Topaç Meselesi

 

5aŞu aralar Yaz Sıcağı’nın Yunaca tercümesi ile uğraşıyoruz, saatlerce bir Yunanca, bir Türkçe metin arasında gidip gelmekten gözlerim şaşılaştı.Sonra beyaz ekrana bir daha bakamıyorum. Bakıyorum da işte ancak Burak Gökçe’nin 500 kelimesini aktarmaya. İki gün önce onu bile deftere yazdım. (sonra kelimeleri tek tek elimle saydım tabii ki) Ama şöyle bir şey var. Bunu Melike (Kutsi) ile iç konuşmalarım sırasında da keşfetmiştim: Öyküleri başta defterime yazmak kolay. Orası tanıdık bir alan diye mi, yoksa benden başkası okumayacak diye mi karakterler kağıt kalem karşısında dökülüp, saçılıyorlar. Doğrudan bilgisayara yazmaya kalkışınca ise bir performans kaygısı sarıyor beni. Sanki karşımda yanıp sönen şey kursör değil de okur ve sabırsızlıkla beni bekliyor. Kilitleniyorum. Oysa biliyorum benim değil anlatıcının konuşması gerek. Benim kendimi unutmam, sadece harfleri tuşlayan parmakların sahibi olmam gerekiyor. En azından şu ilk yaratma aşamasında.

Yazarken -özellike edebiyat- dilin çözülmesi için geçmesi gereken bir zaman var. Yogadaki ısınmalar gibi bir süreç. O süreci kolaylaştıracak şeylerden birisi elbette okumak. Ben romanımla uğraşmaya başlamadan önce mutlaka bir ghati Türkçe roman ya da öykü okuyorum. İki ghati daha iyi. Şiir daha da iyi. Sonra deftere notlar almaya başlıyorum. Serbest mülakat tekniği. Melike, anlat bana, çocukluğunda nasıl bir evde yaşadın? Soruyu ne kadar daraltırsak o kadar ayrıntılı yanıtlar geliyor. (Özgürlük ve sınırlar paradokus hakkında bir örnek daha) Yemek odasını anlat, karşı komşuların penceresinden görünenleri anlat, tuvaletin yerini söyle…Böyle böyle konuşturttum ben o kızı. (Galiba ilk önce Safinaz’ın saatlerini anlattı. Ben Galata’daki daireyi sormuştum oysa ki. Kahramaları serbest bırakınız, anlatsınlar.) Bu da işte çaba ve teslimiyet… Sen sor, sonra bırak anlatısın. Anlattıkları tutarsız da olsa karışma. (Yazar adaylarına hararetle önerilir. Başka birini konuşturunuz)

Çaba ve teslimiyet konusu yogada farklı alanlarda karşımıza çıkar. Nefes al/ver, stana/asana, abhyasa/vairagyam. Topaç örneğini de derslerde pek defa vermişimdir. Çocukluğumuzdaki teneke topaçları hatırlayalım. Bastır, bastır, bastır, bastır ki dönsün ama sonra bırak ve seyreyle. Yogadaki çaba- teslimiyet ikilisi de böyledir. (Yoga hayattır zaten.)

Patanjali’ye soracak olursak sadece çaba yeterli değildir. Doğru çaba diye bir şey vardır. Richard Freeman da bir konuşmasında ışıkların elektrik düğmesine bastığında yanacağını bilmiyorsanız ve karanlıkta durup prizin etrafını saatlerce ovalayıp durursanız ışıklar yanmaz, der. Ama düğmenin yerini ve ne yapacağınızı bilirseniz tık dokunursunuz ve voila tüm devreler bağlanır, içlerinden elekrik akmaya başlar. Freeman bu örneği yogada bandaların kullanımı için vermişti.

Doğru çaba da böyle bir şeydir. Prizin etrafını ovalamak da çabadır elbet ama bizi bir yere götürmez. Çok şansa belki eliniz düğmeye çarpar, ışıklar yanar, sonuca ulaştım diye sevinirsiniz. Ama o  kadar. Bir daha tekrarı zor bir sonuçtur bu. Birisinin size düğmenin yerini göstermesi ve nasıl açılacağını öğretmesi ise enerji ve zaman tasarrufu sağlar. Sonra her gün gider o düğmeye basarsınız. Öğrenme süreciyle beraber bu doğru çabadır.

Bu örneği yogaya farklı biçimlerde uyarlayabiliriz. Birincisi yalan yanlış öğrenilmiş serilerin, kafamıza göre bir araya getirilmesindeki çaba çabadır elbet, ama beyhude çabadır. Sakatlamadı diyelim, yorar, bezdirir ya da en fenası insanı yanıltır. Yoga yapıyorum sanırsın ama hiç değişmezsin, özgürlüğe doğru yol alacağına, daha dar bir alana sıkışırsın. İlişkilerin kalitesi düşmeye başlar. Toplumun sınırlarını ihlal ettiği,  bireyselliğin içine güvenle ve sevgiyle yerleşeceğin yerde hırçınlaşırsın. Sonra da bırakırsın yogayı.

Güvendiğin bir hocanın  yıllar içinde öğrendikleri ve tecrübeleri ile damıttığı serileri öğrenirken ise elekrtik düğmesine nasıl basılacağını öğrenirsin. Işıklar yanar. Teslimiyet burada, hocana güvenmekle başlar. Ve tabii güvenilir bir hoca bulmakla. Dünya, yoga hocası diye geçinen ve öğrencilerini sömürmekten, suitimal etmekten başka iş yapmayan sözde yoga hocaları ile doluyken bu başlıbaşına bir çabadır zaten.

Teslimiyetin çok tatlı, çok dinlendiren bir tarafı var. Hocanın kollarına bırakmak gibi kendini. Hocanın dediklerini üzerinde çok düşünmeden ama hassasiyeti de elden bırakmadan uygulamak. Onun bir şeyleri senden daha iyi bildiğine güvenip çizdiği yolu takip etmek. Ötesini düşünme zahmetinden bizi kurtaran bir teslimiyet bu. Elbette hocanın çizdiği yolun gönlümüzde bir teli tıngırdatması şartıyla. Yoksa körü körüne, bu adam/kadın belli ki mutlu/aydınlanmış/sağlıklı diyerek onu taklit etmek ya da onun gözüne girmek için yapılan yogadan bahsetmiyorum.

Gönlün bir telini tıngırdaması meselesi bence çaba/teslimiyet geriliminin merkezine oturuyor. Neden yoga yapıyoruz? Neden her gün bu zahmete giriyoruz? Neden tüm o kurslar, dersler, sabahın köründe yollara dökülmeler? Bu soruların mantıklı bir cevabı olmasa da (olmasın, olmasın zaten) içimizden bir gücün bizi oraya ittiğini biliyoruz. Gönlün teli işte o güç. Gönlün o teli, bizi  bizden daha yüksek bir mertebeye taşıma heveslisi bir güç. Onun sırtında dalgalara atlıyoruz. Buradaysanız, 28gün yogaya gönül verdiyseniz, düşe kalka da olsa sabahlara yogayı kattıysanız gönlün o telinin tıngırtısını duymuş olmalısınız. Kaç doz çaba, kaç doz teslimiyetin cevabı da o telin çaldığı müzikte saklı.

Robert Svaboda bir yazısında, “tabii gidin yüreğinizin götürdüğü yere ama günümüz dünyasında kaçınız yüreğinizin sesini duyuyor”, diye soruyordu. Ben de katılıyorum. Sabah uyandığımızda, uyanamadığımızda, boş ver yogayı diyen ses yüreğin mi, eski kalıpların mı? Uyanıp kalktığınızda, telefona uzanan eli yüreğiniz mi, yoksa farklı bir şeyler yapmaktan oldum olası hoşlanmayan nefs mi yönetiyor?

Çaba, mekanik bir hırsla karşılaştırıldığı gibi teslimiyet de çoğunlukla tembellikle karşılaştırılır. Yoga yapmak bir saat boyunca nefes saymak, dakika saymak, asana saymak haline gelirse elbette insan ondan çıkış yolları arar. Teslimiyet de tembellik anlamına gelir böylece. Modern toplum, iş ve okul düzeni ile bize hafta içlerinde canın çıkana kadar çalış, hafta sonu ise mahrum kaldığın her şeyi dibine kadar yaşa, mesajını verdiği için şartlanmış zihnimiz yogayı da böyle görüyor olabilir. Doğru çaba ile güvenli teslimiyet iç içe geçtiğinde hayat uçtan uça savrulmak yerine organik bir ritim içinde şekilleniyor. Yoganın, sağlıklı hayatın, nitelikli ilişkilerin sürdürebilirliği önemli ki bir uçtan diğerine savrulmayalım.

Fakat her şeyden önce yogayı sevmek gerek. Onu  faydaları için uygulamak da bence beyhude çaba. Çünkü  ancak sevdiğimiz zaman ona yer açabiliyoruz hayatta, bu sayede de  gururla bu alanı savunabiliyoruz. “Yarın programı bir saat sonraya alalım da ben yogamı yapabileyim” diyebiliyorsunuz. Eğer sevmiyorsanız, gönlünüzün o teli hiç tıngırdamıyorsa, belki de doğru yerde değilsiniz. O zaman tüm seriler beyhude çaba.

Ama ufaktan ufakan tıngırdıyorsa o tel, onun peşinden gidin. Alışkanlıktan bir şey yapmadan önce, başınızı eğip o teli duymaya çalışın. Ben bu bardak rakıyı şimdi içmek istiyor muyum? İçimde bir saat daha burada oturmak geliyor mu? Yoksa şimdi uyuyup yarın sabah erken kalkmak beni daha mı çok tatmin edecek? Sevgiden mi, korkudan mı hareket ediyorum? Bunların cevapları o anda saklı. Herkesin hayat reçetesi ayrı olduğu gibi, her bir anın da ihtiyaçları farklı. Bu akşam erken yatar, güneşten önce kalkarsınız. Yarın arkadaşlarınızla geç saatlere kadar sohbet eder, biraz daha geç kalkarsınız, sıcakta yoga yaparsınız. Dost sohbetinin izleri yüreğinizde kalmıştır, aldırmazsınız. Doğru tele kulak verirseniz çaba ile teslimiyetin ahenkli geçişi organik olarak hayatınıza girecektir.

 

 

 

 

Sabah aç Karnına bir Doz

IMG_0148
Foto: Ben (Pre-selfie dönemi. Kur-koş karelerinden) 

Dünyanın arka tarafında bir Cuma akşamı saat 17:34. Ben ofisim sayılan kahveye henüz geldim. Sokaktaki işler, sonra yemek, sonra kısa bir uyku derken şu saate dek günün yazı kompartımanına adım atamadım.

Ben gecelerin yogisi değil ama gecelerin yazarı olmak isterdim. Çocukluğumdan beri de istedim. Gecenin sessizliği ve büyülü karanlığında yazmak. Ayfer Tunç geceleri yazarmış mesela. Onu karanlık basınca, akşam yemeğini yemiş, kahvesini içmiş tek başına yaşadığı evinin çalışma odasına kapanmış hayal ediyorum. İmrenerek tabii. Şiir okuyor önce. Belki müzik de dinliyor. Sonra geçiyor bilgisayarın başına, tıkır tıkır çıkıveriyor o muhteşem satırlar. Kalkıyor, bir kahve daha yapıyor kendine. Rahatsız edeni yok. Bir yere yetişme kaygısı yok. Sokakta kazı yok. “Güneş doğana kadar yazarım,” demiş bir yerde. “Hatta kaptırdıysam güneş doğdu diye sinirlerim.”

Gece işte ya, gece. Bir başkadır insan gece. Bir başkadır gece insanı. Ben gece insanı hiç olamadım. Hayatım boyunca. Gece hayatının renki bir siması olduğum yıllarımda bile  gece insanı olamadım, erken kalktım yine. Çocukken de sabah 7 dedin mi ayaklanırdım. Yaz tatillerinde özellikle. Lisedeyken, okula ilk olarak bir erkenden basket oynamak isteyen oğlanlar bir de ben gelirdik. İlk zile bir saat kala filan okula gelip, tost kokulu kantinde, pinpon masalarının arkasındaki banklarda kitap okumuşluğum vardır. Okulun o boş, o sakin, benim gibi sabah meraklısı tek tük öğrencisiyle dolu halini hep sevmişimdir.

“Sabah insanı” olmam uykuyu sevmediğim anlamına gelmesin. Aksine uykuyu bu kadar sevmesem ben de gecelerin yazarı olabilirdim. (kahpe yapı!) Ama uykuya çok düşkünüm. Çok uyurum. Çok derin uyurum. Yanımda uyuyanların öldüğümü zannederek beni sarstıkları olmuştur. Uykuya ne pozisyonda dalarsam, o pozisyonda kalkarım. Yine yanımda uyuyanlardan aldığımı geribildirime göre uyuduğumda ruhumun vücudumdan tamamen çıktığı zannediliyormuş. (Benden daha derin uyuyan bir tek Yasemin’i tanırım. O da anne oldu, değişti. Artık ben ondan da derin uyuyorum.)

İşte bu yüzden saat dokuz (21:00) oldu mu benim başlar başım düşmeye. Bence en tatlı uyku 10 ila sabaha karşı 2 arasında uyunan uyku. Beni o uykumdan uyandıranları hiç afettmem, canlarına okurum. (Mesela sabah 5te ararım onları, “dün gece geç bir saatte aramışsınız, bir şey mi vardı” diye sorarım şeker gibi sesle.) Başlıca hayallerimden biri dört saat uyku ile yetinen bir yogiye evirildikten sonra sabaha karşı 2de kalkıp yogamı yapmak ve sonra sabaha kadar yazmak. Belki bir sonraki #28günyoga döngüsünde buna niyet ederim! (HOP, dedi zihnim bu noktada. “Sabah derslerimin 6:15de başladığını unuttun galiba!” Peki bu niyetimi dersim olmayan sabahlarda 2de kalkarım olarak tashih edelim. Haftanın dört saati dersim varsa, üçünde de yok değil mi?)  

Bunca lafı ben şimdi neden ettim? Şunun için: Yoganın her gün yapılanının makbul olduğu bilgisi benden öğrencilerime, okurlarıma geçmiş. İyi. Yazılarınızda bunu görüyorum. Zaten buradaki öncelikli niyetimiz de 28 günün dolunaysız ve kansız geçen günlerinin tümünde yoga yaparak şeytan çatlatmak. (Bu arada neye niyet neye kısmet. Hareketimizin lideri Pınar’ın kısmeti bu ay oturmak oldu. Niyet bizdense kısmet Allah’tan. Teslim olmayalım da taşa mı dönelim? Biraz abhyasa, biraz vayragram. Pınar’ın durumunda yapılacak yoga hakkında da bir sonraki yazıda yazacağım. Çünkü gerçekten nefes alıp veren -ve zihni kendi iradesinde bulunan- her insan yoga yapabilir.)

Evet, ne mutlu bana ki yogayı her gün yapmanın önemini size geçirebilmişim. Derslerde antibiyotik örneğini de veriyorum ya. Hatırlayalım: Antibiyotiğin işlemesi için düzenli aralıklarla sürekli alınması gerekiyor. Çünkü ilacın bakteri ile muharebesi sırasında helak olan bir tabur askerin yerine yeni birlikler göndermek gerekiyor. Zincirin halkası eriyip gitmeden yeni zinciri ona takmalıyız. Yoga da böyle. Nefs ile girdiğimiz muharebede (bkz Bhagavad Gita) vritti (bakteri gibi düşünün – faydalısı da var, zararlısı da) dalgası yükselip de bizim gerçeklik algımızı  yüzde yüz ele geçirmeden önce, ona Prana (antibiyotik oluyor o da bu durumda) birliklerini göndermek gerekiyor ki vrittilerden ibaret gerçeklik algısının haricinde, onun uzağında, daha başka, çoğunlukla daha kapsayıcı, huzur veren, kabul eden, gülümseyen, gülümseten bir gerçeklik daha varolduğunu görelim.

Yükselen vritti‘ye karşı her gün en az bir doz prana yazıyorum size. (Doktor Kemal, orada mısınız?) Sabırsızlandığınızı görür gibiyim. Evet, hocam bunu biliyoruz. Siz de dediniz. Bu bilgi bize geçti. Bunca cümleyi kurduğunuza göre bize geçmeyen bilgiye geçelim artık.

Geçiyoruz.

Her gün en az bir doz alınan prana’nın sabah ilk iş, kimseyle konuşmadan, insanlar arasına karışmadan, telefonu açmadan, aç karnına alınması gerektiği bilgisi ve bunun önemi… Tamam, sabah ilk iş yapın, vaktiniz yoksa akşam gün batarken yapın, o da olmazsa ne zaman yapabilirseniz o zaman yapın diyen bendim size. Kabul. Ama sabah vaktiniz olduğu halde sırf üşendiğiniz, hazır hissetmediğiniz veya şu ya da bu vrittisel sebepten yapmıyorsanız, buna bir bakın. Sabahın erken saatlerinde uykuyla yatışmış vrittilere karşı prananın avantajlı poziyonda bulunduğunu unutmayın.  Güne o daha büyük, daha kapsayıcı gerçeklik algısı ile başlamak, günlük ilişkilere o kafayla girmek kişisel bir dönüşümün de kapısını tutuyor.

İlk yoga öğretmenim Panço bizi 7 günlük Yogaya Başlangıç kursumuzdan mezun ederken ve biz şimdi ne olacak, nasıl ilerleyeceğiz bu yolda diye sorarken “her gün kalkıp bu seriyi yapacaksınız, o kadar” demişti. O sırada kursta benden başka aynı coğrafi noktada sabitlenmiş öğrenci yoktu. Herkes sırt çantalı gezgindi. Tayland’dan Laos’a geçmek üzere bizim sınır kentimize varmış, yoga kursuna da denk geldiklerini görünce kalışlarını bir hafta uzatmışlardı. Hemen itiraz ettiler. Canım yolda, pansiyonda, kampta, yataklı trende geçen gecelerin sabahında nasıl kalkıp yoga yapsınlardı?

Panço’nun muhteşem parlak mavi gözleri vardır. Yoga dersi verdikten sonra iyice parlar. Işıl ışıl, yüzlerimize bakıp, tek bir şey söylemişti:

“Otel odalarınızı ona göre seçeceksiniz. Bir battaniye olsun mesela. ”

Benim o gün anladığım sabah kalkıp da yoga yapmamak gibi bir seçenek yoktu.

Yoga bana bir sürü şey verecekti. Ben de karşılığında ona öncelik verecektim.

Yani büyüsünü daima içimde taşımak istiyorsam yogayla her sabah randevulaşacaktım.  İlk öğretmenim sözleriyle, gözleriyle, sesiyle (deep, even, relaxed breath) her gün hep aynısını yaptırdığı stana-asana serisiyle zaten bildiğim ama unuttuğum kuyuların kapağını kaldırmış, beni yuvama geri getirmişti. (Bana yuvamı getirmişti .) Ne derse sualsiz yapardım ben artık.

Yaptım da. Hâlâ da yapıyorum. Artık Panço dedi diye değil . Antibiyotik zincirini kırdığımda başımı ele geçiren vrittisel gerçeklik (Eski Ben) bana artık dar geldiği için.  Prananın ahenkli akışı neticesinde açılan yeni gerçeklik algısında ben daha mutlu, daha verimli, daha güvenli bir insanım. İnsanları daha çok seviyorum. O yüzden.

Sabah meselesine geri dönecek olursak… Günlük yaşam vritti besler. İşi budur zaten. Sabahtan ikindiye, ikindiden akşama geçene kadar vritti hızlanır, bölünerek çoğalır, zihni ele geçirir. Gece Ayfer Tunç’un ise gün vrittiye aittir. Sabahın körü ise prananın saatidir. Tüm dünya sessiz bir bekleyiş içindedir o sırada. Vritti de sabahın büyüsüne kapılır susar. Onun suskunluğunu boşa harcamamak lazım fikrimce.

Ey ahali (sanga yani) sabah yapabiliyorsanız, yoganızı sabah yapın. Gün doğumunu yakalayabildiğiniz mevsimlerde gün doğumuna denk getirin. Ben diyorum diye değil.  Prana’nın hatırına.

Not: Ben bu sabah büyük bir hata yapıp yogadan önce telefonumu açtım. Sakın, sakın, sakın! Telefonun yogaca ismi vritti coşturan olmalı. Tutun kendinizi. Benim tüm yogam tek bir meselenin çözümü üzerine odaklandı, rüsva oldu.

Reçeteyi tahsis ve tekrar ediyorum: Bir doz Prana, sabahları aç karnına ve boş kafaya!

Bir deneyin, farkı farkedeceksiniz.

 

Nefesin Vadesi

IMG_0201
Foto: Rebeka Haas®

(Bu yazının originali #28günyoga hareketi kapsamında  https://28gunyoga.wordpress.com’da yayımlanmıştır. 28günyoga hareketi için buraya bakabilirsiniz.)  

Bugün acayip önemli bir gün. Neresinden başlasam? Sevgili kocamdan tabii. Bugün Kokia’nın 49. doğum günü. Sabah yatakta henüz kirpiklerim birbirine yapışıkken ona “kırklı yaşlarının son yılı”nda mutluluklar diledim. Ya, va, amanın öyle değil mi diye mırıldandı. Sonra ben hemen yataktan fırladım. Mahallemizin kahvesinin yolunu tuttum, Kokia’nın en sevdiği barista kıza bir cappucino yaptırttım. Kokia’nın en sevdiği barista kız bu özel kahveyi yatakta bekleyen bizim bey’in doğumgünü olduğunu duyunca to go kupanın üzerine bir happy birthday yazıverdi. Bizimkinin keyfine diyecek yok artık.

Ona ismine imzalı cappuccinosunu sunduktan sonra ben halıyı yuvarladım, sandalyeyi çektim, yerleri silip mumları yaktım. Şevval ayının birinci günü. Hocalarıma, öğrencilerime ve okurlarıma selam olsun. Niyetlerimi hatırladım. Niyetlerimi sunağımın önünde tekrarladım. Sahip olduklarım için şükrettim. Bana niyetlerimi gerçekleşecek gücü,talihi ve ilhamı ihsan etmesi için Allah’a dua ettim. Ve Kokia’ya sağlığını… Geri vermesi için değil de daha fazla almaması için.

Günün ikinci önemli özelliği tabii ki #28günyoga döngümüzün yeniden ve çok daha kalabalık bir ekiple başlaması. Bilgisayarımı açıp takipçi sayımızın bir gecede 90dan 321e çıktığını görünce minik bir sevinç çığlığı attım. Dünyayı kucaklamaya doğru gidiyoruz. Tanımadığım yeni yazarlar ile biricik öğrencilerin yazılarını bir heves okumaya başlamıştım ki telefonumu açmadığım aklıma geldi. Sosyal medyam yok ya artık (uygulamaları sildim) gereksiz bulmuş olmalıyım. Ama whatsapp’ı ve bayramı unutmuşum. Açar açmaz 300 mesaj da whatsapp’dan yağdı. Bir yandan Bey için tertiplediğimiz kahvaltı daveti için domates soyar, peynir keserken bir yandan da bayram tebriklerimi gönderdim.

Öğleden sonra yazı saatim gelip de ben her zamanki kahvemde yerimi aldığımda bugünle ilgili bir şey daha fark ettim: Benim yeni romanım bugün başlıyor. Evet, bugün yani 25 Haziran 2017 Pazar günü, bayramın birinci günü, sabah 7de başlıyor. Ben çoktan yazmaya başladım ama yakın geleceğe kurmuştum ilk sahneyi. Beşyüz kelimemi yazdım. O kadar kolay yazdım ki word acaba yanlış mı hesapladı diye ben bir de defterim kenarında elle hesap ettim. Olmuş 500. Belki de bu sayıyı 1000 kelimeye çıkartmalıyım. Stephen King üstad da On Writing adlı kitabında yeni başlayan bir roman için günde 1000 kelimenin uygun olduğunu belirtiyor. Sonra arttıracakmışısız. Bunu düşüneyim.

Saat 5 gibi kahveden eve geldim. Akşam yogasına koyuldum. Ne güzel bir şey akşam yogası… İnsan lastik gibi esnek. Sonunda bir süre sessiz oturup, zihnimden akıp giden imgeleri, sesleri dinledim. Canım yerimden kalkmak istemedi. Uzanıp Shadow Yoga kitabımdan rasgele bir sayfa açtım. Şu çıktı:

Pranayama Hakkında
Shadow Yoga-The Principle of Hatha Yoga® by Shandor Remete SF 74

 

Zhander hoca’nın pranayamadan bahsettiği bir bölüm. Bu küçük pasajdan da anlayacağınız gibi burada bahsedilen pranayama, asanalar sırasında tatbik edilen nefesi özetliyor. Mulabanda yoga çalışması boyunca tutulur. (O fitili bir ateşledikten sonra bırakmak yok, arkadaş) Jalandara nefes alışın sonunda başlıyor ve udiyananın sonuna kadar sürüyor. Udiyana ise nefes verişin sonunda başlıyor ve nefesi dışarıda tuttuğumuz sürede bizimle beraber. Derslerimde üzerinde durduğum bir noktayı hocamız burada bize hatırlatmış. Yoga yaparken nefesin dört hali var. Al, tut, ver, tut. Hareketleri yaparken nefesin bu dört halini  tutturduk mu ritim tamam. İşte o zaman vayular akmaya başlıyor, nadilerdeki pürüzler temizleniyor. Nadi temizlendikçe zihin de vrittisinden arınıyor. Shadow Yoga kitabında nefesin dört haline dair de bir bölüm. Geçen gün rastgele açtığımda da ona rast gelmiştim. Orada da diyordu ki Prana ciğerlerimize çektiğimiz hava ile karıştırılmamalıdır. (Biz Prana’yı Türkçeye can olarak tercüme ettiğimiz için karıştırmıyoruz) Ama jivatman  yani ruh ile de karıştırılmamalıdır. Ayama – yani pranayama sözcüğünün ikinci yarısı-  uzatmak ve hatta süreyi uzatmak anlamına gelir. Burada uzattığımız şey nefesin vadesidir. Bir yandan nefesin süresini uzatır, bir yandan prananın vücuttan sızmasını engelleyecek şekilde bandalarımızı kullanırsak can rezervleri merkez kanda‘da birikmeye başlar. İşte nefesin dört hali burada, yani onun vadesini uzatma tekniği olarak karşımıza çıkıyor ki bu dört halin yogaca isimleri şöyle:

  1. Puraka- nefes alış
  2. Antara kumbhaka- nefesi içeride tutmak
  3. Reçaka – nefes veriş
  4. Bhaya kumbhaka- nefesi dışarı tutmak

Bu şekilde sıkı bir şekilde çalıştıktan sonra gelen bir pranayama daha vardır ki onun ismi de kevala kumbhaka- nefesin kendiliğinden durması. Bu durumda prana vücudun içinde kapalı devre gezer, dışarından ciğerlere nefes çekmeden canı içimizde döndürerek hayati işlevleri sürdürürüz. (bir süre) Bu zorlanacak bir aşama değildir, kendiliğinden gelmesi gerekir. (Aksi takdirde sinir sistemini müthiş zorlayacağı için psikolojik açıdan kişiyi olumsuz etkiler.) Bu konularda daha çok bilgi edinmek isterseniz Shadow Yoga kitabının Çakralar, Pranayama ve Mudralar bölümünü okuyabilirsiniz.

Bizim Bey doomgünü dondurması istiyormuş. Eh ben de niyet ettiğim her şeyi bugün yerine getirdiğime göre onunla gidip o yerken seyredebilirim.

Siz uyanıyorsunuz ağırdan. İyi bir ikinci gün olsun.

A! Sosyal medyasızlığın etkilerini anlatmayı unuttum. O da yarına kalsın.

Defne.

 

 

 

 

 

28 Gün YOGA’nın 8. GÜNÜ

Bu bloğun orijinali https://28gunyoga.wordpress.com/ adresinde yayımlanmıştır. #28günyoga hareketini takip etmek için sizi https://28gunyoga.wordpress.com/’e bekliyoruz. 

IMG_1199.JPGBu defa saydım. 8 gün olmuş. Baktım, diğer 28günyoga’cılar da 8. günden sesleniyor. Ben saat farkı yüzünden geriden takip ediyorum. 8. gün yogasını en son yapan benim. O halde en son raporu da ben yazayım.

Dün ve önceki gün ne kadar güçlü ve esnek idiysem bu sabah da bir o kadar çelimsiz ve sertti vücutcağızım. Böyle olunca ister istemez aklıma sorular üşüşüyor. Öne katlanamamış gövdemin ucunda sallanan başımın içinden şunlar geçiyor: Dün ne yaptım ki böyle katılaştım? Yediklerim yüzünden mi? Suşi yemiştim. Evet, evet çiğ balık bana yaramıyor. Zaten çiğ hiç bir şey bana yaramıyor. Sen domatesleri bile kaynar suda bekletip de yiyen kadın, ne işin var çiğ balıkla, işte böyle kaskatı kalırsın. Suşi’den değilse neden olabilir bu hal? Sonra fark ettim, nefes alamıyorum. Alerji yine burnumu, dolayısıyla nadileri tıkamış. O öne katlandığım yerden balık gibi ağzımı açıp kapatıyorum. Sanki bir paket sigara içmişim dün. (Oysa sigara içmem ben.) Ciğerlerim izzet ikram söyle bir açılıp bir lokmacık soluğu alıyor, hemen kapılarını kapatıyorlar. İnsan nefes alamayınca kalbi de böyle donuk kalıyor fark ettiniz mi? Eh, ne de olsa canı nefes taşıyor. Ciğer nefesi kabul eylemeyince yürek de cansız kalıyor.

Yüzüm de sapsarıydı zaten dişimi fırçalarken görmüştüm. Cansız kalmış bir yüreğin neşe damarı tıkanmış demektir. Ben de son derece aksi uyanmıştım zaten. Oysa dün. Ah dün… Ne kadar neşeliydim. Yoluma çıkacak tüm zorlukları koca bir tebessüm ve derin tevekkülle karşılamaya, kabullenmeye hazırdım. Oysa bugün… Bugüüüüün.

İçimde Teoman’ın şarkısını mırıldanmaya başladığımı fark edince kalktım öne katlandığım pozisyondan.  Burnum biraz açılmış mı? Yooo. Kurmastana sekiz can çekişen balık nefesi ile geçti. Keza mayura. Sonra bir yerde, serinin ortaları olabilir, dün yaptığım serinin aynısını yaptığımı fark ettim. Şu akşam yogası rutinini halen oturtamadığım için aslında bir gün bir seriyi, diğer gün de diğer seriyi yapıyorum. Yapmalıyım yani. Ben bugünü çarşamba sanmışım. Dün fersah fersah uzağımda gibi geldi. Neyse dümen kırdım, ortadan bir yerden bugün yapmam gereken seriye daldım. Olmadı tabii.

Bunlar zincirleme. Nefes, zihin, vücut, can, neşe… Biri açıksa hepsi düzene giriyor. Biri herhangi bir sebepten tıkandıysa diğerleri de etkileniyor. İşte, alerjiler nefesi çalmış, nefes neşemi, dikkatimi, vücudumun eksikliğini çalmış. Nefessiz yoga olmuyor. Bir kez daha hatırladık. Nefes yoksa yoga yok. Nefessiz yoga yapmak rüzgarsız bir günde denize dalıp koca bir yelkenliği kas gücüyle itmeye benziyor.

İte kaka.

Neyse belki akşama tekrar yaparım. O zaman yine yazarım.

Yogiler Kül ile Yıkanır

Yogiler Kül ile Yıkanır(Yoga Journal Türkiye‘nin geçen sayısında yayımlanan yazım.)

Yogiler Kül ile Yıkanır

Defne Suman

Bir kaç yıl önceydi. Sırbistan’da yoğun bir yoga eğitimindeydim. Ülkenin kuzeyinde, nehir kıyısında, yeşillikler içinde, zamanın durduğu bir köyde hocamız canımızı çıkartarcasına bizi çalıştırıyordu. Sabah dersinden çıkışta vücudumuz kadar nefesimiz, nefesimiz kadar zihnimiz çalkalanmış durumda yeşilliklerin arasından odalarımıza yürürken ağzımızı bıçak açmıyor, bilincimiz dünyayı tüm sesleri, renkleri ve hisleriyle içine çekiyordu. Az konuşuyor, az yemek yiyor, çokça bir başımıza vakit geçiriyorduk.

İşte böyle günlerin birinde sabah dersinden odama döndüğümde ağlamaya başladım. Babamı düşünüyordum. Babam bir sene önce ölmüştü. İntihar etmişti. Kafasına silahı dayayıp beynini havaya uçurmuştu. Doğru dürüst yasını tutamadan bize miras bıraktığı borcun derdine düşmüştük. Kızgındım ona. Yarıda kestiği yaşamını başımıza bıraktı gitti diye, doya doya onu özleyemeyeceğim diye. Hasrete daima haksızlık hissiyle mağduriyet karışacaktı. Benden ihtiyar babasının gözlerini elleriyle kapatma hakkını çalmıştı.

Yoğun yoga çalışmasının yarattığı sarsıntı aylardır içime gömdüğüm öfkeyi su yüzüne çıkartmıştı. Ufacık odamda bir aşağı bir yukarı yürüyor, köpürüyordum. Düşündükçe kızdığım şeylerin listesi uzuyordu. Öfkeden ağlıyordum. Kederden ağlıyordum. Neden ağladığımı bilmiyordum. Ya ağlamam akşam dersinde de sürerse diye dertleniyordum. Benimle beraber bu eğitime gelmiş öğrencilerim vardı. Onların önünde kendimi bırakamazdım.

Öfke, keder, utanç ve telaş birbirine girmiş, iç organlarımı yakıp duruyordu. Biliyordum. Bunlar duyguydu. İngilizcesi emotion idi. İçinde motion barındıran bir kelimeydi. Motion hareket demekti. Duygu gelir geçerdi. Duygu bir takım düşüncelerin, inanışların belli şartlar altında bir araya gelmesinden üreyen bir buluttu. Zihin gökyüzü ise duygu onun maviliğinde süzülür, bazen yoğunlaşıp içimizi karartır, sonra bir sağanakla boşalıverirdi. Aklımla tüm bunları biliyordum. Gel gör ki duygu geçtiği yeri yakıyordu. Ben de alevler içindeki kafesinde hapsolmuş bir hayvan gibi küçücük otel odamda bir aşağı, bir yukarı yürüyüp duruyordum.

Saat ilerliyor, son sürat akşam dersine yaklaşıyordu. Nihayet aklıma bir fikir geldi. Daha önce hiç yapmamıştım, epeyce çekiniyordum ama bana böyle bir durumda hocam yol göstermeyecekse kim gösterecekti? Tedirgin parmaklarım hocaya çabucak bir eposta döşediler. “Dersten sonra konuşabilir miyiz?” Cevap beklerken kendime kızıyordum. Ben bilmiyor muyum sanki dersten sonra hocaların nasıl da yorgun düştüğünü? Hele bizim sınıf gibi yetmiş küsur kişinin nabzını elinde tuttuktan sonra insanın nasıl da kendini kemiği, iliği emilmiş gibi hissettiğini? Öfkeye utanç, utanca telaş, telaşa pişmanlık yine eklen babam babam. Tam o sırada cevap geldi: “Evet ama sadece beş dakika.”

O “sadece beş dakika”nın vaadi bile bana yetti. Voltayı kestim. Yemeğimi ısıtıp usul usul yedim. Akşam dersinde sakindim. Yalnız değildim. Hocam vardı. Yoga vardı. Koskoca beş dakikam vardı. Ders bitti, herkes gitti. Koskoca salonda hocayla ikimiz baş başa kaldık. Gözlerim üzüm gibi dolu, çatlak sesimle zar zor bir “babam” diyebildim. Hoca babamı biliyordu. Haberi aldığımda ilk önce ona yazmıştım. “Yogaya altı hafta ara ver, deniz kenarında yürüyüşten başka hiç bir şey yapma,” diye öğütlemişti.

Bu sefer de bir bakışta anladı öfkemi. “Duygusallaşmışsın,” dedi. Burnumu çektim. Bir tebessümüyle başımı okşadı. Sonra manomaya koşa’yı hatırlattı bana. Hatha Yoga’da insanın üçüncü katmanı. En dış katman vücut, sonra can, hemen sonra da zihin. Birini çalıştırırken diğeri de çalkalanıyor, hep birden fazlalıklardan arınıyorlar. Korku ve öfke temelli duygular aslıdan zihindeki toksinler. Nasıl ki yoga yaparken kandaki, dokudaki toksinlerden arınıyoruz, zihin de kendi temizliğine girişiyor.

“Ama yakıyor,” dedim.

“Yanmasa nasıl küle dönüşür? Yoksa içine zehir gibi aksın mı istersin?”

Karşılıklı gülümsedik. Sonra kalktım. Beş dakikamız dolmamıştı bile ama ben öğreneceğimi öğrenmiştim. Duyguyu hissetmeden ondan geçiş yoktu.

Kapıdan çıkarken arkamdan seslendi:

“Unutma yogiler külle yıkanır.”

Hiç unutmadım.

 

Yoga mı yazıdan, yazı mı yogadan?

IMG_1852Bana sıkça sorulan sorulardan biri yoga ile yazı arasında bir bağ kurup kurmadığımdır. Acaba ciddi bir yoga öğrencisi olmasaydım da yazabilir miydim, ya da yazılarımla yogaya dokunmasaydım bunca yıl sonra hâlâ yogaya şevkle sarılabilir miydim? Tabii ki bunun cevabını kesin olarak vermeme imkan yok ama hayatımda yoga ile yazının sıkı sıkıya arasında sıkı bir ilişki bulunduğu biliyorum. Mesela yoga yapmadığım günler kelimeler kalemimden akmıyor. Ya da iyi yazdığım, ürettiğimden tatmin duyduğum akşamların ertesinde yogamı yaparken kafamın sakin, nefesimin uzun, vücudumun da hem daha yumuşak hem de daha güçlü olduğunu fark ediyorum. Birinin başlattığı akımı diğer yakalıyor, kendine katıyor ve yoga ile yazı iki nehir gibi iki koldan hayatımı besliyorlar.

Bildiğim şey şu ki yoga bana yazmam konusunda cesaret verdi. Hayır, sadece yazmam konusunda değil. Şöyle demek daha doğru: Yoga özgür bir birey olarak kendimi gerçekleştirmem konusunda ihtiyacım olan cesareti içimde bulmamı sağladı. Çünkü ben yaptıklarıyla annesinin gözüne girememiş bir kız çocuğu idim. Geçen gün annem avukat olmuş bir çocukluk arkadaşımdan bahsederken “elle tutulur bir işi var ne de olsa,” diye şaka yaptı, benim işimin (yoga hocalığı) “hafifliğine” dokundurarak . Kalabalık bir sofradaydık. Gülüşüyorduk. Aldırmadım. Hatta esas elle tutulur işin benimki olduğuna dair bir şaka da ben patlattım. Artık annemin sahiden şaka yaptığını ve benimle gurur duyduğunu biliyorum ama bu tip şakaları, hicivleri duyarak büyümüş bir kız çocuğu olarak neredeyse otuz yaşıma kadar yazdıklarımı kimseciklere okuyamadım. Hep birilerinin dalga geçtiğini düşündüm. Uzaklardan kahkahalar duydum. Durduğum yerde terleyip, kızardım. Doldurduğum saman kağıtlarını çekmecenin arkasına ittim.

Sonra işte internet hayatlarımıza girdi ve blog denen bir mecrada ben iç/dış seyahatlerimi yazarken buldum kendimi. Hiç kimse de kötü kötü gülmüyordu. Alay eden de yoktu. Eleştiren, sorgulayan, kavgaya girmek isteyen tek tük insanlar çıktıysa da genel olarak yazı benim hayatıma eşi benzeri bulunmaz bir tatmin ve pırlanta değerinde bir alay öğrenci kazandırdı. Bloğumu açışımın onuncu yılında yoga ve yazı hayatımda ve ilişkilerimde öyle bir iç içe girdiler ki  artık hangisi hangisi besliyor, ben de bilmiyorum.

Yoga zihni keskinleştirip hali hazırda duran duygunun, düşüncenin, inancın, tepkinin arkasında başka bir varoluş biçimi de mümkün mü diye sorduğu için hayatla daha derinden ilişki kurmamı sağlıyor ama edebiyat gibi bir alanım olmasa elimde acaba o ilişkiyi ifade edebilir miyim, yoksa uçar gider, yiter mi boşlukta?

Sense Writing_2.jpg

Bu arada bu sabah kalemi elime müjdeli bir haber vermek için almıştım. Sonra laf lafı açtı. Bir çoğunuzun bildiği “Sense Writing” atölye çalışması Mayıs ayında İstanbul’da tekrarlanıyor. (Biz Türkçeye “His Odaklı Yazarlık” olarak çevirdik bunu ve bence çalışmanın içeriğine de pek güzel uydu) Vücut hareketi, nefes, yaratıcılık ve yazı üzerine yıllardır çalışan ve tekniğini her sene biraz daha geliştiren dostumuz Madelyn Kent dünyayı gezerek bu eğitimi veriyor. Yazıyı bir beyin faaliyeti olmaktan çıkarıp, hislerle, hareketle, vücutla birleştirmenin tekniklerini bize sunuyor. Mayıs ayındaki duraklarından biri de İstanbul. Her zamanki gibi çalışmaya ev sahipliği edecek olan mekan da bizim Atölye Yeşil.

Ayrıca şunu da söylemeden geçmeyeyim. Bir grup içinde yoga yapmak nasıl ki insanı daha derin bir ruh haline götürüyor, bir grup içinde yazmanın etkisi de öyle güçlü. Bunu en son kitabım Yaz Sıcağı’nın yazım sürecinden biliyorum. İlk defa hayatımda bu kitabın yaratım sürecini kapalı kapılar ardında değil, bir atölye çalışması içinde geçirdim. Bir yandan yazdım, bir yandan okudum, değiştirdim, yeniden okudum, yeniden yazdım. Benzer heyecan ve tecrübenin içinden geçen dostlara insanın sırtını dayaması hem hevesini hem de yazma cesaretini arttıyor.

Yazıya, yaratıcılığa, yogaya, hislere ve bilindik kalıpların dışındaki varoluş biçimlerine meraklı dostları bu çalışmayı yapmak üzere mutlaka Atölye Yeşil’e  bekliyoruz! Bazen günü geçirmek için küçücük bir yaratıcılık kıvılcımı yeter, siz de bilirsiniz.

Ayrıntılar şöyle:

Sense Writing 1, 23-24 Mayıs Salı ve Çarşamba günleri;
Sense Writing 2 ise, 27-28 Mayıs Cumartesi ve Pazar Atölye Yeşil’de.

Diğer ayrıntılar için yesilstudyo@gmail.com veya https://www.facebook.com/events/1386708598055701/

Sense Writing_1.png

Yoga ve Kadınlar

 

cropped-securedownload.jpg

YOGA ve KADINLAR

Bugün dünyaki yoga yapan insanların ezici çoğunluğunu kadınlar oluştursa da, yoga geleneğinin kadınlara özel haller için yaptığı uyarılar ve öneriler çok az sayıda hoca tarafından öğrencilere aktarılıyor. Oysa geleneksel yoga metinleri ve o metinlerin derinlemesine çalışmış ustalar, yoganın kadınlar ve erkekler tarafından aynı şekilde uygulanamayacığını hem kitaplarında, hem de konuşmalarında defalarca tekrarlamışlar.

Kadınların hayat döngülerini erkeklerden farklı kılan üç tane olay var: Mensturasyon, hamilelik ve menapoz. Bu üç hâl Hatha Yoga ile dönüşen, düzenlenen bedenin iç enerjisini doğrudan etkilediği için bahsi geçen dönemlerde yoga-asana çalışmasında kadınların değişiklik yapması icab ediyor.

Hamilelik döneminde kadınların uygulamalarını nasıl yeniden düzenleyeceklerine dair kaynaklar, dersler mevcut. Mensturasyon döneminde yapılması gerekenler ise şaşırtıcı derecede az sayıda kadın tarafından biliniyor ve uygulanıyor. Bazı hocalar regl halindeki kadınların sadece ters duruşlardan uzak durmalarının yeterli olduğunu söyleseler de işin doğrusu (hem Ayurveda hem Hatha Yoga metinleri tarafından altı çizile çizile belirtilen) kadınların regl oldukları günler boyunca yoga-asana, meditasyon, ilahi okuma gibi iç enerjiyi kalbin yukarısına çıkartacak faaliyetlere ara vermeleri gerektiği.

Menstrurasyon dönemi biz kadınlar için biz temizlenme süreci. 4-5 günlük bir sürede attığımız kan pek çok toksin yüklü. Toksinlerinden arınan beden her ay yeni, taze kan üretebiliyor. Genel olarak sağlık, ama özellikle kadınların sağlığı kanlarının sağlığı ile ölçülüyor. Kanımız sağlıklı ise iç organlarımıza, doku ve hücrelerimize sağlıklı enerji taşınıyor.

Ben yogadan önce regl olduğum dönemlere hiç aldırmazdım. Çok şükür regl dönemlerim ağrısız, sancısız geçtiği için ben orkidi taktığım gibi (hiç bir zaman tamponcu olamadım) baleye, yüzmeye, dans etmeye çıkardım. Lisedeyken regl olduğumuz günler beden eğitimi dersine girmeme hakkımız vardı, onu bile kullanmazdım. (Hem o zamanlar nasıl kanardık!) Dolayısıyla, yogaya başladığım hafta regl olduğumda hiç aldırmadım. Hocalarıma söyleme ihtiyacını bile görmedim. Onlar da bu konuda bizi uyarmadılar. Bir haftalık yoğun kursun üç gününde ben şakır şakır regl oluyor, asana, prayanama, mediyasyon ve Allah daha ne verdiyse yoga başlığı altında hepsini yapıyordum.

Büyük yanlış!  Bir ay sonra bir şeylerin ters gittiğini hisseder oldum. İki ay sonra hala regl olmamıştım. Aradan üç, dört, beş ay derken tam iki yıl geçti, benden bir damla kan akmadı. Hocalarım durumun hiç hayra alamet olmadığını söyleseler de regl sırasında yaptığım yoganın bu durumdan sorumlu olabileceğini düşünmediler. (Zaten ben onlara söylememiştim ki, nereden aklı edecekler?) Doktorlar da bir anlam veremediler, herşey yolunda görünüyordu içeride. Hindistan’daki bazı -afedersiniz- gerizekâlı sözde hocalar reglimin kesilmesinin maneviyatın ileri bir safhasına  işaret ettiğini, ancak kanaması kesilen kadınların pranayı (iç enerji) yükseltip samadi (Yoga’da aydınlanma) aşamasına geçebileceğini zırvaladılar.  Daha fenası ben onlara inandım. İnandım ve sonraki yıllar boyunca durumumu yanımda çaılıştığım hocalara söylemedim bile.

Reglimin kesildiği iki yıl boyunca yüzüm ergenlikte sivilcelenmediği kadar sivilcelendi. Devamlı bir pms halindeki sinirlerim laçka, hormonların egemenliğinde bir duygudan diğerine savrulur oldum. Canım her akşam tatlı istiyor, bir tatlı bitmeden diğerine aşermeye başlıyordum. Aniden kilo verip, verdiğimin iki katı kadar kilo alıyordum. Libido sıfırlanmış, bir tabak makarnayı iyi bir sevişmeye tercih edecek duruma gelmiştim. Atamadığı kan ve toksin ile dolmuş bedenim ile zihnimi etrafta saatli bomba gibi taşıyordum.

Nihayet Aştanga yogaya başladığımda birisi bana regl sırasında yoga yapılmayacağını söyledi. “No problem”, dedim. “Ben zaten regl olmuyorum. Her gün yoga yapabilirim.”  Yine Hindistan’da gördüğüm itibarlı tepkiyi bekliyordum Aştanga hocamdan. Tabii cevabı hiç de sandığım gibi gelmedi. Soruların ardı arkası kesilmiyordu. Ne kadardır regl olmuyordum? Doktor ne demişti? Nasıl başladığını hatırlıyor muydum? O sordukça ben de -nihayet- durumun vehametini kavramaya başladım. Söylediklerimi dinleyen hocam bana özel bir seri gösterdi ve ilk damla geldiği anda yoga, meditasyon vs ne varsa hepsinden el ayak çekmem söylendi. İki ay sonra yeniden regl olmaya başladım. Sivilcelerim yok oldu, balon gibi şişmiş yüzüm indi, elmacık kemiklerim belirdi. Kanım temizlendi.

O gün bugündür regl olduğum günlerde yogaya mola vermenin ne kadar önemli olduğunu anladım. Kimi zamanlar reglim en pahalı, en nadir ve kısa dönemli eğitimin en can alıcı günlerine denk geldi. Gittim, sınıfın en arkasında oturup dersi seyretmekle yetindim. Bu vücut benim ve ona iyi bakmak benim sorumluluğum. Bilgisizlikten ve aptallıktan yapılan yanlışların, bedenin doğal döngüsüne karşı çıkışların hesabının şimdi değilse bile, ileride, hamilelik ve menapoz dönemlerinde kesileceğini artık iyi biliyorum.

Regl başlamadan önce yumurtalıklar etrafında şişkinlik meydana geldiği için karna baskı yapan mayurasana ve udiyanabandha hareketlerin bırakılması gerekiyor.  Bu durum hamile ve hamile kalmak isteyen kadınlar için de geçerli. Regl bittikten sonra (5. veya 6. gün) yogaya geri dönüşümüz de yavaş yavaş olmalı. Ayakta yapılan kısa bir seriden sonra, sırtı, göğsü ve karnı destekleyen minderler yardımı ile yapılan hafif bir restoratif seri. Kanı kesen derin burgular (twistler) ile, iç ısıyı arttıran hanumasana, kaundinyasana gibi hareketlere de geçiş ise iyice ağırdan alınmalı. Mayurasana, udiyanabanda kanama tamamen bittikten sonra verilen bir günlük aradan sonra uygulanmaya başlamalı.

Bu arada Ayurveda, yoganın kadınlar tarafından nasıl uygulanması konusunda zengin bilgiler içeren bir alan. Benim şahsi görüşüm, ciddi bir yoga öğrencisinin az biraz Ayurveda bimesi yolunda. Yoga felsefesinde 25-50 yaş arası yaşanan hayat dönem hayata en çok dahil olduğumuz, aile kurup çocuk yaptığımız, iş güç sahibi olup hayata, insanlığa katkı sağladığımız, tabiri yerindeyse dünyaya çeşnimizi bıraktığımız  yıllar.  Bu dönemde yoga çalışmamız ağırlıklı olarak asana (fiziksel hareketler) ve bu dönemin ikinci yarısında başlamak üzere pranayama (nefes çalışmaları oluşmalı. Asana ve pranayama iç enerjiyi düzenleyip, organlarımızın sağlığını korumamızı sağlıyor.  

Ayurveda (Hayat Bilgisi) asanaların bedeni ve iç organları nasıl etkilediğine dair zengin bilgiler içeren bir alan. Agni (sindirimi sağlayan ve bedenin ısınmasını sağlayan ateş) nin arttırılması ve düzenlenmesi, mensturasyondan, döllenmeye, hamilelikten  menapoza kadar bir çok kadınlık halinin sağlıklı ve sorunuz yaşamamızı sağlıyor. Agniyi nasıl koruyup, nasıl besleyeceğimiz Ayuveda metinleri tarafından etraflıca anlatılıyor. Pitta, vata, kapha gibi maddenin ateş, hava, su yapısını belirleyen elemanların, bedeni nasıl etkilediği de, hangi asanaların hangi maddeyi düzenlediği gibi bilgileri de Ayurveda ile elele giden iyi bir Hatha Yoga eğitiminde öğrenilebilir.

Şimdilik bu kadar…Sorularınızı lütfen yazın. Sizin sorulardan yeni konulara yelken açacağımıza eminim.

Sevgiler,

Defne S.

Yoga ve Kadınları konusunda daha kapsamlı bilgi edinmek için:

Emma Balnaves, Yoga for Women

Bu konuda yapılmış yorumlara ve sorulmuş sorulara cevaben aklıma gelen bir kaç noktayı aşağıya yorum olarak yazdım.

YAZ SICAĞI ÇIKTI!

Sevda bir kapıdır.

Nereye açıldığını bilmezsin, yine de içeri adımını atarsın.

Yaz Sicagi_kapak.indd

Sanat tarihçisi Melike, İstanbul’daki Bizans kiliselerini gezdireceği Yunan yönetmen Petro’nun kendisini bambaşka bir amaçla aradığını bilemezdi.

Petro’nun ortaya çıkışının, ailesindeki sır kapılarını bir bir aralayacağını, aşk hikâyelerini, kayıp hikâyelerini, acılı ada hikâyelerini ortaya sereceğini hayal bile edemezdi.

Yaz Sıcağı bir parçalanma ve kavuşma öyküsü. Baba ile kızın… Kadın ile erkeğin… Ana ile oğulun… İkiye bölünmüş topraklar ile ayrı düşmüş kardeşlerin…

 

Tanıtım videosu  burada!

Yorumlarınızı heyecanla bekliyorum. Tüm kitapçılarda…

 

Yoga Hocalarına 10 Öğüt

img_1857İlk yoga dersimi bundan on iki yıl önce Cihangir Yoga’da vermiştim. Hiç hazır değildim ama sevgili Zeynep Aksoy her iyi yoga hocası gibi benim görmediğim bir şeyleri görmüş, beni öne iteklemişti.  Sonra beni sınıfa tanıttı  ve o günkü dersi o aralar eğitimini aldığım Gravity ve Grace tarzında benim vereceğimi söyledi. Kalabalık bir sınıftı, ya da heyecandan bana öyle gelmişti. Halen öğrencim olan Burçin, Özlem (Çınar) ve yanılmıyorsam Çağlayan oradaydılar.

O zamanlar yoga derslerine bembeyaz kıyafetlerle gelirdim. Işığı en iyi beyaz geçirir diye baştan aşağı beyaz. O beyaz halimle sınıfın karşısına geçtim, gözlerimi kapattım. Her sabah yaptığım kendi yogamı düşündüm ve başladım.

O günden beri hiç durmadan yoga dersi verdim. Daha sonra kanatları altına girdiğim ustam Zhander Remete’nin “hoca olunmaz, doğulur” diyerek hocalık eğitimi adı verilen kurs formatını reddettiğini öğrendim. Zhander hoca kanatları altına girdiğim yılların dördüncüsünde benim hoca doğanlardan olduğumu ama Hatha Yoga meşalesini taşıyacaksam çok ama çok çalışmam gerektiğini söyleyerek  bana el verdi. O günden beri hocamın sözünden çıkmadım, birisine güvenmenin insanı nasıl büyüttüğüne, geliştirdiğine bizzat kendi vücudumda ve hayatımda şahit oldum. (Çok defalar hocamın benim hakkımda -bu defa kesinlikle- yanıldığına, beni -bu defa kesinlikle- yanlış anladığına inansam da uzun vadede daima onun haklı olduğu ortaya çıktı.)

İlk yoga dersimin üzerinden tam on iki yıl geçti. Shadow Yoga sistemini öğretme hakkı kazanmanın üzerinden de altı yıl. Bu süre zarfında yüzlerce öğrenci eğittim, eğitiyorum. Hocalık eğitimi diye bir şeye inanmadığım için öyle bir kurs açmıyorum ama benimle çalışan öğrenciler arasından yoga bilgisini aktarmak isteyen olursa onları ellerinden tutuyor, tıkandıkları her alanda yol gösteriyorum.

Bu süre zarfında iyi bir yoga hocası olmanın incelikleri hakkında az çok bilgi sahibi oldum. Bugün bu inceliklerden bir kaçını sizinle paylaşmak istiyorum. Bunlar tabi benim öznel tecrübelerimden yola çıkarak vardığım bir takım sonuçlar. Evrensel kurallar gibi algılanmasın.

  1. Birinci ve altın kural: Yoga hocalığı ile ekmek parasını karıştırmayın. Başka bir deyişle para için yoga dersi vermeyin. Bunun önemini hayatımın sonuna kadar tekrarlayabilirim. Ekmek parası kaygısı yoga derslerine sızarsa (ki sızar) öğrenci ile öğretinin arasına girer. Aman! Özellikle başlangıçta ekmeğinizi yoga dersinden başka bir yerden çıkarın, zamanla hoca doğanlardan iseniz organik bir şekilde yoga dersleriniz sizi geçindirecek miktarı kazandırmaya başladığında onu tek ekmek kapınız yapabilirsiniz.
  2. Birinci madde ile çelişiyor gibi görünse de aslında çelişmiyor: Emeğinize bir fiyat biçin ve bu fiyatı dile getirmekten şaşmayın. Piyasayı boş verin. Kendiniz hocanızla çalışmak için yılda ne kadar para, zaman, enerji sarf ediyorsunuz. Sahip olduğunuz tecrübe ile bilginin karşılığı nedir, bunu sadece siz saptayabilirsiniz. Saptayın ve korkusuzca dile getirin.
  3.  Ekonomik sebeplerle  yoga dersine gelemeyen sebatlı öğrencilere daima burs imkanı sağlayın. Burs değilse belli hizmetler karşılığında ders vermeyi önerin.
  4. Muhakkak ama muhakkak BİR tane esas hocanız olsun. Bu hoca mümkünse en az 20-25 yıldır ders veriyor olsun. Sadece hareketlerine değil bilgisine, ilişki kurma biçimine, yaşama tarzına da hayran olun. Hayranlık olmadan çıraklık zor zanaat. Biraz da çekinin hocadan. İlerlemek için hayran olunandan korkmak gerekiyor biraz.
  5. O bir tane hoca ile yılda en az bir defa buluşun. Dağılmayın. Ciddi söylüyorum. O hocadan bu eğitime koşturmayın. Toz gözlü bir tavırla bir iki hocanın gözetiminde eğitiminizi sürdürmeniz sizi piyasadaki pek çok yoga hocasından daha kaliteli bir yere getirecektir.
  6. Kendi yoganızı her gün yapın. Bunun lamı cimi yok. Bu kaliteli bir hoca olmanın mutlak yolu. Kendi yoganızı ne olursa olsun her gün yapın.
  7. Derslerinize gidin! Öğrencileriniz derse sizin için geliyorlar, siz de onlar için orada olun. Hasta da olsanız gidin, tatillerinizi, seyahatlerinizi derslerinize göre ayarlayın, yerinize başka hoca göndermeyin. Öğrenci için çok can sıkıcı bir şey sizi beklerken başka birini görmek. Eğer seyahat sebebi ile bir süre derslere başka bir hoca gelecekse bunu önceden öğrencilerinize haber verin.Asla kendi derslerinize geç kalmayın.
  8. Dersten önce sınıfın nabzını tutun. Sessizce dururken içinizden geçenleri ciddiye alın. Dersin akışı konusunda bir reçeteye değil, içinizden geçenlere güvenin ama öğrencinin gönlünü hoş etmek, onları eylemek aklınızın ucundan bile geçmesin.
  9. Öğrencilerin isimlerini öğrenin. Özellikle üç defa üst üste gelenlerin isimlerini bir kenara yazın.
  10. Yoganın gizemini koruyun. Sosyal medyada görünürlüğünüzü minimumda tutun. Kendi yoganızı yaparken tek başınıza olun. Kendi yoganızı cinsellik gibi düşünün, o anın fotoğraflarını kamuya sunmayın.

 

Tabi ki bunların hiç birine körü körüne inanmayın. Hepsini deneyin. Bu öğütlerin size  iyi bir hoca, iyi bir insan olma yolunda  ışık tuttuğunu düşünüyorsanız, alın güle güle kullanın.

Sevgilerimle,

Defne Suman.