Yogiler Kül ile Yıkanır

Yogiler Kül ile Yıkanır(Yoga Journal Türkiye‘nin geçen sayısında yayımlanan yazım.)

Yogiler Kül ile Yıkanır

Defne Suman

Bir kaç yıl önceydi. Sırbistan’da yoğun bir yoga eğitimindeydim. Ülkenin kuzeyinde, nehir kıyısında, yeşillikler içinde, zamanın durduğu bir köyde hocamız canımızı çıkartarcasına bizi çalıştırıyordu. Sabah dersinden çıkışta vücudumuz kadar nefesimiz, nefesimiz kadar zihnimiz çalkalanmış durumda yeşilliklerin arasından odalarımıza yürürken ağzımızı bıçak açmıyor, bilincimiz dünyayı tüm sesleri, renkleri ve hisleriyle içine çekiyordu. Az konuşuyor, az yemek yiyor, çokça bir başımıza vakit geçiriyorduk.

İşte böyle günlerin birinde sabah dersinden odama döndüğümde ağlamaya başladım. Babamı düşünüyordum. Babam bir sene önce ölmüştü. İntihar etmişti. Kafasına silahı dayayıp beynini havaya uçurmuştu. Doğru dürüst yasını tutamadan bize miras bıraktığı borcun derdine düşmüştük. Kızgındım ona. Yarıda kestiği yaşamını başımıza bıraktı gitti diye, doya doya onu özleyemeyeceğim diye. Hasrete daima haksızlık hissiyle mağduriyet karışacaktı. Benden ihtiyar babasının gözlerini elleriyle kapatma hakkını çalmıştı.

Yoğun yoga çalışmasının yarattığı sarsıntı aylardır içime gömdüğüm öfkeyi su yüzüne çıkartmıştı. Ufacık odamda bir aşağı bir yukarı yürüyor, köpürüyordum. Düşündükçe kızdığım şeylerin listesi uzuyordu. Öfkeden ağlıyordum. Kederden ağlıyordum. Neden ağladığımı bilmiyordum. Ya ağlamam akşam dersinde de sürerse diye dertleniyordum. Benimle beraber bu eğitime gelmiş öğrencilerim vardı. Onların önünde kendimi bırakamazdım.

Öfke, keder, utanç ve telaş birbirine girmiş, iç organlarımı yakıp duruyordu. Biliyordum. Bunlar duyguydu. İngilizcesi emotion idi. İçinde motion barındıran bir kelimeydi. Motion hareket demekti. Duygu gelir geçerdi. Duygu bir takım düşüncelerin, inanışların belli şartlar altında bir araya gelmesinden üreyen bir buluttu. Zihin gökyüzü ise duygu onun maviliğinde süzülür, bazen yoğunlaşıp içimizi karartır, sonra bir sağanakla boşalıverirdi. Aklımla tüm bunları biliyordum. Gel gör ki duygu geçtiği yeri yakıyordu. Ben de alevler içindeki kafesinde hapsolmuş bir hayvan gibi küçücük otel odamda bir aşağı, bir yukarı yürüyüp duruyordum.

Saat ilerliyor, son sürat akşam dersine yaklaşıyordu. Nihayet aklıma bir fikir geldi. Daha önce hiç yapmamıştım, epeyce çekiniyordum ama bana böyle bir durumda hocam yol göstermeyecekse kim gösterecekti? Tedirgin parmaklarım hocaya çabucak bir eposta döşediler. “Dersten sonra konuşabilir miyiz?” Cevap beklerken kendime kızıyordum. Ben bilmiyor muyum sanki dersten sonra hocaların nasıl da yorgun düştüğünü? Hele bizim sınıf gibi yetmiş küsur kişinin nabzını elinde tuttuktan sonra insanın nasıl da kendini kemiği, iliği emilmiş gibi hissettiğini? Öfkeye utanç, utanca telaş, telaşa pişmanlık yine eklen babam babam. Tam o sırada cevap geldi: “Evet ama sadece beş dakika.”

O “sadece beş dakika”nın vaadi bile bana yetti. Voltayı kestim. Yemeğimi ısıtıp usul usul yedim. Akşam dersinde sakindim. Yalnız değildim. Hocam vardı. Yoga vardı. Koskoca beş dakikam vardı. Ders bitti, herkes gitti. Koskoca salonda hocayla ikimiz baş başa kaldık. Gözlerim üzüm gibi dolu, çatlak sesimle zar zor bir “babam” diyebildim. Hoca babamı biliyordu. Haberi aldığımda ilk önce ona yazmıştım. “Yogaya altı hafta ara ver, deniz kenarında yürüyüşten başka hiç bir şey yapma,” diye öğütlemişti.

Bu sefer de bir bakışta anladı öfkemi. “Duygusallaşmışsın,” dedi. Burnumu çektim. Bir tebessümüyle başımı okşadı. Sonra manomaya koşa’yı hatırlattı bana. Hatha Yoga’da insanın üçüncü katmanı. En dış katman vücut, sonra can, hemen sonra da zihin. Birini çalıştırırken diğeri de çalkalanıyor, hep birden fazlalıklardan arınıyorlar. Korku ve öfke temelli duygular aslıdan zihindeki toksinler. Nasıl ki yoga yaparken kandaki, dokudaki toksinlerden arınıyoruz, zihin de kendi temizliğine girişiyor.

“Ama yakıyor,” dedim.

“Yanmasa nasıl küle dönüşür? Yoksa içine zehir gibi aksın mı istersin?”

Karşılıklı gülümsedik. Sonra kalktım. Beş dakikamız dolmamıştı bile ama ben öğreneceğimi öğrenmiştim. Duyguyu hissetmeden ondan geçiş yoktu.

Kapıdan çıkarken arkamdan seslendi:

“Unutma yogiler külle yıkanır.”

Hiç unutmadım.

 

Prana akışı

Defne 1
Foto: Kokia Sparis

Anne babamı şaşırtacak kadar disiplinli bir çocuktum. Cuma akşamından bütün ödevlerimi bitirirsem hafta sonunun müthiş mutlu geçtiğini kendi başıma keşfetmiştim mesela. Kuşlar gibi özgür bir hafta sonu öyle heyecan verici bir ödüldü ki Cuma akşamı yemeğe kadarki süreyi ödevlerimin başında geçirmekte zorlanmazdım. Aynı şekilde akşam yemeğinden sonra televizyon seyretmeyi o kadar çok severdim ki, sırf o hazzın içine bitmemiş ödevlerin sıkıntısı sızmasın diye eve dönerken serviste ödevlerime başlardım.

Şimdi bakıyorum da hayatta beni daima bir tek şey motive etmiş: Haz. Ve daha da derinine inecek olursak özgürlükten doğan haz. Özgürlük hazzı.

Özgür geçecek bir hafta sonu için bir Cuma akşamı feda edilirdi. Zaten haftanın her akşamı ders çalışıyordum, bir akşam daha çalışsam bir şey fark etmezdi. Ama iki koca gün boyunca ders kitaplarının kapağını kaldırmamak, hatta Cuma akşamından çantayı hazır edip bir daha o köşeye bile bakmamak… Var mıydı böyle bir özgürlük…

O zamanlar çocuktum. Sonra ortaokul ve lise yılları geldi. Bizim okul zor bir okuldu. Çok ödev verilirdi. Ödevini yapmamış çocuk pazartesi sabahları herkesin gözü önünde rezil edilirdi. Ben rezil olmaktan çok öğretmenlerimi hayal kırıklığına uğratmaktan çekinirdim. Kafamda annemin, babamın ve öğretmenlerimin mutluluğundan sorumlu olduğuma dair bir inanış vardı. Bu inanış zihnime nereden nasıl gelmiş bilmiyorum ama beni küçücük yaşımda bile vicdan azabı içinde kıvrandıran bir formül idi. Sevdiğim bir yetişkini hayal kırıklığına uğratmak korkulu rüyamdı. En çok da bu yüzden ödevlerimi eksizsiz yapardım galiba.

Ortaokulda ders sayısı arttı, ödevler arttı. Artık Cuma akşamı serviste başlasam bile akşam yemeğine kadar bitiremiyordum. Yemekten sonra nedense asla ders çalışmazdım. Öyle bir disiplin de geliştirmiştim. Yemek öncesi Defne başkaydı, yemek sonrası başkaydı. Sanki iki ayrı insandık. Dağ gibi defter kitap çalışma masama dizilmiş de olsa yemekten sonraki Defne’yi o masaya oturtamazdınız. Sanki hayat nöbetini  biri bırakıp öteki devralıyordu ve yemekten önceki Defne yemeğe kadar ödevleri bitirmezse yemekten sonrakine hiç bir şey yaptıramıyordum.  Onun tek işi kanepeye yayılıp Şahin Tepesi, Sarı Gül, Dallas beklemek, annesinin soyup, doğrayıp, bir bıçak ucunda aileye dağıttığı elmaları mideye indirmekti.

Hal bu iken yeni bir formül geliştirmem gerekti. Ödevler hafta sonuna taşıyorsa, bari Pazarı kurtarayım diye düşündüm. Pazar sıcak su günüydü, zaten yıkanmak, saçlarımı fönlemek, tırnaklarımı kesmek gibi bir sürü sıkıcı işle doluydu. Cumartesiyi de ödevlere açtım. Günü birer saatlik bölümlere ayırdım. Yapmak istediğim diğer şeylerden vazgeçmemek adına bir saat ödev, bir saat roman (Stephen King evresinden geçiyordum), bir saat oyun (ben ortaokulda hâlâ bebeklerle oynuyordum) ve bir saat de televizyon diye düşündüm. (Cumartesileri televizyon sabahtan başlıyordu ve Küçük John’lu monlu  aile dizileri sabahtan veriliyordu.)

Kısa sürede bu sistemin ne kadar iyi işlediğini gördüm, şaştım kaldım. Bir saat oyundan sonra roman okumak çok iyi gidiyordu, roman okuduktan sonra bir saatçik ödev yapmak benim için çocuk oyuncağıydı. Sonra seyrettiğim bir saatlik televizyon bile başka türlü bir keyif veriyordu bana. Ödevlerimi bile istekle yapar olmuştum.

Şimdi bu keyifin nereden geldiğini biliyorum. Buna yogada Prana’nın tek bir kanala aktarılması deniyor. Dikkatin tek bir konuya yöneltilmesi yani. Akıl ve vücut sağlığıyla sıkı bir bağlantısı var bu Prana’nın tek bir kanala aktarılmasının. Prana vücudu hayatta tutan, ruhu ve zihni besleyen canın ta kendisi. Dikkat nereye yönlenirse Prana da oraya akıyor. Dikkat ne kadar uzun süre tek bir kanalda derinlemesine akarsa insan o kadar canlanıyor. Hem vücut sağlığı, hem de akıl sağlığı, neşesi, coşkusu ve yaratıcı gücü de Prana’nın muntazam akışıyla doğru orantılı olarak artıyor.

Bununla bağlantılı olarak dikkatimiz ne kadar dağınıksa, başladığımız bir işin ortasına gelmeden diğerine atlıyor, onu da bitirmeden bir diğerine geçiyorsak Prana’nın akışı sekteye uğruyor. Bu neşesizlik, keyifsizlik, huzursuz bir boşluk hissiyle beraber geliyor. Öte yandan fiziksel rahatsızlıklar ve bağışıklık sisteminin gücünü yitirmesi de Prana’nın dağılıp, gücünü yitirmesine bağlanıyor.

Bugün artık çocukluğumdaki bilgeliğe sahip değilim. Bugün çocukluğumdaki özgürlüğe de sahip değilim. Odamın kapılarını kapatıp bütün günümü kendi başıma düzenleme imkanım yok. (Çocukluğumun Cumartesilerinde vardı- odamda beni kimse rahatsız etmezdi.) İşlerim var, öğrencilerim var, kocam var, evimize giren çıkan insanlar var. Öte yandan bana kalan saatlerimi  bölmez ve o saatlerin en azından bir kısmını beni tatmin eden işlere (yogaya, yazıya, okumaya, bir kahvede tek başıma oturmaya)  ayırmazsam akşama çok keyifsiz bir şekilde çıkacağımı da biliyorum.

Bunun için de hâlâ her sabah günümü bölüyorum. Dokuzdan beşe kadar dilimleri iki saat yazı, üç saat ders, bir saat yoga, iki saat kitap okumak olarak sabahtan belirliyorum. Eve giren çıkan olursa ve ben o sırada diyelim ki yazma saat dilimindeysem beni rahatsız etmiyorlar. Ben de onlara illa ki merhaba demek zorunda hissetmiyorum kendimi. Onlar da beni iş yerine gitmiş ve ofiste çalışan biri gibi görüyorlar galiba, kapalı kapılar ardından çıkmayışımı yadırgamıyorlar.

Bu programa uyabildiğim günlerin akşamında odamdam sahici bir tatminle çıkıyorum ama bugünün işini yapmış olmanın hazzı, özgürlüğün hazzı ile eşin dostun arasına karışıyorum. Prana’nın dağılıp gittiği günlerin akşamında ise, tüm günü internette, mutfakta amaçsızca geçirdiğim günlerin sonunda  ise hasta gibi oluyorum. Gibisi fazla, bayağı bayağı hastalanıyorum ve hemen  aklıma Dr. Robert Svoboda’nın şu sözü geliyor:

“Prana (can) odaksız kaldığında  dağılmaya, tıkanmaya veya anormal bir şekilde akmaya başlar ve bünyemiz de  en çok bu durumda, pranamız bozulduğunda  hastalığa yatkın hale gelir,”*

İyi bildiğim bir şey var: Güne yogayla başlamak pranayı derleyip toplamaya faydalı oluyor. Özellikle de öncesinde dikkati fazla dağıtmadan, mümkünse uykudan doğruca yogaya geçmek, zihin dalgalarını daha da fazla dalgalandırmadan harekete başlamak ve dikkati baştan sona nefeste tutmak günün geri kalanında odaklanmak istediğimiz faaliyetlerde nasıl davranması gerektiğini zihnimize hatırlatmış oluyor.

Aklınızda bulunsun.

*When unfocused, prāna, our life force, is prone to becoming scattered, stuck, or abnormally circulated, and it is when our prāna is disturbed that we are most prone to falling ill.

 

 

Kıbrıs Günlükleri SON

img_0595
Dereden topladığı sazlarla sandalye ören Özkan’ın atölyesi

Kıbrıs’da karşılaştığım, tanıştığım herkes ne kadar dost canlısı, ne kadar içten! Bu kadar iyi yürekli (iyiliği seçen) insanların adasını hunharca ikiye bölmek, onları evlerinden, köylerinden, komşularından kopmaya zorlamak artık büsbütün bir zulüm gibi gelmeye başladı. Ama dün gece gittiğim sergisinin açılışında tanıştığım ressam Emin Çizenel’in haklı uyarısını da kulak ardı edemeyeceğim. Adanın ruhunu son derece başarılı bir biçimde resimlerine yansıtmış olan Emin Bey onca kalabalığa, onunla konuşmak için yarışan hayranlarına, kameraları ile hazırda bekleyen televizyon insanlarına rağmen bana ayırdığı zamanda, “adamızın bölünmüşlüğünü egzotik bir malzeme gibi kullanmayın ne olur,” dedi. “Artık biz sanatçılar, edebiyatçılar olarak biz bu adada birbirimizi nasıl da boğduk değil de başka bir perspektiften yaklaşalım, bu adanın ruhunu başka hikayelerde arayalım”

Tam cümlelerini hatırlayamıyorum, akşam çöktüğü için yorgundum ama bu (veya buna yakın) sözleri beni pek etkiledi. Benim tam da yaptığım oydu çünkü. Çünkü dışarıdan gelen için sahiden de adanın ikiye bölünmüşlüğü, başkentin bir yakasından diğerine pasaport kontrolüyle geçiliyor olması, ölü bölge diye bir şeyin varlığı, sokakların yan yana dizili varillerle birden bitiveriyor olması, evet çekici, evet egzotik ve elbette son derece turistik bir şey. Kırk yıldır insan ayağı basmamış Maraş (Varoşa) bölgesine gidip terk edilmiş, yıkılmaya yüz tutmuş, bomboş kalmış dairelerini bitkiler bürümüş binalardan ibaret hayalet şehri görmek üzere Lefkoşa’dan turist otobüsleri kalkıyor. Elinde mikrofon ile otobüsün önünde ayakta duran rehber gözleri hayretle açılan Avrupalı turistlere, güvenli camların ardından bakın, bakın diyor, ne ilginç değil mi, bakın doğanın medeniyeti nasıl ele geçirdiğini görün şimdi.

img_0582
Son gecemde beni misafir eden sevgili Sabine ile Mehmet’in güzelim köy evinde kahvaltı sofrası

Ama ne yapmalı? Bir taraftan anlatılmamış öyle çok hikaye, tanınacak, sarılacak öyle çok yara, insanı çarpan, sarsan öyle gerçekler var ki onlar kalemi eline aldığın an cümlelerinden fışkıracak. İnsanlığa şifa olsun diye belki, belki yırtıkları yamamak için. İçeriden olan aynı hikayeyi kim bilir kaçıncı kez duyduğunda  iç geçirecek ama ya onu ilk defa duyan kulak? Klişelere kaçmadan insanın hikayesini anlatmak mümkün mü?

Bilmiyorum. Bu büyük soruyu, cevaplama kaygısını çok da gütmeden aklımın bir köşeciğine yerleştirip ben de Maraş’a gittim. Tam da bu yüzden. Hakkında çok şey duyduğum o terk edilmiş binaların beşinci, altıncı katından çıkan ağaç dallarını görmek için, çarpılmak, sarsılmak için. Lefkoşa’nın Türk tarafına geçtim. Mağusa’ya giden ilk minibüse bindim. Adanın kuzeyinin idarecileri Anavatan’a uysun diye saatleri GMT3 bölgesine göre ayarladıkları için saat ikiyken iki sokak sonra ansızın oldu mu size üç! Minibüs Cuma akşamı Lefkoşa’daki okullarından civar köy, kasaba ve korkunç çirkin sitelerdeki evlerine dönen güzel genç kızlar ve oğlanlarla doldu. Sırtlarında kendilerinden büyük çantaları, ellerinde resim defterlerini taşıdıkları o kocaman plastik şeyler. (Bazı şeyler nasıl da hiç değişmiyor!) Dura kalka dura kalka, epeyce çirkinliğin içinden geçerek Mağusa’ya vardığımızda saat dört buçuğa geliyordu.

Hayalet şehrin dikenli tellerle çevrilmiş kıyısına kadar yürüdüm. Hava pırıl pırıl, deniz nasıl neşeli, balık tutan bir iki yaşlı adam ve akşam ışığının turuncusunu, sarısını, yeşilini iyice ortaya çıkarttığı çimlerin, çiçeklerin ortasına kurulmuş bir çay bahçesi  … Masalarda tek tük çiftler, bir köşede beyaz uzunca saçlı bir adam, belli ki sahibi. Fonda hayalet şehir Maraş, Varoşa. Bombalanmış ama yıkılmamış binalar tabiata teslim. Sessiz. İnsanlar bıraksınlar bu gezegeni, doğa alsın komutayı eline dedirten bir sükunet.

Çay bahçesinin sahibi ben artık gazeteye bakmıyorum diyor, televizyonu ise yıllar önce kapattım. Sonra hikayesini anlatıyor ama aslında geçmişle ilgili konuşmaya hevesi yok. Karşımızda incecik duman gibi tüten Karpaz’ın eşeklerini konuşuyoruz biz de. Dünyanın en güzel eşekleriymiş. Rumlar giderken yanlarına alamamışlar ama geride kalanlar sahiplenmiş onları. Vaktim kalmadı eşekleri görmeye. Bir dahaki sefere inşallah. Olur, diyor. Yine bekleriz. Ne bir marifetli telefon var elinde, ne de bilgisayar. Ancak oraya bir daha gidersem görüşeceğimizi biliyorum…

img_0591Akşam Emin Çizenel’in Girne’deki sergi açılışındayım. Şık, güleryüzlü, tatlı sözlü, güzel insanlar topluluğu. Konuştuğum herkes beni bağrına basacak kadar yakın, kitaplarımı tanıtmak için etkinlikler düzenlemek için hevesli, heyecanlılar. Adadan konuşuyoruz, dünyadan, incelik ve iyilikten…

Ertesi sabah Atina’ya dönüyorum. Yeni dostların kartları çantamda, sesleri kulağımda, kucağımda bir yürek dolusu hikayeyle, hayata kaldığım yerden değil yeni bir sayfadan başlayacağımın bilincinde…

Bir dahaki sefere görüşmek üzere Kıbrıs ve güzel insanları.

img_0559

 

Ölü Bölgede Seslerin Selamı (Kıbrıs Günlükleri 1-Lefkoşa)

fullsizerender-2
Evim bu sokakta

1 Kasım 2016

Bu sabah (güney) Kıbrıs’a vardım. Hayatımda ilk defa. Çok uzun zamandır bu yolculuğun hayalini kuruyordum. Yeni kitabım için araştırma yapmak, insanlarla konuşup, adanın ruhunu hissettmek için… Bir de tabi ki tek başına gezmek için harika bir fırsat diye.

Sabah erkenden, daha hava ağarmamışken Atina’daki evden çıktım, küçük bavulumu peşimde sürükleyerek önce otobüs, sonra metro derken havaalanına vardım. Ben sabahın altısında Atina toplu taşıma taşıtlarında tek başıma olurum zannediyordum (hani Yunanlılar tembel, sanıyoruz ya). Hatta belki de toplu taşıma bulamam diye bile korkmuştum. Nerdeeeee? Otobüsler vızır vızır ve tıklım tıklım. Elimde el bagajımla ayakta kaldım. Metroda da durum aynıydı. Millet beşte kalkmış işine gücüne gidiyor. Uçakta da bir tek boş yok. Salı gününü bilerek seçmiştim, hani biletler ucuz olur, kimse salı yolculuk etmez nasılsa diye. Yokmuş öyle bir şey. Bir koca uçak dolusu Kıbrıslıyla beraber mavilikleri katettik, Larnaka’ya indik. (ben havaalanı Lefkoşa’da sanıyordum, meğer 1974 yılında savaş sırasında kapamış o havaalanı hâlâ da pistinde paslanan uçakları ve yosun tutmuş sandalyeleri ile ölü bölgede duruyor.)

Ölü bölge demişken… Benim buraya gelme sebebim de en çok bu ölü bölgeydi. Varillerle, dikenli tellerle, polis kontrol noktalarıyla ikiye bölünmüş bir şehrin ortasında nehir gibi akan bir bölge var: Ölü bölge. Ölü bölge’ye Yeşil Hat veya tampon bölge anlamına gelen buffer zone da deniyor ama bence bu iki arada bir derede kalmış alana verilebilecek en iyi isim ölü. Çünkü buraya geçiş yok. Kırk yıldır insan ayağı değmemiş bir uzun hat burası.

Lefkoşa Avrupa’nın tek (ve en son) ikiye bölünmüş başkenti. Türk ordusunun adanın yüzde 37sini ele geçirdiği 1974 yılından sınır kapılarının açıldığı 2003 yılına kadar şehrin güneyinde yaşayanlar ile kuzeyinde yaşayanlar birbirlerinden kelimenin tam anlamıyla bir taş atımı uzaklıkta yaşasalar da “duvarın” öte yanında olup bitenden haberdar değiller. Üstelik bir çoğunun evleri duvarın öte yanında kalmış, eşyaları, elbiseleri, komşuları ve müdavimi oldukları kahveleri ve tabi ki işyerleri.

“Duvar” kelimesini tırnak içine alıyorum çünkü gerçekten bir duvar yok şehrin iki yakası arasında. Bir bölge var. Bir nehir gibi. Lefkoşa’da büyümüş bir çocuk olduğumu düşündüm. Komşuların duvarları bile beni meraktan çıldırtır, türlü yaramazlığa iterken şehrimin ortasında tüfekli askerlerin, polislerin koruduğu bir hatla karşılaşsaydım ne yapardım acaba? AirBnB’den bulduğum evin sahibi Maria bana cevabı verdi: Ya o hat hiç yokmuş gibi yaparsın (çünkü böyle bir bölünmenin yarattığı huzursuzluk dayanılmazdır) ya da en yüksek tepeye tırmanıp diğer tarafta yaşayan ötekileri görmeye çalışırsın.  Lefkoşa’lılar yıllarca bu iki duygu arasında savrularak yaşamışlar.

img_0515
Lefkoşa’nın akşam ışığı

 

Şimdi iki taraf arasındaki kapı açık ama yine polis, pasaport kontrolünden geçilerek “duvar”ın öte yanına geçiliyor. Ben de Türk tarafına hemen geçtim tabii. Merakımdan. Hava kararıyordu. Sokaklar ıssızdı. Savaş sırasında yıkılmış, terk edilmiş binalar öylece kendi hallerine bırakılmış, sanki diğer yarısına kavuşmayı bekler gibiydi. Biraz yürüdüm. Çok az insan vardı sokaklarda. O çok az insanın hemen hemen hepsi erkekti. Geri döndüm. Pasaport, bariyer, polis yine güneye geçtim.

Geçerken ölü bölgeyi gördüm. Şehrin (aslında adanın) iki yakası arasında uzanan uzun, çok uzun bir hat. Kırk yıldır budanmamış ağaçlar gökyüzüne yükselmiş ve sınırlar çizilirken hasbel kader iki çizginin arasına sıkışmış kalmış binalar (güzelim binalar) çürümüş, çökmüş, karanlık oyuklara dönmüş camsız pencelerinden dallar, taşların arasından yapraklar baş vermiş. Sadece orada, boyu on beş adımda geçilen ama eni ada boyunca uzanan o ölü bölgede tabiat şehrin içinden fışkırmış.

Üç saat boyunca hiç durmadan yürümekten ayaklarıma kara sular inmiş, hatta ayak parmağımdan biri kanamış. Erkenden yatıp sonsuza kadar uyumak istiyorum. Lefkoşa çok çok ama çok sessiz bir şehir. En son ne zaman böylesine sessiz bir odada uyudum hatırlamıyorum. “Duvar”ın öte yanındaki camiden okunan ezan karanlığı yırtıp geçiyor, ölü bölge karşılıklı görüşmeyi engellese de sesleri kesemiyor, kilise çanları ezana nisbet yapıyor (ama ne çare), şehrin iki yakası ses vasıtasıyla birbirine varlığını belli ediyor.

Bilgisayarın da benim de pilim bitti.

Yarın turuma devam edeceğim. Tabi ki izlenimlerimi size  yazmaya da…

(Ölü bölgenin fotoğrafını çekmek yasak. O yüzden tasvirlerimle yetinmeniz gerekecek.)

fullsizerender-jpg

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir roman nasıl doğar?

Yeni romanım Emanet Zaman’ın yazılış hikayesi kendi başına bir roman olabilir.

Doğma büyüme bir İstanbul kızı olarak İzmir’e ilgim son derece yüzeysel, yok denecek kadar azdı. Hatta çocukluğumda arabayla geçtiğimiz bir kaç seferi saymazsak hayatımda İzmir’e gitmemiştim bile! Nihayet 2012’de bir yoga kursu vermek üzere İzmir’e davet edildim. Bahar vaktiydi. Bademler, kirazlar çiçek açmış. İnsanlar sokaklara dökülmüş… Dersten sonra meşhur kordonda tek başıma yürüyor, ipod’umdan rasgele şarkılar dinliyordum. İnsanlar çimenlere, deniz kenarında kafelere yayılmış, genç kızlar kol kola yürüyor, Çingene kadınlar fimage002al açıyordu. Gökyüzü de deniz de masmaviydi.

Birden kulağımda Yunanca bir şarkı başladı: Μένω Εκτός. Durdum. Gözlerim dolmuştu. Etrafımdaki neşeli insanarla bakıp içimde birden çöken kederin sebebini anlamaya çalıştım. Öyle tuhaftı ki şarkı çaldıkça sanki topraktan hüznün buhar gibi yükseliyordu. Oracıktaki bir banka oturup göz yaşlarımı serbet bıraktım.

Toprağın acıyı içinde barındarabileceğini işte ilk o zaman anladım.

Yine de yeni bir roman yazmaya oturduğumda aklımda İzmir yoktu. Tarihi bir roman yazmayı ise aklımdan bile geçirmiyordum. Ama işte yazarlığın en esrarengiz ve keyifli taraflarından bir tanesi bu… Sizi nereye çekeceğini bilmiyorsunuz. Bir planı takip ettiğinizi zannederken bir karakter çıkıveriyor satırların arasından. Ona kulak asmasanız bile o rüyalarınıza girip, kaleminizin ucundan çıkıyor.

Şehrazat da benim hayatıma böyle girdi. Üzerinde çalıştığım başka bir romandaki uzak bir halaydı. İzmir’de bir köşkün kulesinde yaşayan, kimsenin yaşını bilmediği ve dilsiz esrarengiz bir hala… Bir iki satırda gelir geçer sanmıştım. Şehrazat beni bırakmadı! Anlatacak bir hikayesi vardı ve ona şimdi kulak vermezsem hikaye buhar olup gidebilirdi. Kalemi Şehrazat’ın rehberliğine bıraktım.

Kuleli kiosk
Şehrazat’ın hikayesini anlattığı Kuleli Köşk

O hikayesini anlatırken ben de araştırmaya koyuldum. Yavaş yavaş gözümün önünden bir perde kalktı ve kendimi yepyeni bir dünyada buldum. Bu dünyada güzellik ile zarafete değer veriliyor, Türkler, Rumlar, Latinler, Ermeni ve Yahudi’ler yan yana yaşıyor, birbirlerini seviyor, sayıyor ve bu kozmopolit liman kentinin sakinleri oldukları için gurur duyuyorlardı. Burası eski İzmir’di. Burada şık kafeler, tiyatrolar, sanata, edebiyata meraklı insanlar, yabancıların ağzını açık bırakacak güzellikte kadınlar ve onlara saygıyla şapka çıkartan erkekler, çınarların gölgesinde nargile tüttüren ihtiyarlar ve kapı dolaşıp bohçasındaki ipekleri şehrin kadınlarına satan çingeneler vardı. İnsanlar üç dili birden konuşuyor, gazeteler, sokak isimleri üç ayrı alfabede yazılıyordu.

Başım dönmüştü! Ben de bu dünyada yaşamak istiyordum. Eski İzmir’de çocuk olmak, elbiselerimle denize dalıp, akşamüstü mahallede ip atlamak, orada büyümek, okula gitmek, uzak kumsallarında sevişip, katmerli kurabiyelerinden yemek, Bornova bahçelerindeki çay partilerinde yakışıklı gezginlerle dans etmek istiyordum… İçimde o dünyanın parçası olma arzusu şiddetlendikçe ben kaleme daha sıkı sarıldım. Çünkü o yitik şehirde yaşamı tecrübe etmenin tek yolu onu hayal gücümde yeniden kurmakla mümkün olacaktı. Böylece eski İzmir’in sokaklarını, okullarını, meydanlarını, otellerini, kafelerini hayalimde yeniden yarattım, sayfalar boyunca o eski şehrin bir ucundan diğerine yürüdüm durdum.

O dünyayı bir defa kurduktan ve ona tüm kalbimle bağlandıktan sonra beni bekleyen kaçınılmaz sonla yüzleşme vakti geldi. Bu eşi benzeri bulunmak güzel şehri, bu neşeli kozmopolit dünyayı yıkmak zorundaydım. Yıkılmış, yitip gitmişti çünkü. Artık topraktan tüten kederin sebebini biliyordum. Topraklarından sürülen, orada ölen, orada sevdiklerini bırakan insanların acısıydı… Ve bölüm bölüm yıkımı ve kaybı anlatmaya giriştim. Artık sadece Şehrazat değil, bu yolculuk boyunca bana eşlik etmiş bütün karakterler Avinaş, Hilmi Rahmi, Sümbül, Panayota, Edith, çingene Yasemin…. hepsi yanımdaydı. Hepsi o acılı günleri, biricik Smirni’lerinin yıkımını anlatmak, savaşı, kirli hesapların aldığı canları, yok ettiği hayatların kaydını tutmak ister gibi telaşla kafamda konuşuyorlardı.

Son bölümleri trans halinde yazdığımı söyleyebilirim. Hayalimde en ince ayrıntısına kadar canlandırdığım ve söze döktüğüm bir dünyanın ve insanlarının yıkımını yazmak, o günleri yaşamak gibi bir şeydi. Bazı günler yazarken ağladım. Bazı günler içim öfkeden kedere, kederden çaresizliğe savruldu durdu.

9786180114508
Emanet Zaman Yunanistan’da Şehrazat’ın Suskunluğu ismiyle okuruna kavuştu.

Sonunda ortaya Emanet Zaman çıktı.

Şimdi çocukları yuvadan uçmuş bir anne gibi heyecan, gurur ve telaşla karakterlerimin kendi yollarını çizmelerini izliyorum. Biliyorum ki siz, sevgili okur ile buluştukça onlar canlanacaklar. Ne demişler? Bir romanı yüzde elli yazarı, yüzde elli okuru yazarmış!

Bugün sizleri de o dünyaya taşıyabildiğim için çok mutluyum. Emanet Zaman’ın satırlarında buluşmak üzere…

Defne Suman.

Defne Suman

Buradan da romanın tanıtım videosunu seyredebilirsiniz. Yunan yayınevim hazırladı, Doğan Kitap yayınladı. Ben izlemeye doyamıyorum. Umarım siz de seversiniz.

 

 

Bir İçe Dönüş Hikayesi-1

Keçinin Rüyası
Foto: Sertaç Ergin
Tasarım: Thinker Belles

İşte yine ben. Kalabalık bir kafede, kulaklıklarımın arkasına saklanmış, dünyada benden ve siz sevgili okurlardan başka kimse yokmuş gibi davranıyorum. Telefon ve karşımda oturan bizim Bey sessize alındı. Ha, bir de Bob Dylan eşlik ediyor bize. North Country Blues adlı, on beş yaşımdan beri yüreğimi dağlayan o acıklı şarkısıyla.

Bu kafeye Bey ile beraber geldik. Doksan dakika boyunca okuyup yazmaya ihtiyacım var diye. Onun bilgisayarını da yanımıza aldık. Şimdi büyük bir masada karşılıklı oturuyoruz. Bey beni hiç rahatsız etmiyor. Kendi bilgisayarına gömülmüş gitmiş.  Zaten evde de olsak benim kulağımdaki kulaklık “müsait değililiz, daha sonra tekrar arayın” anlamına geliyor. Bir ara romanımı yazarken, “rahatsız etmeyin” işareti olarak başıma bir örtü takıyordum. Her şekilde bizim Bey, yazımın kesintiye uğramasının ruhumda yarattığı hırçınlığı tanıdığı için bırakın kulaklığı, türbanı; parmaklarımın klavyede tıkır tıkır eden sesini bile duysa, beni kendi halime bırakma zamanının geldiğini biliyor. 90 dakikalık vardiyadayız şimdi. 90 dakika boyunca birbirimizi rahatsız etmeyeceğiz, konuşmayacağız. Ben 90 dakika içinde bu yazıyı bitirip yayınlayacağım. Sonra  sosyallaşeceğiz.

Susan Cain tek başına geçirilen zamanlardan bahsederken, “tek başınalık bazı insanlar için nefes aldıkları havadır” diyor. Ben onlardan biriyim. Hergün bir kaç saatimi tek başıma geçirmem gerek. Yoksa boğulacak gibi oluyorum.

Okuldayken bazı tenefüslerde çıkmaz, havasız, camları buğulu, floresan ışıkla aydınlatılmış sınıfta tek başıma otururdum. Özellikle kümelere bölündüğümüz 3. sınıfta tenefüsleri tek başıma geçirmek istediğimi hatırlıyorum.  Çok arkadaşım vardı. Alt kat tenefüshanesinde folklor çalışırlardı. Ben de folklor oynuyordum ve ekibin en yeteneksizi olduğumu hocamız da dahil herkes biliyordu. Aşağıdaki tenefüshanede en çok benim çalışmam gerekiyordu. Onun yerine ben arkamdaki askılara asılmış  paltolara sırtımı dayayıp buğulu camları seyretmeyi tercih ediyordum. Küme senesi bana fazla gelmişti. İkişerli sıralarda oturacağımız dördüncü sınıfı iple çekiyordum.

Tek başınalık içe dönüklerin nefes aldıkları havadır, diyor Susan Cain. Sonra da içe dönüklüğü şöyle tanımlıyor:

İçe dönükler iç dünyaya, düşünceler ve hisler dünyasına dönük insanlardır.  Dışa dönükler ise dış dünyaya, etkinliklere ve davranışlarla ilgilenirler. İçe dönükler olayların arkasındaki anlamı merak ederler, dışa dönükler olaylara balıklama dalarlar. İçe dönükler ancak tek başlarına kaldıklarında şarj olurlar, dışa dönükler yeterince sosyalleşmedikleri zaman kendilerini yorgun hissederler. İçe dönükler az miktarda dış uyarıcı yeterlidir.  Sessiz bir evde oturup kitap okumak onları memnun eder. Dışa dönükler serüven severler, seyahatlerinde yeni insanlarla tanışmayı, onlarla saatlerce sohbet etmeyi severler. Dış dünyanın uyarıcılarına daha çok ihtiyaçları vardır.

Çoğunuz bu hikayeyi biliyorsunuzdur. Ben bir gün Tayland’a gitmeye karar verdim.  Aslında bir gün değil, bir akşam verdim kararımı. Amerika’dan gelen burslu doktora kabulümü red etmiş, babamın, “peki kızım doktora yapmayacaksan ne yapacaksın?” sorularına maruz kaldığım bir akşam yemeğindeydim.  Babamın kuzenlerinin birinin evinde. Bütün aile kulak kabartmış ne cevap vereceğim diye beni bekliyorlardı.  Ben kadife kanepenin fitillerinde tırnaklarımı gezdirerek ne cevap versem diye düşünüyordum. Çünkü vallahi de, billahi de bilmiyordum ne yapacağımı.

“Bilmem, biraz seyahat eder, dünyayı gezerim belki ” dedim zar zor duyulur bir sesle.

“Kızım hangi parayla gezeceksin dünyayı?”

“Ne kadar gezeceksin dünyayı?

“Peki gezdin geldin ne olacaksın? Gezgin mi olacaksın?Ah hah hah hah! ”

Gecenin devamında Godet’ye gittim. Cuma gecesi bütün arkadaşlarım oradaydılar. Bir türlü alışamadığım tekno müziğinde sallanıyorlardı. İçkiler pahalıydı.  Bira aldım, ben de onlarla sallanmaya başladım. Bir an önce sarhoş olmalıydım. Canım sıkılıyordu. Arkadaşlarıma bakıp acaba bir tek benim mi canım sıkılıyor diye düşündüm. Müzikten mi, babamların sıkıştırmalarından mı, ayıklığımdan mı neden böyle sıkılıyorum acaba? Bir sigara yaktım. Birama bitirdim. Bana ikinci bir bira alacak kimse var mı acaba diye etrafa bakındım. Kimse yoktu. Gece hayatına ilk defa benden genç insanların karıştığını o gece farkettim. Godet kapanınca, Roxy yerine eve dönmeye karar verdim. Çıkışta arkadaşlarımın sarhoş ısrarları karşısında bir durakladıysam da (Roxy’de beni heyecanlı bir şey bekliyor olabilir miydi?) bir taksiye atlamayı başardım.

Eve dönünce internete bağlandım. (dial-up connection, diiiit, diiit, dıbım dıbım dıbım) Gönüllü çalışma imkanlarını önüme süren bir iki siteye adımı, sanımı, ilgi alanlarımı yolladım.  Neresi olsa gidecektim. Afrika, Güney Amerika, Asya, ne olursa dedim. O gece Roxy’de arkadaşlarımın yanında dans edeceğime, dünyanın dört bir yanına epostalar yollarken hayatımın bir döneminin perdelerini indirdiğini  hissediyordum.  Beni neyin beklediğini hiç ama hiç bilmeden bilgisayarı kapattım. Çatı katı dairemizin  yatağıma doğru eğim yapan tavanının altında, üç koca kediyi koynuma alıp uykuya daldım.

Tayland’dan gelen cevap ertesi sabah beni ekranımda bekliyordu…

Kanepelerinde, yerlerinde öbek öbek arkadaşlarımın uyuduğu eğik tavanlı salonumuzu çıplak ayaklarımla boydan boya geçip klavyeye uzandım.

Hayatımda hiç bir yabancı ülkeye tek başıma gitmemişim.

Beni neyin beklediğini bilmediğim bir geleceğe “evet” yazıp gönder tuşuna bastım.

Doğru şeyi yapmış olduğumun bilinci ruhuma ağır ağır, tatlı tatlı yayıldı.  Arkadaşlarımı uyandırıp sucuklu kahvaltı hazırlamaya karar verdim.

90 dakikam bitti ama hikaye bitmedi. Yarın devam ederim. Olur mu? İçe dönüklerin dışa açılma saati geldi.

Sevgiler hepinize.

Defne

Mahrumiyet Müzesi

Kaçıracağım için kahrolduğum 2015 Joan Baez Istanbul konserine atfen bu yazıyı yeniden yayımlıyorum.

DS.

Joan Baez Carmel'de
Foto: Ralph Crane, 1962

Şu okuduğunuz satırlar dünyanın en güzel beldelerinden biri olan Carmel, Kaliforniya’da bir kahvede yazılıyor. Gökyüzü bebek mavisi, havada çam ve okyanus kokusu, yazdan kalma bir gün…Ben burada tek başımayım. Dostlar sağolsun, iki günlük bir serüvene atıldım: Joan Baez konserine gidiyorum.

Sadık okurlar Joan Baez’in benim hayatımdaki anlam ve önemini hatırlayacaklardır. İlk defa sesini ve adını duyduğumda ondört yaşındaydım. Annem kasedini vermişti. “Yarın Açıkhava’da konserine gideceğiz. Dinle bak, seveceksin diye tahmin ediyorum.” Tahmini doğru çıktı. Çok sevdim. Kasedi o akşam defalarca dinledim. O kadar ki ertesi akşam Açık Hava tiyatrosunda söylediği şarkıların bir kısmına uydurma bir ingilizceyle eşlik edebildim. O gece orada yedi bin kişi vardı. Bol yıldızlı, sıcacık bir temmuz gecesiydi. Havada köfte, sucuk ve ekmek kokusu…

Açık hava tiyatrosunun seyirci koltukları o zamanlar plastik ve arkalıklı değildi. Taş sıralara diziliyorduk. Ortalıkta plastik minder kiralayan adamlar dolaşıyordu. (Alaska frigo ve koko satanlardan başka.) Kahverengi kirli kötü plastik minderlerden kiralayabiliyordunuz isterseniz. Joan Baez gecesi iki kişilik yerlere beş minder sıkıştırarak oturmuştuk. Merdivenler, basın bölümü ile orkestra çukuru arasında yere oturarak konser dinlenen genç-hayran bölgesi, hepsi, her yer hınca hınç doluydu. Hepimiz şarkıları –uyduruk ingilizcemiz ile- bir ağızdan söyledik. Anlamadığımız espirilere, Joan gülüyor diye biz de güldük. Oturduğumuz yerden konseri kasetlere çektik.

Joan Baez 1988 yılında İstanbul’da 3 gece konser verdi, her gece böyle geçti.

Ben o yaşıma kadar yedi bin kişiyle birlikte susup, birlikte çoştuğum bir ortama girmemiştim. O gecenin sonunda cin çarpmışa dönmem biraz da o bütünün gücünden kaynaklanıyordu tabii. Ama sahnedeki o kadın, neydi o öyle? Ne yapmıştı bana? Ne biçim bir ses? Nasıl bir kendine güven? Nasıl bir duruştu o sahnede? İnsan insanlığını böyle mi güzel ifade edebilirdi?

Sonraki yıllar, aynı cin tarafından çarpılmış Yasemin’le beraber, bir Joan Baez müzesi kurarak geçti. Dünyaca ünlü bir sanatçı olmasına rağmen hakkında bilgi edinmek öyle kolay değildi. Daha kendi hayatını yazdığı “And A Voice to Sing with” kitabı çıkmamıştı. Berbat Türkçe tercümesi yüzünden, şifreli bir mesajmış gibi okunan Gündoğumu diye bir kitabı vardı ki ben bile pes etmiş, kenara koymuştum. (Çok sonra Portland’da bir kitapçıda Daybreak (Gündoğumu) şansa karşıma çıkınca, açtım bir iki sayfasını okudum. Hiç de şifreli değildi, açık seçik yazılmış bir anı/deneme kitabıydı aslında. Yıllarca kalbimde şifre diye taşıdığım cümleler aslında eğlenceliydi.)

Bilgi o zamanlar kısıtlı bir kaynaktı. Başka bir zamandı o zaman. Joan Baez hakkında bilgi toplamak bile karanlıkta el yordamıyla yol bulmaya benziyordu. Ki o aralar gazetelerde durmadan röportajları yayınlanıyor, (ve tarafımızdan hemen kesilip albüme özenle yerleştiriliyor), her yerde son iki kasedi satılıyor, annemin bir tanıdığının tanıdığı Joan Baez’i tanıyordu.

Yine de bizim müzeye yetecek kadar bilgi sağlamıyordu bütün bunlar. Önce bütün albümlere ulaşmak lazımdı. Bakırköy’de bir pasajın içinde bir plakçı varmış, Ortaköy’de de varmış başka bir plakçı varmış. Bunlar plaktan karışık kaset çekiyorlarmış. Annem aldı beni Ortaköy’dekine götürdü. Yere oturdum. Önümde belki yirmi tane Joan Baez plağı. Plaklar satılık değil. Her bir karışık kaset bir dünya para. Annemle üç tanede anlaştık. Hangi şarkıları seçmeli ki? İsimlerini beğendiklerimi değil, isimlerini anladıklarımı seçtim. Anlıyorsunuz değil mi, plaktan şarkı işaretliyorum, yirmi tane plaktan belki altmış, belki yetmiş şarkı işaretledim. Dükkan sahibi çocukcağız da bir türlü geçmek bilmeyen on gün içerisinde bana 3 adet doksan dakikalık kaset yaptı. Karışık 1, Karışık 2 ve Karışık 3.

Kasetlerimle eve dönerken yüreğimden ve kuyruk sokumu gibi derin bir yerlerden bütün kanıma heyecan ve sevinç yayılıyordu. Dünyanın en mutlu insanıydım! Eve gelince pastel boyalarla kasetlere kapak yaptım. Şarkı isimlerini nakarat kısımlarını dinleyerek uydurdum. (Kaset çeken çocuk, şarkı isimlerini yazmakla uğraşmamıştı tabii. ) Her birinden Yasemin’e bir kopya yaptım, onlara da kapak boyadım.

Joan Baez müzemiz için bulduğumuz her bilgi kırıntısı bizim için bir zaferdi. Birisi bize “orjinal” bir Joan Baez kasedi getirdi bir gün. Orjinal kaset Türkiye’de bulunan bir şey değildi. Farkı sadece sesinin kalitesinde değil, kağıdının kuşesinde, kapak fotoğrafının renginde ve tabii ki kasedin içinden çıkan şarkı sözlerinin yazıldığı küçük kitapçığındaydı. Türkiye’de kaset basanlar şarkıların sözlerinin yazdığı kitapçığı basmayı lüzumsuz görüyorlardı besbelli.

Orjinal kaset (Recently) müzenin baş tacı oldu.

*

Mahrumiyet zamanlarıydı bunlar. Bilmediğimiz şeylerin mahrumiyetinden bahsetmiyorum. O zamanlarda internet yok, cep telefonu yok, facebook yok, filan değil bahsettiğim. Evet bunlar yoktu ama bunlardan mahrum olduğumuzu da bilmiyorduk. Kendimizi mahrum hissettiğimiz şeyler varlığını bildiğimiz ama bir türlü elde edemediğimiz şeylerdi. Orjinal kasetler, şarkı sözleri, Joan Baez ile Bob Dyland ilişkisine dair yazılmış kitaplar, Joan Baez ile eşi David Harris’in beraber çektikleri belgeselin video kasedi, Woodstock’un video kasedi…Mahrum olduğumuzu bildiğimiz şeylerin birinin ucunu yakalar gibi olunca kanımıza yayılan mutluluğu hatırlıyor musunuz?

Şimdi bu yazıya bir fotoğraf bulmak için internete giriyorum ve dünya kadar Joan Baez fotoğrafı ve bilgisi yağıyor. On beş yaşındayken elimde bu kadar çok imkan olsaydı, yine aynı sevinci, heyecanı yaşar mıydım?

Mahrumiyetin mutluluğunu internetli dünyaya doğmuş bir insana anlatabilir misiniz?

Bir gün Joan Baez’e bir mektup yazıp, kendimi en çok mahrum hissettiğim şeyi yazdım. Kasetler, plaklar, kitaplar, fotoğraflar değildi esas özlediğim. Dayanışmayı özlüyordum ben. Sosyal duyarlılığı, hep beraber bir şeyleri protesto etmeyi, sokakları doldurup inandığımız bir dava için yürümeyi, dünyayı değiştirebileceğine inanan insanlarla beraber çalışmayı…Ve özlediğim dünya için çok geç kalmış gibi hissediyordum kendimi.

Parti bitmiş, ben Reganlı, darbeli, yuppieli bir dünyaya doğmuştum.

Bozuk ingilizcemle özlemimi anlatabildiğim kadar anlattığım mektubuma, pastel boya çalışmalarımdan birini de ekleyip Joan Baez’e postaladım. (Annemin arkadaşının arkadaşı bana adresi vermişti.)

Aylar sonra, okuldan geldiğim bir bahar akşamüstünde, güllü bir zarftan Joan Baez’in cevabı çıktı! Asansöre binmeden önce posta kutusundan çekip çıkardığım tomarın içindeki güllü zarftan çıkan mektubun ne olduğunu anlayınca önce asansörde benimle yukarı çıkan servis arkadaşım Etel’in ödünü kopartan bir çığlık atıp, sonra heyecandan ağlamaya başladım.

Joan Baez bana cevap yazmıştı!

Güllü bir kağıda, incecik siyah bir kalem ve güzelim bir el yazısıyla,

“Sevgili Defne,

Dünyada yapılacak daha çok iş var. Senin gibi insanlar birlik olup daha iyi bir dünya için çalışacaklar. Sakın umudunu kaybetme. Daha on beş yaşındasın ve bütün bunları düşündüğüne göre çok akıllısın. İnsanlığın sana ihtiyacı var. O güzel ruhunu hep koruman dileğiyle,

Joan”

…diye yazmıştı!

O mektubu, güllü zarfı içinde heryere yanımda götürdüm, hiç kaybetmedim!

*

Şimdi Carmel’deyim. Joan Baez’in yaşadığı şehirde. Belki de gelip kahvesini içtiği kahvede. Dışarıda okyanus ve çam kokusu. Radyoda, “will you still love me tomorrow?” çalıyor. (Dirty Dancing) İki saat sonra okyanusa bakan bir parkta Joan Baez bir konser verecek. Sırf bu konseri dinlemek için iki günlük bu yolculuğa çıktım. Evimden ve eşimden 1000 km uzakta, dünyanın en güzel sahillerinin birinde bir kahvede oturyorum. Birazdan Joan Baez’i göreceğim. Yirmidört sene sonra yeniden! Mahrumiyet çağının artık pek hissedilmeyen o eski duyguları ile yeniden buluşacağım. 

Birazdan!

Not: Banka hesabıma yaptıkları değerli katkıları ile bu serüveni mümkün kılan bütün dostlarıma ve anneciğime bir kez daha teşekkür ediyorum.  İyi ki varsınız!

Hayat Hikayesi

Öncesi

IMG_0172Murat Gülsoy’un Yaratıcı Yazarlık kursunda öğrendiklerimden aldığım ilhamla yazmaya devam…

Hikayede karakter yaratma konusuna kursun sekizinci haftasında geldik ama o noktaya kadar olay örgüsü, mekan tasvirleri ve tabi ki bakış açısı konularını işlediğimiz derslerde karakter hep bizimle birlikteydi. Birlikteydi çünkü bir mekan insansız bile olsa biz o mekanı karakterin gözünden görürüz. Zaten sadece boş mekan anlatan hikaye de olmaz, en nihayetinde insanlar (ya da varlıklar) belirirler. Belirmezlerse anlattığımız şey hikaye değil deneme ya da akademik bir yazıya dönüşür. Uzun lafın kısası karaktersiz hikaye olmaz.

Olmazsa olmazı olduğu için kurguda karakterin yaratımı iki yüzyıldır edebiyatçıların üzerinde yazıp çizmeyi pek sevdikleri bir konudur. Murat Hocamız da hakkını vererek bir bütün dersi “hikayede karakter nasıl yaratılır”a ayırdı. Kursun en ilginç derslerin biriydi bence. Saklambaç’ı ve adı henüz gizli ikinci romanımı yazarken bilmeden kullandığım bir takım yöntemlerden bahsedilmesi ayrıca hoşuma gitti.

Şimdi anlıyorum ki basılmış ilk ve (şimdilik) tek romanım olan Saklambaç’ı el yordamıyla yazmışım ben. Başka yazarlar romanlarını nasıl yazarlar, bakış açısı nedir, söylem nedir, bunların hiç birini bilmiyordum. Bir ilk roman için aslında bir nimetti bu. Edebiyat dışında çok nadir kitap okuduğum için benim için roman yazmak bir ömür hiç durmadan müzik dinlemiş bir kulağın ilk defa enstrüman çalması gibi bir tecrübeydi. Elim bir alıştıktan sonra hikaye, esrarını bugün bile çözemediğim bir içgüdüyle aktı, gitti. Karakterlerin nereden çıktıkları ve onların peşinden sürüklendiğim hikayenin beynimin neresinden çıktığını da hiç bilemedim.

Murat Hoca kurguladığımız karakterlerin hayatlarından kısacık bir kesiti konu alan bir hikaye bile yazsak onların geçmişini bilmemizin öneminden bahsetti. Bu benim gibi aile tarihçesine meraklı, ilk otobiyografisini yazmak için on beş yaşına kadar bile sabredemeyen bir yazarı pek mutlu etti tabii. Saklambaç basıldığında 88.000 kelimeden oluşuyordu, ben ilk taslağı yazıp bitirdiğimde ekleriyle beraber 150.000. Neden? Çünkü Mihrünisa Nine’den aksi Nedim Dedeye , Yazar Enişteden Despina’ya kadar herkesin hayat hikayesini de yazmıştım. Romana belki bir cümlesi eklenecek belki de hiç eklenmeyecek bölümlerdi bunlar. Büyük bir kısmını hiç kullanmadım ama yazarken roman insanlarımın hangi yılın hangi günü nerede doğduklarından okudukları okullara, en sevdikleri yemeklerden, anneleri ölünce ne yaptıklarına kadar epece bir ayrıntı biliyordum.

Doktor Nedim Dede gibi gölge bir tip bile olsa ben o insanı tanımak zorundaydım. Hatta ben onu kendi torunu olan anlatıcımız Eda’dan bile daha iyi tanımak zorundaydım. Torun için o, karanlık arka odada kupon kesen tuhaf bir ihtiyardı. Benim içinse babasını kırmamak için sevmediği Saliha ile evlenen ve biricik küçük kızının ihanetini yara gibi içinde taşıyan gizli bir romantik. Eda’nın bilmediklerini bilmeliydim ki, konuşmadan geçirdiği aylar sonrasında karısıyla küçük kızının didiştiği bir Cumartesi sofrasında birden başını kaldırıp “Saliha, söyle ona konuşurken o bıçağı sallamayı kessin,” diye son sözü koyabilmesinin ağırlığını sofradaki Eda’dan çok biz hissedelim. (Bu Eda’dan çok bilme işinden, “Bakış Açısı” dersinde aklıma gelenleri yazacağım bir yazıda daha fazla bahsedeceğim.)

Hayat hikayelerinin yanı sıra ben bir de karakterlerimin aile ağaçlarını çıkartmıştım, hatta bir ara Çağlayan’la kitabın başına koyalım diye de düşündük. (“Eda’nın Tarih Dersi Dönem Ödevi” başlığı altında- Eda hakikatten de hikaye içinde ailenin soy ağacını çıkarır.) Aile ağacı da hayat hikayesi gibi her bir karaktere üçüncü boyutunu verdi. Doğum yılları, gençliklerini tarihin hangi döneminde geçirmiş oldukları, Cumhuriyet kurulurken, mübadele sırasında, ’80 darbesi yaşanırken kaç yaşında olduklarını bilmek o insanların iç dünyaları ve dünya görüşleri hakkında bana zengin bir kaynak sağladı.

Malum, hikayesini bildiğimiz insan canlanır, bizim onun hakkındaki iki boyutlu fikirlerimizden bağımsızlaşıp gerçek bir varlığa dönüşür. Hayatta da böyle, edebiyatta da. Tanıdığımız insanı yargılayıp, silmek zordur, anlayıp, kabullenmek (sevmek şart değil) ise daha kolay. Anlamadığımız bir insanı yazmak bilmediğimiz bir dersi öğretmeye kalkışmak gibi bir şey. İç dünyasını kestiremediğimiz karakter ezberden yazdığımız (böyle olsa gerek!) iki boyutlu tipler olarak kalıyorlar.

Murat Hoca’nın karakter kurgulama konusundaki bir diğer önerisi de “Karakterinizle vakit geçirin” oldu. Bu da çok hoşuma gitti. Sırf canım 1980lerin başında Türkbükünde bir kış geçirmek istiyor diye Nimet’in Yazar Enişte’nin yanında geçirdiği günlerini saat saat yazmıştım bir defasında. Deniz kıyısında yürüyor, elinde pilli radyo, kolunun altında Suç ve Ceza. Genç, çok genç. Öğleden önce kapıya gelen balıkçıyla pazarlık ediyor, sonra hâlâ uyuyan sevgilisinin koynuna girip güneşin ısıttığı yatakta onunla sevişiyor, kalkıp balıkları pişiriyor, akşam sevgilisi rakı sofrasında sarhoş olunca sıkılıyor, kaygılanıyor ama gülerek bastırıyor korkusunu… Eda’nın gözünden “zavallı teyze”, Leyla’nın gözünde ise “hain anne” olarak gördüğümüz Nimet’i ancak onunla baş başa geçirdiğim bir günün sonunda tanıyabileceğimi sezmiştim galiba.

Ama benim bu konuda yazmak istediklerim şimdi bu yazının kuyruğuna eklenmesin. Çünkü bu konuda sizinle paylaşmak istediğim çok şey var. Bir sonraki yazıya bırakalım bu konuyu isterseniz….

Foto: Görkem Daşkan
Foto: Görkem Daşkan

Yetimlerimden Karakterlerime

Lesvos Island, Greece
Foto: Ayse Kaya

Öncesi

Yaratıcı Yazarlık Kursu‘nun ilk derslerinin birinde hocamız Murat Gülsoy, Freud’un “Yaratıcı Yazarlar ve Gündüz Düşleri”* adlı makalesine dayanarak bize kurmaca (edebiyat) yazarlığının aynı çocukken oynadığımız oyunlara benzediğini söyleyince aklıma hemen anılar üşüştü. Hocamız çocukken etrafımızdaki eşyayı kullanarak kurduğumuz dünyaları hatırlattı bize. Sahiden de onun gerçek olmadığını bile bile o dünyayı ciddiye alabiliyor,  içinde zorlanmadan yaşayabiliyorduk.

Yetişkinlerin ve tek kanallı televizyondaki tek renkli haberlerin uğultusunda bile çatal anne, bıçak baba, kaşık çocuk olabiliyor, sofrada büyüklerinkinden uzak ve daha renkli bir dünya kuruluveriyordu. Gazlı boya kalemlerimin bile  her birinin ayrı bir karakteri vardı. Sarı çok mızmızdı mesela, mavi serinkanlıydı, kırmızı şımarık… Hiç oyuncağım olmasa bile on farklı renkteki gazlı kalemi taşıyan o kutu beni saatlerce oyalayabilirdi.

Freud oyun vasıtası ile hayali bir dünya kuran çocuğun bunu arzularını tatmin etmek, hayallerini yaşamak için yaptığını öne sürüyor.** Çocuğun hayali tabi ki büyümek ve bir yetişkin olarak yaşamak. Kendini içinde yetişkin olarak kurguladığı oyunları sayesinde çocuk bu hayalini tatmin edebiliyor. Sahiden de ben küçükken içinde çocuk olarak kaldığım bir dünya kurduğumu hiç hatırlamıyorum. Oyunlarımda hep büyüktüm ben. Yetişkindim. Anne değildim ama öğretmendim, hatta müdire hanımdım. Hem de nerenin? Bir yetimhanenin müdürü! Evet, benim bebeklerim yetim kalmışlardı Öksüzlerdi. Hepsi o yüzden biraz hüzünlüydüler. Ana babaları terk etmişti, onlara bakmak benim görevimdi. Bana hediye gelen her yeni bebeği ilk iş  özenle tuttuğum Ece Ajandama kaydeder, onu yaşına göre bir sınıfa yerleştirir ve diğer bebeklere (yetimlere) tanıtırdım.

Yeni bebeği gruba kattıktan sonra ben artık onların oyunlarına karışmaz, uzaktan seyrederdim. Bizim yetimhane bir tiyatro atölyesiydi. Her hafta, ya da her ay yeni bir oyun sahneye konurdu. Yetimlerim çok yetenekliydiler. Kendi karakterlerinden sıyrılıp o haftanın ya da ayın senaryosunda kendilerine düşen rollerini de başarıyla gerçekleştirebiliyorlardı. Oyun bitince kendi karakterlerine geri dönüp bir sonraki senaryoya kadar dinlenip, gerçek hayatlarını yaşıyorlardı.

Pek çok tek çocuk gibi ben de oyunun başka çocuklarla değil de kendi başına oynanan bir şey olduğunu zannederek büyüdüm. Diğer çocuklar kelimenin tam anlamıyla “oyun bozan”dı. Annem “hadi beraber oynayın” diyerek salonda çay içen bir ahbabının küçük kızını benim odama iteleyecek olsa başımdan aşağı kaynar sular dökülürdü. Bir başkasının varlığı benim ince ince kurduğum ve sonuna kadar sahiplendiğim o dünyadan bir süreliğine, belki tam da yetimlerim çok önemli bir sahneyi oynamak üzereyken, yani ben zevkin zirve anındayken çıkmam demekti. Yetimlerim (ya da çatal bıçak takımım ya da gazlı boyalarım) benden başkasına konuşmazdı. O misafir küçük kız odaya girer girmez onlar susardı. Onlar susunca ben de susardım. Karşılıklı sustuğumuz bir saatten sonra misafir çocuk giderdi de oyun tekrar başlardı.

Kurduğum dünya ben ancak onun içinde tek başıma var olduğumda gerçekti. Başkasının şahitliğinde kapıları kapanıyor, beni de o başkasıyla beraber dışarıda bırakıyordu. Benim yetimler o başkasının huzurunda boncuk gözlü, plastik yanaklı oyuncak bebeklere dönüşüyorlardı.

Benim çocukluğum uzun sürdü. On iki yaşıma kadar bebeklerimle oynamaya devam ettim. Ne kadar şanslıymışım ki ailemden kimse de bana “artık koca kız oldun, hâlâ mı oyuncaklarla oynuyorsun?” demedi ve hatta annemin telefonda halama, “Defne mi? Odasında oynuyor. Evet hâlâ oynuyor. Tabii oynasın, nasıl olsa bir gün gelecek, artık oynayamayacak,” dediğini ve yüreğimin şükranla dolduğunu da hatırlıyorum.

Yaratıcı Yazarlık dersinin devamında Murat Hoca, yine Freud’dan alıntı yaparak insan doğasının asla hiçbir şeyden vazgeçmediğini, sadece bir şeyin yerine başka bir şeyi koyduğunu anlattı.  Hayallerimizden vazgeçmiyorduk. Onları gerçekleştirme arzumuz da içimizde aynı çocukluğumuzdaki gibi yanıp duruyordu. Oyun bitse de hayal kurma yeteneğimizden bir şey eksilmiyordu.

Annemin telefonda halama bahsettiği o gün de bir gün geldi… Gayet iyi hatırladığım bir Cumartesi sabahı gözlerimi açıp yatağın tam karşısında duran “Yetimhane”me baktım ve oradan hiç ses gelmediğini fark ettim. Hemen yataktan atlayıp karşılarına geçtim. Bekliyordum aslında. “Güneşi Uyandıralım***”daki Zeze’nin hayali kurbağası Adam da bir gün onun kalbini terk etmek zorunda kalmamış mıydı? Hüngür hüngür ağlayarak bitirdiğim o kitabın ardından gelen her gün ben de benim yetimlerin kalbimi terk etmek zorunda kalacakları günü korkuyla bekliyordum. Ve işte , her sabah şen şakrak konuşan, geceyi nasıl geçirdiklerini anlatan onlarca bebek plastikleşmiş, cam gibi gözlerle bana bakıyorlardı.

Susmuşlardı.

Terk edilmiştim.

Odamdaki sessizliğin dayanılır tarafı yoktu.

Masaya geçip saman kağıtlara yumulmam o Cumartesiye mi rastlar, bilmiyorum ama o günden sonra ben kıtlıktan çıkmış gibi yazmaya koyuldum. Bebeklerimin sessizliğinde açılan boşluğu, belki de terk edilmişliğimin acısını onların bile bana veremediği bir dünya yaratarak doldurmaya karar vermiştim. Hiç bir bebek hayalimdeki yüze sahip olamıyordu zaten. O kadar da iyi oyuncular değillerdi belki. Rollerine uysunlar diye saçlarını kesmem, yüzlerini boyamam, kaş, kirpik çizip yeni kıyafetler dikmem gerekiyordu. Oysa saman kağıtların üzerinde ilerleyen tükenmez kalemim bana istediğim kişiyi, istediğim renk saçı, gözü, yaşıyla yaratabileceğimi müjdeliyordu.

Freud’un dediği gibi çocuk oyunu bitmişti ama hayaller devam ediyordu.

Sonraki iki yılı iştahla, saman kağıtları yercesine doldurarak, elimde yüzümde hep tükenmez kalem lekeleriyle geçirdim. Ergenliğe adım atan vücudum gibi ruhum da çağlıyor, yazıyor, yazıyor, yazıyordum. Ne yazdığıma hiç aldırmadan ve kimselere okutmayı düşünmeden. Sadece kendi tatminim için. Yazı benden çıkmıştı. Çok eğlenceliydi. Eskiden bebeklerimi taşıdığım sıkıcı misafirliklere gittiğimizde annem ev sahibesine, “Defne’ye bir tomar kağıt ve bir kalem ver yeter” diyordu artık. Çok sevdiğim bir kitabın bitişine üzüldüysem mesela, hemen devamını kendim yazıyordum. Aynı kitaptaki esas karakteri değil de kardeşini merak ediyorsam, oturup onun hikayesini kaleme alıyordum. Okulda hayranlık ve haset arası bir şeyler duyduğum bir abla varsa, onun baş rolü olduğu bir roman çıkarıyordum ki kendimi ona yakın hissedeyim ve hatta bir süreliğine o olabileyim.

Oğlanları ve kalp ağrısını keşfetmeden hemen önceki o iki yıl, on iki ile on dört yaşım, hayatımın en yaratıcı yıllarıydı. Sonra da yazmayı sürdürdüm ama artık duygularımı anlamak için yazılmış, başka yazarlardan etkilendiğim için inceltilme çabasıyla masumiyeti azalmış yazılardı onlar. O çocukluk ile ergenlik arasındaki dönemdeyse (Lolita yıllarında) oyunlardan açılan boşluktan bir deli nehir çağlamıştı. Ne okur vardı aklımda, ne de şiirsellik… Tek bir hedefe kilitlenmişim. Hayalimdeki dünyayı bir an önce kurup, denize dalar gibi ona dalmak ve orada kendimden çıkıp, zaten oyunlardan bildiğim, bir başkası olarak yaşama tecrübesini sürdürebilmek.

O denize korkusuzca yeniden dalabilmem için meğer kırklı yaşlarımı beklemem gerekiyormuş. Bir başkası olarak yaşamaya duyduğum merak ve iştah ise hiç geçmemiş ama su yüzüne çıkabilmek için başka bir geçiş dönemine varmamı bekliyormuş. Gençlikten orta yaşa… Şimdi yetimlerimin yerini roman insanlarım yani romanlarımın karakterleri aldı. Şimdi hayallerimi onlar vasıtasıyla gerçekleştiriyorum. Bu işi nasıl yaptığımı da en iyisi yarınki yazıda anlatayım…

* Sigmund Freud, “Creative Writers and Day Dreaming”, Standard Edition 9, London : Hogard, 1908.

**Bu konuyla ilgileniyorsanız Murat Gülsoy’un Büyübozumu: Yaratıcı Yazarlık (Can Yayınları) kitabını okuyabilirsiniz.

*** “Güneşi Uyandıralım” Brezilyalı yazar Vasconcelos’un ünlü “Şeker Portakalı”‘nın devamı olarak yazdığı kitabıdır.