Hayatı Beklerken*

IMG_4274Sevgili Okur,

Nasılsın?

Ben, biliyorsundur belki, bir zamandır İstanbul’dayım. İstanbul’da olduğum için de hayatı nefes nefese yaşıyorum. Günümü asgari miktarda faaliyetle de doldursam yine de hep bir yetiştim, yetişemiyorum, yetişmeliyim hissi yakamı bırakmıyor. Stres dedikleri bu işte, değil mi? Bir boşluk bulamamak… Dolu, dolu dolu. Her yer, herkes, her an dolu.

İstanbul’da hayat böyle dolu dolu bir şey – inanır mısın, uzaklardayken özlenen bir doluluk bu ama bu konuyu uzaklardan yazacağım bir mektubumda işlerim.

Stres, malum, akıllara zarar bir illet. Ben de aynı senin gibi ondan kurtulmanın, onsuz yaşamanın yollarını düşünüyorum. Zamanla ilgili bir durum. Zaman varsa stres yok, zaman yoksa stres var. Ama o kadar basit değil. Çünkü stresin bağımlılık yaratan bir tarafı da var. İnsan ona bir alışınca, zamanın bol olduğu günlerde bile yetişmeliyim, yetişmeliyim, yetişmeliyim temposu ile yaşıyor.

Tatillerde olur ya bazen, bir rahatlayamazsın. Koca bir gün deniz derya gibi önünde uzanır, onu bile bölüp parçalayıp programlamak istersin. Tatil bile dolu dolu geçsin istersin. Öyle bir bağımlılık sözünü ettiğim.
İşte ben de tünelde, metroda, vapurda hemşerilerimin oluşturduğu nehirler içinde bir damla misali koşturup dururken bu doluluk, boşluk üzerine kafa yoruyorum. Hiç vaktim yok diyoruz, birbirimize. Ben diyorum yani, soranlara. “İnan ki hiç vaktim yok” diyorum yolda rastladıklarıma; “Ve olmayacak da” diye içimden geçiyorum. İstanbul’a geleli üç ay oldu neredeyse, görüştüğüm arkadaş sayısı üçü bulmadı.

Çok doluyum.

Çok çok çok doluyum.

İyi peki tamam da, hayat nerede yaşanacak?

Ha, işte bence stresin en fena tarafı bu. Doluluğu, kaygısı, koşturmacası değil…

Onunla dolu dakikalarımızı hayattan saymayışımız.

O bitsin de hayat başlasın, diye düşünmemiz… Dört gözle beklediğimiz -ve programlarla dolduracağımız- tatillerde, hafta sonlarında, emekliliğimizde yaşayacağımız “gerçek” hayatı şu andan başka, şu andan uzak bir şey sanmamız.
Belki tam da bu yüzden bir türlü yavaşlayamayışımız.

Koşturmacanın içindeyken hayatın tadını alamıyoruz çünkü tatmak için bir durmuyoruz. Aklımıza bile gelmiyor. Ben en azından sessiz bir çalışma odasında roman okumak yerine (benim için “hayat”) berbat trafiğin, gürültünün, egzozun içinde tatminsizlik içinde hızlı hızlı yürüdüğüm o anın, hayatın ta kendisi olduğuna aklımı bir türlü ikna edemiyorum. Şimdi koşmazsam hep uzaklarda, stresin bittiği, günlerin boşaldığı bir zamanda yaşanacak olan hayatı kaçıracakmış gibi bir telaşla bir işten diğerine atılıyorum.

Hayat, hayatı beklerken geçiveriyor galiba!

Oysa hayat uzaklardaki bir hayal değil, şimdi şu anda her nerede isen tam da orada akan su gibi bir şey. Kendi yolunu bulan, açan, akan, çağlayan bir şey… Koştursak da damarımızda, dursak da orada.

Geçerken onu görmek de bizim elimizde, görmeden içinden geçivermek de…

Ne dersin?

Sen de yaz bana okur.

Ve sağlıcakla kal!

Defne

* Bu yazı ilk olarak Kuraldışı Dergi‘nin Nisan sayısında yayımlanmıştır.

Farketmediğimiz İstanbul- Fener ve Balat Gezisi

Foto: Aisha Harley
Foto: Aisha Harley

“Kubbenin altında yanyana durduk. Çaktırmadan kolumu koluna dayadım. Bir melankoli dalgasının gelip beni de sardığının farkındaydım, ama bu hüzün Maria’nınki mi, Leyla’nın ki mi, yoksa benimki mi bilemedim. Belki Leyla, Moğollu Maria gibi kendini bir kiliseye, tekkeye, manastıra kapamak, hayatını hüznün ve neşenin ötesindeki sırrı keşfetmeye adamak istiyordu. Belki hüzün yüzyıllardır bu şehrin havasına gaz gibi sızmış, asırlardır burada doğanların ortak duygusu olmuştu. Belki yaşlı insanların boş ilaç tüplerinde sakladıkları şey yakınlarının ruhları değil, şehrin hızla tükenen hüznüydü. Belki Leyla’nın o çok yadırgadığı şey, şehrin dokusuna nakış gibi işlenmiş hüznü göremeyen, tanımayan insanlar ve onu yeyip yutan gökdelenler, köprüler, alışveriş merkezleriydi.

Belki o gizli geçitleri, hüznün lahmacun ve kebap kokuları arasında iyice silikleşen kokusunu takip ederek bulabilirdik. Ve belki Leyla aradığı o geçidi sonunda bulmuş, hüznün boş ilaç tüplerinden çıkıp havaya dağıldığı öte zamanlara geçebilmiştir.

Kim bilir?”

Saklambaç- Sayfa 339

Farketmediğimiz İstanbul Turları Saklambaç’ı yazarken bana ilham vermiş olan Balat ve Fener’de devam ediyor…. 5 Nisan’da rehberimiz Bülent Demirdurak’ın önderliğinde geziyoruz….

Programın ayrıntıları burada:

https://www.facebook.com/events/434688893355521/

Görüp de Geçtiğimiz İstanbul

Çıkmaz sokakları, yıkıntı halindeki evleri, ihtişamlı sarayları, apartmanların arka pencerelerinin baktığı avluları ile, bu şehirde keşfedecek ne çok şey vardı! İstanbul iç içe geçmiş diyarların merkeziydi belki. Şehrin daracık eski sokaklarını dolaşırken bir solucan deliğinden girip diğerinden çıkabiliyorduk. Solucan delikleri yüzünden paylaşılamıyordu bir türlü. Çünkü mekan değiştirirken insan kendi kimliğinden de özgürleşiyordu. Kim olduğunun önemi kalmayınca mutluluk kendiliğinden geliyordu.

Saklambaç, Defne Suman

Natali Avazyan'ın arşivinden
Natali Avazyan’ın arşivinden

Lisedeyken bir Pazar öğleden sonrası tiyatro çalışmasından sonra kafamıza göre bir otobüse binip, aklımızın estiği bir durakta inmiştik. Daracık sokaklarda, karanlık geçitlerde, ihtişamlı ve tarih kadar eski binaların arasında gezindiğimiz bence pek büyülü o bahar gününün sonunda annemlere o gün Karaköy’ü keşfettiğimizi söylediğimde çok gülmüştü. Karaköy’ün ara sokaklarının onun için artık bir esrarı yoktu. Bizim bakir gözlerimize mucize misali görünen ayrıntıların, bir anda karşımıza çıkan bir avlunun, bir çeşme köşesinin, merdivenlerle kesiliveren bir sokağın yüreğimizde yarattığı kıpırtıyı o çoktan unutmuştu.

O gün otobüsten inip de ağzımız korku, hayret ve hayranlıktan bir karış açık daldığımız sokakların birinin köşesindeki bir kahveden bu satıları yazdığım şimdi ben de çoktan o kıpırtıyı unuttum. Zannederim ki (korkarım ki) on altısındaki bir taze gelip de bana heyecan içinde “ben bugün Karaköy diye bir mahalle keşfettim” derse ben de gülerim. Her şeyi keşfedip bitirdiğimden değil, artık bakıp da görmeyi bıraktığımdan, görüp de geçmeyi adet edindiğimden.

Hal böyle olunca Selva annem (babamın eşi) rahmetli babam Kemal Suman’dan kalma şirketimiz Retur’u “Fark Etmediğimiz İstanbul” turları ile yeniden hayata geçirme projesi hakkında ne düşündüğümü sorunca çok heyecanlandım. Her gün görüp de geçtiğim İstanbul’a gözlerimi açacak, beni yeniden o eksi keşif kıpırtısı ile buluşturacak harika bir proje idi bu. Hemen hayata geçirmeye karar verdik.

İlk turumuz 8 Mart Pazar günü “Fark Etmediğimiz Beyoğlu”nda gerçekleşecek. Rehber Bülent Demirdurak eşliğinde Beyoğlunda hep önünden geçip gittiğimiz, belki merak edip ama bir türlü içine giremediğimiz, yıkılması söz konusu olana kadar kıymetini bilmediğimiz içinde nice avluyu, heykeli, çeşmeyi, tarihi ve kim bilir daha neler neler gizleyen otuz tane binayı gezeceğiz.

İlk turumuzun Beyoğlu’nda yapılacak olması beni bilhassa sevindiriyor. Beyoğlu benim şahsi hafızamda özel bir yere sahip bir yer. İstanbul’un Avrupa yakasında doğup büyüyen bütün çocuklar için öyledir herhalde gerçi ya… Ben de kuşağımın diğer üyeleri gibi Beyoğlu’na karşı merak ve korku duyarak büyüdüm. Markiz’de, Le Bon’da gençliklerini yaşamış dedenin, nenenin Beyoğlusu ile arkadaşlarımın annelerinin onları bırakmadığı Beyoğlu aynı yer miydi? Bir Pazar öğleden sonra sinema çıkışında pencerelerden sarkan yarı çıplak travestilerin yaşadığı sokaklar ile koca hala Saadet’in balolara katıldığı evlerin bulunduğu, Beylerin ceketsiz, hanımların şapkasız çıkmadığı sokaklar aynı sokaklar olabilir miydi?

Ben serbest yetişmiş bir çocuktum. Annem ve babam bana güvenirdi, ben de onlara yalan söylemeye ihtiyaç duymazdım. Bu yüzden yağmurlu, karanlık bir Noel öğleden sonrasında tek başıma Beyoğlu’nda kiliseye gitmeye kalkışmak bana çok da ters gelen bir şey değildi. Sökülmüş kaldırım taşlarının arasında dolanan karanlık yüzlü adamların arasında Saint Antoine kilisesine yürümüştüm. Kilise soğuktu, boştu, hayallerimdeki sıcak, parlak, kurabiye kokulu Noel’e dair en ufak bir iz taşımıyordu. Ayinin gece yarısı yapılacağını bilmeyen on beş yaşında bir çocuk olduğum için geldiğim gibi kös kös geri dönmüştüm o gün eve.

Ama Beyoğlu’nda büyülü bir şeyler vardı. Onu fark etmiştim. Karanlık yüzlü adamların bile gölgeleyemediği bir zarafet, bir bağlantı, yüreğimde yankısını duyduğum uzak bir hasret…

İki sene sonra, bu sefer bir bahar günü okulu kırıp tiyatrodaki rolüm için şapka almaya çıktım Beyoğlu’na. Şimdi düşündüğümde bana hayal gibi gelen o gün ben sahiden de ara sokakların birinde şapka satan bir siyahlar içinde madam buldum. Madamın ismi Despina’ydı. Aynalar, valizler ve şapkalarla dolu ufacık bir dükkanda belki de bin yaşındaydı. Lacivert hırka, mavi gömlek, fular, gri etek okul formamın üzerine başıma geçirdiğim önü tüllü siyah şapkaya benimle beraber aynadan bakarken bana bir çocuk gibi değil, bir hanımefendiyim gibi davranması beni hem onurlandırmış, hem de utandırmıştı. Şapkayı kutuya koyup beni kapıda uğurlarken muhakkak yine gelip onu ziyaret etmemi tembihlemişti.

Bir daha gidemedim.

Artık Beyoğlu’nda Madam Despinalar yok. Tırnağı ile bu şehre asılmış son bir kuşaktı onlarınki.Hüzünlü yüzlü artık kendileri de ihtiyar çocukları ile Atina’da karşılaşırsam bazen bana Pera’da bir şekercide, bir tuhafiyeci ya da oyuncakçıda geçen çocukluklarını anlatanları çıkıyor, hatırlamak istemedikleri için gülüp geçenleri de.

Madam Despinalar yok ama sesleri binalarda hâlâ yankılanıyor. Nenemin Markiz’de katıldığı edebiyat toplantıları ile Koca Hala’nın Le Bon’daki bir baloda attığı kahkahanın yankısı da. Kilisedeki sıcak bir Noel hayali ile soğuk, karanlık sokaklarında yürüdüğüm gün aradığım şey aslında kilise değil, binalarının taşlarından, heykellerinden, bir anda karşınıza çıkan avlularından sır gibi fısıldayan eski Pera idi.

İstanbul Saklambaç’ın Eda’sının düşündüğü gibi sadece iç içe geçmiş diyarların değil, iç içe geçmiş zamanların da merkeziydi belki. Beni kebap kokulu bir Beyoğlundan zarif Pera’ya taşıyacak olan solucan deliği her gün önünden geçip de görmediğim binaların birinde gizliydi….

İşte şimdi 8 Mart günü yapacağımız turda, Beyoğlu’nun o güzel, o eski binalarına taze bir gözle bakacağım çok heyecanlı, çocukluğumu otobüslerinde, yazıhanelerinde, çalışanların kucaklarında geçirdiğim Retur’u ailem ile beraber yeniden hayata geçireceğimiz için de çok sevinçliyim.

Bu sevince ve meraka ortak olmanız dileği ile sizleri 8 Mart’taki Farkında Olmadığımız Beyoğlu turuna davet ediyorum. Ayrıntıları aşağıda bulabilirsiniz.

Bir eski köşecikte buluşmak üzere,

Defne Suman

Farkında Olmadığımız Beyoğlu Turu

8 Mart 2015 Pazar 

Buluşma noktası Taksim The Marmara’nın önü. 

Saat 09:30 

Rehber: Bülent Demirdurak

Gezeceğimiz yerler:

  • Taksim Meydanı, Cumhuriyet Anıtı, Maksem
  • Surp Hovhan Vosgeperan Kilisesi
  • Aya Triada Kilisesi
  • Afrika Hanı, Rumeli Hanı
  • Hasnun Galip sokağı
  • Ağa Camii
  • Surp Asdvadzadzin Ermeni Katolik Kilisesi
  • Cercle d’Orient Binası
  • Anadolu Pasajı, Atlas Pasajı, Halep Pasajı
  • Çiçek Pasajı, Cité de Péra
  • Aynalı Pasaj, Avrupa Pasajı
  • Üç Horan Ermeni Kilisesi
  • Galatasaray Lisesi ve Müzesi
  • Aznavur Pasajı, Hazzopulo Pasajı
  • Panaia Kilisesi
  • Mısır Apartmanı
  • Saint Antoine Katolik Kilisesi
  • Elhamra Pasajı
  • Eski Çiçekçi ve Nur-u Ziya sokakları
  • Fransız Sarayı
  • Odakule
  • Hollanda Sarayı
  • Suriye Pasajı, Lebon Pastanesi
  • Botter Apartmanı
  • Narmanlı Han
  • İsveç Sarayı
  • Galata Mevlevihanesi
  • Kırım Kilisesi
  • Doğan Apartmanı
  • Aşkenaz Sinagogu
  • Tünel

Gezi tamamen yürüyerek yapılacak ve binalar genelde dışardan görülecektir. Çiçek Pasajı’nda atıştırmalık, Fıccın sokak’ta öğle yemeği molası verilecektir. Atıştırmalık ve öğle yemeği serbesttir.

Katılım Bedeli: 100 TL

Kişi sayısı bildirimi için e-posta veya telefonla arayabilirsiniz.

Selva Suman  0532 217 12 42 ve selvasuman@gmail.com

Kahkaham Mücadelemdir

Kuraldışı Dergi’deki yeni yazım.

Her şeye rağmen biz bugün yine sokaklardayız. Hayır, bugün slogan atarak, pankart taşıyarak yürümüyoruz. Bugün sokaklara sere serpe yayılmışız. Rengarenk elbiselerimiz, rüzgarın dağıttığı saçlarımız, kocasız, babasız, abisiz tek başınalığımızla parklarda, sinemalarda, lokantaların kaldırımlara çıkarttığı masalarında, otobüslerde, minibüslerde, inadına her yerdeyiz. Başlarımız öne eğik değil ve yüzümüzde bir tebessüm var. İstanbul’un cilveli mavisi gözlerimizde oynaşıyor ve taze simit kokan rüzgarı yüreklerimizi hafifletiyor.

http://www.kuraldisidergi.com/6346/kahkaham-mucadelemdir/

Foto: Aisha Harley
Foto: Aisha Harley

Gezi’de Bize Yoga Oldu

Kuraldışı Dergi‘nin Temmuz Sayısındaki Yazım

 

http://mashallahnews.com/
http://mashallahnews.com/

Of! Nasıl bir aydı bu başımızdan geçen böyle!

Heyecandan korkuya, gururdan öfkeye, neşeden kedere, kahkahadan gözyaşına (duygusal ve bibersel) savrulduğum Haziran 2013’ün son demlerinde ilk defa bu sabah içimde bir akşamdan kalma hissiyle uyandım. Hani sanki dün gece çok içmişim, çok gülmüşüm, yerlere düşüp yolumu kaybetmişim, sonunda bir şekilde yatağımı bulmuşum… Öyle bir haldeyim.

Son otuz gündür elim telefonuma yapışmıştı. Bugün aynı el telefona gitmiyor bir türlü. Son haftalarda yogadan, kahveden çok zaman önce, daha gözlerim tam açılmamışken sosyal medyayı parmak yordamıyla bulan o el bu sabah bir çekingen. Üstelemiyorum. Az biraz anlıyorum onu. İnsan evladı tabiatı gereği bir yandan aidiyet (bütüne) hasreti ile yanıp tutuşurken diğer yandan da bütünün içindeki eşsiz varlığını pekiştirmek üzere tek başına kalmak ihtiyacını duyuyor.

Dostlarımın, ailemin, akrabalarımın çoğu gibi ben de Türkiye Cumhuriyeti tarihine geçecek olan Haziran 2013’ün çoğunu Gezi Parkı’nda, Taksim Meydanı’nda veya meydana açılan sokaklarda geçirdim. Bir dolu genç insanla tanıştım, çadır önü sohbetlerine katıldım. İzah edilemeyeni mizah ettikçe hem katıla katıla güldüm hem de zekâlarına hayran kaldım. Bir öğleden sonra, tam metroya binip eve dönecekken Taksim Meydanı’nda duran adamların arasına karıştım, #durankadın oldum.  Evde kaldığım akşamlarda sosyal medyada gezinmekten gözlerim şaşı oldu. Çok yazdım. Gezi direnişinin lehinde ve aleyhinde yazılan hemen her şeyi okudum. Yabancı gazetelerle, radyolarla röportaj yaptım. Az yedim, çok koşturdum. Hiç alışveriş etmedim. Bir damla içki içmediğim halde sokaklarda coşkudan sarhoş dolaştım. Gördüğüm sevgi ve dayanışmadan yüreğim kabardı, gözlerimden taştı, gözlerim yüzüme sığmaz oldu.

Geçen ay âşık oldum. Ülkemin insanlarına. Ya da ülkeyi filan da boş verin. İnsana âşık oldum. İnsan denen tasarım mucizesinin yarattığı için de tanrıya. Öyle âşık âşık dolaştım gaz kokan ara sokaklarda.

Herkes “Şimdi ne olacak?” diye soruyor. “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” diyoruz ki doğru. Sosyolog merceğinden bakıp durumu ve geleceği aşağı yukarı görebiliyorum. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Yirminci yüzyılın ikinci yarısından günümüze kadar geçen zamanda dünyanın çok farklı coğrafyasında benzer dinamikleri içeren toplumsal patlamalar oldu, oluyor, olacak. Bu hareketler, toplumsal ve siyasal alanlarda köklü dönüşümlere analık etti. Gezi Parkı direnişinin meyvelerini de toplumsal, siyasal, kültürel ve hatta bireysel hayatlarımızda toplayacağız yavaş yavaş. Orası kesin. Şimdi burada sosyolojik analize girmeye hiç niyetim yok. Enfes analizler keskin kalemlerin ucundan şakır şakır damlıyor zaten bu aralar. Hepimizin yaratıcı kanalları açıldı bu Gezi sürecinde. Birbirinden iyi yazılar çıkıyor sağda solda, her yerde.

Ben, madem sosyoloji kariyerimi yoga uğruna terk etmişim, o halde Gezi Parkı olaylarına sosyolojik açıdan değil de yogik bir yerden bakayım.

Gezi Parkında bize neler oldu?

Evet çok şeyler yazıldı, çizildi. Apolitik ama fırlama 90’lar gençliğinin peşinden biz vicdanı hür vatandaşlar ülkenin iki lokma yeşilinin dönüm dönüm satılmasından, hayatlarımızı yüksük kadar bir alana sıkıştıracak olan yasa ve düzenlemelerden, youtube’un, blogger’ın her altı ayda bir mahkeme kararınca kapatılmasından, THY hosteslerinin ruj rengine bile devletin karar vermesinden, çocuklara tecavüz edenlerin salıverilip durmasından, komşu sınırında dönen pis savaştan yarım yamalak haberdar olmaktan, patlayan bombaların ardından hâlâ yirmi dört aya varan taksit olanakları ile bizi alışveriş etmeye zorlayan reklamlardan bunalıp sokaklara döküldük. Meğer hepimiz bu anı bekliyormuşuz. Gezi Parkı için nöbet tutan gençlerin hareketi çöldeki vaha gibi belirdi hayatlarımızda. Hepimiz elimizdekini oracıkta bırakıp vahaya koştuk. Gazı yedikçe daha da “gaza geldik.”

Hikâyenin bu kısmını hepimiz az çok biliyoruz.

Bana sorarsanız orada bize başka bir şey daha oldu. Çok kabaca ve dilbilgisi kurallarını hoyratça yıkarak ifade etmek gerekirse, Gezi Parkı’nda bize yoga oldu.

Ne mi demek bu şimdi? Mizah edemeyeceğim için izah edeyim:

Sanskrit kökenli bir sözcük olan yoga bütünlük, birlik anlamına gelir. Bedenin, nefesin, zihnin, benliğin birliğidir yoga.  Yaradan ile yaratılanın bütünleşmesi, insanın kendi özü ile birleşmesi, diğerinde Yaradan’ı görmesi… Yoga bu insanlık hallerinin tamamını kapsar. En genel anlamıyla yoga insanın bir bütünün parçası olduğu gerçeğine gözlerini açmasıdır.

Bu gerçeğe gözlerimizi açmak özellikle yaşadığımız şu çağda çok önemli. Son yüzyılda hızla değişen iş ve özel hayat biçimleri insanı tarih boyunca eşi benzeri görülmemiş bir yalnızlığa sürükledi. Borç ödemek için büyük şirketlere gençliğini satan insan evladı, ışık hızıyla doğadan, aileden, cemaatten ve maneviyattan soyutlandı. Gökyüzündeki yıldızları bile görmesini engelleyen şehir ışıklarının altında kendini ufacık, zavallı ve tek başına bir varlık olarak görmeye başladı. Zaten o şirketlerdeki geleceğini garantilemek adına yedi yaşından beri bir sınavdan diğerine koşturarak çocukluğunu, ergenliğini feda etmişti. Hayat bir hayaldi.  Belki biraz hafta sonlarında, bir parça yılık izinlerde ve kim bilir belki bu işten istifa edilecek bir cesur gelecekte gerçekleşecek olan bir hayal. Onu zaten kimse anlamıyordu. Bir sonraki iphone’un piyasaya sürüleceği günü bekleyen insanlar hallerinden memnun gözüküyorlardı. O da Apple dükkânının önünde sıraya girenlere katıldı.

Zirvesi gökleri delen Himalayaların uzak mağaralarından dünyaya inen yoga, yirmi birinci yüzyılın yalnız insanı için gökte ararken yerde bulduğu bir nimet, hayatı bir hayal değil, hemen şimdi, şu anda yaşatmaya yarayan mucizevi bir araçtı. «Belim ağrıyor» ya da «Sıkı popom olsun» gibi dünyevi sebeplerle yogaya başlayanlar bile hareketlerin tasarımından bedene sızan enerjisi sayesinde kısa sürede yeni bir gerçekliğin gözlerinin önünde açıldığını fark ettiler. Yalnızlık hissi, alışverişe, yemek yemeye karşı duyulan oburluk, kronik şikâyetler kişi kendi ve diğerleri ile yeniden bağ kurdukça azalmaya yüz tuttu. İnsanların yirmi birinci yüzyıl yalnızlığında akın akın yoga derslerine koşmaları kısacık bir süre için bile olsa bütüne aidiyeti hissetmek içindi.

Biz de Gezi’de bütünlüğü hissettik. Bağ kurduk. Hiç tanımadığımız insanlarla ve kendimizle. Yalnız olmadığımızı bildik. Yüz binlerce yıldızın altında hep beraber yatarken yüreğimiz bütün insanlıkla beraber attı. Orantısız zekâdan doğan esprilere gülerken insan denen tasarım mucizesini yarattığı için Tanrı’ya şükrettik. Gezi’de biz yogadan sarhoş olduk. O sarhoşlukta herkesi sevmek çok kolaydı. Düşenin elinden tutmak, tanımadığın birisini kurtarmak için gaz bulutunun içine dalmak, evinin kapısını yaralılara açmak, kazan kazan yemek yapıp bedavaya dağıtmak, bütüne aidiyeti kanında, canında hissederken kolaydı.

İnsanın doğasında vardır bu hal. Yoga kafası derim ben buna. Beyin öyle bir kimyasal salgılar ki herkes kardeş görünür gözünüze. İnsan mucizevi bir tasarım. Sonsuz nefrete kadir olduğu gibi sonsuz merhamet de aynı cinsin yüreğinden, beyninden çevresine yayılıyor. Merhameti tetikleyen «yoga kafasını» yoga yapmayana anlatamazsınız. Anlayamaz. Dediğim gibi basit bir beyin fonksiyonudur çünkü. Ya vardır ya yoktur. Anlamasını beklemek haksızlıktır.

Biz de Gezi olayları sırasında bir yoga seansındaki gibi büyük bir bütüne ait olduğumuzu hatırladık. Tek başımıza da olsak bize kol kanat gerecek güzel insanların bu dünyada yaşadığını öğrendik. Farkında olmasak da örümcek ağından ince ağlarla birbirimize bağlı olduğumuzu kavradık. Dünyaya açılan penceremizin panjurlarını sonuna kadar açıp manzaranın enginliğine hayran olduk. Herkesin iyi kötü bir hikâyesi olduğunu, merakla dinlersek kabul edebileceğimizi hissettik.

İşte bize Gezi’de böyle bir yoga oldu. Yoga’nın beyinde nasıl bir kimyasal hal yarattığını yoga kitapları okuyarak hissedemeyeceğiniz gibi, Gezi’yi de sokaklara dökülmeden, parkları doldurmadan, gençlerin gözlerinin içine samimiyetle bakmadan anlayamazsınız. Ezber bozuldu çünkü. Bildiğimiz ezber kalıplarının penceresinden anlaşılacak bir hareket değil dışarıdaki. Bir anlayış atlaması yaşandı.  Eski kafalar «upgrade» edilmezse bu yeni kafa hiç anlaşılamayacak. Eski beyinlere yeni işletim sistemleri yüklenmedikçe gruplar arasında diyalog kurulamayacak.

Sonra park darmaduman edildi. Biz Bey ile oradaydık o akşam. Faciayı yaşamak, güzelliğin yarım saatte nefret tarafından yok edilebileceğine hep beraber tanıklık etmek bizi birbirimize iyice yakınlaştırdı. Aramızdaki birlik ve aidiyet hissi perçinlendi. Sonrasında artık yan yana çadırlarda uyumasak bile beraberdik. Bunu yüreğimizin bir kenarına yazdık. Ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı, bunu da bildik.

Esas iş şimdi başlıyor, hepimiz farkındayız.

Hocalarımız bize yogada hep şunu hatırlatırlar: Mat üzerinde yaptığınız çalışma hayatınızın aynasıdır. Hayatta sizi zorlayan şeyler yoga matı üzerinde de sizi bulur. Yoga sırasında zorlandığınız noktalarda alışkanlık tepkinizi vermek yerine, yeni bir şey denerseniz bu tecrübe hayata da yansır. Kaçmak yerine kalmak, öfkelenmek yerine gözlemlemek, oflayıp puflamak yerine nefes almak alıştığımız yolların kırılıp yerine tazelerinin gelmesini sağlar. Kişiyi daha mutlu ve özgür kılacak olan dönüşüm de burada başlar.

Gezi Parkı bir büyük bir yoga matıydı. Dilek Kökter Kuraldışı derginin geçen ayki sayısında  pek yerinde bir gözlem yapmış ve Gezi Parkı için «bireysel gelişimin gerçek merkezi» demişti.  Evet, orada alışkanlıklarımızı kırdık. Yeni bir şeyler denedik. Yenideki tazeliği, özgürlüğü tattık.

Şimdi yogayı hayata taşıma vakti. Grupça değil, tek başımıza. Bütüne aidiyetimizi unutmadan, pencerenin daralmasına izin vermeden daha mutlu ve özgür insanlar olma yolunda çalışma zamanı şimdi… Yüreğimizde aidiyet hissinin alevi taze iken her birimize düşen görev o bütünü tamamlayan eşsiz varlığımızı gerçekleştirmek, yaşamak ve ifade etmek.

Dünya bizimle daha iyi bir yer!

Namaste!

KD © 2013 Her hakkı saklıdır. Sitedeki yazılar izinsiz ve kaynak belirtmeden başka yerde yayımlanamaz. Ancak yazıları yazar ismi ve kaynak belirterek ya da dergiye link vererek paylaşabilirsiniz.

 

RESIST ISTANBUL: A personal story

This is a piece -her personal story- written by my dear friend Deniz Erkmen on the recent Social Protest Movement (Occupy Gezi).  If you are still curious about what is happenning in Istanbul (well by now it is whole Turkey) please keep reading!

Thank you so much for your support! 

Görsel
From Occupy Gezi’s Facebook Page

 WHEN THERE IS NO OTHER WAY BUT RESISTANCE! 

A personal account of the early days of OccupyGezi

Deniz Erkmen

At home in Istanbul, grading student papers while trying to follow a continuous facebook updates of events, I am getting more and more anxious to leave. It is impossible to concentrate. I read few lines from the paper, stop and think “do I have vinegar at home”? I read a few more lines, stop and wonder “does the pharmacy sell gas masks?” Not able to sit any longer, I call, text and facebook message a few friends; a marine biologist first, a graduate student in history second, then a film director and an environmental engineer… Everyone is planning to head to the Taksim square. I pack some vinegar and a bandanna into my backpack; I make sure I wear sneakers so I can run fast and I leave home not quite sure what is ahead of me.

At the ferry terminal, I greet my friend who just walked there from a meditation workshop. Aslı and I originally met at a yoga class. A month ago, we were at a yoga retreat together, in a small peaceful green campground next to the Mediterrenean. We look at each other, half worry-half smile. Life is, indeed, strange. I notice that her friend has flip flops on; in my mind I go “who will wear flip flops to a demonstration like this?” But this is what happens when you have young writers, yoga teachers, and filmmakers in an uprising. We are not that experienced when it comes to fighting police on the streets; it has not really been our cup of tea until now. But in the next few days, we’ll get our training.

My generation – people born mid 70s to 90s in Turkey have been categorically defined by their apoliticalness. Born around and after the military coup where many activists have been jailed and tortured brutally, many of us, unless their families were activists, have been socialized to avoid “politics.” Demonstrations have been dangerous affairs in Turkey and we have been taught by our families to stay away as much as possible. While this has changed over time to a certain extent, that socialization is strong and has created certain political habits of avoidance. Combine that with the general distrust towards established political institutions that is the trademark of the postindustrial generations and an unresponsive system without many functioning channels for participation, you have people who are not very positive about the possibilities of change through participation.

Then why are all my friends walking towards Taksim? What happened? Why would someone like me, someone who hates crowds, feels slightly awkward when she chants the slogans of the Turkish leftist parties, who flees the city whenever she can to rockclimb, would pack vinegar and a bandanna and walk towards a square where she is pretty sure she will get tear-gassed, maybe even worse?

https://fbcdn-sphotos-e-a.akamaihd.net
https://fbcdn-sphotos-e-a.akamaihd.net

At this point, I have already been part of the activities that have been going on to protect the small park, Gezi Parkı, at Taksim square, which is the social and political center of Istanbul. The park is, comparatively, tiny. Don’t think Central Park or Hyde Park; it is probably not even 1/10th of those. But it is the only green space in this very busy, very urban square. The Justice and Development party (JDP) government has decided unilaterally that they were to turn the park into a shopping mall in a replica of an Ottoman military barrack, even though there are multiple malls in walking distance or a few metro stops away. An association and a platform was formed around the issue and they started organizing and gathering signatures to protect the park.

This attempt to destroy the park was not an isolated case of transferring public property for private development. It was just one incident among the ongoing attacks from the JDP party directed towards public spaces, including not just historical buildings, city squares and neighborhoods, but also forests and national parks. We have been witnessing an ongoing destruction over the years. Just in the last few months, amidsts protests, a beloved pastry shop in a historical building was closed and a cherished movie theater was torn down because they were in a historical building that was sold to be turned into a shopping and entertainment complex. The groundbreaking for the third bridge over Bosphorus which is expected to cause enourmous environmental damage took place against opposition from citizen initiatives and professional bodies. The law to open up national parks to development was just waiting to be discussed at the parliament. We were sharing our concerns among friends and on social media, but were joking about how we couldn’t keep up with the speed of destruction.

Nor was the style new: pushing a big urban project that has no public support, that does not make sense from a public service or urban planning perspective, without any regard for objections coming from the civil society. Tayyip Erdoğan’s version of “democracy” meant that since he was elected and has majority in the parliament, he could do whatever he wanted, however he wanted it.

The governing style was indicative of an increasingly authoritarian and arrogant JDP party that was single-handedly pushing a conservative and neoliberal agenda. On the one hand, there were ongoing series of policies that were enacted that caused fear about state intervention in people’s lives and choices. There was the discussion about banning abortions and stories about women being mistreated in state-hospitals when they went in to get abortions; then the PM demanding families to have three kids. There was the overhaul of the education system with the goal of raising “a religious generation.” There was the ban on alcohol consumption between the hours of 10 pm and 6 am along with a ban on all alcohol advertisement. There was a growing sense that the government was trying to push a life-style and fit the public into a conservative mold.

On the other hand, the problem was not just about our fear for our life-styles. It also looked like the PM was using these interventions to distract everyone from major issues and to woo his followers by emphasizing the party’s conservativeness. In the meantime, democratic deficits of Turkey just continued to exacerbate. Turkey became the country with the highest number of imprisoned journalist in the world. The mainstream media was silenced and the judiciary became an ally for the executive. There was no way to oppose the JDP. Lastly, on May 11, there was a bombing in Reyhanlı, a town on Syrian border, already tense as a result of the civil war in Syria and Turkish government’s support for the opposition forces. 51 people were killed and the goverment reacted by banning the media from reporting on Reyhanlı. 51 people dead, 140 injured and we couldn’t even read about it in the papers.

While these were happening, people around me were getting more and more frustrated. We joked among our friends about how we couldn’t read the newspapers in the morning because we got too depressed to do work; and how we coudn’t read them at night because we lost our sleep. I felt like I was pushed into a corner by the increasingly conservative and authoritarian politics of the JDP, that I had no place to live and breathe in this country. I was feeling suffocated. Suffocated in this once majestic city where I was born and grew up, whose streets I have walked for years. Constantly afraid that any building, any street, and any nature area in other parts of the country that I loved and cherished was about to be destroyed. Voiceless, powerless; I felt helpless and I was angry not just at the government but at my helplessness. Gezi Parkı felt like a corner that we were pushed into. It was the last corner. It was small; but I could fight to save it.

So I followed the activities of the Taksim platform; I tried to spread the word over the social media. Then last week, on May 27, we got the news that the government sent bulldozers to start the construction. A small group stopped the bulldozers and on May 28 the police tried to push them out. The Gezi Parkı Watch was organized so some activists started sleeping at the park to fend off the bulldozers. People started to go to the park, including myself. The demonstrations were relatively small at first. In fact, I was not quite sure if they would ever get bigger. It was fun; people cheering, singing. A young, educated, colorful crowd, made mostly of anarchists, feminists, socialists, students, LGBT movement… Knowing that we are doing our best to show that we care about our right to this city felt good – but I also was not sure if we got any support beyond the park. And I was not sure what I would do if the police just kicked us out and tore the park down.

But when on the morning of May 31st the police raided the park at 5am, teargassed the demonstrators and burnt their tents down; when they continued to brutally teargas and spray people with water, even during the press release at the Taksim square couple of hours later, when a young woman was shot by tear-gas cannisters in her head, I instictively knew that there was no going back. To protest or not to protest was not a question anymore. The brutality, the arrogance, the sense of injustice was so strong and so in our faces that at last it boiled over. You push people back into a corner, and you keep on attacking, they would have to push back. There is a point where political protest is a defense as much as voice.

http://s3-ec.buzzfed.com
http://s3-ec.buzzfed.com

What has transpired after that has just been incredible. That night, on the ferry, we could already smell the teargas blowing in the wind from Taksim. We were afraid but we knew what we had to do. We joined others who were coming from all directions as we walked up Cihangir to Sıraselviler with thousands of people, people who looked, how should I put it, very regular. They have finished their work day, walked off their offices and met their friends. They were frustrated with the brutality, with the sense that their lives, their choices, their voices did not matter. They were frustrated about the arrogance of the primeminister. They were tired of feeling helpless. They wanted to breathe, live in freedom.

So they walked and chanted, in solidarity. I had friends who were walking from different directions towards Taksim Square that night and we all had similar stories to tell. Stories of cooperation and kindness amidst chaos. It was scary but incredibly uplifting. Are all street uprisings against police this friendly? These demonstrators were saying “sorry” when they bumped into each other while running away from a tear-gas cannisters. They were sharing their food and water, spraying each others’ teary burning faces with homemade antihistamine-water mixtures, carying one another, shouting “do not panic” while trying to remain calm under tear- gas fire, building barricades together. People were opening their doors and letting strangers in. Older people were shouting words of support from windows and giving protestors lemon, milk and vinegar (to help with the effects of the teargas). It felt like the people of Istanbul, who normally grunt and grind their teeth at each other in public, who elbow their way in and out of public transportation have realized that they actually live in the same city, that they can actually help each other and cooperate… That was the feeling – a moment of enlightenment: Yes, we live in the same city. Yes, we have the right to live like dignified human beings. And yes, we can.

Görsel

I am pretty sure that this is a turning-point in Turkish political history. A game-changer. Not because of what will come out of it as a result. I have no idea what will come out of these protests. I know that the aftermath of any uprising is chaotic; those that are the most organized have a way of hijacking the process; and established practices and habits do not disappear quickly. Moreover, a lot depends on the primeminister, whose reaction until this point has just been unbelievably, infuriatingly uncompromising. He is transforming himself into a dictator in front of our eyes and provoking his supporters in a very dangerous and irresponsible manner. So, who knows what will happen? I cannot claim to be overly hopeful – if things go downhill from here, there can also be a lot of disappointment.

But I believe that what we have witnessed in the past week was a break of political tradition in Turkey. There has been nothing similar in recent Turkish history, where so many people of different stripes came out on the streets voluntarily, spontenously, and have cooperated, coexisted and resisted together. This was a huge learning experience for all these “apolitical” professionals and youth who saw and experienced first-hand that if they act in solidarity – and they acted in solidarity; the socialists, the secularists, the soccer fans, the feminists, the Kurds – they can achieve something. That there is joy in solidarity and cooperation when you are fighting against injustice. That they can, in fact, use their strongests assets – their wit, creativity and love – against police brutality. Finally, we took to the streets and finally we are not afraid or helpless anymore. Now even my three year old niece says she wants to go out and join the resistance. That gives me some hope.

http://mashallahnews.com/
http://mashallahnews.com/

What is Happenning in Istanbul?

To my friends who live outside of Turkey:

I am writing to let you know what is going on in Istanbul for the last five days. I personally have to write this because at the time of my writing most of the media sources are shut down by the government and the word of mouth and the internet are the only ways left for us to explain ourselves and call for help and support.

Last week of May 2013 a group of people most of whom did not belong to any specific organization or ideology got together in Istanbul’s Gezi Park. Among them there were many of my friends and yoga students. Their reason was simple: To prevent and protest the upcoming demolishing of the park for the sake of building yet another shopping mall at very center of the city. There are numerous shopping malls in Istanbul, at least one in every neighborhood! The tearing down of the trees was supposed to begin early Thursday morning. People went to the park with their blankets, books and children. They put their tents down and spent the night under the trees. Early in the morning when the bulldozers started to pull the hundred-year-old trees out of the ground, they stood up against them to stop the operation.

They did nothing other than standing in front of the machines.

No newspaper, no television channel was there to report the protest. It was a complete media black out.

But the police arrived with water cannon vehicles and pepper spray. They chased the crowds out of the park.

In the evening of May 31st the number of protesters multiplied. So did the number of police forces around the park. Meanwhile local government of Istanbul shut down all the ways leading up to Taksim square where the Gezi Park is located. The metro was shut down, ferries were cancelled, roads were blocked.

Yet more and more people made their way up to the center of the city by walking.

They came from all around Istanbul. They came from all different backgrounds, different ideologies, different religions. They all gathered to prevent the demolition of something bigger than the park:

The right to live as honorable citizens of this country.

They gathered and continued sitting in the park. The riot police set fire to the demonstrators’ tents and attacked them with pressurized water, pepper and tear gas during a night raid. Two young people were run over by the vehicles and were killed. Another young woman, a friend of mine, was hit in the head by one of the incoming tear gas canisters. The police were shooting them straight into the crowd. After a three hour operation she is still in Intensive Care Unit and in very critical condition. As I write this we don’t know if she is going to make it. This blog is dedicated to her.

These people are my friends. They are my students, my relatives. They have no «hidden agenda» as the state likes to say. Their agenda is out there. It is very clear. The whole country is being sold to corporations by the government, for the construction of malls, luxury condominiums, freeways, dams and nuclear plants. The government is looking for (and creating when necessary) any excuse to attack Syria against Turkish people’s will.

On top of all that, the government control over its people’s personal lives has become unbearable as of late. The state, under its conservative agenda passed many laws and regulations concerning abortion, cesarean birth, sale and use of alcohol and even the color of lipstick worn by the airline stewardesses.

People who are marching to the center of Istanbul are demanding their right to live freely and receive justice, protection and respect from the State. They demand to be involved in the decision-making processes about the city they live in.

What they have received instead is excessive force and enormous amounts of tear gas shot straight into their faces. Three people lost their eyes.

Yet they still march. Hundreds and thousands of citizens from all walks of life then joined them to support for the protestors. Couple of more thousand passed the Bosporus Bridge on foot to support the people of Taksim. They were met with more water cannons and more pepper spray, more hostility. Four people died, thousands of people were injured.

No newspaper or TV channel was there to report the events. They were busy with broadcasting news about Miss Turkey and “the strangest cat of the world”.

Police kept chasing people and spraying them with pepper spray to an extent that stray dogs and cats were poisoned and died by it.

Schools, hospitals and even 5 star hotels around Taksim Square opened their doors to the injured. Doctors filled the classrooms and hotel rooms to provide first aid. Some police officers refused to spray innocent people with tear gas and quit their jobs. Around the square they placed jammers to prevent internet connection and 3g networks were blocked. Residents and businesses in the area provided free wireless network for the people on the streets. Restaurants offered food and water for free.

People in Ankara and İzmir gathered on the streets to support the resistance in Istanbul. Demonstations spread to other cities where citizens were faced more brutality and hostiliy from police. Hundred of thousands kept joining.

Mainstream media kept showing Miss Turkey and “the strangest cat of the world”.

***

I am writing this letter so that you know what is going on in Istanbul. Mass media will not tell you any of this. Not in my country at least. Please post as many as articles as you see on the Internet and spread the word.

I do not belong to a political party. I don’t believe in politics. I don’t defend any ideology and I am not on the side of any regime. Like many others in Turkey I am tired and frustrated from the polarization between Kemalist seculars and the Islamists. I don’t belong to any of them. I believe in moving away from polarization and towards a new way of relating. I know many people who are out on the streets of Istanbul share the way I think and I know we are not the only ones. We just want to live our lives with human dignity.

As I was posting articles that explained what is happening in Istanbul on my Facebook page last night someone asked me the following question:

«What are you hoping to gain by complaining about our country to foreigners?»

This blog is my answer to her.

By so called «complaining» about my country I am hoping to gain:

Freedom of expression and speech,

Respect for human rights,

Control over the decisions I make concerning my on my body,

The right to legally congregate in any part of the city without being considered a terrorist.

But most of all by spreading the word to you, my friends who live in other parts of the world, I am hoping to get your awareness, support and help!

Please spread the word and share this blog.

Thank you!

For futher info and things you can do for help please see Amnesty International’s Call for Urgent Help

Görsel
Taken from Occupy Gezi Facebook page. Also used by Reuters

HERŞEYE RAĞMEN

Son haftalar tatlı bir telaş içinde geçti. İstanbul’a gelen yoga hocalarımı ağırlamakla meşguldüm. Öğrencisi olduğum Shadow Yoga okulunun kurucusu Zhander Remete ile okulun en kıdemli öğretmeni ve müdürü Emma Balnaves her yıl gerçekleştirdikleri Avrupa turuna İstanbul’da başladılar. Yıllardır hayalini kurduğum bir şeydi bu benim. Öğretilerinin ışığında eğittiğim öğrencilerim ile ustalarımı buluşturmak yani. İnsanın böyle büyük bir hayali gerçekleşince stres katsayısı artıyor. Ben de hocaları gezdirip, beslediğimiz geçen hafta boyunca pek çok defa zihnimi stresin çalkantılı sularından, anın zenginliğine davet etmek durumunda kaldım. Çünkü Boğaz manzarasına karşı kahve de içiyor olsanız, trafikte sıkışmış da ustalarla geçen her an, öğrencinin bilgisini pekiştirip, ruhunu beslemeye yarayan sözler ve/veya suskunluklarla dolu. Ben de hocalar için mükemmel ortamı yaratmanın sorumluluğunu taşıyan kendimi mümkün olduğunca arka koltuğa oturtup, o andaki dersi izlemeye verdim dikkatimi.

Haftanın her anı tam konsantrasyon öğrencilik ederek geçti diyebilirim. Emma Hoca’nın Cihangir Yoga’da verdiği üç günlük muazzam kursta da bu öğrenme, zenginleşme, beslenme süreci zirve yaptı.

Bugün Büyükada’dayım.

Haftalar, belki de aylardır hayalini kurduğum gün bugün.

Bir gün adaya gitsem…Ah yoga, yazı, yürüyüş ve yunanca ile dolu yalnız bir gün yaşasam…Deyip deyip duruyordum. Her sabah ve çoğu akşam ders verdiğim için bu hayalimi gerçekleştirecek bir zaman da bir türlü bulamıyordum. Nihayet Emma hocayı yolcu ettiğim günün ertesinde ne olursa olsun ada gününü yaratmaya karar verdim. Son on günü pek bir sosyal geçirdiğim için tek başıma kalmaya susamıştım. Geceden çantamı hazırladım, spor ayakkabıları dolaptan çıkardım. Bir Türkçe, bir İngilizce roman, bilgisayar, yoga kıyafeti, yunanca kitabı, yağmurluk, psikoloji dersinde yapacağım bir sunum için üzerinde çalıştığım aile ağacı notlarım, hepsini topladım. Sanırsınız ki yedi gün yedi gece kalacağım adada.

Sabah perdeleri ve gözlerimi açmadan hazırlandım, bir taksi çağırdım. Sokağa adım atar atmaz soğuk rüzgar ve yağmur çarptı yüzüme. Çantamdaki ada ekipmanı hayal kırıklığı ile yer değiştirdiler. Gün aymamıştı daha. Dersten sonra karar veririm, dedim. Ama olur mu yani? Günlerdir bal bahar ortalık, şimdi bu kıştan kalma gün de neyin nesi?

Kendi yogamı yaptım. Güneş doğdu. Öğrenciler geldi. Ders yapmadık. Hepimiz yorgunduk. Emma’nın workshopunda öğrendiklerimizi konuştuk. Önceki gün camlarını sonuna kadar açtığımız halde terlediğimiz stüdyoda bu sefer üşüdük. “Gitmeyeceğim herhalde” dedim kendi kendime. Zaten çok yorgunum. Adada yapmayı düşündüğüm her şeyi evde yaparım. Çantamın içinde romanlarım, defterim üzüntü ile içlerini çektiler. Eve gidince hep bir şeylerin beni alıkoyacağını biliyorlar.

Dersten sonra sokağa çıktık. Hava iyice sertleşmiş. Düşünmeden Çağlayan’ın arabasına bindim, beni Kabataş vapur iskelesine götürmesini rica ettim. On dakika sonra, bir grup Japon turist ile birlikte Adalar vapurunda sıcacık bir simidi çayıma bandırıyordum. Hava, deniz, yer, gök hepsi griye kesmiş, güzelim şehrin renklerinin tamamı çalınmış. Kınalı, Burgaz, Heybeli, derken saat onda vapur bizim Ada’ya yanaşırken bana yine bir tembellik hasıl oldu. Aman, şimdi bu havada eve git, evi önce havalandır, sonra ısıt. Bır bır bır. İki satır yazacaksın diye. Bak vapur ne güzeldi. Hadi hiç inmeden dönelim. Şu gri, haşin adanın seni bağrına basacak hali var mı?

Ay ciddiyim böyle diyor şeytan.

Kalk kır bacağını değil mi? Japonlar kalkmış, merdivenlere yürüyorlar. Ben camdan bakıp çocukluktan kalma bir alışkanlıkla bizim evin yerini kestirmeye çalışıyorum. Bizim ev vapurdan gözükmez. İskele verildi. Japonlar şemsiyelerini açtılar. Yok artık. Şeytan gevrek gevrek kulağıma fısıldıyor. Varılan yer değil zaten yolculukmuş önemli olan. Şimdi bir çay daha içerek gerisin geri dönecekmişiz, Heybeli, Burgaz, Kınalı, Kadıköy, Kabataş.

Ne diyorsun ya! Bunca yolu gerisin geri dönmeye mi geldim ben? Hadi be kardeşim!

Yerimden fırladım, iskeleler geri çekilirken ben vapurdan atladım. Şeytan kırık bacağı ile peşimden gelemedi, vapurda kaldı, dönüp el salladım. Çay içip Kabataş’a tek başına dönsün.

Çarşıya doğru yürüdüm. Her şeye rağmen geldim ya, içimde bir özgürlük duygusu. Şimdi eve giderim, kaloriferleri yakarım, bir çay yaparım, güzel bir müzik koyarım. Okurum, yazarım, yoga yaparım, atlarım bisiklete bir tur dönerim. Yağmur durursa Aya Yorgi’de bir mum yakarım.

Görevimi başarıyla tamamladım. Başarının tatlı tatmini ile yoga dağarcığıma yeni katılan bilgilerin pırpır eden heyecanını doya doya yaşayabilirim şimdi.

Beyoğlu’nun Arka Sokakları

Biz küçükken Beyoğlu’nun arka sokakları bize yasak yerlerdi. Ve her yasak yer gibi oralarda dolaşmanın tadına doyum olmazdı.

Şimdi size bu satırları Beyoğlu’nun arka sokaklarında bir internet kafe’den yazıyorum. Eskiden gelsek anamızın babamızın yüreğine inecek o izbe sokakların bir tanesinin köşesindeki eski bir taş binanın üçüncü katında kafeden çok devlet okullarındaki dil labaratuarlarını andıran floresan ışıklı bir odada dört adet genç oğlan, bir turist kızcağız bir de ben hücrelerimize çekilmiş, internet mucizesini tecrübe ediyoruz. Floresanı, yerdeki muşambadan parkeleri, avaz avaz bağıran radyodaki reklamların kalitesizliğinden hiç de etkilenmiyormuş gibi görünen kibar amca biraz önce bana ve önümdeki hücreden THY bileti alan turist kıza çay ikram etti. Amca buranın sahibi sanırım. Mal sahibi, işletme sahibi, internet sahibi…Artık bilmiyorum tam olarak neyin sahibi, ama o bir Sahip. Kibar, saygılı, kendinden emin. Onun bilgisayar ışıklarının uzağındaki köşesinden yayılan varlığı yan hücrelerde kim bilir ne yapan oğlanların şamatasını engelliyor. Bırakın şamatayı bir yana yeniyetmelerin çoğunluk nüfusu oluşturduğu odamızda çıt çıkmıyor. Sahib’in sessiz otoritesi hepimizi içe dönmeye heveslendirmiş olsa gerek…Amcadan mükemmel yoga hocası olur!

Neyse diyorum ki Beyoğlu’nun arka sokaklarının bize yasak olduğu zamanların üzerinden yıllar, yaşlar geçti. Aynı sokaklarda hala o pis adamlar geziniyor. Onlar nedense hiç değişmiyorlar. Pis sakalları, öbek öbek olarak işsiz güçsüz dükkanların önünde takılmaları, sokağa dönen tekil kadınlara meydan okur gibi bakmaları, ortalık yerde oralarını buralarını kaşımaları filan bunlar hiç değişmiyor. değişen benim onlarla ilişkim. Değişen benim tavrım. Artık onları varlığıma tehdit olarak algılamadığım gibi, gözlerinin içine bakıp onların hikayelerini merak ettiğim de oluyor. Bazen. Çoğunlukla aldırmıyorum onlara. Beyoğlu’nun arka sokakları artık sadece onların değil, benim de mekanım oldu çünkü. Beni görür görmez gözlerini üzerime dikseler de, onlar biliyor ki bu sokakları artık biz paylaşıyoruz.

İşte öyle bir gün. İstanbul’da 30. gün. Kendime alışma süresi için 40 gün vermiştim. Kırkıncı günde yeniden İstanbul’lu olacağım. Şu aralar hala biraz akvaryumdaki balıklara bakar gibi bakıyorum etrafıma. Metrodan hep beraber iniyoruz. Çok ayaklı bir organizma gibi yürüyoruz. Beraber hareket ettiğim diğer bacakların bedenlerinden bağımsız hareket etmeme imkan yok. Yavaşlayamam, ters yöne gidemem, isyan edemem. Usul usul kalabalığın akışına teslim ediyorum kendimi.

Ama Beyoğlu’na çıkınca ben yine tek ve kendimim. Tek başıma yemek yediğim yerler var. Arka sokaklarda. Benim arkadaşlarım zamanla Beyoığlunu terk ettiler. Benim Tayland’dan, Portland’dan İstanbul’a tatile geldiğim yazlarda ”Biz artık Beyoğluna çıkmıyoruz” dediler. Ben de tek başıma çıktım. Arka sokaklara tek başıma daldım.

İstanbul öyle bir şehir ki her köşeden bir başka alem çıkabiliyor karşınıza. İnsan bu sokaklarda gezmeye vakit ve enerji ayırırsa ve bir de gözü çirkinliklerin arasından hayata dair olan ayrıntıyı seçme terbiyesine sahipse, bu şehirde Evliya Çelebi olur. Ben bugün öyle arka sokaklarda gezineyim diye çıkmamıştım aslında sokağa. Yunanca dersimden sonra birkaç saat boşluğum vardı, o sırada bir yazı yazayım bari, şu okurlarımı çok ihmal ettim diye düşünerek bir kafe arıyordum. Bilgisayarımı da yanıma almamışım bu sabah, artık defterime yazarım diye diye karnımı doyurmak üzere müdavimi olduğum lokantalardan birine girdim. Tanıdıklar vardı. Beraber oturduk. Dedim,

“Bana iki saatliğine verebileceğiniz bir bilgisayarınız var mı? ”

Dediler,

“Yok ama. Internet kafeler ne gübe duruyor? ”

Dedim,

“İnternet kafe mi kaldı ya?” (En Tayland’da ottan çatılı bir kulubede Yasemin’le internete bakmıştık. Etrafımız yine aynı şimdiki gibi yeni yetme oğlanlarla doluydu.)

O ara garson atıldı,

“Bak dedi şu karşıki sokağa gir, sonuna kadar yürü, sola gir. Orada köşede bir tane var. Neon ışıklı tabelasını görürsün zaten.”

Gidip yazı yazabilir miyim orada?

Karşıki sokağa girdim. Adamlar dönüp bana baktı. Yola devam ettim. Köşede bir polis memuru oturmuş kürdanla dişlerini temizliyor. Gayrı ihtiyarı başımı öne eğdim. O hortum polisin ün saldığı karakolun sokağı buralar. Köşedeki binanın önünde zınk diye durdum. Yeşil panjurlu, siyah ferforjeli bakımlı taş bir Rum binası. Bir daire satılık. Hemen içeri daldım, asansör var mı diye bakmaya. Yokmuş. Ama her bir dairenin önünde çiçekler, zevkli kapı süsleri, konser tiyatro posterleri…Keşke biz de bu binada yaşasak. Belki de giriş katındaki daire satılıktır. Emlakçının numarasını not ettim. Hayal malzemesi çıkar diye.

Tam telefonu cebime koymuş sola dönecektim, yine. Zınk. Bu sefer neden durduğumu öyle hemen anlamadım. Neden sonra bir kırtasiyeci vitrinine baktığımı fark ettim. Vitrine vitrin demeye bin şahit. Üç basamakla inilen kuytu karanlık dükkanın içindeki her bir malın üstüste alt alta yığılmış olduğu bir cam bölme. dağımıklık değildi beni şaşırtan ve zınk diye durmama neden olan. O karışıklıkla üst üste alt alta vitrine yığılmış malların kendisi idi. Annesi ile sokakta yürüyen çocuğun oyuncakçı vitrini önünde birden durup annesini çekiştirmesi gibi bir şeydi benimki. Gibi filan değil, tastamam o halin kendisi idi çünkü vitrindeki mallar benim çocukluğumdan kalma oyuncaklardı!

Bayramlarda sınıfı süslediğimiz yaldızlı kedi merdivenleri, grapon kağıtları, Japon fenerleri, Atalı minik bayraklar (camlara asılan), plastik bebekler, pergel takımı, kırmızı kalem, dolma kalem, hokka, mürekkep, blok fülüt. Burası, dedim herhalde kapalıdır. Eski bir kırtasiyecinin deposu filandır. Tozlu, puslu cam kapısından içeriye bakmak için bir adım atınca ilkokul 2. sınıf önlüğüm gibi solmuş gibi bir kağıt bayrakla burun buruna geldim. Bayrağın arkasından gördüğüm kadarıyla içeride bir adam vardı ve eğer ki yoga yapmıyorsa, oyuncakçının yaşlı sahibi içeride namaz kılıyordu. Rahatsız etmemek için oradan uzaklaştım ama aklım o renkli tuşlu melodikada kaldı. Buradan çıkınca yine bakarım belki. Bir rüyadan ibaret değilse tabii o dükkan.

Size yazdığım bu dakikalar arasında bana ikinci çayımı getiren Sahib ile biraz sohbet ettik. Yunan televizyonundan dizi seyrediyordu. Hayırdır dedim. Dedi, “Ben Cihangir’de Rum komşularla büyüdüm. Hepsi, ne yazık, göçmek zorunda kaldılar. Şimdi işte internetten Yunan televizyonu seyrederken yine onların seslerini duyar gibi oluyor, çocukluğuma dönüyorum. ”

Ezan başlayınca televizyonun sesini kıstı.

Esrarlı köşeleri ve sürprizler dolu insanları ile Beyoğlu’nun Arka Sokakları’nı ne çok severim.

İstanbul yazıları devam edecek.

Cümleten Hoşgeldik!