzü de deniz de masmaviydi.

Birden kulağımda Yunanca bir şarkı başladı: Μένω Εκτός. Durdum. Gözlerim dolmuştu. Etrafımdaki neşeli insanarla bakıp içimde birden çöken kederin sebebini anlamaya çalıştım. Öyle tuhaftı ki şarkı çaldıkça sanki topraktan hüznün buhar gibi yükseliyordu. Oracıktaki bir banka oturup göz yaşlarımı serbet bıraktım.

Toprağın acıyı içinde barındarabileceğini işte ilk o zaman anladım.

Yine de yeni bir roman yazmaya oturduğumda aklımda İzmir yoktu. Tarihi bir roman yazmayı ise aklımdan bile geçirmiyordum. Ama işte yazarlığın en esrarengiz ve keyifli taraflarından bir tanesi bu… Sizi nereye çekeceğini bilmiyorsunuz. Bir planı takip ettiğinizi zannederken bir karakter çıkıveriyor satırların arasından. Ona kulak asmasanız bile o rüyalarınıza girip, kaleminizin ucundan çıkıyor.

Şehrazat da benim hayatıma böyle girdi. Üzerinde çalıştığım başka bir romandaki uzak bir halaydı. İzmir’de bir köşkün kulesinde yaşayan, kimsenin yaşını bilmediği ve dilsiz esrarengiz bir hala… Bir iki satırda gelir geçer sanmıştım. Şehrazat beni bırakmadı! Anlatacak bir hikayesi vardı ve ona şimdi kulak vermezsem hikaye buhar olup gidebilirdi. Kalemi Şehrazat’ın rehberliğine bıraktım.

Kuleli kiosk
Şehrazat’ın hikayesini anlattığı Kuleli Köşk

O hikayesini anlatırken ben de araştırmaya koyuldum. Yavaş yavaş gözümün önünden bir perde kalktı ve kendimi yepyeni bir dünyada buldum. Bu dünyada güzellik ile zarafete değer veriliyor, Türkler, Rumlar, Latinler, Ermeni ve Yahudi’ler yan yana yaşıyor, birbirlerini seviyor, sayıyor ve bu kozmopolit liman kentinin sakinleri oldukları için gurur duyuyorlardı. Burası eski İzmir’di. Burada şık kafeler, tiyatrolar, sanata, edebiyata meraklı insanlar, yabancıların ağzını açık bırakacak güzellikte kadınlar ve onlara saygıyla şapka çıkartan erkekler, çınarların gölgesinde nargile tüttüren ihtiyarlar ve kapı dolaşıp bohçasındaki ipekleri şehrin kadınlarına satan çingeneler vardı. İnsanlar üç dili birden konuşuyor, gazeteler, sokak isimleri üç ayrı alfabede yazılıyordu.

Başım dönmüştü! Ben de bu dünyada yaşamak istiyordum. Eski İzmir’de çocuk olmak, elbiselerimle denize dalıp, akşamüstü mahallede ip atlamak, orada büyümek, okula gitmek, uzak kumsallarında sevişip, katmerli kurabiyelerinden yemek, Bornova bahçelerindeki çay partilerinde yakışıklı gezginlerle dans etmek istiyordum… İçimde o dünyanın parçası olma arzusu şiddetlendikçe ben kaleme daha sıkı sarıldım. Çünkü o yitik şehirde yaşamı tecrübe etmenin tek yolu onu hayal gücümde yeniden kurmakla mümkün olacaktı. Böylece eski İzmir’in sokaklarını, okullarını, meydanlarını, otellerini, kafelerini hayalimde yeniden yarattım, sayfalar boyunca o eski şehrin bir ucundan diğerine yürüdüm durdum.

O dünyayı bir defa kurduktan ve ona tüm kalbimle bağlandıktan sonra beni bekleyen kaçınılmaz sonla yüzleşme vakti geldi. Bu eşi benzeri bulunmak güzel şehri, bu neşeli kozmopolit dünyayı yıkmak zorundaydım. Yıkılmış, yitip gitmişti çünkü. Artık topraktan tüten kederin sebebini biliyordum. Topraklarından sürülen, orada ölen, orada sevdiklerini bırakan insanların acısıydı… Ve bölüm bölüm yıkımı ve kaybı anlatmaya giriştim. Artık sadece Şehrazat değil, bu yolculuk boyunca bana eşlik etmiş bütün karakterler Avinaş, Hilmi Rahmi, Sümbül, Panayota, Edith, çingene Yasemin…. hepsi yanımdaydı. Hepsi o acılı günleri, biricik Smirni’lerinin yıkımını anlatmak, savaşı, kirli hesapların aldığı canları, yok ettiği hayatların kaydını tutmak ister gibi telaşla kafamda konuşuyorlardı.

Son bölümleri trans halinde yazdığımı söyleyebilirim. Hayalimde en ince ayrıntısına kadar canlandırdığım ve söze döktüğüm bir dünyanın ve insanlarının yıkımını yazmak, o günleri yaşamak gibi bir şeydi. Bazı günler yazarken ağladım. Bazı günler içim öfkeden kedere, kederden çaresizliğe savruldu durdu.

9786180114508
Emanet Zaman Yunanistan’da Şehrazat’ın Suskunluğu ismiyle okuruna kavuştu.

Sonunda ortaya Emanet Zaman çıktı.

Şimdi çocukları yuvadan uçmuş bir anne gibi heyecan, gurur ve telaşla karakterlerimin kendi yollarını çizmelerini izliyorum. Biliyorum ki siz, sevgili okur ile buluştukça onlar canlanacaklar. Ne demişler? Bir romanı yüzde elli yazarı, yüzde elli okuru yazarmış!

Bugün sizleri de o dünyaya taşıyabildiğim için çok mutluyum. Emanet Zaman’ın satırlarında buluşmak üzere…

Defne Suman.

Defne Suman

Buradan da romanın tanıtım videosunu seyredebilirsiniz. Yunan yayınevim hazırladı, Doğan Kitap yayınladı. Ben izlemeye doyamıyorum. Umarım siz de seversiniz.