Korona Günlerinde Ölüm üzerine

fullsizeoutput_11f8
Foto: Kokia Sparis

Gökteki yıldızların durumu iyice mi vahimleşti nedir, bizim burada durumlar büsbütün karardı.

Bey hastalandı. İki akşam önce gece diş ağrısıyla başlayan bir ateş tüm vücudunu sardı. İki gecedir hiç uyumadık. Sabah zar zor kalktı ama başını bile dik tutamıyordu, tekrar yatırdık. MS hastası olduğu için bedeninin yüzde 95’ini zaten kullanamıyor. Ateşlenince bir de hepten kaskatı kesiliyor, dizi kilitleniyor, parmakları içine kıvrılıp pençe oluyor, yatsa sağdan sola dönemiyor, otursa gövdesini, başını taşıyamıyor, dengesini kaybedip tekerlekli sandalyenin üzerinde oturduğu yerden yana devriliyor. Tuvalet, su içirmek, ilaç yutturmak, yemek yedirmek meşakatli işlere dönüşüyor. İyi ki annesi de bizde kalıyor da, beraber bakıyoruz, bacakların bir ucundan ben, omuzlardan o tutuyor, kaldırıp oturtuyoruz, yatırıyoruz. Zor günler.

Dün sabah ateşli uyanınca sizin gibi biz de korona mı diye telaşa kapıldık. Ama düşmeyen ateş haricinde COVD19 semptomları göstermiyor. Boğazı ağrımıyor, nefes darlığı çekmiyor, burnu bile akmıyor. Biz de hastaneye koşmadık. Zaten koronanın ateş sınırı 38,2ymiş. Bu sabah uyandığımızda Kokia’nın ateşi 38,4’e fırlamıştı gerçi ama hemen sonra indi. Bizim ikimizin de sağlıklı günlerde ateşimiz 35,5 derece civarında seyrediyor. Ben de ateşim 37dereceye çıksa, yatak döşek olurum. Hiç ayakta geçiremem ateşli hastalıkları. Ama muhtemelen pek çoğunuz, normal ateşinizin 2-3 derece üstündeki ateşle faaliyet gösterebiliyorsunuzdur. Bir çok tanıdığım 38 ateşle sokağa çıkar, yürür, ders verir. Ben 38 ateşle sadece sanrılar görürüm. Kokia da o durumda şimdi. Yatırdık. Gözlerini yumdu, kalas gibi uzandığı yerde sızdı.

Lütfen dualarınızı üzerimizden eksik etmeyin.

Biraz önce Kokia’nın başında otururken Rober Koptaş’ın yazısını okudum. Facebook’ta da paylaştım, o zaman da söyledim: Ülkenin kederini, kaderini kayıplarını, ruhunu  sağlam ve çok dokunaklı bir biçimde gözler önüne seren bir yazı. Buraya bağlantısını koyuyorum. Lütfen okuyun, okutun.

Yıllardır, romanlarımda ve edebiyat dışı kitaplarımda, yazılarımda tutulmamış yasların, dökülmemiş yaşların sonraki kuşaklarda nasıl bir çaresizlik, kopukluk ve delilik olarak ortaya çıktığını anlatmaya çalıştım. Bu yazı da tam bu noktaya değiniyor.

“Öteki türlüsü, kuşaklar boyunca bizi huzursuz edecek, kuşaktan kuşağa aktarılacak, yarın bizi, öbür gün çocuklarımızı, daha öbür gün onların çocuklarını, onları çıldırtanın ne olduğunu bir türlü bilemedikleri çaresizliklere sürükleyecek bir delilik hali olacak.”

Bütün gün sayılar duyuyoruz. Türkiye’de kaç kişi ölmüş? Yunanistan’da? İtalya Çin’i geçmiş. ABD İtalya’yı da geçecekmiş. Her bir sayı bir can. (Çin büyükelçisinin konuşmasını çok şansa, İstanbul’da bindiğim bir  takside duymuştum. Onlar sayı değil can, demişti mükemmel Türkçesiyle) Her bir canın etrafına yayılmış, sevdikleri var. Aİlesi, dostları. Her birimiz bu evrende eşsiz ve çok kıymetli bir yer tutuyoruz. Birimiz kayıp gittiğinde onun yerinde doldurulamaz bir boşluk oluşuyor. Bir yakınını kaybetmiş herkes bu duyguyu bilir: Babamın ölerek hayatımda boşalltığı yeri kimse dolduramaz. Babam diye söylemiyorum. Büyük halam Saadet’in, nenemin, dedemin, kazalarda ölen Murat isimli iki arkadaşımın, intihar eden bir dostum ile bir eski sevgilimin yerini de başka dostlar, sevgililer, aşklar, akrabalar tutamaz. Herkes bu evrende biricik ve eşsiz bir yer işgal eder. O yeri terk-i diyar ettiğinde, o yer artık dolmaz. Boşluğa alışılır mutlaka. Çekilmiş bir dişin boşluğuna alışıldığı gibi, ama o yer dolmaz. Dolamaz. Çünkü o yer sadece bir kişiye aittir. (Bu yüzden derler ki bir kaç aylıkken ölen bebeklerin hemen sonrasında doğan ikinci bebekler kendi hayatlarını yaşıyor gibi hissedemezlermiş hiç. Yası tutulmamış bir kaybı yamamak için aileye gelmişiz hissinden kurtulamazlarmış.)

YAnımda kaskatı yatan eşime bakarken ya şimdi ölürse diye düşünüyorum. Bu düşünce bana yabancı değil. Hasta bir insanla beraber yaşadığınızda, ölüm sık sık mevzu bahis olur. Onu bakıcımızla bırakıp İstanbul’a derslerimi vermeye gittiğimde düşünmeden edemem: Ya bu kadın, banyoya sokarken bizim Bey’i düşürürse, başını çarparsa, ölürse? Ya bu kadar hareketsiz bir vücutta bu kalp artık dayanamayacağım der ve durursa? Ya bu, bir başkasına vız gelecek ateş iç organlarını harab eder bitirirse? Ölümü aramızda sık sık konuşuruz. Eşlerden birisi diğerinin ölümünü görecektir. Bunu kavramak çok zor da olsa, bu gerçektir. Kim kiminkini görecek acaba diye konuşuruz. Olasılık hesapları mantığımızın almadığı bir düzende  çalıştığına göre bu sorunun yanıtını asla bilemeyiz.

Ancak şunu biliyorum: İnsan yakınlarının ve kendinin ölümünü sık sık düşünmeli. Ölümsüz olduğumuza dair duyduğumuz tuhaf inanç, yanılsama, kibirli, kavgacı ve kıymet bilmez tarafımızı keskinleştiriyor. Kişisel, egosal sebeplerden, ben haklıydım, o haksızdı vs gibi petite kavgalardan arası açılan dostların, bir tanesinin ölüme yaklaşması anında nasıl da gerçeği kavradıklarını unutmayın. Gerçek sevgidir. Bunu, Atina Günlükleri’ne başladığımda yazmıştım. Yoganın bizim hoca tarafından verilen tanımında, yoga ruhu ruh olmayan her şeyden ayıklamaktır, denir. Hınçlar, kinler, gücenmeler, onlara tutunmazsanız gelir, giderler. Sevgi, ona tutunmazsanız bile kalır, onu fark edeceğiniz günü bekler.

Tüm kayıplarımın yasını doya doya çekmek isterim. İntihar eden eski sevgilimin cenazesine gitmedim diye bugün hâlâ dövünürüm. O yüzden midir nedir, bir türlü vedalaşamadım. Onunla ilgili bir şeyler yapmalı, belki bir öykü yazmalı, yazıya bir anıt dikmeliyim diye düşünür dururum. Oysa pek kimsenin bildiği bir sevgilim bile değilldi. Babamın cenazesine yetişmek benim için çok önemliydi. Tüm ritüelleri sonuna kadar yerine getirmek için takıntılı bir çaba sarfettiğimi biliyorum. Yine Rober Koptaş’ın yazısından bir alıntı yapacak olursam” “Buralarda da, başka yerlerde de, insan evladı ölümü en çok ritüellerle idrak eder. Bizimkiler kilisede kahve içip helva yer mesela. Sizler evlerde, sanki o an tek ihtiyaç yemekmiş gibi konu komşu, hısım akraba çorbaya kaşık sallarsınız. Ölüler gömülür, gözyaşları dökülür ve hayat sürer gider.”

Bugün korona virüsünün aldığı canların arkasından cenaze töreni yapılmıyor ve yakınlarına yas tutma hakkı tanınmıyorsa, evet Saroyan’ın dediği gibi “Birileri yazmalı. hakkında bir şey yazılmadan kimse bu dünyadan göçüp gitmemeli.” Ben de bu minicik bloğumda yazarak ve birilerini belki de uyandırarak tarihten silinen, adları bilinmeden gömülen insanların hikayesinin, insanlığa geri kazandırılmasına katkıda bulunurum.

Bugünkü yazıyı yine Koptaş’la bitiriyorum:

“…neticede biz de insanlığın bir parçasıyız, benzer dertlere benzer dermanlar aramak muradındayız. Ölülerimizi gömmek, başlarında iki damla gözyaşı dökmek, onları hak ettikleri şekilde anmak da dermanın kendisi.”

Yarın yine yazarım….

Ben yazarken şunu dinledim, siz de okurken dinleyebilirsiniz.

 

 

 

 

Korona Günlerinde Yoga

Okurken dinlemek isterseniz:

Herkese merhaba,

PAZARTESİ sabah 6’da Atina’ya sokağa çıkma yasağı geldi. Bizim bir yere çıktığımız yoktu zaten ama yasağı görünce bir koşu gittim, balkonda duran çöpü sokaktaki konteynıra attım. O arada mahallemizde bir iki dakika yürüdüm. Serin bir kış gecesiydi. Rüzgar, ağaçların yaprakları arasından hışırdayarak geçiyordu. Bizimki yeşil bir mahalle. Hem büyük parkın kıyısında, hem de her apartmanın önünde, bir kaç ağacın gölgesine konmuş banklardan oluşan mini parklar var. Banka oturmuyoruz tabii. O eskidendi. Ellerimizi cebimizden çıkartmıyoruz. Eve girmeden çıkan pabuçlar doğrudan balkona gidiyor, kıyafetler çamaşır makinesine. Eve girmek bu denli meşakkatli bir işe dönüşünce, insanın dışarı çıkmaması belki de daha iyi. Bu çöpü çıkarma gezisini saymazsak tüm haftasonu ve pazartesi ve salı evde oturduk. Hava soğudu. Balkona bir iki dakika çıkıp geri giriyorum. Kaynanamı da bizim eve taşıdık. Tek başına kalmasın. Binasında kimse kalmamış zaten. En üst katta bir başına yaşayamazdı. Gelir gelmez evin altını üstüne getirip bir temizlik yaptı. Kendini bu işe o kadar kaptırdı ki istirahatı bir kaç gün sürdü. Nihayet bugün, kanı pirelendi, ben bir evime kadar gideyim, buzlukta balık vardı, onu getireyim demeye başladı. Koltuğuna oturttuk tekrar.

Bugün ilkbahar Navratti’si başladı. Navratti dokuz gece demek. Önümüzdeki 9 gece, 10 gün boyunca gezegen mevsim değiştirecek. Toprak anaya yüz sürmek, hürmet etmek için bir biz aman. Az yemek, içe dönmek, dönüşümü müdahale etmeden izlemek için de. Pek çok kültürde bu mevsim geçişleri vücudu ve zihni arındırma pratikleriyle geçer. Yunanistan’da mesela, biz şu anda Büyük Perhiz’in 40 günü içindeyiz. Bu süre zarfında et, balık, tavuk, yumurta ve sütlü mamul yenmiyor, içilmiyor. Navratti süresince de tahıl tüketimine ara veren topluluklar var Hindistan’da. Siz de vücudu toksinlerinden ve zihni de alışkanlığından arındırmak isterseniz önümüzdeki 9 günü bu çalışmaya adayabilirsiniz.

Karantinanın başladığı ilk günlerde -sanırım geçen hafta oluyor, her ne kadar bana aylar öncesi gibi gelse de!- ben de çoğunluk gibi online buluşmaların büyüsüne kapıldım. Türkiye’deki yoga öğrencilerimle buluştum. Üç ayrı sınıfım var. Onlarla kısa yoga çalışmaları da yaptık. Sonra bir yorgunluk çöktü bana. İstanbul’da, İzmir’de bir aynı günün içinde saatlerce ders verdiğim, saatlerce konuşup hareket gösterdiğim günlerde bile hissetmediğim bir yorgunluktu. Sanki ekranda bir kara delik açılmıştı ve enerjimi sonsuz bir vakumla çekiyordu. Normalde, fiziksel açıdan çok yorulduğum derslerde bile yaptığım işin tatmini ve öğrenciden bana dönen enerjinin gücüyle kendimi dinç hissederim. Ne oldu, acaba hastalanıyor muyum diye düşünürken hocamızdan bir mektup düştü posta kutuma. Her zamanki gibi hocamın sözleri bulutları dağıtan rüzgar oldu. Gerçeği olduğu gibi gördüm.

Karantina, içeride kalmayı gerektiren bir inziva hali. Bir yandan salgını yavaşlatalım diye evet  ama bir yandan da ola ki virüsü kaptıysak evde dinlenip, bağışıklığımızı güçlendirelim diye karantinadayız. Güçlü bir bağışıklık sistemi COVID19’u öldürebiliyor. (Aşağıya bir video ekliyorum. Orada da gayet açık ve net bir biçimde anlatılmış.)

Bağışıklık sisteminin yuvası bağırsakta. İnce bağırsak Agni’nin de yuvası. Agni besinlerin özlerini kana karıştıran, gözümüze ışık, tenimize ışıltı, elimize, ayağımıza ısı veren iç ateşin yogadaki adı. Agni iyi yanmadığı zaman yüzümü soluyor. Bağışıklık sistemi, bir virüs, bakteri ya da mikrop ile savaşırken agni tüm gücünü bu savaşa veriyor. O yüzden hastalık sırasında az yemek yenir. Alman anneler ateşlenen çocuklarına sudan başka bir şey vermezler. Agni bir de sindirimle uğraşmayın, kuvvetleri dağılmasın. Hayvanlar bunu bizden iyi bilir; ateş yükselince yemeğin yanından bile geçmezler.

Online olsun olmasın tüm dersler, konuşmalar, toplantılar agniyi dışarı taşıyan eylemler. Yanıp bitiyor, tükeniyoruz. Dışa rotasyonların  içe rotasyonla dengelenmesi gibi dışa dönük eylemlerimizin de eve dönüp, sessizlik içinde (veya uykuyla) beslenmesi gerekiyor. Karantina döneminde ise elimizdeki tüm agniyi içeride tutmalıyız. Dışarıda harcayacak bir gıdım bile ateşimiz yok. Çünkü hastalık dışarıda kol geziyor ve yaşımız ne olursa olsun hepimiz bu hastalığın bıçağının sırtında geziniyoruz. Dünya nüfusunun en az yüzde 60’ının Covid19 virüsünü kapacağı hesaplanıyor. Her iki kişiden biri garanti yani. Sen değilsen ben. Ben değilsem o. Dikkatimizi, ne  yapsak da virüsü kapmasak’a  değil, onunla nasıl mücadele edeceğimize çevirmeliyiz. Şöyle diyeyim: Kafayı virüsü kapmamaya ya da bulaştırmamaya değil, ateşi harlamaya takmalıyız. İlla ki bir şeye takacaksak. Daha iyisi kafayı bir şeye takmamak.

Online dersleri iptal ettim.

IMG_1475

Yoga konusuna gelince. Bu günlerde yapacağınız yoga sakin olmalı. Uzun oturuşlar. İçe dönüşler. Dikkatinizi dağıtacak unsurlardan arınmış, sakin bir odada tek başına. Mümkünse yoga yaptığınız odada bilgisayar, telefon, modem, printer bulunmasın. Bunlar kendi dalgalarını yayan cihazlar olduğu için yoganın frekansını dağıtabilirler. Ben yazarken daima müzik dinlerim ama yoga sırasında mutlak sessizliği tercih ederim. Yine frekans meselesi yüzünden. (Bu günlükleri yazarken dinlediğim müziklerden bir de playlist yaptım. Yazının sonuna onu da ekliyorum.)

Maddi kaygılar herkeste tavan yaptı. Hepimizin döndürmesi gereken çarkları, ödenecek kiraları, iade edilecek kurs ücretleri var. Yalnız değilsiniz. Batıyorsak, bu gemide hep beraber batıyoruz. Battığımız yerden beraber çıkacağız. Kanallar açıp, herkesi ekran başına çağırmak şart değil. Bana soranlara aynı şeyi söylüyorum  40 gün derslerinize ara verin hocalar. Öğrencileriniz 40 günün sonunda yine sizin olacaklardır. (Olmazlarsa zaten hiç sizin olmamışlardır!) Sessiz duruşunuzla da onlara rehberlik edebilirsiniz.

Yoga konusunda son bir şey: Öğrencilerden sık sık duyuyorum. E-maillerinizde yazıyorsunuz. Serinin tamamını hatırlamıyorum, bize söylediğiniz Brahma Muhurta saatinde uyanamıyorum, her gün yapamıyorum, gün doğumuna denk getiremiyorum, sonunu unuttum. Bunlar içinde bulunduğumuz bu olağanüstü hal içinde HİÇ AMA HİÇ önemli değil. Yoga bir adaptasyon çalışmasıdır. Yere, zamana, koşullara uygun bir biçimde zihni esnetmeyi öğretir bize. Esnetin zihninizi. Brahma Muhurtayı kaçırdıysanız ne olacak, saat 9’da yapın yoganızı. Akşam 5’te yapın. Başını yapın, ortasını unutun, sonunu bağlayın. Hiç bir şey öğretemediysem bunu öğretebilmiş olmayı isterim. İlahi olanla bağ kurduğunuz sürece neyi, nerede, nasıl yaptığınızın önemi yoktur. O bağ kurulduğunda da zaten “yapan”ın biz olmadığını anlarız.

Yapan, yapacağını yapacaktır.

Bize durup izlemekten başka iş düşmez.

 

BU VİDEO VİRÜSÜN DOĞASINI VE VÜCUDU NASIL ELE GEÇİRDİĞİNİ ÇOK İYİ ANLATMIŞ

 

BU DA KORONA GÜNLÜKLERİNİ YAZARKEN DİNLEDİĞİM MÜZİKLERİN LİSTESİ:

https://open.spotify.com/playlist/3JBbiU3TCYxuba1zWpNG3Y?si=hGq33Q7jShOUDfSMgbdkaQ

 

 

 

 

 

Korona Günlerinde Şükran

fullsizeoutput_4590
Şekerler, Şükürler, Şifalar

Sevgili okurlar,

Artık evden çıkmıyoruz. Telefonlarımıza her akşam durumun kritikliğini bildiren mesajlar düşüyor, alarmlar eşliğinde. Çok acil bir ihtiyacınız olmadıkça evden çıkmayınız. Bakıcımıza da artık gelme, demek zorunda kaldık. Çünkü biz kendimizi evde karantinaya alsak da o otobüsle, metroyla bize geldiği sürece korunma şansımız yoktu. Bey ve kedilerle bir başımıza kaldık. Yemeğimizi pişirip yiyoruz, bilgisayar başında işlerimizi yapıyoruz. Bazen mutfaktaki radyonun başına geçip haberleri dinliyoruz, televizyonumuz yok. O zaman nükleer felaket sonrasında geçen bir filmde gibi hissediyorum kendimi.

Sonra hemen kendime geliyorum. Şükredecek dünya kadar şey varken, durumun karanlık yüzüne bakmayacağım. Suyumuz akıyor bir defa. Bu başlı başına o kadar mühim bir nimet ki, sadece bunun için en değerli şeylerimi kurban edebilirim. Ellerimi yıkıyorum. Suyumu kaynatıp her on beş dakikada bir yudum yudum içiyorum. Suyun bittiği yerde hayat biter. Suyun bittiği yer hiç de uzağımızda değil. Musluklarından hâlâ su akan bir dünyaya ve zamana doğdupum için yüce Tanrı’ya şükrediyorum. Sonra internet var. Şükürler olsun ki var. Annemle konuştum bugün. Yüzünü gördüm. Lütfen evden çıkmaması için yalvardım. Eldiven takmanın önemini anlatmaya çalıştım. Çin’de yaşayan arkadaşımdan duyduğum, virüs çok sayıda parmağın sıklıkla dokunduğu yerlerden geçmiş. Asansör düğmeleri, kapı kolları, bankamatikler, pos cihazlarının şifre girilen yerleri…. Buralara eldivenli parmaklarla dokunmak hayat kurtarabilir. Maskeden çok daha önemlisi eldiven takmak. Elleri yıkamak ve elleri ağzımıza, burnumuza, gözlerimize sürmemek. Virüsü deliklerden içeri itmemek yani.

İnternete şükrettim. Akşam “3. sınıf ve ötesi” yoga sınıfımla Zoom uygulamasında buluştuk. Korku ve izolasyon günlerinde bizi birbirimize bağlayan incecik ama sağlam bağlara tutunmak bizi karamsarlıktan çıkardı. Yoga sangaları aile gibi oluyor, bazen aileden de yakın bir ilişki kuruluyor. Bu zor zamanlarda tüm yoga hocalarının sangalarını bir araya toplamalarını öneriyorum. Liderlik etmeseniz dahi bir grubun ortasında durarak,  insanları birbirine bağlayacak bir ağa ön ayak olduğunuzda büyük bir krizin ortasındaki insanlığa katknız olacaktır. Yoga hocalığı esnek bir vücutla bir grup insana hareket serileri göstermek değildir. Kriz anında öğrencileri kucaklamak, onlara büyük resmi hatırlatacak şeyleri işaret etmek, kopukluğu gidermek ve bütüne aidiyetin kaydını içlerinde bulmalarına yardımcı olmaktır. Bu krizli günlerde yoga hocalarına çok iş düşüyor. Dört bir yana dağılmış öğrencilerinizi toparlayıp (online tabii) beraber nefes alıp verebilir, beraber bir iki şeye gülebilirsiniz. Gülmek bağışıklığı arttırır. Bağ kurmak stresi azaltır, paniği yatıştırır.

Dünyanın şu anda liderlere ve istatistiksel sayılara ihtiyacı var. Virüsü kapmış hasta sayısını tespit edebilen ülkeler etkili önlemler alabiliyorlar. Ancak bu virüsü tesbit edecek testlerden çok sayıda yok. O yüzden de her ateşi çıkana hemencecik bir test yapılamıyor. Kİmi ülkeler (ABD mesela) kendi testini geliştirmeye çalıştı ve başarısız oldu. Türkiye’de en son bildiğim bu test sadece Ankara’da yapılabiliyordu ve devlet hastanelerine gitmeniz gerekiyordu. Bu durum bir çok virüs taşıyıcısının virüs taşıdıklarını bilmemesine yol açabilir. Hafif bir boğaz ağrısı, biraz ateş. Basit griptir. Kim gidecek şimdi devlet hastanesine diyebilirsiniz. Haklısınız. Ben olsam derim. Bu yüzden de kimi ülkelerin rapor ettiği vaka sayısı gerçeği yansıtmıyor olabilir. Önlemlerimizi ona göre alalım. Virüsü hafife almayalım ama gerekli adımları attıktan sonra da paniğe katkıda bulunacak laf kalabalığına girmeyelim.

Evde oturalım. Birbirmizi ziyaret etmeyelim. Sarılmayalım. Öpüşmeyelim. Elimize dışarıdan gelen yabancı bir unsur değdiyse (mesela plastik poşet) elimizi yıkayalım, gözümüze, burnumuza, ağzımıza dokunmayalım. Herkesin sıkça bastığı düğmelere çıplak elle basmayalım. Nefes alalım, nefes verelim. İlk günlükte yazmıştım. Yine yazayım: Dikkatinizi neye verirseniz o büyür. Virüsü büyütmeyin. Paniği büyütmeyin. Umursayın. Ciddiye alın. Korkun ama paniği büyütmeyin. Sağlığınıza dikkatinizi verin. Sağlığınızı büyütün, arttırın.

Şükran en şifalı duygudur derler. Elimizdeki nimetlere şükredelim. Nefesimize. Hâlâ bizim olduğu için. Doya doya içimize çekelim. Ciğerlere kuvvet.

İyi geceler!

Yarın görüşürüz!