Mavi Orman Yeniden

İlk gözağrım Mavi Orman Doğan Novus etiketiyle yeniden basıldı. Bugüne kadar bana pek çok kıymeti öğrenciyi, okuru, dostu kazandırmış olan bu ilk kitabımla yeniden buluşacağımız için mutluyum. Sizlere Giriş bölümünü okumak istiyorum. Yazıyla ilişkimi değiştiren, okurla beni tanıştıran bu ilk adımı atarken duyduğum kuşkuların yatıştığını ve içsel huzursuzluğun dindiğini zannetmeyin. Yazmak meğerse böyle bir işmiş. 

 

Büyüklüğüme Mektuplar

Çocukken bizim eve misafir geldiğinde, annem muhakkak onun beni de görmesini isterdi. Böyle zamanlarda, dış dünyaya kapalı odamın hafif aralık kapısından önce bir baş uzanır, sonra misafirin kendisi, ne yapacağını bilmez bir halde, belli ki pek istenmediği o dünyaya adımını atardı. Ben oyunum kesintiye uğradığı için sıkkın, misafir sıkıldığımı gizlemediğim için çaresiz, karşılıklı öylece dururduk. Oysa bilirdim ki beni doğal ortamım- da izlemek ister misafir. Ne duydu ise hakkımda, kendi gözüyle görmek ister. Ne var ki odada bir başkası varken (o başkası bir çocuk bile olsa) kendi dünyama dönmenin yolunu bilmediğimden, sıkıntılı sessizlik uzar da uzardı. Sonunda annemin misafir arkadaşı olmadık bir adım atarak kendini benim dünyamak atmaya kalkışır ve varlığıyla kesintiye uğrattığı etkinliğin ne olduğunu araştırmaya başlardı. İşte o zaman gözleri ya kara tahta karşısına sıra sıra dizilmiş bebeklerime ya da masamdaki tükenmez kalemle çiziktirilmiş saman kâğıtların kayardı.

Zaruri ziyaretini noktalamak için fırsattı anneme seslenmesi belki:

“Ah canım! Nilüfeeeer, yazar olacak bu senin kızın!” ya da; “Bak bak şu sıralara dizilmiş bebeklere… Annen gibi öğretmen olucan di mi kız?”

Canım sıkılırdı bu yorumlara. Hem de pek fena. Sinir olur- dum! Yazmadan duramıyordum ve bütün oyunlar evetokulculu- ğa dönüşüyordu en nihayetinde ama büyüyünce ne yazar ne de öğretmenolmakistiyordum.Bunlarzatenbildiğimişlerdi.Bilmediğim sulara yelken açacaktım ben büyüyünce. Mesela astronotolacaktım. Olmadı uzaybilim ile ilgili bir iş. O da(matematik gerektiğinden) olmazsa, oyunculuk vardı istikbalimde.Yazarlık ve hocalık değil ama!

Şimdi hayatıma bakıyorum da, annemin odamda kıvranan ahbaplarına tek tek selam göndermekten kendimi alamıyorum.

Bildiğimi içimle harmanlayıp kâğıda dökmek… Bildiğimi içimle harmanlayıp öğretmek…

Kendimi doğru yerde, eksiksiz, tastamam hissettiğim iki eylem, iki evim!

Bütün direncime rağmen ikisi de her yaşımda benimle birlikte geldi. Tatmin bulamadığım işler peşinde koşarken onlar bir köşede sıralarını bekledi.Şimdi hayatımın üçköşesinin ikisini onlar tutuyor. Yazmak ve öğretmek… Üçüncü köşe ise yoga. Üçgenin üçköşesibirbirlerinitamamlayarakkendimi, diğerini, insanı, varoluşu, kâinatı, Yaradan’ı keşfetmeye doğru götürüyor beni.

Zen Budistlerin inancına göre, gün gelip de varacağımız bir duraktan bakar dururmuşuz şimdiye. Kendi geleceğimizden bir ses konuşurmuş kulağımıza. Büyüklüğüme mektuplar yazardım çocukken. Hayallerimi gerçekleştirecek tek bir insan vardı. Ne annem, ne babam… Büyüklüğüm benim tek kahramanımdı. Ona kendimi anlatmakla başladım işe. Yazmayı öğrendiğim gün annemin hediye ettiği hatıra defteri kısa zamanda bir kendimi deşme-ve belki de yaratma- arenasına dönüştü.

İşte ta o zamanlardan beri yazmak beni içime çevirir durur. Yazılarımı büyüklüğümden başkası okusun diye yazmadım hiç.

Yazamadım.Sayfa sayfa hikâyeler, romanlar yazarken dışarı açılmayı değil, kendime kaçmayı amaçlıyordum. Ve hep devam etti yazı. Defterlerim yanımda gezdi memleket memleket, mahalle mahalle, ev ev. Kafelerde, restoranlarda, çay bahçelerinde hep çantalarımda dolaştı.

Şimdi kendimi ifşa etmek utandırıyor beni. Sonra kendimden utandığım için utanıyorum. Sonra da kendimden utandığım için utandığıma utanıyorum. Böyle gidiyor işte utanç… Halka halka. Bu yüzden ilkgünden beri kilitli günlükleri çekmecelerin gizli bölme- lerinde sakladım. Gizli saklı bir şey yaptığımdanda değil. Binlerce sayfanın arasına sakladığım esas benliğimidi.Kimseler bilmesin istedim içeride olup biteni. Bu yüzden en yakınıma bile açamadım günlüklerinkilidiniyıllarca.Bir maskenin ardında gizledim yüzümü.

Bu yazılar hayatımda yeni bir adım. Kilitli günlüklerimi açıyorum.

Aklımda bin bir soru…

Kendini kendine anlatmak bile zor işken, bir diğerine anlat- mak nasıl olur? Süzerek, oynayarak değil, soyunarak anlatmak. Kilidini kırıp günlüğünü uzatmak, “Al oku” demek bir dosta nasıl olur? Peki, kişinin kendini tanımadığı insanlara açması, onla- rın önünde ağır ağır soyunması neleri getirir beraberinde? Düşüncesiyle bile yanaklarıma al basıyor.

İşte bu yüzden, al bastığı için yani, günlüklerimi size yüksek sesle okuyacağım. İçimi dışarı çevirmek, çevirirken dışarı dökü- lenleri, öfkeleri, üzüntüleri, sıkıntıları, al bastıran utanmaları, si- nirli kahkahaları, sonu gelmez gözyaşlarını toparlayıp bağrıma basmak nereye götürecek beni?

Merakım kabarıyor. O yüzden yazıyorum.

 

MaviOrman_o

Geleneksel Hint yoga eğitiminin üç temel direği Guru, Şastra ve Sadhu Sangha. (Aynı üçlü, temel Budizm’de Buda, Dharma ve Sangha olarak geçer) Guru, usta ya da hocadır. Öğrenciyi kendi kendisi ileyüzleştirmenin inceliklerini bilen, onuelinden tutup en derinine giden yola sokan, kendisi de bu yolda yürümüş ve hayatın değişkenliği karşında sağlam durmayı başarmış bir üstat; Guru.

İkinci temel direk Şastra, yani yazılı metinler. Hem tarihi ya-zıtlar hem de günümüzde yazılmış kitaplar eğitimin şüphesiz önemli parçaları.

Üçüncü temel direk Sadhu Sangha ise öğrencinin birlikte bü- yüdüğü diğer öğrenciler cemaatini anlatır. Sadhu’nun kelimeanlamı “kutsalkişi”dir. Sadhusangha’yı bir tekkenin dervişleri gibi dedüşünebilirsiniz. Sadhusangha aynı yola başkoymuş ve genelde aynı hocanın öğrencisi olan veya aynı öğretiyi benimsemiş (ama seviyeleri farklı) insanlardan oluşur.Yoga eğitimi sürerken sadhu sangha ile çevrelenmiş olmak, iyi bir hocaya sahip olmak kadar önemlidir.

Ortak paydası yoga olan dost cemaati yani sadhu sangha karşısında kendini anlatmak derviş yolunun olduğu gibi yoga yolunun bir parçası. Sadhusangha karşısında soyunan öğrenci, her bir dostun gönül gözünden kendini bir kez daha görme şansını elde eder.Her bir dost gözü bir katman daha derinine çeker kişiyi. Oradan yukarı utançla, öfkeyle, gözyaşı ve bazen kahkahayla çıkar belki, ama nasıl çıkarsa çıksın, dost gözünün gücü yargıyı un ufak etmeye yeter.

Günlüklerimi benimle okuyan tüm dostlar bu yolda benimle yürüyen sadhu sanga’nın ta kendisi. Tanışmasak da yolumuzbir.

Dost cemaate konuşmak keşiflerin en derinine götürebilir bizi. Ben de bu yüzden kırıyorum günlüklerimin kilitli kapısını. Büyüdüm büyümesine de, gelecekteki bana yazmaktan vazgeçmedim. Hayallerimdeki okur, hâlâ büyüklüğüm. Geçmişten şimdiki bana yazan çocuğa gelince… Ona sözüm var. Hayallerini gerçekleştireceğim. İşte o yolda yürürken tecrübe ettiklerim, öğrendiklerim, öfkelerim, kafamda fink atan fikirlerim, sonu gelmez yolculuklarım, aşklarım ve bütün merakım ile yogalı günlerim…

Dilim sürçer ise şimdiden affola!

MENSTRÜASYON_1. Bölüm

Yoga, kadınlar, adet dönemi ve dahası… Meslekdaşım, sınıf arkadaşım, Shadow Yoga öğretmeni Radhasri’nin yazdığı bu makaleyi paylaşmak istedim.

YAZAR: Radhasri (Rhonda Fogel)

İngilizce orijinalinden Türkçeye çeviren: Biray Anıl Birer

Mens 1
Seafolly swimwear. Photo : Pinterest

Ergenlik yıllarımda televizyonda izlediğim bir tampon reklamı bende kalıcı etki bırakmıştı. Beyaz bikini giymiş, karnı dümdüz bir süper model uzun sarı saçlarını savurarak beyaz bir atın üstünde dört nala koşuyordu. Kendi kendime “Bu kadın hangi gezegende yaşıyor?” diye sormuş ve yaptığı şeyin riskli olup olmadığını düşünmüştüm. Tampon tamamen içine girip ipi elinden düşürene kadar kaç tur atması gerekiyordu? En sonunda kendimi suçlamaya başladım. Sorunum neydi benim? Neden kanamam varken ata binesim gelmiyordu?

Her ay aynada gördüğüm resim, olmam gerektiği söylenen çılgın ve özgür savaşçı tanrıçadan epey uzak. Gördüğüm şey, daha ziyade, bol eşofman ve penyeyle daha rahat eden yağlı saçlı, şişkin ve soluk bir resim. Kendimi nasıl hissediyorum? Tek istediğim şey biraz kestirmek. Sıcak bir plajda neredeyse çıplak bir halde piyasa yapmak aklımdaki son şey oluyor genelde.

Kanama zamanlarında enerjinin düşmesi ve içedönük hissetmenin kötü ve zayıf bir şey olduğuna ve bütün bunlara izin verilmemesi gerektiğine dair bütün kadınları ne zaman, neden ve nasıl ikna ettik?

Bu ‘aylık lanet’ insanlığın var oluşunu sürdürüyor. Ona daha fazla saygı duymamız ve onu daha ciddiye almamız gerekmiyor mu?

mens 2
Foto: interest

İlk âdetim epey erken bir yaşta, 12 yaşımda başladı. Annem beni hiç uyarmadan, kadınlığa giriş töreni olarak, yüzüme sert bir tokat attı. Yaşadığım şok ve gözyaşlarım dinince, bana bu dinî batıl inancı açıkladılar: Adet gören kızın kan dolaşımı hayatı boyunca düzgün olsun diye tokatlanırmış. İnanın bana, tokat atmak yerine, bu aylık hadiseye nasıl saygı duyacağım ve sistemimi nasıl yenileyeceğim konusunda biraz yol gösterseler çok daha iyi olurdu. Tokat işe yaramadı. Erkenden tükendim ve 30’larıma gelene kadar sorunumu anlamadım.

Lisede beden eğitimi derslerini sık sık asardım; gerçi beden eğitimi dersini fazla sevmediğim için her zaman olabilirdi bu. Adet dönemimi bahane olarak kullanırdım ama beden eğitimi öğretmeni bir hafta önce de aynı cümleyi kullandığımı hatırlayınca nihayet yakalandım. Adet gördüğümde hiç dışarı çıkmak, aktif veya sosyal olmak istemiyordum ama elbette zorundaydım. 17 yaşıma geldiğimde bu bana bir lanet, mücadele edilmesi ve olabildiğince uzak durulması gereken bir şey olarak görünüyordu. Sadece unutmaya uğraş, çalışarak üstesinden gel, egzersizle atlat ve bir şey yokmuş gibi devam et.  Adetinin seni aşağı çekmesine izin verme, dışarıya çıkıp normal olabilmek için bastır onu. Hiçbir şeyin değişmesine gerek yok.

24 yaşıma gelip de vejetaryen olmaya heveslendiğimde, düşük tansiyon ve baş dönmesi krizleri normal şeyler haline gelmişti. Bunlarla yaşamayı öğrendim ve bunu ‘benim bir parçam’ olarak gördüm. Doktorum kansızlık sınırında olduğum için beni doğum kontrol hapını ve et yemeyi bırakmamam konusunda uyardı. Ama yine de bunları yaptım. Dört yıl sonra bunun bedelini ödüyordum. Adet dönemimde her şey çok daha kötü bir hale geliyordu. Ne kadar demir hapı ve B12 takviyesi alırsam alayım, bir biftek veya bir parça ciğerin yerini tutmuyordu. Yoga eğitmenlerimin yanında Ayurvedik hekimim de bana et yemem gerektiğini ve bedenimin bunu bildiğini söylüyordu.

Tüm yoga eğitmenlerim kadındı ve yıllar boyunca hiçbiri adet döngüm sırasında baş aşağı hareketleri yapmamam için beni uyarmadı. Derslere girmeme izin veriliyordu ve uygulamada herhangi bir değişiklik yapılmıyordu. Dinlenmek için bir ya da iki dersi kaçırmışımdır ama tamponların yardımıyla her hareketi yapıyordum.

Şimdiki yoga öğretmenim adet dönemimde bedenimde olup biten her şeyi hissetmem için bana izin verdiğinde ve bunu kabul etmenin ne kadar önemli olduğunu bana öğrettiğinde 33 yaşındaydım. Bu eğitmenle birlikte çalışmak için okyanusun öteki tarafına geçmiştim ve daha ilk seansta 3-4 günlük kanamam olduğu için derse katılmama izin verilmemişti. Bir kenarda oturup onları izlemek zorundaydım.

Bu ADAMDAN kadın olmak hakkında o kadar çok şey öğrendim ki!

Harcayacak çok az enerjimin olduğu bir dönemde kendimi zorlamak durumunda kalmamak beni o kadar rahatlatmıştı ki… Fiziksel olarak uygulamak zorunda kalmadan dersleri izleyerek ve bütün bilgiyi yalayıp yutarak da çok şey öğrendim. Başkalarının hareket etmesini gözlemledim; eve döndüğümde derse katılan diğer öğrenciler kadar öğrenmiştim. Yorgunluktan tükenmemiştim ve hayatta kalma mücadelesi vermek yerine dinlenme halinde çok daha fazla bilgi edinebilmiştim. Aylık adet dönemimi bir lanet olarak reddetmek yerine onun işaretlerine saygı göstermek ve aldığım bu molayı kendine bir hediye olarak kabul etmek öğretiliyordu bana. Üç gün boyunca yogayı uygulamamak ve rutini akıntıya göre birkaç gün önceden ve birkaç gün sonradan değiştirmek oldukça yerine hissettirdi. O zamandan beri beni besleyen yeni bir öz bakım ritmini doğal olarak tutturdum.

 

 

mens 3
Sanatçı: Cendrine Rovini. Foto : Pinterest

Çoğu zaman kadınlar bir şeyleri kaçırdıklarına inanmak, ‘yapmadıkları’ sürece ‘anlayamayacaklarını’ düşünmek gibi bir hataya düşüyor. Konu yoga ve anlamak olduğunda daha azı daha çok demektir, özellikle de kanama halindeyken. Bilgi farklı şekillerde, farklı kaynaklardan gelir. Fiziksel olarak eyleme geçmek için ayrı bir zaman; kavramak ve hazmetmek için de ayrı bir zaman olacaktır. Genişleme ve kasılma, soluk alma ve verme, ayın yaklaşması ve uzaklaşması döngüleri vardır. Sadece genişlemeden ibaret bir yaşamı sürdürmek doğal değildir ve bu en nihayetinde gelecekteki bir kırılma noktasında çok daha büyük bir kasılmaya yol açacaktır. Bununla aylık olarak ilgilenmek ve riski azaltmak daha iyi olacaktır. Doğa sizin sınırlı programınızdan çok daha büyük bir plana sahiptir, bu nedenle onunkine ayak uydurmak en iyisi olacaktır.

354 kan kaybı döngüsünden sonra, 41 yaşındayken bir Çin tıbbı doktoru için çalışmaya başladım ve kan seviyelerimi, kas dokularımı ve genel olarak canlılığımı değiştiren bitkisel bir formülü keşfettim. Keşke Si Wu Tang ile kadınlığımın çok daha erken bir safhasında tanışsaydım. Sanırım bana hayatta sert bir tokattan çok daha büyük bir faydası olabilirdi. Her aylık kanamanın ardından kaybedilen kanı tazelemek ve sistemi takviye etmek o kadar önemli ki. Bunları yapmak kadınların çektiği acıları rahatlatmaya yardımcı olabiliyor. Gıda saflığında formüle edilmiş bitki özlü bir ilacı bile kullanmadan önce nitelikli bir doktorun tavsiyesini almak daha uygun olacaktır.

mens 4
Ay 2007 Mexico. Foto : Radhasri

Kadınlar bu sakınılmaz ve kaçınılmaz aylık dönem hakkında düzgün şekilde eğitilmiyor ve bu konuda herhangi bir rehberlik almıyorlar. Kadının bu döngüyle nasıl başa çıktığı, kendine nasıl baktığı ve kendini nasıl tazelediği hayat ışığını ve tüm yaşamını etkileyebilir!

Kocam ‘yakında kanama başlayacak’ sinyallerinin yanında ruh halimdeki değişim işaretlerini de anlıyor ve tanıyor. Hatta bazılarını benimle birlikte yaşıyor. Yorgun düşüyor ve normalden daha uzun süre uyuyor veya bacakları ona daha ağır geliyor. Çadıra benimle birlikte girecek diye onunla dalga geçiyorum, o da homurdanıyor ama benimle aynı fikirde. Erkeklerin de ritimleri ve döngüleri var.

HEPİMİZ ay döngüsünden etkileniyoruz. Bunun inkar etmek evrenin tasarımına ters düşer ve kendi doğamızın reddidir. Ne yazık ki, yapay elektrikli ışıkların hayatımıza girmesiyle birlikte bu ay döngüleri ile bağlantı kurmak epey zor hale geldi. Bizi çevreleyen beton duvarlar arasında gökyüzü manzaramız büyük ölçüde daraldı. Gündüz ve gece ile dolunay ve yeni ay arasındaki fark daha az fark edilebilir oldu.

mens 5
Foto : Radhasri

Söylemem gereken tek şey çadıra gideceğim oluyor; kocam da bu işin nasıl ilerleyeceğini biliyor. Gelecek haftanın ‘kadın tatilinin’ hazırlığı temizlik ve toparlama ile başlıyor, ev ve erzak alışverişleri yapılıyor, belki önceden biraz yemek de pişiriliyor. Kanamamın ilk üç gününde hiçbir şey yapmamak üzere en iyi şekilde hazırlık yapıyorum. Pratik yok, ev işi yok, mutlaka gerekmedikçe dışarı çıkmak yok. Benim kraliçe rolünü kaptığım aylık bir kentsel inziva.

Elbette bu her zaman mümkün olmuyor. Hayat üzerimize kendi istediklerini boca ediyor. Acil durumlar, cenazeler, toplantılar, düğünler, binilecek uçaklar, öğretilecek atölyeler ve yıllar boyunca pek çok şey girdi araya. Tüm olayları kontrol edemeyiz. Ama gerekli önlemleri alabiliriz ve seçim şansı olduğunda bilgece karar verebiliriz.

Yani mücadele edip üstesinden gelmeniz gerektiğine inanıp o bikiniyi giymek ve o ata binmek yerine, doğanın çağrısını dinlediğinizde ne olacağına bakın ve yatağınıza uzanın. Pişman olmayacağınıza eminim.

Yazarı takip etmek isterseniz: https://www.instagram.com/hathayogashalamontreal/

Yazının orjinali için:

View story at Medium.com

 

View story at Medium.com

 

Aidiyet, Boşluk, Mart, Yeni Yaş

IMG_5189Mart seferi de bitti. Biraz önce Atina’daki evime vardım. Kedilerime, kocama ve çalışma masama kavuştum.

Mart seferi de ne demek derseniz, açıklayayım: Ben eş durumunda Atina’da yaşıyorum. Ama hali hazırda devam eden yoga kurslarım için her ay İstanbul’a gidip, orada dokuz gün kalıyorum. Bu dokuz gün içinde üç ayrı seviyeden oluşan sınıflarım ile özel ders alan öğrencilerime sayısını bilmediğim kadar çok ders veriyorum. Bu düzen Ekim ayı ile Haziran arasında bu şekilde sürüyor.

Bu defaki İstanbul, her zamankinden farklı idi. O da dersler haftasının doğumgünüme denk gelmesinden. Ne kutladık, ne kutladık yaş günümü! Öğrencilerim ve annemin hazırladığı glutensiz pastalar üzerine dikilmiş mumları üfledim durdum, günler, geceler boyunca. Öğrencilerim benim için bir film hazırlamışlar. Her biri benim, onların iç dünyasında çağrıştırdığım kelimeyi kameraya söylüyor. Bu filmcik, akşam grubunun Salı dersi önceside sürpriz bir tören ile bana takdim edildi. Göz yaşlarımı tutamadım. Hayatımda bana hiç böylesine içten bir hediye almamıştım sanırım.

Son gün (Cumartesi) yeni ay olduğu için sabah grubuyla yogasana çalışması yapmadık. Onun yerine iki saat boyunca yoganın temek kavramları ve ilkelerinden konuştuk. Bazen bize (bana ve öğrencilerime) son derece doğal gelen şeylerin, mesela cumartesi sabahı 7:30’da yoga dersine gelip, kahvesiz, krakersiz, yerde bağdaş kurarak yoga felsefesi dinlemenin aslında ne denli sıradışı bir durum olduğunu hatırlıyorum. Ve öğrencilerim açısından ne kadar talihli olduğumu bir kez daha fark ediyorum. Bazıları akşam dokuzda benimle yaptıkları dersi bitirip, Gayrettepe’den Anadolu yakasının uzak bir ucundaki evlerine dönüyor, küçük çocuklarını yatırıp sabah yine 7:00 dersine yetişmek üzere o uzak evlerinden çıkıp Gayrettepe’ye dönüyorlar. Ve bunu biri, ikisi değil, neredeyse yirmi beş tanesi yapıyor. Seviyorum onları. Şüpheleri olmasın. (Alt kattaki yataklarından kalkıp derse gelseler de seviyorum. Yaptıkları yüzünden değil, oldukları şey yüzünden seviyorum zaten)

Bu seferki İstanbul seyahatini öncekilerden farklı kılan bir diğer etkinlik de 10 Mart günü verdiğim Shadow Yoga’nın Esasları idi. Bu küçük workshop’u hocam Emma Balnaves’in Hatha Yoga’nın kökenleri ve geleneği hakkında çektiği kapsamlı belgesele destek olmak için düzenledim. Bu sayede de yirmi beş yeni öğrenci ile tanıştım. Onlara tadımlık da olsa biraz Shadow Yoga serilerinden gösterdim.

Tüm hafta boyunca dönüp dolaşıp bizi bulan iki konu boşluk ve aidiyet oldu. Bu ikisi arasında biraz yumurta tavuk ilişkisi var. Aidiyet hissedemediğimiz için mi içimizde bir boşluk var, yoksa içimizdeki boşluk yüzünden mi kendimizi bir yere ait hissedemiyoruz? Derin soru. Yoganın temel meselesine işaret ediyor aslında. Aidiyet. Yoga- birleşme anlamına geliyor. Kopan iki ucun bağlanması, buluşması, kavuşması. Bu iki uç insan ile evren. İnsan evrenin bir parçası olduğunu unutmuş. Hatha Yoga metinleri bu unutuşu  yeni doğan bebeğin ilk nefes verişi ile sisteme giren apana vayu’ya bağlıyorlar. Tasavvufa kulak verecek olursanız, dünyaya zaten tekamül için geliyoruz. Başka bir varlık sebebimiz yok. Nefsi aşıp, varlığın üst kademelerine varmak üzere… O kademeler orada, ama biz oradan yaşamayı unutmuşuz. Bir hatırlasak hem nereye ait olduğumuzu tüm hücrelerimizle bileceğiz, hem de içimizdeki boşluk saf varoluşun huzuru ile dolacak. Tasavvuf gibi yoga da bu amaç için dünyaya geldiğimizi söylüyor. Evrenin biricik ve vazgeçilmez  bir zerresi olduğumuz bilgisi içimizde kayıtlı. Biz sadece bu kayıtlara ulaşamıyoruz. Veya, kısa bir süre ulaşsak da hayat, alışkanlıklar, kaygılar ve içine sıkışıp kaldığımız ilişki kalıpları kıyıya vuran bir dalga kumda beliren o kıymetli bilgiyi silip götürüyor. Dalga geri çekilirken geriye koca bir boşluk bırakıyor.

Ayfer Tunç da Boğaziçi Üniversite’sindeki konuşmasında söylemiş. (Ben gidemedim, yerime Alper gitti, ondan dinledim) Her insanın içinde boşluk vardır. Kimisi bunu bilir, kimisi hisseder, kimisi de varlığını yadsımak için onu işle, eşle, sosyal medyada like toplama derdiyle, yemekle, seksle, hırsla, dramla, şikayetle, seyahatle, hep planlar planlar yapmakla doldurur. O, aidiyeti unutmanın boşluğu olduğundan tüm bu dolum çalışmaları bir yere kadar gider, sonra tatminsizlik yine kenarından köşesinden kendimizi kaptırdığımız eylemi kemirmeye başlar.

Bu hali de en güzel romanlar anlatır.

O yüzden yoga hocası yoga kitabı değil, bol bol roman, öykü, şiir okumalıdır bence. Aktaracağı varoluşsal bir bilgi varsa, o bilgi edebiyatta mevcuttur.

Edebiyat aidiyetsizliğini fark etmiş insanların bağlarını aradıkları ve bu arayış sırasında başlarından geçenleri anlattıkları bir alandır. Bu yüzden de aslında yogadır. Yoga hocanızı seçerken hangi eğitimleri aldığını değil, hangi yazarları sevdiğini sormanız şiddetle tavsiye olunur.

Madem edebiyata geçtik, İstanbul Mart seferim sırasında bana eşlik eden bir romandan okuduğum iki parça ile bitireyim. Kitabın adı Hepsi Bu. Ayrıntı’dan çıktı. Bazı bölümlerinin yazılışına tanık olmuştum. Yazarı Ayşen Melik Bayazıt yazarlık atölyesinden sınıf arkadaşım. Tamamını okumak bambaşka.

Geçen pazartesi akşamından beri günlerime ve uykudan önce saatlerime Hepsi Bu eşlik ediyor. Sade ve içten bir dille yazılmış, yüreğimizi yakan ve yakalayan konuların hepsine üşenmeden değinmiş, komik, hüzünlü, gerçekçi ve sürükleyici bir roman. İçinde aşk, yas, evlilik, “vatan”, kadınlık, yaşlanmak, aile ve hiç çekinmeden selam çakılmış bir sürü yazar ve eserden vurulmuş dem var. Sevdiğim, kahkaha attığım, ulan bunu ben nasıl yazmayı akıl edemedim dediğim çok yeri oldu ama bu yazıdaki temalarımızla uyumlu olsun diye şu parçayı size sunacağım:

“Aslnda bu konuda ikimiz de aynıydık. İkimiz de gerçeğin peşindeydik. Ben de tıpkı onun gibiydim. Okuyup okuyup hisleniyordum. ‘Allahım’ diyordum, ‘anladım; işte Bianca, işte Meursoult, işte Gregor, işte Anna, işte insan bu’ diyordum, anlamaktan gözlerim doluyordu… O, yabancı dilde yazılmış gazeteler, dergiler ve bilimsel kitaplarla, ben romanlarımla bir sayı doğrusunda iki zıt sonsuza gider gibi, gidip geliyorduk.”

Durun, ayrılmadan bir de şu parça.  Sevdim çünkü. Neden esirgeyeyim sizden?

“Ne olduysa o yalan yüzünden, o yalana kanmamız yüzünden oldu. Hepimiz, kendimizi, en  güzel kendimiz sevebiliriz yalanını ortaya atıp sonra da buna inandıktan sonra oldu tüm bunlar. Umursamaz olduk; kendimizi sevdirmek için kılımızı bile kıpırdatmak gelmedi içimizden. Aslında bu bir kuyruklu yalandı, insan kendini hiç de başkasının sevdiği gibi güzel sevemezdi.”

Oh yani! Birisi nihayet bize bunu söyledi. Diyorum işte, ne varsa edebiyatta var.

Evrenin biricik ve vazgeçilmez zerreleriyiz her birimiz. İşimiz bu gerçeğe uyanmak. Hayat apana vayunun unutturduğu hakikati hatırlama uğraşı.

Bolca sevip, sevildiğiniz, içinizdeki boşluğu romanlar, yoga ve diğer varoluşsal hazlarla doldurduğunuz bir hafta dilerim.

Screen Shot 2018-03-18 at 6.53.09 PM

 

 

 

 

 

 

Yoga Psikolojisi 5

Fatos iphone X

Foto: Fatoş Şafak Pınarbaşı

Ben artık arkası yarın değil, devamı haftaya tarzı yazılar yazmaya söz vereyim. Eski hızımı kaybettiğim ortada. Eh, tabii eskiden roman yazmıyordum. Yazı hasretimi bu bloğa yazarak gideriyordum. Sonra bir büyük adım attım ve çocukluğumdan beri uzaktan imrenerek, tırnaklarımı kemirerek baktığım edebiyat dünyasında bir yer edinmek için insanlık için küçük kendim için büyük bir adım attım ve roman yazmaya başladım. Bu cesareti yine yogaya borçluyum.

Yogadan önceki hayatımda da başkaları tarafından cesur bulunacak hareketlerim olmuştu. Mesela tek başına Tayland’da bir hayata başlamak. Havasını, suyunu bilmediğin bir ülkede, ıssız, karanlık gecelerde tek başına müstakil bir evde kalmak gibi, yalnız başına yolculuk etmek… Ama bunlar benim içimde korku uyandıran şeyler değildi. Ben zaten tek başıma gezmeyi severdim. Sekiz yaşındayken Etiler’den eve tek başıma yürümeye kalkışmıştım. On beşimdeyken o zamanlar bize yasak olan  Beyoğlu’nda ıssız kiliselere girer çıkardım. On yedimde son durağının adını tanımadığım için bindiğim bir otobüs sayesinde Balat’ı, Fener’i, Eyüp’ü tanımıştım. Tek çocuklara özgü yalnız başına kendini oyalama yeteneği bende de gelişmişti. Ben yalnızken değil, etrafımda insanlar varken kendimi “kendim” gibi hissedezdim. Tüm bunlar yüzünden uzak bir memlekette yeni bir hayata başlamanın  (işte yine Yeni Hayat!) benim için cesaretle yakından uzaktan ilgisi yoktu. Cesaret çünkü korktuğun halde attığın o adımın arkasındaki duygudur. Cesur kişi ise korkmayan değil, korktuğu halde harekete geçendir. (Bakınız Bhagavad Gita)

O yüzden diyebilirim ki roman yazmak ve sonra elimdeki bebeğim kadar değerli dosya ile ajansların, yayınevlerinin kapısını aşındırmak, reddedilmek, yılmamak, yazdığım metne güvenerek düştüğüm yerden kalkmak, yüzüme kapanan kapıyı bir daha çalmak, sonra bir daha, bir daha… Benim için cesaret gerektiren şeyler bunlardı. Yıllardır özendiğim insanlar vardı. Şebnem İşigüzel, Ece Temelkuran, Sema Kaygusuz gibi. Yaşıtlarım olan  bu kadınlar ben saman kağıtlara gizli gizli öyküler yazar ve onları çekmecenin arkasına saklarken  çoktan ilk kitaplarını bastırmış, ödüller bile almışlardı.

Özenmek iyidir. Özenmek insanı cesaretlendirir. Ülkemizin bu yetenekli kalemleri, akranım bu kadınlar da işleri ile, yaşın ne başın ne senin kızım denmesine aldırmayışları ile bana daima ümit vermişlerdi.

Ama esas değişim, korkularıma rağmen edebiyat dünyasının içine atlama cesaretini göstermem için yogaya başlamam ve hatta yoganın sularında bir süre yüzmem gerekecekti. Buradan da günün (haftanın) konusunua giriyorum:

Zihinsel kalıpların arasına sızan Prana’nın davranışlarımız üzerindeki etkisi.

Prana’nın ilk iki katman (koşa) olan vücut ile elekrik sistemi sayılabilecek nefes bedene girdiğinde neler olduğunu önceki yazılarda konuşmuştuk. Üçünü katman Manomaya Koşa zihnin (manas) katmanıdır. Yogada zihin sadece düşüncelerin değil aynı zamanda duyguların, bilinçaltının, bastırılmış arzuların, tabuların, inanışların yuvası olarak tarif edilir. Bu sebepten de aynı katman sadece zihnin değil egonun yani benliğin de evidir. Ben-lik. Yogaca ismi Ahamkara. Zihnin orta katmanı olarak tarif edilir. Beni  ben yapan her şey. Adım, işim, eşim, düşüncelerim, görüntüm, ailem (soyağacımda gördüğüm atalarım!!) genlerim, geçmişim, anılarım, bilgilerim, espirilerim, tepkilerim, karakterim, ilkelerim, adalet anlayışım, ahlak anlayışım, bu yazının girişinde yazdığım özelliklerim (ben zaten yalnız başıma oyalanmaya alışkın bir çocuktum), aşklarım, tutkularım, tiksindiğim şeyler… Anladınız siz. Geçende bir hocamız bize şunu sordu: Size şimdi bir hap verseler ve her şeyi ama her şeyi unutsanız, o zaman kimsiniz? Bu sorunun cevabını vermek için dördüncü ve beşinci koşalar üzerinde konuşmaya başlamamız gerek. Şimdilik soruya odaklanırsak, o hapı alırsak (evet, Matrix filmi aslında bir yoga hikayesidir!) unutacağımız her şeyin toplaştığı kümeye biz Manomaya Koşa diyebiliriz.

Prana denen o kudretli akım vücüdu ve vücudu çevreleyen elektrik katmanını geçtikten sonra üçüncü katman zihne girer. Girdiği anda birbirine sıkı sıkı bağlı düşünce-duygu-inanış kalıplarını eritmeye başlar. Ama üzerine asit dökülen metal gibi değil, daha çok kayayı aşındıran nehir gibi. Prana, o sebatlı, sabırlı ve inatçı güç, zihnin sıkı sıkya bağlı ağlarından her gün küçük bir parça kopartarak, düğümü çözer. Prana insanın kendi ait bir kaynak olduğundan aslında değişmek, dönüşmek için dışarıdan yardım almasına gerek yoktur. Mutluluğa, özgürlüğe, kendinin daha iyi bir versiyonuna, huzura ya da işte neyse gitmek istediğimiz istikamet, hasretini çektiğimiz halimiz oraya varmak için Prana’ya yol açıp beklemekten başka bir şey yapmamıza gerek yoktur. Bunu vurguluyorum çünkü pek çok öğrencimin yılladır yoga yaptıkları halde bir türlü onları sınırlayan davranışlarından kurtulamadıklarını, kurtulamadıkça morallerinin bozulduğunu ve bir türlü o hasreti çekilen hale yola girmediği için Manomaya Koşa’ya, yani zihinlerine kızdıklarını, bir öz-nefret dalgası yarattıklarını ve bu öz-nefret dalgası içinde sıkılarak ama boğulmadan (belki de aişanın rahat sularında yüzer gibi) yüzdüklerini gözlemliyorum.

O yüzden vurguluyorum: Beklemek yoganın çok önemli bir adımı. Vücüdun değişmesini beklemek, davranışların, tepkileri, duyguların dönüşmesini beklemek, bacakları yakan bir pozun içinde beklemek, sessizce oturup beklemek… Hoca olunacaksa bir gün ustanın el vermesini beklemek. Yoga dünyasında değeri gitgide unutulan bir erdem olan beklemek, doğru çabayı (abhyasa) ortaya koyup sonra sabırla beklemek, hayatın ucunu kaldığın yerden tutup yola devam etmek ve birden o çok korktuğun adım için gereken cesareti topladığını hissettiğin an suya atlamak, biraz yüzüp, biraz batıp çıkıp, o seferlik varılan kıyıda yine beklemek. Tohumlarını attığın çiçeklerin toprağını her gün sulamak, güneş alıyor mu diye kontrol etmek ve tohumun filiz vermesi, filizin toprağı delmesi için beklemektir yoga. (Ellerimin üzerine kalkacağım yakın zamana değil, ayaklarımın üzerinde desteksiz duracağım ihtiyarlığa yatırım yapmaktır.)

Çiçeği çeke çeke büyütemeyeceğimiz gibi Manomaya Koşa’yı da hiç de hazır olmadığımız şeyleri deneyerek, kendimizi zorlayarak, içimizden (gerçek içimizden) gelmediği halde yogacı bunu böyle yapar, doğrusu bu olsa gerek, olması gereken bu olsa gerek, hissedilmesi gerek bu olsa gerek diye diye diye kendimizi başka biri olmaya zorlamak aslında yoganın ön gördüğü değişimin tam tersi işleyen bir dinamiktir.

Yama ve Niyama, yoganın ilkeleridir. İnsanın diğer insanlar ve kendisi ile ilişkisini düzenlemek için öne sürülmüşlerdir. İncitme, yalan söyleme, çalma, cinsel enerjini boşa saçma, içindeki yüce bir rehberin seni yönlendireceğine güven gibi ilkeler. Bunları da şimdi yogaya başladım, çok da sevdim, o halde yogacı kimliğini benimseyeyim, artık bu ilkelere sadık bir yaşam sürmeliyim zihniyeti ile hayata geçirmeye çalışırısak, yukarıda bahsettiğim bir başkasının hayatını yaşama hatasına düşeriz. Hem de bize kendimizi bulmayı vaadeden bir disiplinin yoluna girmişken.

Çelişkiye bakar mısınız?

O halde Manomaya Koşa’ya Prana’nın sızması için nefes al, nefes ver, kolları kaldır, indir. Aman sakın ritimi unutma. Ritim apana vayunun işidir. Apana vayu ise zihnin dalgalarının doğal, organik, yerel antidotu. Ritim tutturmadığımızda yaptığımız yoga sırasından Prana’nın manomaya koşaya nüfus etmesi çok zordur. O yüzden ritmi unutma!

Bu konuya ayrıntılı değineceğiz.

Dördüncü ve beşinci koşalar da var daha…

İyi haftalar dilerim hepinize. Yorumları bekliyorum.

Defne

Not: Bu haftasonu Samsun kitap fuarındayım. O taraflarda yaşayanlarınızı hem imza gününe, hem de sohbetimize bekliyorum.

WhatsApp Image 2018-02-19 at 20.57.12.jpeg

 

 

Yoga Psikolojisi 4

IMG_0201Merhaba!

Bu yazıya yogaya başladığım günlerden bahsederek başladığım için mi yoksa o kutlu günün on beşinci yıl dönümüne bir hafta kaldığı için midir nedir durmadan Nong Khai şehrini ve o zamanları düşünüyorum. O kadar ki dün gece rüyamda oradaydım. Bu konu açılmışken şunu da yazayım. Ben ilk yoga hocalarım ile tanıştığım ve yogaya sevdalandığım o uzak şehirde yoga çalışmak için üç sene kaldım. Ayrıca gönüllü ingilizce öğretmenliği yapıyordum. Tepemde bir evim vardı ve karnımı doyuracak kadar para kazanıyordum bu işten. Üç sene sonra oradan ayrıldım. Çok zor oldu. Bir yandan yogadan öğrendiklerim doğrultusunda artık fazla güvenli, fazla küçük, fazla mutlu  bir ortamda yaşamak yerine gerçek dünyaya adım atmam, işe girmem, ilişkiye girmem, hayata girmem gerektiğini biliyor, bir yandan da alıştığım, sevdiğim bağlandığım insanları bırakacağım diye kederleniyordum. bir de hocalarımı hayal kırıklığına uğratacağım baskısı vardı tabii üzerimde. Onlar bana git, kendi kanatlarınla uç filan demiyorlardı ama Hindistan’da kaldığım aşramın yüz küsur yaşındaki gurusu bana çoktan yol göstermişti: Git, yurdundaki insanlara yoga öğret. Sonradan bunu Shandor hocamdan da duydum. İstikamet belirmişti ama benim inadımı, korkularımı kırıp da o istikamete gönül vermem yıllar aldı.

Bunu da neden anlatıyorum? Üçüncü koşa yüzünden. Yani zihindeki, davranışlardaki değişimler, köklü değişimler yani öyle hemen ilk yıllarda olmuyor. Oluyor ama olmuyor. Yüzeyde bir çok değişiyor, doğru. Trafikte tahammül artıyor, kesin. Dırdır, şikayet, rahatsız  durumlardan hep başka birilerini sorumlu tutmak, durmadan parmak uzatmak, iştah yokken yemek yemek, konuşmadan da anlaşabilmek, sessizliğe daha çok ihtiyaç duymak, yalnızlığa daha çok ihtiyaç duymak… evet, bunlar hatha yoga ile kısa sürede gelen davranış ve duygu değişiklikleri. Ama esas, köklü değişimler bunların arkasına saklanabiliyor. Hatta Patanjali’nin siddiler (süper güçler)  hakkındaki uyarısına benzer bir uyarıyı burada yapmakta fayda var: Trafiğe daha iyi tahammül ediyoruz, ya da içimizden artık içki içmek gelmiyor diye, veya erken kalkıp yogamızı yapma disiplinini edindik diye büyük bir değişim geçirdiğimize inanır ve ötesini kurcalamazsak yoga öğretisinin yaldızını azıcık kazımaktan öteye geçmemiş oluruz. (Patanjali bu uyarıyı zamanı ve mekanı aşan, başkalarının zihinlerinden geçeni okuyan veya kişiyi görünmez kılan güçlere sahip olanlar için yapar ve der ki  sanmayın ki aydınlandınız, aksine buraya takıldıysanız aydınlanma yolunda hiç ilerleyemeyebilirsiniz! Yoga Sutraları 3. bölüm 53. sutra gibi kalmış aklımda.)

Esas dönüşüm insanların, tüm insanların, en özlerinde size  karşı olmadıklarına  kendinizi ikna edebildiğinizde başlar.

Bu arada önemli bir uyarı daha: Hatha yogada hiç bir şey zorlayarak gelişmiyor. Yani öne katlanayım artık olsun bu iş diye bacak liflerimi yırtmadığımız gibi, ben iyi ve incelikli bir insan olayım niyeti ile içimizden gelmeyen, sahte iyilikler yapmak da bizi yoga öğretisinin derinlerine taşımıyor. Bize metinlerin ve güvendiğimiz hocaların söylediği, düzenli olarak hatha yoga çalışmamızı yaptığımız takdirde ve bu çalışmanın fiziksel bir egzersizin ötesinde bir anlamı olduğunu kabul ettiğimizde tüm dönüşümlerin (bacaktan tutun davranışlara, duygulara kadar) kendiliğinden geleceği.

Bu da Prana’nın koşaları delerek daha derine, daha derine nüfus etmesi sayesinde oluyor.

Koşalardan bahsederken belki de ikinci koşayı fazla hızlı geçtim. Bir kaç kişi sosyal medyadaki yorumlarında pranayama koşa hakkında sorular sormuş. Haklılar. Hatha Yoga perspektifinden baktığımızda en çok üzerinde durmamız gereken katman ikincisi. Yani nefes beden dediğimiz, canı taşıyan, ısıyı, ışığı, hareketi, elektiriği barındıran kanallardan (nadi) ibaret bu katman Hatha Yoga sırasında işlediğimiz kumaşımız. Bu koşayı Çin tıbbındaki meridyenlerden oluşan vücut gibi düşünebilirsiniz. Hem nadi adı verilen kanallar, hem kanalların içinde aktığı söyleyen vayular, hem de yine kanallar üzerinde sıralanmış marma bölgelerinin Çin tıbbında kuzenleri bulunur. Ancak birebir aynı değildir.

Nadi adı verilen kanalların içinde hareket eden vayu, Prana yani yaşam gücü, yani canın alt dalları olarak düşünülebilir. Belli bir ritimle alınıp verilen nefes ve beraberinde oynatılan uzuvlar nadiler içinde vayunun akışını sağlarlar. Vayular vücudun her yerine muntazam bir biçimde akmaz. Akamaz. Bunun yapısal, fiziksel, genetik sebepleri de olabilir, psikolojik sebepleri de. Yani pranamaya koşa denilen ikinci vücut katmanı hem ilk koşa olan fiziksel vücuttan hem de üçüncü koşa olan zihinden etkilenir. Aynı şekilde ikinci koşadaki vayu -Prana- hareketi hem birinci koşadaki (vücuttaki) fiziksel aksaklıkları hem de üçünc koşa olan zihindeki (düşünceler, duygular, inanışlar, bilinçaltı) tıkanıklıkları, hep tosladığımz karakteristik özelliklerimizi de çözmeye yarar…

Evet sayın dinleyiler, bize ayrılmış sürenin sonuna geldik. Bir sonraki programda buradan devam etmek üzere esen kalın. (Bugün Dünya Radyo Günü imiş)

Yarın, yarın değilse de öbür gün karşısınızdayım. Bizden ayrılmayın. Sorularınızı, yorumlarınızı içinizde tutmayın. Bakın aşağıda yer var, oraya yazın.

 

Defne

 

Yoga Psikolojisi 3

defne aura
Şekil 1a 

Arkası cumartesi dedik, ve sonra pazartesiyi bulduk. Affola okur. Hafta sonu pek sosyal geçti. Yazmak için ayırdığım enerjinin tamamı da yeni romana gitti. Bu ay ben İstanbul’daki derslerimi iptal ettim, öğrencileri şubat tatiline soktum ve üzerinde çalıştığım yeni romanımı bitirmeye adadım kendimi. Hayırlısı. Aslında hayalimde uzak bir yere gitmek, mesela bir adaya, bir dağa, bir kulubeye ve sabah akşam yazmak vardı. Ama artık tecrübe ile sabit, biliyorum, bu tip düşünceler hayal kalmalı. Hayal iken dikkatimizi çekmeyen ayrıntılar hayaller gerçeğe dönüşünce yaratıcılığa feci darbe indiriyorlar. Mesela, bir adaya gidip yazacağım ya, nerede kalacağım o adada? Bir otelde? Bir pansiyonda? O pansiyon odasında rahat edecek  miyim? Üşümeden yazabilecek miyim? Kendi çalışma odamın, kitaplarımın arasındaki oturmanın sıcaklığını bilmediğim, tanımadığım bir pansiyon odasında bulabilecek miyim? Son derece şüpheli. Bir de yemek sorunu var. Ne yiyeceğim? Her gün tek başıma bir restoranda mı oturacağım? Kış günü kepenkleri kapalı, insanları uyuşuk bir adada kaç gün tek başıma bir restoranda oturabilirim? Peki ya akşamları? Akşamları yine o pansiyon odasında bir başıma ne yapacağım? Kim bilir ışıklandırması nasıl olacak? Tüm bunları düşünüce hayaller eriyor. Sonra şöyle düşünüyorum (Bu yöntemi size de tavsiye ederim):  Ben bir uzak adada yazma inzivasına çekildiğimde nasıl bir tecrübe edineceğime inanıyorum? Bol yaratıcılık, temiz havada yürüyüş, deniz kokusu, deniz manzarası, deniz ürünleri, renkli tahta sandalyeler ve masalarla döşenmiş bir kahvede sabah kahvesi, balıkçıların ağlarını temizlemesini seyir. Sonra masa başına geçip yazmak, okumak, yazmak. Ne hissedeceğimi umuyorum? Huzur, sükunet, dünyadan elini eteğini çekmiş olmanın özgürlüğü. Peki, bunları burada Atina’daki hayatımın içinde hissedebilir miyim? Nasıl hissedebilirim? Mesela sabah erken deniz kenarında yürüsem? Ya da bir kahvede otursam antik kente karşı ve rüzgar ve güneş  tenime dokunsa benzer hislerle dolmaz mıyım? Sonra eve döner yazar, okur, yazarım. Evet, bir adadaki gibi kapımın önüne çıkınca denize kavuşmam belki, biraz yol gitmem gerekir ama adaya gitmek de zahmetli bir iş olmayacak mıydı?

Böyle düşünceler ile ben hayalime yine en çok kendi evimde, kendi çalışma masamın üzerinde kavuşacağımı anlıyorum.

Gelelim koşalara.

Hatha Yoga metinlerinde insan beş katmandan oluşuyor. Anamaya koşa, en dış katman, etten, kemikten ibaret vücudumuz. Hatha Yoganın hareketlerini nefes ile senkronize bir biçimde uyguladığımızda Prana bu katmanın içinde muntazam akmaya başlıyor. Ten, gözler, saçlar parlıyor. İç organlara can pompalandığı için sindirim, boşaltım, dolaşım sistemindeki aksaklıklar gideriliyor.

Ancak tüm koşaların geçirgen bir yapısı var. Diğer koşalarda olup bitenler bu en dış kabuğu etkiliyor. İkinci koşa, Pranamaya koşa, elekrtik katmanı. Nefes beden diye de geçiyor. Vücudun etrafını ve içini dolduran elektrik bulutu. Başka bir deyişle aura. Bu katmanın artık fotoğrafı çekiliyor, biliyorsunuz. (Bakınız, şekil 1a’da, bu yazıların yazarının pranamaya koşası tüm renkleriyle verilmiş.)

Oksijenin kana karışması gibi aldığımız nefes ile yediğimiz gıdanın özünün canımıza dahil olması bu katmanda gerçekleşiyor. Yine yoga hareketleri sırasında veya sonunda vücudun içinde ve etrafında hissettiğimiz nabız atışı gibi titreşim, dalgalanma bu koşadaki meydana gelen canlanmanın sonucu. Sisteme giren prana elekrik akımının önüne çıkan engelleri temizliyor. Sinir sistemindeki aksamalar gideriliyor.

Gelelim üçüncü koşaya. Üçüncü katman: Manomaya koşa. Zihin katmanı. Düşünce, duygu, inanç, korku, tabu ve fobilerimiz, hayallerimiz, hayal kırıklıklarımız, anılarımız, okulda öğrendiğimiz bilgiler, okuduğumuz kitaplardan, gördüğümüz filmlerden kalan izler hep bu katmanda depolanıyor.

Hatha Yoga öğrencisi çalışmasına devam ederken önce Prana ilk iki katmana giriyor. Vücuda ve onu saran elektrik devresine. Omurgalar dikleşiyor, nefes açılıyor, enerji seviyesi artıyor, bağışıklık sistemi güçleniyor. Bunlar Prana’nın ilk iki katmana etkisi. İlk iki katmana yerleşip de orada bir güzel dolandıktan sonra Prana üçüncü katman olan zihne girmek için vizeyi almış oluyor.

Prana zihne girince ne oluyor biliyor musunuz?

Yama ve Niyama. Onlar da ne mi diyorsunuz? Ha, biliyorsunuz da ne ilgisi var şimdi mi diyorsunuz?

O halde yarın devam edeyim. (Söz)

Siz hatta kalın.

Defne.

Yoga Psikolojisi 2

Hatha yoga’nın davranışlarımız üzerindeki etkisini konuşuyorduk. Geçen yazıda size hiç hesapta yokken başladığım yoga kursunun hayatımı nasıl değiştirdiğini biraz anlatmıştım. Gerçi şimdi yazdım ve düşündüm: Hayat değiştirmek ne demektir? Bir hayattan diğerine mi geçebilir mi aynı insan? Hayatım değişti derken biz günlerin akışındanki değişimden mi söz ediyoruz? Yoksa düşüncelerimizin değişmesinden mi? Yoksa başka bir coğrafyada yaşamaktan mı? Gördüğünüz gibi bu hayat değiştirme mevzuu derin. O halde büyük laflar etmeden şunu söyleyelim: Yogaya başladıktan sonra benim davranışlarımda bir takım değişiklikler baş gösterdi.

Şimdi neydi o değişiklikler diye düşünüyorum. Bir geceden sabaha olan şeyler değildi. Bugüne kadar uzanan bir zaman yelpazesinin içinde her gün, her an minik minik dönüşen bir şeyler vardı içimde. Bunu böyle olmuş bitmiş bir şey gibi de yazmamalıyım. Bu dönüşüm, değişim hâlâ sürüyor. İki sene önceki davranışlarım, düşüncelerim, tepkilerim ike bugünküler arasında gözle görülür farklar var.

Ancak şunu söyleyebilirim: Daha en baştan itibaren yoganın bu tepski dönüştüren özelliği beni etkilemişti. Yoga her bireyi başka bir yerinden çekiyor. Bazılarına anatomi çok ilginç geliyor. O kas ile bu kemiğin ilişkisi, bir poza girerken canlanan veya gevşeyen dokular, tandonlar. Bazıları için işin enerjisi çok ilginç. Hareketlerin vücudun kas ve iskelet sisteminin ötesinde bir etkisi olduğunu fark edenler içeride ve dışarıda akan can nehri hakkında bilgi edinme sevdasına düşüyorlar. Varlığın sadece etten kemikten ibaret bir şey olmadığını anlamak için derinin etrafında ve içinde titreşen bir diğer katmanı hissetmek yeterli oluyor. Sonra bir de benim gibiler var. Yoganın zihindeki yarattığı dönüşümü merak edenler. Bazıları da aniden keskinleşen sezgileri, hiç hesapta olmayan telepatik bağlantıları hissettikleri için yogaya şaşıp kalıyorlar. Ben de şaşıp kalmıştım.

Evet, şimdi düşünüyorum da beni ilk çarpan şey yoga sayesinde gelişen sezgilerim, uzaktaki dostlarımla kurduğum bağlar olmuştu. Son derece alakasız birini düşünüp, sonra o gün ondan haber almak gibi şeylerden bahsediyorum. Ya da bir radyo programında bahsi geçen kitabı kütüphanenizden çekip aldığınızda açtığınız sayfanın tam da o sırada spikerin okuduğu sayfa olması gibi tesadüflerden. Bu tip olaylar yogaya ilk başladığımda sık sık başıma gelirdi. Hâlâ geliyor da, artık alıştım galiba. Üzerinde durmuyorum. İlk başta müthiş etkilenirdim ama. Ben acaba medyum mu oluyorum diye düşünürdüm.

Tüm bunların Hatha Yoga felsefesi, kozmolojisi içinde açıklamaları var. Prana’nın nasıl çalıştığını bilmek için Hatha Yoga’nın insanı nasıl tasvir ettiğini bilmemiz gerekir. Hatta belki önce Prana’dan başlamakta fayda var. Prana (büyük P ile yazılan) Puruşa’nın (Ruh) nefesidir der Rig Veda. Prana candır. Ölüyü diriden ayıran kuvvet. Kainata ivmesini veren akım. Elektik. Nehilerin akmasını, bitkilerin büyümesini, gözümüzün ışığını, tenimizin ısısını, nöronlar arasındaki iletişimi, karıncalar arasındaki iş bölümünü başlatan ve sürdüren zekadır. Güçtür ve güçlüdür. Prana hayattır. (Hayatım değişti, bu açıdan da problemli bir cümledir)

Prana daima akar. Dünya döndükçe, güneş sistemi, galaksiler ve kainat sürdükçe o akar. Bir mikro galaksi sayılan insanın içinde de akar. Yoga filan yapmanıza gerek yoktur. İlk nefeste başlar, son nefese ve hatta bir süre sonrasına kadar vücudun etrafında varlığını sürdürür. Sonra çıkar, gider başka yataklar bulur kendine, orada akar.

Hatha yoganın amacı Prana’a akacağı muntazam bir yatak açmaktır. Yani Prana’nın yolundaki taşları, kayaları, tortuları kaldırıp onun, o büyük zekanın insan adlı galaksideki akışını düzgün ve coşkulu kılmak için gerekli ön hazırlıktır Hatha Yoga.

Peki ne olur Prana insan adlı galaksinin farklı katmanları arasında yolunu, yatağını bulduğunda. Bunun için birazcık koşalardan bahsetmek gerekecek. Onu da cumartesi yapalım.

ARKASI YARIN DEĞİL ÖBÜR GÜN.

BİZDEN AYRILMAYIN. Sorularınız varsa aşağıya yorum olarak yazın.

 

Defne Suman

 

 

 

 

 

Yoga Psikolojisi

Ben yogaya ilk nefeste sevdalandım. Çok tuhaftı. Hiç bir şey beklemeden gittiğim kursun ilk dersinin sonunda şavasana’da yatıyorduk. Mat filan bulunmayan bir salondaydık. Yerler betondu. İnce, pamuk battaniyeler yaymıştık altımıza. Sabahtı henüz. Hava serindi. Saat erkendi. Kuşlar yeni uyanıyordu. Ders başladığında saat daha da erkendi. Hayatta uyanamam, dediğim bir saatti. Hayatta uyanamazdım sahiden de. Gitmeyecektim ben o kursa. Önceki geceki niyetim buydu. Evet, kayıt yaptırmıştım ama paramı ödememiştim. Ben o zamanlar çok yapardım böyle şeyler. Söz verir, sözümden dönerdim. Kayıt yaptırır, son dakika cayardım. Bu yoga kursu da böyle bir şey olacaktı. Sabahın o saatinde kim uyanabilirdi canım?

Ama kader ağlarını örmekteydi. (Zaten kader ağlarını hep örmez mi? Biz de bireysel seçimlerimiz sonucunda bir yere vardığımızı zannederiz.) Önceki gece ben o uzak ülkenin, o uzak kentinde bisikletimle geziyordum. Arkadaşlarım Meksika lokantasının sokağa taşan masalarında margarita içiyorlardı. Bisikletten inmeden onlarla uzaktan laflamıştım. Oturmamıştım. Aklımda her halde başka bir plan vardı, hatırlamıyorum. Tam yeniden bisiklete atlamış o uzak ülkeyi daha da uzak bir ülke olan komşusundan ayıran nehrin istikametinde pedal çevirmeye başlayacaktım ki Meksika lokantasının arka masalarının biri hareketlendi. O zaman fark ettim: Bir grup yaşı benden büyük farang (o ülkenin dilinde ecnebi) bana bakarak gülümsüyordu. Ben de gülümsedim. Tanımıyordum onları. O uzak kentte bir dolu farang yaşardı. Hepsi de birbirine benzerdi. Hepsi de Meksika lokantasında buluşurdu.

Pedala bastım. Tekerlekler döndü. O zaman gördüm: Güler yüzlü farangların arasında oturan ceylan gibi güzel bir kadın kalkmış, masaların arasından geçerek bana bir şeyler söylemeye çalışıyordu. Hayat bir roman ise ben döner o sayfayı bir daha, bir daha okumak isterim. Hayatımın kırılma noktasıdır o an. Bugün buraya, bu satırları yazmama neden olan karşılaşmadır o. Sizinle benim karşılaşmamız benim o akşam gidonu Meksika lokantasına kırmanın eseridir.

Farkında mıydım? Neredeeee? Kadın sesini duyuracak kadar bana yaklaştığında yarınki kursa gelip gelmediğimi sordu. O zaman uyandım. Yoga hocasıydı. Geçen hafta kapısını çalıp da kursa katılmak istediğimi söylemiştim. O da 20 Şubat grubuna adımı yazmıştı. Topu topu beş kişi alıyorlardı zaten. Kurs bir hafta sürecekti. Sabah 6da meditasyon başlıyordu. 7de hareket, teori, nefes mefes ve gerisini dinlemediğim bir sürü şey.

Ben adımı yazdırıp çoktan vazgeçmiştim. O karşılaşmaya kadar. O noktadan sonra artık ayıp olurdu. Bir masa dolusu insanın gözü üzerimdeydi. Ceylan gözlü kadın cevap bekliyordu. ( O gece ceylan gözlü müstakbel hocamın yaş günüydü ve yılda sadece bir akşam evinden çıkardı, o da o akşamdı. Bilmiyordum.O sokağa gidon kırmıştım. Geleceğimin yoluna girmiştim. Ama adım attığımız her bir an geleceğe adım atmıyor muyuz?) Ayağım tereddütle pedalın üzerinde gidip geliyordu. Sonunda evet dedim, evet geleceğim. Yarın sabah görüşürüz. 6da oradayım. Ben uzaklarda yaşıyorum. Sabah karanlığında bisikletle sizin yoga evinize gelmem o kadar kolay değil. Yoga evinizin yanı başındaki pansiyonda kalan bitli gezginlerden değilim ben. Dersten sonra çıkıp öğretmenlik edeceğim bir okulda. Aklımdan bunları geçirdim.

Ertesi sabah şavasana’da ben artık aklından bu küçük hesapları yapan kadın değildim. Yani evet yine oydum ama ondan fazlasıydım. Hem oydum, hem ondan fazlası. Bu, hayatı yaşarken kendini izleme hali yoga kursumuz derinleştikçe arttı. Artık kendimi çok dikkate alamıyordum. Bir şeyden hoşlanmadığımı düşünüyorum diyelim ki, bir yandan hâlâ o şeyden hoşlanmıyorum ama öte yandan o şeyden hoşlanmayan kadını bir roman karakteri gibi izliyorum.

Merak ettim, nasıl oluyor bu iş. Bu bir kafa çünkü. Kafa yani, hal değişikliği. Beynimin kimyasında bir değişiklik. Nefes al kollarını kaldır, nefes ver kollarını indir, bacağını arkaya at, hadi bir daha nefes al ile nasıl olur da ben kendini o kadar ciddiye alan kadın, ben beni ciddiye almayanların canına okuyan huysuz, arıza, huzursuz insan kendimi aşağılamadan hafiflemiş olabilirim?

O günden bugüne hatha yoga dinamiğinin insan zihnine, psikolojisine etkisi benim aklımı kurcalamaya devam etti. Okudum, izledim, kendimi ve insanları sonunda sadece nefes alıp verip hareket ettiğimizde neden dünya görüşümüzün, duygularımızın ve davranışlarımızın kendiliğinden değiştiğini anladım.

Bu yazı dizisinde, önümüzdeki günlerde siz bu konuyu anlayacağım.

Bizden ayrılmayın.

5a

Hayatımız bir Roman (sa ya?)

IMG_1870.jpgİnsan bir defa roman yazmayagörsün hayatın bir roman, tanrının da onun yazarı olduğu  düşüncesinden kurtulamıyor.

Eğer bu doğru ise, yani biz hepimiz bir romanın kahramanları, karakterleri isek (olamaz mı? bal gibi de olabilir) dertleriniz eskisi kadar büyük görünür mü gözünüze?

Yoga bize bu mesajı verir aslında.

Eğer her şey bir yanılsama ise ve değişimin kendisinden başka sabit bir şey yoksa evrende, bir vakit gelip de uzaktan bakacaksa ruhumuz tüm bu hayatlar, kitaplar, hikayeler silsilesine, dert etmeye değer mi herhangi bir şeyi? Yogadan baktığımızda bu tarz düşünce bir uyanışı simgeler. Tıpkı sevdiğimiz biri vakitsizce öldüğünde, dünyanın düzenine ve kadere isyan ederken önümüzde açılan pencere gibi. Uyanış.

Ama ben şimdi bunu yazmayacaktım sevgili sanga.

Salı sabahından beri düzenim tıkır tıkır işliyor diye çok mutluyum. Ufak tefek sapmaları saymazsak hazırladığım program, sabah yoga, kahvaltı, hava alma ve öğleden sonra odaya kapanıp 4-5 saat okuma, yazma ile iştirak etme düzeni üç tam gün boyunca sürdü. Bugün de dördüncüsü. Sabah, program itibarı ile yoga, kahvaltı, duş, giyinme, Bey’in hazırlığı gibi işleri bitirip hava almaya çıktım. Atina’nın havası bugünlerde bana Ankara’yı hatırlatıyor. Pırıl pırıl bir güneş, insanın derisini kesen kuru soğuk. Bir de üzerine masmavi bir gökyüzü. Ankara’dan farklı olarak çıktığınız bir tepeden ya da terastan görünen ışıltılı deniz.

Evin önünden kalkan troleybüse binip Sintagma Meydanı’nda indim. Sintagma meydanı buranın Taksim meydanı. Yazmıştım. Taksim’in yeşilkenki, çiçek tarhları, fıskiyeli havuzları varkenki eski halini, AKM’den klasik müzik titreşimleri ile alkışların meydana sızdığı zamanlarını hatırlatıyor. Neyse geçelim. Taksim’in bizden çalınması büyük bir acımdır. Ama Taksim, Beyoğlu tarih boyunca bir gruptan çalınıp diğerine verilmiştir. Şimdi olan da odur.

Sintagma’dan aşağı yürüdüm. Ortalık kalabalık. Neşeli insanlar. Cuma neşesi. Kahveler, pastaneler hafta sonu için hazırlanıyor. Public kitapçısından alacağım bir kitap vardı. Ta, ne zaman sipariş etmiştim. Hazır önündeyken girdim. Kitabım beni hâlâ bekliyormuş. Aldım. Public kitapçısının biraz aşağısında bir kuyumcu var. Bir buçuk, belki iki sene önce teki kaybolan küpemden kolye yapsın diye ona bırakmıştım. Sonra bir türlü gidip alamadım. Alamadıkça kafamda büyüdü mesele. Daha da gidemedim. Sanki kuyumcu bana kızacak. Kızım sen neredesin, bu kadar mı kıymet veriyorsun sen el emeği göz nuru incilerine, diyecek. Böyle, böyle inanır mısın Sangacım sen de bir yıl, ben diyeyim bir buçuk, o inci küpe orada bekledi.

Bugün şeytanın bacağını kırdım, girdim dükkana. Meğer ben orada sadece kolye olsun diye bir küpe teki değil, ayrıca küçültülsün diye bir de yüzük bırakmışım. Kuyumcu bir şeyler söyledi. Duymaktan korktuğum şeyleri söylemiş olması çok muhtemel. Ama bir dili yedi yaşındaki çocuk seviyesinde konuşmanın şöyle bir avantajı var: ne dendiğini anlamadığınız zaman gülümsemeye devam ediyorsunuz. Tüm açıklama çabalarınızı, aman sakın ola ki beni yanlış anlamayın kaygılarınızı yavaşça yere bırakmanız gerekiyor. Bıraktıkça anlıyorsunuz ki aslında herkes kendisiyle meşgul.* Yani sizinle ilgili fazlaca da düşünmüyorlar. Parasını ödedim mi, ödemedim mi onunla ilgili o sırada kuyumcu.

Ödedim. Çıktım. Aklımdan size yaza yaza yürüdüm. Bu aralar aklımdan size çok yazıyorum. Yoga yaparken yazıyorum. Yoga yaparken sizinle konuşuyorum. Anlatıyorum. Bakın bugün ne bekledik, ne bulduk. On dakika sabit oturalım dedik, khaki’ye katladık, Surya Namaskara ile başlayalım dedik Chaya Yodha Sanchalanam’da bulduk kendimizi. Anlata anlata gidiyorum ben. Biraz size, biraz da hocama.

Bir kitap daha almak istiyordum ama dükkan ters tarafta kalmış. İçinde sigara içilmeyen sessiz sakin bir kahve var. (Atina halkı AB’nin sigara yasağına çok sıkı isyan etti. Hemen hemen tüm kafeler hâlâ duman altı. Yılın dokuz ayını kaldırıma çıkartılmış masalarda geçiren bir şehir için çok önemli değil belki ama işte geriye kalan o üç ayda içeri adım atamaz oluyor insan.) Kolonaki (Atina’nın Teşvikiye-Maçkası) tepelerindeki Ntemonte cafe ise temiz hava ve huzur yuvası. Organik kekleri, günün çorbaları, sandviçleri, çok şık masaları da var.

Size yazmak üzere buraya geldim.

Hayat bir roman ise ve ben bir roman kahramanı isem, tanrı da bu kitabın yazarı oluyor. (Eğer yazdığım romanlar evrenin bir yerinde hayat buluyorsa, ben de tanrı oluyor muyum bu durumda?) Eğer tanrı bir romanın yazarı ise, ben onun hakkında şunu biliyorum: Karakterlerinin kaderini sen belirlersin ama onlar kendi başlarına bir şey yapmaya karar verdiklerinde de bırakırsın yapsınlar. Bazı karakterler onlar için çizdiğin kaderi beğenmezler. Bazıları isimlerini beğenmez. İsimlerini değişirince konuşurlar, canlanırlar. Bazılarının başına olay örgüsüsü ve nedensellik icabı bir şey gelmesi gerekir. Bazısı ölür bu yüzden. İradeleri hem vardır, hem yoktur. Hayatlarını bir yandan önceden çizilmiş bir olay örgüsü belirler, bir yandan da örgünün ilmekleri atılırken verdikleri kararlar.  In between tam da böyle bir şeydir. (Ayça)

Ne o. Ne o. Neti. Neti. Ne irade, ne kader. Hem kader, hem irade. Ne çaba, ne teslimiyet. Hem çaba hem teslimiyet.

Öğrencilerin en büyük karın ağrısı çaba ile teslimiyet arasında çizilecek sınırı bir türlü kestiremeyişleridir. Çaba genelde istenmeyen bir şeye kendini zorlamak, teslimiyet ise tembellikle karıştırılır. Karın ağrısı da bundan gelir. Kör noktalarına düşen tembelliklerini işaret ettiğimde öğrencilerin büyük çoğunluğu göz yaşları içinde itiraz ederler. Ülkemizde tembellik çok feci bir kabahattir. Tembel olanın sevilmesi söz konusu bile değildir. Tembelliğini işaret eden bir hoca seni kesin olarak sevmemektedir. Hemencecik bir zincir kurulur. Bir gün bunun da yazısını isterim ama hocanın durduğu podyumdan görünen gerçek şudur: tüm öğrenciler sevilesi varlıklardır. Gayretkeş ya da ürkek, girişken ya da çekingen, obsesif veya tembel olmaları bir hocanın yüreğinde uyanan sevgiden son derece bağımsızdır. O kadar bağımsızdır ki hoca bu bağlantıların kurulduğu cümleleri okuduğunda güler.  (Alper)

Öte yandan obsesiflik de tembellik de işaret edilmesi gereken özelliklerdir. Biz kendi başımıza bu özelliklerimizi göremiyor olabiliriz. Güvenilir bir hocanın, yargılamadan işaret ettiği yerlere itiraz etmeye gerek yoktur. Çok az kimse tembel olduğunu kabul eder. Neden? Çünkü sevmediği şeylerin peşinde koşarak zaman geçirmeyi çalışkanlık zanneder. Yıllar önce bir kaç öğrencimle beraber Leros kursu sonrasında hep beraber tatil yapıyorduk. Bir tanesinin günlerce günlerce, belki bir hafta boyunca bir defa bile kendi yogasını yapmadığını fark ettim. Şu kalçam ne zaman açılacak sizce, diye sorduğu anda da tembellik etmekten vazgeçerse çok kısa sürede açılacağını söyledim. Ne tembeli, kim tembel, siz biliyor musunuz ben iş hayatında ne kadar yoruluyorum, şimdi tatildeyken… diye başlayan itiraz konuşmasını itirazsız dinledim.

Yogada çaba (abhyasa) kendimizi sevmediğimiz şeyleri yapmaya zorlarken harcadığımız enerji değil. Teslimiyet (vairagyam) ise o zorunlulukların sonucunda yorgun düşen bünyeyi uyuşturmak, uyutmak değil.  Abhyasa sevdiğimiz şeylere vakit ve kaynak ayırmak için gösterdiğimiz gayret. Sabah yogasına şevkle (Beste’nin hocasının dediği gibi: düşünmeden kalk, düşünmeden kalk) kalkabilmek için akşamdan yapılacak düzenlemeler (erken yatmak, az yemek, uyanınca oyalanmadan, enerji tüken sosyal medya vs ile kaynak yitirmeden “mat”ın üzerine çıkmak). Bu sabah yoga için odamın kapısını, perdesini kapatırken bizim Bey dedi ki, “sanırsın ki her sabah yogaya giderken bir aylık seyahate çıkıyorsun!” Haklı. O bir saat rahatsız edilmemek için ardımda tıkır tıkır işleyen bir ev bırakıyorum ki yokluğum kimsenin dikkatini çekmesin. Abhyasa böyle bir gayret. Teslimiyet, yani vairagyam ise elinden gelen her şeyi yaptığın halde o günkü yoganın önüne çekilen setler karşısında beyaz bayrak açmak. Niyet tamdır ama hastasındır, ateşin çıkmıştır, çocuğun hastadır, çocuğunun sana ihtiyacı vardır, eşinin, dostlarının sana ihtiyacı büyüktür, bürokratik bir mecburiyet çıkmıştır, uçağın sabah erken kalkacaktır. Böyle durumlarda “Durdurun dünyayı ben yogamı yapmadan şuradan şuraya gitmem!” demeden olay örgüsünün icap ettirdiği adımları atmak vairagyamdır(Gülçin, 2 Şubat yazısı doğuyor!)

Bu sabah yogamı bitirdikten sonra boş gözlerle kitaplığıma bakıyordum. Hâlâ alfa dalgalarındaydım. Mutlu bir yogaydı yaptığım. Tanrının (hikayemin yazarının) beni sevdiğine “E, herıld yani!” kuvvetinde inanarak bitirdiğim bir yoga seansını tamamlamıştım. Elim bir kitaba gitti. Emanet Zaman’ı yazarken aldığım ve sonradan sık sık Emanet Zaman ile ismi karıştırılan Emanet Çeyiz adlı kitabı. Emanet Çeyiz’i ben Beyazıt Sahaflar Çarşısı’ndaki bir kitapçıdan almıştım. Kahvaltı sofrasına otururken ortadan bir yeri açtım. Tak, tam da şu aralar yazdığım romanımın kilit sırrına ilişkin bir anı çıktı karşıma. Şaşkınlıkla okudum. Sonra kitabı şöyle bir karıştırdım. Hayır, kitabın başka hiçbir yerinde benim yeni romanın düğümünü çözecek olan o bölge ve o bölgedeki katliamdan bahsedilmiyordu. Sadece benim açtığım bölümde… Bu sahneyi şimdi bir romana koysanız, editörünüz gerçekçi değil diye itiraz edebilir. Ama kahramanı olduğumuz şu hayat denen hikaye, edebiyatı daima sollamamış mıdır?

Okuduğum bölümün izini sürerek ilerledim ve yeni bir solucan deliğine girdim. Ucunun nereden çıkacağını siz yeni roman çıkınca öğreneceksiniz.

Şimdi, günlük programımı sürdürmek adına aranızdan ayrılıyorum. Bu yazıyı baştan okumayacağım. Aranızdan bir hayırsever editör bulduğu yazım yanlışlarını, telaşlı parmaklarımın unuttuğu sözcükleri, anlam kaymaları ile düşük cümleleri toparlarsa çok sevinirim. (Ayça?)

Hepinizi öptüm.

Dolunaya beş var.

Defne.

 

Bu yazı 28günyoga için yazılmıştır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

*Murat Gülsoy’un bir kitabının ismi

 

Bunu (mu) ister Patanjali’miz?*

Aparigraha sthairye janma kathanta sambodhah

Patanjali’nin Yoga Sutraları 2.39

Bunu (mu) ister Patanjali’miz?

Defne Suman

Ne zaman Patanjali’nin aparigraha ilkesini düşünsem aklıma Zürih’de kaldığım bir pansiyonun kuş yuvası gibi çatı katı odasında bıraktığım sırt çantam gelir. Tam on yıl oldu. Ben hâlâ düşünürüm, eşyalarımı bulunca pansiyon sahipleri ne yapmıştır? Akıllarına nasıl bir senaryo gelmiştir? Polisi aramışlar mıdır mesela? Yoksa bir çanta dolusu kıyafeti, kitabı, kalemi, ayakkabıyı, iç çamaşırını ardında bırakan misafirlere alışık mıdırla? İsviçreli İsviçreli dudak büküp, omuz mu silkmişlerdir?

Baştan alayım: Tam tamına on yıl önce bu aralar. Ben Zürih’te bir yoga kursundayım. Oradan Londra’ya, Amsterdam’a, Berlin’e, oradan da bir Yunan adasına gideceğim. Amerikan pasaportumun ilk yılı ve vizesiz dolaşmanın suyunu çıkaracağım. Nerede ucuz bilet, oraya gideceğim. Orada ne bulacağım hiç önemli değil. Zincirlerinden kurtulmuş bir Türk kadını nasıl olurmuş tüm Avrupa’ya göstereceğim. (Hayır, ikinci durak Londra’da yalnızlıktan bunalıma girip İstanbul’a döneceğim ama konumuz bu değil, geçiyorum.)

Zürih’te yoga kursundayım. Henüz Ustam ile tanışmamışım. Serseri mayın misali bir yoga kursundan diğerine dolanıyorum. Her şeyi, her şeyi denemeliyim! Aştanga, Iyengar, (yin yoga henüz keşfedilmemiş), Kundalini, Tayland’da vipasana, Hindistan’da aşram, uzaktan eğitim ile Ayurveda. Zürih serseri mayının duraklarından biri. Adı az bilinen ama seveni çok bir hocanın peşindeyim. (Hocanın Zürih sokaklarında elini atsan ellisini bulacağın süper spor, süper lüks Porshe’lara içinin gittiğini görünce ondan soğuyacağım ama buna daha var.)

Dersler iyi gidiyor. Belki biraz fazla akrobatik ama hocanın sohbetlerine doyum olmuyor. Zaten hoca da benim kulağıma kadar gelen şanını bu satsang’larına borçlu. Yoga sohbetlerine yani. Ben de en çok sohbetler için oradayım. Akrobatik numaralara da tahammül ediyorum.

Sohbetlerin birinde aparigraha ilkesinden söz ediyor hoca. Patanjali’nin sekiz dallı yogasının ilk dalı olan yamaların beş yaprağından biri: Aparigraha. Tuttuğuna sarılmamak, bırakmayı bilmek, tok gözlülük, sadelik, basitlik gibi anlamları var.

O anlatıyor. Ben pansiyondaki bavulumu düşünüyorum. İçindeki her şey lüzumsuz geliyor. Her şey. Oysa küçük bir çanta. İçinde fazla bir şey yok. Ama işte incecik vücutlarında dev gibi bir göbek gören anoreksi hastası genç kadınlar gibi ben de o küçük çantanın içinde beni aparigraha’dan mahrum bırakan şortlar, etekler, pabuçlar, kitaplar, neler neler görüyorum. O çanta gözümde Sisifos’un yuvarlayarak bir dağın tepesine çıkartması gereken kayaya dönüşüyor. Sanki onları atabilirsem sırtımdan içimdeki eksik parça tamamlanacak. Patanjali’nin ve tüm bilge hocaların bahsettiği tatminkar, huzurlu, bilge yogiye evirileceğim.

Hayır, çantanın içindekileri atmak yetmez! Bir lokma, bir hırka yogi olmak istiyorsam çantanın tamamını bırakmalıyım. Bırakabilmeliyim. (Bunu ister Patanjali’miz.) Zürih’deki son sabah pansiyondaki kuş yuvası odamdan, dürüp de el çantama sığdırdığım bir tayt, bir atlet ve sırtımdaki kıyafetlerimle çıkıyorum. Ne var ki? Yıkar, yıkar giyerim. Buyurun size aparigraha. (Patanjali göklerden beni gururla izliyor, eminim.) Sırt çantamı içinde sevdiğim, canı gönülden bağlandığım bir takım nesnelerle beraber yatağın yanında, yerde bırakıyorum. Kapıyı üzerine çekiyorum.

Sonraki durak Londra’da, hayatımda herhalde (inşallah) son defa yaşadığım youth hostel gecelerimde içimdeki eksiklik hissinde zırnık eksilme yok. Ruhumdaki doyumsuzluğu Zürih’teki hocanın spor arabalara merakına veriyorum. Beni hayal kırıklığına uğrattı. Gerçek bir yogi olsaydı, spor araba görünce heyecanlanmazdı! Başka bir kursa gideceğim. Başka bir hoca içimdeki eksik parçayı bulup şıp diye yerine yerleştirecek. Aparigraha ilkesi de tamam zaten. Çek attım yanına. Yakınlarda ne stüdyolar var, bir bakayım. Yarın sabah ilk iş yoga dersine giderim.

Eğer zaman sandığımız gibi düz bir çizgi değilse, hayatın farklı dilimleri ince tüllerle birbirinden ayrılmış hücrelerde aynı anda yaşanıyorsa, mesela ben size bu satırları yazarken, Zürih’te bir pansiyonun çatı katında otuz üç yaşında bir Defne sırt çantasının üzerine kapıyı çekiyorsa, ona şöyle seslenmek isterim:

Sevgili genç dost! Dur. Dur ve dinle. Aradığın eksik parça ardında bıraktığın çantanın içinde gizli. Onu sırtına tak ve evine dön. Her sabah uyan, evin bir köşesine matını yay, nefes al ve nefes ver. Aşramlarda, vippasanalarda, yutarcasına okuduğun kitaplarda, kurslarda, workshoplarda, titi’lerde öğrendiğin bilgiyi hazmet. Daha fazla arama. Hayata bak. Ve ilişkilerine. Aradığın o eksik parçayı serseri mayın gibi o kurstan bu kursa, o stilden bu stile dolanarak bulamazsın. Patanjali’nin yamalarını zorlayarak yogi olunmaz. Yoga yolunda ağır ağır ilerlerken onlar içinde olgunlaşacaktır. Bir çiçeği filizinden çekip büyütemezsin. Küçük Prens’in Gül’ü biriciktir. Çünkü bir tanedir. Ve onundur. Sen her gün suyunu ver, o kendi büyür.

Şiddetsizlik ilkesi adına proteine muhtaç vücudunu etten, balıktan mahrum edersen esas şiddeti sen uygularsın. Yoga adına yapılması gerektiğine inandığın şeyleri hiç de içinden gelmeden yaparsan, yalan söylemiş olursun. Sade bir yaşam hırsıyla elindekini, avucundakini ardında bırakmak açgözlülüğün sinsi bir versiyonundan başka bir şey değildir.

Tak o çantayı sırtına. Dön evine. Kendi yoganı yap. Yoga sana hediyesini verecektir. Öğrenci hazır olduğunda hoca onun karşısına çıkacaktır.

 

*Bu yazının orijinali Yoga Journal Türkiye’nin 17. sayısında yayımlanmıştır.

 

sayi17_sonbaharkis2017_defnesuman1
Foto: Fatoş Ş. Pınarbaşı