Şefkat ve Cesaret

Şefkat ve CesaretGeçen Çarşamba sabah işlerimi bitirip de bilgisayarın karşısına geçtiğimde ilk olarak Cem Şen’in Facebook’a bıraktığı “Şefkati ve cesareti tek stratejimiz yapmak zorundayız” notunu görünce internetten uzak durduğum saatler içinde ülkemin başından yine tatsız bir şiddet olayının geçmiş olduğunu tahmin ettim ama alttaki satırlarda karşılaşacağım vahşetin dozuna karşı hiç hazırlıklı değildim, haberleri okurken karnıma yumruk yemişim gibi olduğum yerde çakıldım kaldım.

Adamın biri altı yaşındaki üstelik akrabası olan bir kız çocuğunu kaçırıp bıçaklamış, sonra da üzerine benzin döküp yakarak katletmişti. Devamını okumayayım diye mi, yoksa ağzımdan çıkacak feryadımı engellemek için mi bilmiyorum, ellerim yüzüme gitti. Bir süre öylece kaldım. Ellerim yüzümde… Okuyacağımı okumuştum ama gözlerim Facebook’taki yorumlara kaydı istemeden. Bir çoğu ile yüz yüze tanışmadığım ama Facebook üzerinden birbirimize bağlı olduğumuza göre aşağı yukarı aynı dünya görüşüne sahibiz diye düşündüğüm insanların cinayet ile ilgili öfke dolu yorumlarını okudum. Ben de öfkeliydim. Bu yüzden öfkeyi paylaşmak bir süreliğine iyi geldi. Sonra ekranda aşağılara kaydıkça öfkenin küçük kızın katilinden çok başka mercilere, dine, laikliğe, AKP’ye, CHP’ye, İslam ve Atatürk’e sıçramış olduğunu görüp, hiç hayret etmedim ve yorumları okumayı bıraktım.

Bilgisayarımın kapağını kapatıp kahvenin penceresinden dışarıdaki güzelim bahar gününde şakalaşan, gülen insanları, annelerinin ellerinde tutmuş yürüyen çocukları, birbirine sarılan aşıkları seyrettim. Kötülüğü düşündüm. Zihnimin bir tarafı kötülüğü ötekine mal etmek için muazzam bir çaba harcıyordu. Ona göre dünyadaki insanlar ucuz bir Hollywood filmi gibi kötüler ve iyiler olarak ikiye bölünmüştü. Ben ve bütün sevdiklerim iyiler tarafındaydık. Zulüm ve vahşet kötülerin işiydi. Ucuz Hollywood filmlerine tahammülümüz ne kadar sınırlı ise benim de aklımın ürettiği bu iki boyutlu dünyaya tahammülüm o kadardı. Gerçekte her insanın iyilik kadar kötülüğün tohumunu da içinde taşıdığının, bütün suçluların yüreklerinde masumiyeti barındırdıklarının farkındaydım. İnsanın özünden ve hakikatten kopuşunun en son noktasında, kendine güvenin dibe vurduğu, içerideki güç kaynaklarının tamamıyla sıfırlanıp gücün sadece ve sadece dış dünyadaki bir şeylere bağlandığı hayat dönemecinde kendi içindeki kötülüğe kayabileceğini biliyordum.

Ben biliyordum da içimde –zihnimde- bu fikre karşı sonuna kadar savaşmak isteyen bir parça vardı. O savaşçı bütün gücümü emmiş gibi birden kendimi çok çaresiz ve bitkin hissettim. Aklıma Cem Şen’in sözü geldi:

“Şefkati ve cesareti tek stratejimiz yapmak zorundayız.”

O katil ile aynı hamurdan yoğrulmuş olduğumu kabullenmeye ne cesaretim vardı, ne de isteğim. Yüreğim hâlâ sızlıyordu. Desteğe, beni kendi zihnimin dehlizlerinden çekip çıkartacak bir perspektif atlamasına ihtiyacım vardı. Cem Şen’den yardım istedim. Hiç vakit kaybetmeden burada sizinle paylaşmak istediğim şu yanıtı verdi:

“Sevgili Defne hanım, haklısınız. Bu sebeple tek seçeneğimizi şefkat ve cesaret yapmak zorundayız. (Yapmak terimini özellikle, etkiye karşı tepkinin bazı durumlarda bir seçim olabileceğini vurgulamak için kullanıyorum.) Şefkat acıma duygusundan arınmamızı ve anlayış geliştirmemizi gerektiriyor. Acıma ne yazık ki bu acıyı yaşatan kişiye ya da buna sebep olan duruma karşı derin bir öfkeyle, öfke ise şiddet arzusu ile sonuçlanıyor. Anlayış olmazsa kendimizi öfkenin ve umutsuzluğun elinde buluyoruz. Bu anlayış için de cesarete ihtiyacımız var. Kesinlikle kolay değil, çok haklısınız. Yalnızca gerçek anlamda daha iyi bir seçenek yok. Şefkatin ve cesaretin olmadığı tüm seçenekler bizi ne yazık ki öfkeye, umutsuzluğa, şiddete, çaresizliğe, mutsuzluğa ve kaçınılmaz olarak acıya yönlendiriyor. Siz güçlü bir insansınız bence. Eminim ki hissettiğiniz güçsüzlük/çaresizlik, durumu değiştiremeyeceğinizi fark etmekten geliyordur. Ne yazık ki değiştiremiyoruz. Koşulları değiştirmek ya da kontrol etmek bir seçenek değil maalesef. Zorluğumuz da burada zaten. Sebep/sonuç ya da nedensellik bağlantısı tam olarak kavrayamadığımız son derece karmaşık bir ilişkiler ağı ile bir sonuç yaratıyor. Bu sonuç, başa gelen bir şey gibi görünüyor. O zaman da olan her şey kader ya da henüz (!) bir türlü kontrol edemediğimiz ama içten içe kontrol edebileceğimize inandığımız belirsiz bir ihtimaller yığınına dönüyor. Karşılaştığımız bu tür zorluklar, farkındalığımız yeterince güçlenmeye başladığında ilk etapta karşılaştığımız zorluklar oluyor. İnşallah bir gün bir sohbette daha fazla anlatabilmek mümkün olur. Şimdilik, naçizane tavsiyem, anlayış geliştirmeyi ve bunun için cesaret bulmayı denemeyi sürdürmek.”

Bu sözler üzerine sakinleşip, nice zamandır sızlayan yüreğime bakmayı akıl ettim nihayet. Ölümler, kayıplar karşısında yürek öfkeden şifa bulmuyor. Öfke kendisi haricindeki bütün hisleri örtme yeteneği olan bir duygu. Onun altında ne var ne yok diye ucundan kaldırıp bakınca sızlayan yüreğimde derin bir keder buldum. Yürek yas tutmak istiyor. O çocuğun çektiği acıya, kaybolan tazecik bir hayata duyduğu üzüntüyü doyasıya yaşamak istiyor. Acımak değil, yas tutmak istiyor. Öfke ise kızgın bir dalga gibi gelip kederi örtüyor, sanki yaşanması yasak ya da ayıp bir şeymiş gibi üzüntüyü gözler önünden çekiyor. Berkin’in cenazesinde de, babam intihar ettiğinde de benzer bir şey yaşamıştım. Babam bizi hiç düşünmeden kendi canına kıydı diye öfkelenmek kolayıma gelmişti. Ne de olsa öfke kedere ya da hiç tanımadığım matem duygusuna nazaran çok daha aşina bir duyguydu. Nasıl başa çıkabileceğimi biliyordum onunla… Matem yeni, keder ise kendime yakıştıramadığım bir duyguydu. Yüreğe şifayı öfkenin değil, doyasıya yaşanan kederin getirdiğini kendi babam için yas tutarken öğrendim.

Şimdi Gizem Akdeniz’in ve ölen, öldürülen bütün çocukların, kendi babamın yasını tuttukça enerjimi emen beni bitkin ve çaresiz bırakan öfke dalga dalga geri çekiliyor. Açıkta bıraktığı yerden Cem Şen’in bahsettiği şefkat ve cesaret çıkıyor. Şefkat katili sevmemizi gerektirmiyor. Onun haklı olduğu anlamına hiç gelmiyor. Şefkat zaten katile karşı duyduğumuz bir duygu değil, insanın tabiatına, kainatın gidişatına karşı geliştirdiğimiz bir anlayış, cesur bir kabulleniş.

Şefkatin şifası ilk evvela kendi yüreklerimize düşüyor.

Vahşetin dört bir yandan fışkırdığı bu dünyada ben o şefkat ve cesareti tek stratejim haline getirerek yaşamayı seçiyorum.

 

 

 

Şefkat Çağrısı

Kuraldışı Dergi’nin Mart sayısında çıkan yazım

İstanbul’dan ayrılmadan hemen önceki son anım:

Panayır kıvamındaki Gezi Parkı’nın Divan Otel’i tarafındaki çıkışına doğru eşimin tekerlekli sandalyesini sürüyorum. “Ne oluyor,” diye soruyor önümde sandalyesinde. “Bir şey yok,” diyorum. “Bostana doğru gidelim, orası daha sakin”. Yanımızdan gaz maskelerini takmış koşan birileri geçiyor. Eşim yine “Ne oluyor, ne diye bağırıyorlar” diye soruyor. Gaz maskelerinin ardından duyduğum “Operasyon başlıyor” cümlesini tercüme etmeye cesaret edemiyorum. Üzerimize doğru bir insan seli geliyor.

Gezi Parkı’nın Divan Oteli tarafındaki çıkışı, o bitmek tükenmek bilmeyen inşaat yüzünden savaş alanı gibi. Ben tekerlekli sandalyeyi o çukurların arasından nasıl atlatacağımı düşünüyorum. Kalabalığı yararak arka çıkışa varmaya çalışıyorum. Eşim hâlâ neşeli. Arkalara vardıkça neşe dozu artıyor zaten. Çocuklar resim yapıyor. Sahnelerde müzik çalıyor. Dans eden de var, halay çeken de. Teyzeler süt mısır kemirerek çadırların arasında geziniyorlar. Yolumuzu kesip eşime sarılanlar oluyor. Tekerlekli sandalyesi ile Gezi’ye geldi diye. Yabancı olduğunu anlayınca sarılanlar artıyor. (Yıllar önce İstanbul’da geçirdiğimiz bir yılbaşı gecesinde de böyle sevgi seli ile karşılaşmıştı. Gittiğimiz barda genç kadınlar dört bir yanını sarıp öpücüklere boğmuşlardı kendisini. Onu hatırlatıyor bana.)

Sonra herkes bize yardım ediyor, çukurların üzerinden sandalyesi üzerinde bizim Bey’i uçuruyorlar Divan’ın önünde. Biz Nişantaşı’na doğru uzaklaşırken ilk patlama duyuluyor meydandan. Arkama dönüp bakıyorum. Parkın üzeri bir gaz ve toz bulutu.

İstanbul’a dair aklımda kalan son görüntü bu . Pembe bir gökyüzü ve Gezi Parkı’nın üzerinde asılı gri-beyaz bir bulut.

Şimdi geri dönüyorum. O zamandan beri ilk defa.

Hatta şimdi bu satırları uçağın içinde yazıyorum. Bu yolculuk yirmi dört saat boyunca dünyadan kopmayı gerektiriyor. Hem mecazi hem de sahici anlamıyla… Bir defa malum, saatte 813 km hızla giden bir aracın içinde yerkürenin 10669 metre tepesinde yolculuk ediyoruz. Böyle bir kopukluk var. Öte yandan yirmi dört saat telefonsuz, internetsiz, modemsiz geçiyor.  Tadını unuttuğumuz bir kopuş bu.

Yola çıkmadan önce transatlantik uçuşun uzunluğu konusunda sızlanırken bir arkadaşım “Neden öyle diyorsun? İnternet öncesi zamanlardaki gibi kesintisiz düşünecek vaktin olacak” demişti.  Haklıydı. Kesintisiz düşünmeyi unuttuk. Kesintisiz herhangi bir şey yapmayı hatırlıyor muyuz zaten? Kendi adıma konuşayım: Telefonum sağ olsun, ilgiye muhtaç çocuğum sanki mübarek, neye başlasam dikkatimi çekecek bir numara yapıyor. Mesaj geldi, kitabı koy kenara, e-postada bir soru, roman yazmaya ara ver, bloğa yorum yazmışlar, sohbet beklesin sen ona bak.  (Tamam durum bu kadar vahim değil. Bir kitabı gerçekten okumak istediğimde ya da romanımın yeni bölümünü yazacağım zaman bütün cihazları kapatıyorum, arkadaşlarımla buluştuğumda telefonumu sessize alıyorum ama yine de… Yine de bir şeylerin kesildiği hissini taşıyorum içimde.)

Uçaklar ve havaalanlarında geçirdiğim son yirmi dört saat içinde uyumak da dahil olmak üzere öyle çok iş becerdim ki Einstein’ı anmadan edemedim. Ben bu kadar işi yerküredeki hayatımda ancak bir haftada yapardım. Süratle giden bir aracın içinde zaman sonsuzluğa açıldı.

Fakat tam yola çıkmadan önce… Beni Portland’dan Amsterdam’a taşıyan uçağın içinde hâlâ telefonlarımızı kullanmamıza izin varken… Öğrencilerle sohbet ettiğimiz bir ekrandan ülkedeki son skandalın haberi ve youtube bağlantısı geldi. Uçak motorlarını çalıştırana kadarki kısacık sürede anlamaya, dinlemeye çalıştım. Bir yandan öğrencilerin akın akın yazdıkları mesajları okudum.

Sonra uçak kalktı. Dünyadan koptum.

Gaz ve toz bulutu halinde bir Gezi Parkı bırakmıştım ardımda, şimdi ülkeme geri dönerken her şey biz kez daha altüst.

Bu haberleri almadan önce bu ayki yazının temasını şefkat olarak düşünmüştüm. Tamamen başka bir bağlamda, şefkati parlak kadınların kendilerine değer vermeyen adamlarla yaşadıkları beraberlikler konusu içinde ele alacaktım. Adamların parlak kadınlardan esirgedikleri şefkatten bahsetmeyecektim ama. Bu kadınların kendilerine veremedikleri şefkat de değildi aklımdaki. Bizlerin yani dostların, hocaların, ana babaların bu parlak kadınlara veremediğimiz şefkatten dem vuracaktım. Hani kendilerini heba ediyorlar diye kızıyor, üzülüyor, hiç ama hiç merak etmeden durmadan nasihat veriyoruz ya… İşte o insanlık halinden konuşmaktı niyetim. Kısmetse nisana…

Şimdi daha acil bir gündemimiz var.

Geçen (yirminci) yüzyıl yaşadığımız topraklarda çok derin yaralar açarak başladı. Kutuplaşmalar, körüklenen nefretler, toplu kıyımlar, yüzyıllarca yan yana yaşamış halkların birbirine düşman kesilmesi, katliamlar, zorunlu göçler, yanıp yıkılan yaşamlar… Bugün, Birinci Dünya Savaşı’nın yüzüncü yıl dönümünde, aynı topraklar yine birbirine diş bileyen insanlarla dolu. Biz ve onların sınırları belirleniyor, sonra o sınırlar keskin kılıçlar gibi bileniyor… Aynen geçen asırda yaptığımız gibi  yine kendimizin daha iyi ve tabi ki haklı olduğumuza inanıyoruz. Biz de öyle inanıyoruz, onlar da.

Kitlesel nefret çığ gibi büyüyor.

Büyürken yüreklerden şefkati silip süpürüyor.

Sevginin tersi korku ise şefkatin tersi de ilgisizlik zannımca.  Şefkat kendi kafamızdaki doğrulardan bir adım geriye atıp ötekini merak etmekle başlıyor. İnsan nasıl ki sadece kendine özgü bir genetik yapı ile doğuyor, aynı eşsiz tasarım benliğine de yansıyor. Tahminlerin, varsayımların ötesinde girift bir varlık var karşımızda. Çok sıkıcı bulduğumuz ya da sinir olduğumuz insanlar için bile geçerli bu. Oysa onu merak ettiğimizde “şaşı bak şaşır” oyunlarında olduğu gibi hiç görmediğimiz bir resim üç boyutlu olarak beliriyor karşımızda.

Şefkat ötekini merak etmek ve sonra tanımakla başlıyor. Şiddet ise ötekine dair bir şablona kilitlenip kalmakla…

Tıpkı yirminci yüzyılın başında yaşayan atalarımız gibi biz de bu yüzyılın başında çok büyük dönüşümlere tanıklık etmekteyiz. Geçen yüzyılın bu döneminde bir devlet yıkılıp yerine yenisi kuruldu. Benzer bir yerde duruyoruz. Ülke yine hasta adama dönüştü. Yeni, taze bir iktidara ihtiyacımız var. Üstelik bu dönüşüm bizden bağımsız değil. Bunu hep beraber gördük, pasif seyirciler değil, aktif oyuncularız tarih sahnesinde. Artık bizi kurtaracak liderlerin yolunu gözleme zamanı geçti. Devir bireylerin özgürlük mücadelesi devri. Herkes gelecekten sorumlu. Geleceği alacağımız tavırlar ve atacağımız adımlarla biz belirleyeceğiz.

Geçen yüzyılda üretilen düşmanlıklardan birileri kazançlı çıktı. Bölünen, birbirlerine düşen insanların hepsi kaybetti. Resmi tarih bizden bunu sakladı. Kazandık sandık. Gerçekleri saklamada ana akım medyadan farkı yoktu aslında.

Bu sefer, bu yüzyılda, biz insanlık olarak daha güçlü, daha güvenli, bir yerdeyiz. Hakikate daha yakınız.

“Biz ve onlar” cinnetine kapılmayıp, yüreklerdeki en büyük odayı şefkate ayırırsak tarihi tekerrüründen kurtarabilir miyiz acaba?

 

Not: Yeni romanım Saklambaç’a göstermiş olduğunuz ilgiden dolayı hepinize çok teşekkür ederim. 9 Mart Pazar günü saat 19:00’dan sonra Cihangir Yoga’nın Fındıklı şubesinde Saklambaç için imza günü düzenliyoruz. Hepiniz davetlisiniz. Gelebilirseniz çok sevinirim. Ayrıntılar için bana e-posta yazabilirsiniz. info@defnesumanyoga.com

 

 

 

 

 

 

 

Maneviyatta dahi Ataerkil

horoz
Foto: Kokia Sparis

Şimdi böyle bir erkek tipi çıktı piyasaya: Spritüel erkek. Bildiğimiz eski ataerkil-maçovari numaralara spritüel cilası çeken erkek.

Bildiğimiz eski numaralar nedir? İşte sadakatten öcü gibi korkmak, ilk kavganın akabinde kendini bir diğer kucağa atmak, sonra inkar etmek, sonra yalan söylemek, sonra sizin kollarınıza geri dönmek için ilan-ı aşklar etmek… Bir sonraki buhrana kadar sizi bulutlar üzerinde uçurup, ilk kavgada filmi başa sarmak. Bir türlü bağlanmaya, tek eşliliğe, evliliğe, söz vermelere gelememek… Bu arada yakanızı asla ama asla bırakmamak. Tam kurtuldum diye bir zafer turu atacakken kancayı takıvermek. Karşılıksız almak… Bir söz dahi veremeden almak, almak, almak…

Bu tip marifetleri olan bir erkek tipi var. Bu klasik model şehir kadınlarına yabancı değil. Hatta çoğumuz 20li yaşlarımızı bu klasik modelin koleksiyonunu yaparak  geçirdik. 30lu yaşlarda kabak tadı verdiğini hissettik, ama kancalarından takıldığımız oldu. 40lı yaşlarda da bu kancaya takılan çok kadın arkadaşım oldu, aklı selim, çok zeki kadınlar… Ben her seferinde kancanın ucunda çırpınan kendimmişim gibi yandım yakıldım.

Neyse benim dersim klasik modelden değil de bunun spritüel cilası atılmış olanından bahsetmek. Spritüel model de klasik ile aynı özellikleri gösteriyor ama arkasına dağ gibi bir söylemi almış olarak. O ki yoga, meditasyon ve daha nice New Age usülü kendini geliştir-aştır-taştır etkinliği ile iştigal ediyor ve tabii ki bu işleri hepimizden daha iyi biliyor. Daldan dala atladığı için bir tane öğretinin bile derinine giremiyor, bu ayrı bir konu, ya da belki de değil. Çünkü eli yüzü düzgün bir mistik sistemin derinine indiğinde karşılaşacağı manzaranın hoşuna gitmeyeceğini biliyor. Ya da seziyor. Kesinlikle kötü niyetli bir insan değil.

Kimsenin niyeti kötü değil zaten, herkes kendi yarasını koruma derdinde. Bu da ayrı bir konu.  Tabii bir de güya-gurular var. Bu modelin epey geliştirilmiş hali oluyor güya guru. Yoga dünyasında skandalsız gün geçmez oldu mesela. Siz daha bizim sıkıcı sıkıcı yerimizde oturduğumuz sanın. Ne dolaplar dönüyor…

Neye ileride bir gün güya-gurulara da gelir sıra elbet.

Velhasıl bu güya spritüel model sadakatsizliğini meşrulaştırmak için mesela ingilizcesi non-attachment olan bağımlılıktan bağımsızlaşma ilkesini bize hatırlatmayı sever. En sevdiği ilke budur kanımca. Oysa ki “non attachment” ilkesi bir insana sadakat sözü vermeyi engelleyen bir şey değil. Ve hatta cinsel enerjiyi sağa sola saçmayıp, idareli kullanmak; kıymetli, anlamlı ilişkilere kanalize etmek bütün mistik öğretilerin başını çekiyor. Hiç bir geleneksel mistik sistem “tek bir kadına bağlanma oğlum, bu amaç peşinde mümkün olduğun çok kadını koynuna al” gibi bir tavsiye vermiyor.

Ama bizim spritüel cilalı klasik model bunu böyle anlıyor. Zaten belki de böyle anladığı için bu işlere merak salmış. Ne de olsa yoga, meditasyon ve kişisel gelişim dünyası 1 erkeğe 10 kadının düştüğü mini sultanlıklar. Sadakat, söz verme, söz tutma gibi konularda yeterli olgunluğa erişmemiş, cinsel enerjisininin kölesi durumundan henüz sıyrılamamış erkekler için bir cennet aslında. Çünkü bir o kadar da kendi kıymetini bilmeyen, sınır çizmekten bihaber kafası karışık kadın var orada. Bir ilişkinin  yüzde elli sorumluluğu erkekte ise diğer yüzde ellisi de kadında. “Ay vallahi ben sevmekten başka bir şey etmiyorum, o hep benim kalbimi kırıyor” diyen taraf da hiç bir şey yapmayarak kalp kırıklığına meydan verdiği için karşısındaki kadar sorumludur ilişkinin geldiği noktadan. Bu konuyu daha ileride irdeleriz.

Hareme düşmüş sultan erkeğimize bakalım şimdi. Harem halkının diline pelesenk ettiği bir “şimdiki zamanı yaşama” mevhumu var. “Tek gerçek şimdi, şu an, en büyük şimdi, başka büyük yok” söylemi var. O da -çok af edersiniz- kıçından anlaşılmaya müsait bir konsept ne de olsa…

Onu da kat çorbaya. Oldu mu sana spritüel erkek?

Oldu oldu.

Öyle bir oldu ki kapanın elinde kalıyor.

Ne yapsın, onun da egosu var. Gider mi gider. Bu egonun ne menem bir şey olduğunu idrak edemiş ise henüz, spritüel sandığı çalışmaların o egonun emrinde gerçekleşen faaliyet zinciri olduğunu anlamayabilir.

Burada bir ara veriyorum. Çok alakalı değil ama bu spiritüel kelimesine biraz sinir oluyorum. Pek azımız tarafından bilinen türkçesi tinsel. Manevi de diyebiliriz. Müsade ederseniz bu noktadan sonra bu ikisini kullanalım. (Atlas Dergisi’nde çıkan bir yazımda “yoga tinsel bir çalışmadır” dedim diye çok fena saldırıya uğramıştım. Dinsel dediğim sanılmış. Dinsel değil, tinsel. Spiritüelin öz Türkçesi.)

Evet tinsel ya da manevi… Bu tip çalışmaların ilk adımıdır sadakat. Önce hocamıza sadakat sözü veririz, sonra o hocanın hocalarına, mistik sülalemize. “Sizden bana akan öğretiyi sulandırmandan, sızdırmadan, azimle çalışacağım” dersiniz. Bu söz bilinmeyene atılan bir adımdır. “Dur bir bakayım, hoşuma giderse devam ederim” mantığının ters ucunda durur.

Bilinmeyenin uçurumundan aşağı atlamak bütün dönüşümlerin başını tutar.

Sonra yine eski metinlerin bize hatırlattığı üzere yoga (ya da hangi tinsel çalışma ile tamama erme yoluna baş koyduysanız o sistem) ancak ilişkide yaşanır. Ben’in Öteki ile karşılaştığı yerde yoga başlar.

Ben’in öteki ile karşılaşması da öyle “kendimizi akışa bırakalım, bir miktar hoş beş edelim sonra ama sakın ola ki bağlanmayalım” ile özetlenecek bir durum değildir. Tinsel model erkeğimizi korkutmak istemem ama bu kendini keşif süreci evliliğe  benzer. İnsan kendi içine kapandığı yerde değil, ötekine açıldığı yerde kendini keşfeder. Kendi içimize kapandığımız o mağarada çünkü hep ama hep aynı film gösterilmektedir.

Evet Ben ile Öteki’nin buluşması bir düğündür. Resmi ya da imam nikahı değil, yürek nikahı kıyılması icab edilir. Sadece hoşbeş esnasında değil, kanlı ve ısdıraplı zamanlarda da yan yana olmaya verilen sözdür. Bilinmeyenin uçurumdan aşağı kendini beraber bırakmaktır. O düşüş anında karşındakinin aynasında gördüğün surettir.

Zaman denen o bilinmeze öteki ile dalabilmektir yoga.

Hayatı çalmak değil, paylaşmaktır.

Bu tinsel işler cesaret ister yani.

Non-attachment use yanlış anlaşıldığı şeyden çok başka bir şeydir. Onu da başka bir yazıda konuşuruz.

Hepinize çok sevgiler.

Defne

Kızlı erkekli yaşıyoruz da orgazm mı oluyoruz?

(5 Harfliler sitesinde çıkan son yazım.) 

Ben şimdi Başbakan’a kendisinin tahminimce pek yersiz bulacağı şu soruyu sormak isterim:

Kızlı erkekli yaşıyoruz da orgazm mı oluyoruz sanki sayın Başkanım?

Sorumu siz de yersiz bulabilirsiniz. İzninizle aklımın taştan taşa atlayarak beni taşımış olduğu son noktayı biraz açayım:

Ben şimdi evli mazbut bir kadınım. Gerçi çocuğumuz yok. Çocuk yapmak amacı ile sevişmediğimiz ayan beyan ortada. O zaman siz resmen evli sayılmazsınız, bu ne biçim evlilik, geleneksel aile mefhumuna hakaretten hakkınızda dava bile açılabilir, diyebilirler. Desinler, şaşırmam. Gavurun teki ile evlenip (hem de Yunan) vatanın nadide kalelerini işgale açtığım öne sürülebilir ama yine de kendimi ifade çabamda inat edip, orgazm olayına gireceğim.

Efendim, dediğim gibi ben şimdi evli mazbut bir kadınım. Ama itiraf edeyim, zamanında “kızlı erkekli” bir evde oturdum. Hem de tam başbakan ve ahalisinin korktuğu tip bir ev idi bizimki. Genç kadınlar bizim çatı altında nikahsız yaşadıkları erkeklerle aynı yatağı paylaşıyor ve her gece, ve hatta zaman zaman gündüzleri de gönüllerince sevişiyorlardı. Ve dahası bizim özgür yuvamızın kanepeleri, koltukları, onlar doluysa mat ve uyku tulumundan ibaret döşekleri de sevişecek yeri olmayan sevgililere açıktı ve sıkça ziyaret ediliyordu. Bu bahsettiğim zamanlar neredeyse yirmi yıl öncesi. Şimdi yirmili yaşlarını süren genç okurlar o zamanların bu zamanlardan daha özgür, daha serbest zamanlar olduklarını düşünmesinler. Valinin yakamızdan tutup bizi polise teslim etmek gibi yükümlülüğü yoktu o zamanlar, şimdi orası doğru, ama komşu olayı ve “aile apartmanının namusu” gibi mefhumlar aynı bugünkü kıvamındaydı. Başımızdakiler de şimdikiler gibi ortalıkta bas bas bağırmasalar da bugünkü başkan erkekler ile tıpatıp aynı zihniyeti gütmekte idiler.

Annemin evinden Cihangir Cumhuriyeti’ndeki bu “kızlı erkekli” cennet parçasına geçiş yaptığım yıllar boyunca mahallelinin “fuhuş var” diye bizim evi Fuhuşla Mücadele’ye ihbar edeceği korkusu tazecik yüreğimi kemirdi durdu. Çünkü mahalle Cihangir de olsa, polisin kapımıza dayanması için bir adet “muhafazakar demokrasi” taraftarı komşunun telefonu yeterdi.

Daha fenası mahallenin delikanlılarının kapımıza dayanması tehlikesiydi. Mahallenin oğlan çocukları ile onlarla futbol oynamak için aşağı mahalleden bizim köşeye çıkan arkadaşları, bütün akşamlarını bizim balkonun demirlerinde top sektirerek geçiriyorlardı. Bugün olduğu gibi o zaman da Cihangir’in kapıcısız apartmanlarının giriş kapıları hep açık, daire kapıları da bir omuz atsan açılacak cinstendi. Evet, evde kızlı erkekli kalıyorduk ama aslında evi kiralamış iki tanecik genç kadındık ve mahallelin bıyıkları yeni terlemiş delikanlıları, erkeklerin evimize rahat rahat girip, sabahları balkonda onlar için pişirdiğimiz sucuklu yumurtalarla kahvaltı etmeden çıkmadıklarını bildikleri gibi, arada sırada evde yalnız kaldığımızı da biliyorlardı. Madem abilere veriyorduk, komşunun gencecik çocuklarına da verirdik bir gececik ne olacak?

Fuhuşla Mücadele tarafından içeri alınacağımız korkusu bir yanda, mahallenin delikanlılarının kapımıza dayanacağı dehşeti öte yanda, biz evin bütün perdelerini akşam oldu mu sonuna kadar çekip, kapıya üç kilit birden vurmayı adet edinmiştik. Belki de iki adet ödlektik bilmiyorum. Cihangir’de bu korkuların kenarından köşesinden geçmeden yaşayan bir dolu kadın vardı muhakkak. Biz onlardan değildik.

Bu ahval ve şerait içinde yaşanan sevişmelerde orgazm mı olunur tabii, diyeceksiniz şimdi. Yok hayır, öyle bağlamayacağım. O da var tabii. Aman perdenin kenarı açık mı, aman çok ses ediyor muyuz, balkonda durup gemileri izlerken bizi bir gören olmuş mudur korkuları içinde yatağa giren bir kadının kaderinde orgazma yer var mıdır? Belki her koşulda gürül gürül boşalan kadınlar vardır bu dünyada. Ben kendim onlardan olmadığım gibi, onlardan biri ile henüz karşılaşmadım.

Ama diyeceksiniz şimdi, nereden biliyorsun? Hiç sordun mu kız kardeşine orgazmları nasıl gidiyor, ve hatta orgazmları hiç geliyor mu diye. Hayır sormadım. Bu yazıda ince ince işlemek istediğim konu da bu aslında. “Kızlı erkekli” yaşayan biz özgür kadınlar, dilediğimiz erkekle yatma özgürlüğüne sahip olsak da orgazm oluyor muyuz? Olmuyorsak bunu hiç konuşuyor muyuz? Yoksa zevki erkeklere mal edip, sevgilinin kollarında uykuya dalmayı bütün zevklerin ötesinde bir zevk olarak mı tanımlıyoruz? Kaç kadın orgazm ile biten ya da orgazm içeren bir sevişmenin en doğal hakkı olduğunu düşünerek sevişiyor?

 

İşte ben bunları bilmek istiyorum kardeşlerim. “Kızlı erkekli” yaşamayı becermekle tabuları kırmış olmuyoruz çünkü. Evet, tamam kabul, kızlarla oğlanlarla aynı merdivenleri çıkmalarının bile ahlaksızlık sayıldığı bir ülkede, evlenip boşanmadan tek başına bir ev açmayı başaran genç kadınların yaptığı cesaret isteyen bir şey. Evlenmeden sevişmek, birden fazla erkeğin koynuna girip kendini hala değerli ve ahlaklı hissetmek… Bunlar az buz zaferler değil. Sapına kadar kabul. Ben şimdi bu özgürlük mücadelesini bir adım daha ileri götürüp orgazmlarımıza da sahip çıkmamızı öneriyorum.

 

Erkekler bir araya geldiklerinde rahat rahat cinsellikten ve kendi zevklerinden söz edebiliyorlar. Cinselliği orgazmdan bağımsız düşünen erkek yok denecek kadar az. (Yoga çevrelerinde nadiren rastladığınız bu erkek tipini yakalarsanız bırakmayın!) Erkeklerin çoğu sıkı bir orgazmı en doğal hakları olarak görüyorlar. “Benim her gün boşalmam lazım,” demişti bana bir sevgilim bir defasında. “Bunu sen sağlamazsan başkasına gitmekten başka çarem kalmaz.” (Bak, bak, bak!) Sex and the Citydizisinin ilk bölümünde Carrie, öğle molasında karşılaştığı bir yakışıklı ile ayak üstü sevişmek üzere onun evine gider. Adam da hödük çıkmaz, önce başını Carrie’nin bacaklarının arasına sokup kadının boşalmasını sağlar. Carrie zevkin titreşimleri dinince yataktan kalkar, teşekkür edip adamın dairesini terk eder. Kadın olarak son derece aşina olduğumuz bu durumun bir erkek tarafından yaşanmasını düşünebiliyor musunuz?

 

Hayır, biz kadınlar olarak orgazmlarımıza sahip çıkmıyoruz. Kızlı erkekli yaşıyor, evlenmeden sevişiyor ve hatta birden fazla erkekle sevişiyoruz. Bütün bunlar ülkemizde özgürlük mücadelesi veren kadınlar için önemli, çok önemli, değerli adımlar. Sadece muhafazakar demokrat komşunun değil, ana babanın ve hatta sevgilinin gözünde yanlış bir şeyler yaptığımıza dair izler görmek mümkün. Erkeklerin çoğunluğu hala bir bakire ile evlenmeyi tercih ediyorlar. Ya da en fazla bir adet eski sevgilisi olsun. O kadar. Ben yattığı adamların sayısı ile gurur duyan ve bunu orta yerde rahat rahat konuşan bir kadına henüz rastlamadım.

 

Şartlar böyle iken kendi zevkimiz ve tatminimiz için mücadele vermeden geçen ilişkiler, nihayetinde dönüp dolaşıp bizi “kızlı-erkekli” yaşamdan öcü gibi korkan zihniyetin kucağına hop diye bırakıyor. Seks ilişkinin dar alanda yaşanan bir modeli. Tıpkı yoganın mat üzerinde yaşanan bir mikro hayat olması gibi iki insan arasında yaşanan cinsellik de var olan ilişki dinamiklerini gözler önüne seriyor.

 

Bitirirken bir kaç orgazm anısı:

 

Bir tanesi lise sevgilim ile ilgili. İkimiz henüz kimse ile yatmamışız. Yaş 16. Öpüşüp sürtünmekten ileri gitmiyoruz. Ben birbirimizin ilki olalım istiyorum. O direniyor. “Neden yahu, yapalım işte” diyorum. O cesaret edemiyor. “Ben sana bunu yapamam” ayaklarında. Sonunda “Neden korkuyorsun sen”, diye sordum. “Gözümde senin değerin düşecek, ondan korkuyorum” dedi. (Bak, bak, bak.)

 

Diğer anı, yine aynı zamanlardan. Halam soruyor, kızım sen bu sevgilinle sonuna kadar gidecek misin, diye. (Halam çok şeker, müthiş özgür ruhlu filan ama bu konuşmadan iki yıl sonra başka bir sevgili ile ilk defa sonuna kadar gittiğimi kendisine müjdelediğimde, “Ay bir tuhaf oldum. Ne bileyim sanki artık sana sahip değilmişiz gibi geldi” diyen de yine kendisi.) Ben diyorum ki “Valla istiyorum ama o yanaşmıyor”. Halam bunun üzerine diyor ki, “Boş ver zaten bu işin tamamını yaptığında da şimdi yaptıklarınızdan daha fazla zevk almayacaksın”. Ben isyan etmek istiyorum bu sözün üzerine! “Şimdi yaptıklarınız” dediği sonsuz sürtünmeden ibaret benim için. Oysa gerçek bir sevişme bana orgazmı verecek. Ya da ben öyle sanıyorum. Nitekim iki yıl ertesinde ful sevişme olayını yaşadıktan sonra halama hak vermeden edemeyeceğim. Sonuna kadar gitmenin, sürtünme zevkinden fazla bir farkı yokmuş. Hani nerede orgazm? Yoksa oldu da kaçırdım mı? Nereden anlayacağız orgazmı? Bu sorular böyle gidiyor. Ta ki on dokuz yaşındayken, bu orgazm olayını bana bir erkeğin değil, kendi kendimin vereceğini idrak edip elimi donumun içine sokana kadar. O güne kadar “Belki de bu işte” diye düşündüğüm bütün çekilmelerin, kasılmaların orgazmın eşsiz benzersiz, rengarenk, çikolatadan bile tatlı ve azalacağına artan yoğunluğunu yaşadıktan sonra nasıl komik göründüğünü siz düşünün artık.

 

Velhasıl, erkeğimizi memnun edeceğiz diye numara yapmayı bırakıp orgazmı sonuna kadar hak ettiğimize inanmalı, çağıl çağıl boşalana kadar sevişmeyi öğrenmeliyiz. Çünkü sadece “kızlı erkekli” yaşamakla orgazm olunmuyor.

Yazının orjinali: Kızlı erkekli yaşıyoruz da orgazm mı oluyoruz?

5 Harfliler sitesinde çıkan son yazım.

Gözlerdeki Eşitlik

Istanbul by Aisha Harley
Foto: Aisha Harley

Bu sabah hiç niyetim yoktu size yazmaya. Kahveye geldim. Romanımı yazacaktım. Gerçi dün ilk defa yazdıklarımı okudum ve dehşete kapıldım. Usta yazarlar boşuna demiyorlar, “…ilk kopyayı bitirmeden yazdıklarınızı okumayın. Bitirdikten sonra da okuduklarınızın büyük ihtimal hoşunuza gitmeyeceğini hatırınızdan çıkarmayın,” diye. İlk kopya çocuk müsveddesi. Oraya takır tukur aklınıza eseni diline, geçişine, mantığına aldırmadan yazıyorsunuz. Ben de yazıyorum işte. Ardıma bakmadan. Daha doğrusu yazıyordum. Sonra dün akşam vardiyasında yorgundum. Yeni bölümler yazacağıma eskileri biraz düzenleyeyim dedim. (“İlk kopyayı asla düzenlemeyin. Son noktayı koyduktan sonra baştan yazın” da diyorlar)

Dedim ve okuduklarımı hiç beğenmedim. Bugün moralim bozuk. Bird by Bird diye bir kitap okuyorum. Yazma sanatı ile ilgili. Çok da hoşuma gidiyor. Bu sabahki vardiyaya yazarak değil de okuyarak başlayayım dedim. Bütün ritüelleri yerine getirdim yine. İnterneti kapat, telefonu kapat, müzik aç, alarmı 45 dakikaya ayarla. Ve sonra başını satılardan kaldırmadan oku.

Beşinci dakika karşısınızdayım. İnternet açıldı, müzik sustu, kronometre durdu. Çünkü bir paragraf okudum. Bird by Bird kitabında. Bir yazarın etrafını nasıl gözlemlemesi gerektiğini anlatan bir bölümdeyim. Diyor ki yazar kişi eğer etrafınızdaki insanlara bakıp da onları yoksul kıyafetli, zengin görünümlü diye tanımlıyorsanız, karakerleriniz iki boyutlu kalırlar. Her insanı eşitiniz olarak görüp, gözlerinin içine bakabilmelisiniz. Onlara yapıştırdığımız polis, politikacı, hırsız, arsız, ırz düşmanı etiketlerinin ötesinde bir hikayeleri olduğunu göremezseniz inandırıcı karakterler yaratamazsınız. Eşitliği görmelisiniz.

Tam ben bu paragrafı okumuş ve aklıma neden Yog Halleri‘nin geldiğini düşünüyordum ki kulaklığımda Richard Freeman’ın yumuşak, sakin sesi çınladı. Müzikleri ortaya karışık ayarladım. Teoman’ı Richard Freeman, Freeman’ı Maria Faranduri izliyor. Ne dedi Richard Hoca dersiniz? “Atman (insanın Tanrıya ait olan parçası-ruhu) ancak kendi algı sisteminizin dışındaki bir insan (ya da kültür) ile karşılaştığınızda  ortaya çıkar. Yoga bilinen ile bilinmeyenin buluşmasıdır.”

Bütün gözlerde eşitliği gördüğümüz yog’lar dileğiyle…

Şimdilik bu kadar.

Ben şimdi interneti kapatıp vardiyaya tekrar başlıyorum. (müzik, kronometre, Bird by Bird)

Istanbul by Aisha Harley
Foto: Aisha Harley

Tanrıça Atena, Bana Yeni bir Dünya Doğur!

Atina'da Umut
Foto: Aisha Harley
http://www.aishaharley.com

Bir kaç yıl önce yazdığım bu yazıyı bugün sizinle yeniden paylaşmak istiyorum. Ne seçersen seç Yunanistan benim sonsuza umudum var!

Benim bir rahatsızlığım var. O da sabahları muhakkak evden çıkmam gerekiyor. Bir rivayete göre bu rahatsızlık bana babamdan geçmiş (kendisi rivayet etmişti) ama ben şüpheliyim. Çünkü ne zaman ikimiz bir seyahate gitsek babamın toparlanıp otelden çıkması saatler alır, ben de lobide sinirden kudurarak tırnaklarımı yerdim. Zaten rahatsızlığım sadece evden çıkmakla bitmiyor. Evden tek başıma çıkmam gerekiyor. Belki  zaten evden en çok bu sebeple çıkmam gerekiyor. Yalnız kalmak için. Gerçi tek başıma uyandığım sabahlarda da aynı gücün etkisi ile yatağı toplar toplamaz kendimi sokağa attığım çok olmuştur.

Bu sabah da öyle oldu. Kalktım, yogamı yaptım, kahvemi içtim. İçim kıpır kıpır. Bir saniye daha iç mekanda durasım yok. Yatak odasına geri döndüm. Zamanın Pazar sabahının erken saatlerinden birini göstermesi sebebiyle doğal olarak hâlâ yatakta olan Bizim Bey’e saati sordum. 8:08 dedi. Yunanca söylediği için belki yanlış anlamışımdır diye bir de İngilizce sordum. Doğruymuş. 8:08. Çok istersem yuvarlak olarak sekizi on geçiyor dermiş. Fark etmez. Çok erken. Ne şekilde söylenirse söylensin Atina’da sokağa çıkıp yazı yazacak bir kahve arayışına girmek için çok ama çok erken.

Yine de, «Ben çıkıyorum Bey» dedim.

Yorganın altında çıkan elinin parmakları bana zafer işareti çaktı. Şansın açık olsun mahiyetinde.

***

Çıktım. Atina’da bir Pazar sabahı saat 8:15’de. Hava da hiç öyle günlük güneşlik değil. Gri gökler, serin bir rüzgar. Dükkanların kepenkleri zaten gündüzleri de açılmıyor artık ama bu saatte büsbütün kapalı. Üzerleri silme grafiti. Grafitilerden aldığım ilhamla, Yunanistan dünyayı kurtarabilir mi acaba, diye düşünerek  troleybüs durağına yürüdüm. Bu krizin, Almanların öne sürdüğü ve Türklerin derhal benimsedikleri, «Yunan halkı da çalışmıyor canım. Varsa yoksa keyif, uzaki, taverna, siesta» iddiası ile  yakından uzaktan alâkası olmadığını benim kadar, Yunanistan’ın insanları da biliyor tabii. Kendine köle olmayanı harcayan küresel ekonominin parçası olmayı red edebilecekler mi? Kendi halklarını uyumlu tüketicilere dönüştürme amacıyla başa geçen hükümetlere karşı koyabilecekler mi? Mutluluğun tüketmekle eşitlendiği yirmi birinci yüzyıl anlayışını yıkabilecekler ve biz geri kalan milletlere örnek olabilecekler mi? Ellerinde ekmekleri alınırken hem de?

Troleybüs kepenkleri inik dükkanların sıralandığı kurşuni gri caddelerden geçerken bunları düşündüm. Düşündükçe düşündükçe küresel kapitalizme karşı durabilecek bir millet varsa onun da ancak ve ancak Yunan halkı olabileceğine karar verdim. Niye? Çünkü bir kere ekonomik kriz var. Mecburen tatmin ve mutluluğu sahip olunan mallar ve tüketim gücü üzerinden değil, başka bir yerlerden tanımlama arayışına girecek insanlar. Ne üzerinden? Sağlıklı bedenlerden, sevgi ve anlayış temelli insan ilişkilerinden, sade hayatların cazibesinden ve spirütellik üzerinden belki. Allah’ın özenip de yarattığı bir dünya köşesinde yaşadıkları için sağlıklı ve sade yaşam, diyelim ki topraklarında sadece patates yetişen ve denizlerinde ancak intihar edilen İngilizlere göre daha kolay Yunan halkı  için. Git, bir adaya salla oltayı, iki keçi al, üç tavuk, toprağı sulasan ot çıkacak nasılsa. Balığın yanına kaynat ye. Olur mu? Bizim buralarda olur. Ütopik bir şey değil bu söylediğim. Sahiden olacak bir şeyden bahsediyorum. Burada sosyolog kimliğini ciddiye alın lütfen. Dünyanın yeni düzeni eleştirel düşüncenin beşiği Atina’dan çıkabilir.

***

Böyle dalmış giderken troleybüs beklemediğim bir hamle yapıp sola dönünce ben bir huzursuzlandım. Niyetim açık bir kahve bulana kadar troleybüste ilerlemekti ama troleybüsün bilmediğim bir yola girmesi hesapta yoktu. Durduk. İki hoş genç adam bindiler. Ben onlara tatlı tatlı göz süzerken birisi gelip yanıma “biletiniz lütfen kria” dedi. O öyle der demez, içimden beni kendi başıma bırakmadığı için Allah’ıma şükretmek geldi. Neden? Çünkü biletim vardı, hem de damgalı. Eh, ne olacak yani? Diyeceksiniz. Haklısınız da. Bakın anlatayım.

Atina’da otobüse orta ya da arka kapıdan binebilirsiniz. Öyle şoförün gözü önünde akbil basma zorunluluğunuz yok. Ancak bir biletiniz olmalı ve otobüse bindiğinizde biletinizi aracın içindeki makinaya onaylatmanız lazım. Makina biletin üzerine günün tarihini ve saatini basıyor, böylece aynı bileti ertesi gün kullanmanız önleniyor. Sonra rasgele bir an otobüse binen yakışıklı görevliler biletinizi ve üzerindeki damgayı kontrol ediyorlar. Edebilirler yani. Bu bilet kontrol olayı benim başıma daha önce hiç gelmediği için sabah evden çıkmış troleybüs durağına yürürken bırakın biletimi damgalatmayı, bir bilet almayı bile planlamıyordum. Bugüne kadar zaten iki üç durak gittiğim otobüslere binerken hiç bilet almamıştım. Ama işte birden aklıma son Yunanca derslerimin birinde dinlediğimiz diyalog geldi. Diyalogda Atina’da okuyan üniversite öğrencisi Melek damgalatmayı unuttuğu bileti ile yakalanıyor ve biletin 60 katı kadar olan cezayı ödemek zorunda bırakılıyor. Bütün «aman memur bey, yapmayın bakın ben öğrenciyim, etmeyin» laflarına rağmen (üstelik Melek bunları mükemmel bir Yunanca ile söylüyor!) cezayı çatır çatır ödüyor.

Patissiyon Caddesini geçerken aklıma bu diyalog geldi. Kendi kendime gülerek Melek’in cümlelerini kafamdan tekrarladım. Karşıya geçince baktım hemen oracıkta bir büfe, üstelik açık. Elimi cebime attım. Madeni para. Kuruş da değil, bildiğimiz euro. Büfedeki kadından bir otobüs bileti rica ettim. (Melek’inkine taş çıkartan bir Yunanca ile) Troleybüse binice de o bileti cebime atıp yerime oturmak varken, (Pazar sabahı sekiz buçukta görevliler iş başı yapıp benim biletin üzerindeki damgayı mı kontrol edecekler, hadi canım! Bu bilet şimdi cebimde dursun, başka zaman yine kullanırım.) Allah’ın olduğunu tahmin ettiğim sesi dinleyip damga makinasına taktım çıkardım.

Sonra da yakışıklı bilet görevlileri troleybüse bindiler işte. Onlar, gururla çıkarıp gösterdiğim biletimin kenarını yırtarlarken yanından geçtiğimiz kilise boşaldı. Bir dolu ufak tefek yaşlı insan çıktı. Ben beni 72 euroluk cezadan kurtardığı için Allah’a şükretmek namına kilisenin bir ufak dua okudum. Troleybüse binen kambur minik yaşlı teyze benim baktığım kiliseye karşı son bir istavroz çıkardı.

 ***

Sağlıklı ve sade yaşamlara geçmek bu topraklarda daha kolay, daha mümkün. Eleştirel düşünce günlük hayatın pratiklerinden sayıldığı için varolan düzenin sömürüsüne uyanmak da belki Yunanistan’da, diyelim Türkiye’ye göre daha mümkün bir şey. Sonra bir de inanç boyutu var işin. Bence yeni dünya düzeni (benim ve bencileyin arkadaşların hayal ettiği ve uğrunda mücadele verdiği) sade, sağlıklı yaşamlar; eleştirel düşünce, anlayış odaklı insan ilişkileri ve bir de inancın temelleri üzerine kurulacak. Dogmadan ve politik/sosyal kimlikten uzak bir inanca ihtiyacımız var. Yaradan’a gönülden bağlanmak, alemin bizim daracık zihniyetlerimizle kavrayamayacağımız bir düzeni olduğunu ve o düzende bizim de bir yerimiz olduğunu yüreğimizin tam merkezinde bilmek istiyoruz.

Troleybüste yanıma oturup kiliseye karşı istavroz çıkaran kadının yüreğindeki bildiği gibi…

Capitalism will kill you and Fascism won't save you!
Capitalism will kill you and Fascism won’t save you!

İnsanlık Ayıbı

Foto: Aisha Harley
Foto: Aisha Harley

Anlatacağım hikaye İstanbul’un iyi, çok iyi okullarından birinde geçiyor. Okul Nişantaş’ın göbeğinde, eğitimli, kültürlü, ilerici, modern ailelerin çocuklarını göndermeyi seçtikleri, disiplini ve zorluğuyla ünlü bir okul. Hocaları sahiden iyi. Ben bu okulun 7. sınıfında okuyorum. Eski tabiri ile orta 2. On üç yaşındayım. Okulu çok seviyorum, yaz tatili biterken sevinçten yerimde duramıyor, okullar açılmadan önceki gün heyecandan gözüme uyku girmiyor. Bizim sınıf çok eğlenceli. Bir sürü arkadaşım var. Kızlı, oğlanlı koca bir grup. Kar yağdığında hep beraber Nişantaşına çıkıp arabalara kar topu atıyoruz, haftasonları buluşup sinemaya gidiyoruz, birbirimizin evlerinde toplanıyoruz filan.

Yedinci sınıfa başladığımız sene, evet farkındayız, oğlanlar biraz sapıtmış.  Akılları fikirleri cinsellikte, sıralarının altındaplayboy dergileri saklıyorlar. Anket defterinizi doldursun diye birine verirseniz, defter sayfalarına bikinili ve yorumlu Samanta Fox resmi yapışmış olarak geri geliyor. Bütün hafta birinin evinde toplanıp telekız çağırma hayalleri kuruyorlar ama hepsinin ana babası kurt gibi, ceplerindeki para kısıtlı. Boşaltamadıkları cinsel enerjileri çenelerine vurmuş, bir araya geldikerinde pis pis konuşup çatlak sesleriyle koca koca kahkahalar atıyorlar.

Biz sınıfın kızları olarak yine de seviyoruz onları. Kaba saba konuşmalarına cık cık diyoruz, gülüp geçiyoruz, göz deviriyoruz ama seviyoruz. Hiç ama hiç korkmuyoruz onlardan. Sonra herşey nasıl başlıyor bilmiyorum, bunlar sayıları her gün artan bir oğlan çetesi, sınıftaki bir kızı sıkıştırmaya başlıyorlar. Benim çok yakın arkadaşım değil bu kız. Sessiz sakin kendi halinde belki boyu çabuk uzamış ve memeleri benimkiler gibi erkenden gelişmiş.  Saçlarını örüyor, kalın camlı gözlükler takıyor, beyaz pamuklu çorap giyiyor, öğretmen sözlüye kaldırsa bile sesi fazla çıkmıyor. Diyelim ki kızın adı Fatma.

Sarfedemedikleri cinsel enerjileri bizim oğlanların çenesine vurmuş biliyoruz ama bugüne kadar birimize bile dokunmadılar. Çıkma teklifi olayı bile daha başlamamış. Sınıfımızda bir tanecik çift var, onlar da elele bile tutuşmuyorlar. İşte böyle bir ortamda bu oğlanlar hangi cesaretle Fatma’yı elle taciz etmeye başladılar bilmiyorum. Elle taciz olayını biliyorum ama. Otobüste beni mıncıklayan adamlar olmuş. Daha on yaşındayken ilki, devamı da hemen her cuma akşamı bale dersinden eve dönerken otobüste. O kalabalıkta (o yıllarda otobüsler çok ama çok kalabalık) muhakkak bir yerden bir el (şanslıysam) ya da acele fermuarı indirilmiş pantolondan fırlayan bir penis bir yerlerime deyiyor. Daha mor iğne dağıtılmamış. Ben bu mıncıklanma serüvenimde yalnız olduğumu düşünüp utanıyorum.

Ama aynı şey sınıfta Fatma’nın başına gelince utanmıyorum. Her tenefüs zil çalıp da öğretmen sınıftan çıkar çıkmaz bir kargaşa oluyor. Bir grup oğlan Fatma’yı köşeye kıstırıp sıranın üzerine yatırıyorlar, sonra etrafını öyle bir sarıyorlar ki biz ne yaptıklarını göremiyoruz. Fatma’nın sözlüde bile çıkmayan sesi o sırada da çıkmıyor, zaten çıksa da çatlak sesli oğlanlar öyle bir tezahürat yapıyorlar ki duymamıza imkan yok. Ama işin şimdi bana en acı gelen yanı, biz öndeki kızlar duysak da aldırmayız. Her tenefüs tekrarlanan bu sahneyi öyle bir kanıtsamışız ki arka sıralarda itiş kakış devam ederken biz ön sırada dedikodu ediyor, bir sonraki dersin ödevlerini tamamlıyoruz.

Kesinlikle utanmıyoruz. Korkmuyoruz da. Kendimizi Fatma’nın yerine koymak aklımıza bile gelmiyor. Neden gelmiyor? Çünkü biz hepimiz, sınıfın öteki kızları Fatma’nın bu oğlanlardan birine bir noktada kuyruk sallamış olduğundan eminiz.  Kimse bize böyle bir bilgi vermemiş ama biz yine de eminiz. Kendi aramızda Fatma’yla “Yılın Annesi” diye alay ediyoruz.

O kadar kötü, o kadar zalim, o kadar duyarsızız.

On üç yaşındayız.

Ataerkil sistemin o pis kokulu düşünce kalıpları, inanışları, beklentileri ve akıl yürütmeleri beynimizin kıvrımlarında çoktan yer almış. Taciz ediliyorsan bir yerlede bir yanlış yapmış olmalısın. Toplumdan, televizyondan, okuldan ve ilerici ana babalarımızdan öğrenmişiz tacizciyi değil, tacize uğrayanı suçlamayı. Beni otobüste mıncıklayan adamın gözünde ben de, kız başıma o erkeklerle dolu otobüse binerek kaşınmışımdır. Fatma ve bizim sınıfın oğlanları söz konusu olduğunda benim mıncıklayan adamınkinin tıpkısının aynısı bir düşünce zinciri benim kafamda oluşuyor.

Muhakkak kendi kaşınmıştır.

Ama bu bir yandan kafa karıştırıcı bir düşünce çünkü Fatma “öyle” bir kız değil. Dediğim gibi sessiz sakin kendi halinde. Belki, diye düşünüyorum on üç yaşında henüz doğru dürüst gelişmemiş aklım ve eksik muhakame yeteneğimle, belki Fatma bu oğlanlardan birine aşık oldu ve bir noktada aralarında bir şey geçti. Belki ilkokul binasının karanlık koridorlarında oğlanın kendisini öpmesine izin verdi. Oğlan da bu “zaferini” arkadaşlarıyla paylaştı. Arkadaşları da birimizi öptüysen hepimizi öpebilirsin o halde dediler. Evet kesin böyle olmuştur, diye düşünüyorum. Hala bu düşünce sisteminde bir yanlışlık olduğu aklıma gelmiyor. Kendim paçayı kurtarıyorum çünkü. Çünkü ben bizim oğlanların hiç birine aşık değilim ve gidip onlarla karanlık koridorlarda öpüşmem. Dolayısıyla tenefüste benim üzerime abanmazlar.

İşin öyle olmadığını bir akşam serviste bizzat tecrübe ediyorum. O ara artık oğlanlar iyice azıtmışlar, Fatma’nın itiraz eden sesi ön sıralara kadar gelir olmuş. Bir cuma akşamı, havalar ısınmış palto giymiyoruz artık. Servis aracı bizim evin önüne yanaşıyor. Ben arka koltuktan kapıya yürürken orta sırada oturan fırlama sınıf arkadaşım (o oğlanlardan biri) parmağını mememin ortasına pastırıp “ciik” diye bir ses çıkarıyor. O sırada hemen arkama denk gelen koltukta oturan bir diğeri de ( o da o oğlanlardan biri) arkadaşından cesaret alarak popomu avuçluyor. Bunların hepsi çok hızlı yaşanıyor ama bütün servis dönmüş bana bakıyor. Şaşkınım. Ne yapacağımı bilemiyorum. Ne yapacağımı bilemediğim zamanlardaki gibi yarım yamalak gülümsemeye çalışıyor ve kendimi servisten dışarı atıyorum.

Eve yürürken ve sonra bütün hafta sonu boyunca mememde ve popomda istemediğim ellerinin, parmaklarının sızısını hissederek düşünüyorum. Arkadaşlarım benim bu çocuklar. Doğumgünü partilerinde beraber Elm Sokağından Cinayet’i seyrettiğimiz, karlı günlerde beraber arabalara kar topu attığımız arkadaşlarım. Kafam karışıyor. Karışan kafamda aklıma Fatma geliyor. Ve dehşetle karışık kafam bana şu soruları soruyor:

Ya gülümsememi bir onay olarak algıladılarsa? Ya gülümsememi bir davet, bir kuyruk sallama olarak düşünüyorlarsa? Ne de olsa bağırıp çağırmadım, bana dokunan ellerini alıp bileklerini bükmedim, şoför abiye şikayet de etmedim. Aptal aptal gülümsedim sadece. Şaka yapıyorsunuz herhalde arkadaşlar, demeye çalıştım. Sanki bir şaka yapıyorlarmış gibi.

“Ya pazartesi sabahı ilk tenefüste benim üzerine abanırlarsa?”

Tacizlerin, tecavüzlerin çoğu böyle şaka yollu başlıyor biliyor musunuz? İlk anda şaşkınlıktan, utançtan, ne yapacaklarını bilememekten, kafa karışıklığından veya korkudan itiraz edemeyen, pandik atan elleri bir hamleden yakalayıp bükemeyen ve benim gibi salak salak gülümseyen kızların yaptığına ne deniyor ülkemizde biliyor musunuz?

Biliyorsunuz, biliyorsunuz tabii.

Razı gelmek, deniyor. Rızası olmak.

O Pazartesi bana ilişen olmadı ama olsaydı ve iş büyüseydi o oğlanlar çetesi Fatma’ya yaptıkları gibi oramı buramı mıncıklamak için beni sıraya yatırsalardı,  ya da bir ev partisinde beni bir odaya sıkıştırıp tecavüz etselerdi ve biz sonra onlardan davacı olsaydık, muhtemelen benim razı geldiğimi kolaylıkla kabul ettireceklerdi.  “Gülümsedi bize”, diyeceklerdi. “İlk başta hiç de şikayet eder gibi bir hali yoktu. Nereden bilecektik?”

Fatma’ya geri dönelim. İşin astarını bilmiyorum ama diyelim ki benim onüç yaşındaki eksik beynimde gelişen senaryo gerçekti ve Fatma hoşlandığı oğlanlardan birisiyle okulun karanlık koridorlarının birinde öpüştü. Biz o yaşlarda cinsel ilişkiye girmezdik ama hormonlarımız yok muydu? Cinsel arzu yayan hormonlar oğlanlar kadar biz kızların da kanına günün her anında pompalanıyordu. Diyelim ki canı çekti, kendine güveni tamdı ve kendi zevki için sevişti o beğendiği çocukla? (İki sene sonra ben mesela, erkek arkadaşımla yatmaya dünden hazırdım ve o razı gelse hemen sevişirdim. )Diyelim ki bunlar sevişen on dört- on beş yaşlarında iki çocuktular, bu Fatma’nın ondokuz adet adamla daha yatmak istediği sonucunu doğurur mu? Neden doğursun ki?

Fatma bir oğlandan hoşlandı diye (o da şaibeli ya) bütün sınıfın oğlanlarının kendilerinde onu mıncıklama hakkını görmeleri makul bir şey mi? On dört yaşında belki (o da şaibeli ya) hoşlandığı bir çocukla sevişen bir kıza on dokuz erkeğin tecavüz etmesi (ve üzerine on beş erkeğin de tecavüzü mümkün kılması) makul, anlaşılır bir şey mi?

On dört yaşındaki Ö.Ç’ye tecavüz ettikleri iddiasıyla yargılanan ondokuz sanık yine serbest bırakıldı. Biliyorsunuz bundan önce Mardin’deki N.Ç vardı. Yargıtay 13 yaşındaki haliyle yirmi altı adet adamla kendi rızası ile cinsel ilişkiye girdiği kararını vermişti. Sonra Fethiye’de bir grup erkeğin toplu tecavüzüne uğrayan genç kadın var. Sanıklar yine beraat etti. Biraz daha önce de Siirt’te dört adet ilköğretim okulu öğrencisine otuz dokuz (39) erkek defalarca ve örgütlü olarak tecavüz etmişti. Sanıklardan on tanesi ceza almıştı. Benim evimde kalan Amerikalı bir genç kadın da geçen yaz bindiği taksinin şoförü tarafından kaçırılıp Eyüp’de bir inşaat sahasında tecavüze uğradı. Kadının boynu sıkılmaktan mosmor olmuştu , hayatta nasıl kaldığını anlayamadım. Yargıtay arkadaşımın bedeninde “yeterince” zorlama göremediği için suçluyu salıverdi.

Bütün davalarda hala ve hala tecavüze uğrayan kadınların, kız çocuklarının ilişkide rızası var mı yok mu araştırması yapıyor. Ben buna inanamıyorum. Bir kadın, hele hele ondört yaşında bir çocuk bana tecavüz edildi diye neden ortaya çıksın? Böyle bir iftirayı neden atsın? Ne kazanabilir böyle bir davadan? Bu çocukları bir mucize kurtarmazsa, hayatları zaten kararmış durumda. Hala onların belki de kuyruk sallamış oldukları ihtimali üzerinde durmak neden, niye?

Neden biliyorum. Çünkü bu ülkede, Fatma sınıfın arka köşesinde cinsel istismara uğrarken ön sırada gülüşüp, dedikodu yapmayı sürdüren ben ve arkadaşlarım gibi kadınlar yaşıyor. Ataerkil sistemin o pis kokulu düşünce sistemi, inanışları ve beklentileri onların beyinlerinin kıvrımlarına da sızmış, kireç tutmuş.  Kazımak gerek, kazımak. O kireçli beyinler durmadan şunun hesabını yapıyorlar: Ben asla tecavüze/tacize mahal verecek bir davranışta bulunmam, o yüzden güvendeyim. Tıpkı onüç yaşındaki gelişmemiş beynimle benim yürüttüğüm akılsız akıl gibi…

Ama işte bu işler öyle değil hanımlar. Hiç beklemediğiniz bir anda geliverir başınıza. Şaka gibi başlar belki, şaşkınlıkla gülüverirsiniz. Rızanız alınmış olur böylece. Sonra yıllar geçer davanızın görülmesi için. Ana babanız benim gibi boşanmışsa, kuyruk sallamışlığınıza delil olarak çıkar karşınıza. On üç yaşındaki hain bir kız çocuğunun arka sıralarda yaşanan zülmu göz ardı ettiği gibi siz de etrafınızda yaşanan zulmü kabullenir ve bir de kokuşmuş ideoloji ile o zulmü meşrulaştırırsanız, (O kız bütün sınıfla birlikte olmuş, benim oğlumun ne günahı var?) hak, hukuk ve yaşam güvencesine ihtiyaç duyduğunuz bir anda karşısınıza keh keh keh gülen bir erkekler ordusu çıkar.

Ve erkekler, bu yazıyı sonuna kadar okumuş canım duyarlı erkekler. Esas sözüm size aslında. Bu ülkenin feministleri, eşcinselleri gibi hep bir alayla, kaş kaldırmayla, abuk subuk yaftalarla anılır. Biz elbette bu ülkenin feministleri olarak görünürlük mücadelemizi sürdüreceğiz ama böyle zor zamanlarda zaten hafife alınan feminist kadınlardan daha fazla, sözünü geçiren erkeklerin seslerini yükseltmelerine ihtiyacımız var.

O yüzden insan haklarına duyarlı erkekler, bu işler kadın derneklerinin işidir demeyin, siz de bir ucundan tutun. Kadın, erkek, laik, inaçlı, islamcı, ateist, kim olduğunuz hiç farketmez, ortada bir insanlık ayıbı var. Üstünü örtmeyin.

Kadınların tecavüzü hiç bir koşulda hak etmediklerini, istedikleri erkeklerle sevişen kadınların istemedikleri erkelere “hayır” demeye hakları olduğunu, “hayır” sözcüğünün “hayır” anlamına geldiğini, bedenlerinde ve ruhlarında bariz darp izleri taşıyan on sekiz yaşından küçük kız ve oğlan çocuklarının, razı gelerek onlarca erkekle ilişkiye girmiş OLAMAYACAKLARI gerçeğini heryerde, herkese hatırlatın.

Çünkü adaletsizlik kanun haline geldiğinde, mücadele görevimiz haline gelir.

Bu çocukların başına gelenler insanlık ayıbı. Kim olursanız olun, sessiz kalmayın.

Teşekkürler.

Peki Fatma’ya ne oldu? Oğlanlar iyice azıtıp,  işi boş derste mastürbasyon yapmaya kadar götürdükleri için sonunda sınıftaki kızların bir ikisi isyan etti, durumu ailelerine anlattılar. Disiplin kurulu işe karıştı, oğlanlar disiplin cezası aldı ve bir daha ne Fatma’ya ne de başka bir kız öğrenciye yaklaşmadılar, büyüdüler sevdiğimiz iş adamları ve aile babaları oldular. Fatma rumuzuyla anlattığım arkadaşımı o yıllardan sonra görmedim, umarım erkeklerle sağlıklı, dengeli, tatminkar ilişkiler kurmayı başaran bir kadına dönüşmüştür. Okursa eğer bu satırları, duyarsızlığımdan dolayı kendisinden özür diliyorum.

Cepheye Geç

Yok artık ben de dayanamayacağım.

Bilirsiniz, sosyoloji+yoga terbiyem sebebiyle memleket meselelerine karşı duygusuz, yargısız, ateşsiz bir yaklaşım sergilemişimdir oldum olası.

Ama artık ben de dayanamıyor ve cepheye geçiyorum.

Oysa şu yukarki resimdeki kahveden yudumlayarak iyi bir roman okuyabilirdim  bu sabah. Ya da çiçeğe, böceğe sevinip, bisikletimin pedallarına asılabilirdim pekala. Ya da size hayatın güzelliğini, insanın iyiliğini, mutluluğun resmini çizen bir blog çıkartabilirdim şapkamın altından…

Ama yapamayacağım. Kahve + roman yerine çocukluğum boyunca dinlemekten bıkıp usandığım için girmeyi hiç sevmediğim  memleket meselelerine ben de gireceğim bugün. Üstelik son otuz sekiz yıldır oturduğum her rakı masasında, annemlerin ahpablarından duya duya son derece kanıksadığım bir cümle ile gireceğim. Gözlerinizi devirmekte serbestsiniz.

Memleketin hali hiç iyiye gitmiyor.

Gözlerinizi devirdiyseniz, şimdi de “Memleket de bir şey mi, dünyanın haline baksana,” da diyebilirsiniz. Haklısınız, dünyanın hali de hiç iyiye gitmiyor.  Bizim memleket de  dünya ile doğru orantılı olarak karanlığa batıyor zaten.  İçinde bulunduğumuz global düzende memleketiniz Butan da olsa, dünyanın geri kalanından dönen entrikalardan izole edemezsiniz.  Entrika dediğime bakmayın, gizli kapaklı bir şey kalmadı artık. Yüzsüzlük ve zulm cascavalak ortada transparant (t sessiz) günümüzde.

Arlanmaz, utanmaz, kudretten kudurmuş bir takım haller bunlar. Dev şirketler ile onların kölesi devletlerin hali tavrı, on beş aydır kirasını ödemeyen ve evden (haliyle) çıkmayan bizim kiracının  tavrına dönüştü. Misyon icab ederse insanları topraklarından sürmek, sürülmeye direnen insanların köyünü  topluca yakmak, gökdelen devirmek, işkence, kitle imha hepsi hepsi okey ve artık biliyoruz ki evet orada burnumuzun dibinde bunların hepsi oluyor. Sesimiz çıksa da bir yere varmıyor. Varmadığı gibi bir de sistem rasgele seni seçti, kaldır kollarını metal dedektörle ararayacağız, oluyor.

Bu kollar havada, bacaklar aralık, üzerimizdeki likitlerden sorumlu tutulurken, kudretlerinden kudurmuş güçler bize nanik yapa yapa yanımızdan geçip gidiyorlar.

Dünyanın hali bu. Malum 2012, Kali Yuga, dünyanın sonu filan, evet bu gidişata mecburuz, adamlar piramitleri diktikleri  zamanlarda  görmüş de kehanet etmişler. İşimiz bitik. En iyisi uzak bir ülkenin dağlarına yerleşip kafayı kırmak aslında ya, neyse madem buradayız, yazalım bari.

Şimdi dünyanın halinin  memleketteki izdüşümüne göz atalım. Hızlı bir zzzzzum ile alçalıp, şöyle kuş bakışı tepesinden uçalım. Bakalım ne görüyoruz? Kızını diri diri toprağa gömen bir baba, kız arkadaşını elektrikli testere ile kesen bir oğlan çocuğu, silahsız savunmasız insanların bulunduğu binayı ateşe verenlerin,”gazamz mübarek olsun, yine gelin, yine yakalım” diye diye serbestçe yürüdükleri sokaklar, önce boşaltılmış sonra da yakılmış köyler, yakılmış köylerden kurtulanlarla şiştikçe şişen, şiştikçe çirkinleşen bir şehir, sularında daha ilk yumurtasını bile bırakamadan yakalanıp tavaya atılan lüfer yavruları, sokaklarında zehirlenip ölen kedi yavruları, vücuduna devlet tarafından el konan kadınlar, kadın olmak istiyorlar diye oracıkta katledilen erkekler, bira içmek istiyorlar diye eli sopalı gözü dönmüşler tarafından çembere alınan gençler.

Hayır memleketin hali hiç iyiye gitmiyor.

Bu saydıklarıma bakıp da birilerinden nefret etmemek mümkün mü? Dün akşamdan beri bunu düşünüyorum. Ülkede bütün bunlar olurken birilerinden nefret etmemek mümkün mü? Çünkü başta dedim ya, ben sosyoloji+yoga terbiyem sebebi ile toplumun bütün kesimlerine duygusuzca, yargısızca yaklaşmayı alışkanlık edilmiş bir bireyim. Futbol takımı bile olsa tuttukları şey, ben taraf tutanlardan kendimi uzak tutarım. Allahın sopasına canı gönülden inanır, insanın insanı cezalandırmasını da yersiz bulurum.

Ama bugün artık ben de dedim ki: Yeter. Ben de bir taraf olacağım.

Eski bir yazımda, Angut’dan  Ermiş’e uzanan bir “İnsanın Evrimi” skalasından bahsetmiştim. Skalanın mutsuz ucundaki Angut , kendini diğerinden tamamen ayrı gören, ve hatta kendinden olmayanın ölmesini isteyen insan tipine verdiğimiz isim. (konuyu irdelemek için bkz  şu şahane yazı). Bu tipteki insan kümelerini,  Haçlı seferlerinden, Ermeni katliamına, Hitlerden, Suriye’ye, Rwanda’dan, Jammu Kaşmir bölgesine kadar her yerde ve tarihin her diliminde bulabilirsiniz.

Skalanın Angut ucu en korkak ve en mutsuz insan tipleri tarafından tutulur. Entrikacı devlerin işine en çok bunlar yarar. Bir de yine çok mutsuz ve korkak oldukları için bol bol alışveriş yaparlar ki zaten sistemin kulundan istediği tek şey de uslu uslu alışveriş yapması (kredi kartı ile) ve limitini aşmasıdır.  Alışveriş yaparak kendini avutamayacak kadar  fukara olan angutları, alışveriş yapabilenlere karşı kışkırtmak da çok kolaydır. “Alışveriş edemeyeceksek nefret edelim, ” formülü bu gruba çok kolay uygulanır. Çünkü zaten benden öteye bir ben yoktur, ve benden öteye sadece bir öteki vardır, ve olmasa aslında daha iyi olur. Bu grup kendinden olmayanın ölmesini tercih eder.

“İnsanın Evrimi” skalasına da Ermiş tipini koymuştum hatırlarsanız.  Angut kendinden olmayanın ölmesini dilerken, Ermiş kendinden olmayan diye bir şey tanımaz. Sahiden ermiştir yani. Bebekleri ağaçlara vura vura öldüren askerlerde bile kendinden bir şeyler görür. Öyle bir tip. Bütün dinlerin ve ruhani sistemlerin mistik çekirdeğindeki ideal varoluş biçimidir Ermiş.

Bunlardan pek bulunmaz. Hayatlarından memnundurlar. Medyada boy göstermez, alışveriş de yapmazlar. Bulursanız hocanız olmasını isteyebilirsiniz. Korkusuz ve mutlu insanlardır. Devlerin hiç işlerine yaramadıkları gibi Ermiş’den ilham alan öğrencilerin de alışverişi, kredi kartını filan bırakması tehlikeli bir durumdur. O yüzden ermişler de internete özendirilir, icabında takibi kolay olsun diye. Angut’un Ermiş’e karşı kışkırtılması da Devlerin gözündeki Ermiş problemine kolay bir çözüm olarak karşımıza çıkar.

Biz de işte bu skalanın bir yerlerine serpiştirilmişiz diye yazmıştım. Ermişe yakın duranlar daha tatminkar ve mesud, diğerleri huzursuz ve kızgın. Ne yapsan hayat yüzlerine gülmüyor.

Bugün bu teorimden vazgeçtim. Ya da şöyle diyeyim, Felfesefe 101 dersinde yapardık. Teorime küçük bir ekleme yapıyorum. Benim skala ikiye ayrıldı. Orta  yerinden değil, ermiş tarafından çıt dedi gitti. Angut tarafı ağır bastı. Öteki tarafta kalan bizler de ne yapacağımızı şaşırdık, çünkü hesapta ayrım, sen, ben o yoktu.

Dünyayı, kendinden olmayanı yok etmek isteyenler (çoğunluk) ve kendinden olmayan diye bir şey tanımayanlar (azınlık) olarak ikiye bölebilir miyiz?

Hadi böldük diyelim, kendinden olmayan diye bir şey tanımayan azınlıklar da için için kendinden olmayanı yok etmek isteyen çoğunluğun yok olmasını dilemezler mi? Dünya mutlu, huzurlu, özgür bir yer olmaz mı o zaman? Dilerler. Ben dilerim en azından.

İşte bu sebeple ben de artık bir tarafta yer almaya karar verdim. Evet biliyorum, bu da bir tuzak, çünkü taraf tuttuğum an öteki tarafın varolmadığı bir dünyanın daha İYİ bir yer olacağına, dolayısıyla benim düşünme tarzımının daha ÜSTÜN olduğunu varsayıyorum ve hop skalanın öbür (Angutu bol) tarafına kayırıyorum.

Varsın, varsayayım ve de varsın kayayım. Ben şimdi oraya takılmayacağım. Çünkü ben kendi dünya görüşümle dünyanın kendisini daha adil, üzerinde yaşayanları da daha vicdanlı, özgür ve mutlu kılacağıma inanıyorum.

Şimdi memlekette şöyle bir bölünme oldu bana sorarsanız:

1. Grup: Kendinden olmayanların ölmesini  isteyenler. (Kafalar net, misyon belli)

2. Grup: Kendisinin ölmesini isteyen 1. grubun ölmesini istemeyen ama yine de özgürce yaşamak isteyenler (Kafalar karışık -ve belki iyi-, hareket planı belirsiz)

Birinci grupta iseniz, zaten buraya kadar okumamışsınızdır bu yazıyı. Ermeni lafının geçtiği yerde takılmış, hala şikayet butonu nerede diye bakınıyorsunuzdur.

İkinci grupta iseniz hala benimlesiniz demektir. Bütün etiketlerden bıkmışsınız. Hareket planını benden bekliyorsanız, size mikro mücadeleyi öneriyorum. (Uzak ülkenin dağlarına çıkabiliyorsanız, hiç durmayın gazlayın. Sular yükselince, bir tek yükseklerdekiler kurtulacak çünkü.) Mikro mücadele, yani günlük hayattaki haksızlıklara göz açmak, açtırmak, kanıksamamak, düşünmek, sadece kendini değil, öteki grubu da, korkarak değil, yokolmalarını dileyerek değil, başka türlü düşünmek…Hareket planı bu.

Ben de bu arada kendi mikro mücadeleme kendi bedenimden başlayayım. Soyunup da poz veremedik madem, bunu da yazarak geçiştirelim:

11 yaşındayken otobüste kıçımı mıncıklayan herif: O kıç benimdir, senin elini dokundurup dokundurmayacağına BEN karar veririm.

Açtığım bağrımı bluzumla örtmeye çalışan neneciğim ve alçak belli pantolomu yukarı çekmeye çalışan erkek kardeşim: O bağır da bel de benimdir, mesele de örtmek veya örtmemek değildir.

Başıma bağladığım yemeniye, kutsal bir alana girerken örtmeyi sevdiğim başıma, koluma, bacaklarıma laf etmeye hazırlanan Atatürk rozetli teyze, (kendi teyzem değil, öylesine bir teyze) kıçım olduğu gibi başım da benimdir, ona göre.

Kilisede düğün yapmak istedim diye, “Macit Bey bu istediğini duysa ne kadar üzülürdü” diye beni yaralayan aile ferdi:  Kızlarınızın bedenini de, düğününü de kendi egonuzun bir uzantısı olarak  görmekten vazgeçin. Beden de benim, düğün de.

Ve son olarak sayın Sayın Otorite:

Yumurtalıklarımdaki yumurta da benimdir, bir tanesini kazara dölleyen sperm de bana verilmiştir. Birleşimi olan hücreyi içimde tutmak ya da tutmamak, yine benim meselemdir.

Bu da böyle biline.

Bütün İnsanları Kardeşin Bil

Kuraldışı Dergi’nin Nisan 2012 sayısında çıkan yazım: (www.kuraldisidergi.com)

Çocukken annem odamın duvarına Ataol Behramoğlu’nun Kızıma adlı şiirini yapıştırmıştı. Okumayı daha yeni yeni söküyordum. Annemin gazeteden kestiği minicik yazıları günlerce heceleyerek nihayet okuduğumda karşıma şu çıktı:

bütün insanları dostun bil, kardeşin bil kızım,
sevginin ürünüdür insan nefretin değil kızım,
zulmün önünde dimdik tut onurunu,
sevginin önünde eğil kızım.

Ben öyle fazla sevgi dolu bir çocuk değildim. Mesela annemin arkadaşının kızı Ayşe hep güler yüzlü ve sokulgandı. Benim için kimse “Ay ne sevimli çocuk” demezdi. Çok ağlardım. Çok tepinirdim. Edepsiz derlerdi bana. Şımarık. Acayip. Sevimli, sevecen, sevgi dolu hiç değil.

O yüzden heceleye heceleye duvarımdaki şiiri söktüğümde, müthiş bir hayal kırıklığına uğradım. Annem yine bendeki bir eksikliği gözüme sokmaya çalışıyor olmalıydı. Bütün insanları sevmiyordum çünkü. Sınıfımın yarısını, köylü diye, pis diye, aptal diye sevilmez ilan etmiştim. Erkekleri zaten sevmiyordum. Erkekler diye. Böylece sevebileceğim -sevmeyi seçtiğim- ufacık bir grup kalıyordu geriye. Onlara da zaten aşırı bir tutkuyla bağlanıyordum. Annem herhalde fark etmişti bu seçerek sevme halimi, o yüzden bu şiiri gelip duvarıma uhulamıştı.

Bir iki ay sonra kâğıt parçasını duvardan söktüm çıkardım. Uykudan önce beni öpmeye geldiğinde, duvardaki yırtık kâğıdı gören annemin “Neden böyle bir şey yaptın Defne?” diye soran sesi titriyordu, hatırlıyorum. Omuz silkip duvara döndüm. Kendimi yenilmiş hissediyordum. Bütün insanları dostum, kardeşim bilmeme imkân yoktu. Gerçekten kötü kalpliydim ben. Çocuk Kalbi kitabından da nefret ediyordum zaten.

Otuz yıl sonra bugün, “Ben seçerek severim” diyen bir öğrencimin sözlerini okuyunca irkildim. Birkaç arkadaşıma sordum. Onlar da seçerek sevdiklerini söylediler. “Öyle herkes sevilmeye değmez” dediler. “Ne belirliyor peki bu değeri?” diye sordum. Bir kısmı kendilerine haksızlık edenleri sevilmeye değer bulmadıklarını söylediler. Bazıları düşünceleri, bazıları da davranışları yüzünden kimi insanları sevmeme kararı almışlar. “Sen de herkesi seviyor değilsin herhalde, muhakkak sevmediğin birileri vardır dünyada” dediler.

Durdum, kimleri sevmediğimi düşündüm. Tanıdıklarımın arasında kimseyi bulamadım. Davranışlarını eleştirdiğim arkadaşlarım var tabii. Hatta bazılarının yanında kendimi rahat hissetmediğim için onlarla görüşmekten kaçınıyorum. Ama bu onların sevmeye değmez kimseler olduğu anlamına gelmiyor. Bu benim kendi içimde aşmam gereken bir meselem. Zaten son tahlilde onları da seviyorum.

Peki, o zaman en adi suçluları düşüneyim: Hani o gencecik kız ile annesini Ümraniye ormanlarına götürüp tecavüz ede ede öldüren tinerci çocukları; Madımak otelini yakan yobaz canileri; arkadaşıma tecavüz edip sonra boğmaya çalışan taksi şoförünü; hapishanelerde işkence yapanları… Onlar karşısında oluşan hissimin nefretten ziyade, korku olduğunu keşfettim. Tek tek her birinin hikâyesini dinlesem, gözlerinin içine bakarak onları konuştursam, karşılıklı korkularımızı itiraf etsek, aramızda bir bağ kurulsa onlardan hoşlanabilir miyim?

Bilmiyorum. Zaten böyle uç örnekler üzerinden bir yazı yazmaya niyetim yok. Benim bu aralar aklıma takılan konu günlük hayatta karşımıza çıkan insanlardahoşlanmamayı seçtiğimiz durumlar. Seçerek seven öğrencim ve ona hak veren arkadaşlarımla konuştuktan sonra, günlük hayattaki sevgisizlik örneklerini toplamaya başladım. Tahmin edersiniz ki sepetim kısa sürede doldu.

Bir arkadaşım kalabalık bir çay bahçesinde ayağını uzattığı sandalyesini hışımla altından çekip alan adamdan hoşlanmamıştı. Başka biri türbanlı kadınları sevmiyordu. Yeşil yandığı halde ilerlemeyen taksinin arkasındaki taksi şoförü, kıpkırmızı bir yüzle avaz avaz kornaya basarken öndeki meslektaştan kısa bir anlığına nefret ediyordu. Ve gürültüden rahatsız olduğu için, kornaya basan taksiciye tiksinerek bakan yaşlı kadın da taksiciden hoşlanmıyordu. Çayımı acıbadem kurabiyemle aynı anda getirmedi diye söylendiğim şaşkın çaycının da hiç sevilecek bir tarafı yoktu.

Günlük hayattan hoşnutsuzluk/sevgisizlik örnekleri ile doldurduğum sepetimi bir kenara koyduktan sonra basit bir deneye başladım. Tanımadığım insanlarla konuşurken, bir sefer gözlerinin içine bakıp gülümsedim, sonraki sefer somurtarak göz temasından kaçtım. Otobüs şoförü, yol sorduğum portakalcı, metroda yanına oturduğum adam, camiden çıkan kadın, Nişantaşı’nda bir butikte çalışan başka bir kadın, Kasımpaşa’daki çaycı, Kanyon’un en üst katında puro içen adam, trafikte beni sıkıştıran Mercedes’in delikanlı şoförü, pazar sabahları Yunanca dersine giderken arabamı park ettiğim sokakta pencerelerinden müşteri ayarlayan travesti seks işçileri ve paralarını denkleştiremedikleri için onlara otoparkın köşesinden bakan genç çocuklar… Hepsini denedim.

Göz teması ve tebessüm büyü gibi bir etki yaptı her birinin üzerinde. Somurtan ve bana şüpheyle bakan bütün insanlar, gözlerine bakıp tebessüm edince, evet belki gülerek karşılık vermediler ama yüzlerindeki ifade yumuşayıverdi. Bir an, kısacık bir an, aramızda bir bağ kuruldu. O kısacık anda ben onlara dedim ki “Seni bir (dinci, laik, Türk, yabancı, köylü, kentli, kadın, erkek, travesti, fahişe, genç, yaşlı, fakir, zengin, züppe olarak değil) aynı kendim gibi bir insan olarak görüyorum ve senden hoşlanmayı seçiyorum.”

Malum, tebessüm sevginin elçisidir.

Bütün bu gülümsediğim insanları sevdiğimi söylemiyorum tabii. Ama onlara nefretle yaklaşmadığımı biliyorum. Hatta onları, bana ruhlarının derinliğini açmaya karar verirlerse sevebileceğimi fark ettim. Kim olurlarsa olsunlar. Bu fark ediş sadece başımı değil, birden bütün ilişkilerimi dönüştürdü. Kızmaz oldum. Korkmaya devam ettim ama nefret etmez oldum. Biraz da sanki bütün dünya beni korurmuş gibi geldi. Tabii bütün bunlar benim kişisel yanılgılarım olabilir. O yüzden siz kendiniz bu deneyi bir yapın, sonra bana yazın.

Çocukken şüphelerim vardı. Şimdi şaire katılıyorum. İnsan sahiden de sevginin ürünü, nefretin değil. Yalnız insanın, sevginin ürünü olduğunu algılaması ve deneyimlemesi için onu katman katman sarmalayan korkularından ve girift inanç sisteminden bir bir soyunması lazım. Pek azımız bu sevecen yapımızın farkında olarak doğup büyüyoruz. Sevmeye değil nefrete cesaretlendirilen bir dünyada büyüyen çocukların sevginin ürünü olduklarını anlamaları çok zor. Öğrenilerek varılan bir bilgi bu. İnsanın sevecen yapısı yıllarca süren dikkatli bir çaba, çalışma ve dünyada kötü insan olmadığına dair duyulan sarsılmaz bir güvenle fark edilecek bir yapı. Annem bu şiiri benim duvarıma yapıştırdığında benim şimdiki yaşımdaydı. Benim de şaire hak vermek için bir o kadar yaşamam gerekiyormuş!

İnsanları birtakım davranışlarına göre “hoşlanıyorum” (seviyorum) , “hoşlanmıyorum” (sevmiyorum) diye iki ayrı kovaya atmak çok mutsuz edici bir alışkanlık. İnsanın davranışlarıyla düşünceleri bir günden diğerine öyle çok değişiyor ki! Size yapılan bir haksızlık başka bir açıdan bakıldığında bir başkasının mecbur kaldığı bir davranış olabilir. “Sevmiyorum” kovasına attığımız insanları oradan çıkarmak ise hiç kolay değil. Çoğumuz annemizi, babamızı, kardeşlerimizi ve çocuklarımızı berbat davranışlarına rağmen sevmeyi sürdürüyoruz. Yani bir insandan belli davranış ve düşünceleri yüzünden hoşlanmamayı (ve tabii ki sevmemeyi) seçmek sadece bir alışkanlık; doğru olduğuna inandığımız bir diğer yanılsamadan başka bir şey değil!

Evet, biliyorum zihin sınıflandırmak ister. Zihnin varoluş sebebi dış dünyayı anlaşılır kılacak kategorilere ayırmak ve sonra insanları, eşyaları, soyut kavramları o kapların içine yerleştirmek. Sosyoloji’ye Giriş dersinde okuduğumuz bir parçayı hatırladım şimdi. Yazar bir dükkâna giriyor ve satıcının kadın mı erkek mi olduğunu bir türlü anlayamıyor. Satıcının cinsiyetini ilk anda bilememek içinde hiç tahmin etmediği bir huzursuzluk yaratıyor. Bütün alışveriş süresinde bu sorunun cevabını bulmaya çalışıyor. Çünkü zihin bir insana bakar bakmaz saniyenin binde birinde o insanı özelliklerine göre kategorilere yerleştiriyor, işi bitince rahatlıyor. Cinsiyet, yaş ve ırk zihin tarafından en çabuk araştırılıp sonuçlanması istenen özellikler. Bu işlev bir yerinde sekteye uğrarsa huzursuzluk baş gösteriyor.

Modern dünyada hoşlanmak/hoşlanmamak veya sevmek/sevmemek ekseninde yaptığımız sınıflandırma aslında çok eski, ilk toplumlardan beri insanın aşina olduğu bir zihin işlevi. Ben ve ötekini ayırmak. Bizim klan, onların klanı. Bizim köy onların, köyü. Bizim ülke, onlarınki. Bizim din, onların dini.

Bu ayrıştırma işlevi, terbiye edilmemiş ham zihnin doğal bir dalgası. Aydınlanma yolunda ermediğimiz sürece ben ve öteki ince ayrıntılarda hep kendini gösterecek. Yine de bu ayrımı en aza indirgemek elimizde olan, üzerinde çalışacağımız ve kendi mutluluğumuz için atabileceğimiz bir adım. Kişisel dönüşümü hedefleyen bütün sistemler (geleneksel, mistik veya modern) mutluluğa ve özgürlüğe giden yolun zihinsel alışkanlık kalıplarının kırılması ile gerçekleşeceğini söylemiyorlar mı?

Daha mutlu bir hayata adım atmak için, güneşin yüzümüze güldüğü bu ay içinizden ilk tepki olarak birinden hoşlanmamak geçiyorsa, bu sese kulak vermeyin. O kimseyle bir defa göz göze gelip gülümseyin. Bakalım ne olacak? Herkesin bir hikâyesi var çünkü. Ve muhakkak bir yerlerde o insanı sevilmeye değer bulan bir başka insan var. O insandan hoşlanmamak sadece bir seçim meselesi!

Ufak bir şey değil bu bahsettiğim. Hem zor, hem de çok büyük bir dönüşümün başlangıcı olabilir!

Hatta belki de devrimin ta kendisi, şu dizeleri yürekten diyebilmek:

bütün insanları dostun bil, kardeşin bil kızım,

sevginin ürünüdür insan nefretin değil kızım,

zulmün önünde dimdik tut onurunu,

sevginin önünde eğil kızım.

KD © 2011 Her hakkı saklıdır. Sitedeki yazılar izinsiz ve kaynak belirtmeden başka yerde yayımlanamaz. Ancak yazıları yazar ismi ve kaynak belirterek ya da dergiye link vererek paylaşabilirsiniz.

 

ÇOK

Bugün birşeyin iyice farkına vardım:

Bir şeyi iyi yapmak istiyorsanız ÇOK çalışmanız lazım. Bu ÇOK’u bilerek ve isteyerek büyük harflerle yazıyorum ki düşündüğünüzden çok daha ÇOK çalışmanız gerektiğini anlayabilin. Bahsettiğim ÇOK çalışmak, aynı anda birden fazla şeyi iyi yapmak istiyorsanız erişebileceğiniz bir nokta değil. Bu derece ÇOK çalışmak için elinizde enerjinizi, vaktinizi, paranızı akıtacağınız tek bir şey olması lazım. O kadar ÇOK!

Aylardır ızdırap içindeyim. Her sabah erkenden derslerimi verdikten sonra eve koşuyorum. Romanımla buluşmak için. Bu kadar zaman karşınıza yeni bir yazıyla çıkamamamın sebebi işte bu roman. Bütün yazı hevesimi ondan aldığım için bu zavallı blog, annemle çekilmiş bebeklik resmimde takılıp kaldı. Bu sabah da niyetim romanıma gömülmekti ama kahvaltımı çiğnerken aklıma düşen bu yeni keşfi sizinle paylaşmadan edemeyeceğime karar verdim. (sonra romana da koyarım)

Izdırap içindeyim? Neden? Roman yazıyorum. Öyle sanatçı ızdırabı değil. Maymun ızdırabı benimki. Çünkü bir şeyi ÇOK yapmak yerine ÇOK şeyi aynı anda yapmaya çalışıyorum. Kaçınılmaz sonuç: mutsuzluk.

Neyse, eve geliyorum dersten. Sabah 6’da kendi yogamı yapmışım, sonra 1 saat 15 dakika ders anlatmışım, sonra genelde bir saat da özel ders vermiş oluyorum. Eve geldiğimde saat 10:00. Eh, açım tabii. Yoga aç karna yapıldığı için önceki günden beri bir şey yememişim. Kahvaltı ediyorum. Kahvaltı edince bir ağırlık çöküyor. Divana uzanıp uyuyorum. Uyandığımda saat öğleyi geçmiş oluyor. Hadi romanın başına oturuyorum. Aaa bilgisayarı açınca öğrencilerden epostalar, sorular sormuşlar. Ayarlamam gereken yeni özel dersler, kurslar için vermem gereken tarihler…Alınması gereken uçak biletleri, otel rezervasyonları, yine öğrenci soruları…Para işleri, kredi kartı ödemeleri…Derken oldu mu saat size öğleden sonra 3:00. Böyle bir günde dikkatinizi çekerim, ne bir sosyalleşme, ne de Bey var.   Ve ben hala romana başlayamadım.

Izdırap içindeyim. Bey arıyor. Benim bu işkolik hallerime dayanamadığı için Bey annesinin yanına Atina’ya gitti. Evliliğimiz telefonda yürüyor. Diyorum, olmuyor Bey, olmuyor. Tek istediğim oturup romanımı yazmak, bir türlü olmuyor. Birazdan akşam dersi için öğrenciler gelecek. Roman yazmak için her gün bir iki saat roman okumak gerek. Araştırma yapmak gerek. Sokakları yürümek, avare zamanlar geçirmek gerek. Düşünmek ve elbette yazmak gerek. Olmuyor! İki saat kaldı önümde, onu da seninle telefonda geçiriyorum zaten! AAAAH!

Ben ağlayıp sızlandıkça diyor ki “Hanum, sen bir yoga hocasısın. Tam zamanlı olarak bu işi yaptığın için, bankada çalışan bir memur kadar vaktin var roman yazmaya. Kendinden niye bu kadar ÇOK şey bekliyorsun? Hayalindeki gibi bir romancı olacaksan, yoga dersi vermeyi bırakman gerek! Sen iyi bir yoga hocasısın.  ”

Ama ben hayalimdeki gibi bir romancı olmak istiyorum. Baştan savma değil, hayran olduğum romancılar gibi katman katman, ince ince yazmak istiyorum! Ama o çok sevdiğim romanların, Anna Karenina’nın, Küçük Şeylerin Tanrısı’nın, Parfüm’ün Dansı’nın, Benim adım Kırmızı’nın yazılması için gereken enerji, zaman ve sabrın miktarını anladığım günden beri ızdırap içindeyim. Bey haklı: Öyle iyi romanları ancak tam zamanlı romancılar yazar.  Tam zamanlı memurlar ve yoga hocaları değil.

NE? Yani yoga ders vermeyi bırakacak mıyım?

Kim bilir? Belki tam zamanlı romancı olursam, hobi olarak arada sırada ders veririm!

Sen de ne istediğine bir karar versen artık Defne!

Ama ben hep ne istediğimi çok iyi bildim! Diğer balık burçdaşlarımı  şaşırtan bir kararlılığım vardır benim. Astronot ve sonra tiyatrocu olmaya heveslendiğim çocukluk yıllarımdan sonra, onaltı yaşında  gazeteci olmaya karar verdim. Politika, magazin, kültür sanat değil de, uzak memleketlerde yaşayan insanların hayatlarını araştırıp yazacağım araştırmacı gazecelik tam bana göreydi. Nokta dergisini o vakitler çok ciddiye alırdım. Nokta’da yazacaktım belki de. Ve tabii Cumhuriyet gazetesinde de dizi yazılarım yayınlanacaktı.

Boğaziçi Üniversite’sinde Basın Yayın Yüksekokulu ve gazetecilik bölümleri yoktu. Boğaziçine girmek şarttı. O halde beni hayalime taşıyacak en mümkün bölüm olan sosyolojiye girerdim ben de!

Bu hayale sımsıkı sarılarak 1990 yılının eylül ayında, 16 yaşındayken çalışma masama testleri yığdım. Gittim dershaneye kendimi kaydettirdim. Ortaokuldaki çok sevdiğim matematik öğretmenimin izini sürdüm, telefon ettim. Özel ders günlerimizi ayarlardım. Net ve tek bir hedefim vardı: 63 Türkçe, 70 Sosyal ve 30 Matematik neti. Günleri de saydım: 21 Eylül’den 21 Hazirana geçen dokuz ayda, haftada bir gün tatil yaparak her gün yüz soru çözersem ortalama 23.000 soru çözmüş olacaktım. Her gün yüz soru çözmek taş çatlasa bir buçuk saat sürüyordu. Böylece ben, okul, dershane, özel ders ödevlerinin üzerine,  günde bir buçuk saat ekstra çalışarak birinci tercihime birincilikle girdim.

Sonraki yıllarda Boğaziçi Üniversite’sinin Sosyoloji Bölümü’nde okunacak ne varsa okudum. Seçmeli derslerimi bile başka bölümlerden değil bizim bölümden aldım. Ders programıma bakan sınıf arkadaşlarım “ooo sen sosyoloji-sosyoloji çift anadal yapıyorsun ha!” derlerdi. Öyle çok sevdim bölümümü yani! Bitmesin diye, zorunlu dersleri eksik aldım, beşinci yıla uzattım. Yine de bitti, yüksek lisansa yazıldım, araştırma görevlisi oldum. Yirminci yüzyılı bitirdik, ben üniversiteyi bitirmedim.

O on yılda, bizim bölümü mühendislik binasından şimdiki o güzel binaya taşıdık. Ben okula başladığımda, çamur deryası bir futbol sahası olan o orta alan çimenlendi, güzelleşti, sere serpe yattığımız bir bahçeye dönüştü. Rektörlük binası bir defa işgal edildi. Pencerelerden aşağı kızıl bayraklar sallandı. Okula ilk defa polis girdi. Hep birden “Polis dışarı” diye bağırdığımız  için bizi kovaladı. Markette örgü simitler satılır oldu, yemekhanenin işletmesini Sodexo satın aldı,  BİM’den hepize, ne yapacağımızı bilemediğimiz,  boun.edu.tr kuyruklu ilk eposta adresleri verildi.  Deprem oldu. Yine olacak diye bir eylül gecesi hepimiz o orta alanda, uyku tulumlarımızda uyuduk. (O gecenin sabahında, saat 10’da,  ben koca çim sahada tek başıma uyandım! Yağmur başlamış, herkes uyanmış gitmiş, bir ben kalmışım orta yerde! Sıcacık tulumumun içine büzülüp, uyku sersemi, bir süre kuşlara, dallara, gökyüzüne, etrafımdaki uçsuz bucaksız çimenlere bakıp, nerede olduğumu anlamaya çalışmıştım.)

Sosyoloji okumak niyeti ile testleri masama yığdığım günden on üç yıl sonra, ilk yoga hocam Panço bana, “bu yoga da sosyoloji gibi olmasın, Defne? Çok istiyorum diye başla, sonra bir kalemde silip at?” diye sordu. Ben başımı öne eğdim.

Çünkü bir kalemde silip atmak değildi ki benim on üç yıl sonra yaptığım. (ama hocama karşı çıkacak da değildim.) Sosyoloji bir basamaktı. O mükemmel bilgi yuvasında ben, diğer pek çok şeyin yanısıra,  ötekini  yargılamayı değil, anlamayı nasıl becereceğimi öğrenmiştim. Esas hikayenin görünende değil, görünmeyende gizli olduğunu,  o esas şeyi önemsiz gibi görünen ayrıntılarda bulmanın tekniğini kavramıştım.

Sosyoloji basamağında yükselmemiş olsaydım, yogaya böyle kaptırır mıydım?

Panço’nun sorusu ile bugün arasında geçen dokuz yılda, ben sadece ve sadece yoga çalıştım. Ve ÇOK çalıştım. Bugün kendi öğrencilerimin bile hayal edemeceyeği kadar çok çalıştım. Sabahtan akşama kadar yoga yaptım demiyorum. Okudum, yazdım, hocalarımın verdiği bütün derslere girdim, yoganın tarihini, felsefesini, lisanını, benzeri spritüel akımlara benzerliğini, farklarını çalıştım durdum. Özellikle ilk dört-beş yıl, dikkatimi dağıtacak başka hiç bir konuya kaymadan sadece yoga çalıştım. (Bu yıllarda ingilizce dersi verip, kahve falı bakarak kazandığım azıcık para ile idare ettim. Yoga derslerini hocaların muhasebe işlerini yapmak, stüdyoyu temizlemek, battaniye katlamak, gibi hizmetler sunarak bedavaya getirdim. )

Dün akşam bu sezonun bence en güzel dersini verdim: Yoga Tarihi.  Bütün öğrencilerimi evime davet ettim. Otuz iki kişi geldi. Yemiş yedik, çay içtik, konuştuk, güldük…Yogayı izleyerek M.Ö 3000 yılından bugüne üç saatte geldik! Müthiş keyifli bir akşamdı! Herkes çok neşeliydi. Herkesin gözleri parlıyordu. Bu sezonun en iyi dersiydi! Saat 10’da, bana hiç iş bırakmadan evi toplayıp gittiler.

Onlara yoganın 5000 yıllık yolculuğunu anlatırken ve sorularını cevaplarken bu işi ÇOK iyi yaptığımı hissettim. Çünkü bilgi ben çaba göstermeden benden akıyor, net ve açık bir şekilde onların kafalarına giriyordu. Bilginin havada kristalize olmuş halini görmüş gibi oldum. Elmas gibi bir şey bu bilgi.  Bulmak için ÇOK çalışmak gerek, ve sonra sizden çalınmasın diye de ÇOK gayret etmeniz gerek. (Bu bilgi nasıl çalınır hocam, diyorsanız,  daha sonra da o konuda bir yazı yazarım!) Bulduğunuz zaman işlemeniz gerek, öyle on ayrı telden çalarsanız elmas kömüre geri döner.

Yoga öğrenmek istediğimi çok iyi biliyordum. Hayatım boyunca sosyoloji yapmaya devam edeceğim gibi yoga yapmaya da devam edeceğim. YOga dersi vermeden günlerimi geçireceğim bir hayatı şimdilik düşünemiyorum ama belki sabah kendi yogamı yapıp, sonra bütün gün roman yazdığım bir hayatım olur bir gün. (Hele şu ilki bir çıksın da!)

Bütün hünerler gibi yoga da çalışıldıkça inceliyor, yaşamın ayrıntılarda gizli esrarı nefesin  peşinden bir görünür gibi oluyor. Herkes keman çalmanın ve Yunanca öğrenmenin ne kadar ÇOK çalışma gerektirdiğini biliyor. Ama ben dahil çoğu insan romanların, böyle, ne bileyim, egzersiz ile, tekrar ile değil de ani bir ilham patlamasıyla yazıldığını sanıyor.  Oysa ki bütün  hünerler gibi roman da çalıştıkça incelip incelip esas yüzünü bize göstermeye başlıyor. O güne kadar yaptığımız tek şey kuru tekrar, egzersiz, gramer ezberlemek, gam basmak, çöküp kalmak….Bunları ÇOK yapmak.

Yoga da sosyoloji gibi hayatımda bir basamak oldu. Neye doğru? Yazarlığa doğru . Yoga hakkında yazmak için yazar oldum. Şimdi nereye? Bilmiyorum. Ama bu ne istediğimi biliyorum, hem de çok iyi biliyorum diyerek başladığım herşey beni, benliğin inceldiği ve alemin esrarının belki birazcık daha iyi göründüğü bir yere taşıyor.

Çünkü bir şeyi iyi yapmak demek, onun gizli manasını keşfederek yapmak demek. O şeyin gizli manası, hepimizin merak ettiği varlığın manasına götürecek bizi. Tom Robbins’in dediği gibi tek bir işi tutkuyla yapmayı sürdürürseniz, o şeyin anlamında herşeyin anlamını çözersiniz. Bu da ÇOK şeyi aynı anda yaparak değil, bir şeyi ÇOK yaparak gerçekleşecek bir şey. Izdırabım istediğim herşeyi, bu manayı keşefedecek kadar iyi yapmak istememden kaynaklanıyor. Yoga, hocalık, romancılık, keman ve Yunanca…Bir ömür bunların hepsini ÇOK iyi yapmaya yetecek kadar uzun değil.

Ben bunu on altı yaşındayken biliyordum.

Bugün yeniden keşfettim!

Foto: Aisha Harley