Korona Günlerinde Yoga

Okurken dinlemek isterseniz:

Herkese merhaba,

PAZARTESİ sabah 6’da Atina’ya sokağa çıkma yasağı geldi. Bizim bir yere çıktığımız yoktu zaten ama yasağı görünce bir koşu gittim, balkonda duran çöpü sokaktaki konteynıra attım. O arada mahallemizde bir iki dakika yürüdüm. Serin bir kış gecesiydi. Rüzgar, ağaçların yaprakları arasından hışırdayarak geçiyordu. Bizimki yeşil bir mahalle. Hem büyük parkın kıyısında, hem de her apartmanın önünde, bir kaç ağacın gölgesine konmuş banklardan oluşan mini parklar var. Banka oturmuyoruz tabii. O eskidendi. Ellerimizi cebimizden çıkartmıyoruz. Eve girmeden çıkan pabuçlar doğrudan balkona gidiyor, kıyafetler çamaşır makinesine. Eve girmek bu denli meşakkatli bir işe dönüşünce, insanın dışarı çıkmaması belki de daha iyi. Bu çöpü çıkarma gezisini saymazsak tüm haftasonu ve pazartesi ve salı evde oturduk. Hava soğudu. Balkona bir iki dakika çıkıp geri giriyorum. Kaynanamı da bizim eve taşıdık. Tek başına kalmasın. Binasında kimse kalmamış zaten. En üst katta bir başına yaşayamazdı. Gelir gelmez evin altını üstüne getirip bir temizlik yaptı. Kendini bu işe o kadar kaptırdı ki istirahatı bir kaç gün sürdü. Nihayet bugün, kanı pirelendi, ben bir evime kadar gideyim, buzlukta balık vardı, onu getireyim demeye başladı. Koltuğuna oturttuk tekrar.

Bugün ilkbahar Navratti’si başladı. Navratti dokuz gece demek. Önümüzdeki 9 gece, 10 gün boyunca gezegen mevsim değiştirecek. Toprak anaya yüz sürmek, hürmet etmek için bir biz aman. Az yemek, içe dönmek, dönüşümü müdahale etmeden izlemek için de. Pek çok kültürde bu mevsim geçişleri vücudu ve zihni arındırma pratikleriyle geçer. Yunanistan’da mesela, biz şu anda Büyük Perhiz’in 40 günü içindeyiz. Bu süre zarfında et, balık, tavuk, yumurta ve sütlü mamul yenmiyor, içilmiyor. Navratti süresince de tahıl tüketimine ara veren topluluklar var Hindistan’da. Siz de vücudu toksinlerinden ve zihni de alışkanlığından arındırmak isterseniz önümüzdeki 9 günü bu çalışmaya adayabilirsiniz.

Karantinanın başladığı ilk günlerde -sanırım geçen hafta oluyor, her ne kadar bana aylar öncesi gibi gelse de!- ben de çoğunluk gibi online buluşmaların büyüsüne kapıldım. Türkiye’deki yoga öğrencilerimle buluştum. Üç ayrı sınıfım var. Onlarla kısa yoga çalışmaları da yaptık. Sonra bir yorgunluk çöktü bana. İstanbul’da, İzmir’de bir aynı günün içinde saatlerce ders verdiğim, saatlerce konuşup hareket gösterdiğim günlerde bile hissetmediğim bir yorgunluktu. Sanki ekranda bir kara delik açılmıştı ve enerjimi sonsuz bir vakumla çekiyordu. Normalde, fiziksel açıdan çok yorulduğum derslerde bile yaptığım işin tatmini ve öğrenciden bana dönen enerjinin gücüyle kendimi dinç hissederim. Ne oldu, acaba hastalanıyor muyum diye düşünürken hocamızdan bir mektup düştü posta kutuma. Her zamanki gibi hocamın sözleri bulutları dağıtan rüzgar oldu. Gerçeği olduğu gibi gördüm.

Karantina, içeride kalmayı gerektiren bir inziva hali. Bir yandan salgını yavaşlatalım diye evet  ama bir yandan da ola ki virüsü kaptıysak evde dinlenip, bağışıklığımızı güçlendirelim diye karantinadayız. Güçlü bir bağışıklık sistemi COVID19’u öldürebiliyor. (Aşağıya bir video ekliyorum. Orada da gayet açık ve net bir biçimde anlatılmış.)

Bağışıklık sisteminin yuvası bağırsakta. İnce bağırsak Agni’nin de yuvası. Agni besinlerin özlerini kana karıştıran, gözümüze ışık, tenimize ışıltı, elimize, ayağımıza ısı veren iç ateşin yogadaki adı. Agni iyi yanmadığı zaman yüzümü soluyor. Bağışıklık sistemi, bir virüs, bakteri ya da mikrop ile savaşırken agni tüm gücünü bu savaşa veriyor. O yüzden hastalık sırasında az yemek yenir. Alman anneler ateşlenen çocuklarına sudan başka bir şey vermezler. Agni bir de sindirimle uğraşmayın, kuvvetleri dağılmasın. Hayvanlar bunu bizden iyi bilir; ateş yükselince yemeğin yanından bile geçmezler.

Online olsun olmasın tüm dersler, konuşmalar, toplantılar agniyi dışarı taşıyan eylemler. Yanıp bitiyor, tükeniyoruz. Dışa rotasyonların  içe rotasyonla dengelenmesi gibi dışa dönük eylemlerimizin de eve dönüp, sessizlik içinde (veya uykuyla) beslenmesi gerekiyor. Karantina döneminde ise elimizdeki tüm agniyi içeride tutmalıyız. Dışarıda harcayacak bir gıdım bile ateşimiz yok. Çünkü hastalık dışarıda kol geziyor ve yaşımız ne olursa olsun hepimiz bu hastalığın bıçağının sırtında geziniyoruz. Dünya nüfusunun en az yüzde 60’ının Covid19 virüsünü kapacağı hesaplanıyor. Her iki kişiden biri garanti yani. Sen değilsen ben. Ben değilsem o. Dikkatimizi, ne  yapsak da virüsü kapmasak’a  değil, onunla nasıl mücadele edeceğimize çevirmeliyiz. Şöyle diyeyim: Kafayı virüsü kapmamaya ya da bulaştırmamaya değil, ateşi harlamaya takmalıyız. İlla ki bir şeye takacaksak. Daha iyisi kafayı bir şeye takmamak.

Online dersleri iptal ettim.

IMG_1475

Yoga konusuna gelince. Bu günlerde yapacağınız yoga sakin olmalı. Uzun oturuşlar. İçe dönüşler. Dikkatinizi dağıtacak unsurlardan arınmış, sakin bir odada tek başına. Mümkünse yoga yaptığınız odada bilgisayar, telefon, modem, printer bulunmasın. Bunlar kendi dalgalarını yayan cihazlar olduğu için yoganın frekansını dağıtabilirler. Ben yazarken daima müzik dinlerim ama yoga sırasında mutlak sessizliği tercih ederim. Yine frekans meselesi yüzünden. (Bu günlükleri yazarken dinlediğim müziklerden bir de playlist yaptım. Yazının sonuna onu da ekliyorum.)

Maddi kaygılar herkeste tavan yaptı. Hepimizin döndürmesi gereken çarkları, ödenecek kiraları, iade edilecek kurs ücretleri var. Yalnız değilsiniz. Batıyorsak, bu gemide hep beraber batıyoruz. Battığımız yerden beraber çıkacağız. Kanallar açıp, herkesi ekran başına çağırmak şart değil. Bana soranlara aynı şeyi söylüyorum  40 gün derslerinize ara verin hocalar. Öğrencileriniz 40 günün sonunda yine sizin olacaklardır. (Olmazlarsa zaten hiç sizin olmamışlardır!) Sessiz duruşunuzla da onlara rehberlik edebilirsiniz.

Yoga konusunda son bir şey: Öğrencilerden sık sık duyuyorum. E-maillerinizde yazıyorsunuz. Serinin tamamını hatırlamıyorum, bize söylediğiniz Brahma Muhurta saatinde uyanamıyorum, her gün yapamıyorum, gün doğumuna denk getiremiyorum, sonunu unuttum. Bunlar içinde bulunduğumuz bu olağanüstü hal içinde HİÇ AMA HİÇ önemli değil. Yoga bir adaptasyon çalışmasıdır. Yere, zamana, koşullara uygun bir biçimde zihni esnetmeyi öğretir bize. Esnetin zihninizi. Brahma Muhurtayı kaçırdıysanız ne olacak, saat 9’da yapın yoganızı. Akşam 5’te yapın. Başını yapın, ortasını unutun, sonunu bağlayın. Hiç bir şey öğretemediysem bunu öğretebilmiş olmayı isterim. İlahi olanla bağ kurduğunuz sürece neyi, nerede, nasıl yaptığınızın önemi yoktur. O bağ kurulduğunda da zaten “yapan”ın biz olmadığını anlarız.

Yapan, yapacağını yapacaktır.

Bize durup izlemekten başka iş düşmez.

 

BU VİDEO VİRÜSÜN DOĞASINI VE VÜCUDU NASIL ELE GEÇİRDİĞİNİ ÇOK İYİ ANLATMIŞ

 

BU DA KORONA GÜNLÜKLERİNİ YAZARKEN DİNLEDİĞİM MÜZİKLERİN LİSTESİ:

https://open.spotify.com/playlist/3JBbiU3TCYxuba1zWpNG3Y?si=hGq33Q7jShOUDfSMgbdkaQ

 

 

 

 

 

Korona Günlerinde Atina 2

IMG_1474
Svastikâsana

12-Mart-2020

Atina

Bu sabah ilk iş size yazıyorum. “İlk iş” demem lafın gelişi. Aslına bakarsanız bu saate kadar çok iş yaptım. Yazının başına sabah saatlerinde geçtiğim için sevinçliyim. Üstelik evden bile çıktım. Hava günlük güneşlik. Sokaklar sessiz ve boş. Bana kokularıyla hep Tayland’ı anımsatan balık pazarının önünde yavaşladım. Öğlen yemeği için bir şeyler almam gerek. Balık için saat geç oldu. Bu pazarda, sabahın balıkları korona günlerinde bile yedide kapışılıyor. Zaten balık çok sevmeme rağmen ayda bir ya da iki defa yiyorum en fazla. Pazarın önünde yavaşladım çünkü kırmızı mercimek, nohut, pul biber, brokoli ve horta (otlar) alacağım. Korona günlerinde her gün yemek pişiriyoruz. Az pişiriyoruz ki o gün yensin bitsin. Ertesi gün haydi bir daha.

Dün, “ne eksik-ne fazla-tastamam” yapmamız gerekenleri yazarken bağışıklık sistemini güçlendirecek bir iki şeyi yazmayı unuttuğumu bu sabah duşta fark ettim. Zaten insanın aklına parlak fikirler ya duşta ya da yogada geliyor. Elinin kolunun kaleme uzanması en zor zamanlarda yani! Bu ara sigarayı bırakmak için iyi bir zaman. Madem korona ciğer dokusu zayıf insanları ilk evvela vuruyor, o halde haydi ciğere kuvvet. Atılacak akıllıca bir şey adım da şu ara alkole ara vermek olabilir. Türkçemiz iki ciğer arasındaki bağı her gün kulağımıza fısıldıyor ya ben burada yine de hatırlatayım: Karaciğerin sağlığı doğrudan akciğerinkine bağlı ve akciğerindeki de karaciğere. O halde ciğerleri dinlendirip, güçlendirmenin tam zamanı. Alkol, sigara, şeker, kızartma, kimyasal madde (gereksiz yere alınan baş ağrısı ve mide ilaçları, kafamıza göre yuttuğumuz antibiyotikler ve tabii keyif verici kimyasallar) arası vermek için iyi bir vakit.

Bağışıklık sisteminin gücünü üç etken belirliyor: Yediklerimiz, uyku ve stres.

Yemek hakkında söylenecekleri söyledim. Uyku hakkında ise tecrübeyle bildiğim birkaç şey var. Erken yatıp 7-8 saat uyuduğum günler sağlığım, gücüm yerinde, etrafımdaki hastaların bana bulaştırabilecekleri mikroplara karşı daha dirençliyim. Ayurveda ve yogada özellikle gece 10 ila 2 arasındaki uykunun altın değerinde olduğu söylenir. Bu zamanı uyuyarak geçirmek için elinizden geleni yapmanızı öneriyorum.

Dün gece 9 buçuk gibi yattık. Yatakta biraz sohbet ettik. Sonra ben uyumuşum. Bey ne zaman uyudu bilmiyorum ama sabah dört buçukta küçük kaplanımız Kaptan Havuç neşeyle ayaklarımıza saldırınca uyandık. Evimizin yanındaki parkta da kuşlar ötüşüyordu. Havuç kesinlikle uyanmamız taraftarıydı. Yorganlar, battaniyeler arasında hoplayıp zıplıyor, örtü altında kıpırdanan bir ayak parmağını, el bileğini ya da dirseği affetmiyordu. Onu odadan çıkartmak için ayağa kalktım. Sonra düşündüm. Alarmın çalmasına bir saat var. Her sabah zaten beş buçukta kalkıyorsun, bu sabah bir saat erken kalmış ol, ne var ki? Böylece Bey’i uyuduğu odada bırakıp Havuç’la mutfağa yollandık. Mama paketinin hışırtısını duyan Mili de uykulu gözlerle geldi, tezgahtaki yerini aldı. Kahvemi hazırladım. Kitabımı alıp balkon kapısının önündeki koltuğa kıvrıldım. Gün doğumuna tam olarak 100 dakika vardı. Brahma Muhurta vakti. Evrendeki kozmik güçlerin yaratıcılığa, yoga, yaradana yaklaşmaya uygun bir hizaya dizildikleri vakit. Kahve biter bitmez, kitabı kenara koyup yoga odasına geçtim. Ben yogamı yaparken karanlık gökyüzü laciverte, gece mavisine döndü. Kediler Türkiye’den getirdiğim sağlıklı ketojenik mamalarını mideye indirmiş vaziyette, yanımdaki kanepede uyudular. Ben tüm ulu güçlere eğer bilgiyi akıtacak bir vasıta arıyorlarsa, burada ve hazır olduğumu bildirdim. Korona günlerinde sağlığımızı koruması için yine tüm güçleri iş birliğine davet ettim.

Bunlar uykuyla ilgili söyleyeceklerim. Gelelim strese. Korona günlerinde etrafımda ve kendimde iki tip hal tavır gözlüyorum. Hiçbir şeyi kontrol altına alamayacağını ve tek bildiğimizin hiçbir şey bilmemek olduğunu nihayet kabul edip gevşeyen tarafımız ve geleceğin kontrolden çıkması karşısında paniğe kapılıp etraftan (yukarıdan bir yerden) bir işaret, bir düzenleme bekleyen tarafımız.  Her meslek ve sektörde olduğu gibi yoga dünyasında da kursların, eğitimlerin, seyahat ve grup çalışması gerektiren etkinliklerin kaderi belli değil. Hocalarımız önümüzdeki ay Avusturalya’dan Singapur aktarmalı İstanbul’a gelecekler. Herkese açık bir hafta sonu workshopu düzenliyoruz. Daha şimdiden 43 öğrenci yazıldı ve kurs ücretinin tamamını ödediler. Sonra hocaların programında İsrail kursu vardı, oradan Yunanistan’ın Paros adasında iki adet büyük kurs. En az 50-60 kişilik kurslar bunlar. Amerika’dan, Yeni Zelanda’dan, Avrupa, Rusya ve Japonya’dan insanlar kayıtlı bu kursa. Uçak biletleri aylar öncesinden alındı. Kurs ücretleri geçen sene yatırıldı. Ne olacak tüm bunlara? Kurs olacak mı? Olur da biz gidemezsek paramızı geri alabilecek miyiz? Hocaların kursu için İstanbul’da kiraladığımız yere kapora ödememiz gerekecek, ya hocalar gelemezse? O kapora ne olacak? Onlar için tutacağımız ev de cabası…

Bu ve benzeri sorularla öğrencilerim yüzlerini bana çeviriyorlar. Biraz annelerinden her şeyin yolunda gideceğini duymanın beklentisiyle. Ama daha çokça bu belirsizliğin içinde yeni standartlar belirlenmeli, yeni kurallar konmalı, belirsiz gelecek tutabileceğin her bir ucundan yakalanıp kontrol altın alınmalı telaşıyla. Oysa bu kadar hızlı değişen bir durumda yeni standartlar belirlemek hiçbir işe yaramaz. Bugün en mantıklı düzenlemeyi yaparsın, yarın geçerliliğini yitirir. Derin bir nefes alıp bilmemenin tek gerçek olduğu gerçeğine kendimizi bırakmalı ve evrenin bu düzeninin içinde bir anlam olduğuna inanmalıyız.

Eğer önümüzdeki iki-üç aya dair her şeyin alt üst olması ihtimali sizi strese sürüklüyorsa, B, C, D planlarına nasıl da muhtaç olduğunuzu bu fırsatla gözlemliyorsanız, siz de nefes alın. Ortada tek bir plan var: “The Divine” olan plan.

Şimdi, biz hocalar, bu ve benzeri özlü sözleri yoga derslerimizde hep tekrarlarız. Bilmemeyi seçin, deriz mesela çok soru sorup da her şeyi anlamaya çalışan öğrenciye. Anlamaya çalışma, hisset deriz, vücuduna odaklanacağına bir felsefe peşinde koşanlara. Ne zaman içeriden işaret gelirse o zaman asana’dan çık, deriz bir pozu kaç nefes tutacağını ısrarla soranlara.

Gün, verdiğimiz vaazları hayata geçirme günüdür.  Bilinmezin içinde durabiliyor musun? Çünkü içi boşaltılmış “yoga-şimdi-şu-anda” klişesinin birebir tecrübe edildiği (ve içinin nihayet dolduğu) gün bugün. Şimdiki zaman dışında bir hayat yok. İçine dalabiliyor musun? Dalamıyorsan, işe vücudundan başka. Nefes al ve yaşamın izlerini bul. Karnında, kalbinde, damarlarında. Kafandakinden daha gerçek bir yere götürecek o izler seni. Takip et.

 

 

Korona Günlerinde Aşk/ Atina Günlükleri 1/İkinci Tur

11 Mart 2020

Atina

Sevgili Okurlar,

Atina’ya, size ve günlüklere geri döndüm. Neredeyse iki haftadır yazmıyorum. Bu süre zarfında İstanbul’daydım. Biliyorsunuz. İstanbul’a her gidişimde yaptığım işlerin dışında bu sefer yeni bir kursa da başladım. Dr. Robert Svoboda’nın düzenlediği Gerçeğinizi Yaşamak ve Kısıtlamaları Yakıp Kül Etmek olarak tercüme edebileceğim, 5 haftalık bir online kurs. Dünyanın her yerinden kırk dört öğrencinin katıldığı bir sanga. (sanga: manevi  bilgi -ve onu aktaran bir hoca- etrafında buluşan cemaat) Dersler Cumartesi akşamları İstanbul saatiyle 23.30da başlıyor ve iki saat sürüyor. Ben yoga dersimden önce kendi yogamı da mutlaka yapmak istediğim için sabahları genelde 5 gibi uyanmak zorundayım. Uykumdan çalacağını bile bile ilk dersin sonuna kadar oturdum. Bilgi Dr. Svoboda’dan akıyor, akıyor, internetin nadilerinden (nadi: yogada kanal/nehir) bizlere varıyor, oradan yeni kollara ayrılıp yolunu yapıyordu. 3 saatlik uykumdan uyanıp da elli kişilik Temeller sınıfımın karşısına geçtiğimde tam böyle hissettim. Dersimi çalışmama, öğrencilerim için hazırlanmama gerek yoktu. Ben sadece kendi yogamı yapmalı, yüce güçlere önümdeki engelleri kaldırması ve ulu bilgiye vasıta olarak beni seçmesi için dua etmeliydim. Gerisi geliyordu. Geldi. Bilginin etrafında benim sangam birbirine kenetlendi.

Bu kurs beş hafta sürecek ve bu beş hafta boyunca sadece Dr. Svoboda’nın derslerini dinlemekle kalmıyoruz. Ödevlerimiz var. Bağımlısı olduğumuz (onun deyimiyle bizi ele geçiren) bir maddeden bir hafta uzak kalmak (simit? kahve? domates? hâlâ seçemediğim için bu ödevimi henüz yapamadım. :), hocanın sorularını yanıtlamak, günlük yazmak, saatte bir durup, her ne yapıyorsak ara verip soluk alıp vermek gibi…. Ayrıca bir tavsiye: Bu beş haftayı, nerede olursanız olun inziva gibi yaşayın. Sağlıklı beslenin, iyi uyuyun, yoganızı aksatmayın, sizi zehirleyen iç ve dış unsurlardan uzaklaşın, Netflix’i askıya alın ve sosyal medya hesaplarınızı beş haftalığına kapatın. Nasıl da muazzam bir zamanlama! Şimdi, bu dönemde sosyal medya kapatılır mı demeyin. Tam da şimdi kapatılır. Peki ama korona? Peki ama sınıra sıkışan mülteciler? Savaş? Ateşkes? Yas? Van’daki deprem? İnanın hepsinden haberiniz oluyor. Bir adım atacağınız varsa atıyorsunuz. Hem de daha sakin, daha merkezde bir  yerden atıyorsunuz o adımı. Sosyal medya çorbasına herkes her düşüncesini ve her duygusunu -çok afedersiniz- kusuyor. Kustukça da rahatlıyor ve bu rahatlamayı bir şey yapmış olmanın rahatlamasıyla karıştırıp günlük hayata devam ediyor. Sosyal medyaya post girmek, yorum yazmak, birilerini linç, diğerlerini yüzbin kere layk etmekle insan bir şey yapmış olmuyor. Aksine Kali Yuga’nın (yogada içinde bulunduğumuz kafa karışıklığı ve felaketler çağı) karmaşasına hizmet ediyor. Yalnızlığı da gidermiyor. Yüzlerce insan layk etse de ekranın diğer yanında tek başınayız. Bu gerçek değişmiyor.

Bizim hocamızın bir sözü vardır: Ne gerekiyorsa yapınız. Ne eksik, ne fazla. Tastamam gerektiği kadar.

Korona günlerinde bu söz sık sık aklıma geliyor. Saatlerce korona virüsü hakkında yazılanları okumak ve muhtelif spekülasyonu yaymak yapılması gereken şey değil. Yapılması gereken: sık sık elleri yıkamak, öpüşmemek, sarılmamak, asansör düğmelerine dokunmamak, yüzümüze, burnumuza, gözümüze (7+2 deliğimize) elimizi değdirmemek, yemeğimizi pişirmek, suyumuzu kaynatmak, hastalıktan şüphe ediyorsak evimizden çıkmamak. Ne eksik, ne fazla. Bunların dışındaki eylemlerimiz global bir pandemic olarak yayılan paniğe katkı sağlayacaktır.

Şunu unutmayın:

Dikkatinizi neye verirseniz o büyür, güçlenir. Dikkatinizi virüse değil, bağışıklık sisteminize verin. Prana (can) ve Manas (zihin) aynı nehirde yüzen iki balık gibidir. Biri nereye gidersen öteki de onu izler. Canınızı sağlığa yöneltin.

Yine bizim hocanın sözlerinden:

Yoga ruhu ruh olmayan her şeyden ayırmaktır.

Korona günleri bu ayrımı yapmayı kolaylaştırır. Ruh nedir? Sankya’da Puruşa. Kalıcı olan. Ölümsüz olan. Evrensel ilkeyi içinde barındıran. Şahitlik eden. Ruh olmayan nedir? Prakriti. Değişen, evrilen, doğan ve ölen. Nefes, vücut, dünya, güneş sistemi, samayolu, para, evler, arabalar, şan, şöhret, başarı, yenilgi, korku, kaygı, sevinç ve tüm duygular, düşünceler, parlak fikirler, not so parlak fikirler, tutku, arzu, haz… Ruhu ruhtan ayırmak, kalıcıyı geçiciden, sevgiyi kuşkudan, güveni kaygıdan ayırmak, ayıklamak demektir. Yogada bahsedilen hakikat budur. Dikkatiniz hangisini büyütüyor? Ruhu mu geçici olanı mı?

Ben elimdeki kalıcı olan şeylere bakmayı seçiyorum. Ruhun tekamülüne de inanıyorum. Bu hayat burada bitecekse bir yerde, bir zamanda bir yenisi başlayacaktır. Kalıcı olanla bir sonraki turda buluşuruz elbet.

tayland kasim 2005 007Benim hayatımda neredeyse kırk senedir değişmeyen, ruhumu her daim besleyen biri var. Bugün de onun doğumgünü. Ruh kardeşim, ikiz kardeşim, yeğenimin annesi, en yakın dostum Yasemin. Hayatımdaki her şey bitse de, gitse de, sahip olduklarımın tamamını ve hatta ortak anılarımızın barındığı hafızamı bile yitirsem yanımda duracağını bildiğim bir insan. Mühim olan dostluktur. Gün dostlukları ve iyiliği hatırlama günüdür. Dikkati iyiye yönelttiğimizde iyilik büyür. Kavga değil. Yasemin benim için iyiliktir. Beraber yaptığımız pek çok şeyden hayat için anlamlı parçalar doğmuştur. Tayland’daki evimi terk etme vakti geldiğinde Yasemin’i çağırmıştım. Tek başına altında kalkamayacağım yüktü. Beraber evi topladık, kutuladık, kapattık. Bir sonraki adımı atmam doğrusuydu ama korku, kuşku, ayıp olacak, kalpler kırılacak gibi kaygılardan tek başıma çıkamıyordum. Serinkanlı Yasemin elimden tuttu, Tayland’dan beraber çıktık. Bu fotoğraf da o zamanda çekilmiş. İkizimin doğumgününü kutlamak için buraya ekliyorum. İyi ki doğdun canım benim.

Son olarak: Atina günlüklerinin on yedincisinin altına bırakılmış bir okur yorumuna yanıt vermek isterim ki bu yorum epeydir aklımı yoruyordu. (Demek ki sahiden içimde bir yere dokunmuş.) Okurum beni sorumluluklarımdan kaçmakla ve günümü güzel geçirmekten başka bir düşünceyle iştigal etmemekle suçluyordu. Sorumluluklarımdan kaçtığımı neye dayanarak söylemiş olduğunu bilmiyorum. Burada her sabah yüzde 90 bedensel engelli bir kocanın günlük bakımı  için neler yaptığımı tek tek saymamayayım. Bilenler biliyor. Şuna takılıyorum. Bir erkek yazar, romanını, kitabını, öyküsünü, bloğunu yazmak için engelli karısını evde, yardımcıya bırakıp çıksa ve bir kafede yazılarını yazsa zannetmiyorum ki kimse onu sorumluluklarından kaçmakla suçlamaz. Hele ki o erkek yazar sabahtan öğlene kadar engelli eşini tuvalete taşısa, yıkasa, giydirse, kahvaltısını hazırlasa, akşam taksiye bindirip gezmeye götürse, gece kucaklayıp yatağa taşısa hiç kimse ona öğleden sonrasını yazarak geçiriyor ve bunu başarabilmek için de evet sırtına yüklenmesi muhtemel işleri geri çeviriyor ya da başkalarına dağıtıyor diye hiç ama hiç sorumluluklarından kaçıyor diye suçlamaz, aksine alkışlar. Sayın kadın okurum bu yorumu yazarken ayrımcılık yaptığının farkında değildir, muhakkak. Buradan hatırlatmak isterim.

Gününü güzel geçirmeye çalışma meselesine gelince… Hayat günlerden oluşur. Hayatı güzel geçirmeye çalışmak, sadece keyif peşinde koşmak değildir. Benim için hayatı güzelleştiren şey dostluk ve yoga kadar edebiyattır. Hayatımı bu güzelliklere yer açacak şekilde düzenlemek bence benim insanlığa borcumdur. Bu bakımdan evet, haklısınız, günümü güzel geçirmekten başka bir şey düşünmüyorum. Güzel bir gün anlamlı edimlerle dolu bir gündür. İnsanlığın ihtiyacı olan da anlamlı edimlerle işlenmiş zamandır.

Sonunda ise yazılarımda bıkkınlık sezdiğini eklemiş. Buna bir şey diyemeyeceğim. Bazen gerçekten bıkıyorum.

Sizden değil, kendimi anlatma çabasından.

Günlükler devam edecek. Hatta kalın. Bugünlük bu kadar.

Hava nefis ve sokaklar, metrolar bomboş. Prakriti tüm cazibesiyle dansını sürdürüyor, biz de ömrümüzü yettikçe ona eşlik edeceğiz. Daha ne edelim?

 

 

 

Atina Günlükleri 15

Bugün stres diz boyu. Günlerden Çarşamba. Cuma sabahı İstanbul’daki yoga derslerimi vermek ve kitap etkinliklerimi yürütmek için İstanbul’a geliyorum. Hasta bakıcımız Bey’i tekerlekli sandalyesiden (hâlâ) kaldıramıyor. Demin küçük tuvaleti için denedik. Bir değil, iki değil, üç defa denedik. I-ıh! Olmuyor. Belki yanında ikinci bir insan olursa başarır ama ikisini kendi başlarına evde bırakmama imkan yok. Bu cümleyi yazdım ve sonra sildim ve sonra tekrar yazdım çünkü cümleye bakar mısınız: Evde bırakmamama imkan yok. Gizli özne: Ben. Gizli nesne: onlar. Yüklem: bırakamamak. Bu yüklem benim sırtıma yüklediğim bir şey. İstanbul’a giderken onları bırakıyorum gibi hissediyorum. Yani Atina’da kalmak, Bey’i tuvalete transfer etmek benim görevim ve ben görevimi yerine getirmiyorum. Benim işlevlerimi yerine getirecek birini bulmadan ben o yeri boşaltamam. Kendimi klonlamam  gerek ki gidebileyim.

Oysa gittiğim yer – yoga hocalığımı ve yazarlığını icra ettiğim yer- esas görevim. Haydi, esas demeyelim. En önemli görevim. Yıllar önce Hindistan’da kaldığım aşramın yüz yaşındaki gurusu ve sonra da bizim hocamız Sundernath bana demişlerdi ki senin bu hayattaki işin ülkendeki insanlara yoga öğretmek. Bunu farklı zamanlarda söylemişlerdi ama her iki zamanda da benim Türkiye’ye dönmeye hiç niyetim yoktu. Hindistan’daki Guruji bu öğüdü kulağıma fısıldadığında Tayland’a döneceğimden emindim. Oradaki ilk hocalarım Panço ve Beatrix’in yanında yin yoga dersleri verecektim. Yoga Evi’ne ortak olacaktım. Muhtemelen geçen haftaki günlerin birinde bahsettiğim, Nong Khai’de yabancıların yaşadığı o sokağa bir gün ben de yerleşecektim ve hatta oradaki yabancılardan birisi ile evlenecektim. (damat adayını gözüme kestirmiştim bile ama o ümitsiz vaziyette bir Tai kadına aşıktı. ) İkinci defa bu öğüdü şimdiki hocam Sundernath’dan duyduğumda da Portland’a yerleşmiştim ve oradan ayrılmayı hiç mi hiç düşünmüyordum. Shadow Yoga hocası olarak Portland’da kök salacaktım. Yeni birini gözüme kestirmiş, ümitsiz ilişkisini bitirmesini bekliyordum. Türkiye bitti diyordum kendi kendime. Ben artık Portland’lıyım. Bisiklet, kahveler, hoş insanlar, organik yemekler, ormanlık alanlar ve masal gibi bir ev. İnsan daha ne ister?

(Aşk meraklıları için bir parantez: Nong Khai’den Portland’a gittiğimde, Tayland’daki geleceğim için gözüme kestirdiğim İngiliz damat adayının aklı başına geldi ve beni Portland’daki evimde ziyarete geldi. Yalanım yok, bu kişiyle Portland sokaklarıdan romantik iki hafta geçirdik ve hatta ben onunla Tayland’a dönüp o eski hayali yeniden ateşlemeyi bile düşündüm.  Ama sonra o tırstı. Bu kadar ciddi bir şeye başlamaya hazır değilmiş filan falan. Hayal hiç ateşlenemeden söndü ve ben Portland’da gözüme kestirdiğim damat adayının ümitsiz ilişkisini bekleme pozisyonuma geri döndüm. Tayland’a dönen İngiliz hâlâ oralarda dolanıyormuş duyduğum kadarıyla. Bana bir iki pişmanlık mektubu yazdıktan sonra sesi kesildi. )

Uzattım. (çünkü stres altındayım) Şunu diyorum: Bir değil iki Guru tarafından bana verilmiş bir mesaj mevcut: Ülkenin insanlarına yoga öğret. Ben de bunu Gurular söyledi diye yapmıyorum. Gerçekten de kendimi en mutlu, en yuvamda, en tatminkar hissettiğim zamanlar Türkçe ders verdiğim zamanlar. Guruların bana doğruyu söylediklerini biliyorum. O yüzden esas işlevim yoga hocalığı diyorum. Sırtıma yüklediğim bu yüklem: onları bırakamamak meselesinde yanılıyorum. Onları bırakabilirim. Ancak onları bırakırsam zaten onlar bensiz bir çözüm üretebilirler. Ben orada durduğum sürece tabi ki bana yaslanacak hayat. Demek ki cümlelerimin öznesini, nesnesini, yüklemini değiştirip yeniden kurmalıyım.

Siz strese girdiğinizde ne yaparsınız? Hamur işi mi yersiniz? Sigara mı yakarsınız? Bir drink mi alırsınız? YouTube’a, instagrama mı gider eliniz? Veya çıkıp hızlı hızlı yürür müsünüz? Belki yoga yaparsınız. Ben strese girdiğimde mutlaka yalnız kalmak isterim. Huysuzlandığımda odasına kapanan bir çocuktum. Odamda tek başına, kitaplarla kendimi sakinleştirirdim. Bu hâlâ böyle. Sabahki çiş hadisesinden sonra (bu arada evde ustalar, temizlik, hasta bakıcı, kayınvalide, görümce ve açık balkon kapılarından dışarı fırlayacaklar diye krizler geçirdiğim kediler de var) ben gözlerim dolu dolu, Salman Rushdie’nin Quichotte’sini kolumun altına kıstırdığım gibi evden fırladım. Little Tree’ye gidecek vaktim yok. Bizim evden taksiyle 20 dakika sürüyor. Zaten yürümek istiyorum. On dakika yokuş yukarı yürüyüşle Ipokratus (Hipokrat) caddesindeki Kaldi Kahveye geldim. Badem sütlü kakaomu bu seferlik orta şekerli sipariş ettim. Yan masada oturan adam sarkmak istedi (ya da sadece sohbet etmek- fark etmez- ikisi için de açık değiliz) kulaklıklarımı takıp yüzümü ekrana çevirdim. Size yazıyorum. Salman yanımda sabırla beni bekliyor. Eylül Konukları da öyle. Bugün önceliği siz aldınız. Öğleden sonra Yunanca dersim var. (Pınar soruyor: Ne zaman bitecek bu Yunanca dersleri?) O zamana kadar bu kahvenin bu köşesinde oturup yazsam dünya tekrar tahammül edilecek bir yere dönüşecek, biliyorum.

Yarın görüşmek üzere,

Defne.

Bu yazıyı Nong Khai, Tayland günlerime itafen çok sevdiğim bir eski fotoğrafla noktalıyorum. Orada bıraktığım için aklımdan hiç çıkmayan bisikletim, selesinde sokakta gezen bir eskiciden aldığım kitaplık ve yukarıdaki yazıda hiç mi hiç bahsi geçmeyen İtalyan sevgilimle sokakta karşılaştığımız bir an. Kim, neden fotoğrafımızı çekmiş bilmiyorum. Akıllı telefon öncesi yıllar. Ekim 2003.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

 

 

 

 

 

Atina Günlükleri 4

15 Şubat 2020

Atina

Sevgili Günlük Okurları,

Bugün geciktim. Kusura bakmayın. Günlerden cumartesi oluşuna verin. Bugün klasik kahve turuma çıkmam ancak akşamın 5ine kısmet oldu. Daha erken Bey ile işlerimiz vardı. Nihayet erken akşam yemeğimizi yedik ve ben yağmur ihtimaline aldırmadan bisikletime atlayıp kendimi sokaklara vurdum. Önce Yorgo amcanın aktarına gittim. Yorgo amca İstanbullu bir Rum. 80’li yıllarda Atina’ya göçmek zorunda kalmış. Baharatların sadece Türkçe isimlerini bilen herkes onun dükkanında. Türk çayı da var.

Yorgo amcadan 200gram kişniş, 50gr top kara biber ve 50gr kakule aldım. Hindistan’daki Ayurveda merkezinde günde iki defa ikram ettikleri kış çayından ben de yapıyorum. Bu bahsettiğim baharatın yanı sıra bir de kuru zencefil katılıyor çaya. Tatlı seven için bal de pek yaraşıyor ama ılınmadan balı eklemeyin, zehirler. Kahveyi günde sadece bir taneye indirdiğimden beri yeni içeceğim bu kış çayı. İnanın kahveyi hiç aramıyorum. Belki yakında o sabahki bir tanenin yerini de kış çayı alır. Malum, yaş dayandı kırk altıya. Menapoz köşe başında. Karaciğeri kollamak gerek. Aylardır alkol almadım. Çay içmedim. Kahve günde bir defa 12 gram taze çekirdek. Şu bilgelik çağına sağlıkla girelim inşallah.

Çantamdan baharatlarımla bastım pedallara. Yine Dope’dayım. Günlüklere başladığım noktada, aynı masada. Hava karardı. Dükkanlar kepenklerini indirdi. Dope da boşalmış. Umarım birazdan kapatıyorlar diye bizi kapının önüne koymazlar. Hızlıca yazayım.

Bu sabah yedide uyandık. Portland’daki dostumuz Aisha’nın tazısı Pepper ölmüş. Henüz gözlerimiz kapalıyken aldığımız haber buydu. Pepper kalp hastasıydı. Aisha onu barınaktan aldığı günden beri bu acı günü bekliyorduk. Yine de ikimizin de gözlerinde  iki damla yaş aktı. Yaşam boyunca yanı başımızda sessizlce yol alan hayvanlarımızın kaybı içimde bir başka yeri yakıyor. Pepper da Aisha’nın bizi Portland’daki evde ziyarete geldiği her sefer onunlaydı. Neşeli kardeşi Pluto’nun aksine hüzünlü ve ürkek, halının bir köşesine siner, onu bu yabancı eve getiren Aisha’dan gözünü ayırmadan tedirgin beklerdi. (Bakınız şu aşağıki fotoğrafımız) Yokluğunu uzaktan bile hissedebiliyorum.

IMG_6702
Pepper ile Pluto bizim evde

Sabah kedilerimle her zamankinden daha çok oynadım. Koştuk. Saklandık. Oyunca fare kovaladık. Sevinçten kuyrukları sincap gibi kabardı. Yorgun düşünce uyudular. Ben de nihayet o zaman yogama başlayabildim. Bey’in de fizyoterapisti gelmişti o esnada. Gündoğumunda yoga yapmaya alışmış bir vücut için hoş bir sürprizdi. Kedilerle oynarken açılmış, ısınmış. Zihin içinse tatsızdı. Dışarıda hayat başlamış. Gürül gürül bir Cumartesi. Mahalle pazarı, müzik, fizyoterapist ile Bey’in muhabbeti… İçe dönüş ve ibadet saatleri gelmiş geçmiş. Sondaki pranayama veya sessizce oturma kısımlarını atladım bu yüzden. Yine de yogasananın mucizesi sürüyordu. Zihin dalgaları yavaşlamış, hayat kaçmıyor. Ağır ağır giyindim. Kahvaltıyı hazırladım. Size yazmak üzere evden sıvışmaya hazırlanırken telefon çaldı.

Hastabakıcı ajansıymış. Haftalardır Bey’e bakacak bir hasta bakıcı arıyoruz. Benim İstanbul’da olduğum günlerde bizim evde kalacak, ben Atina’dayken de 9:00-14:00 (Yunanistan’da resmi çalışma saatleri) arası gelip bize yardımcı olacak genç, güçlü, güvenilir kuvvetli, akıllı, Yunanca veya İngilizce bilen bir kadının peşindeyiz.  Bir türlü kısmet olmuyor. Ajans bu defa pek iddialı konuştu. Bizi buluşturacağı hasta bakıcı aradığımız tüm özelliklere sahipmiş. Apar topar evden çıktık. Malum burada saat 14:00 dedin mi ajans, banka, postane hepsi kapanır. Hasta bakıcı kadın gerçekten de kibar, sağlıklı, aklı başında görünüyordu. Salı günü iş başı yapması için anlaştık. Hadi hayırlısı.

Aranızda hasta eş veya başka yakına bakanlar vardır muhakkak. MS hastası eşlerine, tekerlekli sandalyede yaşayan çocuklarına, ana babalarına bakanların da olduğunu tahmin ediyorum. Bir bakıcının önemini size ne kadar anlatsam az. Özellikle karı koca arasında. İnsan istemiyor tabii. Evde sizinle yaşayan bir yabancı. Fazladan bir nefes. Huyunu, suyunu bilmediğiniz bir insan. Bir dolu para. Onsuz idare ederiz dediğimiz pek çok anlar oldu. Büyük yanlış. İdare etmek bir ilişki için tehlikeli bir sözcük zaten. Hiç bir şeyi idare etmemek gerek. Hastalık zaten hep sizinle beraber. Bir akşam yemeğe çıktığınızda, seyahate giderken, yaz tatili için planlarınızı yaparken hastalık, çözmeniz gereken çok bilinmezli bir denklemin bir vektörü olarak orada duruyor. Daima duruyor. Çiftin günlük hayatından az biraz çekilsin diye bir bakıcı lazım. Mesela uyanınca ben, kalkayım ve sırt üstü yatan Bey’i oturur pozisyona bu yeni hanım kızımız getirsin. Ben yine ikimize birden kahve yapayım ama pencerenin önünde, elimde romanımla kendi kahvemi içip bitirdikten sonra doğrudan yogaya geçebileyim. Bey’i kaldırmak, giydirmek, tuvalete götürüp beklemek, diş fırçasına macun sıkmak hanım kızımızın işleri olsun. Ben o sırada yogamı yapayım ve bittiğinde yıkanmış, giyinmiş bir Bey ile hazır bir kahvaltı bulayım. Sonra yine kahvaltıyı ben toplarım ve öğlen yemeği için alışverişi yaparım. Bey’i ihtiyaçlarını benden başka birisi görsün ki ben bir an önce evden sıvışmaya kalkışmayayım. Beraber vakit geçirmek için içimde heves kalsın. Tüm bunlar için bir hastalıkla beraber yaşayan çiftlerin dışarıdan yardım alması şart. Hastalığın ilişkiyi ele geçirmemesi için. Bu konuda sorularınız varsa bana yazabilirsiniz. Biz on senedir tekerlekli sandalye üzerinde yaşayan bir erkek ve  bağımsızlığına düşkün bir kadın olarak evliliğimizi sürdürüyoruz. Sanırım ki bu yola yeni girenlere rehberlik edecek kadar tecrübemiz birikmiştir.

Mektubumu bu defalık burada kesiyorum. Dope gerçekten de kapanıyor. Bisikletle eve dönmek var şimdi karanlıkta. Ah ama bitirmeden nihayet diz doktoruna gittiğimi yazayım ki annem ve diğer merak edenler rahatlasın. Doktor dizimdeki kilitlenmeyi pek ciddiye almadı. Kırk yaşından sonra olur böyle dedi. Minisküs filan değil. Diz kapağı kaymıştır, sizin dizleriniz biraz çıkık, biraz oynak, bacakları güçlü tutalım, kilo almayalım, halter kaldırmayalım (Allah Allah!) dedi, yolladı beni. Ben zaten yoga ile onu epeyce iyileştirmiştim. Laf aramızda her şey ayaklarda başlıyor. Ayakları boş vermeden başladığım bir gün, biletleri iyice ısıttığım bir seri dizleri korumakla kalmıyor, iyileştiriyor da. Neler neler yaptım ben bugünkü yogamda, hiç kilitlenmedi. Yarın size minicik bir serinin fotoğraflarını koyarım. Ayak bileklerini esnenip güçlendirmek için.

Şimdilik esen kalın… Yollar beni bekler. Pepper’ın anısına bir fotoğrafımızı koyuyorum.

Bir daha görüşüncüye kadar RIP Pepper, dostum.

IMG_0357
Ben Pepper’ın evindeyim

2020 KIŞ ETKİNLİKLERİ

Bu kışa hızlı giriyoruz. Yoga, yazarlık, kitap yürüyüşleri, kitap okumaları, atölyeler, dersler, kurslar… Listesini aşağıya bırakıyorum.

Kış Masalları

2d4c1e62-031d-4f8d-b3b1-1717879ae6fbPiyano dinletisi eşliğinde Emanet Zaman kitabımı okuyorum. Kış boyunca dört defa bir araya geleceğiz. Şömine, sıcak şarap, çay, kediler…Dört buluşmanın tamamına katılmak ve Emanet Zaman’ı okumak şartıyla.

Piyano: Fatma Şafak Pınarbaşı Okuma: Defne Suman

Buluşma tarihleri 7/1, 4/2, 3/3, 31/3.

Saat: 19:00-21:00

Yer: Kurtuluş Son Durak

Bu etkinliğimiz dolmuştur. İlginiz için çok teşekkür ederi.z

Yaz Sıcağı Kitap Yürüyüşü

Yaz Sıcağı Test2

Romanın geçtiği mahallerde geziyoruz, kilit sahnelere ev sahipliği eden kiliselere, okullara, binalara, surlara girip çıkıyoruz. Isınmak için girdiğimiz yerlerde kitaptan parçalar okuyoruz. Kitabın Dyazılış öyküsünü siz soruyorsunuz, ben zevkle anlatıyorum. Bu yürüyüşe katılmak için Yaz Sıcağı kitabının en azından ilk yarısını okumuş olmanız gerekiyor.

Tarih: 28 Ocak 2020 Salı

Saat: 11:30-14:30 Fener, Balat, Ayvansaray

11:30 Fener Rum Patrikhanesi önünde buluşuyoruz

Ücret:100TL

Öncesinde kayıt yapılması şarttır. Kayıt için sumandefne@gmail.com adresine email yazınız.

Konuşma: Hatha Yoga’nın Kökleri ve Dönüşümü

GölgeBu akşam yoganın felsefesini, değişimini ve itibarını geri kazanması için yapılabilecekleri konuşmak üzere buluşuyoruz.

Tarih: 30 Ocak 2020

Saat 19:00

Yer: Kıraathane. Istanbul Edebiyat Evi

Etkinlik ücretsizdir.

Kayıt ve ayrıntılı bilgi için:

http://kiraathane.com.tr/sezon-programi/2020-01-30-hatha-yoga-nin-kokleri-ve-donusumu

Shadow Yoga Workshop- Balakrama Prelüt

Shadow Yoga prelütlerini hatırlamak veya cilalamak isteyen eski öğrenciler için bir workhop.

Vahni

Balakrama prelütünü geçmişte bir zaman öğrenmiş olma şartımız vardır. Tecrübeli yoga öğrencileri, ilgileniyorsanız bana yazın. Konuşalım.

Tarih: 3 ve 6 Şubat 2020

Saat: 17:00-19:00

Yer: Gayrettepe, İstanbul

Ücret: 200TL

Kayıtlar için defnesumanyoga@gmail.com

 

Minoa’da İnsanlık Hali Sohbeti ve İmza

Beşiktaş Minoa’da yeni kitabım İnsanlık Hali’ni konuşuyoruz. Sevgili Nazlı Gürkaş soruyor, ben yanıtlıyorum.

Minoa Afiş Yeni_insta

Moderatör: Nazlı Gürkaş

Sonra  imza var, daha sonra da caz dinletisi.

Harika bir akşam!

Tarih: 7 Şubat 2020

Saat:19:00

Yer: Minoa Bookstore, Akaretler Yokuşu No 52A Beşiktaş

 

 

Shadow Yoga Başlangıç Kursu

Pınar Üstün’ün vereceği bu kursta Shadow Yoga sisteminin ilk seti olan Balakrama’yı öğreneceksiniz.

Cumartesi 08:30-10:30 & Salı 19:00-20:30
Tarihler: 22-29 Şubat – 7 Mart CUMARTESİ
25 Şubat – 3 Mart SALI
Toplam 9 saat

Bilgi ve kayıt için Pınar Üstün’e pinarustunyoga@gmail.com adresinden yazınız.

WhatsApp Image 2020-01-19 at 18.27.00

AGNIYOGANA Film Gösterimi

Screen Shot 2020-01-18 at 11.38.18

Yönetmenliğini Shadow Yoga okulunun baş hocası Emma Balnaves’in üstlendiği Agniyogana Belgeseli, Hatha Yoga’nın kadim köklerini anlatıyor.

Belgeselin gösterimi 23 Nisan 2020 saat 19:00’da Kadıköy Sineması’nda gerçekleşecek. Fragmanı buradan seyredebilirsiniz.

Biletler için shadowyogaturkiye@gmail.com

 

Shandor Remete ve Emma Balnaves ile Hatha Yoga Konuşması ve Nṛtta Sādhanā Hafta Sonu Kursu

24-25-26 Nisan 2020

Bütün dersler yoga tecrübesine sahip her seviyeden öğrenciye açıktır.

Sundernath (Shandor Remete) ile Hatha Yoga Konuşması

24 Nisan Cuma
17:00-19:00
Yer: Advayta Bomonti
Ücret: 100 USD

  • Bu konuşmaya katılım, hafta sonu kursuna katılanlar için zorunludur. Hafta sonu kursuna katılanlar bu konuşma için ayrıca ücret ödemezler. Yalnızca konuşmaya katılmak isteyenler için ücret 100 USD’dir.

Emma Balnaves ile Nṛtta Sādhanā Hafta Sonu Kursu

25 & 26 Nisan
Cumartesi             Pazar
07:00-09:00           07:00-09:00

16:00-18:00

Yer: Advayta Bomonti
Ücret: 370 USD (Bu ücrete Sundernath’ın Hatha Yoga Konuşması dahildir)

  • Erkenci kuş ücreti: 1 Mart 2020’den önce yapılan ödemeler için 330 USD.

Yerinizi ayırtmak için kursun %25’i değerindeki 90 USD’lik kaporanın ödenmesi gereklidir. Kapora hiçbir koşulda geri ödenmez.

istkurs

İptal politikası:

24 Şubat 2020 tarihinden önce yapılan iptaller için ödenen miktarın %50’si iade edilir. Bu tarihten sonra yapılan iptaller için ücret iade edilmez.

 

Kontenjan kısıtlıdır. Yerinizi ayırtmak için ücreti erkenden ödemeniz tavsiye olunur.

Kayıt için shadowyogaturkiye@gmail.com adresine yazınız.

 

 

Ayurveda Haberleri

Sevgili sadık okurlarım,

Size bu mektubu Hindistan’ın Coimbatore kenti eteklerine kurulmuş Vaidyagrâma Ayurveda Merkezi’nden yazıyorum. Buraya varalı tastamam iki hafta oldu. İki haftadır ağaçlar, çiçekler, kuş, horoz, tavuskuşu sesleri, kuzu melemeleri arasında yaşıyorum. Sütlü mamül bile yutuyorum.

Buraya yoga hocalarımızın daveti sayesinde geldik. On gün Ayurveda terapisi ve bir hafta da yoga dersi göreceğimiz şekilde tasarlanmış bir tedavi-eğitim programına katılıyorum. İlk hafta hocalarımız burada değillerdi. Dünyanın farklı köşelerinden yaşayan ve büyük çoğunluğu Shadow Yoga hocalığı yapan sınıf arkadaşlarımdan -ben de dahil onsekiz kişi- bir araya geldik.

Doğrusu ben buraya beklentisiz gelmiştim. Beklentisizlikten de öte burada geçireceğimiz zamanının nasıl olacağını tahayyül bile etmemişim. O yüzden de ilk akşam dört kişilik bir doktorlar ekibi ellerinde formlar, stereoskop ve bir baskül (eyvah eyvah!) odama geldiklerinde epey şaşırdım. Sonradan anladım ki bizim burada yoga öğrencisi sıfatıyla bulunmamız doktorlarımız için bir şey değiştirmiyor, sanatoryuma yatan hastalarız biz de ve tedavimiz için ne gerekirse yapılacak.

Sanatoryum kelimesini boşuna kullanmadım. İstanbul-Mumbai arası yolculuk sırasında Kelebeğin Rüyası filmini seyretmiştim. Heybeliada sanatoryumu oradan aklımda kalmış olmalı. Sanatoryum yaşamı, doğa içinde, iyileşmeye adanmış bir zaman dilimi, doktorlarla hastaların beraber kaldığı bir tesis vs. Burası da tam öyle. İnsanlar buraya bizim gibi yoga kursumuz başlamadan iki dirhem şifa alalım diye gelmiyorlar. Ciddi hastalıkların pençesinden kurtulmak veya geçmişte tabii kaldıkları farklı durumlar sırasında aldıkları toksinlerden arınmak için geliyorlar.

Doktorlar bilgili ve ciddiler. Sadece Ayurveda tıbbı konusunda değil, Batı ve Çin tıbbını da çalışmış, bilen kimseler. Onların benim sağlığımı ciddiye almaları benim içimde de saygı ve ciddiyet uyandırdı. Ne zamandır beni rahatsız eden dizimi iyileştirmek istediğimi söyledim. Dizim 1996 yılında, tutkulu bir yaz aşkının terkisinde, Bodrum’da kiralanmış bir Vespa’nın arka koltuğundan uçarak sol kalçamın üzerine indiğimden beri sızlar. Padmâsana’da sol diz havada kalan dizdir. Ağır yük kaldırdığım günlük hayat, yogayla dengelendikçe ben dizimi idare ediyordum ama bu yaz benden iki kat ağır bir mermer kurnayı bahçenin bir ucundan diğer ucuna taşımaya kalkışınca dizim iflas etti ve o günden beri ne zaman büksem kilitleniyor ve düzleşmesi için epey uğraşmam gerekiyor.

Bu denli yapısal bir sorunun kandaki toksinleri temizlemek, enerji kanallarındaki tıkanıklarını açmak, vücudun element dengesini düzenlemek üzerine kurulu Ayurveda tıbbı tarafından, hem de bu kadar kısa sürede tedavi edileceğinden emin değildim ama doktorlara bıraktım kendimi. Tedavimi belirlediler, ertesi sabah başlayacağını bildirip beni kendi halime bıraktılar.

Odamda tek başıma kalıyorum. Yemekler sefertasında günde üç defa odama geliyor. Balkonumdaki döşekte bağdaş kurarak yiyorum. Yemekler hafif, doyurucu sebze yemekleri, pilav, çorba ve çutneyden oluşuyor. Miktarı benim normalde yediğimden fazla. Ama ağırlık yapmıyor. Burada güneşe çıkmamız önerilmiyor. Tüm açık hava alanlarının tepesi örtülü. İnternete günde bir saat giriyoruz. Girmesek daha da iyi olacağı söyleniyor. Odalarda internet yok. İnternete girebilmek için sohbetlerin ve diğer etkinlilerin yapıldığı Mandapam’a gidiyoruz. Aslında anladım ki insanın internette işi günde bir saatte çok rahat bitiyor. E-mailliermi topladıktan sonra yanıtları odamda yazıp, ertesi günkü internet saatinde gönderiyorum. Mesajların tamamı aynı saatte telefona düşünce onlara da beş dakika içinde yanıt verebiliyorum. Bu sistemi eve gidince de sürdürmek istiyorum. Sabah yarım saat ve sonra akşam yarım saat internet. Acil bir işi olan bana telefon edebilir.

Tedavim ilk sabahımızda başladı. Burası dört odadan oluşan kısımlara ayrılmış. Ben 7. kısımdayım. Her kısmın bir doktor ekibi ve bir de terapist ekibi var. Terapistler genç kadın ve erkekler. Kadınlara kadınlar, erkeklere erkekler bakıyor. Bana Tayland’daki öğrencilerimi hatırlatan, güler yüzlü, saygılı ve kendi aralarında bol bol konuşup gülen insanlar. Benim terapistim Vidya ilk sabah beni alıp terapi odasına götürdü. Her kısmın iki tane terapi odası var. Odanızdan çıktıktan sonra iki adımda oraya varıyorsunuz. Terapi masası, ahşap, büyük, yüksek bir yatak. Buraya belinize bağladıkları bir patiska donu saymazsak çıplak yatıyorsunuz. Doktorların size uygun gördükleri terapiyi genç terapist kızlar uyguluyor. Bir saat kadar sürüyor. Masaj olabilir, lavman olabilir, tepeden tırnağa vücudun üzerinde su gezdirmek, içi şifalı ot dolu sıcak torbalarla vücudu dövmek olabilir… Herkesi dengesizliğine ve olası tıkanıklıklarına göre doktorlar tedaviyi belirliyor, terapistler uyguluyor. Doktorlar arada kontrole geliyor.

Terapiden sonra terapist kızlardan biri sizi terapi odasına bağlı bulunan hamama götürüyor ve oradan maşrapalar dolusu sıcak suyu başınızdan aşağı dökmek suretiyle bir güzel yıkıyor. Sonunda saç da yıkanıyor. Sabun yok. Sabun yerine yeşil gram adı verilen ve maş fasülyesinden yapılan bir karışım kullanılıyor. Terapistim Vidya beni yeşil gramla yıkadıktan sonra bir defa bile nemlendirici sürme ihtiyacı duymadım. Tenim yumuşacık oldu. Yüzüm de dahil. Saçları da şampuanla değil, Karruka adı verdikleri kara bir tıbbi su ile yıkıyorlar. İki haftadır saçlarıma şampuan değmedi ve saçlarım hiç bu kadar parlak ve sağlıklı görünmemişti.

Yıkanıp paklandıktan sonra tansiyon ölçülüyor, ıslak baştan nem kapmayalım diye bındıldak bölgesine bir pudra, iki kaşın arası ve boğaza da başka pudralar sürülüyor, terapist eşliğinde odanıza götürülüyorsunuz. Günün geri kalanında dinlenme öneriliyor. Veya doktorların konuşmalarına katılabilirsiniz. Her öğleden sonra doktorlar Ayurveda hakkındaki sorularımızı yanıtlamak üzere Mandapam’da bizi bekliyorlar. Bu sohbetlerde ben çok şey öğrendim.

Ayuverda vücudun iyileşmesinin, zihnin temizliğinden ve ruhun sükunetinden bağımsız olmadığını öne süren bir tıp sistemi. Gün doğumuna ve batımına denk gelen dua seanslarında, gözlerimi salonun ortasındaki ateşten ayırmadan oturdum ve yaşamı sürdüren agniye dua eden doktorlarımızın sesine kendimi bıraktım. Yıllar önce Tayland’ın kuzeyinde bir Budist manastırda kalmıştım. Orada da gün ilk ve son ışıkları toplu dua ile selamlanırdı. Aklıma tüm zamanların en sevdiğim filmi Contact (Jody Foster’ın uzaya gittiği)’tan bir cümle geldi. Dünya üzerinde yaşayan insanların yüzde doksan dokuzu ulu bir gücün varlığına inanır. Gezegenimizi uzayda temsil edecek kişinin insanlığın bu ortak özelliğini yüreğinde taşıyor olması önemlidir.

Hocalarımız geldikten kısa bir süre sonra yoga derslerimiz başladı. Yoga ve terapi aynı anda gitmiyor. Terapinin bitip yoganın başlaması lazım. Bunu hem doktorlar hem de hocalar bize defalara söylediler. Yoga ile Ayurveda ortak ilkeler üzerine kurulu da olsa aynı anda çalıştığında birbirine ters düşen iki sistem. Tedavilerimizi de ona göre ayarlamıştı doktorlar. Yoga başlarken biz de artık iyileşiyorduk.

Dizim gözle görülür bir şekilde iyileşti. Bu kadar yapısal bir incinmenin enerji kanallarını düzene sokarak (hem de sadece on günde) iyileşmesi bana yine vücudun kendini onaracak güce sahip olduğunu hatırlattı. Yeter ki biz önündeki engelleri kaldıralım.

Bu arada bonus olarak da adet kanamam geldi. Dört aydır gelmiyordu. Çok sevindim. Kanama başlar başlamaz yogaya ara verdiğimiz gibi Ayurveda tedavileri de duruyor. Doktorlar, adet kendisi bir temizlik süreci. Biz müdahale etmeden kendisi aksın gitsin diyorlar, gözüme sürme bile çekmiyorlar!

İki haftadır kahve içmediğimi ve kahvenin yerine günde 2 litreye yakın sıcak su içtiğimi de buradan siz sevgili okurlara bildirmek isterim. Akşamlarım sessiz. Odamda kitap okuyorum. Mektup yazıyorum. Bir tane öykü bile çıkarttım. Tayland yıllarımın huzurlu akşamlarını hatırlıyorum. Yanık hindistancevizi kokusu da eklenince, on beş yıl önceki Nong Khai yaşamım burnumda tütmeye başladı.Özlemediğimi bile bilmediğim şeyleri meğer ne çok özlemişim!

Haberlerim şimdilik bu kadar… Aklınızda Ayurveda tıbbı ile tedavi görmek varsa, hiç üşenmeyin atlayın gelin. Basit ilkeler üzerine kurulu bu tıp sistemi 3000 yıldır insanları iyileştirmeyi sürüyor. Daha doğrusu vücudun kendini iyileştirme kabiliyetini ortaya çıkarmak için yoldaki kayaları, taşları temizliyor, gerisini organizmanın mühendislik harikası tasarımı getiriyor.

Hepinize sevgiler, selamlar…

Mektubuma bir kaç tane de fotoğraf ekliyorum. Umarım beğenirsiniz.

Defne.

Vaidyagrama 1
Vaidyagrama
Vaidyagrama 2
Sabah kahvaltısı
Vaidyagrama 8
Şenbagam’ı kutsarken
IMG_1114
Odamın bulunduğu avlu
IMG_1117
Avlumuzun girişi
fullsizeoutput_41c1
Japonya’nın Shadow Yoga hocası Akiko ile sabah çayı
IMG_1202
Elimi sıcak sudan soğuk suya sokmayan terapist kızlarım
fullsizeoutput_4180
Doktorum ve cin kızıyla
IMG_1212
Sütlerimizin kaynağı
IMG_1214
Gheeler hazırlanıyor.
IMG_1215
Ghee yapan teyzenin torunları
IMG_1222
Doktorumla sandalağacı dikiyoruz
IMG_1230
Vidya ile birbirimize pek bağlandık.
fullsizeoutput_41eb.jpeg

Tayland’daki evim de böyle bir manzaraya bakardı. Özlemediğimi bile bilmediğim şeyleri meğer ne çok özlemişim!

Shadow Yoga Türkiye 💕

Bir Pabuç Gibi

Hocanın karşısında oturmuş beni gözlerken öğrendiklerim (ve sizden çok kendime söylediklerim) :

Bir pabuç gibi bırakacaksın kendini kapının dışında yoga öğrenmeye geliyorsan. Hocanın gözündeki imgenin zerre kadar önemi olmayacak. Bir ruhtan diğerine akan bilgiyi taşımaktan başka işe yaramayacak bedenin ve zihnin. Gerisini dedim ya, bırakacaksın pabuçlarının yanında, kapının dışına. Hocanın karşısında oturan insanlar kimlikten, kişilikten, benlikten, bellekten bağımsız organizmalar. O platformdan görünen manzarada bir büyük vücudun kolları, bacakları, gövdesisin. Tek nefes alıp veriyor bütün oda. İyi bir orkestra gibi. Akordu bozuk enstruman ahengi bozacak ve o zaman hoca kızacak. Amma kızdığı zaman senin varlığına değil kastı. Senin içindeki ahengi engelleyen parçana kızacak. Hakikatten bıraktıysan kendini pabuçların yanına, gücenmezsin. Hoca senin karşında değil, yanındadır. Akordu bozuk telini sana göstermekten başka bir derdi yoktur. İçindeki dangalağı beraber bulup eğitmekten başka bir emel gütmez. Madem bir hocanın önünde diz çöktün, onuna beraber çalışmalısın. Kafa tutmak, küsmek, yanlış anlaşıldığına yanmak, şu bu onlar hep kapının dışında bıraktığın parçana ait kalacak, sen yola devam edeceksin.

Bu bir.

İkincisi: Esrarlı bir alem yoga. Esrarını bir meşale gibi taşıyacaksın. Orta yerde yapmayacaksın mesela. Yalnızsan ve ilgi çekmek istiyorsan yogayı değil, şahsi çeşnini ortaya koyacaksın. Şahsi çeşnin pabuçların yanına bıraktığın parçanda saklıdır ve pabuçların kadar mühimdir bu hayatta yürürken. Ve fakat o çeşniyi yogaya sokmayacaksın. O kadar. Sanat, edebiyat senin benliğini ifade etmen ve insanlığa sunman için sana armağan edilmiş imkanlardır. İnsanlarla temas istiyorsan sanata başvur. Edebiyata başvur. Yoganı kendine sakla. O mahremdir. Dünyada daha çok insan yoga yapsın değil, bu disipline hak ettiği saygıyı gösterilsin diye uğraş. Yogayı aktaracaksan derslerin dışında bir kanalla, mesela sosyal medya ile, bilgi vermek için aktar. İlgi çekmek için değil. Bilgi dışarıdan gelmez. İçinde kayıtlıdır. İçtendir. Sana münhasır varoluşun kodudur. Herkesinki ayrıdır. Sanırım ki Tanpınar’ın şahsi çeşni dediği de budur.

Üç:

Yalan söylemeyi bırak. En ufak bir yatırım varsa aklında, gör onu. Ben bir şey beklemeden buraya geliyorum, büyük bir yalandır. Önce onu gör. Görmezsen tanımazsın. Tanımazsan bırakamazsın. Neden buradasın? Hoca sonsuza dek seni görmezse ve adını öğrenmezse gözünün içine asla bakmaz ve sana el vermezse ve hatta verdiği eli geri çekerse sen yine burada olur musun? İnsanevladı bir topluluk içinde yer edinmek ister. Bu topluluk seni dışlar ve yapayalnız bırakıırsa yine gelir misin? Öykü yazmak istiyorum diyorsun. Çantanı aç ve bak, yanında romanın, öykün var mı? Günün fonunda sana eşlik eden, çantanın içinden seni çağıran bir kurmaca dünyası hayatının, zihninin parçası değilse yazamazsın. Edebiyat ancak ona zaman verirsen sana ödülünü sunar. Yoga öğretmek istiyorum diyorsun, her sabah tek başına yoganı yapacak kadar seviyor musun onu? Bir daha asla yoganın güzel, zarif hareketlerini, nefsini çoşturan yogik zaferlerini sosyal medyada ya da şu bu kursta bu kursta sergilemeyecek olsan yine de her sabah yoganı yapar mısın?

Böyle böyle şeyler işte…

Kısa kısa yazdım. Derse yetişiyorum. Bence yetişir ama konuyu biraz açar mısın derseniz o da olur. Yorumlarınız için çok teşekkürler. Her biri yüreğime işledi. İyi ki varsınız. Umarım yine yazarsınız…

Defne.

 

Herkes Yaralı

IMG_8260Ben artık bloglar okunmuyor sanıyordum. Sizden gelen yorumlara sevindim. Heyecanlandım. Teşekkür ederim.  Madem okuyorsunuz, ben de yazayım.

Dün de söylediğim üzere Budapeşte’deyim. Yoga hocalarımın düzenlediği kursa öğrencilerimle beraber geldik. Budapeşte’ye ilk defa on sene önce (Yakın geçmişe ait gibi gelen 2009’dan on sene öncesi diye söz etmek tuhafıma gidiyor ama hakikat bu.) yine Shandor ve Emma hoca ile çalışmak üzere gelmiştim. Bu yoga okulundaki ikinci senemdi. İlk iki yılın kurslarını ABD’de tamamladığım için Avrupalı Shadow Yoga camiası ile ilk defa karşılaşıyordum. O sene, ilk senem diye mi bana öyle geldi bilmiyorum, sınıf arkadaşlarımla pek güzel kaynaşmıştık. O zamanlar küçük bir gruptuk ve benim katıldığım kursa büyük toplar değil, onların öğrencileri gelmişti. O zamanlar aramızda hocalık eden kimse yoktu. Her dersin sonunda çıkıp Budapeşte Operası’nın arkasındaki bir kahvede oturuyor, kruvasan yiyorduk. Son gün de Tuna nehri kıyısında pikniğe gitmiştik. Sınıf arkadaşlarımın beni daha ilk seferden nasıl candan kucakladıklarını hiç unutmadım.

Aradan on yıl geçti. Sınıfımız büyüdü. Biz büyüdük. O ilk grubun yarısı yogayı bıraktı. Diğer yarısıyla seksen kişilik grubun içinde göz göze geliyoruz, başka türlü gülümsüyoruz birbirimize. Bir çoğumuz bu okulun öğretisini aktarmaya hak kazandık şimdi. Arka sıralardan önlere yaklaştık.

O zamanlardan beri değişmeyen şeylerden biri kurs günleri boyunca oturttuğum ritim. Tek başına yakaladığım bu ritim bana huzur veriyor. Yazmam için ilham, yaratıcılık için avare zaman yaratıyor. Mâlum yogada ritim çok önemlidir. Ritmi apana vayu belirler. Ritim nefesin organizmadaki gezintisini ahenge sokar. Burada her gün aynı şeyleri yapıyorum. Ezberden veya muhakkak şu saatte şunu yapmalıyım zihniyetiyle de değil. “Bıraktım akışa bakalım ne çıkacak bahtıma” tembelliği ile hiç değil.

Derslerimiz sabah 7-9 arası. 6:30da sınıfta olmakta fayda var. Hocamız erkenci. Dersten sonra hep beraber kahve içiyoruz. Öğlen yemeğini erken yiyorum ki akşam dersine kadar erisin her şey. Akşam dersi 16:00-18:00 arası. Kahveden sonra çabuk bir alışveriş ve eve dönüş. Her gün taze ve yeni bir yemek pişiriyorum. Bu kurslarda dışarıda yemek yemek akıl kârı değil. İnsanın canı saf besinler istiyor zaten. Basit bir iki sebzeyi pişiriyorum. Yanında pilav. Sonra evde oturup derste öğrendiklerimi yazıyorum. Kitap okuyorum. Müzik dinliyorum. Turistik koşturmaları yıllar önce bıraktım. Evden okula, okuldan kahveye, çarşıya sonra yine eve, okula, eve. O kadar.

Yemek yaparken ve sonra yerken sesli kitap dinliyorum. Döne döne okuduğum kitapların sesli kitap versiyonları bilgisayarımda kayıtlı. Bu aralar Tom Robbins’in “Sıcak Ülkelerden Dönen Vahşi Sakatlar” romanını dinliyorum. Tayland yıllarında okumuştum. Sonra birkaç defa daha okumuştum tabii. Yemek yaparken duyduğum sahneler sanki kendi anılarım gibi. Bazı romanlar öyle zaten. Öyle bir bilincinize işliyor ki karakterleri eski dostlarınız, içinde geçen sahneleri de anılarınız gibi geliyor.  O kitaplardan birini tutkuyla, zevkle okuyan biriyle karşılaştığımda ruhum bir yandaş bulmuş oluyor. Seviniyorum. Bir insanı tanımamın en iyi yolu onun yüreğine işlemiş romanı okumaktır bence. Kokia ile tanıştığımızda hemen dost olacağımızı iki şeyden anlamıştım: O da Küçük Şeylerin Tanrısı’nın dünyanın en iyi romanı olduğunu düşünüyordu ve Famous Rain Coat çalmaya başladığında müzik setinin repeat düğmesine basıyordu. Şimdi Pınar okuyor Küçük Şeylerin Tanrısı’nı. Artık onunla da ortak bir dünyamız, çekiştireceğimiz karakterlerimiz ve beraber derman arayacak dertlerimiz var.

Yemek yapar sonra yerken, bulaşıkları yıkayıp kaldırırken sesli kitap dinlemek bana çocukluğumu hatırlatır. Küçük Prensi kasetten dinlerdim. Başa sara sara. Başka öykülerim, masallarım da vardı. Ama en çok Küçük Prensi dinlerdim. Tek çocuk olduğum için sanırım, ancak bir evde yalnız başıma kaldığımda kendimi yüzde yüz rahat hissediyorum. Boş duvarlara bakıp, oh diyorum. Nihayet benimle ben baş başa kalabildik.

Huzur.

Son haftalarda talihsizliklerin ardı arkası kesilmedi. Çok da hazırlıksız yakalandığım bir dizi aksilik beni buldu. Üzerine küçük kedimiz Mili’nin tehlikeli corona virüsü kaptığını öğrendik. Çok hastalandı Mili. Bir gece sanıyorum ölümden döndü. Başka dertlerle boğuşuyordum. Çok sevdiğim bir canlının buz kestiğini fark edince aklım başımdan gitti. Orada ipin ucu kaçtı. Gülçin’le Mili’yi veterinere zor yetiştirdik. Testlerin sonucu vahimdi. Yüksek titreli corona. O zaman anladım ki nice zamandır, belki yıllardır, biriktirdiğim acıların, yasını tutmadığım kayıpların, üzerini kapatıp karanlık bir rafa kaldırdığım kaygıların, metanetle karşısına dikildiğim azapların miadı doldu. Mili’nin hastalığı son damlaydı. Bardak taştı.

Bir hafta boyunca ağlamaktan içim dışıma çıktı. Beni kimse avutamadı. Kucaklamalar yeterince sıkı değildi. Korunaksız, uzayda bir başına kara deliğe doğru çekilir gibi hissediyordum kendimi. Mili yaşıyordu. Yaşatmak için herkes elinden geleni yapıyordu ama yüreğime o gece çöreklenen kaybetme korkusu çok tanıdık bir yerde sızlıyordu. Serinkanlı zamanlarımda bu hissi geri sarıyordum. Ben bu yürek yanmasını ne zaman hissettim? Sevgilim beni aldattığında, terk ettiğinde, hoşlandığım bir adam benimle bir gece yatıp sonra yüzüme bakmadığında, köpeğim Cuma’yı Sundance’e bırakıp eve döndüğümde, yaz sonu tatilinde Narlı’dan dönerken Yasemin’le arabalarımız ayrıldığında, yine yaz sonunda kuzenim Esin Amerika’ya döndükten sonra beraber oynadığımız odaya girdiğimde, annem iş seyahati için Almanya’ya gidip beni teyzemin evine bıraktığında, babamsız evde gece yarısı uyanıp hırsızdan korktuğumda… Hep aynı ağrı. Karın boşluğumda yumru büyüklüğünde bir sertlik, kalbimi bir karga gagalıyorlar gibi bir acı, sigaraya başlamışım gibi bir sıkışma.

Bu ağrıyı, onun gelen, giden, ölen, aldatan, terk eden kişilerden bağımsız olduğunu bilecek kadar çok tecrübe ettim. Ne demiş Sezen Aksu? Acıyor aynı yerden her şeye rağmen. Ne akıl kar ediyor, ne fikir o sırada. Yaralı tepeden tırnağa herkes yaralı…

Tüm parmak uzatmalardan arınıp, gardları düşürdüğümde ağrının içinde şunların bulunduğunu görüyorum: Bolca yalnızlık. Dermanı bulunmayan çaresizlik. Korunma, kollama gereksinimi.

Ve hepsinin ötesinde ve etrafında korku. Saf, korku. Dehşete varan bir korku. Varoluşa dair bir korku. Hayat buymuş. Bir kayıplar zinciri. İlk nefesimizden beri bir şeyleri yitiriyormuşuz. Hayat yitirdiklerimizin peşi sıra ipe dizilmesiymiş.  

Uyanmak istediğim bir yarın yoktu. Uyanacağım yarında hasta bir kedi, hasta bir koca, benden ilgi ve ihtimam bekleyen iki hoca ve ters giden talih vardı. İlk defa babamın nasıl bir ruh haliyle intihara karar verdiğini anladım. İnsan bu kafayla bir iki ay yaşarsa ve zaten yetmiş yaşındaysa tetiği çeker, vurur kendini. Kesin bilgi.

Yasını tutmadığım kayıplarım herhalde böyle bir yükleme bekliyordu, zincirinden boşandı. Benim de ağlamaktan içim boşaldı. Babam öldüğünde doğru dürüst ağlayamamıştım. Mili’nin hastalığından babamın acısı çıktı. Kokia’nın gün be gün yiten sağlığı. Evliliğimizin yitirdiği el ele yürümek, tuvaletti, merdivendi, rampaydı hesabı yapmadan gezmek, beraber yüzmek gibi basit ama değerli yaşantıların kaybı…  On haftalık hamileliğimde düşürdüğüm bebek, yıllar önce kendi isteğimle aldırdığım bir diğeri. Ölen hayvanlarım. Yitirdiğim aşklarım. İntihar eden dostlar… Hepsi birden üzerime yıkıldı. Kayıplar dağı altında ezildim ben. Sarıldılar, sarmaladılar ama hiç biri yeterince sıkı gelmedi, kucakladılar ama o korunmasızlık hissimi, dehşete varan korkumu içimden silemediler.

Bu kursa, Budapeşte’ye gelmeyecektim. Hastalanan kedimle İstanbul’da oturup kafamı dinleyecektim. Sonra hocamın birkaç sözü beni ikna etti. Öğrencilerimin sessiz davetini de duydum. İyi ki gelmişim.

İyi ki gelmişim çünkü içimdeki dehşete varan korku, korunmadığım ve kollanmadığım hissini içimde uyandıran şey Tanrı’yla bağımın kısa bir süreliğine kopmasıydı. Bunca talihsizlik peşi sıra beni bulunca ben Tanrı’yı yitirdim. Oysa yoga benim için her şeyden önce Tanrı’yla buluşma, O’nunla konuşma ve kendimi ona teslim etme imkandır. Buraya, Budapeşte’ye gelip de hocaların karşısına öğrenci olarak oturduğumda o bağ geri geldi. Yeniden güven doldu içime ve korunduğumu, kollandığımı hissettim.

Bugünlük bu kadar olsun.

Hocaların karşısında öğrenci olarak kendimi izlerken keşfettiklerimi de yarın yazayım. Bu kadar ağır olmaz hem.

Esen kalın!

D.

DSC00392
10 yıl önce yine Budapeşte’de Sınıf arkadaşlarımla /My Shadow Yoga classmates 2009 Budapest

Rüya Yorumu

Dün gece rüyamda ilk yoga hocalarımın katlediliğini duyuyordum. Psikopat bir öğrencileri bir gece evlerine girerek onları bıçakla doğramış. Üzüntüden, çaresizlikten çılgına dönüyor, sorup soruşturuyordum. Maalesef doğru, diye yanıt veriyordu sorduklarım. Rahatsız uykumdan 5.30 gibi uyandığımda içime su serpildi.

Bu rüyayı neden gördüm?

Tayland’daki ilk hocalarım rüyama çok sık girerler. Bu rüyaların hemen hepsinde kendimi huzursuz hissederim. Kapılarına kadar giderim, açmazlar. Ya da biri açar, benimle ilgilenmez, diğeri hiç karşıma çıkmaz. Veya o kente giderim ama bir türlü onların sokağına girmeye cesaret edemem. Onları bırakıp gittiğimde içimde çöreklenen suçluluk duygusundan hâlâ kurtulamadım sanırım. Onlar beni yoga dünyasına getiren ve orada yetiştiren ebeveynlerimdi ve ben bir gün onları terk ettim. Tam da artık seni yetiştirdik, şimdi sen de bizimle beraber çalışırsın, okulumuzun yeni hocası olursun dedikleri bir aşamada ben Tayland’dan ayrılmaya karar verdim. Oysa ne çok istediğim, hep hayalini kurduğum bir şeydi. Ben de Nong Khai Alternative Center’da ders verecektim. Ömrümün sonuna kadar orada, onlarla, onlar gibi yaşayacaktım. Bir sevgilim eksikti ama Nong Khai’de insan sabit durduğunda muhakkak yoldan geçen birileri kollarına düşüyordu.  Bu şahane hayata yerleşmek isteyecek birisi karşıma kesin çıkacaktı. O konuyu kafayı takmıyordum.

Benim Tayland’da yaşadığım seneler (milenyumun başları) henüz sosyal medya ve akıllı telefon icat edilmediğinden olsa gerek, hâlâ mektupların yazıldığı yıllardı. Uzaktakilerle günlük temasımız eksikti. O yüzden haftalık, aylık telefon görüşmeleri yapılır, emailler yazılırdı. Bugün bilgisayarımda kayıtlı Mektuplar klasöründe sayfa sayfa yazılmış mektuplar var. Anneme, Yasemin’e, Zeyno’ya, Ayşe’ye, babama… Sabah kahvem elimde, evimin ışık alan bir köşesine çektiğim masada, dizüstü bilgisayarıma saatlerce yazdığımı hatırlıyorum. Sonra at diskete, yürü internete kafeye. İyi ki de yazmışım. Belki bir gün bir yayınevi basar  mektuplarımı. Yogaya başladığım yılların, zamanın ve belleğin filtresinden geçmemiş ham halini okuruz.

Diyeceğim şu ki, o mektuplardan anladığım benim o dönemde orada, hocaların dizi dibinde çok mutlu olduğum. Her ikisine de bir parça aşık olduğum ortada. Ama bunu zaten o zaman da biliyordum. Tüm şehir biliyordu. İkisi de beni candan kucakladıkları için nasıl dedikodumuzu yapacaklarını kestiremiyorlardı sadece.

Sonra ben orayı terk ettim. İki aylığına Amerika’ya diye yola çıktım. Hocalar da beni destekledi. Hatta onların klasik Hatha Yogasından farklı bir sistem öğrenmem konusunda beni cesaretlendirdiler. Aştanga olabilirdi, Yin Yoga olabilirdi. Döndüğümde derslere başlayacaktım.

Ama ben dönmedim. Döndüm de, eşyalarımı toplamaya, evimi kapatmaya, bisikletimi satmaya döndüm. Yanımda da olur a vazgeçerim, Nong Khai vorteksinde büyülenir de yine kalmaya karar veririm diye ömrümün biricik ekseni Yasemin’i götürdüm. Çünkü Amerika’da geçirdiğim iki ayda öğrenmiştim ki dünya büyüktü. (Burada yazar dünya derken yoga dünyasını kastediyor.) Öğrenilecek çok şey vardı. Üstelik hayatın çetin koşullarında tomurcuklanan, ilişkilerde filiz veren bir disiplindi yoga. Ben büyülü kentimde, nehre karşı oturduğum yerde sadece kafamı kuma gömecektim. Tayland’dan Laos’a geçmekte olan ve yüzlerini muhtemelen bir daha görmeyeceğim bir avuç gezgine yoga dersi vererek hayatımı geçirecektim. İstediğim sahiden bu muydu? (Mektuplarıma bakacak olursanız evet, kesinlikle, tam da buydu.) O zaman iki aylık Amerika seyahati (ve yeni bir hoca) gönlümü nasıl bu kadar kolay çelmişti?  (Kendimize söylediğimiz yalanlar… Evet bu konuya yarın filan bir ara geleceğiz. )

Tüm bu olaylardan önceki sene tek başıma Hindistan’a gitmiştim. Şimdi beni dehşete düşüren bir cesaretle tek başıma gece yarıları otobüslerde, trenlerde yolculuk etmiş, adını bilmediğim otellerde kalmış, “gel sana evimde enerji healing yapayım,” diyen aşramın genç asana hocası Krişna’nın peşinden evine  gitmiş, dahası yine Krişna’nın motoruna atlayıp onunla Himalaya şelalalerinde gezinmiştim. (Krişna’nın günahını almayayım, bana istemediğim hiç bir şey yapmadı, enerji healing dediği bir cins Reiki idi ve mesafesini korudu.) Tüm bu gözüpek Hindistan anılarımı şuraya bağlayacağım: Krişna beni aşramın yüz küsur yaşındaki Guru’sunun karşısına çıkarttı. Normalde yabancıları guruya  “bulaştırmak” istemezlermiş ama ben hem o kadar yabancı sayılmazmışım, hem de pek münzevi bir kimseymişim (zahide oluyor burada- ascetic) o yüzden aşramın gurusuna bir ziyanım dokunmazmış. Krişna böyle diyerek beni Guruji’nin çiçekler ve tütsüler içinde oturduğu yer altına indirmişti. Guru görmüyordu. Ufacık bir adamcağızdı. İngilizce konuşmıyordu. Elini, eteğini öpmüştüm Krişna’nın talimatlarıyla. Krişna bana Guru’nun sözlerini tercüme etmişti.

“Gitsin, doğduğu ülkedeki insanlara yoga öğretsin, başka yerlerde vakit yitirmesin.”

İlk duyduğumda bu öğüt  hiç işime gelmemişti. Guru’nun belki ülkemi Tayland sandığını varsaydım. Mektupların da belirttiği üzere ben o sıralar hocacıklarımın dibinden ayrılmayı hiç mi hiç düşünmüyordum. Guru’nun sözlerini hemen kulak ardı ettim. Krişna’yla da bir daha yazışmadık, görüşmedik.

Guru’nun öğüdünden çok değil, bir buçuk sene sonra ben Yasemin’in yardımıyla evimi boşaltıyordum. İlk hocalarımdan kadın olanı bana çok bozulduğunu hiç saklamadı. Közden aldığın patates gibi elinden attın, bıraktın beni gibi duygusal cümleler de kurdu. Duygusal cümlelere babamdan alışığımdır ve tahammül sınırım epey düşüktür. Oradan derhal ayrıldım ve bir daha da dönmedim. Suçluluğumu içimde her yere taşıdım. Rüyalarımda bilincime kustum.

Ancak dün geceki rüya, yani onların katledildiklerini görmem başka bir sebepten diye tahmin ediyorum.

Budapeşte’deyim. Shandor ve Emma hocanın düzenledikleri Shadow Yoga-Şadanga kursuna katılmak için buraya on öğrencimle beraber geldim.  Son dakikaya kadar tereddütlüydüm, gitsem mi gitmesem mi… (Bunu yarın yazarım size, neden.) Nihayetinde geldim. İyi ki gelmişim.

Bu sene ilk defa pranayama öğreniyoruz. Bu benim Budapeşte’deki onuncu yılım. Shadow Yoga’daki on ikinci. Pranayama ilk defa bu sene müfrefadata katıldı. O da üç nefes ve sonra bırak. O kadar. O üç nefese hazırlanmak için evet on iki sene geçirdim ve hâlâ da tam olarak hazır mıyım emin değilim. Sonra bu kursta ilk defa çakralardan bahsediliyor ve ilk çakranın  (sadece ilk çakra) kök sesi, şekli ve rengi ile ilgili bir çalışma yapıyoruz. O kadar.

Bunun rüyamla ne ilgisi var?

Benim ilk hocalarım bize ilk günden pranayama yaptırtmış, beşinci gün çakraların tamamını sesleri, şekilleri ve şemalleri ile hayal ettirerek bir “meditasyon” yaptırmışlardı. Benim kafam bir dünya olmuştu ve yogaya (ya da yoga sandığım o şeye) canı gönülden bağlanmıştım. Bugün, yoganın derin sularına öğrenciyi hızla sokmanın bir cahil cesareti olduğunu biliyorum. Yoganın en ince ayarlı alet edevatını oyuncak gibi başlangıç öğrencisinin eline vermenin yaratacağı fizyolojik ve psikolojik zarar ziyandan haberdarım. İlk hocalarımın yanlışını nihayet kabul ettiğim için sanırım onları rüyamda katlettim.

Not: Bu yazının devamı var. Sıkılmayın diye şimdi kesiyorum. Okursanız yarın yine yazarım.