Yazar Yılbaşı Seviyor

IMG_6957Büyüdüğüm evde yılbaşlarına çok önem verilirdi. Bayramlardan ve hatta yaş günlerinden bile daha önemliydi yılbaşı. Muhakkak bizim evde toplanırdık. Annem emektar yardımcısı Ayşe Hanım’la beraber bütün gün yemek pişirirdi. Tavuğun içi doldurulur, lahana dolmalar sarılır, kayısılı, kestaneli pilav hazırlanırdı. Kütür kütür salatalar, cevizli kabak tatlısı derken benim içim içime sığmazdı. Benim görevim, evin tek çocuğu olarak süslemeler ve hediyelerdi. Gerçek çam ağacımız olmazdı ama Gayrettepe’mizin sayılı kırtasiyecilerinden olan Emek Kırtasiye’den bir plastik çam almıştım, her sene onu çıkartırdık. Ufak bir şeydi. Sarı çini sobanın üzerine kurardık ki boyu boyumuza erişsin. Günler önce onu süslerdik. Mavi, yeşil, kırmızı toplar takardık dallarına. Renkli topların parlak yüzeyi yumurta kabuğu gibi incecik bir maddeden yapılmıştı, deliğinden iplik geçirirken elimden kayar da parkeye düşerse hemen tuzla buz olurdu. Mavi, yeşil pırıltılar yere yayılırdı.

Hediyeler de önemliydi. Ufak tefek şeylerdi ama annem herkese hediye alırdı. Ben de alırdım. Çoğu yine Emek ya da Erdoğan kırtasiyeden kokulu kalem, defter, kitap belki bir iki biblo. Annem, neneme, büyük halamıza, dedeme Sinan Pasajı’ndan pijama, gecelik, sabahlık, terlik alırdı. Ben bazen de fotoroman hazırlardım. Büyük projeydi. Zaman isterdi. Önce hikayeye karar verirdim, sonra hikayede kullanacağım fotoğrafların negatiflerini bulup, numaralarını zarfı üzerine yazıp yine Sinan Pasaj’ındaki Foto Köksal’a götürürdüm. Fotoğraflarım hazır olunca bir deftere uhu ile yapıştırır, altına fotoğraflarda görünen insanların (ben, Yasemin, annem, Mete baba) gerçek kişilikleri ve hayatlarıyla ilgilisi alakası olmayan bir öykü yazardım. Yasemin’e hazırladığım bir fotoromanda biz önce devrimci gençlik iken sonra kötü yola düşüyorduk. Herkes kendi fotoğrafını başka bir hikaye örgüsü içinde görünce gülerdi. Fotoroman hediyelerim pek sükse yapardı aile içinde.

Yılbaşı günü okul yarım gündü. Önceki gün kardeşim Selim’in doğumgünü olduğu için babamlarda kalmış olurdum. Babamların evi Nişantaşı’ndaydı. Selim’in yaş günü partisi ile yılbaşını beraber kutlardık. Halalarım, baba tarafından kuzinlerin gelirdi. Ortaokuldan en yakın üç arkadaşım da Selim’in yaş gününü kaçırmazdı. Pasta keser, çocuğun hediye oyuncaklarıyla oynardık. Gülmekten sarhoş olurdum. Kardeşimi öper, ranzanın üst katındaki yatağıma çok mutlu yatardım. Ertesi sabah, babamlar uyanmadan kalkar, Selva’nın kremlerini sürünüp Nişantaşı soğuğunda koşa koşa okula giderdim. Okula yürüyerek gitmek harika bir şeydi. Okulun yarım gün olması daha da harika bir şeydi. Akşam yeni yıla girecek olmamızın heyecanı ise paha biçilmezdi. Hele bazen kar yağardı ya, sevinçten ağlayacak gibi olurdum. (abartmıyorum)

Sonra akşam, lahana dolmalar sarılmış, tavuk poposunda bir elma ile fırına verilmiş ve ben şıkır şıkır giyinmişken salona geçerdim. Elimde günlüğümle. Annem sehpaya kuru yemiş bırakırdı. Mumlar yakardı. Sofra kurulurdu. Şarap bardakları dizilirdi. Jan Garbarek albümünü müzik setine yerleştirirdi. Ben yere, halının üzerine otururdum ve dünyanın en ciddi işini yapar gibi günlüğüme biten yılın olaylarını yazardım. Ocak ayından başlar ve başıma gelenlerden, duygularıma, dünyadaki gelişmelerden, derslere, aile içinde olaylara kadar her şeyi bir bir not ederdim. Bir ritüeldi bu benim için. Bir arınma süreci belki. Önceki yılın muhasebesini yapmadan yenisine girmemeliydim. Önceki beni kapatmadan yeni ben’e adım atmamalıydım.

Bir yılbaşını özellikle çok iyi hatırlıyorum. 1989’a giriyorduk. Ben yine salonda orta sehpanın başına çökmüş hummalı bir şekilde yılın özetini çıkartıyordum. Televizyon açıktı. Jan Garbarek de çalıyordu ama televizyonun sesini yine de açmıştım. Doğu bloğu yıkılıyordu. Prag’da yüzbinlerce insan toplanmış ellerinde mumlarla özgürlüğü kutluyordu, Gorbaçov gülümsüyordu, Estonya’dan Letonya’ya insanlar el ele zincir kurmuşlardı. Televizyondaki sunucu tarihin çok önemli bir dönüm noktasında duruyoruz diyordu. Ben heyecanlanıyordum. Tam anne gel, gel tarihin dönüm noktasını beraber yaşayalım diyecekken televizyon Moskova’ya dönüyordu. Marx ile Lenin’in heykellerini yere indirip sürüklüyorlardı. Annemi mutfaktan getirtmekten vazgeçiyordum. Annemler bunu görürse üzülürdü. Kanal değiştiriyordum. Artık bizim de renkli televizyonumuz, uzaktan kumandamız ve birden fazla kanalımız vardı. Ne çabuk alışmıştık.

Üç kuşak bizde toplanırdık. Biz ve Kuruyazıcı ailesinin üç kuşağı. Kuruyazıcı ailesi akrabalarımız gibiydi. (Hâlâ öyle) Masanın etrafını yediden yetmişe kuşatırdık. Şaraplar açılır, çocuk, yaşlı hepimizin eline bir kadeh tutuşturulurdu. Renkli külahlar takılır, balonlar şişirilir, düdükler çalınırdı. Hediyeleri ben dağıtırdım. Düğün çığırtkanı gibi. Her paketin üzerine önceden kimden kime olduğunu yazmış olurduk. Nilüfer’den Saadete. Mete’den Defne’ye, Dede’den Nene’ye… O ağacın etrafında hediyesini bekleyen herkese çocuklaşırdı. Davetsiz bir misafir geliverirse annem bir koşu içeri odalara koşar, zulasından muhakkak bir hediye çıkartır, ağacın altına sürüverirdi.

Sonra yerdik, ne yerdik ama! Patlayana kadar yerdik. Mide fesadı geçireceğim galiba derdik ama yine de yerdik. Yeni yıla girerken Mete babam şampanya patlatırdı, annem yayvan ağızlı kadehleri köpüklerin altına tutardı. Ben sevinçten sarhoş olurdum.

İnanır mısınız bu düzen tüm çocukluğum, gençliğim boyunca sürdü. Annemin evinden ayrılıp, Cihangir’e taşındığım yıllarda bile muhakkak yılbaşı yemeğini orada yedim. Yasemin de benimle geldi. Sevgililerimize de masada yer açıldı. Plastik ağacın yerini gerçek ağaç aldı, parlak yeşil mavi topların hepsi kırıldı, yerine plastikleri asıldı. Sonra her sene yaşlı kuşaktan birileri eksilmeye başladı. Dedem gitti. Arkasından Nezahat teyze, nenem, koca hala, kırmızı nene… Yerlerini Kuruyazıcıların torunları aldı. Bazı şeyler hiç değişmedi. Yılbaşının yüreğimdeki yeri mesela.

Herkesi benim gibi sandım. O yüzden de Tayland’da geçirdiğim ilk yılbaşında yanımdaki sevgilim erkenden yatıp horul horul uykuya dalınca acımdan ne yapacağımı şaşırdım. Kamboçya sınırında bir adadaydık. Hava ılıktı. Kaldığımız otel plaja renkli ampuller asmıştı. Müzik çalıyor, dans ediyor, yiyor içiyor ve yeni yılı kutluyorlardı. Yeni yıl çünkü dünyadaki insanların çoğunluğunun aynı anda ümitle geleceğe baktıkları bir gündür. Kutlansa da kutlanmasa da benim sehpa başına çöküp de muhasebesini yaptığım gibi önceki zaman kısaca gözden geçirilir ve sonraki zamana umutla adım atılır. Bir şeylerin değişeceğine, daha iyiye gideceğine dair bir ümit belirir. Kısacık da olsa, karanlık göklerde patlayıp yıldızları dökülen bir havai fişek gibi de olsa bir an için birlikte hissederiz onu. İnsan yanındakine sarılmak ister. O ana beraber değer vermek ister.

Ben Kamboçya sınırındaki o adada, kaldığımız bungalovun balkonundaki plajın renkli ampulleri altında dans eden insanlara bakarken İstanbul’u, Gayrettepe’de bir dairede plastik ağacın altında birbirine hediye veren ailemi çok özledim ve ağladım.

Dün yeni bir projeye başladım. Kitaplarımdaki yılbaşı bölümlerini İnstagram’da canlı yayında okuyorum. Türkiye saati ile 17:00de, 26-29 Aralık arası her gün. Bu projeyi ilan ettiğimde, öğrencilerimden biri haklı olarak “her kitabınızda bir yılbaşı sahnesi mi var,” diye sordu. Ben evet deyince de ekledi:

“Demek ki yazar yılbaşını seviyor!”

Doğru bu yazar yılbaşını çok seviyor!

Akşam 17:00’de instagram canlı yayında görüşmek üzere. Yeni yılınız kutlu ve çok mutlu olsun. Sağlığa, özgür günlere, beraberliğe, ilhama ve dayanışmaya… Ümitle,

Defne

 

 

Hayatı Beklerken*

IMG_4274Sevgili Okur,

Nasılsın?

Ben, biliyorsundur belki, bir zamandır İstanbul’dayım. İstanbul’da olduğum için de hayatı nefes nefese yaşıyorum. Günümü asgari miktarda faaliyetle de doldursam yine de hep bir yetiştim, yetişemiyorum, yetişmeliyim hissi yakamı bırakmıyor. Stres dedikleri bu işte, değil mi? Bir boşluk bulamamak… Dolu, dolu dolu. Her yer, herkes, her an dolu.

İstanbul’da hayat böyle dolu dolu bir şey – inanır mısın, uzaklardayken özlenen bir doluluk bu ama bu konuyu uzaklardan yazacağım bir mektubumda işlerim.

Stres, malum, akıllara zarar bir illet. Ben de aynı senin gibi ondan kurtulmanın, onsuz yaşamanın yollarını düşünüyorum. Zamanla ilgili bir durum. Zaman varsa stres yok, zaman yoksa stres var. Ama o kadar basit değil. Çünkü stresin bağımlılık yaratan bir tarafı da var. İnsan ona bir alışınca, zamanın bol olduğu günlerde bile yetişmeliyim, yetişmeliyim, yetişmeliyim temposu ile yaşıyor.

Tatillerde olur ya bazen, bir rahatlayamazsın. Koca bir gün deniz derya gibi önünde uzanır, onu bile bölüp parçalayıp programlamak istersin. Tatil bile dolu dolu geçsin istersin. Öyle bir bağımlılık sözünü ettiğim.
İşte ben de tünelde, metroda, vapurda hemşerilerimin oluşturduğu nehirler içinde bir damla misali koşturup dururken bu doluluk, boşluk üzerine kafa yoruyorum. Hiç vaktim yok diyoruz, birbirimize. Ben diyorum yani, soranlara. “İnan ki hiç vaktim yok” diyorum yolda rastladıklarıma; “Ve olmayacak da” diye içimden geçiyorum. İstanbul’a geleli üç ay oldu neredeyse, görüştüğüm arkadaş sayısı üçü bulmadı.

Çok doluyum.

Çok çok çok doluyum.

İyi peki tamam da, hayat nerede yaşanacak?

Ha, işte bence stresin en fena tarafı bu. Doluluğu, kaygısı, koşturmacası değil…

Onunla dolu dakikalarımızı hayattan saymayışımız.

O bitsin de hayat başlasın, diye düşünmemiz… Dört gözle beklediğimiz -ve programlarla dolduracağımız- tatillerde, hafta sonlarında, emekliliğimizde yaşayacağımız “gerçek” hayatı şu andan başka, şu andan uzak bir şey sanmamız.
Belki tam da bu yüzden bir türlü yavaşlayamayışımız.

Koşturmacanın içindeyken hayatın tadını alamıyoruz çünkü tatmak için bir durmuyoruz. Aklımıza bile gelmiyor. Ben en azından sessiz bir çalışma odasında roman okumak yerine (benim için “hayat”) berbat trafiğin, gürültünün, egzozun içinde tatminsizlik içinde hızlı hızlı yürüdüğüm o anın, hayatın ta kendisi olduğuna aklımı bir türlü ikna edemiyorum. Şimdi koşmazsam hep uzaklarda, stresin bittiği, günlerin boşaldığı bir zamanda yaşanacak olan hayatı kaçıracakmış gibi bir telaşla bir işten diğerine atılıyorum.

Hayat, hayatı beklerken geçiveriyor galiba!

Oysa hayat uzaklardaki bir hayal değil, şimdi şu anda her nerede isen tam da orada akan su gibi bir şey. Kendi yolunu bulan, açan, akan, çağlayan bir şey… Koştursak da damarımızda, dursak da orada.

Geçerken onu görmek de bizim elimizde, görmeden içinden geçivermek de…

Ne dersin?

Sen de yaz bana okur.

Ve sağlıcakla kal!

Defne

* Bu yazı ilk olarak Kuraldışı Dergi‘nin Nisan sayısında yayımlanmıştır.

Farketmediğimiz İstanbul- Fener ve Balat Gezisi

Foto: Aisha Harley
Foto: Aisha Harley

“Kubbenin altında yanyana durduk. Çaktırmadan kolumu koluna dayadım. Bir melankoli dalgasının gelip beni de sardığının farkındaydım, ama bu hüzün Maria’nınki mi, Leyla’nın ki mi, yoksa benimki mi bilemedim. Belki Leyla, Moğollu Maria gibi kendini bir kiliseye, tekkeye, manastıra kapamak, hayatını hüznün ve neşenin ötesindeki sırrı keşfetmeye adamak istiyordu. Belki hüzün yüzyıllardır bu şehrin havasına gaz gibi sızmış, asırlardır burada doğanların ortak duygusu olmuştu. Belki yaşlı insanların boş ilaç tüplerinde sakladıkları şey yakınlarının ruhları değil, şehrin hızla tükenen hüznüydü. Belki Leyla’nın o çok yadırgadığı şey, şehrin dokusuna nakış gibi işlenmiş hüznü göremeyen, tanımayan insanlar ve onu yeyip yutan gökdelenler, köprüler, alışveriş merkezleriydi.

Belki o gizli geçitleri, hüznün lahmacun ve kebap kokuları arasında iyice silikleşen kokusunu takip ederek bulabilirdik. Ve belki Leyla aradığı o geçidi sonunda bulmuş, hüznün boş ilaç tüplerinden çıkıp havaya dağıldığı öte zamanlara geçebilmiştir.

Kim bilir?”

Saklambaç- Sayfa 339

Farketmediğimiz İstanbul Turları Saklambaç’ı yazarken bana ilham vermiş olan Balat ve Fener’de devam ediyor…. 5 Nisan’da rehberimiz Bülent Demirdurak’ın önderliğinde geziyoruz….

Programın ayrıntıları burada:

https://www.facebook.com/events/434688893355521/

Görüp de Geçtiğimiz İstanbul

Çıkmaz sokakları, yıkıntı halindeki evleri, ihtişamlı sarayları, apartmanların arka pencerelerinin baktığı avluları ile, bu şehirde keşfedecek ne çok şey vardı! İstanbul iç içe geçmiş diyarların merkeziydi belki. Şehrin daracık eski sokaklarını dolaşırken bir solucan deliğinden girip diğerinden çıkabiliyorduk. Solucan delikleri yüzünden paylaşılamıyordu bir türlü. Çünkü mekan değiştirirken insan kendi kimliğinden de özgürleşiyordu. Kim olduğunun önemi kalmayınca mutluluk kendiliğinden geliyordu.

Saklambaç, Defne Suman

Natali Avazyan'ın arşivinden
Natali Avazyan’ın arşivinden

Lisedeyken bir Pazar öğleden sonrası tiyatro çalışmasından sonra kafamıza göre bir otobüse binip, aklımızın estiği bir durakta inmiştik. Daracık sokaklarda, karanlık geçitlerde, ihtişamlı ve tarih kadar eski binaların arasında gezindiğimiz bence pek büyülü o bahar gününün sonunda annemlere o gün Karaköy’ü keşfettiğimizi söylediğimde çok gülmüştü. Karaköy’ün ara sokaklarının onun için artık bir esrarı yoktu. Bizim bakir gözlerimize mucize misali görünen ayrıntıların, bir anda karşımıza çıkan bir avlunun, bir çeşme köşesinin, merdivenlerle kesiliveren bir sokağın yüreğimizde yarattığı kıpırtıyı o çoktan unutmuştu.

O gün otobüsten inip de ağzımız korku, hayret ve hayranlıktan bir karış açık daldığımız sokakların birinin köşesindeki bir kahveden bu satıları yazdığım şimdi ben de çoktan o kıpırtıyı unuttum. Zannederim ki (korkarım ki) on altısındaki bir taze gelip de bana heyecan içinde “ben bugün Karaköy diye bir mahalle keşfettim” derse ben de gülerim. Her şeyi keşfedip bitirdiğimden değil, artık bakıp da görmeyi bıraktığımdan, görüp de geçmeyi adet edindiğimden.

Hal böyle olunca Selva annem (babamın eşi) rahmetli babam Kemal Suman’dan kalma şirketimiz Retur’u “Fark Etmediğimiz İstanbul” turları ile yeniden hayata geçirme projesi hakkında ne düşündüğümü sorunca çok heyecanlandım. Her gün görüp de geçtiğim İstanbul’a gözlerimi açacak, beni yeniden o eksi keşif kıpırtısı ile buluşturacak harika bir proje idi bu. Hemen hayata geçirmeye karar verdik.

İlk turumuz 8 Mart Pazar günü “Fark Etmediğimiz Beyoğlu”nda gerçekleşecek. Rehber Bülent Demirdurak eşliğinde Beyoğlunda hep önünden geçip gittiğimiz, belki merak edip ama bir türlü içine giremediğimiz, yıkılması söz konusu olana kadar kıymetini bilmediğimiz içinde nice avluyu, heykeli, çeşmeyi, tarihi ve kim bilir daha neler neler gizleyen otuz tane binayı gezeceğiz.

İlk turumuzun Beyoğlu’nda yapılacak olması beni bilhassa sevindiriyor. Beyoğlu benim şahsi hafızamda özel bir yere sahip bir yer. İstanbul’un Avrupa yakasında doğup büyüyen bütün çocuklar için öyledir herhalde gerçi ya… Ben de kuşağımın diğer üyeleri gibi Beyoğlu’na karşı merak ve korku duyarak büyüdüm. Markiz’de, Le Bon’da gençliklerini yaşamış dedenin, nenenin Beyoğlusu ile arkadaşlarımın annelerinin onları bırakmadığı Beyoğlu aynı yer miydi? Bir Pazar öğleden sonra sinema çıkışında pencerelerden sarkan yarı çıplak travestilerin yaşadığı sokaklar ile koca hala Saadet’in balolara katıldığı evlerin bulunduğu, Beylerin ceketsiz, hanımların şapkasız çıkmadığı sokaklar aynı sokaklar olabilir miydi?

Ben serbest yetişmiş bir çocuktum. Annem ve babam bana güvenirdi, ben de onlara yalan söylemeye ihtiyaç duymazdım. Bu yüzden yağmurlu, karanlık bir Noel öğleden sonrasında tek başıma Beyoğlu’nda kiliseye gitmeye kalkışmak bana çok da ters gelen bir şey değildi. Sökülmüş kaldırım taşlarının arasında dolanan karanlık yüzlü adamların arasında Saint Antoine kilisesine yürümüştüm. Kilise soğuktu, boştu, hayallerimdeki sıcak, parlak, kurabiye kokulu Noel’e dair en ufak bir iz taşımıyordu. Ayinin gece yarısı yapılacağını bilmeyen on beş yaşında bir çocuk olduğum için geldiğim gibi kös kös geri dönmüştüm o gün eve.

Ama Beyoğlu’nda büyülü bir şeyler vardı. Onu fark etmiştim. Karanlık yüzlü adamların bile gölgeleyemediği bir zarafet, bir bağlantı, yüreğimde yankısını duyduğum uzak bir hasret…

İki sene sonra, bu sefer bir bahar günü okulu kırıp tiyatrodaki rolüm için şapka almaya çıktım Beyoğlu’na. Şimdi düşündüğümde bana hayal gibi gelen o gün ben sahiden de ara sokakların birinde şapka satan bir siyahlar içinde madam buldum. Madamın ismi Despina’ydı. Aynalar, valizler ve şapkalarla dolu ufacık bir dükkanda belki de bin yaşındaydı. Lacivert hırka, mavi gömlek, fular, gri etek okul formamın üzerine başıma geçirdiğim önü tüllü siyah şapkaya benimle beraber aynadan bakarken bana bir çocuk gibi değil, bir hanımefendiyim gibi davranması beni hem onurlandırmış, hem de utandırmıştı. Şapkayı kutuya koyup beni kapıda uğurlarken muhakkak yine gelip onu ziyaret etmemi tembihlemişti.

Bir daha gidemedim.

Artık Beyoğlu’nda Madam Despinalar yok. Tırnağı ile bu şehre asılmış son bir kuşaktı onlarınki.Hüzünlü yüzlü artık kendileri de ihtiyar çocukları ile Atina’da karşılaşırsam bazen bana Pera’da bir şekercide, bir tuhafiyeci ya da oyuncakçıda geçen çocukluklarını anlatanları çıkıyor, hatırlamak istemedikleri için gülüp geçenleri de.

Madam Despinalar yok ama sesleri binalarda hâlâ yankılanıyor. Nenemin Markiz’de katıldığı edebiyat toplantıları ile Koca Hala’nın Le Bon’daki bir baloda attığı kahkahanın yankısı da. Kilisedeki sıcak bir Noel hayali ile soğuk, karanlık sokaklarında yürüdüğüm gün aradığım şey aslında kilise değil, binalarının taşlarından, heykellerinden, bir anda karşınıza çıkan avlularından sır gibi fısıldayan eski Pera idi.

İstanbul Saklambaç’ın Eda’sının düşündüğü gibi sadece iç içe geçmiş diyarların değil, iç içe geçmiş zamanların da merkeziydi belki. Beni kebap kokulu bir Beyoğlundan zarif Pera’ya taşıyacak olan solucan deliği her gün önünden geçip de görmediğim binaların birinde gizliydi….

İşte şimdi 8 Mart günü yapacağımız turda, Beyoğlu’nun o güzel, o eski binalarına taze bir gözle bakacağım çok heyecanlı, çocukluğumu otobüslerinde, yazıhanelerinde, çalışanların kucaklarında geçirdiğim Retur’u ailem ile beraber yeniden hayata geçireceğimiz için de çok sevinçliyim.

Bu sevince ve meraka ortak olmanız dileği ile sizleri 8 Mart’taki Farkında Olmadığımız Beyoğlu turuna davet ediyorum. Ayrıntıları aşağıda bulabilirsiniz.

Bir eski köşecikte buluşmak üzere,

Defne Suman

Farkında Olmadığımız Beyoğlu Turu

8 Mart 2015 Pazar 

Buluşma noktası Taksim The Marmara’nın önü. 

Saat 09:30 

Rehber: Bülent Demirdurak

Gezeceğimiz yerler:

  • Taksim Meydanı, Cumhuriyet Anıtı, Maksem
  • Surp Hovhan Vosgeperan Kilisesi
  • Aya Triada Kilisesi
  • Afrika Hanı, Rumeli Hanı
  • Hasnun Galip sokağı
  • Ağa Camii
  • Surp Asdvadzadzin Ermeni Katolik Kilisesi
  • Cercle d’Orient Binası
  • Anadolu Pasajı, Atlas Pasajı, Halep Pasajı
  • Çiçek Pasajı, Cité de Péra
  • Aynalı Pasaj, Avrupa Pasajı
  • Üç Horan Ermeni Kilisesi
  • Galatasaray Lisesi ve Müzesi
  • Aznavur Pasajı, Hazzopulo Pasajı
  • Panaia Kilisesi
  • Mısır Apartmanı
  • Saint Antoine Katolik Kilisesi
  • Elhamra Pasajı
  • Eski Çiçekçi ve Nur-u Ziya sokakları
  • Fransız Sarayı
  • Odakule
  • Hollanda Sarayı
  • Suriye Pasajı, Lebon Pastanesi
  • Botter Apartmanı
  • Narmanlı Han
  • İsveç Sarayı
  • Galata Mevlevihanesi
  • Kırım Kilisesi
  • Doğan Apartmanı
  • Aşkenaz Sinagogu
  • Tünel

Gezi tamamen yürüyerek yapılacak ve binalar genelde dışardan görülecektir. Çiçek Pasajı’nda atıştırmalık, Fıccın sokak’ta öğle yemeği molası verilecektir. Atıştırmalık ve öğle yemeği serbesttir.

Katılım Bedeli: 100 TL

Kişi sayısı bildirimi için e-posta veya telefonla arayabilirsiniz.

Selva Suman  0532 217 12 42 ve selvasuman@gmail.com

Kahkaham Mücadelemdir

Kuraldışı Dergi’deki yeni yazım.

Her şeye rağmen biz bugün yine sokaklardayız. Hayır, bugün slogan atarak, pankart taşıyarak yürümüyoruz. Bugün sokaklara sere serpe yayılmışız. Rengarenk elbiselerimiz, rüzgarın dağıttığı saçlarımız, kocasız, babasız, abisiz tek başınalığımızla parklarda, sinemalarda, lokantaların kaldırımlara çıkarttığı masalarında, otobüslerde, minibüslerde, inadına her yerdeyiz. Başlarımız öne eğik değil ve yüzümüzde bir tebessüm var. İstanbul’un cilveli mavisi gözlerimizde oynaşıyor ve taze simit kokan rüzgarı yüreklerimizi hafifletiyor.

http://www.kuraldisidergi.com/6346/kahkaham-mucadelemdir/

Foto: Aisha Harley
Foto: Aisha Harley

HERŞEYE RAĞMEN

Son haftalar tatlı bir telaş içinde geçti. İstanbul’a gelen yoga hocalarımı ağırlamakla meşguldüm. Öğrencisi olduğum Shadow Yoga okulunun kurucusu Zhander Remete ile okulun en kıdemli öğretmeni ve müdürü Emma Balnaves her yıl gerçekleştirdikleri Avrupa turuna İstanbul’da başladılar. Yıllardır hayalini kurduğum bir şeydi bu benim. Öğretilerinin ışığında eğittiğim öğrencilerim ile ustalarımı buluşturmak yani. İnsanın böyle büyük bir hayali gerçekleşince stres katsayısı artıyor. Ben de hocaları gezdirip, beslediğimiz geçen hafta boyunca pek çok defa zihnimi stresin çalkantılı sularından, anın zenginliğine davet etmek durumunda kaldım. Çünkü Boğaz manzarasına karşı kahve de içiyor olsanız, trafikte sıkışmış da ustalarla geçen her an, öğrencinin bilgisini pekiştirip, ruhunu beslemeye yarayan sözler ve/veya suskunluklarla dolu. Ben de hocalar için mükemmel ortamı yaratmanın sorumluluğunu taşıyan kendimi mümkün olduğunca arka koltuğa oturtup, o andaki dersi izlemeye verdim dikkatimi.

Haftanın her anı tam konsantrasyon öğrencilik ederek geçti diyebilirim. Emma Hoca’nın Cihangir Yoga’da verdiği üç günlük muazzam kursta da bu öğrenme, zenginleşme, beslenme süreci zirve yaptı.

Bugün Büyükada’dayım.

Haftalar, belki de aylardır hayalini kurduğum gün bugün.

Bir gün adaya gitsem…Ah yoga, yazı, yürüyüş ve yunanca ile dolu yalnız bir gün yaşasam…Deyip deyip duruyordum. Her sabah ve çoğu akşam ders verdiğim için bu hayalimi gerçekleştirecek bir zaman da bir türlü bulamıyordum. Nihayet Emma hocayı yolcu ettiğim günün ertesinde ne olursa olsun ada gününü yaratmaya karar verdim. Son on günü pek bir sosyal geçirdiğim için tek başıma kalmaya susamıştım. Geceden çantamı hazırladım, spor ayakkabıları dolaptan çıkardım. Bir Türkçe, bir İngilizce roman, bilgisayar, yoga kıyafeti, yunanca kitabı, yağmurluk, psikoloji dersinde yapacağım bir sunum için üzerinde çalıştığım aile ağacı notlarım, hepsini topladım. Sanırsınız ki yedi gün yedi gece kalacağım adada.

Sabah perdeleri ve gözlerimi açmadan hazırlandım, bir taksi çağırdım. Sokağa adım atar atmaz soğuk rüzgar ve yağmur çarptı yüzüme. Çantamdaki ada ekipmanı hayal kırıklığı ile yer değiştirdiler. Gün aymamıştı daha. Dersten sonra karar veririm, dedim. Ama olur mu yani? Günlerdir bal bahar ortalık, şimdi bu kıştan kalma gün de neyin nesi?

Kendi yogamı yaptım. Güneş doğdu. Öğrenciler geldi. Ders yapmadık. Hepimiz yorgunduk. Emma’nın workshopunda öğrendiklerimizi konuştuk. Önceki gün camlarını sonuna kadar açtığımız halde terlediğimiz stüdyoda bu sefer üşüdük. “Gitmeyeceğim herhalde” dedim kendi kendime. Zaten çok yorgunum. Adada yapmayı düşündüğüm her şeyi evde yaparım. Çantamın içinde romanlarım, defterim üzüntü ile içlerini çektiler. Eve gidince hep bir şeylerin beni alıkoyacağını biliyorlar.

Dersten sonra sokağa çıktık. Hava iyice sertleşmiş. Düşünmeden Çağlayan’ın arabasına bindim, beni Kabataş vapur iskelesine götürmesini rica ettim. On dakika sonra, bir grup Japon turist ile birlikte Adalar vapurunda sıcacık bir simidi çayıma bandırıyordum. Hava, deniz, yer, gök hepsi griye kesmiş, güzelim şehrin renklerinin tamamı çalınmış. Kınalı, Burgaz, Heybeli, derken saat onda vapur bizim Ada’ya yanaşırken bana yine bir tembellik hasıl oldu. Aman, şimdi bu havada eve git, evi önce havalandır, sonra ısıt. Bır bır bır. İki satır yazacaksın diye. Bak vapur ne güzeldi. Hadi hiç inmeden dönelim. Şu gri, haşin adanın seni bağrına basacak hali var mı?

Ay ciddiyim böyle diyor şeytan.

Kalk kır bacağını değil mi? Japonlar kalkmış, merdivenlere yürüyorlar. Ben camdan bakıp çocukluktan kalma bir alışkanlıkla bizim evin yerini kestirmeye çalışıyorum. Bizim ev vapurdan gözükmez. İskele verildi. Japonlar şemsiyelerini açtılar. Yok artık. Şeytan gevrek gevrek kulağıma fısıldıyor. Varılan yer değil zaten yolculukmuş önemli olan. Şimdi bir çay daha içerek gerisin geri dönecekmişiz, Heybeli, Burgaz, Kınalı, Kadıköy, Kabataş.

Ne diyorsun ya! Bunca yolu gerisin geri dönmeye mi geldim ben? Hadi be kardeşim!

Yerimden fırladım, iskeleler geri çekilirken ben vapurdan atladım. Şeytan kırık bacağı ile peşimden gelemedi, vapurda kaldı, dönüp el salladım. Çay içip Kabataş’a tek başına dönsün.

Çarşıya doğru yürüdüm. Her şeye rağmen geldim ya, içimde bir özgürlük duygusu. Şimdi eve giderim, kaloriferleri yakarım, bir çay yaparım, güzel bir müzik koyarım. Okurum, yazarım, yoga yaparım, atlarım bisiklete bir tur dönerim. Yağmur durursa Aya Yorgi’de bir mum yakarım.

Görevimi başarıyla tamamladım. Başarının tatlı tatmini ile yoga dağarcığıma yeni katılan bilgilerin pırpır eden heyecanını doya doya yaşayabilirim şimdi.

Beyoğlu’nun Arka Sokakları

Biz küçükken Beyoğlu’nun arka sokakları bize yasak yerlerdi. Ve her yasak yer gibi oralarda dolaşmanın tadına doyum olmazdı.

Şimdi size bu satırları Beyoğlu’nun arka sokaklarında bir internet kafe’den yazıyorum. Eskiden gelsek anamızın babamızın yüreğine inecek o izbe sokakların bir tanesinin köşesindeki eski bir taş binanın üçüncü katında kafeden çok devlet okullarındaki dil labaratuarlarını andıran floresan ışıklı bir odada dört adet genç oğlan, bir turist kızcağız bir de ben hücrelerimize çekilmiş, internet mucizesini tecrübe ediyoruz. Floresanı, yerdeki muşambadan parkeleri, avaz avaz bağıran radyodaki reklamların kalitesizliğinden hiç de etkilenmiyormuş gibi görünen kibar amca biraz önce bana ve önümdeki hücreden THY bileti alan turist kıza çay ikram etti. Amca buranın sahibi sanırım. Mal sahibi, işletme sahibi, internet sahibi…Artık bilmiyorum tam olarak neyin sahibi, ama o bir Sahip. Kibar, saygılı, kendinden emin. Onun bilgisayar ışıklarının uzağındaki köşesinden yayılan varlığı yan hücrelerde kim bilir ne yapan oğlanların şamatasını engelliyor. Bırakın şamatayı bir yana yeniyetmelerin çoğunluk nüfusu oluşturduğu odamızda çıt çıkmıyor. Sahib’in sessiz otoritesi hepimizi içe dönmeye heveslendirmiş olsa gerek…Amcadan mükemmel yoga hocası olur!

Neyse diyorum ki Beyoğlu’nun arka sokaklarının bize yasak olduğu zamanların üzerinden yıllar, yaşlar geçti. Aynı sokaklarda hala o pis adamlar geziniyor. Onlar nedense hiç değişmiyorlar. Pis sakalları, öbek öbek olarak işsiz güçsüz dükkanların önünde takılmaları, sokağa dönen tekil kadınlara meydan okur gibi bakmaları, ortalık yerde oralarını buralarını kaşımaları filan bunlar hiç değişmiyor. değişen benim onlarla ilişkim. Değişen benim tavrım. Artık onları varlığıma tehdit olarak algılamadığım gibi, gözlerinin içine bakıp onların hikayelerini merak ettiğim de oluyor. Bazen. Çoğunlukla aldırmıyorum onlara. Beyoğlu’nun arka sokakları artık sadece onların değil, benim de mekanım oldu çünkü. Beni görür görmez gözlerini üzerime dikseler de, onlar biliyor ki bu sokakları artık biz paylaşıyoruz.

İşte öyle bir gün. İstanbul’da 30. gün. Kendime alışma süresi için 40 gün vermiştim. Kırkıncı günde yeniden İstanbul’lu olacağım. Şu aralar hala biraz akvaryumdaki balıklara bakar gibi bakıyorum etrafıma. Metrodan hep beraber iniyoruz. Çok ayaklı bir organizma gibi yürüyoruz. Beraber hareket ettiğim diğer bacakların bedenlerinden bağımsız hareket etmeme imkan yok. Yavaşlayamam, ters yöne gidemem, isyan edemem. Usul usul kalabalığın akışına teslim ediyorum kendimi.

Ama Beyoğlu’na çıkınca ben yine tek ve kendimim. Tek başıma yemek yediğim yerler var. Arka sokaklarda. Benim arkadaşlarım zamanla Beyoığlunu terk ettiler. Benim Tayland’dan, Portland’dan İstanbul’a tatile geldiğim yazlarda ”Biz artık Beyoğluna çıkmıyoruz” dediler. Ben de tek başıma çıktım. Arka sokaklara tek başıma daldım.

İstanbul öyle bir şehir ki her köşeden bir başka alem çıkabiliyor karşınıza. İnsan bu sokaklarda gezmeye vakit ve enerji ayırırsa ve bir de gözü çirkinliklerin arasından hayata dair olan ayrıntıyı seçme terbiyesine sahipse, bu şehirde Evliya Çelebi olur. Ben bugün öyle arka sokaklarda gezineyim diye çıkmamıştım aslında sokağa. Yunanca dersimden sonra birkaç saat boşluğum vardı, o sırada bir yazı yazayım bari, şu okurlarımı çok ihmal ettim diye düşünerek bir kafe arıyordum. Bilgisayarımı da yanıma almamışım bu sabah, artık defterime yazarım diye diye karnımı doyurmak üzere müdavimi olduğum lokantalardan birine girdim. Tanıdıklar vardı. Beraber oturduk. Dedim,

“Bana iki saatliğine verebileceğiniz bir bilgisayarınız var mı? ”

Dediler,

“Yok ama. Internet kafeler ne gübe duruyor? ”

Dedim,

“İnternet kafe mi kaldı ya?” (En Tayland’da ottan çatılı bir kulubede Yasemin’le internete bakmıştık. Etrafımız yine aynı şimdiki gibi yeni yetme oğlanlarla doluydu.)

O ara garson atıldı,

“Bak dedi şu karşıki sokağa gir, sonuna kadar yürü, sola gir. Orada köşede bir tane var. Neon ışıklı tabelasını görürsün zaten.”

Gidip yazı yazabilir miyim orada?

Karşıki sokağa girdim. Adamlar dönüp bana baktı. Yola devam ettim. Köşede bir polis memuru oturmuş kürdanla dişlerini temizliyor. Gayrı ihtiyarı başımı öne eğdim. O hortum polisin ün saldığı karakolun sokağı buralar. Köşedeki binanın önünde zınk diye durdum. Yeşil panjurlu, siyah ferforjeli bakımlı taş bir Rum binası. Bir daire satılık. Hemen içeri daldım, asansör var mı diye bakmaya. Yokmuş. Ama her bir dairenin önünde çiçekler, zevkli kapı süsleri, konser tiyatro posterleri…Keşke biz de bu binada yaşasak. Belki de giriş katındaki daire satılıktır. Emlakçının numarasını not ettim. Hayal malzemesi çıkar diye.

Tam telefonu cebime koymuş sola dönecektim, yine. Zınk. Bu sefer neden durduğumu öyle hemen anlamadım. Neden sonra bir kırtasiyeci vitrinine baktığımı fark ettim. Vitrine vitrin demeye bin şahit. Üç basamakla inilen kuytu karanlık dükkanın içindeki her bir malın üstüste alt alta yığılmış olduğu bir cam bölme. dağımıklık değildi beni şaşırtan ve zınk diye durmama neden olan. O karışıklıkla üst üste alt alta vitrine yığılmış malların kendisi idi. Annesi ile sokakta yürüyen çocuğun oyuncakçı vitrini önünde birden durup annesini çekiştirmesi gibi bir şeydi benimki. Gibi filan değil, tastamam o halin kendisi idi çünkü vitrindeki mallar benim çocukluğumdan kalma oyuncaklardı!

Bayramlarda sınıfı süslediğimiz yaldızlı kedi merdivenleri, grapon kağıtları, Japon fenerleri, Atalı minik bayraklar (camlara asılan), plastik bebekler, pergel takımı, kırmızı kalem, dolma kalem, hokka, mürekkep, blok fülüt. Burası, dedim herhalde kapalıdır. Eski bir kırtasiyecinin deposu filandır. Tozlu, puslu cam kapısından içeriye bakmak için bir adım atınca ilkokul 2. sınıf önlüğüm gibi solmuş gibi bir kağıt bayrakla burun buruna geldim. Bayrağın arkasından gördüğüm kadarıyla içeride bir adam vardı ve eğer ki yoga yapmıyorsa, oyuncakçının yaşlı sahibi içeride namaz kılıyordu. Rahatsız etmemek için oradan uzaklaştım ama aklım o renkli tuşlu melodikada kaldı. Buradan çıkınca yine bakarım belki. Bir rüyadan ibaret değilse tabii o dükkan.

Size yazdığım bu dakikalar arasında bana ikinci çayımı getiren Sahib ile biraz sohbet ettik. Yunan televizyonundan dizi seyrediyordu. Hayırdır dedim. Dedi, “Ben Cihangir’de Rum komşularla büyüdüm. Hepsi, ne yazık, göçmek zorunda kaldılar. Şimdi işte internetten Yunan televizyonu seyrederken yine onların seslerini duyar gibi oluyor, çocukluğuma dönüyorum. ”

Ezan başlayınca televizyonun sesini kıstı.

Esrarlı köşeleri ve sürprizler dolu insanları ile Beyoğlu’nun Arka Sokakları’nı ne çok severim.

İstanbul yazıları devam edecek.

Cümleten Hoşgeldik!