Korona Günlerinde Ölüm üzerine

fullsizeoutput_11f8
Foto: Kokia Sparis

Gökteki yıldızların durumu iyice mi vahimleşti nedir, bizim burada durumlar büsbütün karardı.

Bey hastalandı. İki akşam önce gece diş ağrısıyla başlayan bir ateş tüm vücudunu sardı. İki gecedir hiç uyumadık. Sabah zar zor kalktı ama başını bile dik tutamıyordu, tekrar yatırdık. MS hastası olduğu için bedeninin yüzde 95’ini zaten kullanamıyor. Ateşlenince bir de hepten kaskatı kesiliyor, dizi kilitleniyor, parmakları içine kıvrılıp pençe oluyor, yatsa sağdan sola dönemiyor, otursa gövdesini, başını taşıyamıyor, dengesini kaybedip tekerlekli sandalyenin üzerinde oturduğu yerden yana devriliyor. Tuvalet, su içirmek, ilaç yutturmak, yemek yedirmek meşakatli işlere dönüşüyor. İyi ki annesi de bizde kalıyor da, beraber bakıyoruz, bacakların bir ucundan ben, omuzlardan o tutuyor, kaldırıp oturtuyoruz, yatırıyoruz. Zor günler.

Dün sabah ateşli uyanınca sizin gibi biz de korona mı diye telaşa kapıldık. Ama düşmeyen ateş haricinde COVD19 semptomları göstermiyor. Boğazı ağrımıyor, nefes darlığı çekmiyor, burnu bile akmıyor. Biz de hastaneye koşmadık. Zaten koronanın ateş sınırı 38,2ymiş. Bu sabah uyandığımızda Kokia’nın ateşi 38,4’e fırlamıştı gerçi ama hemen sonra indi. Bizim ikimizin de sağlıklı günlerde ateşimiz 35,5 derece civarında seyrediyor. Ben de ateşim 37dereceye çıksa, yatak döşek olurum. Hiç ayakta geçiremem ateşli hastalıkları. Ama muhtemelen pek çoğunuz, normal ateşinizin 2-3 derece üstündeki ateşle faaliyet gösterebiliyorsunuzdur. Bir çok tanıdığım 38 ateşle sokağa çıkar, yürür, ders verir. Ben 38 ateşle sadece sanrılar görürüm. Kokia da o durumda şimdi. Yatırdık. Gözlerini yumdu, kalas gibi uzandığı yerde sızdı.

Lütfen dualarınızı üzerimizden eksik etmeyin.

Biraz önce Kokia’nın başında otururken Rober Koptaş’ın yazısını okudum. Facebook’ta da paylaştım, o zaman da söyledim: Ülkenin kederini, kaderini kayıplarını, ruhunu  sağlam ve çok dokunaklı bir biçimde gözler önüne seren bir yazı. Buraya bağlantısını koyuyorum. Lütfen okuyun, okutun.

Yıllardır, romanlarımda ve edebiyat dışı kitaplarımda, yazılarımda tutulmamış yasların, dökülmemiş yaşların sonraki kuşaklarda nasıl bir çaresizlik, kopukluk ve delilik olarak ortaya çıktığını anlatmaya çalıştım. Bu yazı da tam bu noktaya değiniyor.

“Öteki türlüsü, kuşaklar boyunca bizi huzursuz edecek, kuşaktan kuşağa aktarılacak, yarın bizi, öbür gün çocuklarımızı, daha öbür gün onların çocuklarını, onları çıldırtanın ne olduğunu bir türlü bilemedikleri çaresizliklere sürükleyecek bir delilik hali olacak.”

Bütün gün sayılar duyuyoruz. Türkiye’de kaç kişi ölmüş? Yunanistan’da? İtalya Çin’i geçmiş. ABD İtalya’yı da geçecekmiş. Her bir sayı bir can. (Çin büyükelçisinin konuşmasını çok şansa, İstanbul’da bindiğim bir  takside duymuştum. Onlar sayı değil can, demişti mükemmel Türkçesiyle) Her bir canın etrafına yayılmış, sevdikleri var. Aİlesi, dostları. Her birimiz bu evrende eşsiz ve çok kıymetli bir yer tutuyoruz. Birimiz kayıp gittiğinde onun yerinde doldurulamaz bir boşluk oluşuyor. Bir yakınını kaybetmiş herkes bu duyguyu bilir: Babamın ölerek hayatımda boşalltığı yeri kimse dolduramaz. Babam diye söylemiyorum. Büyük halam Saadet’in, nenemin, dedemin, kazalarda ölen Murat isimli iki arkadaşımın, intihar eden bir dostum ile bir eski sevgilimin yerini de başka dostlar, sevgililer, aşklar, akrabalar tutamaz. Herkes bu evrende biricik ve eşsiz bir yer işgal eder. O yeri terk-i diyar ettiğinde, o yer artık dolmaz. Boşluğa alışılır mutlaka. Çekilmiş bir dişin boşluğuna alışıldığı gibi, ama o yer dolmaz. Dolamaz. Çünkü o yer sadece bir kişiye aittir. (Bu yüzden derler ki bir kaç aylıkken ölen bebeklerin hemen sonrasında doğan ikinci bebekler kendi hayatlarını yaşıyor gibi hissedemezlermiş hiç. Yası tutulmamış bir kaybı yamamak için aileye gelmişiz hissinden kurtulamazlarmış.)

YAnımda kaskatı yatan eşime bakarken ya şimdi ölürse diye düşünüyorum. Bu düşünce bana yabancı değil. Hasta bir insanla beraber yaşadığınızda, ölüm sık sık mevzu bahis olur. Onu bakıcımızla bırakıp İstanbul’a derslerimi vermeye gittiğimde düşünmeden edemem: Ya bu kadın, banyoya sokarken bizim Bey’i düşürürse, başını çarparsa, ölürse? Ya bu kadar hareketsiz bir vücutta bu kalp artık dayanamayacağım der ve durursa? Ya bu, bir başkasına vız gelecek ateş iç organlarını harab eder bitirirse? Ölümü aramızda sık sık konuşuruz. Eşlerden birisi diğerinin ölümünü görecektir. Bunu kavramak çok zor da olsa, bu gerçektir. Kim kiminkini görecek acaba diye konuşuruz. Olasılık hesapları mantığımızın almadığı bir düzende  çalıştığına göre bu sorunun yanıtını asla bilemeyiz.

Ancak şunu biliyorum: İnsan yakınlarının ve kendinin ölümünü sık sık düşünmeli. Ölümsüz olduğumuza dair duyduğumuz tuhaf inanç, yanılsama, kibirli, kavgacı ve kıymet bilmez tarafımızı keskinleştiriyor. Kişisel, egosal sebeplerden, ben haklıydım, o haksızdı vs gibi petite kavgalardan arası açılan dostların, bir tanesinin ölüme yaklaşması anında nasıl da gerçeği kavradıklarını unutmayın. Gerçek sevgidir. Bunu, Atina Günlükleri’ne başladığımda yazmıştım. Yoganın bizim hoca tarafından verilen tanımında, yoga ruhu ruh olmayan her şeyden ayıklamaktır, denir. Hınçlar, kinler, gücenmeler, onlara tutunmazsanız gelir, giderler. Sevgi, ona tutunmazsanız bile kalır, onu fark edeceğiniz günü bekler.

Tüm kayıplarımın yasını doya doya çekmek isterim. İntihar eden eski sevgilimin cenazesine gitmedim diye bugün hâlâ dövünürüm. O yüzden midir nedir, bir türlü vedalaşamadım. Onunla ilgili bir şeyler yapmalı, belki bir öykü yazmalı, yazıya bir anıt dikmeliyim diye düşünür dururum. Oysa pek kimsenin bildiği bir sevgilim bile değilldi. Babamın cenazesine yetişmek benim için çok önemliydi. Tüm ritüelleri sonuna kadar yerine getirmek için takıntılı bir çaba sarfettiğimi biliyorum. Yine Rober Koptaş’ın yazısından bir alıntı yapacak olursam” “Buralarda da, başka yerlerde de, insan evladı ölümü en çok ritüellerle idrak eder. Bizimkiler kilisede kahve içip helva yer mesela. Sizler evlerde, sanki o an tek ihtiyaç yemekmiş gibi konu komşu, hısım akraba çorbaya kaşık sallarsınız. Ölüler gömülür, gözyaşları dökülür ve hayat sürer gider.”

Bugün korona virüsünün aldığı canların arkasından cenaze töreni yapılmıyor ve yakınlarına yas tutma hakkı tanınmıyorsa, evet Saroyan’ın dediği gibi “Birileri yazmalı. hakkında bir şey yazılmadan kimse bu dünyadan göçüp gitmemeli.” Ben de bu minicik bloğumda yazarak ve birilerini belki de uyandırarak tarihten silinen, adları bilinmeden gömülen insanların hikayesinin, insanlığa geri kazandırılmasına katkıda bulunurum.

Bugünkü yazıyı yine Koptaş’la bitiriyorum:

“…neticede biz de insanlığın bir parçasıyız, benzer dertlere benzer dermanlar aramak muradındayız. Ölülerimizi gömmek, başlarında iki damla gözyaşı dökmek, onları hak ettikleri şekilde anmak da dermanın kendisi.”

Yarın yine yazarım….

Ben yazarken şunu dinledim, siz de okurken dinleyebilirsiniz.

 

 

 

 

Korona Günlerinde Yoga

Okurken dinlemek isterseniz:

Herkese merhaba,

PAZARTESİ sabah 6’da Atina’ya sokağa çıkma yasağı geldi. Bizim bir yere çıktığımız yoktu zaten ama yasağı görünce bir koşu gittim, balkonda duran çöpü sokaktaki konteynıra attım. O arada mahallemizde bir iki dakika yürüdüm. Serin bir kış gecesiydi. Rüzgar, ağaçların yaprakları arasından hışırdayarak geçiyordu. Bizimki yeşil bir mahalle. Hem büyük parkın kıyısında, hem de her apartmanın önünde, bir kaç ağacın gölgesine konmuş banklardan oluşan mini parklar var. Banka oturmuyoruz tabii. O eskidendi. Ellerimizi cebimizden çıkartmıyoruz. Eve girmeden çıkan pabuçlar doğrudan balkona gidiyor, kıyafetler çamaşır makinesine. Eve girmek bu denli meşakkatli bir işe dönüşünce, insanın dışarı çıkmaması belki de daha iyi. Bu çöpü çıkarma gezisini saymazsak tüm haftasonu ve pazartesi ve salı evde oturduk. Hava soğudu. Balkona bir iki dakika çıkıp geri giriyorum. Kaynanamı da bizim eve taşıdık. Tek başına kalmasın. Binasında kimse kalmamış zaten. En üst katta bir başına yaşayamazdı. Gelir gelmez evin altını üstüne getirip bir temizlik yaptı. Kendini bu işe o kadar kaptırdı ki istirahatı bir kaç gün sürdü. Nihayet bugün, kanı pirelendi, ben bir evime kadar gideyim, buzlukta balık vardı, onu getireyim demeye başladı. Koltuğuna oturttuk tekrar.

Bugün ilkbahar Navratti’si başladı. Navratti dokuz gece demek. Önümüzdeki 9 gece, 10 gün boyunca gezegen mevsim değiştirecek. Toprak anaya yüz sürmek, hürmet etmek için bir biz aman. Az yemek, içe dönmek, dönüşümü müdahale etmeden izlemek için de. Pek çok kültürde bu mevsim geçişleri vücudu ve zihni arındırma pratikleriyle geçer. Yunanistan’da mesela, biz şu anda Büyük Perhiz’in 40 günü içindeyiz. Bu süre zarfında et, balık, tavuk, yumurta ve sütlü mamul yenmiyor, içilmiyor. Navratti süresince de tahıl tüketimine ara veren topluluklar var Hindistan’da. Siz de vücudu toksinlerinden ve zihni de alışkanlığından arındırmak isterseniz önümüzdeki 9 günü bu çalışmaya adayabilirsiniz.

Karantinanın başladığı ilk günlerde -sanırım geçen hafta oluyor, her ne kadar bana aylar öncesi gibi gelse de!- ben de çoğunluk gibi online buluşmaların büyüsüne kapıldım. Türkiye’deki yoga öğrencilerimle buluştum. Üç ayrı sınıfım var. Onlarla kısa yoga çalışmaları da yaptık. Sonra bir yorgunluk çöktü bana. İstanbul’da, İzmir’de bir aynı günün içinde saatlerce ders verdiğim, saatlerce konuşup hareket gösterdiğim günlerde bile hissetmediğim bir yorgunluktu. Sanki ekranda bir kara delik açılmıştı ve enerjimi sonsuz bir vakumla çekiyordu. Normalde, fiziksel açıdan çok yorulduğum derslerde bile yaptığım işin tatmini ve öğrenciden bana dönen enerjinin gücüyle kendimi dinç hissederim. Ne oldu, acaba hastalanıyor muyum diye düşünürken hocamızdan bir mektup düştü posta kutuma. Her zamanki gibi hocamın sözleri bulutları dağıtan rüzgar oldu. Gerçeği olduğu gibi gördüm.

Karantina, içeride kalmayı gerektiren bir inziva hali. Bir yandan salgını yavaşlatalım diye evet  ama bir yandan da ola ki virüsü kaptıysak evde dinlenip, bağışıklığımızı güçlendirelim diye karantinadayız. Güçlü bir bağışıklık sistemi COVID19’u öldürebiliyor. (Aşağıya bir video ekliyorum. Orada da gayet açık ve net bir biçimde anlatılmış.)

Bağışıklık sisteminin yuvası bağırsakta. İnce bağırsak Agni’nin de yuvası. Agni besinlerin özlerini kana karıştıran, gözümüze ışık, tenimize ışıltı, elimize, ayağımıza ısı veren iç ateşin yogadaki adı. Agni iyi yanmadığı zaman yüzümü soluyor. Bağışıklık sistemi, bir virüs, bakteri ya da mikrop ile savaşırken agni tüm gücünü bu savaşa veriyor. O yüzden hastalık sırasında az yemek yenir. Alman anneler ateşlenen çocuklarına sudan başka bir şey vermezler. Agni bir de sindirimle uğraşmayın, kuvvetleri dağılmasın. Hayvanlar bunu bizden iyi bilir; ateş yükselince yemeğin yanından bile geçmezler.

Online olsun olmasın tüm dersler, konuşmalar, toplantılar agniyi dışarı taşıyan eylemler. Yanıp bitiyor, tükeniyoruz. Dışa rotasyonların  içe rotasyonla dengelenmesi gibi dışa dönük eylemlerimizin de eve dönüp, sessizlik içinde (veya uykuyla) beslenmesi gerekiyor. Karantina döneminde ise elimizdeki tüm agniyi içeride tutmalıyız. Dışarıda harcayacak bir gıdım bile ateşimiz yok. Çünkü hastalık dışarıda kol geziyor ve yaşımız ne olursa olsun hepimiz bu hastalığın bıçağının sırtında geziniyoruz. Dünya nüfusunun en az yüzde 60’ının Covid19 virüsünü kapacağı hesaplanıyor. Her iki kişiden biri garanti yani. Sen değilsen ben. Ben değilsem o. Dikkatimizi, ne  yapsak da virüsü kapmasak’a  değil, onunla nasıl mücadele edeceğimize çevirmeliyiz. Şöyle diyeyim: Kafayı virüsü kapmamaya ya da bulaştırmamaya değil, ateşi harlamaya takmalıyız. İlla ki bir şeye takacaksak. Daha iyisi kafayı bir şeye takmamak.

Online dersleri iptal ettim.

IMG_1475

Yoga konusuna gelince. Bu günlerde yapacağınız yoga sakin olmalı. Uzun oturuşlar. İçe dönüşler. Dikkatinizi dağıtacak unsurlardan arınmış, sakin bir odada tek başına. Mümkünse yoga yaptığınız odada bilgisayar, telefon, modem, printer bulunmasın. Bunlar kendi dalgalarını yayan cihazlar olduğu için yoganın frekansını dağıtabilirler. Ben yazarken daima müzik dinlerim ama yoga sırasında mutlak sessizliği tercih ederim. Yine frekans meselesi yüzünden. (Bu günlükleri yazarken dinlediğim müziklerden bir de playlist yaptım. Yazının sonuna onu da ekliyorum.)

Maddi kaygılar herkeste tavan yaptı. Hepimizin döndürmesi gereken çarkları, ödenecek kiraları, iade edilecek kurs ücretleri var. Yalnız değilsiniz. Batıyorsak, bu gemide hep beraber batıyoruz. Battığımız yerden beraber çıkacağız. Kanallar açıp, herkesi ekran başına çağırmak şart değil. Bana soranlara aynı şeyi söylüyorum  40 gün derslerinize ara verin hocalar. Öğrencileriniz 40 günün sonunda yine sizin olacaklardır. (Olmazlarsa zaten hiç sizin olmamışlardır!) Sessiz duruşunuzla da onlara rehberlik edebilirsiniz.

Yoga konusunda son bir şey: Öğrencilerden sık sık duyuyorum. E-maillerinizde yazıyorsunuz. Serinin tamamını hatırlamıyorum, bize söylediğiniz Brahma Muhurta saatinde uyanamıyorum, her gün yapamıyorum, gün doğumuna denk getiremiyorum, sonunu unuttum. Bunlar içinde bulunduğumuz bu olağanüstü hal içinde HİÇ AMA HİÇ önemli değil. Yoga bir adaptasyon çalışmasıdır. Yere, zamana, koşullara uygun bir biçimde zihni esnetmeyi öğretir bize. Esnetin zihninizi. Brahma Muhurtayı kaçırdıysanız ne olacak, saat 9’da yapın yoganızı. Akşam 5’te yapın. Başını yapın, ortasını unutun, sonunu bağlayın. Hiç bir şey öğretemediysem bunu öğretebilmiş olmayı isterim. İlahi olanla bağ kurduğunuz sürece neyi, nerede, nasıl yaptığınızın önemi yoktur. O bağ kurulduğunda da zaten “yapan”ın biz olmadığını anlarız.

Yapan, yapacağını yapacaktır.

Bize durup izlemekten başka iş düşmez.

 

BU VİDEO VİRÜSÜN DOĞASINI VE VÜCUDU NASIL ELE GEÇİRDİĞİNİ ÇOK İYİ ANLATMIŞ

 

BU DA KORONA GÜNLÜKLERİNİ YAZARKEN DİNLEDİĞİM MÜZİKLERİN LİSTESİ:

https://open.spotify.com/playlist/3JBbiU3TCYxuba1zWpNG3Y?si=hGq33Q7jShOUDfSMgbdkaQ

 

 

 

 

 

Korona Günlerinde Şükran

fullsizeoutput_4590
Şekerler, Şükürler, Şifalar

Sevgili okurlar,

Artık evden çıkmıyoruz. Telefonlarımıza her akşam durumun kritikliğini bildiren mesajlar düşüyor, alarmlar eşliğinde. Çok acil bir ihtiyacınız olmadıkça evden çıkmayınız. Bakıcımıza da artık gelme, demek zorunda kaldık. Çünkü biz kendimizi evde karantinaya alsak da o otobüsle, metroyla bize geldiği sürece korunma şansımız yoktu. Bey ve kedilerle bir başımıza kaldık. Yemeğimizi pişirip yiyoruz, bilgisayar başında işlerimizi yapıyoruz. Bazen mutfaktaki radyonun başına geçip haberleri dinliyoruz, televizyonumuz yok. O zaman nükleer felaket sonrasında geçen bir filmde gibi hissediyorum kendimi.

Sonra hemen kendime geliyorum. Şükredecek dünya kadar şey varken, durumun karanlık yüzüne bakmayacağım. Suyumuz akıyor bir defa. Bu başlı başına o kadar mühim bir nimet ki, sadece bunun için en değerli şeylerimi kurban edebilirim. Ellerimi yıkıyorum. Suyumu kaynatıp her on beş dakikada bir yudum yudum içiyorum. Suyun bittiği yerde hayat biter. Suyun bittiği yer hiç de uzağımızda değil. Musluklarından hâlâ su akan bir dünyaya ve zamana doğdupum için yüce Tanrı’ya şükrediyorum. Sonra internet var. Şükürler olsun ki var. Annemle konuştum bugün. Yüzünü gördüm. Lütfen evden çıkmaması için yalvardım. Eldiven takmanın önemini anlatmaya çalıştım. Çin’de yaşayan arkadaşımdan duyduğum, virüs çok sayıda parmağın sıklıkla dokunduğu yerlerden geçmiş. Asansör düğmeleri, kapı kolları, bankamatikler, pos cihazlarının şifre girilen yerleri…. Buralara eldivenli parmaklarla dokunmak hayat kurtarabilir. Maskeden çok daha önemlisi eldiven takmak. Elleri yıkamak ve elleri ağzımıza, burnumuza, gözlerimize sürmemek. Virüsü deliklerden içeri itmemek yani.

İnternete şükrettim. Akşam “3. sınıf ve ötesi” yoga sınıfımla Zoom uygulamasında buluştuk. Korku ve izolasyon günlerinde bizi birbirimize bağlayan incecik ama sağlam bağlara tutunmak bizi karamsarlıktan çıkardı. Yoga sangaları aile gibi oluyor, bazen aileden de yakın bir ilişki kuruluyor. Bu zor zamanlarda tüm yoga hocalarının sangalarını bir araya toplamalarını öneriyorum. Liderlik etmeseniz dahi bir grubun ortasında durarak,  insanları birbirine bağlayacak bir ağa ön ayak olduğunuzda büyük bir krizin ortasındaki insanlığa katknız olacaktır. Yoga hocalığı esnek bir vücutla bir grup insana hareket serileri göstermek değildir. Kriz anında öğrencileri kucaklamak, onlara büyük resmi hatırlatacak şeyleri işaret etmek, kopukluğu gidermek ve bütüne aidiyetin kaydını içlerinde bulmalarına yardımcı olmaktır. Bu krizli günlerde yoga hocalarına çok iş düşüyor. Dört bir yana dağılmış öğrencilerinizi toparlayıp (online tabii) beraber nefes alıp verebilir, beraber bir iki şeye gülebilirsiniz. Gülmek bağışıklığı arttırır. Bağ kurmak stresi azaltır, paniği yatıştırır.

Dünyanın şu anda liderlere ve istatistiksel sayılara ihtiyacı var. Virüsü kapmış hasta sayısını tespit edebilen ülkeler etkili önlemler alabiliyorlar. Ancak bu virüsü tesbit edecek testlerden çok sayıda yok. O yüzden de her ateşi çıkana hemencecik bir test yapılamıyor. Kİmi ülkeler (ABD mesela) kendi testini geliştirmeye çalıştı ve başarısız oldu. Türkiye’de en son bildiğim bu test sadece Ankara’da yapılabiliyordu ve devlet hastanelerine gitmeniz gerekiyordu. Bu durum bir çok virüs taşıyıcısının virüs taşıdıklarını bilmemesine yol açabilir. Hafif bir boğaz ağrısı, biraz ateş. Basit griptir. Kim gidecek şimdi devlet hastanesine diyebilirsiniz. Haklısınız. Ben olsam derim. Bu yüzden de kimi ülkelerin rapor ettiği vaka sayısı gerçeği yansıtmıyor olabilir. Önlemlerimizi ona göre alalım. Virüsü hafife almayalım ama gerekli adımları attıktan sonra da paniğe katkıda bulunacak laf kalabalığına girmeyelim.

Evde oturalım. Birbirmizi ziyaret etmeyelim. Sarılmayalım. Öpüşmeyelim. Elimize dışarıdan gelen yabancı bir unsur değdiyse (mesela plastik poşet) elimizi yıkayalım, gözümüze, burnumuza, ağzımıza dokunmayalım. Herkesin sıkça bastığı düğmelere çıplak elle basmayalım. Nefes alalım, nefes verelim. İlk günlükte yazmıştım. Yine yazayım: Dikkatinizi neye verirseniz o büyür. Virüsü büyütmeyin. Paniği büyütmeyin. Umursayın. Ciddiye alın. Korkun ama paniği büyütmeyin. Sağlığınıza dikkatinizi verin. Sağlığınızı büyütün, arttırın.

Şükran en şifalı duygudur derler. Elimizdeki nimetlere şükredelim. Nefesimize. Hâlâ bizim olduğu için. Doya doya içimize çekelim. Ciğerlere kuvvet.

İyi geceler!

Yarın görüşürüz!

 

 

 

 

 

 

 

Korona Günlerinde Atina 4

16 Mart 2020

Atina

IMG_1245Herkese merhaba!

Hafta sonunda bloğa ara verdim. Tüm yazı enerjimi geçen ay başladığım öyküye yoğunlaştırdım. Bugün öğleden sonrayı da Eylül Konukları ile geçireceğim. Mart sonuna bitimek istiyorum. Ayrıca iki yazı projesi daha var elimde. Bir tanesi çeviri ve diğeri de bir makale. Tüm bunlar sizi ihmal edeceğim anlamına gelmiyor. Ama şöyle bir şey oldu: İstanbul’daki 27 Mart-5 Nisan arasındaki derslerimi iptal ettim tahmin edersiniz ki. Bu dokuz günlük süre zarfında 34 saatlik dersim vardı, toplam 4 ayrı gruba dağılmış 120 adet öğrenci. Atina’dan İstanbul’a ve İstanbul’dan Atina’ya uçuşlar henüz iptal edilmediyse de 120 kişilik bir sanganın (aynı hocanın -bilginin- etrafında maneviyata dair bilgi edinen insanlar grubuna yogada verilen isim) lideri olarak atmam gereken mutlak adım buydu. (Liderler konusuna yarın geleceğiz.) Hal böyle olunca, benim “normal” şartlar altında on yedi gün süren Atina günlüklerimin süresi bir bilinmeze doğru uzadı. Bir sonraki İstanbul seferi 20 Nisan’a ayarlı. Bu, gerçekleşecek mi bilmiyoruz. Şimdilik günlüklerimizin 20 Nisan’a kadar süreceğini varsayalım. Eh, bir hafta sonu arası vermek münasiptir o zaman. 20 Nisana kadar hafta içi her gün size yazmaya çalışacağım. Yorumlarınız için ayrıca teşekkür ederim. Beni yazmam konusunda cesaretlendiriyorsunuz ve esin veriyorsunuz.

(Buraya bir not düşeyim hızlıca: Bu blog yazılarını sosyal medyada paylaşıyoruz, evet ama ben sosyal medyaya bakmıyorum. Oraya bu yazıları asistanım Nazlı koyuyor. Eğer oradan bana mesaj yazarsanız, göremeyebilirim. Daima en sağlıklısı bana email yazmanız. (sumandefne@gmail.com)

Sizin olduğunuz yerde durumlar tam olarak nasıl bilmiyorum. Bizim Atinamızda, Cumartesi sabahı itibarı ile tüm cafeler, restoranlar kapandı. Cuma günü bu, hâlâ işletmenin seçimiydi, cumartesi sabahı yasal olarak yasak kondu. Eğer cafenizi açacak olursanız polis ceza kesiyor. Hatta hapse giriyorsunuz.  Dükkanlara da her 10 metrekareye bir kişi girecek şekilde izin var.Mesela bizim manav 10 metrekare bir yer, ben içerideysem diğer müşteriler dışarıda, sıra bekliyorlar. Ben çıkınca bir diğeri giriyor.

Benim gidecek kahvem kalmayınca Cumartesi ve Pazar sabahları yarım saat parka indim. Herkesler dışarı çıkmış koşuyor, köpek gezdiriyor, çocukların peşinden koşuyor. Aslında cümbür cemaat parklarda, bahçelerde, plajlarda gezmemiz de sakıncalı. İspanya’da parklar da kapanmış. Burada da çocuk bahçelerinin kapıları mühürlendi. Okullar iki haftadır kapalı. (Analar babalar çıldırma aşamasında, çocuklar duvarlara tırmanıyor.) Ben bisikletim ve defterimle inmiştim parka. Bir bankın kenarına ilişip (elimde eldiven) öyküm için notlar aldım.

İçinizdeki yazar ve yazar adaylarına, evde oturdukları süre boyunca akıllarındaki o öyküyü nihayet yazmaya niyet etmiş olanlarınıza buradan bir iki kelam edeyim müsadenizle. Güzide parkımız Pedion tou Areos’un dev selvileri altındaki bir bankta iki büklüm eğilmiş, kucağımdaki defterime öykümle ilgili notlar alırken şunu iyicene idrak ettim: Mürekkep kağıda geçmedikçe ilham gelmiyor. Ağaçları, çocukları, köpekleri seyredin, rüzgar yaprakların arasından hışırdayarak geçsin, dallarında turunçlar mis koksun, bir yerlerden kilise çanları ya da ezan sesi gelsin.. Bunların hepsini beş duyunuzla içinize çekin ama yazmaya başlayacağınız zaman elinize kalem alın. Oturduğunuz yerde ne yazacağınızı düşünmeyin yani. Kalemin kağıda dokunduğu anda oluşan bir simya var. O simyadan hiç bilmedik öyküler, fikirler, duygular doğuyor. Ancak mürekkep kağıda geçtiğinde insanın en derininde saklı, kendinin bile bilmediği inanışları, hisleri ve hatta anıları su yüzüne çıkıyor. Bu, nasıl oluyor bilmiyorum. Ama cumartesi sabahı hava kirliliği iyice azalmış şehrimizin en büyük parkında defterime yazarken bunu bizzat yaşadım.

Bilgisayar olmaz mı? Aynı simya bilgisayarda oluşmuyor. En azından benim için. En azından başta. Bu yüzden tüm romanlarımın başlarını ve kilit bölümlerin açılışlarınıdaima defterime yazarım. Boş bilgisayar ekranına bakacağınıza elinize kalemi, kağıdı alın ve yazmaya koyulun. Mükemmel bir şey yazmaya da çalışmayın. Toprağı kazıyorsunuz önce. Toprak altından çıkan parçayı mükemmelleştireceğiniz yer bilgisayar ekranı olacaktır.

Hazır evdeyken ne zamandır istediğim A’ya, B’ye, C’ye başlayayım diyenlerinize de bir kaç önerim var. Aslında önerim hepinize. Hafta içi gündüzleri çalışanların hayali vardır ya, şu işi bırakayım da zamanımın efendisi ben olayım, dersiniz hani… İşte o hayal ettiğiniz hayat bu. Ben bunu senelerdir yaşadığım için müsadenizle yaşantılarımdan yola çıkarak bir kaç öğüt vereyim.

Kendinizi istediğiniz gibi değerlendireceğiniz bomboş bir günde bulduysanız, size ilk öğüdüm derhal bir rutin yaratın. Rutin sadece yaratıcı faaliyet için değil, sağlımız ve yaşadığımız şu zamanlarda kuvvetine en çok muhtaç olduğumuz bağışıklık sistemimiz için de çok önemli. Korkunun karşısına rutini koyabilirsiniz. Yoga öğrencileri bilirler vritti (zihin gevezelikleri) karşısına apana’yı (aşağı akan ve boşaltımı düzenleyen enerji) koyarız. Apana ritmi düzenler ve ritim apanayı uyandırır, tıkandığı yerde harekete geçirir. Rutin ve korku arasında da benzer bir ilişki var ve hatta daha fazlası. Yoga ve Ayurveda’dan kavramlarla açıklamaya çalışayım. Korku, kaygı, endişe, panik gibi duygular vata bozukluğuna dair duygular. Vata hava fazlası demektir. Hava tabiatı itibari ile hafif, uçucu ve hareketlidir. Kurutur ve içine dolduğu maddeyi yükseltir. Olumsuz düşünceler ve duygular sistemi hızlandır, kaygı korkuyu, korku paniği besler, vata artar.  Nefes daralır, vücut hissedilmez olur, tüm enerji beyine ve zihnin kontrol takıntısına aktarılır. Zihin kontrol etmek ister. Belirsizlik karşısında kontrolü yitirdiğince kendini kaybedebilir. O yüzden panik anlarında zihne kontrol edebileceği bir şey sunmak gerekir. Mesela nefes. Nefesi kontrol edebiliriz. Yavaşlatabiliriz. Vücutta oluşan hislere dikkatimizi çevirebilirsek vata durulur, panik yatışır. Bu, duygulardan kaçmak anlamına gelmiyor. Aksine duygu hakkında düşünüp, ona devamlı çözüm aramaktansa vücudumda, karnımda, kalbimde, yere basan ayaklarımda oluşan hisleri hissettmek. Bu paniğimizi yatıştıracaktır.

Rutin konusuna gelecek olursak… Zamanın efendisi olmak, yine vata tabiatlı zihni dizginlemek anlamına geliyor. Üretken ve tatminkar bir gün geçirmek istiyorsanız zamanı küçük parçalara bölün. Ben minimum 24 dakikalık (yogada bir ghatika) konsantrasyon aralıklarıyla çalışırım. Mesela bu blog için notlarımı 24 dakika boyunca defterime aldım. Alarm çaldı. Kalktım, 5 dakika eşimin tuvaletten kalmasına yardımcı oldum ve tekrar odaya kapandım. Alarmı bir daha kurdum. İkinci yirmi dört dakika da bilgisayara yazıyorum. Bu ghatika bitince kahvaltı sofrasını ve mutfağı toplayacağım. Üretken aralıklara öncelik verin. Ev işleri üretken dilimlerden yemesin. Önce evi toplayayım, sonra rahat rahat masamın başına geçeyim demeyin. İnsan evi toplarken yoruluyor, zihinsel enerjisi kalmıyor. O yüzden önce yazın (ya da ne yapıyorsanız onu yapın) sonra evi toplayın. Bir öykünün ortasında ghati bittiyse, evi toplarken de zihin üretmeye devam eder. Önce üretin, sonra ev işlerine bakın. Tüm günü evde geçiren bir kadın için ev işi hiç bitmez. Ev sizden hep bir şeyler ister. Her istediğini tek seferde vermek zorunda değillsiniz. Benim önerim 116 dakika (5 dakikalık aralarla 4 ghatika) çalıştıktan sonra 116 dakika ara vermeniz. O arada da fiziksel işler, ev işleri yapın. Beyin dinlenirken de yaratmaya devam ediyor. 4 ghatika başta çok geliyorsa 2 ghatika ile başlayın veya bir ghatika ile. Önemli olan bu ghatika süresince elinizdeki iş dışında HİÇBİR ŞEY ile ilgilenmemeniz. Telefon kapansın. İnternet kapansın. (Müzik dinlemeyi seviyorsanız, müzik çalabilir.)  Kapılar kapansın. Bunca kapanmaya bir ghati’den uzun dayanamıyorsanız, en azından 24 dakika elinizdeki işe konsantre olmayı deneyin.

Korona günleride, evde oturuyorsanız (ki umarım oturuyorsunuz- virüsü yayılışını yavaşlatmak şu anda insanlığın en önemli görevi, lütfen siz de üzerinize düşeni yapın ve salgına katkıda bulunmayın) her gün aynı saatte uyanın, yoganızı, kahvaltınızı aynı saatte edin. Rutinler vatayı yatıştıracaktır. SOsyal medyada olur olmadık makaleleri okumak ise vatayı, kaygıyı, paniği arttıracaktır. Yaratıcı bir iş olsun elinizde. Merkezde o dursun. O iş şimdilik sizin hayat amacınız olsun. Enerjinizin büyük bir kısmını oraya aktarabilirseniz, evrenin iş birliği içinde size kaynak yarattığını göreceksiniz. Lütfen dağılmayın. Vata rüzgarının peşinde savrulmayın. Beraber kalın. Merkezde kalın. Nefes alın, nefes verin.

Yarın görüşmek üzere,

Defne. Gölge

 

 

 

 

Korona Günlerinde Atina 3

fullsizeoutput_4538
Berberde hipsterlar ile

Herkese tünaydın, diyerek başlamıştım bugünkü yazıya ama bitirmem bu saati bulduğu için herkese iyi akşamlar olarak devam ediyorum.

Bugün size bizim Bey’in berber dükkanından yazıyorum. Yazıyorum, değil, yazıyordum. Çünkü artık evdeyim. Bey on dört gündür evde kapalıydı. Bugün bir saatliğine sokağa çıkıp saçlarını kestirdi. Sonra hemen eve döndük. Zaten Little Tree and Books’un da dahil olduğu bir grup (epey kalabalık bir grup) kafe, restoran, bar, taverna, uzeri muzeri kapandı. (Okullar epeydir kapalı.)

Bugün benim doğumgünüm.

Belki de doğumgünlerimin en tuhafı. Belki de en güzeli. Bilemiyorum. Akşam koltuğa oturup balkon penceresinden akşamın renklerinin vurduğu ağaçları seyrettim. Manos Hadjidakis’in Gioconda’s Smile (Jokond’un Tebessümü) albümü çalıyordu. (Becerebilirsem buraya eklerim.) Sabahın erken saatlerinden beri telefonuma, emailime, sosyal medya hesaplarıma gelen yaşgünü mesajlarını okudum, elimden geldiğince herkese yanıt verdim. (Bazı emaillere hala yanıt yazamadım. Yazacağım, gücenmeyin) Telefonda konuştum. Dr. Svoboda’nın “Rahu çağında Korona virüsü” konuşmasını dinledim. Dün gece ben uyurken Gerçeği Yaşamak: Kısıtlamalarınızı Yakıp Kül Etmek kursumuza yedi dakikalık bir seans konmuş, online sınıfımız toplanmış, hocamız sakin olmamız konusunda bizi bir kez daha uyarmış. (bu konuya da birazdan geleceğim)

Ağaçların sadece tepelerinde kızıllık kaldı, gerisi gölgeye girdi. Kilisenin çanları çaldı. Çok uzun, uzun, uzun çaldı. Sordum: Bey, Bey bu çanlar ne için çalıyor böyle deli deli? Senin için ayarladım, dedi. Sonra dua başladı. Bizim evin önünde büyük bir park var, İzmir Kültür Park’a benzeyen bir park. İçinde iki tane kilise bulunuyor. Bir tanesi bize yakın. Papaz efendinin duasını evin içinde duyuyoruz. Uzun uzun dua edildi. Başka ne edilir ki? Ben de sabah yogamın sonunda uzun uzun dua ettim. Her yaş günümde olduğu gibi bu sene de sahip olduğum nimetler için şükrettim.

Nimetleri düşünürken (temiz suya erişimim var, yemeğim, barınağım, nispeten güvenli bir toprak parçasında yaşıyorum, internetimiz çalışıyor ve beni siz dostlara bağlıyor) aklıma Jose Saramago’nun Körlük romanı geldi. Hikaye, bilinmeyen bir zaman ve yerde aniden başlayan ve hızla yayılan körlük salgınıyla açılıyor. Herkes (doktorun karısı hariç) kör oluyor. Başta alınan önlemler, karantina filan hiç işe yaramıyor ve sonunda tüm şehri (belki dünyayı) ele geçiriyor. İşte o zaman ne su, ne yemek, ne güvenlik ne de insanlar arasında iletişim imkanı kalıyor. Çok iyi yazılmış, son derece mümkün bir felaket senaryosu… Filmi de var. İnsanın insanlıktan çıkmasının ne kolay olduğunu ve elimizdeki nimetlerin kıymetini anlamanın iyi bir yolu bu kitap.

Bir de film tavsiyem olacak. Eve kapandıysanız.. Akranlarımın aklına zaten gelmiştir. Gençler belki duymamıştır. Gişe rekorları filan kırmamıştı ama esaslı filmdi. Beni pek etkilemişti en azından. 1995 yapımı Oniki Maymun! Hatırlayanlar hatırladı değil mi? Brad Pitt bir deliyi oynuyordu. (Ve nasıl iyi oynuyordu, tüm film boyunca gözleri şaşı bakmıştı!) Şaşı bakışlı deli Brad Pitt elinde bir çanta taşıyordu hatırlarsanız… Çantanın içindeyse… İçindekileri şimdilik bir yana bırakalım. Çantayı nerede taşıyordu, ona gelelim. Çantayı dünyanın en işlek havalimanlarından birinde taşıyordu. Bir ara kamera, uçuşları gösteren panoya dönüyor ve orada Brad’in elindeki çantanın gideceği büyük şehirler bir bir yanıp sönüyordu. Londra, Pekin, Paris, Tokyo, Sydney, Rio, Santiago, Los Angeles, Mexico City… Anladınız? Deli Brad çantasının içinde insanlığın yüzde 80ini yok edecek bir virüs taşıyor ve bunu havalimanlarından yayıyordu. Virüs o işlek havalimanından yola çıktıktan sonra dünyaya son sürat yayılıyor ve dünya hayvanlara kalıyordu tekrar. (Deli Brad’in amacı  tam da bu!)

Bu kadar mı olur diyeceksiniz… Üşenmeyin izleyin.

Dr Svoboda’nın dün geceki konuşmasına gelince… Şunu söyledi. Gidişat gösteriyor ki dünya nüfusunun en azından yüzde 60’ı novel corona virüsünü kapacak. Ancak bu insanların sadece yüzde 5’inin durumu hastanede müdahale gerektirecek derecede ciddileşecek. Geri kalan evlerinde ağır ya da orta derecede ağırlıkta bir griple mücadele edecek. (Şunu biliyor musunuz? İstanbul kedilerinin yüzde 80i Feline Corona virüsü ile yaşıyorlar. Ve yaşıyorlar. Yıllarca. Bağışıklık sistemlerini güçlü tuttuğunuz sürece sağlıklı kedi sayılıyorlar.) Bu kriz sırasında sağlımızı bozacak, bağışıklığımızı düşürecek şeylerden birisi strese girmek. Kaygıyı büyütmek. Stres sindirim sistemini kilitleyen bir unsur. Hayvani organizma, stresi hayati tehlike olarak algılıyor ve kaçma (flight) moduna geçiyor. Kaçma modunda sindirim donuyor. Bağışıklık sisteminin bağırsakta yer aldığını artık en muhafazakar hekim bile kabul etti. Sİndirim donuca, bağırsak da donuyor, bağışıklık sistemi çalışmayı kesiyor.

O halde neymiş? Bilinçli bir şekilde stresi azaltmamız, sakinleşmemiz lazım. Sağlığımız için bunu yapmalıyız. Bu, her şeyi boş verin, atlayın bir vapura gezin ve dostlarınızla uzun sofraların etrafında buluşun anlamına gelmiyor. Herkesin, her birimizin, salgının yayılmaması için üzerine düşen görevleri var. Bugün İtalya’da yaşayan üç arkadaşımla konuştum. (Bir tanesi Milano’da, bebeği bu krizin ortasına doğdu.) ÜÇü de aynı şeyi söylediler, sizin şimdi olduğunuz aşamadayken bize evde oturun, çıkmayın bir yere dediklerinde dinleseydik, bu iş buralara varmazdı. Bugün İtalya’da sokakları polis tutuyor ve bakkal veya eczane dışında bir yere gidenleri evlerine geri gönderiyor. Evinizde oturun yani. Gerekmedikçe sokaklarda dolanmayın. Ellerinizi yıkayın. Bir daha yıkayın. Ve sakin kalın. Nefes alın. Nefes verin. Yoga yapın. Ekranları kapatın. Kedilerinizle oynayın. Çocuklarınızla oynayın. Sakinleşin. Sağlığımız bizden bunu istiyor. Yukarıdan talimat ve düzenleme beklemeden herkesin bireysel adımlar atacağı, insanlık namına kendi hayatının sorumluluğunu üstlenceği bir zaman bu.

Bu akşam aranızdan ayrılırken iki adet fotoğraf ekliyorum. Birincisi bu mektubuma başladığım sırada bizim Bey’in berber dükkanında çekildi. Diğeri de bizim evin önündeki parkta. Arkamdaki graffitide “zamanın efsaneleri” yazıyor. Kavafis, Garcia Lorca ve Camarón yan yana çizilmişler… Şiir okumak için de iyi bir zaman. Ben de bugün bir öğrencimin bana gönderdiği ve benim de çok sevdiğim, hatta websiteme koyduğum bir Nazım Hikmet ile bitireyim.

Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesala,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani, bütün işin gücün yaşamak olacak

Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani, o derece, öylesine ki,
mesala, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut, kocaman gözlüklerin,
bembeyaz gömleğinle bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel, en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.

Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesala, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak, yani ağır bastığından.

NAZIM HİKMET

IMG_1593

https://music.youtube.com/watch?v=LNg5KKiI9HI&list=OLAK5uy_kthl_9jY-oy1wVB78riLLEjW69NSQ1yyE

 

 

 

 

Korona Günlerinde Atina 2

IMG_1474
Svastikâsana

12-Mart-2020

Atina

Bu sabah ilk iş size yazıyorum. “İlk iş” demem lafın gelişi. Aslına bakarsanız bu saate kadar çok iş yaptım. Yazının başına sabah saatlerinde geçtiğim için sevinçliyim. Üstelik evden bile çıktım. Hava günlük güneşlik. Sokaklar sessiz ve boş. Bana kokularıyla hep Tayland’ı anımsatan balık pazarının önünde yavaşladım. Öğlen yemeği için bir şeyler almam gerek. Balık için saat geç oldu. Bu pazarda, sabahın balıkları korona günlerinde bile yedide kapışılıyor. Zaten balık çok sevmeme rağmen ayda bir ya da iki defa yiyorum en fazla. Pazarın önünde yavaşladım çünkü kırmızı mercimek, nohut, pul biber, brokoli ve horta (otlar) alacağım. Korona günlerinde her gün yemek pişiriyoruz. Az pişiriyoruz ki o gün yensin bitsin. Ertesi gün haydi bir daha.

Dün, “ne eksik-ne fazla-tastamam” yapmamız gerekenleri yazarken bağışıklık sistemini güçlendirecek bir iki şeyi yazmayı unuttuğumu bu sabah duşta fark ettim. Zaten insanın aklına parlak fikirler ya duşta ya da yogada geliyor. Elinin kolunun kaleme uzanması en zor zamanlarda yani! Bu ara sigarayı bırakmak için iyi bir zaman. Madem korona ciğer dokusu zayıf insanları ilk evvela vuruyor, o halde haydi ciğere kuvvet. Atılacak akıllıca bir şey adım da şu ara alkole ara vermek olabilir. Türkçemiz iki ciğer arasındaki bağı her gün kulağımıza fısıldıyor ya ben burada yine de hatırlatayım: Karaciğerin sağlığı doğrudan akciğerinkine bağlı ve akciğerindeki de karaciğere. O halde ciğerleri dinlendirip, güçlendirmenin tam zamanı. Alkol, sigara, şeker, kızartma, kimyasal madde (gereksiz yere alınan baş ağrısı ve mide ilaçları, kafamıza göre yuttuğumuz antibiyotikler ve tabii keyif verici kimyasallar) arası vermek için iyi bir vakit.

Bağışıklık sisteminin gücünü üç etken belirliyor: Yediklerimiz, uyku ve stres.

Yemek hakkında söylenecekleri söyledim. Uyku hakkında ise tecrübeyle bildiğim birkaç şey var. Erken yatıp 7-8 saat uyuduğum günler sağlığım, gücüm yerinde, etrafımdaki hastaların bana bulaştırabilecekleri mikroplara karşı daha dirençliyim. Ayurveda ve yogada özellikle gece 10 ila 2 arasındaki uykunun altın değerinde olduğu söylenir. Bu zamanı uyuyarak geçirmek için elinizden geleni yapmanızı öneriyorum.

Dün gece 9 buçuk gibi yattık. Yatakta biraz sohbet ettik. Sonra ben uyumuşum. Bey ne zaman uyudu bilmiyorum ama sabah dört buçukta küçük kaplanımız Kaptan Havuç neşeyle ayaklarımıza saldırınca uyandık. Evimizin yanındaki parkta da kuşlar ötüşüyordu. Havuç kesinlikle uyanmamız taraftarıydı. Yorganlar, battaniyeler arasında hoplayıp zıplıyor, örtü altında kıpırdanan bir ayak parmağını, el bileğini ya da dirseği affetmiyordu. Onu odadan çıkartmak için ayağa kalktım. Sonra düşündüm. Alarmın çalmasına bir saat var. Her sabah zaten beş buçukta kalkıyorsun, bu sabah bir saat erken kalmış ol, ne var ki? Böylece Bey’i uyuduğu odada bırakıp Havuç’la mutfağa yollandık. Mama paketinin hışırtısını duyan Mili de uykulu gözlerle geldi, tezgahtaki yerini aldı. Kahvemi hazırladım. Kitabımı alıp balkon kapısının önündeki koltuğa kıvrıldım. Gün doğumuna tam olarak 100 dakika vardı. Brahma Muhurta vakti. Evrendeki kozmik güçlerin yaratıcılığa, yoga, yaradana yaklaşmaya uygun bir hizaya dizildikleri vakit. Kahve biter bitmez, kitabı kenara koyup yoga odasına geçtim. Ben yogamı yaparken karanlık gökyüzü laciverte, gece mavisine döndü. Kediler Türkiye’den getirdiğim sağlıklı ketojenik mamalarını mideye indirmiş vaziyette, yanımdaki kanepede uyudular. Ben tüm ulu güçlere eğer bilgiyi akıtacak bir vasıta arıyorlarsa, burada ve hazır olduğumu bildirdim. Korona günlerinde sağlığımızı koruması için yine tüm güçleri iş birliğine davet ettim.

Bunlar uykuyla ilgili söyleyeceklerim. Gelelim strese. Korona günlerinde etrafımda ve kendimde iki tip hal tavır gözlüyorum. Hiçbir şeyi kontrol altına alamayacağını ve tek bildiğimizin hiçbir şey bilmemek olduğunu nihayet kabul edip gevşeyen tarafımız ve geleceğin kontrolden çıkması karşısında paniğe kapılıp etraftan (yukarıdan bir yerden) bir işaret, bir düzenleme bekleyen tarafımız.  Her meslek ve sektörde olduğu gibi yoga dünyasında da kursların, eğitimlerin, seyahat ve grup çalışması gerektiren etkinliklerin kaderi belli değil. Hocalarımız önümüzdeki ay Avusturalya’dan Singapur aktarmalı İstanbul’a gelecekler. Herkese açık bir hafta sonu workshopu düzenliyoruz. Daha şimdiden 43 öğrenci yazıldı ve kurs ücretinin tamamını ödediler. Sonra hocaların programında İsrail kursu vardı, oradan Yunanistan’ın Paros adasında iki adet büyük kurs. En az 50-60 kişilik kurslar bunlar. Amerika’dan, Yeni Zelanda’dan, Avrupa, Rusya ve Japonya’dan insanlar kayıtlı bu kursa. Uçak biletleri aylar öncesinden alındı. Kurs ücretleri geçen sene yatırıldı. Ne olacak tüm bunlara? Kurs olacak mı? Olur da biz gidemezsek paramızı geri alabilecek miyiz? Hocaların kursu için İstanbul’da kiraladığımız yere kapora ödememiz gerekecek, ya hocalar gelemezse? O kapora ne olacak? Onlar için tutacağımız ev de cabası…

Bu ve benzeri sorularla öğrencilerim yüzlerini bana çeviriyorlar. Biraz annelerinden her şeyin yolunda gideceğini duymanın beklentisiyle. Ama daha çokça bu belirsizliğin içinde yeni standartlar belirlenmeli, yeni kurallar konmalı, belirsiz gelecek tutabileceğin her bir ucundan yakalanıp kontrol altın alınmalı telaşıyla. Oysa bu kadar hızlı değişen bir durumda yeni standartlar belirlemek hiçbir işe yaramaz. Bugün en mantıklı düzenlemeyi yaparsın, yarın geçerliliğini yitirir. Derin bir nefes alıp bilmemenin tek gerçek olduğu gerçeğine kendimizi bırakmalı ve evrenin bu düzeninin içinde bir anlam olduğuna inanmalıyız.

Eğer önümüzdeki iki-üç aya dair her şeyin alt üst olması ihtimali sizi strese sürüklüyorsa, B, C, D planlarına nasıl da muhtaç olduğunuzu bu fırsatla gözlemliyorsanız, siz de nefes alın. Ortada tek bir plan var: “The Divine” olan plan.

Şimdi, biz hocalar, bu ve benzeri özlü sözleri yoga derslerimizde hep tekrarlarız. Bilmemeyi seçin, deriz mesela çok soru sorup da her şeyi anlamaya çalışan öğrenciye. Anlamaya çalışma, hisset deriz, vücuduna odaklanacağına bir felsefe peşinde koşanlara. Ne zaman içeriden işaret gelirse o zaman asana’dan çık, deriz bir pozu kaç nefes tutacağını ısrarla soranlara.

Gün, verdiğimiz vaazları hayata geçirme günüdür.  Bilinmezin içinde durabiliyor musun? Çünkü içi boşaltılmış “yoga-şimdi-şu-anda” klişesinin birebir tecrübe edildiği (ve içinin nihayet dolduğu) gün bugün. Şimdiki zaman dışında bir hayat yok. İçine dalabiliyor musun? Dalamıyorsan, işe vücudundan başka. Nefes al ve yaşamın izlerini bul. Karnında, kalbinde, damarlarında. Kafandakinden daha gerçek bir yere götürecek o izler seni. Takip et.

 

 

Korona Günlerinde Aşk/ Atina Günlükleri 1/İkinci Tur

11 Mart 2020

Atina

Sevgili Okurlar,

Atina’ya, size ve günlüklere geri döndüm. Neredeyse iki haftadır yazmıyorum. Bu süre zarfında İstanbul’daydım. Biliyorsunuz. İstanbul’a her gidişimde yaptığım işlerin dışında bu sefer yeni bir kursa da başladım. Dr. Robert Svoboda’nın düzenlediği Gerçeğinizi Yaşamak ve Kısıtlamaları Yakıp Kül Etmek olarak tercüme edebileceğim, 5 haftalık bir online kurs. Dünyanın her yerinden kırk dört öğrencinin katıldığı bir sanga. (sanga: manevi  bilgi -ve onu aktaran bir hoca- etrafında buluşan cemaat) Dersler Cumartesi akşamları İstanbul saatiyle 23.30da başlıyor ve iki saat sürüyor. Ben yoga dersimden önce kendi yogamı da mutlaka yapmak istediğim için sabahları genelde 5 gibi uyanmak zorundayım. Uykumdan çalacağını bile bile ilk dersin sonuna kadar oturdum. Bilgi Dr. Svoboda’dan akıyor, akıyor, internetin nadilerinden (nadi: yogada kanal/nehir) bizlere varıyor, oradan yeni kollara ayrılıp yolunu yapıyordu. 3 saatlik uykumdan uyanıp da elli kişilik Temeller sınıfımın karşısına geçtiğimde tam böyle hissettim. Dersimi çalışmama, öğrencilerim için hazırlanmama gerek yoktu. Ben sadece kendi yogamı yapmalı, yüce güçlere önümdeki engelleri kaldırması ve ulu bilgiye vasıta olarak beni seçmesi için dua etmeliydim. Gerisi geliyordu. Geldi. Bilginin etrafında benim sangam birbirine kenetlendi.

Bu kurs beş hafta sürecek ve bu beş hafta boyunca sadece Dr. Svoboda’nın derslerini dinlemekle kalmıyoruz. Ödevlerimiz var. Bağımlısı olduğumuz (onun deyimiyle bizi ele geçiren) bir maddeden bir hafta uzak kalmak (simit? kahve? domates? hâlâ seçemediğim için bu ödevimi henüz yapamadım. :), hocanın sorularını yanıtlamak, günlük yazmak, saatte bir durup, her ne yapıyorsak ara verip soluk alıp vermek gibi…. Ayrıca bir tavsiye: Bu beş haftayı, nerede olursanız olun inziva gibi yaşayın. Sağlıklı beslenin, iyi uyuyun, yoganızı aksatmayın, sizi zehirleyen iç ve dış unsurlardan uzaklaşın, Netflix’i askıya alın ve sosyal medya hesaplarınızı beş haftalığına kapatın. Nasıl da muazzam bir zamanlama! Şimdi, bu dönemde sosyal medya kapatılır mı demeyin. Tam da şimdi kapatılır. Peki ama korona? Peki ama sınıra sıkışan mülteciler? Savaş? Ateşkes? Yas? Van’daki deprem? İnanın hepsinden haberiniz oluyor. Bir adım atacağınız varsa atıyorsunuz. Hem de daha sakin, daha merkezde bir  yerden atıyorsunuz o adımı. Sosyal medya çorbasına herkes her düşüncesini ve her duygusunu -çok afedersiniz- kusuyor. Kustukça da rahatlıyor ve bu rahatlamayı bir şey yapmış olmanın rahatlamasıyla karıştırıp günlük hayata devam ediyor. Sosyal medyaya post girmek, yorum yazmak, birilerini linç, diğerlerini yüzbin kere layk etmekle insan bir şey yapmış olmuyor. Aksine Kali Yuga’nın (yogada içinde bulunduğumuz kafa karışıklığı ve felaketler çağı) karmaşasına hizmet ediyor. Yalnızlığı da gidermiyor. Yüzlerce insan layk etse de ekranın diğer yanında tek başınayız. Bu gerçek değişmiyor.

Bizim hocamızın bir sözü vardır: Ne gerekiyorsa yapınız. Ne eksik, ne fazla. Tastamam gerektiği kadar.

Korona günlerinde bu söz sık sık aklıma geliyor. Saatlerce korona virüsü hakkında yazılanları okumak ve muhtelif spekülasyonu yaymak yapılması gereken şey değil. Yapılması gereken: sık sık elleri yıkamak, öpüşmemek, sarılmamak, asansör düğmelerine dokunmamak, yüzümüze, burnumuza, gözümüze (7+2 deliğimize) elimizi değdirmemek, yemeğimizi pişirmek, suyumuzu kaynatmak, hastalıktan şüphe ediyorsak evimizden çıkmamak. Ne eksik, ne fazla. Bunların dışındaki eylemlerimiz global bir pandemic olarak yayılan paniğe katkı sağlayacaktır.

Şunu unutmayın:

Dikkatinizi neye verirseniz o büyür, güçlenir. Dikkatinizi virüse değil, bağışıklık sisteminize verin. Prana (can) ve Manas (zihin) aynı nehirde yüzen iki balık gibidir. Biri nereye gidersen öteki de onu izler. Canınızı sağlığa yöneltin.

Yine bizim hocanın sözlerinden:

Yoga ruhu ruh olmayan her şeyden ayırmaktır.

Korona günleri bu ayrımı yapmayı kolaylaştırır. Ruh nedir? Sankya’da Puruşa. Kalıcı olan. Ölümsüz olan. Evrensel ilkeyi içinde barındıran. Şahitlik eden. Ruh olmayan nedir? Prakriti. Değişen, evrilen, doğan ve ölen. Nefes, vücut, dünya, güneş sistemi, samayolu, para, evler, arabalar, şan, şöhret, başarı, yenilgi, korku, kaygı, sevinç ve tüm duygular, düşünceler, parlak fikirler, not so parlak fikirler, tutku, arzu, haz… Ruhu ruhtan ayırmak, kalıcıyı geçiciden, sevgiyi kuşkudan, güveni kaygıdan ayırmak, ayıklamak demektir. Yogada bahsedilen hakikat budur. Dikkatiniz hangisini büyütüyor? Ruhu mu geçici olanı mı?

Ben elimdeki kalıcı olan şeylere bakmayı seçiyorum. Ruhun tekamülüne de inanıyorum. Bu hayat burada bitecekse bir yerde, bir zamanda bir yenisi başlayacaktır. Kalıcı olanla bir sonraki turda buluşuruz elbet.

tayland kasim 2005 007Benim hayatımda neredeyse kırk senedir değişmeyen, ruhumu her daim besleyen biri var. Bugün de onun doğumgünü. Ruh kardeşim, ikiz kardeşim, yeğenimin annesi, en yakın dostum Yasemin. Hayatımdaki her şey bitse de, gitse de, sahip olduklarımın tamamını ve hatta ortak anılarımızın barındığı hafızamı bile yitirsem yanımda duracağını bildiğim bir insan. Mühim olan dostluktur. Gün dostlukları ve iyiliği hatırlama günüdür. Dikkati iyiye yönelttiğimizde iyilik büyür. Kavga değil. Yasemin benim için iyiliktir. Beraber yaptığımız pek çok şeyden hayat için anlamlı parçalar doğmuştur. Tayland’daki evimi terk etme vakti geldiğinde Yasemin’i çağırmıştım. Tek başına altında kalkamayacağım yüktü. Beraber evi topladık, kutuladık, kapattık. Bir sonraki adımı atmam doğrusuydu ama korku, kuşku, ayıp olacak, kalpler kırılacak gibi kaygılardan tek başıma çıkamıyordum. Serinkanlı Yasemin elimden tuttu, Tayland’dan beraber çıktık. Bu fotoğraf da o zamanda çekilmiş. İkizimin doğumgününü kutlamak için buraya ekliyorum. İyi ki doğdun canım benim.

Son olarak: Atina günlüklerinin on yedincisinin altına bırakılmış bir okur yorumuna yanıt vermek isterim ki bu yorum epeydir aklımı yoruyordu. (Demek ki sahiden içimde bir yere dokunmuş.) Okurum beni sorumluluklarımdan kaçmakla ve günümü güzel geçirmekten başka bir düşünceyle iştigal etmemekle suçluyordu. Sorumluluklarımdan kaçtığımı neye dayanarak söylemiş olduğunu bilmiyorum. Burada her sabah yüzde 90 bedensel engelli bir kocanın günlük bakımı  için neler yaptığımı tek tek saymamayayım. Bilenler biliyor. Şuna takılıyorum. Bir erkek yazar, romanını, kitabını, öyküsünü, bloğunu yazmak için engelli karısını evde, yardımcıya bırakıp çıksa ve bir kafede yazılarını yazsa zannetmiyorum ki kimse onu sorumluluklarından kaçmakla suçlamaz. Hele ki o erkek yazar sabahtan öğlene kadar engelli eşini tuvalete taşısa, yıkasa, giydirse, kahvaltısını hazırlasa, akşam taksiye bindirip gezmeye götürse, gece kucaklayıp yatağa taşısa hiç kimse ona öğleden sonrasını yazarak geçiriyor ve bunu başarabilmek için de evet sırtına yüklenmesi muhtemel işleri geri çeviriyor ya da başkalarına dağıtıyor diye hiç ama hiç sorumluluklarından kaçıyor diye suçlamaz, aksine alkışlar. Sayın kadın okurum bu yorumu yazarken ayrımcılık yaptığının farkında değildir, muhakkak. Buradan hatırlatmak isterim.

Gününü güzel geçirmeye çalışma meselesine gelince… Hayat günlerden oluşur. Hayatı güzel geçirmeye çalışmak, sadece keyif peşinde koşmak değildir. Benim için hayatı güzelleştiren şey dostluk ve yoga kadar edebiyattır. Hayatımı bu güzelliklere yer açacak şekilde düzenlemek bence benim insanlığa borcumdur. Bu bakımdan evet, haklısınız, günümü güzel geçirmekten başka bir şey düşünmüyorum. Güzel bir gün anlamlı edimlerle dolu bir gündür. İnsanlığın ihtiyacı olan da anlamlı edimlerle işlenmiş zamandır.

Sonunda ise yazılarımda bıkkınlık sezdiğini eklemiş. Buna bir şey diyemeyeceğim. Bazen gerçekten bıkıyorum.

Sizden değil, kendimi anlatma çabasından.

Günlükler devam edecek. Hatta kalın. Bugünlük bu kadar.

Hava nefis ve sokaklar, metrolar bomboş. Prakriti tüm cazibesiyle dansını sürdürüyor, biz de ömrümüzü yettikçe ona eşlik edeceğiz. Daha ne edelim?

 

 

 

Atina Günlükleri 17 -Son

Portland’dan gelecek bir arkadaşım Türkiye seyahatini iptal ettiğini yazmış. Haksız mı? Ben de şimdi Atina havalimanından papatya çayına peksimet batırırken sosyal medyayı son bir defa tarıyorum. (Sosyal) Medyası kapatılmış bir ülkeye gitmenin klostrofobik bir hissi var. Uçak inecek ve duvarlar yükselecek. Dışarıda olup bitenlerle bağımız kopacak. Gerçi hangi haber doğru ki diyebilirsiniz. Senin şimdi internet dediğin alan özgür bir alan mı? Hiç sanmıyorum. Ben bile kelimeleri seçe seçe tuşlara basıyorum şimdi. Oysa söyleyecek ne çok sözüm var. (ve onları burada söylemeyecek kadar aklım)

Atina Eleftherios Venizelos Havalimanı. Bomboş. Korona Günlerinde Aşk diye bir öykü yazacağım!  Maskeler gelişmiş, cins cins maske var etrafımda. Bazıları 1. Dünya savaşından kalma gaz maskelerini andırıyor.  Yunanistan’da ilk korona virüsü vakasını İtalya’dan ihraç etmiş. Patra’da hastanede yatan kadının durumu iyiymiş. Zaten bağışıklığınız güçlüyse bu virüs öldürmüyor. Bir de sıcak suda yaşayamıyormuş. Siz de benim gibi sadece sıcak su için. Ben Hindistan’dan beri 36 derecenin altında sıvıyı mideme indirmedim.

Yolculuklar beni hep heyecanlandırır. Strese girdiğim pek nadir olur. Günlük hayatın dertlerinden uzaklaşacağım gün havalimanlarına kuş gibi giderim. Yola çıkayım da bu kuş gibi hal hemen gelsin, beni bulsun diye sabırsızlanırım. Bu sabah da yolcuyum diye 6’da kalktım. (sorunsuzca ve hevesle) Kahvemi yaptım. Kedilerimi doyurdum, öptüm, okşadım. Hastabakıcı kızımız dün gece ilk defa bizim evde kaldı. O da uyandı. Bey’in kahvesini nasıl pişireceğini gösterdim (ama ona bu konuda bol şans diliyorum. Bey’in istediği kıvamda aeropress kahvesi yapmak kolay iş değil). Bey’i yatakta oturttuk, kahvesini sunduk. Havuç kaçtı. Mili’yi öptüm. Bey’i öptüm.  Bir troleybüs ve bir tren yolculuğundan sonra havalimanındayım. Herşey toplam birsaat sürdü. Tüm yol, check-in, pasaport, güvenlik dahil. Yolda sosyal medyada baktım. Ülkede fena, çok fena birşeyler olduğu belliydi. Birisi söylenecek söz yok yazmış kendi duvarına. Hiç katılmıyorum.

Yolun devamında Quichotte kitabımı okumayı sürdürdüm. Müziklerde Birsen Tezer ve Fikret Kızılok. Tren normalde tıklım tıklım olur sabah havalimanı yönünde. Bu defa o kadar boştu ki tüm yol boyunca oturdum. İnsanlar seyahatten korkuyor, haklı olarak. Harvard Üniversitesi’nden bir uzman demiş ki bu koronavirüsü dünya üzerindeki insan nüfusunun yarıdan fazlasını kırıp geçirebilirmiş. Bir yandan biricik yaşamım için korkuyorum ama bir yandan da bizim hayatımız dünyanın sonunun başlangıcına rastgeldi diye de biraz seviniyorum. O hep konuşulan kıyametin nasıl da bir anda kapımızın eşiğinde bitiverdiğini bizzat yaşıyoruz, yaşayacağız. Nihayetinde de herkes ölecek. Bu fikre ne kadar çabuk alışırsak o kadar rahat ve özgür yaşarım gibime geliyor. Ölümsüzlük yanılgısı insanevladını açgözlü ve kibirli yapıyor. Anlam arayışımız bu çerçevede sürmeli.

Bizim cephede, hastabakıcımız şimdi Bey’i kaldırmıştır, inşallah. Düşürmeden tekerlekli sandalyesine oturtmuştur. Kayınvalidem de birazdan bize geliyor. Artık onları düşünüp düşünüp dertlenmeyeceğim.

Zaten bizim kapıdan uçağa binecekleri çağırıyorlar.

Ben de müsadenizle Atina Günlüklerine burada son veriyorum. Bu yolda benimle yürüdüğünüz, her gün yazmama vesile ve esin kaynağı olduğunuz için çok teşekkür ederim.

İstanbul günlükleri gelecek mi?

Bunu bilmiyoruz. Yarın ola hayrola…

Şimdilik kali sas mera…

Defne.

IMG_1543
Korana Günlerinde Aşk

 

 

 

 

Atina Günlükleri 16

Son günler bunlar. Yarın sabah 9:20 uçağıyla İstanbul’a uçuyorum. Ondan sonra başlıyor, koşturmaca. İlk dersim yarın 16:00’da.

Bu sabah ortalık sakindi. Yeni hasta bakıcımız yine ümitsiz manevralarıyla bizi üzdü ama sonra dün bana yazdığınız mesajlardan aldığım güç ile kendimi avuttum. Şunun şurası dokuz gün yokum. Ailecek bizim Bey’in elinden, kolundan, bacağından tutar bir şekilde yatırır, kaldırır, yıkar, giydirir, beslerler yani. Yalnız değiliz ya! Yardım istemek pek mühim bir erdem.

Sabah Bey’i yıkadık. Sonra giyindi. Kahvaltıda ne zamandır istediğim bir şey yedim: Peksimet. Evet glutensiz değil ama arpadan yapılma ve çok doyurucu. Girit kahvaltısı: Bir parça peksimet, beş zeytin, beş çeri domates, zeytinyağ, kekik, tuz, baharatlı çay. Neden istiyorum bunu? Az ve doyurucu diye. Kahvaltıda çok ekmek, çok domates, çok zeytin, tahin, bal, reçel, roka, maydanoz, avokado vs vs yiyecek olursam öğlene hiç acıkmıyorum. Oysa sindirim ateşi agninin kuvvetli yandığı saatler 11:00 ila 14:00 arası. İnsan besleyici öğünü o sırada yemeli. Sabah 8 ya da 9 gibi yenen kahvaltı keşiş kahvaltısı olmalı. Nitekim ben de günüme bu keşiş kahvaltısıyla başladığımdan öğlene kurt gibi acıkmıştım. Pilav pişirdim, yanına mercimek yemeği, dünden bezelye vardı. Roka domates salatası yaptım. Biraz da horta. (Pişmiş ege otları) Bey bunların yanında öğlen bir de tost yedi. (Ona yılbaşı hediyesi tost makinesi aldım.) Akşam yemek yemediğimiz için böyle zengin bir menümüz var. Akşam çok içimiz kazınırsa az birşey çorba içiyoruz. Sebze çorbası- Kabak, havuç, patates. Çabucak pişer.Limon maydanoz ekle. İşlem tamam.

Size bu satırları kuaförden yazıyorum. Aslında hiç niyetim yoktu ama saç diplerimdeki beyazlara tahammülüm kalmadı. Tuhaf bir şekilde hayatımda bir saatlik bir boşluk açıldığı sırada aynaya bakıyordum. Sonra bisiklete atlayıp Exarcheia’daki Arvavut kuaförüme geldim. İstanbul’da dip boya vakti olmaz belki.

Dün gece yatarken Bey’den rica ettim. Ne olursa olsun beni sabah 6:00da kaldır diye. Zavallı adam. Ben benim kadar uyku düşkünü bir insan tanımıyorum. Top patlasa uyanmıyorum. İki alarm çalıyor başımda. Yine uyanmıyorum. Oysa güneş doğuşundan 96 dakika önce uyanmalı yogi. Bir bardak sıcak su içmeli ve yogasına koyulmalı. Ben ilk önce sıcak kahvemi içiyorum. Kahvemi içerken bir gati (24 dakika) boyunca roman okuyorum. (Şu aralar Salman Rushdie bildiğiniz gibi) Eğer bu bir gatilik kahve/roman süresini başta geçirmezsen yoga boyuna o anı hayal etmekten bir hal oluyorum. Seneler önce bu savaşı bıraktım. Kahve ve roman mı istiyorsun? Al, dedim, al ve beni yogam sırasında rahatsız etme. Yine ilk 24 dakika bu bağımlısı olduğum iki keyifle geçti. Sonra yogaya başladım. Sakin kafayla. Hasta bakıcımız 8:30da kapıyı çaldığında bitmişti yoga, kapanışını da usulünce yaptığım için mutlu mesut güne başladım.

Kahvaltı bitince Little TRee and Books’a gittim bisikletle. Eylül Konuklarını yazmaya. Giderken sesli kitaptan Anna Karenina’ya başladım. Bir kez daha. On iki yaşımdan beri defalarca Anna Karenina’ya başladım. Farklı diller, farklı çeviriler, farklı baskılar… Bir defa bile bitiremedim. En son denememde (beş altı sene önce) son çeyreğe gelmiştim. İlk çeyreği ise ezbere biliyorum diyebilirim. İşte yine, bisiklet selesinde  Levin’i, Stiva’yı, Kitty’yi , Anna’yı dinlerken eski dostlarla buluşmuş gibi oldum. Nasıl güzel yazmış üstat! Kulağında yankılanınca insan daha da iyi anlıyor. İnsanlık hallerinin tümü… Film gibi.

Little Tree’den Thisio’ya indim. Atina yolcuları bu yürüyüşü mutlaka yapın. Akropolis’de, Parthenon Tapınağı’nın eteklerinde, yayalar için bir yol var. Caddenin adını unuttum. Tarih kadar eski bir yol. Çamların içinde antik şehir. Canlı müzik. Kuşlar hep birden havalanıyor ve çamlara zeytin ağaçları karışıyor. Onların arasında antik sütunlar, tiyatro ve en tepede şehrin koruyucusu mavi gözlü güzel tanrıça Athena’ya adanmış Parhenon Tapınağı. İnsan kendini bir film karesi içinde hissediyor. Üstelik şehrin içindesiniz. Ben evimden sadece yirmi dakika uzaktayım mesela o anda. Videoya çekip size de göstermek istedim. Işık, renk, ses… Nefis bir andı. Anlatılmaz yaşanır. İyisi mi siz gelip sabah saatlerinde o yoldan aşağı yürüyün.

Eve döndüm. Yukarıda bahsi geçen yemekleri yaptım. Yedik. Sonra yine uyumuşum. Uykuyla aramız iyidir, söylemiştim değil mi? Biraz daha iş yaptım. Öğrenci kayıtları, Agniyogana biletleri, Tiyatro Medresesi, hocalarımın kursu için erkenci ödemenin son günleri, yazışmalar, İstanbul etkinlikleri ve kursları için son hatırlatmalar.

Saçlarım da ben size yazarken boyandı, fönlendi. Ben galiba İstanbul için hazırım. Bakalım İstanbul bana hazır mı?!

Yarın havalimanından son günlüğü yazarım. Hoşçakalın şimdilik

Defne.

IMG_1525
İstanbul’a hazırım. İki elim kanda da olsa sizi aksatmadığımın kanıtıdır!

 

Atina Günlükleri 15

Bugün stres diz boyu. Günlerden Çarşamba. Cuma sabahı İstanbul’daki yoga derslerimi vermek ve kitap etkinliklerimi yürütmek için İstanbul’a geliyorum. Hasta bakıcımız Bey’i tekerlekli sandalyesiden (hâlâ) kaldıramıyor. Demin küçük tuvaleti için denedik. Bir değil, iki değil, üç defa denedik. I-ıh! Olmuyor. Belki yanında ikinci bir insan olursa başarır ama ikisini kendi başlarına evde bırakmama imkan yok. Bu cümleyi yazdım ve sonra sildim ve sonra tekrar yazdım çünkü cümleye bakar mısınız: Evde bırakmamama imkan yok. Gizli özne: Ben. Gizli nesne: onlar. Yüklem: bırakamamak. Bu yüklem benim sırtıma yüklediğim bir şey. İstanbul’a giderken onları bırakıyorum gibi hissediyorum. Yani Atina’da kalmak, Bey’i tuvalete transfer etmek benim görevim ve ben görevimi yerine getirmiyorum. Benim işlevlerimi yerine getirecek birini bulmadan ben o yeri boşaltamam. Kendimi klonlamam  gerek ki gidebileyim.

Oysa gittiğim yer – yoga hocalığımı ve yazarlığını icra ettiğim yer- esas görevim. Haydi, esas demeyelim. En önemli görevim. Yıllar önce Hindistan’da kaldığım aşramın yüz yaşındaki gurusu ve sonra da bizim hocamız Sundernath bana demişlerdi ki senin bu hayattaki işin ülkendeki insanlara yoga öğretmek. Bunu farklı zamanlarda söylemişlerdi ama her iki zamanda da benim Türkiye’ye dönmeye hiç niyetim yoktu. Hindistan’daki Guruji bu öğüdü kulağıma fısıldadığında Tayland’a döneceğimden emindim. Oradaki ilk hocalarım Panço ve Beatrix’in yanında yin yoga dersleri verecektim. Yoga Evi’ne ortak olacaktım. Muhtemelen geçen haftaki günlerin birinde bahsettiğim, Nong Khai’de yabancıların yaşadığı o sokağa bir gün ben de yerleşecektim ve hatta oradaki yabancılardan birisi ile evlenecektim. (damat adayını gözüme kestirmiştim bile ama o ümitsiz vaziyette bir Tai kadına aşıktı. ) İkinci defa bu öğüdü şimdiki hocam Sundernath’dan duyduğumda da Portland’a yerleşmiştim ve oradan ayrılmayı hiç mi hiç düşünmüyordum. Shadow Yoga hocası olarak Portland’da kök salacaktım. Yeni birini gözüme kestirmiş, ümitsiz ilişkisini bitirmesini bekliyordum. Türkiye bitti diyordum kendi kendime. Ben artık Portland’lıyım. Bisiklet, kahveler, hoş insanlar, organik yemekler, ormanlık alanlar ve masal gibi bir ev. İnsan daha ne ister?

(Aşk meraklıları için bir parantez: Nong Khai’den Portland’a gittiğimde, Tayland’daki geleceğim için gözüme kestirdiğim İngiliz damat adayının aklı başına geldi ve beni Portland’daki evimde ziyarete geldi. Yalanım yok, bu kişiyle Portland sokaklarıdan romantik iki hafta geçirdik ve hatta ben onunla Tayland’a dönüp o eski hayali yeniden ateşlemeyi bile düşündüm.  Ama sonra o tırstı. Bu kadar ciddi bir şeye başlamaya hazır değilmiş filan falan. Hayal hiç ateşlenemeden söndü ve ben Portland’da gözüme kestirdiğim damat adayının ümitsiz ilişkisini bekleme pozisyonuma geri döndüm. Tayland’a dönen İngiliz hâlâ oralarda dolanıyormuş duyduğum kadarıyla. Bana bir iki pişmanlık mektubu yazdıktan sonra sesi kesildi. )

Uzattım. (çünkü stres altındayım) Şunu diyorum: Bir değil iki Guru tarafından bana verilmiş bir mesaj mevcut: Ülkenin insanlarına yoga öğret. Ben de bunu Gurular söyledi diye yapmıyorum. Gerçekten de kendimi en mutlu, en yuvamda, en tatminkar hissettiğim zamanlar Türkçe ders verdiğim zamanlar. Guruların bana doğruyu söylediklerini biliyorum. O yüzden esas işlevim yoga hocalığı diyorum. Sırtıma yüklediğim bu yüklem: onları bırakamamak meselesinde yanılıyorum. Onları bırakabilirim. Ancak onları bırakırsam zaten onlar bensiz bir çözüm üretebilirler. Ben orada durduğum sürece tabi ki bana yaslanacak hayat. Demek ki cümlelerimin öznesini, nesnesini, yüklemini değiştirip yeniden kurmalıyım.

Siz strese girdiğinizde ne yaparsınız? Hamur işi mi yersiniz? Sigara mı yakarsınız? Bir drink mi alırsınız? YouTube’a, instagrama mı gider eliniz? Veya çıkıp hızlı hızlı yürür müsünüz? Belki yoga yaparsınız. Ben strese girdiğimde mutlaka yalnız kalmak isterim. Huysuzlandığımda odasına kapanan bir çocuktum. Odamda tek başına, kitaplarla kendimi sakinleştirirdim. Bu hâlâ böyle. Sabahki çiş hadisesinden sonra (bu arada evde ustalar, temizlik, hasta bakıcı, kayınvalide, görümce ve açık balkon kapılarından dışarı fırlayacaklar diye krizler geçirdiğim kediler de var) ben gözlerim dolu dolu, Salman Rushdie’nin Quichotte’sini kolumun altına kıstırdığım gibi evden fırladım. Little Tree’ye gidecek vaktim yok. Bizim evden taksiyle 20 dakika sürüyor. Zaten yürümek istiyorum. On dakika yokuş yukarı yürüyüşle Ipokratus (Hipokrat) caddesindeki Kaldi Kahveye geldim. Badem sütlü kakaomu bu seferlik orta şekerli sipariş ettim. Yan masada oturan adam sarkmak istedi (ya da sadece sohbet etmek- fark etmez- ikisi için de açık değiliz) kulaklıklarımı takıp yüzümü ekrana çevirdim. Size yazıyorum. Salman yanımda sabırla beni bekliyor. Eylül Konukları da öyle. Bugün önceliği siz aldınız. Öğleden sonra Yunanca dersim var. (Pınar soruyor: Ne zaman bitecek bu Yunanca dersleri?) O zamana kadar bu kahvenin bu köşesinde oturup yazsam dünya tekrar tahammül edilecek bir yere dönüşecek, biliyorum.

Yarın görüşmek üzere,

Defne.

Bu yazıyı Nong Khai, Tayland günlerime itafen çok sevdiğim bir eski fotoğrafla noktalıyorum. Orada bıraktığım için aklımdan hiç çıkmayan bisikletim, selesinde sokakta gezen bir eskiciden aldığım kitaplık ve yukarıdaki yazıda hiç mi hiç bahsi geçmeyen İtalyan sevgilimle sokakta karşılaştığımız bir an. Kim, neden fotoğrafımızı çekmiş bilmiyorum. Akıllı telefon öncesi yıllar. Ekim 2003.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA