Yoga mı yazıdan, yazı mı yogadan?

IMG_1852Bana sıkça sorulan sorulardan biri yoga ile yazı arasında bir bağ kurup kurmadığımdır. Acaba ciddi bir yoga öğrencisi olmasaydım da yazabilir miydim, ya da yazılarımla yogaya dokunmasaydım bunca yıl sonra hâlâ yogaya şevkle sarılabilir miydim? Tabii ki bunun cevabını kesin olarak vermeme imkan yok ama hayatımda yoga ile yazının sıkı sıkıya arasında sıkı bir ilişki bulunduğu biliyorum. Mesela yoga yapmadığım günler kelimeler kalemimden akmıyor. Ya da iyi yazdığım, ürettiğimden tatmin duyduğum akşamların ertesinde yogamı yaparken kafamın sakin, nefesimin uzun, vücudumun da hem daha yumuşak hem de daha güçlü olduğunu fark ediyorum. Birinin başlattığı akımı diğer yakalıyor, kendine katıyor ve yoga ile yazı iki nehir gibi iki koldan hayatımı besliyorlar.

Bildiğim şey şu ki yoga bana yazmam konusunda cesaret verdi. Hayır, sadece yazmam konusunda değil. Şöyle demek daha doğru: Yoga özgür bir birey olarak kendimi gerçekleştirmem konusunda ihtiyacım olan cesareti içimde bulmamı sağladı. Çünkü ben yaptıklarıyla annesinin gözüne girememiş bir kız çocuğu idim. Geçen gün annem avukat olmuş bir çocukluk arkadaşımdan bahsederken “elle tutulur bir işi var ne de olsa,” diye şaka yaptı, benim işimin (yoga hocalığı) “hafifliğine” dokundurarak . Kalabalık bir sofradaydık. Gülüşüyorduk. Aldırmadım. Hatta esas elle tutulur işin benimki olduğuna dair bir şaka da ben patlattım. Artık annemin sahiden şaka yaptığını ve benimle gurur duyduğunu biliyorum ama bu tip şakaları, hicivleri duyarak büyümüş bir kız çocuğu olarak neredeyse otuz yaşıma kadar yazdıklarımı kimseciklere okuyamadım. Hep birilerinin dalga geçtiğini düşündüm. Uzaklardan kahkahalar duydum. Durduğum yerde terleyip, kızardım. Doldurduğum saman kağıtlarını çekmecenin arkasına ittim.

Sonra işte internet hayatlarımıza girdi ve blog denen bir mecrada ben iç/dış seyahatlerimi yazarken buldum kendimi. Hiç kimse de kötü kötü gülmüyordu. Alay eden de yoktu. Eleştiren, sorgulayan, kavgaya girmek isteyen tek tük insanlar çıktıysa da genel olarak yazı benim hayatıma eşi benzeri bulunmaz bir tatmin ve pırlanta değerinde bir alay öğrenci kazandırdı. Bloğumu açışımın onuncu yılında yoga ve yazı hayatımda ve ilişkilerimde öyle bir iç içe girdiler ki  artık hangisi hangisi besliyor, ben de bilmiyorum.

Yoga zihni keskinleştirip hali hazırda duran duygunun, düşüncenin, inancın, tepkinin arkasında başka bir varoluş biçimi de mümkün mü diye sorduğu için hayatla daha derinden ilişki kurmamı sağlıyor ama edebiyat gibi bir alanım olmasa elimde acaba o ilişkiyi ifade edebilir miyim, yoksa uçar gider, yiter mi boşlukta?

Sense Writing_2.jpg

 

Gilead Gelecek mi?

(Bu yazının orijinali 11 Nisan 2017 tarihinde Hürriyet gazetesinde yayımlanmıştır. Aisha Harley‘nin fotoğraflarıyla şimdi İnsanlık Hali’nde.)

Aisha_Marathonas_2017_4Margaret Atwood’un ünlü ‘Damızlık Kızın Öyküsü’nü ilk okuduğumda hikâyenin ne ile ilgili olduğu hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Dünyanın uzak bir köşesinde, Laos dağlarının arasına sıkışmış bir vadide kaldığım pansiyonda elime geçmişti kitap. Sırtımda ufak çantamla Asya’yı geziyordum. Yanıma fazladan tişört, ayakkabı ya da normal boy diş macunu alamadığım gibi kitap taşıma lüksüm de yoktu. Neyse ki gezgin rotalarına kurulmuş pansiyonlarda derme çatma da olsa daima bir kitaplığa rastlıyordunuz ve raflarından istediğinizi alıp, sırtınızdaki kitabı oraya bırakabiliyordunuz.
‘Damızlık Kız’ da elime böyle geçti. O uzak köyde karşıma çıkınca eski bir dostla karşılaşmış gibi sevindim. Atwood’un pek çok kitabını okumuştum. Tozlu, virajlı yollarda, üstü açık kamyonetlerde, tavuklarla, keçilerle, annelerinin kucağıma bıraktığı bebeklerle yolculuk etmekten yorulmuştum. Dağ tepe gezmeye hiç niyetim yoktu. Zaten kaldığım köyün fosforlu yeşile çalan pirinç tarlalarında Vietnam savaşından kalma mayınlar döşeliydi hâlâ. ‘Damızlık Kızı’ kolumun altına kıstırıp Mekong nehrine nazır hamaklardan birine uzandım. İlk sayfayı çevirdim.

Bence şanslıydım. Şanslıydım çünkü ‘Damızlık Kızın Öyküsü’ hakkında hiç bir şey bilmiyordum. Prensipten çok sabırsızlıktan arka kapak okuma huyum da yoktur. Kapak tasarımına bile ancak kitabın ortalarına geldiğimde dikkat ederim. O akşamüstü de sevdiğim bir yazarın kurduğu dünyaya balıklama dalmanın telaşı içinde ne kitabın ismine, ne de ön yüzündeki kırmızı pelerinli, kukuletalı kadına  dikkat etmişim. Hâl böyle olunca ilk bölümü bitirmeden şaşkınlığa düştüm. Bu hikaye nerede, ne zamanda geçiyordu? Fredinki (orijinalinde Offred) diye anılan anlatıcı karakterimiz tam olarak hangi işlevle o evde bulunuyordu? Dünyaya ne olmuştu?

Evet bence çok şanslıydım. Çünkü sorularımın cevaplarını perde perde açılan ustaca kurguda buluyordum. Kısa sürede güneş dağların ardında yitti gitti, sivrisinekler taarruza geçti, hamaktan kalkıp odama girdim. Akşamları sadece iki saat çalışan jeneratör tavandan sarkan çıplak ampullere elektrik gönderdi. Sonra o da bitti. Ben mum ışığında okumayı sürdürdüm. Kurgu en sevdiğim cinstendi. Baştan hiç bir şey anlamıyorsun. Bir zaman dilimine, dünya üzerinde bir coğrafyaya, bir kadının hayatına ortasından giriveriyorsun. Anlatıcı senin kafandaki karışıklığı düzeltmek için çaba sarf etmiyor. Kendi zihin ve zaman akışı içinde kâh gününü, kâh maziden bir anıyı anlatıyor. Okur da anlatan kadar çaba göstermek zorunda bu yapbozun parçalarını yerine koymak için. Ve sonunda işte yazarın ustalığı orada kendini gösteriyor ve bir tek yönü bile aksamayan, okurun kafasındaki her bir sorunun cevabı verilmiş bir biçimde hikâye sona bağlanıyor.

‘Damızlık Kız’ı aklınızda hikâye sona bağlanıyor mu, yoksa aslında her şey o sonda mı başlıyor, Fredinki bu hikayeyi nereden, hangi zamanda ve kime anlatıyor, yazar bu konuda bizim ne düşünmemizi istemiş gibi sorularla bitiriyorsunuz. Kitap sadece hikayenin içeriğini değil, metnin oluşma hikâyesini de düşünmeye davet ediyor. Bu açıdan metakurmacasal bir tarafı da var. Ama ben o genç yaşımda, dağların arasına sıkışmış bir Laos köyünde, mum ışığında bitirdiğim romanı yastığımın yanına bırakıp yatağıma sırt üstü uzandığımda bunları düşünmüyordum.

Aisha_Marathonas_2017_1

Tüm kadınlar bir erkeğin…

Ben Gilead Cumhuriyeti’ni düşünüyordum. ‘Damızlık Kızın Öyküsü’nün geçtiği teokratik diktatörlük ülkesini… Yakın gelecekte bir zamanda Amerika Birleşik Devletleri’nde toplumsal düzeni tepetaklak eden bir askeri darbe yapılmış. Hristiyan püritenlerin idareyi ele geçirdiği o günden sonra da evlilik dışı ilişki yaşayanlar, boşanmışlar, feministler, Yahudiler ve hatta Katolikler bile yeni düzen tarafından yutulup yok edilmeye başlanmış. Gilead’ın yeni toplumsal yapısı ve egemen ideolojisi elbette kadınların görünürlüğü üzerinden düzenleniyor. Ülkede yaşayan tüm kadınlar bir erkeğe ait sayılıyor. Anlatıcımız gibi bir erkeğe çocuk versin diye damızlık kız olarak görevlendirilmiş kadınların isimleri bile yok. Hangi erkeğin ‘damızlığı’ ise o erkeğin isminden türemiş bir isimle çağrılıyor. Hane halkının başı Fred ise damızlık kızın ismi Fredinki mesela. (Kitabın orijinalinde Offred- ki burada Atwood her zamanki sözcük oyunlarına başvurmadan edemiyor. Offred bir bakışta bize sunulmuş, adanmış, anlamlarına gelen ‘offered’ kelimesini de hatırlattığından.)

Pansiyondan ayrılırken kitabı Laos dağları arasına sıkışmış o küçük vadide bıraktım, bir sonraki okuru için ama Fredinki ve içinde yaşadığı dünya benimle dünyayı gezmeye devam etti. Orwell’in ‘1984’ünü okurken ilk defa hissettiğim ama “Bize olmaz öyle şey canım” diye diye bilincimin gerisine attığım o kaygı, bir kadın anlatıcın ağzından aktarıldığında, giydiğini, çıkardığını, bakışını, oda perdesinin aralığını devamlı olarak bir suçluluk çerçevesi içinde düşünmek zorunda kalmanın aşina çilesini ucundan tanıyınca yüreğimi ele geçirmişti.

Aisha_Marathonas_2017_3Gilead gelecek miydi?
Tozlu virajlı yollarda, üstü açık kamyonetlerde bir ülkeden diğerine geçerken kendi kendime bunu soruyordum.
Gilead gelecek miydi? Ben kadın başıma, sırtımda bir çanta ile ülkeden ülkeye hoplaya zıplaya dolaştığım, “Bana bir oda lütfen” diye pansiyon lobilerine, evime girer gibi girdiğim şu zamanlardaki özgürlüğümü hayretle anacak, belki de Fredinki’nin geçmişi hatırlarken sık sık başına geldiği üzere bu kadar özgürlük hikâyesi karşısında belleğimin beni yanılttığına kanaat getirecek miydim?

O zaman daha 20. yüzyıldaydık. Sonraki yüzyıl özgürlüklerimizi güvenlik adına kendi ellerimizle teslim ettiğimiz, özel hayatımızı eşi benzeri tarihte görülmemiş bir açıklıkta dünya aleme ilan ettiğimiz bir sahne ile açıldı. Telefon numaralarımız, ev adreslerimiz, bir gün içinde girip çıktığımız tüm mekânlar meraklısı için bir tık ötedeydi artık. Gilead’ın ‘gözleri’, ‘1984’ün ‘Büyük Birader’i gibi her anımızı, her adımımız izler oldu ama ne Atwood’un ne de Orwell’in aklına gelen ayrıntı, o gözlere bizzat kendi irademizle açılacağımızdı. Eh, boşuna dememişler edebiyat asla hayat kadar şaşırtıcı olamaz diye!

‘Vay be ne özgürmüşüz!’
‘Damızlık Kızın Öyküsü’nü yirmi yıl sonra bu defa Türkçe çevirisinden okudum. (Sevinç Altınçekiç ile Özcan Kabakçıoğlu’nun tercümesi insana çeviri bir metin okuduğunu unutturtacak kadar iyi.) Gilead gelecek mi, artık aklımda bir soru değildi. Gilead şüphesiz gelecekti. Gilead geleceğimizdi. Atwood bunu –ironiye bakın ki- 1984 yılında görmüş, geleceği ince ince kurmuştu.
Gilead gelecek ise oradan maziye bakıp da “Vay be ne özgürmüş” diyeceğimiz günler de tam bu günler olmuyor mu? İnterneti cebimizde taşıyoruz, istediğimize mesaj yazıyor, merak ettiğimiz bilgiye çok da zorlanmadan ulaşıyoruz. Bize dayatılan doğrunun dışında da gerçekler bulunabileceğine dair bir kuşku duyabiliyor, kuşkunun peşinden gidip farklı kaynakları araştırabiliyoruz. Savaşlar, kadına şiddet, terörizm, vize gereklilikleri derken gezegende fütursuzca gezeceğimiz alanlar azalsa da az buçuk zorlanarak bir çoğumuz hâlâ ülkeden çıkıp, sonra geri dönebiliyoruz. Âşık olabiliyor, âşık olduğumuz insanla bir hayat hayal edebiliyoruz hâlâ.
Gilead’ın insanları bunları yapamıyor.
Geleceği düşündükçe ben bugünden şikayet etmeyi bırakıyor, eriyip giden özgürlüklerime daha sıkı sarılıyorum. Gilead günlerinde çünkü gerçeğin bize dayatılan tek doğru olmadığını hatırlamamız ve onu bilmeyenlere hatırlatmamız için bugüne tanıklık etmiş olmamız önemli.
Çok önemli.

Aisha_Marathonas_2017_2

Gelecek denen Canavar

Capitalism will kill you and Fascism won't save you!2017 yılına girdik.

Barış, huzur, sevgi dileklerimiz için topu topu bir saatimiz olduğunu bilmeden kucaklaştık. Yine umutla. Nefes alıp verdiğimiz sürece ne yapıp edip bir kaynağını bulup yüreklerimize yerleşen o umudu birbirimize geçirerek gülümsedik, güldük, yeniyi kutladık.

Bu yılbaşında ben de pek çok İstanbullu gibi evde, ailemle birlikteydim. Çocukluk yılbaşılarımı geçirdiğim salonda, yine aynı televizyonun karşısında fındık fıstık atıştırıp, plastik ağacın altına dizdiğimiz hediyeleri sahiplerine dağıttım, hem DJ’lik hem de dans ettim. Bir üst kuşağın bir gözü haberlerdeydi. Bizimki sosyal medyada. Hepimiz bir felaket beklentisi ve bir o kadar da belki olmaz ümidi içindeydik. Saatler ilerleyip de terazinin ümit kefesi ağır basmaya başladıkça neşemiz arttı, ailecek masanın etrafında halay bile çektik. Annem sofradan yeşil bir peçete kapıp halay başı oldu. Bir şey olmuyordu. Belki olmayacaktı. Noel Baba nefreti kusulmuş, belki ortalık durulmuştu.

İnsan umuyor işte. İstiyor çünkü ummak.

Varolmak için mecburuz ümide.

Annemler yeni yıla hangi kanalla, kimle gireceğiz gibi eski dertlerine, acaba girebilecek miyiz, geri sayım yapılacak mı, yeni yıla girdiğimiz seçtiğimiz kanalın sanatçısı tarafından telaffuz edilecek mi gibi çok yeni dertleri eklemişken, yabancı damat kocam kanallarını zapladığımız ekranda bir görünüp bir kaybolan Bülent Ersoy’a mı, Tarkan’ın dansına mı daha çok hayret edeceğinizi  bilemezken, kapı çalar, telefon çalar, ben 1980 yılına girdiğimiz gece siyah beyaz ekranlarımızda salınan Nesrin Topkapı’yı You Tube’dan zorla aileye izletmeye çalışırken (gençliğine, güzelliğine, şu karnını, boynunu oynatışına, belinin esnekliğine, kollarının zarafetine bakın, bakın!)  Tarkan geri sayımı üstlendi, biz sarılışıp, öpüştük, kırk yıldır aynı mahallede oturduğumuz dostlarımız, komşularımız, akrabalarımız geldiler, gittiler… Sonra yorgun düşüp uyuduk. Saat 1i ancak geçmişti.

Kaygı içinde beklediğimiz felaket tabi ki o gece biz  uyurken yaşanmıştı.

Şişme Noel Babaları sünnet etmekle, ona yumruk çakan delikanlı resimlerini paylaşmak ve Aydın’da “temsili” Noel Baba’yı ibreti alem olsun diye oyuncak silahla yine oyun icabı darp edip ve sonra etrafında zeybek oynamakla bitecek bir nefret değildi topraklara yayılmış olan.

Ben telefonumun din-dinleriyle yeni yılın ilk gününe gözümü açtığımda gece elbette çok fena, çok çok fena bir şeyler yaşanmış olduğunu anladım. Lise arkadaşlarımdan oluşan whatsapp grubunda olup da yurt dışında yaşayan arkadaşlarımız iyi miyiz diye soruyorlardı.

Benim ailemle geçirdiğim sıcacık bir gecenin sonunda mutlu ve ümitli uykuma daldığım sırada, iki kilometre ötedeki Reina’da insanları taramışlardı. İnsanlar kaçmak isterken birbirlerini ezmiş, kimisi sıfırın altına düşen soğukta Boğaz’a atlamış, donarak ölmüştü. Ölmüştü insanlar. Uyuduğum yatağın iki kilometre ötesinde. Çocukların babaları, annelerin çocukları, karıların kocaları, birilerinin çok sevdiği insanlar vahşice taranmış, canları alınmıştı.

Gözlerimi kapattım.

İki kilometre ötemde Boğaz’da o insanların cansız vücutları, cesetleri yüzüyordu.

Yıllar önce bir kitap okumuştum. Yakın gelecekte geçen hafif bilim kurgulardan. Bir sahnesi çok sık aklıma gelse de kitabın ismi, yazarı, diğer sahnelerini hatırlayamıyorum. Hatırladığım sahnede kahramanımız bir görev için geçmişe gönderiliyor. Geçmiş dediği de bizim şimdi. Onu en çok şaşırtan kadınların güzelliği, yemeklerin çeşitliliği, sanat, edebiyat gibi hazların varlığı. Çünkü o öyle bir zamanda (gelecekte) yaşıyor ki artık kadınların kendilerine bakacak halleri kalmamış, makyaj zaten yasaklanmış, gezegende su bitmiş, yemek sadece fabrikada üretilen tek lezzetlik besin haline gelmiş.

Kapalı gözlerimin ardından geleceği gördüm.

Bugüne kadar yaşadığım günlerime şükrettim. Çünkü hayat bir şenlikti o günlerde.

Bugüne şükrettim. Çünkü hayattayım. Hayatta olduğum gibi içecek temiz suyum, boğazımdan inen besleyici, lezzetli lokmalarım, bir kenara çekilip de elime aldığımda beni edebiyat hazzı ile dolduran kitaplarım, ülkem diye koşa koşa gelip kavuştuğum ailem, dostlarım var.

Bir çok insanın yok.

Dünya kan ağlıyor.

Gelecek tüm insanlığı yutmaya hazırlanan bir canavar gibi yaklaşıyor.

Hızla yaklaşıyor.

2012 yılı ve kıyamet söylentilerine, felaket tellallığına gülüp geçmiştim ben daha bir kaç sene önce.

Ama bir dönemin sonuna geldiğimiz kesin. Geleceğin zor geçeceği aşikar. Dünya coğrafyasında yer değiştirsek de paçayı kurtaracağımız bir zorluk değil üstelik bu. Egemen güçler tarafından meşrulaştırılan ve hatta övülen şiddet dünyayı dört koldan sarıyor, kaçacak bir köşe kalmayacak.

Uyanıp öncelikleri yeniden düzenleme vakti artık. Hayatı hep sürdürdüğümüz gibi sürdüremeyiz artık. Oturduğumuz yerden lanet okumakla sadece mevcut ayrılığa katkıda bulunuyoruz. Karşımızdaki öyle bir canavar ki bizlerin hayat süresi içinde yenileceğine inancım yok. Ama o canavar sayesinde belki uyuşmuş, robotlaşmış, hiç sorgulamadan kabullendiğimiz hayatlarımızdan silkinip varoluşumuzu sorgulayabiliriz.

Belki yeni yaşam alanları yaratabiliriz. Daha azla yetinerek, daha sade, daha basit, hırsı arınmış gerçek hayatlara geçişimizi belki bu canavar sağlar. Ümit belki oradadır. Kendi içimizdeki değişimde…

2017’nin kendi gerçeğimize uyandığımız, önceliklerimizi gözden geçirip, hayatımızın sorumluluğunu üstlendiğimiz, hiç atmadığımız yeni bir adımı attığımız bir yıl olması dileklerimle…

Defne Suman

Nineciğim Trump başkan olduğu gün sen ne yapıyordun?

 

trump-3
YAZININ TAMAMI

Çünkü o zaman, ancak o zaman, gelecekteki o gün torunlarımıza dönüp diyebiliriz ki, “yavrucuğum Trump’ın dünyanın başına geçtiği gün benim de onurlu bir yaşam sürmek için bilinçli bir mücadeleye girdiğim, buna da kendi hayatımdan başladığım gündür.”

YAZINI TAMAMI İÇİN

http://www.5harfliler.com/trump-baskan-oldugu-gun-ne-yapiyordun/

 

 

Kıbrıs Günlükleri SON

img_0595
Dereden topladığı sazlarla sandalye ören Özkan’ın atölyesi

Kıbrıs’da karşılaştığım, tanıştığım herkes ne kadar dost canlısı, ne kadar içten! Bu kadar iyi yürekli (iyiliği seçen) insanların adasını hunharca ikiye bölmek, onları evlerinden, köylerinden, komşularından kopmaya zorlamak artık büsbütün bir zulüm gibi gelmeye başladı. Ama dün gece gittiğim sergisinin açılışında tanıştığım ressam Emin Çizenel’in haklı uyarısını da kulak ardı edemeyeceğim. Adanın ruhunu son derece başarılı bir biçimde resimlerine yansıtmış olan Emin Bey onca kalabalığa, onunla konuşmak için yarışan hayranlarına, kameraları ile hazırda bekleyen televizyon insanlarına rağmen bana ayırdığı zamanda, “adamızın bölünmüşlüğünü egzotik bir malzeme gibi kullanmayın ne olur,” dedi. “Artık biz sanatçılar, edebiyatçılar olarak biz bu adada birbirimizi nasıl da boğduk değil de başka bir perspektiften yaklaşalım, bu adanın ruhunu başka hikayelerde arayalım”

Tam cümlelerini hatırlayamıyorum, akşam çöktüğü için yorgundum ama bu (veya buna yakın) sözleri beni pek etkiledi. Benim tam da yaptığım oydu çünkü. Çünkü dışarıdan gelen için sahiden de adanın ikiye bölünmüşlüğü, başkentin bir yakasından diğerine pasaport kontrolüyle geçiliyor olması, ölü bölge diye bir şeyin varlığı, sokakların yan yana dizili varillerle birden bitiveriyor olması, evet çekici, evet egzotik ve elbette son derece turistik bir şey. Kırk yıldır insan ayağı basmamış Maraş (Varoşa) bölgesine gidip terk edilmiş, yıkılmaya yüz tutmuş, bomboş kalmış dairelerini bitkiler bürümüş binalardan ibaret hayalet şehri görmek üzere Lefkoşa’dan turist otobüsleri kalkıyor. Elinde mikrofon ile otobüsün önünde ayakta duran rehber gözleri hayretle açılan Avrupalı turistlere, güvenli camların ardından bakın, bakın diyor, ne ilginç değil mi, bakın doğanın medeniyeti nasıl ele geçirdiğini görün şimdi.

img_0582
Son gecemde beni misafir eden sevgili Sabine ile Mehmet’in güzelim köy evinde kahvaltı sofrası

Ama ne yapmalı? Bir taraftan anlatılmamış öyle çok hikaye, tanınacak, sarılacak öyle çok yara, insanı çarpan, sarsan öyle gerçekler var ki onlar kalemi eline aldığın an cümlelerinden fışkıracak. İnsanlığa şifa olsun diye belki, belki yırtıkları yamamak için. İçeriden olan aynı hikayeyi kim bilir kaçıncı kez duyduğunda  iç geçirecek ama ya onu ilk defa duyan kulak? Klişelere kaçmadan insanın hikayesini anlatmak mümkün mü?

Bilmiyorum. Bu büyük soruyu, cevaplama kaygısını çok da gütmeden aklımın bir köşeciğine yerleştirip ben de Maraş’a gittim. Tam da bu yüzden. Hakkında çok şey duyduğum o terk edilmiş binaların beşinci, altıncı katından çıkan ağaç dallarını görmek için, çarpılmak, sarsılmak için. Lefkoşa’nın Türk tarafına geçtim. Mağusa’ya giden ilk minibüse bindim. Adanın kuzeyinin idarecileri Anavatan’a uysun diye saatleri GMT3 bölgesine göre ayarladıkları için saat ikiyken iki sokak sonra ansızın oldu mu size üç! Minibüs Cuma akşamı Lefkoşa’daki okullarından civar köy, kasaba ve korkunç çirkin sitelerdeki evlerine dönen güzel genç kızlar ve oğlanlarla doldu. Sırtlarında kendilerinden büyük çantaları, ellerinde resim defterlerini taşıdıkları o kocaman plastik şeyler. (Bazı şeyler nasıl da hiç değişmiyor!) Dura kalka dura kalka, epeyce çirkinliğin içinden geçerek Mağusa’ya vardığımızda saat dört buçuğa geliyordu.

Hayalet şehrin dikenli tellerle çevrilmiş kıyısına kadar yürüdüm. Hava pırıl pırıl, deniz nasıl neşeli, balık tutan bir iki yaşlı adam ve akşam ışığının turuncusunu, sarısını, yeşilini iyice ortaya çıkarttığı çimlerin, çiçeklerin ortasına kurulmuş bir çay bahçesi  … Masalarda tek tük çiftler, bir köşede beyaz uzunca saçlı bir adam, belli ki sahibi. Fonda hayalet şehir Maraş, Varoşa. Bombalanmış ama yıkılmamış binalar tabiata teslim. Sessiz. İnsanlar bıraksınlar bu gezegeni, doğa alsın komutayı eline dedirten bir sükunet.

Çay bahçesinin sahibi ben artık gazeteye bakmıyorum diyor, televizyonu ise yıllar önce kapattım. Sonra hikayesini anlatıyor ama aslında geçmişle ilgili konuşmaya hevesi yok. Karşımızda incecik duman gibi tüten Karpaz’ın eşeklerini konuşuyoruz biz de. Dünyanın en güzel eşekleriymiş. Rumlar giderken yanlarına alamamışlar ama geride kalanlar sahiplenmiş onları. Vaktim kalmadı eşekleri görmeye. Bir dahaki sefere inşallah. Olur, diyor. Yine bekleriz. Ne bir marifetli telefon var elinde, ne de bilgisayar. Ancak oraya bir daha gidersem görüşeceğimizi biliyorum…

img_0591Akşam Emin Çizenel’in Girne’deki sergi açılışındayım. Şık, güleryüzlü, tatlı sözlü, güzel insanlar topluluğu. Konuştuğum herkes beni bağrına basacak kadar yakın, kitaplarımı tanıtmak için etkinlikler düzenlemek için hevesli, heyecanlılar. Adadan konuşuyoruz, dünyadan, incelik ve iyilikten…

Ertesi sabah Atina’ya dönüyorum. Yeni dostların kartları çantamda, sesleri kulağımda, kucağımda bir yürek dolusu hikayeyle, hayata kaldığım yerden değil yeni bir sayfadan başlayacağımın bilincinde…

Bir dahaki sefere görüşmek üzere Kıbrıs ve güzel insanları.

img_0559

 

Dünyayı Güzellik Kurtaracak (Kıbrıs Günlükleri 2)

2 Kasım 2016

img_0533İnsan tek başına gezer olunca günler nasıl uzun ve dolu geçiyor!  Kıbrıs’taki ikinci günümün akşamında sabahı hatırlamakta zorlanıyorum. Hayır, zorlanmaktan çok vay, bu sabah mıydı diye şaşırıyorum. Aradan öyle çok olay geçti ki!

Sabah erkenden uyandım. Gün yeni ağarıyordu. Benim her yanım ağrıyordu. Yürümekten. Her zamanki gibi şıklığa öncelik verip zavallı ayaklarımı hiç düşünmeden yanımda getirdiğim topuklu ayakkabılarlarla şehri katetmekten belim, boynum bile ağrımış. Zar zor yoga matımı Airbnb’den kiraladığım odamın bir köşesine serdim. (Shadow Yoga matsız yapılan bir sistem evet ama ben seyahatlerde daima yanımda bir mat taşırım, insan nasıl bir zemin ile karşılaşacağını hiç bilmiyor.)  Çabucak bir seri yapayım diye başladım ve böyle başladığım zamanlarda sıkça olduğu gibi yogama doyamadım, matımı bir saat sonra evimizin karşısındaki ilkokulda ilk dersin zili çalarken topladım.

Doğru sokağa… Eve çok yakın bir yerde nefis bir meydan var. Büyük bir kilise, NeoKlasik bir yapı olan bir lise ve kocaman parke taşlara çıkartılmış masalarda güneşin altına yayılmış beyaz saçlı adamlar topluluğu. Ben de bir masaya çöktüm. Tek başına bir yabancı kadın müdavimlerin doluştuğu bir kahveye oturur da müdavimler onu rahat bırakır mı? (Beni hiç bırakmazlar.) Genelde bu durumlara karşı önlemimi alır, mesela en uzak masaya oturup güneş gözlüğü ve kulaklık kalkanlarıyla kendimi müdavim güçlerin meraklı sorularına kapatırım, özellikle sabahları, özellikle yazmak istediğim sırada… Fakat meydan o kadar sessiz ve sakindi ki kulaklarımı sessizliğe kapatmak istemedim. Bir de Kıbrıslı Rumlar kulağa İtalyanca gibi gelen bol ç’li bir Yunanca konuşuyorlar, hiç bir şey anlamıyorum ama duymak hoşuma gidiyor.

img_0527Kahvenin sahibi önüme domateslerim ve zeytinlerimi koyar koymaz (evet, tabii ki glutensiz hayata devam) yan masalardan takdir dolu mırıltılar yükseldi ve meraklı müdavim gözlerin en yakınımda oturan sahibi sohbeti başlattı. Diğerleri sanki bu anı bekliyormuş gibi derhal sandalyelerini bana döndürüp dinlemeye koyuldular. Böyle bir emekli erkekler kahvesinde, ben de bir Turkala (Türk kadını) olunca, hele ki bir de yazdığım bir kitap için Kıbrıs’ta bulunduğumu söyleyince sohbet ışık hızıyla eski güzel günlerde,  nasıl Kıbrıslıtürkler ile Kıbrıslırumların bir arada yaşadığı karma köylerin çınar altı kahvelerinde imam ile papazın tavla oynadığına, benim gibi Turkala kızların Kıbrıslırum gençlerle evlendiği düğünlerde tüm ahalinin nasıl da zil zurna sarhoş olup çifte telli oynadığına geldi. Herkes “duvar”ın öte yanında bıraktığı köyünü anlatıp içlendi, sonra beni hatırlayıp yine coştular, telefonlar edildi, muhakkak tanışmam, muhakkak konuşmam gereken insanlara yarın sabah 10:00da bu kahvede bulunmaları için randevular verildi. Ben her ne kadar kırık dökük Yunancamla “aslında sadece adanın ruhunu anlamak istiyorum, çok da tarihi bilgiye ihtiyacım yok” diye mırıldansam da kimse beni dinlemedi. Adanın ruhu denen şeyin tam da bu olduğunu anlamam da uzun sürmedi zaten.

Kahveden kalkınca karşıma çıkan ilk ayakkabıcıya girdim. Made in Cyprus anneanne ayakkabıları satan bir dükkan. Dükkan sahibi Takis Bey de beni öyle bir çift (dünyanın ennnn rahat) pabucuyla bırakacak değildi, hemen dükkanın arkasında bir kahve pişirdi, bir çarşamba sabahı erkenden ayakkabı almaya çıkmış tanıdık bir teyzeyi de yanıma oturtup sohbete girişti. Kıbrıs rumcası olduğu için anlamadığım kelimeleri de bana açıkladı.

Dükkandan çıktığımda ayaklarım bayram ediyordu. Ben ayakkabının içinde ayağın böylesine rahat edebileceğini hiç bilmemişim. Bugüne kadar ayakkabı değil, hoş görünümlü bir eziyet aletleri takmışım ayağıma meğerse. Uçarak yolları arşınladım. Duvar kenarında dolaştım, daracık sokaklara girdim çıktım, ölü bölgeye nazır varillere, dikenli tellere, nöbetçi askerlerin kulübesinin tam önüne açılmış “Check Point Charlie”, “Berlin Wall” isimli kebapçılara baktım.

Öğleden sonra yeni dostum ünlü Kıbrıslı şair Neşe Yaşın ile buluştuk. O da beni en sevdiği geçitlerden, kafelerin arasından yürüterek kuzeye geçirdi. Büyük Han’a girdik, eski bir katedral olan Selimiye Camisinin etrafında döndük, sabahları caz müzik çalınan restoranları bana gösterdi. Gökyüzü mavi, sokaklar cıvıl cıvıl, kuzey Lefkoşa’nın genç kadınları ve erkekleri aydınlık yüzlüydü. Loş, eski bir handaki sahafa girdik, yerden tavana kadar kitap dolu raflara uzun uzun baktım, açıp sayfalarını kokladım. Aradığım Max Frisch kitabı onlarda varmış, dükkanın bir yerindeymiş, o sırada bulunamadı ama yarın gidince hazır olurmuş. Sonra Neşe beni başka bir kitapçıya götürdü. Işık Kitapevi. Tıklım tıklımdı, ona rağmen sahibi bize müthiş yakınlık gösterdi. Onca müşteriye sabırlı ve güleryüzlü bir tavırla hizmet verirken Neşe’yle ikimize (yine dükkanın arkasında) kahve pişirip, raflardan Emanet Zaman çıkartmayı da ihmal etmedi. Ben de okurlar için imzaladım. (Kıbrıslı okurlar! Bugün Işık Kitapevine gidecek olursanız, iki kopya Emanet Zaman imzalı olarak sizi bekliyor.)

Akşama kadar Neşe’yle gezdik. Beni dostlarıyla tanıştırdı. Neşe’nin sokaklarda, kafelerde rastladığı dünya kadar okuru ve dostu vardı. Akşam kırmızı şarap içip sohbet ettik, sonra beraber tekrar güneye geçip benim romanın bir sahnesi için aradığım noktanın neresi olabileceğini konuştuk ve tabii aşkı, ve şiiri, ve yaşamın tadını tuzunu….

Evime dönerken iki katlı taş evlerin dizildiği daracık bir sokakta dev bir manolya ağacı gördüm. Evlerden birinin önünde ufak bir bank vardı. Oturdum, manolyaya bakarken kediler doluştu. Bir tanesi uzun tüylü, kocaman kuyruklu, güzel gözlüydü. Hadi seni alıp Atina’ya götüreyim dedim. Pek nazlıydı. Kucağıma çoktan yerleşmiş, mırıldayıp duran sıska siyah kardeşinin huzuruna imrenerek baktı ama ancak şöyle bir başının tepesine dokunmama izin verdi.

Odama döndüm. Gözlerim kapanıyor. Bugün bir sürü başka şey de oldu. Mesela küçücük bir kırtasiyecide (Lefkoşa’nın Rum tarafında) kitabımın Yunancasını buldum. Yaşlı kitapçı çok sevindi, hatta gözlerine inanamadı. Bir iç kapaktaki resmime, bir de yüzüme bakıp bakıp başını salladı. Sonra bir de Neşe ile kuzeyden güneye geçerken ara bölgede durduğumuz Home for Cooperation’da tanıştığım (yine Neşe’nin dostları tabii) harika bir kaç kişiyle Emanet Zaman’ın hem Türkçe hem Yunancasını tanıtacağımız bir etkinlik düzenlemeye karar verdik.

Dünyada korkunç şeyler oluyor biliyorum. Morallerimiz bozuk ama güzel insanların verdiği öyle soylu mücadeleler var ki insanın yüreği yeniden ümitle doluyor. Kıbrıs’ın bugün bana verdiği his de bu oldu: Yaşlısından gencine bu adanın sakinleri insan ruhunun iyi tarafından görmeye meyilliler. Ve öyle olunca da dünya da, adaları da güzel bir yere dönüşüyor.

Gerçekten dünyayı güzellik kurtaracak gibi hissettim ben bugün.

img_0510

Ölü Bölgede Seslerin Selamı (Kıbrıs Günlükleri 1-Lefkoşa)

fullsizerender-2
Evim bu sokakta

1 Kasım 2016

Bu sabah (güney) Kıbrıs’a vardım. Hayatımda ilk defa. Çok uzun zamandır bu yolculuğun hayalini kuruyordum. Yeni kitabım için araştırma yapmak, insanlarla konuşup, adanın ruhunu hissettmek için… Bir de tabi ki tek başına gezmek için harika bir fırsat diye.

Sabah erkenden, daha hava ağarmamışken Atina’daki evden çıktım, küçük bavulumu peşimde sürükleyerek önce otobüs, sonra metro derken havaalanına vardım. Ben sabahın altısında Atina toplu taşıma taşıtlarında tek başıma olurum zannediyordum (hani Yunanlılar tembel, sanıyoruz ya). Hatta belki de toplu taşıma bulamam diye bile korkmuştum. Nerdeeeee? Otobüsler vızır vızır ve tıklım tıklım. Elimde el bagajımla ayakta kaldım. Metroda da durum aynıydı. Millet beşte kalkmış işine gücüne gidiyor. Uçakta da bir tek boş yok. Salı gününü bilerek seçmiştim, hani biletler ucuz olur, kimse salı yolculuk etmez nasılsa diye. Yokmuş öyle bir şey. Bir koca uçak dolusu Kıbrıslıyla beraber mavilikleri katettik, Larnaka’ya indik. (ben havaalanı Lefkoşa’da sanıyordum, meğer 1974 yılında savaş sırasında kapamış o havaalanı hâlâ da pistinde paslanan uçakları ve yosun tutmuş sandalyeleri ile ölü bölgede duruyor.)

Ölü bölge demişken… Benim buraya gelme sebebim de en çok bu ölü bölgeydi. Varillerle, dikenli tellerle, polis kontrol noktalarıyla ikiye bölünmüş bir şehrin ortasında nehir gibi akan bir bölge var: Ölü bölge. Ölü bölge’ye Yeşil Hat veya tampon bölge anlamına gelen buffer zone da deniyor ama bence bu iki arada bir derede kalmış alana verilebilecek en iyi isim ölü. Çünkü buraya geçiş yok. Kırk yıldır insan ayağı değmemiş bir uzun hat burası.

Lefkoşa Avrupa’nın tek (ve en son) ikiye bölünmüş başkenti. Türk ordusunun adanın yüzde 37sini ele geçirdiği 1974 yılından sınır kapılarının açıldığı 2003 yılına kadar şehrin güneyinde yaşayanlar ile kuzeyinde yaşayanlar birbirlerinden kelimenin tam anlamıyla bir taş atımı uzaklıkta yaşasalar da “duvarın” öte yanında olup bitenden haberdar değiller. Üstelik bir çoğunun evleri duvarın öte yanında kalmış, eşyaları, elbiseleri, komşuları ve müdavimi oldukları kahveleri ve tabi ki işyerleri.

“Duvar” kelimesini tırnak içine alıyorum çünkü gerçekten bir duvar yok şehrin iki yakası arasında. Bir bölge var. Bir nehir gibi. Lefkoşa’da büyümüş bir çocuk olduğumu düşündüm. Komşuların duvarları bile beni meraktan çıldırtır, türlü yaramazlığa iterken şehrimin ortasında tüfekli askerlerin, polislerin koruduğu bir hatla karşılaşsaydım ne yapardım acaba? AirBnB’den bulduğum evin sahibi Maria bana cevabı verdi: Ya o hat hiç yokmuş gibi yaparsın (çünkü böyle bir bölünmenin yarattığı huzursuzluk dayanılmazdır) ya da en yüksek tepeye tırmanıp diğer tarafta yaşayan ötekileri görmeye çalışırsın.  Lefkoşa’lılar yıllarca bu iki duygu arasında savrularak yaşamışlar.

img_0515
Lefkoşa’nın akşam ışığı

 

Şimdi iki taraf arasındaki kapı açık ama yine polis, pasaport kontrolünden geçilerek “duvar”ın öte yanına geçiliyor. Ben de Türk tarafına hemen geçtim tabii. Merakımdan. Hava kararıyordu. Sokaklar ıssızdı. Savaş sırasında yıkılmış, terk edilmiş binalar öylece kendi hallerine bırakılmış, sanki diğer yarısına kavuşmayı bekler gibiydi. Biraz yürüdüm. Çok az insan vardı sokaklarda. O çok az insanın hemen hemen hepsi erkekti. Geri döndüm. Pasaport, bariyer, polis yine güneye geçtim.

Geçerken ölü bölgeyi gördüm. Şehrin (aslında adanın) iki yakası arasında uzanan uzun, çok uzun bir hat. Kırk yıldır budanmamış ağaçlar gökyüzüne yükselmiş ve sınırlar çizilirken hasbel kader iki çizginin arasına sıkışmış kalmış binalar (güzelim binalar) çürümüş, çökmüş, karanlık oyuklara dönmüş camsız pencelerinden dallar, taşların arasından yapraklar baş vermiş. Sadece orada, boyu on beş adımda geçilen ama eni ada boyunca uzanan o ölü bölgede tabiat şehrin içinden fışkırmış.

Üç saat boyunca hiç durmadan yürümekten ayaklarıma kara sular inmiş, hatta ayak parmağımdan biri kanamış. Erkenden yatıp sonsuza kadar uyumak istiyorum. Lefkoşa çok çok ama çok sessiz bir şehir. En son ne zaman böylesine sessiz bir odada uyudum hatırlamıyorum. “Duvar”ın öte yanındaki camiden okunan ezan karanlığı yırtıp geçiyor, ölü bölge karşılıklı görüşmeyi engellese de sesleri kesemiyor, kilise çanları ezana nisbet yapıyor (ama ne çare), şehrin iki yakası ses vasıtasıyla birbirine varlığını belli ediyor.

Bilgisayarın da benim de pilim bitti.

Yarın turuma devam edeceğim. Tabi ki izlenimlerimi size  yazmaya da…

(Ölü bölgenin fotoğrafını çekmek yasak. O yüzden tasvirlerimle yetinmeniz gerekecek.)

fullsizerender-jpg

 

 

 

 

 

 

 

 

Yoga Sohbetleri

Keçinin Rüyası
Foto: Sertaç Ergin Tasarım: Thinker Belles

Tom Robbins’in bir sözü vardır. Herhangi bir şeye tutkuyla bağlanıp onu benimser, tüm derinliği ile kendinize katarsanız o şeyin yansımaları hayatın her alanında karşınıza çıkar. Ben bunu yoga için söyleyebilirim. Yogayı hem somut tecrübe hem de soyut bilgi olarak öğrenip kavradıkça bu disiplinin unsurlarının ilgi duyduğum bütün diğer alanlarda da varolduğunu görüyorum.

Yoga felsefesi öncelikle insanlık haline ve ilişkilere dair sorular ürettiğinden yaratıcılık, psikoloji, edebiyat, ruh sağlığı ve yazarlığa kadar uzana geniş bir yelpazeyi içeren cevapları da verebiliyor.

Neredeyse on yıl önce bu bloğa yazmaya başladığımda aklımdaki fikir de yoga ile yaşam arasındaki organik bağı hikayelerle anlatmaktı. Bloğun onuncu yıl dönümünde eski öğrencim, şimdiki meslektaşım Çelen Arıman bu yoga-yaşam sentezini sohbetlere dökmemizi önerdi. Ben de kabul ettim. 13 Kasım ile 5 Mart arası beş defa, Pazar öğleden sonraları Çelen’in yeni stüdyosu Yol Yaşam’da (Gayrettepe, İstanbul) bir araya gelip, kendi yoga tecrübemizden yola çıkarak dönüşümün hayatta ve ilişkilerdeki izdüşümüne bakacağız. Konularımızdan bazıları Patanjali’nin yoga sutraları, Bhagavad Gita, Hatha Yoga Pradipika, Ha-Tha yani ay ve güneş yogası, çakralar, nadiler ve vayular olacak.

Yogasever dostları bekliyorum.

Ayrıntılı bilgi: https://www.facebook.com/events/318275545214290/

Toplamda 5 hafta sonu (pazar günleri) 13.00-15.30 arası buluşma

Tarihler :
13 Kasım, 25 Aralık, 22 Ocak, 12 Şubat, 5 Mart

Katılım ve rezervasyon : didecelen@gmail.com
yada 0533 236 85 89