Edebiyat, Yoga ve Hayat Üzerine

(Bu söyleşi 28 Mayıs 2017 tarihinde http://www.superergen.com/gunun-soylesisi–defne-suman-ile-edebiyat–yoga-ve-hayat-uzerine bağlantısında yayımlanmıştır) 


Sevgili Defne Suman’a  sorularımıza verdiği sımsıcak yanıtlar için Süper Ergen Ailesi adına çok teşekkür ediyor ve sizleri keyifle okuyacağınızı tahmin ettiğimiz bu güzel söyleşiyle baş başa bırakıyoruz.

Önce sosyoloji eğitimi, ardından yoga, tüm bunların içinde hayatın geneline yayılan bir yazma deneyimi ve bunun da ötesinde yazarlık… Hepsi bir bütünün hoş birer parçası adeta.

Siz bu yaşamdaki yolculuğunuzu nasıl tanımlıyorsunuz?

Yaşamı bir yolculuk olarak görüyorum. Bu, hem mekanda bir yolculuk, hem de zamanda. Belki günlerim hep yollarda geçtiği için bana öyle geliyordur. Günleri tren vagonlarına benzetiyorum. Artarda dizilmişler, sabah uyandığımda o vagonların birindeyim. Tren gidiyor. Tren insanlarla dolu. Onlar benim bu hayatta karşılaştığım, karşılaşacağım (belki ilk defa, belki bir defa ve belki de defalarca) yol arkadaşlarım. Yolculuğun anlamı onlarla beraber kurduğumuz bütünde aslında. Belki de şöyle demeliyim: Hayat bir yol hikayesi benim için. Aynı tren içinde giden bir avuç insanın karşılaşmaları, sevinçleri, hüzünleri, etkileşimleri sonucunda insanlığa sundukları öyküleri. Bir araya geldiğim insanları çok önemsiyorum. Hiç kimsenin hayatıma boş yere girmediğine inanıyorum. Bir de günleri çok önemsiyorum. Hayat günlerden örülü ne de olsa. Gününü nasıl geçiriyorsan hayatın odur nihayetinde. Ben de günümü sevdiğim faaliyetler ve bana varlığımın derin sularını hissettirebilen insanlarla döşemeye çalışıyorum. Bu başlı başına bir çaba aslında. Çünkü zaman uçup gidiyor. Ben çok sevdiğim bir şey olan roman okumaya ya da yazmaya ya da yoga yapmaya başlayana kadar binbir angarya karşıma çıkıyor. Angarya el alıyor, vakit alıyor. İnsanın hep aslında gönlünde yatanı hatırlaması, kendine hatırlatması gerekiyor.


Romanlarınızdan okura geçen şöyle bir his var: “Aslında roman, kendini daha önceden yazıp bitirmiş ve siz gerçekte bitmiş bir romanı hatırlayıp kaleme almış; böylelikle, sanki roman metnini uzun zamandır durduğu eski sandıktan gün ışığına çıkarmış ve düzenleyip okuyucuya hediye etmişsiniz.

Öyle rahat, akıcı ve kıvrak bir dil kullanıyor, öykü ve karakterleri öyle rahat ve gerçekçi bir şekilde kurguluyor, tarihi unsurları hikayenin içinde öylesine dile getiriyorsunuz ki, sanki gerçekten hafızada sessiz sakin durmakta olan anılarınızı yazmış ve sonuçta ortaya bir roman çıkarmışsınız gibi bir hisse kapılabiliyor insan.

Bu anlamda, yazma sürecinizi anlatır mısınız?  Siz de, okurun bir çırpıda okuduğu şekilde,  “su gibi” yazar mısınız romanlarınızı?

Bu güzel sözleriniz için çok teşekkür ederim. Hayır, romanları yazmak o kadar kolay olmuyor. Su gibi akan bölümler de var, yarım paragrafı için tüm günü geçirdiğim bölümler de var. Edebiyat yazarlığının bir taraftan çocuksu bir hazzı var. İstediğim şeyi yazabilirim. Çocukluktaki oyun kurmak gibi ki ben çocukken çok oyun kurdum. Tek başıma kurdum hepsini. Oyuncak bebeklerimle, sonsuz sayıda romana, senaryoya imza attım. Hayal alemimde tabii. Aileler kurdum, dostluklar, aşklar, kaygılar yarattım onlara. Belki bu yüzden romanda karakter yaratmak bana aşina geldi, onlara bir şeyler istetmemek, onları bir yerden bir yere götürmek, yavaş yavaş tanımak, huylarını, geçmişlerini, arızalarını öğrenmek çocukluğumdan bildiğim ve iyi yapabildiğim bir şeydi. Romanların da ilk aşamasını bu yüzden kolay kuruyorum.

Ama sonra “edebiyat işçiliği” dediğimiz bir kısmı var ki, orada bir yetişkin olarak çalışmam gerekiyor. Bir yandan sanat tarafı var: Hep orada olup da hiç görmediğimiz bir tarafını (hayatın, dünyanın, ilişkilerin, ailenin, şehrin) göstermek, onu kendi içinde bulmak, sonra söze dökmek. Bu başlı başına bir iş. Üstelik insanı en zayıf yerinden vuruyor: Özgüveninden… “Ya, benim dünyayı görüş biçimimde orijinal bir şey yoksa, ya klişelere kaçıyorsam?” kaygıları ile baş ediyorsun bu aşamada (veya baş edemiyorsun).

Sonra daha teknik meseleler var: Maddi hata yapmamak, kurguda boşluk bırakmamak, metni inandırıcı kılmak gibi. Tüm bunların yanında benim bir de romanların konusu olan tarih araştırması yapmam gerekiyor. Bir yandan yine maddi hata olmasın diye, bir yandan da geçmişte kalmış bir dünyayı kurarken tüm ayrıntılar yerli yerinde olsun diye. Tüm bunlar bir araya geldiğinde uzun saatler çalışma isteyen bir nakış işi edebiyat yazarlığı. Her bir satır üzerinde uzun uzun düşünüyorsunuz inanın ki.



Bilindiği gibi, “kültürel turizm” denince, dünyanın değişik yerlerinde, yazarların yaşadığı ve romanların geçtiği mekanlara düzenlenen geziler de akla geliyor ve bu gezi türüne “Edebiyat Turizmi” deniliyor. Son iki romanınıza bakıldığında, mekanlar ve romanı oluşturan kurgu arasında son derece sıkı bağlar olduğu görülmekte. Öyle ki, romanda adı geçen mekanlara sizin kılavuzluğunuzda bir günlük bir gezi düzenleniyor, verilen minik molalarda kitaptan parçalar okunuyor ve böylelikle, – romanın okuruna bir nevi hediyesi niteliğinde – hoş bir edebiyat gezisi ortaya çıkmış oluyor.

Bu kapsamda, mekan – roman arasındaki sıkı bağlar konusunda neler söylersiniz? Romanlarınızda “mekanlar” sizin için nasıl bir anlam ifade ediyor?

Öncelikle şunu söyleyeyim; uzun yıllar ben ailemden bahsederken “Fertleri akademisyenlerden oluşur.” tabirini kullanmıştım. Bu bir bakıma doğru, ama sadece yarısı.

Anne tarafımın tamamı üniversitede profesördür evet, ama babam da turizmciydi. Hem de Türkiye’nin ilk turizmcilerinden biri. Ben teleks makineleri etrafında büyüdüm. Tur otobüslerimizin şoförlerinin omuzlarına tırmandım. Henüz on bir yaşındayken babama turlarında asistanlık etmeye başladım. Bu da doğal olarak içimde insanları gezdirme isteği geliştirdi.

Emanet Zaman’ı yazarken, hep okurlarla buluşup bir kısmı çok değişmekle birlikte hâlâ orada duran, bir kısmı ise çoktan kül olup gitmiş mekanları gezmeyi hayal edip dururdum. Ve evet, benim için mekan çok önemli. Özellikle de şehirler çok önemli. Ben büyük şehirde doğdum. Şehrin benliğimde çok derin bir izi var. Karakterlerim de hep şehir insanları. Şehir demek, bireyin gününü geçirmek üzere hayatına dahil ettiği mekanlar demek. Bu yüzden mekanları ben karakter olarak görüyorum metinlerimde. Onlarla duygusal bir bağ geliştiriyoruz.

Mesela “Emanet Zaman”da Panayota, Kraemer Palas’a aşıktır. Her gün gidip o görkemli binayı, kendisine haram bir güzeli seyreder gibi, seyreder içini çeke çeke.

“Yaz Sıcağı”nda Melike’yi Petro’ya çeken şey, genç adamın ilk buluşmaları için seçtiği Kanlı Kilise’nin çocukluk anılarında değerli bir yeri olmasıdır.

Şehrin mekanlarına fark etmeden bağlanırız ve onlar hayatımıza giren sevgililer gibi seçimlerimizde rol oynarlar.


Yogayla tanışınca, yazdıklarınızı paylaşma konusunda cesaretinizi topladığınızı, yazmanın “sadece kendine ait değil, diğeri ile paylaşılacak bir araç” olduğunu kavradığınızı belirtiyorsunuz.

Buradan hareketle, özellikle romanlarınızı yazma sürecinize okuru ne ölçüde dahil edersiniz?

İlk başta okur yokmuş gibi yazıyorum. Daha doğrusu, sanki birisi (ya da birileri) bana öykü anlatıyormuş gibi gelişiyor yaratma süreci. Daha sonra, yani ilk taslak, başıyla sonuyla bittiğinde ve ben yazdıklarımı okumaya koyulduğumda okuru düşünmeye başlıyorum. Bu süreçte okurun ilgisini metinde tutma gayreti değil de onu hayal kırıklığına uğratmama çabası beliriyor. Ben de iyi bir okur olduğumdan bir öyküdeki tutarsızlıkların, beni o kurgu dünyasının gerçekliğine inanmaktan alıkoyacak detayların varlığına ne kadar sinir olunabileceğini biliyorum. O yüzden bir okur gibi okuyorum baştan sona hikayeyi. Eğer benim kafama takılıyorsa bir ayrıntı, muhakkak okurun da kafasına takılacaktır. Hemen onu temizliyorum. Ama okurun bulması için sağa sola sakladığım bir sürü hazineler de var. Onları da metne zekice yerleştiriyorum ki okur da hikayeye dahil olsun.


“İnsanlık Hali” adlı blog’unuzda yer alan “Bir İçe Dönüş Hikayesi”nde şöyle diyorsunuz:

O bir haftada hocalarımız bize yogaya dair temel bilgileri öğrettiler. Yerinde, isabetli ve hala kendi yogamda ve derslerimde kullandığım bilgiler bunlar. Ama benim için çok daha önemli olan bir başka şeyi daha öğrettiler bize o kursta. İçe dönmeyi… Her dakika konuşmak, her söze cevap vermek zorunda olmadığımızı. Tek başınalığın nimetlerini. Sessizliğin kıymetini. Yavaşlığın, yumuşaklığın, zerafetin gücünü.

Edebiyat ve yoga arasındaki ilişkiyi bu anlamda nasıl değerlendiriyorsunuz?

İçe dönmek, hem yazarlığın (yaratıcılığın) hem de yoganın (maneviyatın) hem gereği, hem de sonucu. Her iki dal da benliği araştırıyor. “Ben kimim, neyi, nasıl yaşarım, çektiğim acıların, varoluşsal krizlerimin kaynağı içimde nerededir?” sorularını soruyor.

Yoga hareketleri, dışa rotasyonların muhakkak içe rotasyonlarla dengelendiği serilerden oluşur. Edebiyat da öyle bence. Aslında her türlü yaratıcı faaliyet için bunu söyleyebilirim. Bir yandan hayata atılmak, insanların arasına karışmak, ilişkilere girip çıkmak, “insanlık hali”ni her yönüyle yaşamak gerek. Bunu yogadaki dışa rotasyonlara benzetebiliriz. Sonra biraz da yalnız kalmak, yazmak, çizmek, deniz kenarında uzun yürüyüşlere çıkmak, belki yakınlarda bir adaya tek başına bir hafta sonu gezisine çıkmak gerekiyor. Bu da içe rotasyon. Yaratıcılığın tohumu içimize, insanlara karıştığımızda atılıyorsa, o tohumun filize dönüşmesi için gerekli suyu da bize tek başınalık anlarımız sağlıyor.


Eserlerinizin Türk Edebiyatında nasıl bir iz bırakmasını, bir yazar olarak ne tür farklar yaratmayı istersiniz? Ve sizce Defne Suman, aradan yıllar geçtiğinde edebiyat dünyası tarafından nasıl anılsın?

Yarattığım karakterlerin toplumun hafızasında canlı kalmasını isterim. Nasıl hepimiz Feride’yi tanıyor, onu eski bir dostumuz gibi hatırlıyoruz, ben de karakterlerimin insanların yüreklerinde yer bulmasını isterim. Ama bunu hangi yazar istemez? Öte yandan, konuşulmamış konuları, aile sırlarını, kadınlığın romanlara konu edilmeyen sancıları ile hazlarını yazmış bir yazar olarak tanınmak isterim. Bunu yapmaya çalışıyorum çünkü. Bir de resmi tarihe bir alternatif üretmek, bize “düşman” diye belletilmiş toplumların içinden seçtiğim karakterler ile okur arasında bir gönül bağı kurarak gençlerin geçmişi yeniden düşünmelerini sağlamak gibi bir arzum da var.



Yazarlık, yaşamınızda yoga eğitmenliği kadar önemli bir yer tutuyor. Her iki açıdan bakarsak, bundan sonrası için hayalleriniz, yapmak istedikleriniz nelerdir?

İnsan hayatı için uzun sayılacak bir zamandır (neredeyse on dört yıldır) sürekli seyahat ederek, evden eve geçerek yaşadım. Son iki yıldır ilk defa hayatımda bir düzen var ve ben bu düzeni seviyorum. Bir süre daha İstanbul ve İzmir’de yoga dersleri verip, Atina’da yazarlık yaparak yaşamayı sürdürmek istiyorum. Daha sonrası için bir Yunan adasında edebiyat ve yoga evi açmak gibi bir hayalim var. Eşim de kafe işletmek istiyor. Alt kat kafe ve kitabevi, orta kat yoga, en üst katta benim yazma odam olacak şekilde düzenleyeceğim bir okul hayal ediyorum. Orada sadece yoga dersleri değil, yaratıcı yazarlık da öğretirim belki.


Tayland’daki yoga deneyimlerinizde “Hocalar, içe dönük tabiatın nimetlerini anlattılar. Dünyanın içe dönüklerin sessizliğine, yumuşaklığına, sakin sakin iş bitirme yeteneklerine ve bireyselliğine ne kadar muhtaç olduğunu anlattılar.” şeklinde ifade ettiğiniz içe dönüş haline, özellikle ergenlik dönemi açısından bakarsak, bu dönemde ebeveyn ile çocuk arasındaki ilişki nasıl kurgulanmalı? Ebeveyn bu dönemde çocuğun hayatında nasıl bir rol almalı sizce?

Ben pek fazla olmalı olmamalı tarzında tavsiyeler vermekten yana değilim. Ancak kendimden referansla bir şeyler söyleyebilirim. “Ben ergen iken yaşadığım şeylerin hangisi bugün mutlu ve tatminkar bir yere varmamı sağladı, hangilerini farklı yaşasaydım vakit kaybetmezdim?” bunları sıkça düşünüyorum. Aileme pek çok konuda müteşekkirim ama galiba en çok şu üç konuda: Bağımsızlık, güven ve saygı. Sadece bir ergenin değil, her yaşta insanın ihtiyacı olan şeyler bunlar. Kendi kararlarımı bağımsızca ben verdim. Hangi bölümde okuyacağıma, hangi üniversiteye gireceğime, hangi müzik aletini çalacağıma, kimden özel ders alıp, hangi dershaneye gideceğime ben tek başıma karar verdim. Onlar bana güvendiler. Yanlış bir adım attığımı düşündüklerinde bu fikirlerini dile getirdiler ama fikrimi değiştirmem için baskı yapmadılar. Ben düşünüp kendim geri adım attım ya da inat ettim. Yenildiğim, yıldığım zamanlarda ise “Bak biz sana söylemiştik.” demediler. Ayağa kalkıp yoluma devam etmem için destek oldular. Ben küçük yaşımdan beri sevilen ve sayılan bir birey olduğumu hissettim. Bu da ayaklarımı yere sağlam basmamı ve insanları sevmemi sağladı.



Hemen her yaştan insanın en büyük hayali, dünyayı gezmektir. Sadece turistik gezi yapmanın ötesine geçerek, dünyanın değişik yerlerinde belli bir süre kalıp yeni bir yaşam kurmayı seçmiş bir kişi olarak siz, tüm seçimlerinizi ve yaşam deneyimlerinizi gözönüne aldığınızda, gençlere kendilerini bulma sürecinde neler önerirsiniz?

Öncelikle acele etmemelerini. Bir de belki de kendini bulmak diye bir şeyin olmadığını. Ben dediğimiz kişi son derece değişken bir varlık. On dört yaşındaki ben ile kırk dördümdeki ben aynı kişi miyiz? Elbette değiliz. O zaman bulunacak bir ben var mı? Tabii bu çok felsefi bir soru.

Soruyu “Ben hayatta ne yapsam mutlu olurum?“a çevirdiğimizde ise şunu söyleyebilirim: Güne odaklanın. Bunu daha önce de söylemiştim. Hayat günlerden oluşur. Gününü nasıl geçiriyorsan o senin hayatındır. Büyüyünce ne olacaksın, diye sorarlar ya. Bence bu sorunun yanıtı hiç verilemiyor. Çünkü büyüme hiç bitmiyor. Ben sosyoloji bölümünü üniversite tercihlerimin en tepesine yazarken hayatımın tamamını belirleyecek bir karar verdiğimi sanıyordum. Bir bakıma öyleydi ama benim düşündüğüm gibi değil. Sosyolog olacaktım, sonra araştırmacı gazeteci, kenarda köşede kalmış insanların öykülerini yazacaktım. Hayalim buydu. Bu hayale tutunarak test çözüyordum, özel derslere, dershanelere tahammül ediyordum. Sonra o hayalin artık hayalim olmadığı bir dönem geldi. Yeni bir hayal kurdum. Dünyayı gezecektim. Blog yazıp, gezilerimi anlatacaktım. O hayale tutundum bu sefer. Onunla gezdim. Daha sonra yoga geldi. Sonra romanlar. Hayaller sürüyor. Hayaller değişiyor, dönüşüyor. Onlara tutunup bir vagondan diğerine geçiyoruz.

Galiba en çok şunu önermek isterim: Hayal kurmayı asla bırakmayın ve hayallerin peşinden koşmayı. Mutluluğu bulanlar hayalperestlerdir. Cesaret, hayallere inanmaktan geliyor. Yıldığınız zamanlarda size hayallerinizi hatırlatacak, sizin hayallerinize inanan iyi bir dost bulundurun yanınızda, yakınınızda. O elinizden tutup kaldırsın sizi düştüğünüzde. Çünkü hayallerin peşinde günleri işlemek cesaret ister, etrafınızı onlardan güç alacağınız insanlarla çevirin. Cesaretinizi kıranları arka saflara yollayın.


Bir söyleşinizde “Edebiyat, bir yandan bir zihin jimnastiği, öte yandan ötekini anlama yolunda çok önemli bir adım. Ben en çok roman okumayan insandan korkarım! Bir başkasının dünyasını nasıl anlar roman okumayan birisi?” diyorsunuz. Gençlerimize edebiyat dünyasında rehberlik edeceğini düşündüğünüz “10 kitaplık bir Defne Suman Seçkisi” sunabilir misiniz?

Elbette, seve seve.

Ayfer Tunç – Yeşil Peri Gecesi

Murat Gülsoy – Bu Filmin Kötü Adamı Benim

Arundhati Roy – Küçük Şeylerin Tanrısı

Tom Robbins – Parfümün Dansı

Haruki Murakami – Sahilde Kafka

Oğuz Atay – Korkuyu Beklerken

Orhan Pamuk – Masumiyet Müzesi

Pınar Kür – Bir Cinayet Romanı

Leyla Erbil – Bir Tuhaf Kadın

Adalet Ağaoğlu – Ölmeye Yatmak

Yasal Uyarı: Her hakkı http://www.superergen.com’a ait olan özgün içerik, Fikir ve Sanat Eserleri ve Türk Ceza Kanunu kapsamında korunmaktadır. http://www.superergen.com adresine çalışır durumda link verilerek alıntı yapılabilir.

 

Να μη ξαναθρηνήσουμε τραγωδίες

9786180114508Η ιστορία μιας γυναίκας και μιας πόλης που χάθηκε για πάντα μέσα στη φωτιά. Σμύρνη, 1905. Στο «Μαργαριτάρι της Ανατολής», την πόλη αυτή της απαράμιλλης ομορφιάς και αρμονίας, καταφτάνει ο Αβινάς Πιλάι. Είναι Ινδός, αλλά αυτό δεν τον εμποδίζει να ερωτευτεί την Εντίτ, κόρη πλούσιας λεβαντίνικης οικογένειας. Οι δυο νέοι δε θα παντρευτούν ποτέ, και η Εντίτ θα φύγει για τη Γαλλία λίγο απροτού η Σμύρνη παραδοθεί στις φλόγες, φανερώνοντας στον αγαπημένο της ένα μυστικό που θα τη στοιχειώνει. Δεκαεπτά χρόνια αργότερα, μια νεαρή κοπέλα, Ελληνίδα χριστιανή, γίνεται μάρτυρας της σφαγής της οικογένειάς της καθώς τα κεμαλικά στρατεύματα μπαίνουν στη Σμύρνη. Ένας Τούρκος αξιωματικός τη σώζει, ωστόσο η κοπέλα δε θα μιλήσει ποτέ ξανά.Σμύρνη, 2005. Η εκατοντάχρονη Σεχραζάτ αποφασίζει να καταγράψει την ιστορία της. Και καθώς οι σελίδες γεμίζουν αναμνήσεις μιας ζωής, παλιά μυστικά θα έρθουν στο φως. Ένα μυθιστόρημα για μια πόλη και τους ανθρώπους της, που πέρασαν από το όνειρο και την ευτυχία στην απώλεια και την απόλυτη καταστροφή. Μια ιστορία που διαβάζεται σαν παραμύθι.

Μιλάμε με τη Δάφνη Σούμαν, συγγραφέα του βιβλίου Η Σιωπή της Σεχραζάτ, εκδόσεις Ψυχογιός.

Θα χαρακτηρίζατε ιστορικό το βιβλίο σας;

Η Σιωπή της Σεχραζάτ είναι ένα ιστορικό μυθιστόρημα αλλά τα ιστορικά γεγονότα αποτελούν απλώς το πλαίσιο.  Το μυθιστόρημα αφορά περισσότερο τους ανθρώπους, τα άτομα, την συμπεριφορά τους στον έρωτα, τον πόνο, τον πόλεμο και την μοιραία απώλεια και καταστροφή.  Η ιστορία ξεκινά τα τελευταία χρόνια της Οθωμανικής Αυτοκρατορίας, συνεχίζεται στην ελληνική Σμύρνη και τελειώνει στο Ιζμίρ, που από το 1922 είναι τουρκική πόλη.  Περιέχει ένα στοιχείο «μαγικού ρεαλισμού»:  Η Σεχραζάτ, η αφηγήτρια, έχει ξεπεράσει τα εκατό.  Ζει σε μια μισοκατεστραμμένη έπαυλη στο Ιζμίρ και πιστεύει ότι ο θάνατος την ξέχασε.  Με εξαίρεση την εκατοντάχρονη Σεχραζάτ, η αφήγηση στο υπόλοιπο βιβλίο γίνεται με τρόπο ρεαλιστικό σε ένα υπόβαθρο ιστορικών γεγονότων.

Ένα παραμύθι από την ευτυχία στην καταστροφή;

Η ζωή στην Σμύρνη του 19ου αιώνα ήταν ωραία.  Η Σμύρνη ήταν το ακμαιότερο λιμάνι της Οθωμανικής Αυτοκρατορίας.  Άνθρωποι διαφορετικών εθνοτήτων και θρησκευμάτων κατάφερναν να μοιράζονται μια αρμονική καθημερινότητα, ιστορικά σπάνια.  Καθολικοί και Ορθόδοξοι Χριστιανοί ζούσαν δίπλα-δίπλα με Εβραίους και Μωαμεθανούς.  Το πολιτιστικό και μορφωτικό επίπεδο ήταν πολύ υψηλό.  Υπήρχε έντονη δημόσια ζωή.  Άνδρες και γυναίκες συμμετείχαν πολύ πιο ελεύθερα από ό,τι σε άλλα μέρη της Αυτοκρατορίας. Ήταν κάτι σαν παράδεισος, όπου ακόμη και ο φτωχότερος άνθρωπος είχε ένα αποδεκτό σπίτι και μια αρκετά καλή ποιότητα ζωής.  Το βιβλίο μου ξεκινά σε μια τέτοια Σμύρνη και η ιστορία προχωρά ως την καταστροφή της πόλης και μετά από αυτήν.  Μπορεί να πει κανείς ότι περιγράφει το τέλος του κοσμοπολιτισμού και το πέρασμα στον εθνοκεντρισμό του 20ου αιώνα.

Σε ποιους απευθύνεται το βιβλίο σας;

Ελπίζω να απευθύνομαι σε αναγνώστες που αγαπούν την καλή λογοτεχνία!  Ελπίζω επίσης ότι αναγνώστες που ενδιαφέρονται για την ιστορία της Σμύρνης από μια διαφορετική σκοπιά θα βρουν κάποιο νόημα σ’ αυτό το βιβλίο.  Παρουσιάζω μια οπτική διαφορετική από την επίσημη ιστορία – τόσο την τουρκική όσο και την ελληνική.

Τι δεν πρέπει να επαναληφθεί να να μην ξαναθρηνήσουμε τέτοιες τραγωδίες;

Πιστεύω ότι στο προσωπικό επίπεδο υπάρχουν μερικά πράγματα που μπορούμε να κάνουμε.  Πρέπει πάντα να κοιτάμε προς τα έσω – προς την καρδιά μας – και να εξαλείψουμε τους σπόρους του μίσους.  Πρέπει να εστιάσουμε στα στοιχεία που μας ενώνουν ως ανθρώπους, ως κοινωνίες, και όχι σ’ αυτά που μας χωρίζουν.  Στην ενότητα υπάρχει πάντα δύναμη.  Πιστεύω επίσης ότι η αναγνώριση του πόνου που προξενήσαμε στο παρελθόν, και η συγχώρεση, θα μπορούσαν κάπως να αποτρέψουν την αποσύνδεση των ανθρώπων μεταξύ τους.

Κωνσταντινούπολη λατρεμένη πατρίδα;

Γεννήθηκα και μεγάλωσα στην Κωνσταντινούπολη.  Από πολύ νωρίς συνειδητοποίησα την μοναδική ομορφιά που με περιέβαλλε. Ταξίδεψα σε πολλά μέρη του κόσμου και η Κωνσταντινούπολη έχει αλλάξει από την εποχή της παιδικής μου ηλικίας, αλλά ακόμη και τώρα, όταν κοιτώ τα τουρκουάζ νερά του Βοσπόρου ή τον ήλιο να δύει πίσω από την Αγία Σοφία, βλέπω όλου του κόσμου την ομορφιά και για λίγο τα προβλήματά μου εξαφανίζονται.

Τι νοσταλγείτε από τα παιδικά σας χρόνια εκεί;

Μου λείπουν πολύ οι πλανόδιοι πωλητές τα καλοκαιρινά βραδάκια!  Όταν ήμουν παιδί ένα σωρό πλανόδιοι πωλητές περνούσαν από το δρόμο μας.  Το μόνο που χρειαζόσουν να κάνεις ήταν να κρεμάσεις ένα καλάθι από το παράθυρό σου και το γέμιζαν με ό,τι σου χρειαζόταν:  φρέσκο γιαούρτι, λαχανικά, φρούτα, παντόφλες, νυχτικά…Το βραδάκι, με το που έδυε ο ήλιος, τα παιδιά βγαίναμε και καβαλούσαμε τα ποδήλατά μας ή παίζαμε βώλους.  Ο παγωτατζής ερχόταν με το καρότσι του.  Ο καλύτερός του φίλος ήταν αυτός που πουλούσε πόπκορν, που κι αυτός εμφανιζόταν μετά τη δύση.  Έπρεπε να διαλέξουμε το ένα ή το άλλο – πόπκορν ή παγωτό.  Στεκόντουσαν πίσω από τα καρότσια τους όλο το βράδυ και κουβέντιαζαν όσο εμείς παίζαμε, μέχρι που οι μητέρες μας μάς φώναζαν να γυρίσουμε σπίτι για βραδινό.  Τότε ήταν που όλος ο δρόμος μύριζε κεφτέδες και τηγανητές πατάτες.  Πολύ μου λείπουν οι μυρωδιές και οι ήχοι από εκείνες τις καλοκαιρινές βραδιές.

Έλληνες και Τούρκοι, ίδια μοίρα στο χρόνο;

Αυτές οι δύο εθνότητες έζησαν κοντά η μια στην άλλη για πολλούς αιώνες.  Ιστορικά, ο διαχωρισμός τους είναι πολύ πρόσφατος.  Πιστεύω ότι και οι δύο πλευρές εξακολουθούν να βιώνουν το σοκ του διαχωρισμού αυτού.  Είναι ένα είδος πένθους.  Όταν πρόκειται για ολόκληρες κοινωνίες, είναι αναγκαίο να περάσουν μερικές γενιές για να συλλάβουν το μέγεθος της απώλειας, και αυτό είναι που συμβαίνει ακόμη, και στις δύο χώρες μας.  Η νέα γενιά Τούρκων και Ελλήνων εργάζονται πάνω σε πολλά αξιόλογα προγράμματα με σκοπό να γιάνουν τις πληγές του παρελθόντος.  Το βιβλίο μου, ελπίζω είναι ένα κομμάτι αυτής της γέφυρας.

Και συγγραφέας και καθηγήτρια γιόγκα;

Ναι, είμαι δασκάλα της Χάθα Γιόγκα.  Έχω σπουδάσει κοινωνιολογία στο Πανεπιστήμιο του Βοσπόρου και έκανα μεταπτυχιακά με θέμα τις γυναίκες στην δημόσια ζωή της Τουρκίας, που συνειδητοποίησαν την ισλαμιστική τους ταυτότητα.  Η Γιόγκα ήρθε στη ζωή μου αργότερα.  Η συγγραφή  ήρθε μετά την γιόγκα.  Παρ’ όλ’ αυτά βλέπω μια κοινή γραμμή που ενώνει αυτά τα τρία. Μια κλωστή που τα δένει, καλύτερα.  Και τα τρία θέματα εστιάζουν στην ανακάλυψη της δυναμικής που κρύβεται πίσω από την ορατή πραγματικότητα.  Αυτό που βρίσκω πως είναι κοινό και στα τρία είναι η συνεχής αναζήτηση του αυθεντικού Εαυτού – η περιέργεια για το τι κρύβεται πίσω από τις σκιές, είτε πρόκειται για μια κοινωνία, για ένα άτομο ή για μια ιστορία.

Είτε βραδιάζει είτε φέγγει μένει λευκό το γιασεμί;

Ναι.  Πιστεύω ότι το γιασεμί πάντα παραμένει λευκό.  Το βλέπω ως την ανθρώπινη καρδιά.  Όσο πόνο κι αν υπομείνει, η ανθρώπινη καρδιά πάντα διατηρεί την ικανότητά της να βλέπει και να αναγνωρίζει την αθωότητα του καθενός.

http://blog.psichogios.gr/dafnh-soyman-na-mh-xanathrhnhsoyme-tragwdies/

Αναδημοσίευση από presspublica.gr
του ΓΙΩΡΓΟΥ ΚΙΟΥΣΗ 

 

H_SIWPH_THS_SEXRAZAT
Διαβάστε τώρα