Ne Heyecanlı Çocuklardık Biz!

 

2011_5_Greece_Turkey_-991
Foto: Aisha Harley

Cumartesi, 15:24, Portland, OR, ABD.

Bunaltmayan ama hangi mevsimde olduğumuza da hatırlatacak kadar sıcak güneş ışınları yaprakların arasından süzülüp yola düşüyordu.Geçtiğim sokaklarda kimsecikler yok. Evler, ağaçlar, çiçekler, yapraklar arasından süzülen ışık. O kadar. Tek hareket ben, bisikletim ve gölgemizden ibaretti. Spotify’dan müzik dinleyerek ilerliyordum. Joan Baez’in yorumu Brothers in Arms çalmaya başladı.

Birden yüreğim sıkıştı.

Zamanında, Joan Baez’e fanatik derecesinde hayranlık duyduğum 14-17 yaş dönemimde bu parça benim için fazla bir önem taşımıyordu. Başka bir grubun bestesi olduğunu biliyordum. 1988 senesinde çıkan Recently albümümün ilk parçasıydı. “Recently”  ise satın aldığım ilk Joan Baez kasediydi. Konserden hemen sonra almıştım. Sonra da elimde kasedimle taş merdivenlerden aşağı uçarak, kulis kapısına dayanmış ve kasedimi imzalatmayı başarmıştım. Çok muhtemel eve dönüp kasedimi teybe koyduğumda duyduğum ilk parça Brothers in Arms idi.

Şimdi dünyanın hâlâ cennet kadar güzel kalmayı bir parçasında, güneş tenimde, kuvvet bacaklarımda, kulaklıklar kulağımda zamanın içinden süzülüp geçerken heyecan ve hüzün arası bir duygu geldi yüreğime oturdu.

Heyecan eskidendi. Hüzün ise şimdiden.

Biz ne heyecanlı çocuklardık! Açık Hava tiyatrosunu ana babalarımızla doldurur, hep bir ağızdan “We Shall Overcome” söylerken nasıl da bütün, nasıl da inançlı, nasıl da umutluyduk. Haydi, bizi bırakalım. Ben heyecanlıydım. Karanlık günler geride kalıyordu. Ben karanlık günlerin karanlığını anlayarak değil sadece sezerek yaşamıştım. Çünkü çocuktum. Çocuklar anlamadıkları şeylerden korkarlar ve korkulacak bir şey varsa onu keskin sezgileriyle de bilirler. (Annemle babam ben yedi yaşaındayken trafik kazası geçirmişlerdi. Arabadaki herkes gibi onlar da hastanelik olmuş, ameliyatlar geçirmiş, günlerce hastanede kalmışlardı ve bana bakan babaanne, nene, hala, dede grubu bunu benden saklamışlardı. Beni korumak için tabii. Ama ben hayatımda o dönemki kadar çok korktuğumu hatırlamıyorum. Bilginin içeriği ne kadar korkunç olursa olsun o bilgiyi çocuktan saklamak kadar korkunç olamaz- çocuğun içinde)

12 Eylül ve ülkenin sonraki yıllarda girdiği dönemin karanlık, işkenceli, sürgünlü, kaçmalı, sıkı yönetimli, gece sokağa çıkma yasaklı, pencereye yaklaşma, o kasetleri sakın sokakta dinleme, bu kitapları yakalım, bunları küvette boğalım, onu da almışlar, bunu da götürmüşler fısıltıları ile bilinçaltıma dolan korku dalgaları 1988’deki Joan Baez konserinden ilk defa çözülüyor, ilk defa korkunun yerini umudun alabileceği fikri yüreğimde açıyordu. Tabii ben bunları anlayacak yaşta değildim. Yüreğimde çok güçlü bir heyecan duyuyordum, o kadar. Dünyaya geliş nedenimi ve insanlık içindeki yerimi bulmuş gibi bir his.

Üstelik yalnız değildim. O yıldızlı güzelim 15 Temmuz gecesi (29 sene önce bugün- Spotify’ınbulutam da bugün çalmak için bana Brothers in Arms’ı seçmesi  bir tesadüf mü yoksa Tanrının göz kırpması mı? ) Açık Hava Tiyatrosu’nu yedi bin kişi doldurmuştu, (Önceki gece ve sonraki gece de. İstanbul konserleri üç gece üst üsteydi.) İki gün sonra Ankara Hipodrom konseri bir gecede elli bin kişiyle açık bize fark atacak ve Ankara’ya gitmediğim için kahrımdan ağlayacaktım.

Biz hepimiz, yedi binler, on binler, elli binler, milyonlar biz hepimiz heyecanlıydık. Joan Baez “Şimdi sesimi duvarların dışında kalanlara ve duvarların içine tıkılanlara yolluyorum” diyordu. Çıt çıkarmadan dinliyorduk ki sesi gitsin o duvarların ardına. Herkesin bir teyzesi, bir uzak amcası, bir sevdiği duvarların ardındaydı hâlâ. Ama biz çocukluğumuza musallat bir karabasandan kurtuluyorduk. Biz, bir araya geliyorduk. Taksim meydanındaki Bulutsuz Özlemi konserinde Acil Demokrasi diye bağırıyorduk mesela. Elden ele “Haziran’da Ölmek Zor Berivan” kasedi dolanıyordu, yasakmış, korsanmış, aman ortalık yerde çalmayın diye diye. Şebnem İşigüzel yaşıtımızdı. Hanene Ay Doğacak kitabının sansürlü satırları siyah bantla kapatılmıştı. İnadına gidip kitabı alıyor, satırları örten siyah bantların ardındaki hikayeyi sınır tanımaz hayal gücümüzle tamamlıyorduk.

Doğduğumuzdan beri ismini duyduğumuz, yazılarını okumasak bile ismini duya duya büyüdüğümüz, bir uzak akrabamız gibi sevip, yakınlık duyduğumuz Uğur Mumcu katledildiğinde hep birden, ülkeyi kucaklayan koca bir ağ gibi sokaklara döküldük, yağmura, kışa, çamura aldırmadan omuz omuza yürüdük. Döktüğümüz gözyaşı içtendi. Bir amcamız ölmüş, öldürülmüştü. Biz karnında korkuyla büyüyen çocuklardık. Onu karnımıza geri koymalarına izin vermeyecektik. Islak saçlarımızla üzgün ama yine de heyecanlıydık.

Zülfü Livaneli yeniden sahneye çıkıyordu ve biz yumruğumuzu yıldızlı gökyüzüne kaldırdıp defalarca, hiç doymamacasına, hiç susmamamcasına “Ey Özgürlük!” diye bağırabiliyorduk çünkü. Bağırdığımızla kalmayıp, üniversitelerde türban yasaklanınca kampüs kapılarında türbanlı arkadaşlarımızla beraber bekliyorduk. Erkek arkadaşlarımız başlarına türban takıp da yasağı protesto edince hep beraber gülüyorduk. Gençtik, umutlu, heyecanlıydık. Hepimiz özgürlüğe inanıyorduk. Her insan dileğidiğince yaşayabilmeliydi. Onurlu, adil, eşit bir düzende…

Elbette, bize gözdağı veriyordu birileri. Koca bir sistem. Koca bir düzen. Aziz Nesin’i gözümüzün önünde yakmak istiyordu mesela. Şairleri, yazarları, dostlarımızın babalarını yakıyordu da. Ekran karşsında donup kalıyorduk. Hayır doğru olmasın, diye dua ediyorduk. Bizim Zeynep’in babası olmasın… Yanlış duymuş olayım. Pınar Selek’in harcanmış hayatı bize verilmiş koca bir gözdağıydı. Sincan’dan tanklar geçiyordu güpegündüz. Türbanların yerine peruk takmak zorunda bırakılıyordu sınıf arkadaşlarımız. Fahişelere tecavüz eden daha az cezalandırılsın diyordu başkaları. Karşı apartmandaki üniversite öğrencisi kızlar saçlarından sürüklenerk evlerinden alınırken kayda geçirelim diye isimlerini bağırıyorlardı. Balkonlarda donup kaldığımızda, en azından öldürülmediler, diye içimizden geçiriyorduk. Yargısız inhaz kulaktan kulağa fısıldanan sözcüklerden biriydi.

Tüm gözdağına rağmen direniyorduk.

Joan Baez her yıl geliyordu. Biz her yıl biraz daha büyüyorduk. Saat 21:00’de ışıkları açıp kapatıyor, komşularla selamlaşıp gülüşüyor, tencere tava vurarak pencerelere çıkıyor, o da kesmezse elektro gitarlarla balkonda konser veriyorduk. Derin devlet, mafya, faşist bağlantılarına tahammül etmeyeceğimizi dünya aleme duyurmak için hep beraberdik. “Bir ülkenin bodrum katında kirli bir savaş varmış,” diye Teoman’la beraber söylerken çocukluğumuzdaki karanlık korkuyu anımsatan bir şeyler kasılıyordu karnımızda. Bize anlatılmayan karanlık bir sır vardı bir yerlerde. Onu da yeneceğimize inanıyorduk. Tünelin ucunda muhakkak ışık vardı.

İşte bir anda, bir tanecik “Brothers in Arms” ile bunların hepsi doluşuverdi aklıma. Birden üzerinde çalışmaya başladığım yeni romanımın gençliğe ve umuda yazılmış bir ağıt olduğunu kavradım. Her ikisini de yitirdik. Biz. Yedi binler, elli binler, milyonlar. Bir zamanlar omuz omuza şarkı söyleyen bizler. Her birimiz ağıdımızı kendi başımıza yakabiliriz şimdi. Ağıdı yakılmayan kayıplar çünkü hayalet gibi hayatlarımızın üzerinde gezinir çünkü, musallat olurlar. Bize. Ve sonraki kuşaklara.

 

Not: Tüm kayıplara ve ağıtlara rağmen yaşama sevincim eskisi kadar güçlü benim. Joan Baez’in bana 29 yıl önce yazdığı mektubunda söylediği gibi “hiç bir şey için çok geç değil ve  hâlâ yapılacak dünya kadar işimiz var.”

Şimdi sizi gidemediğim için çok ağladığım Ankara konseri görüntüleriyle baş başa bırakıyorum.

 

 

 

 

 

 

Gilead Gelecek mi?

(Bu yazının orijinali 11 Nisan 2017 tarihinde Hürriyet gazetesinde yayımlanmıştır. Aisha Harley‘nin fotoğraflarıyla şimdi İnsanlık Hali’nde.)

Aisha_Marathonas_2017_4Margaret Atwood’un ünlü ‘Damızlık Kızın Öyküsü’nü ilk okuduğumda hikâyenin ne ile ilgili olduğu hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Dünyanın uzak bir köşesinde, Laos dağlarının arasına sıkışmış bir vadide kaldığım pansiyonda elime geçmişti kitap. Sırtımda ufak çantamla Asya’yı geziyordum. Yanıma fazladan tişört, ayakkabı ya da normal boy diş macunu alamadığım gibi kitap taşıma lüksüm de yoktu. Neyse ki gezgin rotalarına kurulmuş pansiyonlarda derme çatma da olsa daima bir kitaplığa rastlıyordunuz ve raflarından istediğinizi alıp, sırtınızdaki kitabı oraya bırakabiliyordunuz.
‘Damızlık Kız’ da elime böyle geçti. O uzak köyde karşıma çıkınca eski bir dostla karşılaşmış gibi sevindim. Atwood’un pek çok kitabını okumuştum. Tozlu, virajlı yollarda, üstü açık kamyonetlerde, tavuklarla, keçilerle, annelerinin kucağıma bıraktığı bebeklerle yolculuk etmekten yorulmuştum. ‘Damızlık Kızı’ kolumun altına kıstırıp Mekong nehrine nazır hamaklardan birine uzandım. Dağ tepe gezmeye hiç niyetim yoktu. Zaten kaldığım köyün fosforlu yeşile çalan pirinç tarlalarında Vietnam savaşından kalma mayınlar döşeliydi hâlâ. Böylece ilk sayfayı çevirdim.

Bence şanslıydım. Şanslıydım çünkü ‘Damızlık Kızın Öyküsü’ hakkında hiç bir şey bilmiyordum. Prensipten çok sabırsızlıktan arka kapak okuma huyum da yoktur. Kapak tasarımına bile ancak kitabın ortalarına geldiğimde dikkat ederim. O akşamüstü de sevdiğim bir yazarın kurduğu dünyaya balıklama dalmanın telaşı içinde ne kitabın ismine, ne de ön yüzündeki kırmızı pelerinli, kukuletalı kadına bile dikkat etmişim. Hâl böyle olunca ilk bölümü bitirmeden şaşkınlığa düştüm. Bu hikaye nerede, ne zamanda geçiyordu? Fredinki (orijinalinde Offred) diye anılan anlatıcı karakterimiz tam olarak hangi işlevle o evde bulunuyordu? Dünyaya ne olmuştu?

Evet bence çok şanslıydım. Çünkü sorularımın cevaplarını perde perde açılan ustaca kurguda buluyordum. Kısa sürede güneş dağların ardında yitti gitti, sivrisinekler taarruza geçti, hamaktan kalkıp odama girdim. Akşamları sadece iki saat çalışan jeneratör tavandan sarkan çıplak ampullere elektrik gönderdi. Sonra o da bitti. Ben mum ışığında okumayı sürdürdüm. Kurgu en sevdiğim cinstendi. Baştan hiç bir şey anlamıyorsun. Bir zaman dilimine, dünya üzerinde bir coğrafyaya, bir kadının hayatına ortasından giriveriyorsun. Anlatıcı senin kafandaki karışıklığı düzeltmek için çaba sarf etmiyor. Kendi zihin ve zaman akışı içinde kâh gününü, kâh maziden bir anıyı anlatıyor. Okur da anlatan kadar çaba göstermek zorunda bu yapbozun parçalarını yerine koymak için. Ve sonunda işte yazarın ustalığı orada kendini gösteriyor ve bir tek yönü bile aksamayan, okurun kafasındaki her bir sorunun cevabı verilmiş bir biçimde hikâye sona bağlanıyor.

Tabii ‘Damızlık Kız’da hikâye sona bağlanıyor mu, yoksa aslında her şey o sonda mı başlıyor, bu metin ne zaman yazılmış, yazar bu konuda bizim ne düşünmemizi istemiş gibi sorularla bitiriyor insan. Sadece hikayeyi değil, metnin oluşma hikâyesini de düşünmeye davet ediyor. Bu açıdan metakurmacasal bir tarafı da var. Ama ben o genç yaşımda, dağların arasına sıkışmış bir Laos köyünde, mum ışığında bitirdiğim romanı yastığımın yanına bırakıp yatağıma sırt üstü uzandığımda bunları düşünmüyordum.

Aisha_Marathonas_2017_1

Tüm kadınlar bir erkeğin…

Ben Gilead Cumhuriyeti’ni düşünüyordum. ‘Damızlık Kızın Öyküsü’nün geçtiği teokratik diktatörlük ülkesini… Yakın gelecekte bir zamanda Amerika Birleşik Devletleri’nde toplumsal düzeni tepetaklak eden bir askeri darbe yapılmış. Hristiyan püritenlerin idareyi ele geçirdiği o günden sonra da evlilik dışı ilişki yaşayanlar, boşanmışlar, feministler, Yahudiler ve hatta Katolikler bile yeni düzen tarafından yutulup yok edilmeye başlanmış. Gilead’ın yeni toplumsal yapısı ve egemen ideolojisi elbette kadınların görünürlüğü üzerinden düzenleniyor. Ülkede yaşayan tüm kadınlar bir erkeğe ait sayılıyor. Anlatıcımız gibi bir erkeğe çocuk versin diye damızlık kız olarak görevlendirilmiş kadınların isimleri bile yok. Hangi erkeğin ‘damızlığı’ ise o erkeğin isminden türemiş bir isimle çağrılıyor. Hane halkının başı Fred ise damızlık kızın ismi Fredinki mesela. (Kitabın orijinalinde Offred- ki burada Atwood her zamanki sözcük oyunlarına başvurmadan edemiyor. Offred bir bakışta bize sunulmuş, adanmış, anlamlarına gelen ‘offered’ kelimesini de hatırlattığından.)

Pansiyondan ayrılırken kitabı Laos dağları arasına sıkışmış o küçük vadide bıraktım, bir sonraki okuru için ama Fredinki ve içinde yaşadığı dünya benimle dünyayı gezmeye devam etti. Orwell’in ‘1984’ünü okurken ilk defa hissettiğim ama “Bize olmaz öyle şey canım” diye diye bilincimin gerisine attığım o kaygı, bir kadın anlatıcın ağzından aktarıldığında, giydiğini, çıkardığını, bakışını, oda perdesinin aralığını devamlı olarak bir suçluluk çerçevesi içinde düşünmek zorunda kalmanın aşina çilesini ucundan tanıyınca yüreğimi ele geçirmişti.

Aisha_Marathonas_2017_3Gilead gelecek miydi?
Tozlu virajlı yollarda, üstü açık kamyonetlerde bir ülkeden diğerine geçerken kendi kendime bunu soruyordum.
Gilead gelecek miydi? Ben kadın başıma, sırtımda bir çanta ile ülkeden ülkeye hoplaya zıplaya dolaştığım, “Bana bir oda lütfen” diye pansiyon lobilerine, evime girer gibi girdiğim şu zamanlardaki özgürlüğümü hayretle anacak, belki de Fredinki’nin geçmişi hatırlarken sık sık başına geldiği üzere bu kadar özgürlük hikâyesi karşısında belleğimin beni yanılttığına kanaat getirecek miydim?

O zaman daha 20. yüzyıldaydık. Sonraki yüzyıl özgürlüklerimizi güvenlik adına kendi ellerimizle teslim ettiğimiz, özel hayatımızı eşi benzeri tarihte görülmemiş bir açıklıkta dünya aleme ilan ettiğimiz bir sahne ile açıldı. Telefon numaralarımız, ev adreslerimiz, bir gün içinde girip çıktığımız tüm mekânlar meraklısı için bir tık ötedeydi artık. Gilead’ın ‘gözleri’, ‘1984’ün ‘Büyük Birader’i gibi her anımızı, her adımımız izler oldu ama ne Atwood’un ne de Orwell’in aklına gelen ayrıntı, o gözlere bizzat kendi irademizle açılacağımızdı. Eh, boşuna dememişler edebiyat asla hayat kadar şaşırtıcı olamaz diye!

‘Vay be ne özgürmüşüz!’
‘Damızlık Kızın Öyküsü’nü yirmi yıl sonra bu defa Türkçe çevirisinden okudum. (Sevinç Altınçekiç ile Özcan Kabakçıoğlu’nun tercümesi insana çeviri bir metin okuduğunu unutturtacak kadar iyi.) Gilead gelecek mi, artık aklımda bir soru değildi. Gilead şüphesiz gelecekti. Gilead geleceğimizdi. Atwood bunu –ironiye bakın ki- 1984 yılında görmüş, geleceği ince ince kurmuştu.
Gilead gelecek ise oradan maziye bakıp da “Vay be ne özgürmüş” diyeceğimiz günler de tam bu günler olmuyor mu? İnterneti cebimizde taşıyoruz, istediğimize mesaj yazıyor, merak ettiğimiz bilgiye çok da zorlanmadan ulaşıyoruz. Bize dayatılan doğrunun dışında da gerçekler bulunabileceğine dair bir kuşku duyabiliyor, kuşkunun peşinden gidip farklı kaynakları araştırabiliyoruz. Savaşlar, kadına şiddet, terörizm, vize gereklilikleri derken gezegende fütursuzca gezeceğimiz alanlar azalsa da az buçuk zorlanarak bir çoğumuz hâlâ ülkeden çıkıp, sonra geri dönebiliyoruz. Âşık olabiliyor, âşık olduğumuz insanla bir hayat hayal edebiliyoruz hâlâ.
Gilead’ın insanları bunları yapamıyor.
Geleceği düşündükçe ben bugünden şikayet etmeyi bırakıyor, eriyip giden özgürlüklerime daha sıkı sarılıyorum. Gilead günlerinde çünkü gerçeğin bize dayatılan tek doğru olmadığını hatırlamamız ve onu bilmeyenlere hatırlatmamız için bugüne tanıklık etmiş olmamız önemli.
Çok önemli.

Aisha_Marathonas_2017_2

Gelecek denen Canavar

Capitalism will kill you and Fascism won't save you!2017 yılına girdik.

Barış, huzur, sevgi dileklerimiz için topu topu bir saatimiz olduğunu bilmeden kucaklaştık. Yine umutla. Nefes alıp verdiğimiz sürece ne yapıp edip bir kaynağını bulup yüreklerimize yerleşen o umudu birbirimize geçirerek gülümsedik, güldük, yeniyi kutladık.

Bu yılbaşında ben de pek çok İstanbullu gibi evde, ailemle birlikteydim. Çocukluk yılbaşılarımı geçirdiğim salonda, yine aynı televizyonun karşısında fındık fıstık atıştırıp, plastik ağacın altına dizdiğimiz hediyeleri sahiplerine dağıttım, hem DJ’lik hem de dans ettim. Bir üst kuşağın bir gözü haberlerdeydi. Bizimki sosyal medyada. Hepimiz bir felaket beklentisi ve bir o kadar da belki olmaz ümidi içindeydik. Saatler ilerleyip de terazinin ümit kefesi ağır basmaya başladıkça neşemiz arttı, ailecek masanın etrafında halay bile çektik. Annem sofradan yeşil bir peçete kapıp halay başı oldu. Bir şey olmuyordu. Belki olmayacaktı. Noel Baba nefreti kusulmuş, belki ortalık durulmuştu.

İnsan umuyor işte. İstiyor çünkü ummak.

Varolmak için mecburuz ümide.

Annemler yeni yıla hangi kanalla, kimle gireceğiz gibi eski dertlerine, acaba girebilecek miyiz, geri sayım yapılacak mı, yeni yıla girdiğimiz seçtiğimiz kanalın sanatçısı tarafından telaffuz edilecek mi gibi çok yeni dertleri eklemişken, yabancı damat kocam kanallarını zapladığımız ekranda bir görünüp bir kaybolan Bülent Ersoy’a mı, Tarkan’ın dansına mı daha çok hayret edeceğinizi  bilemezken, kapı çalar, telefon çalar, ben 1980 yılına girdiğimiz gece siyah beyaz ekranlarımızda salınan Nesrin Topkapı’yı You Tube’dan zorla aileye izletmeye çalışırken (gençliğine, güzelliğine, şu karnını, boynunu oynatışına, belinin esnekliğine, kollarının zarafetine bakın, bakın!)  Tarkan geri sayımı üstlendi, biz sarılışıp, öpüştük, kırk yıldır aynı mahallede oturduğumuz dostlarımız, komşularımız, akrabalarımız geldiler, gittiler… Sonra yorgun düşüp uyuduk. Saat 1i ancak geçmişti.

Kaygı içinde beklediğimiz felaket tabi ki o gece biz  uyurken yaşanmıştı.

Şişme Noel Babaları sünnet etmekle, ona yumruk çakan delikanlı resimlerini paylaşmak ve Aydın’da “temsili” Noel Baba’yı ibreti alem olsun diye oyuncak silahla yine oyun icabı darp edip ve sonra etrafında zeybek oynamakla bitecek bir nefret değildi topraklara yayılmış olan.

Ben telefonumun din-dinleriyle yeni yılın ilk gününe gözümü açtığımda gece elbette çok fena, çok çok fena bir şeyler yaşanmış olduğunu anladım. Lise arkadaşlarımdan oluşan whatsapp grubunda olup da yurt dışında yaşayan arkadaşlarımız iyi miyiz diye soruyorlardı.

Benim ailemle geçirdiğim sıcacık bir gecenin sonunda mutlu ve ümitli uykuma daldığım sırada, iki kilometre ötedeki Reina’da insanları taramışlardı. İnsanlar kaçmak isterken birbirlerini ezmiş, kimisi sıfırın altına düşen soğukta Boğaz’a atlamış, donarak ölmüştü. Ölmüştü insanlar. Uyuduğum yatağın iki kilometre ötesinde. Çocukların babaları, annelerin çocukları, karıların kocaları, birilerinin çok sevdiği insanlar vahşice taranmış, canları alınmıştı.

Gözlerimi kapattım.

İki kilometre ötemde Boğaz’da o insanların cansız vücutları, cesetleri yüzüyordu.

Yıllar önce bir kitap okumuştum. Yakın gelecekte geçen hafif bilim kurgulardan. Bir sahnesi çok sık aklıma gelse de kitabın ismi, yazarı, diğer sahnelerini hatırlayamıyorum. Hatırladığım sahnede kahramanımız bir görev için geçmişe gönderiliyor. Geçmiş dediği de bizim şimdi. Onu en çok şaşırtan kadınların güzelliği, yemeklerin çeşitliliği, sanat, edebiyat gibi hazların varlığı. Çünkü o öyle bir zamanda (gelecekte) yaşıyor ki artık kadınların kendilerine bakacak halleri kalmamış, makyaj zaten yasaklanmış, gezegende su bitmiş, yemek sadece fabrikada üretilen tek lezzetlik besin haline gelmiş.

Kapalı gözlerimin ardından geleceği gördüm.

Bugüne kadar yaşadığım günlerime şükrettim. Çünkü hayat bir şenlikti o günlerde.

Bugüne şükrettim. Çünkü hayattayım. Hayatta olduğum gibi içecek temiz suyum, boğazımdan inen besleyici, lezzetli lokmalarım, bir kenara çekilip de elime aldığımda beni edebiyat hazzı ile dolduran kitaplarım, ülkem diye koşa koşa gelip kavuştuğum ailem, dostlarım var.

Bir çok insanın yok.

Dünya kan ağlıyor.

Gelecek tüm insanlığı yutmaya hazırlanan bir canavar gibi yaklaşıyor.

Hızla yaklaşıyor.

2012 yılı ve kıyamet söylentilerine, felaket tellallığına gülüp geçmiştim ben daha bir kaç sene önce.

Ama bir dönemin sonuna geldiğimiz kesin. Geleceğin zor geçeceği aşikar. Dünya coğrafyasında yer değiştirsek de paçayı kurtaracağımız bir zorluk değil üstelik bu. Egemen güçler tarafından meşrulaştırılan ve hatta övülen şiddet dünyayı dört koldan sarıyor, kaçacak bir köşe kalmayacak.

Uyanıp öncelikleri yeniden düzenleme vakti artık. Hayatı hep sürdürdüğümüz gibi sürdüremeyiz artık. Oturduğumuz yerden lanet okumakla sadece mevcut ayrılığa katkıda bulunuyoruz. Karşımızdaki öyle bir canavar ki bizlerin hayat süresi içinde yenileceğine inancım yok. Ama o canavar sayesinde belki uyuşmuş, robotlaşmış, hiç sorgulamadan kabullendiğimiz hayatlarımızdan silkinip varoluşumuzu sorgulayabiliriz.

Belki yeni yaşam alanları yaratabiliriz. Daha azla yetinerek, daha sade, daha basit, hırsı arınmış gerçek hayatlara geçişimizi belki bu canavar sağlar. Ümit belki oradadır. Kendi içimizdeki değişimde…

2017’nin kendi gerçeğimize uyandığımız, önceliklerimizi gözden geçirip, hayatımızın sorumluluğunu üstlendiğimiz, hiç atmadığımız yeni bir adımı attığımız bir yıl olması dileklerimle…

Defne Suman

Nineciğim Trump başkan olduğu gün sen ne yapıyordun?

 

trump-3
YAZININ TAMAMI

Çünkü o zaman, ancak o zaman, gelecekteki o gün torunlarımıza dönüp diyebiliriz ki, “yavrucuğum Trump’ın dünyanın başına geçtiği gün benim de onurlu bir yaşam sürmek için bilinçli bir mücadeleye girdiğim, buna da kendi hayatımdan başladığım gündür.”

YAZINI TAMAMI İÇİN

http://www.5harfliler.com/trump-baskan-oldugu-gun-ne-yapiyordun/

 

 

Başka bir Ülke Yok!

IMG_1152Sevgili Okur,

Sen de parmağın bir ekrana yapışık, yarı felçli bir vaziyette okuyor da okuyor musun?

Çaresizlik, yüreğinde harmanlanan acı ve öfkeyi midene yumruk gibi indiriyor da, hissetmemek için kendini gündelik işlere mi veriyorsun? Midende o hiç geçmeyen yumruk ve  “ben tek başıma ne yapabilirim ki”nin metalik yalnızlığı içinde nasılsın diyenlere sen de ağzında bir şeyler mi geveliyorsun?

İnan ki yalnız değilsin okur.

Ben iki gündür dersten gelir gelmez çalışma odamın bir köşesine top gibi büzülüp tek bildiğim yere, edebiyata sığınıyorum ama ne okuduğumun tadı var, ne de kahvenin. Bir şeyler yapmalıyım, sokaklara çıkıp isyan etsem, on binlere karışsam? Hiç bir şeye mecalim yok. Belki bir gruba mensup olsaydım, üniversitede doçent, fabrikada işçi ya da bir cemaatin üyesi onlarla beraber katılacağım bir protesto eyleminin içinde anlamlı bir bütüne aidiyetimi hissederdim.

Oysa şimdi hiç bir şey hissedemiyorum.

Bu hissedemeyiş halinin matem olduğunu bilecek kadar çok insan gömdüm hayatımda. Matemi tek başına yaşamanın dayanılmaz yalnızlığını da biliyorum. O yüzden bir parmağım hep bir ekranın üzerinde… O ekranda aynı matemi yaşayan insanlar var. Uzanıp parmağımla dokunmak istiyorum onlara, tek başınalığım aklıma geliyor.

Ben sokaklara çıkıp isyan edemiyorum. Bunu yapabilen dostlar beni bağışlasın. Ben sokaklara dökülmekten artık korkuyorum.

O yüzden sevgili okur, ben seninle burada, parmağını dokundurduğun şu ekranda buluşmayı seçiyorum.

Biliyorum, bıktın. Biliyorum, kendi ülkede yaratıcı, huzurlu, sağlıklı ve onurlu bir yaşam istiyorsun. Bu senin en tabii hakkın. Bu bütün insanların en tabii hakkı.

Bu hakkını dile getirdiğin anda bile başına bir şeylerin gelebileceği korkusuyla yaşadığın bir ülkedesin.

Biliyorum bazen alın başınıza çalın, deyip buralardan gitmek istiyorsun.

Ben gittim sevgili okur. Az gittim, uz gittim, dere tepe düz gittim, en güzel memleketlerin, en tatlı suları kıyısında rüya gibi evlerde yaşadım. Bisikletimle pirinç tarlalarında dolaştım, tuzlu rüzgar saçlarımı dağıttı, uzun kuyruklu teknelerle güneşin bir tarafından doğup diğer tarafından battığı minicik elektriksiz, telefonsuz adalara vardım, bir hamakta yatıp günlerce kitap okudum, yüzlerce öğrencim beni bağrına bastı, aşık oldum, sayfalar dolusu yazdım…

Yine de yine de bir tek gün sizin olsun diyerek ardımda bıraktığım ülkemin hasreti yüreğimi bırakmadı.

Melodram olsun diye söylemiyorum okur. O hasret ustalıkla konuştuğum lisanlara sızan aksan gibi yüreğimde ince ince sızladı durdu.

Buradan başka ülken yok okur.

Ve burası hâlâ senin ülken. Benim ülkem, bizim ülkemiz. Kaçma, yılma, pes etme zamanı değil. Çok eziyet çekmiş, ağır yaralanmış bir yavru gibi bağrımıza basmamız gereken yurdumuz burası. Bizim. Başkasının değil.

Biliyorum, yılıyorsun. 1 Kasım’ı unutup başka programlar yaptığın oluyor ve hatırlayınca çaresizlik yumruk gibi midene iniyor. “Sonuç belli oldu zaten” diyorsun başını sallayarak.

Sonuç belli değil okur. Sen yalnız değilsin. Sen çaresiz ve zayıf da değilsin.

Bak ben parmağımı uzatıyorum, sen de uzan dokun bana. Yayılalım büyüyelim, sesimizi duyurup, o kadar sevdiğimiz bu yurdu ona zulm edene bırakmayalım.

Başka bir ülke yok çünkü.

Ben gittim, gördüm, döndüm.

Bizim Nefret

“Ne söylense sanki duyan yok, gören yok”

Yaşar Kemal- Bu Bir Çağrıdır

 

Kaynak: Web
Kaynak: Web

Şu sayfayı açıp da bir türlü yazamıyorum. Günlerdir, haftalardır belki de aylardır… Yine sözün bittiği yerdeyim. Ülkemde olup bitenler yüreğimi dağlıyor. Parmaklarımın ucundan çıkacak sözlerin bir anlamı yok, öyle hissediyorum.

Ama okur, sen oradasın. Onu da biliyorum. Ben yazmasam da sen oradasın. Ve sana karşı bir sorumluluğum var. Yaşama karşı bir sorumluluğum var: Yazmak. Hocam hep der ki size verilmiş (Allah tarafından- o öyle demez, ben ekledim.) hediyeyi bulun ve onu hayata geçirin. Belki o zaman şu aleme bir faydanız dokunur.

Yazıyorum o halde.

Zaten gündemde ister istemez ucundan kıyısından bulaştığım Buda ve yoga meselesi var. Bana da muhakkak bir söz düşer bu trajikomik meselede. Zaten Buda’yla ilgili değil ama Şiva’yla ilgili yurdum insanı ile aramda geçen komik hikayelerim var benim. Hem Buda’nın yogayla ne alakası var. Buda yogadan bunalıp bir ağacın altına çökmemiş mi? Buda yogaya karşı kendi devrimini yaşamamış mı? Neyse, bunları başka bir yazıya saklayalım.

6-7 Eylül olaylarının 60. yıldönümünde aynı topraklarda bu defa Kürtlerin malları, dükkanları yağmalandı, HDP binaları yakıldı, kim bilir kadınlara, çocuklara neler yapıldı… Çok kimse altmış yıl aralıkla aynı tarihe denk gelen bu iki nefret ve şiddet olayı arasındaki benzerliği gördü ve utandı. Bir o kadar kimse de ama… diye başlayan cümleler kurdu.

Benim şimdi sözüm o ama’cılara… Rumlar kaçtı, nefret kaldı, diye yazdım Facebook’a.

Ama’lar geldi. Ayrıntılara girmeyeceğim.

Şunu düşündüm. Nefreti kendi içimizde tanımamız ne kadar zor! Geçmişte yaşanmış vahşeti görüp de üzülmek bu kadar kolayken bugüne bakmak ne kadar zor, ne kadar acı. Acı ile yüzleşmeyi bilmediğimiz için mi bugün apaynı provakasyon senaryoları eşliğinde zulme uğrayan Kürtlerin yanında olamıyoruz? Suriyeli mültecilerin onurlu bir yaşam için verdikleri çabaya neden çamur atıyoruz? Neden zulme uğrayanın yanında durmaya çalışanları da ülkenin içine düştüğü kan gölünden sorumlu tutuyoruz? Neden takım tutar gibi kendimizi bir yere konumlandırıp karşı takımı topa tutuyoruz?

Bütün bunların da nefretin uzantıları olduğunu görmüyor muyuz?

Vahşete dur demek için ilk evvela kendi içimizdeki nefreti görmemiz gerekmiyor mu? Evet biz gidip içinde canlı insanların yandığı bir binayı ateşe verecek kadar nefret etmiyoruz belki. Ya da şöyle mi diyeyim: Biz nefretimizle o binaları ateşe veren vahşiler kadar barışık değiliz. Bizimki daha sinsi.

Bizim nefret kör noktamıza düşüyor.

Bizim nefret dilimizi sürçüyor.

Bizim nefret ama’larımızda can buluyor.

“Bizimkiler” ile başlayan cümlelerde. Bir insanın ölümünü diğerinden diğerinden daha acılı bulan düşünme mekanizmamızda saklanıyor.

Aman dikkat! Bizim nefret de nefret işte. Bizi ayrılığa, bölünmeye, şiddete, vahşete biraz daha yaklaştırıyor.

Zaman, ama’lık bir zaman değil. HİÇ DEĞİL.

Hemen herkesin kendi nefreti ile yüzleşip, yüreğini, zihnini, dilini. ondan arınma vakti şimdi.

Şimdi hemen.

Amasız.

ÜmiT

Foto: Aisha HarleyPazar sabahı yattığım yerden çanların neşeli sesini dinledim. Güneş daha yeni doğuyordu. Tam yoga zamanı. Yorgundum. Uykusuzdum. Yine de kalktım. Evet, bir eteği bizim eve, diğeri denize uzanan tepelerin ardında gökler eflatuna kesmiş, tepenin zirvesinde Parthenon tapınağının mermerleri içinden ısıtılmış gibi pembe pembe parlıyor. Uzun yolculuk sonrası vücudumun bütün dengesi şaşmış, lastik gibi esnek, canavar gibi güçlüyüm. Evdekiler uyanmadan, gökler maviye bulanmadan, hava ısınmadan bitecek bir seri yapmalı. Haftaya hocamın huzuruna çıkıyorum, bu aralar talim ve terbiyeyi hiç ihmal etmemeli…

Biterken, ev hâlâ sessiz ve serindi. Uzun uzun şükrettim. Bizi Portland’dan Atina’ya sağ salim uçurduğu için, Parthenon’a karşı yoga yapma imkanını bana sağladığı için, ailem, dostlarım, öğrencilerim, hocalarım, kitaplarım, okurlarım her şey her şey için… Bir zamanlar bir hocam dünyanın en şifalı duygusunun şükran olduğunu söylemişti. Yaralı ruhlarımızı şükranla iyileştirebilirmişiz.

Bir yandan şükrederken bir yandan jet-lag yüzünden gecenin bir yarısı uyanıp da twitter’a girdiğimde karşılaştığım görüntüler aklıma geldi. Sahillere vurmuş Suriyeli bebelerin cesetleri, bir yanda Cizre’den, Gever’den kıyım haberleri, sesimizi duyun diye haykıran halkların çığlığı… Bir yanda, Afyonkarahisar’ın batısındaki bütün Hristiyan köylüyü önüne katıp, denize dökene kadar da bırakmayan bir ordunun “zafer” çığlıkları.

Bu dünyada yaşayıp da rahat uyumak mümkün mü? Ben uyuyamadım. Kiliselerin neşeli çanları çalarken dünyanın yükü çoktan sırtıma binmişti.

Sonra sokağa çıktım. Öğlen yemeğine bütün aile bizim evde toplanacak. Biz yeni geldik Amerika’dan diye canım kayınvalidem yemek daveti tertipledi. Hazırlıklar başlamadan bir kahveye kapağı atıp biraz okuyup, biraz yazmak istiyorum.

Sabahın erken saatlerinde bile insanı yoran bir sıcak ama Atina sokakları Ağustos ayında bomboş. Sıkış tıkış, korna, egzoz görmeye alıştığım sokakların ıssızlığına hayret ederek yürüdüm. Bacaklarım, beni bir yerden diğerine taşıyan bacaklarım, attığınız her adıma, size de şükürler olsun. Metro çalışıyor mu acaba? Tek bir otobüs bile geçmiyor caddelerden.

Ağır ağır merkeze doğru yürüdüm. Antik şehrin orada sokaklar doldu. Kahvelere Atinalı aileler Pazar kahvaltılarını etmek üzere kurulmuşlar, gürültü, patırtı, akşamdan kalma güzel garson kızlar nereye yetişeceklerini şaşırmışlar. Ben de tren yoluna bakan bir masaya oturdum, kulaklığımı taktım. Müzik bir başladı mı ben bir filmin ortasında buluyorum kendimi. Bir yandan dikkatim toplanırken, bir yandan kendimden, fikirlerimden, o anki ruh halimden çıkıyor, yükseliyor, hayata şöyle bir bakıyorum. Kulaklıklarımı taktım mı ben nerede olsam yazabiliyorum.

İnsan denen canlının müthiş bir ümit kapasitesi var. Çaresizliğin doruğa çıktığı yerden, ümit fırlıyor. Kahvenin aşağısındaki tren yolundan geçen her trene heyecanla koşan çocuklara, bastonlarına dayanarak bir masaya yerleşen iki dirhem bir çekirdek yaşlı karı kocaya, trenin rüzgarının dağıttığı saçlarıma ve sıcağa bakarken yüreğim yine, yeniden sevinçle, umutla doluyor.

İnsanın yüreği umuda bu kadar yatkınken dünyada güzel şeyler de oluyor.

Ve hep olacak.

İnanıyorum.

Kahkaham Mücadelemdir

Kuraldışı Dergi’deki yeni yazım.

Her şeye rağmen biz bugün yine sokaklardayız. Hayır, bugün slogan atarak, pankart taşıyarak yürümüyoruz. Bugün sokaklara sere serpe yayılmışız. Rengarenk elbiselerimiz, rüzgarın dağıttığı saçlarımız, kocasız, babasız, abisiz tek başınalığımızla parklarda, sinemalarda, lokantaların kaldırımlara çıkarttığı masalarında, otobüslerde, minibüslerde, inadına her yerdeyiz. Başlarımız öne eğik değil ve yüzümüzde bir tebessüm var. İstanbul’un cilveli mavisi gözlerimizde oynaşıyor ve taze simit kokan rüzgarı yüreklerimizi hafifletiyor.

http://www.kuraldisidergi.com/6346/kahkaham-mucadelemdir/

Foto: Aisha Harley
Foto: Aisha Harley

Şefkat ve Cesaret

Şefkat ve CesaretGeçen Çarşamba sabah işlerimi bitirip de bilgisayarın karşısına geçtiğimde ilk olarak Cem Şen’in Facebook’a bıraktığı “Şefkati ve cesareti tek stratejimiz yapmak zorundayız” notunu görünce internetten uzak durduğum saatler içinde ülkemin başından yine tatsız bir şiddet olayının geçmiş olduğunu tahmin ettim ama alttaki satırlarda karşılaşacağım vahşetin dozuna karşı hiç hazırlıklı değildim, haberleri okurken karnıma yumruk yemişim gibi olduğum yerde çakıldım kaldım.

Adamın biri altı yaşındaki üstelik akrabası olan bir kız çocuğunu kaçırıp bıçaklamış, sonra da üzerine benzin döküp yakarak katletmişti. Devamını okumayayım diye mi, yoksa ağzımdan çıkacak feryadımı engellemek için mi bilmiyorum, ellerim yüzüme gitti. Bir süre öylece kaldım. Ellerim yüzümde… Okuyacağımı okumuştum ama gözlerim Facebook’taki yorumlara kaydı istemeden. Bir çoğu ile yüz yüze tanışmadığım ama Facebook üzerinden birbirimize bağlı olduğumuza göre aşağı yukarı aynı dünya görüşüne sahibiz diye düşündüğüm insanların cinayet ile ilgili öfke dolu yorumlarını okudum. Ben de öfkeliydim. Bu yüzden öfkeyi paylaşmak bir süreliğine iyi geldi. Sonra ekranda aşağılara kaydıkça öfkenin küçük kızın katilinden çok başka mercilere, dine, laikliğe, AKP’ye, CHP’ye, İslam ve Atatürk’e sıçramış olduğunu görüp, hiç hayret etmedim ve yorumları okumayı bıraktım.

Bilgisayarımın kapağını kapatıp kahvenin penceresinden dışarıdaki güzelim bahar gününde şakalaşan, gülen insanları, annelerinin ellerinde tutmuş yürüyen çocukları, birbirine sarılan aşıkları seyrettim. Kötülüğü düşündüm. Zihnimin bir tarafı kötülüğü ötekine mal etmek için muazzam bir çaba harcıyordu. Ona göre dünyadaki insanlar ucuz bir Hollywood filmi gibi kötüler ve iyiler olarak ikiye bölünmüştü. Ben ve bütün sevdiklerim iyiler tarafındaydık. Zulüm ve vahşet kötülerin işiydi. Ucuz Hollywood filmlerine tahammülümüz ne kadar sınırlı ise benim de aklımın ürettiği bu iki boyutlu dünyaya tahammülüm o kadardı. Gerçekte her insanın iyilik kadar kötülüğün tohumunu da içinde taşıdığının, bütün suçluların yüreklerinde masumiyeti barındırdıklarının farkındaydım. İnsanın özünden ve hakikatten kopuşunun en son noktasında, kendine güvenin dibe vurduğu, içerideki güç kaynaklarının tamamıyla sıfırlanıp gücün sadece ve sadece dış dünyadaki bir şeylere bağlandığı hayat dönemecinde kendi içindeki kötülüğe kayabileceğini biliyordum.

Ben biliyordum da içimde –zihnimde- bu fikre karşı sonuna kadar savaşmak isteyen bir parça vardı. O savaşçı bütün gücümü emmiş gibi birden kendimi çok çaresiz ve bitkin hissettim. Aklıma Cem Şen’in sözü geldi:

“Şefkati ve cesareti tek stratejimiz yapmak zorundayız.”

O katil ile aynı hamurdan yoğrulmuş olduğumu kabullenmeye ne cesaretim vardı, ne de isteğim. Yüreğim hâlâ sızlıyordu. Desteğe, beni kendi zihnimin dehlizlerinden çekip çıkartacak bir perspektif atlamasına ihtiyacım vardı. Cem Şen’den yardım istedim. Hiç vakit kaybetmeden burada sizinle paylaşmak istediğim şu yanıtı verdi:

“Sevgili Defne hanım, haklısınız. Bu sebeple tek seçeneğimizi şefkat ve cesaret yapmak zorundayız. (Yapmak terimini özellikle, etkiye karşı tepkinin bazı durumlarda bir seçim olabileceğini vurgulamak için kullanıyorum.) Şefkat acıma duygusundan arınmamızı ve anlayış geliştirmemizi gerektiriyor. Acıma ne yazık ki bu acıyı yaşatan kişiye ya da buna sebep olan duruma karşı derin bir öfkeyle, öfke ise şiddet arzusu ile sonuçlanıyor. Anlayış olmazsa kendimizi öfkenin ve umutsuzluğun elinde buluyoruz. Bu anlayış için de cesarete ihtiyacımız var. Kesinlikle kolay değil, çok haklısınız. Yalnızca gerçek anlamda daha iyi bir seçenek yok. Şefkatin ve cesaretin olmadığı tüm seçenekler bizi ne yazık ki öfkeye, umutsuzluğa, şiddete, çaresizliğe, mutsuzluğa ve kaçınılmaz olarak acıya yönlendiriyor. Siz güçlü bir insansınız bence. Eminim ki hissettiğiniz güçsüzlük/çaresizlik, durumu değiştiremeyeceğinizi fark etmekten geliyordur. Ne yazık ki değiştiremiyoruz. Koşulları değiştirmek ya da kontrol etmek bir seçenek değil maalesef. Zorluğumuz da burada zaten. Sebep/sonuç ya da nedensellik bağlantısı tam olarak kavrayamadığımız son derece karmaşık bir ilişkiler ağı ile bir sonuç yaratıyor. Bu sonuç, başa gelen bir şey gibi görünüyor. O zaman da olan her şey kader ya da henüz (!) bir türlü kontrol edemediğimiz ama içten içe kontrol edebileceğimize inandığımız belirsiz bir ihtimaller yığınına dönüyor. Karşılaştığımız bu tür zorluklar, farkındalığımız yeterince güçlenmeye başladığında ilk etapta karşılaştığımız zorluklar oluyor. İnşallah bir gün bir sohbette daha fazla anlatabilmek mümkün olur. Şimdilik, naçizane tavsiyem, anlayış geliştirmeyi ve bunun için cesaret bulmayı denemeyi sürdürmek.”

Bu sözler üzerine sakinleşip, nice zamandır sızlayan yüreğime bakmayı akıl ettim nihayet. Ölümler, kayıplar karşısında yürek öfkeden şifa bulmuyor. Öfke kendisi haricindeki bütün hisleri örtme yeteneği olan bir duygu. Onun altında ne var ne yok diye ucundan kaldırıp bakınca sızlayan yüreğimde derin bir keder buldum. Yürek yas tutmak istiyor. O çocuğun çektiği acıya, kaybolan tazecik bir hayata duyduğu üzüntüyü doyasıya yaşamak istiyor. Acımak değil, yas tutmak istiyor. Öfke ise kızgın bir dalga gibi gelip kederi örtüyor, sanki yaşanması yasak ya da ayıp bir şeymiş gibi üzüntüyü gözler önünden çekiyor. Berkin’in cenazesinde de, babam intihar ettiğinde de benzer bir şey yaşamıştım. Babam bizi hiç düşünmeden kendi canına kıydı diye öfkelenmek kolayıma gelmişti. Ne de olsa öfke kedere ya da hiç tanımadığım matem duygusuna nazaran çok daha aşina bir duyguydu. Nasıl başa çıkabileceğimi biliyordum onunla… Matem yeni, keder ise kendime yakıştıramadığım bir duyguydu. Yüreğe şifayı öfkenin değil, doyasıya yaşanan kederin getirdiğini kendi babam için yas tutarken öğrendim.

Şimdi Gizem Akdeniz’in ve ölen, öldürülen bütün çocukların, kendi babamın yasını tuttukça enerjimi emen beni bitkin ve çaresiz bırakan öfke dalga dalga geri çekiliyor. Açıkta bıraktığı yerden Cem Şen’in bahsettiği şefkat ve cesaret çıkıyor. Şefkat katili sevmemizi gerektirmiyor. Onun haklı olduğu anlamına hiç gelmiyor. Şefkat zaten katile karşı duyduğumuz bir duygu değil, insanın tabiatına, kainatın gidişatına karşı geliştirdiğimiz bir anlayış, cesur bir kabulleniş.

Şefkatin şifası ilk evvela kendi yüreklerimize düşüyor.

Vahşetin dört bir yandan fışkırdığı bu dünyada ben o şefkat ve cesareti tek stratejim haline getirerek yaşamayı seçiyorum.