Bir Pabuç Gibi

Hocanın karşısında oturmuş beni gözlerken öğrendiklerim (ve sizden çok kendime söylediklerim) :

Bir pabuç gibi bırakacaksın kendini kapının dışında yoga öğrenmeye geliyorsan. Hocanın gözündeki imgenin zerre kadar önemi olmayacak. Bir ruhtan diğerine akan bilgiyi taşımaktan başka işe yaramayacak bedenin ve zihnin. Gerisini dedim ya, bırakacaksın pabuçlarının yanında, kapının dışına. Hocanın karşısında oturan insanlar kimlikten, kişilikten, benlikten, bellekten bağımsız organizmalar. O platformdan görünen manzarada bir büyük vücudun kolları, bacakları, gövdesisin. Tek nefes alıp veriyor bütün oda. İyi bir orkestra gibi. Akordu bozuk enstruman ahengi bozacak ve o zaman hoca kızacak. Amma kızdığı zaman senin varlığına değil kastı. Senin içindeki ahengi engelleyen parçana kızacak. Hakikatten bıraktıysan kendini pabuçların yanına, gücenmezsin. Hoca senin karşında değil, yanındadır. Akordu bozuk telini sana göstermekten başka bir derdi yoktur. İçindeki dangalağı beraber bulup eğitmekten başka bir emel gütmez. Madem bir hocanın önünde diz çöktün, onuna beraber çalışmalısın. Kafa tutmak, küsmek, yanlış anlaşıldığına yanmak, şu bu onlar hep kapının dışında bıraktığın parçana ait kalacak, sen yola devam edeceksin.

Bu bir.

İkincisi: Esrarlı bir alem yoga. Esrarını bir meşale gibi taşıyacaksın. Orta yerde yapmayacaksın mesela. Yalnızsan ve ilgi çekmek istiyorsan yogayı değil, şahsi çeşnini ortaya koyacaksın. Şahsi çeşnin pabuçların yanına bıraktığın parçanda saklıdır ve pabuçların kadar mühimdir bu hayatta yürürken. Ve fakat o çeşniyi yogaya sokmayacaksın. O kadar. Sanat, edebiyat senin benliğini ifade etmen ve insanlığa sunman için sana armağan edilmiş imkanlardır. İnsanlarla temas istiyorsan sanata başvur. Edebiyata başvur. Yoganı kendine sakla. O mahremdir. Dünyada daha çok insan yoga yapsın değil, bu disipline hak ettiği saygıyı gösterilsin diye uğraş. Yogayı aktaracaksan derslerin dışında bir kanalla, mesela sosyal medya ile, bilgi vermek için aktar. İlgi çekmek için değil. Bilgi dışarıdan gelmez. İçinde kayıtlıdır. İçtendir. Sana münhasır varoluşun kodudur. Herkesinki ayrıdır. Sanırım ki Tanpınar’ın şahsi çeşni dediği de budur.

Üç:

Yalan söylemeyi bırak. En ufak bir yatırım varsa aklında, gör onu. Ben bir şey beklemeden buraya geliyorum, büyük bir yalandır. Önce onu gör. Görmezsen tanımazsın. Tanımazsan bırakamazsın. Neden buradasın? Hoca sonsuza dek seni görmezse ve adını öğrenmezse gözünün içine asla bakmaz ve sana el vermezse ve hatta verdiği eli geri çekerse sen yine burada olur musun? İnsanevladı bir topluluk içinde yer edinmek ister. Bu topluluk seni dışlar ve yapayalnız bırakıırsa yine gelir misin? Öykü yazmak istiyorum diyorsun. Çantanı aç ve bak, yanında romanın, öykün var mı? Günün fonunda sana eşlik eden, çantanın içinden seni çağıran bir kurmaca dünyası hayatının, zihninin parçası değilse yazamazsın. Edebiyat ancak ona zaman verirsen sana ödülünü sunar. Yoga öğretmek istiyorum diyorsun, her sabah tek başına yoganı yapacak kadar seviyor musun onu? Bir daha asla yoganın güzel, zarif hareketlerini, nefsini çoşturan yogik zaferlerini sosyal medyada ya da şu bu kursta bu kursta sergilemeyecek olsan yine de her sabah yoganı yapar mısın?

Böyle böyle şeyler işte…

Kısa kısa yazdım. Derse yetişiyorum. Bence yetişir ama konuyu biraz açar mısın derseniz o da olur. Yorumlarınız için çok teşekkürler. Her biri yüreğime işledi. İyi ki varsınız. Umarım yine yazarsınız…

Defne.

 

Herkes Yaralı

IMG_8260Ben artık bloglar okunmuyor sanıyordum. Sizden gelen yorumlara sevindim. Heyecanlandım. Teşekkür ederim.  Madem okuyorsunuz, ben de yazayım.

Dün de söylediğim üzere Budapeşte’deyim. Yoga hocalarımın düzenlediği kursa öğrencilerimle beraber geldik. Budapeşte’ye ilk defa on sene önce (Yakın geçmişe ait gibi gelen 2009’dan on sene öncesi diye söz etmek tuhafıma gidiyor ama hakikat bu.) yine Shandor ve Emma hoca ile çalışmak üzere gelmiştim. Bu yoga okulundaki ikinci senemdi. İlk iki yılın kurslarını ABD’de tamamladığım için Avrupalı Shadow Yoga camiası ile ilk defa karşılaşıyordum. O sene, ilk senem diye mi bana öyle geldi bilmiyorum, sınıf arkadaşlarımla pek güzel kaynaşmıştık. O zamanlar küçük bir gruptuk ve benim katıldığım kursa büyük toplar değil, onların öğrencileri gelmişti. O zamanlar aramızda hocalık eden kimse yoktu. Her dersin sonunda çıkıp Budapeşte Operası’nın arkasındaki bir kahvede oturuyor, kruvasan yiyorduk. Son gün de Tuna nehri kıyısında pikniğe gitmiştik. Sınıf arkadaşlarımın beni daha ilk seferden nasıl candan kucakladıklarını hiç unutmadım.

Aradan on yıl geçti. Sınıfımız büyüdü. Biz büyüdük. O ilk grubun yarısı yogayı bıraktı. Diğer yarısıyla seksen kişilik grubun içinde göz göze geliyoruz, başka türlü gülümsüyoruz birbirimize. Bir çoğumuz bu okulun öğretisini aktarmaya hak kazandık şimdi. Arka sıralardan önlere yaklaştık.

O zamanlardan beri değişmeyen şeylerden biri kurs günleri boyunca oturttuğum ritim. Tek başına yakaladığım bu ritim bana huzur veriyor. Yazmam için ilham, yaratıcılık için avare zaman yaratıyor. Mâlum yogada ritim çok önemlidir. Ritmi apana vayu belirler. Ritim nefesin organizmadaki gezintisini ahenge sokar. Burada her gün aynı şeyleri yapıyorum. Ezberden veya muhakkak şu saatte şunu yapmalıyım zihniyetiyle de değil. “Bıraktım akışa bakalım ne çıkacak bahtıma” tembelliği ile hiç değil.

Derslerimiz sabah 7-9 arası. 6:30da sınıfta olmakta fayda var. Hocamız erkenci. Dersten sonra hep beraber kahve içiyoruz. Öğlen yemeğini erken yiyorum ki akşam dersine kadar erisin her şey. Akşam dersi 16:00-18:00 arası. Kahveden sonra çabuk bir alışveriş ve eve dönüş. Her gün taze ve yeni bir yemek pişiriyorum. Bu kurslarda dışarıda yemek yemek akıl kârı değil. İnsanın canı saf besinler istiyor zaten. Basit bir iki sebzeyi pişiriyorum. Yanında pilav. Sonra evde oturup derste öğrendiklerimi yazıyorum. Kitap okuyorum. Müzik dinliyorum. Turistik koşturmaları yıllar önce bıraktım. Evden okula, okuldan kahveye, çarşıya sonra yine eve, okula, eve. O kadar.

Yemek yaparken ve sonra yerken sesli kitap dinliyorum. Döne döne okuduğum kitapların sesli kitap versiyonları bilgisayarımda kayıtlı. Bu aralar Tom Robbins’in “Sıcak Ülkelerden Dönen Vahşi Sakatlar” romanını dinliyorum. Tayland yıllarında okumuştum. Sonra birkaç defa daha okumuştum tabii. Yemek yaparken duyduğum sahneler sanki kendi anılarım gibi. Bazı romanlar öyle zaten. Öyle bir bilincinize işliyor ki karakterleri eski dostlarınız, içinde geçen sahneleri de anılarınız gibi geliyor.  O kitaplardan birini tutkuyla, zevkle okuyan biriyle karşılaştığımda ruhum bir yandaş bulmuş oluyor. Seviniyorum. Bir insanı tanımamın en iyi yolu onun yüreğine işlemiş romanı okumaktır bence. Kokia ile tanıştığımızda hemen dost olacağımızı iki şeyden anlamıştım: O da Küçük Şeylerin Tanrısı’nın dünyanın en iyi romanı olduğunu düşünüyordu ve Famous Rain Coat çalmaya başladığında müzik setinin repeat düğmesine basıyordu. Şimdi Pınar okuyor Küçük Şeylerin Tanrısı’nı. Artık onunla da ortak bir dünyamız, çekiştireceğimiz karakterlerimiz ve beraber derman arayacak dertlerimiz var.

Yemek yapar sonra yerken, bulaşıkları yıkayıp kaldırırken sesli kitap dinlemek bana çocukluğumu hatırlatır. Küçük Prensi kasetten dinlerdim. Başa sara sara. Başka öykülerim, masallarım da vardı. Ama en çok Küçük Prensi dinlerdim. Tek çocuk olduğum için sanırım, ancak bir evde yalnız başıma kaldığımda kendimi yüzde yüz rahat hissediyorum. Boş duvarlara bakıp, oh diyorum. Nihayet benimle ben baş başa kalabildik.

Huzur.

Son haftalarda talihsizliklerin ardı arkası kesilmedi. Çok da hazırlıksız yakalandığım bir dizi aksilik beni buldu. Üzerine küçük kedimiz Mili’nin tehlikeli corona virüsü kaptığını öğrendik. Çok hastalandı Mili. Bir gece sanıyorum ölümden döndü. Başka dertlerle boğuşuyordum. Çok sevdiğim bir canlının buz kestiğini fark edince aklım başımdan gitti. Orada ipin ucu kaçtı. Gülçin’le Mili’yi veterinere zor yetiştirdik. Testlerin sonucu vahimdi. Yüksek titreli corona. O zaman anladım ki nice zamandır, belki yıllardır, biriktirdiğim acıların, yasını tutmadığım kayıpların, üzerini kapatıp karanlık bir rafa kaldırdığım kaygıların, metanetle karşısına dikildiğim azapların miadı doldu. Mili’nin hastalığı son damlaydı. Bardak taştı.

Bir hafta boyunca ağlamaktan içim dışıma çıktı. Beni kimse avutamadı. Kucaklamalar yeterince sıkı değildi. Korunaksız, uzayda bir başına kara deliğe doğru çekilir gibi hissediyordum kendimi. Mili yaşıyordu. Yaşatmak için herkes elinden geleni yapıyordu ama yüreğime o gece çöreklenen kaybetme korkusu çok tanıdık bir yerde sızlıyordu. Serinkanlı zamanlarımda bu hissi geri sarıyordum. Ben bu yürek yanmasını ne zaman hissettim? Sevgilim beni aldattığında, terk ettiğinde, hoşlandığım bir adam benimle bir gece yatıp sonra yüzüme bakmadığında, köpeğim Cuma’yı Sundance’e bırakıp eve döndüğümde, yaz sonu tatilinde Narlı’dan dönerken Yasemin’le arabalarımız ayrıldığında, yine yaz sonunda kuzenim Esin Amerika’ya döndükten sonra beraber oynadığımız odaya girdiğimde, annem iş seyahati için Almanya’ya gidip beni teyzemin evine bıraktığında, babamsız evde gece yarısı uyanıp hırsızdan korktuğumda… Hep aynı ağrı. Karın boşluğumda yumru büyüklüğünde bir sertlik, kalbimi bir karga gagalıyorlar gibi bir acı, sigaraya başlamışım gibi bir sıkışma.

Bu ağrıyı, onun gelen, giden, ölen, aldatan, terk eden kişilerden bağımsız olduğunu bilecek kadar çok tecrübe ettim. Ne demiş Sezen Aksu? Acıyor aynı yerden her şeye rağmen. Ne akıl kar ediyor, ne fikir o sırada. Yaralı tepeden tırnağa herkes yaralı…

Tüm parmak uzatmalardan arınıp, gardları düşürdüğümde ağrının içinde şunların bulunduğunu görüyorum: Bolca yalnızlık. Dermanı bulunmayan çaresizlik. Korunma, kollama gereksinimi.

Ve hepsinin ötesinde ve etrafında korku. Saf, korku. Dehşete varan bir korku. Varoluşa dair bir korku. Hayat buymuş. Bir kayıplar zinciri. İlk nefesimizden beri bir şeyleri yitiriyormuşuz. Hayat yitirdiklerimizin peşi sıra ipe dizilmesiymiş.  

Uyanmak istediğim bir yarın yoktu. Uyanacağım yarında hasta bir kedi, hasta bir koca, benden ilgi ve ihtimam bekleyen iki hoca ve ters giden talih vardı. İlk defa babamın nasıl bir ruh haliyle intihara karar verdiğini anladım. İnsan bu kafayla bir iki ay yaşarsa ve zaten yetmiş yaşındaysa tetiği çeker, vurur kendini. Kesin bilgi.

Yasını tutmadığım kayıplarım herhalde böyle bir yükleme bekliyordu, zincirinden boşandı. Benim de ağlamaktan içim boşaldı. Babam öldüğünde doğru dürüst ağlayamamıştım. Mili’nin hastalığından babamın acısı çıktı. Kokia’nın gün be gün yiten sağlığı. Evliliğimizin yitirdiği el ele yürümek, tuvaletti, merdivendi, rampaydı hesabı yapmadan gezmek, beraber yüzmek gibi basit ama değerli yaşantıların kaybı…  On haftalık hamileliğimde düşürdüğüm bebek, yıllar önce kendi isteğimle aldırdığım bir diğeri. Ölen hayvanlarım. Yitirdiğim aşklarım. İntihar eden dostlar… Hepsi birden üzerime yıkıldı. Kayıplar dağı altında ezildim ben. Sarıldılar, sarmaladılar ama hiç biri yeterince sıkı gelmedi, kucakladılar ama o korunmasızlık hissimi, dehşete varan korkumu içimden silemediler.

Bu kursa, Budapeşte’ye gelmeyecektim. Hastalanan kedimle İstanbul’da oturup kafamı dinleyecektim. Sonra hocamın birkaç sözü beni ikna etti. Öğrencilerimin sessiz davetini de duydum. İyi ki gelmişim.

İyi ki gelmişim çünkü içimdeki dehşete varan korku, korunmadığım ve kollanmadığım hissini içimde uyandıran şey Tanrı’yla bağımın kısa bir süreliğine kopmasıydı. Bunca talihsizlik peşi sıra beni bulunca ben Tanrı’yı yitirdim. Oysa yoga benim için her şeyden önce Tanrı’yla buluşma, O’nunla konuşma ve kendimi ona teslim etme imkandır. Buraya, Budapeşte’ye gelip de hocaların karşısına öğrenci olarak oturduğumda o bağ geri geldi. Yeniden güven doldu içime ve korunduğumu, kollandığımı hissettim.

Bugünlük bu kadar olsun.

Hocaların karşısında öğrenci olarak kendimi izlerken keşfettiklerimi de yarın yazayım. Bu kadar ağır olmaz hem.

Esen kalın!

D.

DSC00392
10 yıl önce yine Budapeşte’de Sınıf arkadaşlarımla /My Shadow Yoga classmates 2009 Budapest

Rüya Yorumu

Dün gece rüyamda ilk yoga hocalarımın katlediliğini duyuyordum. Psikopat bir öğrencileri bir gece evlerine girerek onları bıçakla doğramış. Üzüntüden, çaresizlikten çılgına dönüyor, sorup soruşturuyordum. Maalesef doğru, diye yanıt veriyordu sorduklarım. Rahatsız uykumdan 5.30 gibi uyandığımda içime su serpildi.

Bu rüyayı neden gördüm?

Tayland’daki ilk hocalarım rüyama çok sık girerler. Bu rüyaların hemen hepsinde kendimi huzursuz hissederim. Kapılarına kadar giderim, açmazlar. Ya da biri açar, benimle ilgilenmez, diğeri hiç karşıma çıkmaz. Veya o kente giderim ama bir türlü onların sokağına girmeye cesaret edemem. Onları bırakıp gittiğimde içimde çöreklenen suçluluk duygusundan hâlâ kurtulamadım sanırım. Onlar beni yoga dünyasına getiren ve orada yetiştiren ebeveynlerimdi ve ben bir gün onları terk ettim. Tam da artık seni yetiştirdik, şimdi sen de bizimle beraber çalışırsın, okulumuzun yeni hocası olursun dedikleri bir aşamada ben Tayland’dan ayrılmaya karar verdim. Oysa ne çok istediğim, hep hayalini kurduğum bir şeydi. Ben de Nong Khai Alternative Center’da ders verecektim. Ömrümün sonuna kadar orada, onlarla, onlar gibi yaşayacaktım. Bir sevgilim eksikti ama Nong Khai’de insan sabit durduğunda muhakkak yoldan geçen birileri kollarına düşüyordu.  Bu şahane hayata yerleşmek isteyecek birisi karşıma kesin çıkacaktı. O konuyu kafayı takmıyordum.

Benim Tayland’da yaşadığım seneler (milenyumun başları) henüz sosyal medya ve akıllı telefon icat edilmediğinden olsa gerek, hâlâ mektupların yazıldığı yıllardı. Uzaktakilerle günlük temasımız eksikti. O yüzden haftalık, aylık telefon görüşmeleri yapılır, emailler yazılırdı. Bugün bilgisayarımda kayıtlı Mektuplar klasöründe sayfa sayfa yazılmış mektuplar var. Anneme, Yasemin’e, Zeyno’ya, Ayşe’ye, babama… Sabah kahvem elimde, evimin ışık alan bir köşesine çektiğim masada, dizüstü bilgisayarıma saatlerce yazdığımı hatırlıyorum. Sonra at diskete, yürü internete kafeye. İyi ki de yazmışım. Belki bir gün bir yayınevi basar  mektuplarımı. Yogaya başladığım yılların, zamanın ve belleğin filtresinden geçmemiş ham halini okuruz.

Diyeceğim şu ki, o mektuplardan anladığım benim o dönemde orada, hocaların dizi dibinde çok mutlu olduğum. Her ikisine de bir parça aşık olduğum ortada. Ama bunu zaten o zaman da biliyordum. Tüm şehir biliyordu. İkisi de beni candan kucakladıkları için nasıl dedikodumuzu yapacaklarını kestiremiyorlardı sadece.

Sonra ben orayı terk ettim. İki aylığına Amerika’ya diye yola çıktım. Hocalar da beni destekledi. Hatta onların klasik Hatha Yogasından farklı bir sistem öğrenmem konusunda beni cesaretlendirdiler. Aştanga olabilirdi, Yin Yoga olabilirdi. Döndüğümde derslere başlayacaktım.

Ama ben dönmedim. Döndüm de, eşyalarımı toplamaya, evimi kapatmaya, bisikletimi satmaya döndüm. Yanımda da olur a vazgeçerim, Nong Khai vorteksinde büyülenir de yine kalmaya karar veririm diye ömrümün biricik ekseni Yasemin’i götürdüm. Çünkü Amerika’da geçirdiğim iki ayda öğrenmiştim ki dünya büyüktü. (Burada yazar dünya derken yoga dünyasını kastediyor.) Öğrenilecek çok şey vardı. Üstelik hayatın çetin koşullarında tomurcuklanan, ilişkilerde filiz veren bir disiplindi yoga. Ben büyülü kentimde, nehre karşı oturduğum yerde sadece kafamı kuma gömecektim. Tayland’dan Laos’a geçmekte olan ve yüzlerini muhtemelen bir daha görmeyeceğim bir avuç gezgine yoga dersi vererek hayatımı geçirecektim. İstediğim sahiden bu muydu? (Mektuplarıma bakacak olursanız evet, kesinlikle, tam da buydu.) O zaman iki aylık Amerika seyahati (ve yeni bir hoca) gönlümü nasıl bu kadar kolay çelmişti?  (Kendimize söylediğimiz yalanlar… Evet bu konuya yarın filan bir ara geleceğiz. )

Tüm bu olaylardan önceki sene tek başıma Hindistan’a gitmiştim. Şimdi beni dehşete düşüren bir cesaretle tek başıma gece yarıları otobüslerde, trenlerde yolculuk etmiş, adını bilmediğim otellerde kalmış, “gel sana evimde enerji healing yapayım,” diyen aşramın genç asana hocası Krişna’nın peşinden evine  gitmiş, dahası yine Krişna’nın motoruna atlayıp onunla Himalaya şelalalerinde gezinmiştim. (Krişna’nın günahını almayayım, bana istemediğim hiç bir şey yapmadı, enerji healing dediği bir cins Reiki idi ve mesafesini korudu.) Tüm bu gözüpek Hindistan anılarımı şuraya bağlayacağım: Krişna beni aşramın yüz küsur yaşındaki Guru’sunun karşısına çıkarttı. Normalde yabancıları guruya  “bulaştırmak” istemezlermiş ama ben hem o kadar yabancı sayılmazmışım, hem de pek münzevi bir kimseymişim (zahide oluyor burada- ascetic) o yüzden aşramın gurusuna bir ziyanım dokunmazmış. Krişna böyle diyerek beni Guruji’nin çiçekler ve tütsüler içinde oturduğu yer altına indirmişti. Guru görmüyordu. Ufacık bir adamcağızdı. İngilizce konuşmıyordu. Elini, eteğini öpmüştüm Krişna’nın talimatlarıyla. Krişna bana Guru’nun sözlerini tercüme etmişti.

“Gitsin, doğduğu ülkedeki insanlara yoga öğretsin, başka yerlerde vakit yitirmesin.”

İlk duyduğumda bu öğüt  hiç işime gelmemişti. Guru’nun belki ülkemi Tayland sandığını varsaydım. Mektupların da belirttiği üzere ben o sıralar hocacıklarımın dibinden ayrılmayı hiç mi hiç düşünmüyordum. Guru’nun sözlerini hemen kulak ardı ettim. Krişna’yla da bir daha yazışmadık, görüşmedik.

Guru’nun öğüdünden çok değil, bir buçuk sene sonra ben Yasemin’in yardımıyla evimi boşaltıyordum. İlk hocalarımdan kadın olanı bana çok bozulduğunu hiç saklamadı. Közden aldığın patates gibi elinden attın, bıraktın beni gibi duygusal cümleler de kurdu. Duygusal cümlelere babamdan alışığımdır ve tahammül sınırım epey düşüktür. Oradan derhal ayrıldım ve bir daha da dönmedim. Suçluluğumu içimde her yere taşıdım. Rüyalarımda bilincime kustum.

Ancak dün geceki rüya, yani onların katledildiklerini görmem başka bir sebepten diye tahmin ediyorum.

Budapeşte’deyim. Shandor ve Emma hocanın düzenledikleri Shadow Yoga-Şadanga kursuna katılmak için buraya on öğrencimle beraber geldim.  Son dakikaya kadar tereddütlüydüm, gitsem mi gitmesem mi… (Bunu yarın yazarım size, neden.) Nihayetinde geldim. İyi ki gelmişim.

Bu sene ilk defa pranayama öğreniyoruz. Bu benim Budapeşte’deki onuncu yılım. Shadow Yoga’daki on ikinci. Pranayama ilk defa bu sene müfrefadata katıldı. O da üç nefes ve sonra bırak. O kadar. O üç nefese hazırlanmak için evet on iki sene geçirdim ve hâlâ da tam olarak hazır mıyım emin değilim. Sonra bu kursta ilk defa çakralardan bahsediliyor ve ilk çakranın  (sadece ilk çakra) kök sesi, şekli ve rengi ile ilgili bir çalışma yapıyoruz. O kadar.

Bunun rüyamla ne ilgisi var?

Benim ilk hocalarım bize ilk günden pranayama yaptırtmış, beşinci gün çakraların tamamını sesleri, şekilleri ve şemalleri ile hayal ettirerek bir “meditasyon” yaptırmışlardı. Benim kafam bir dünya olmuştu ve yogaya (ya da yoga sandığım o şeye) canı gönülden bağlanmıştım. Bugün, yoganın derin sularına öğrenciyi hızla sokmanın bir cahil cesareti olduğunu biliyorum. Yoganın en ince ayarlı alet edevatını oyuncak gibi başlangıç öğrencisinin eline vermenin yaratacağı fizyolojik ve psikolojik zarar ziyandan haberdarım. İlk hocalarımın yanlışını nihayet kabul ettiğim için sanırım onları rüyamda katlettim.

Not: Bu yazının devamı var. Sıkılmayın diye şimdi kesiyorum. Okursanız yarın yine yazarım.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Tabanlarım Kaşınıyor

Tek başına
Foto: Kokia Sparis

Her yaş günümde, bizim Bey’den bana bir hafta tek başıma tatil hediye etmesini dilerim. Yanlış anlaşılmasın, o tatili finanse etmesini değil, sadece helal etmesini isterim yaş günü hediyem olarak. Yani, ben şu tarihte, tek başıma veya arkadaşlarımla bir hafta filanca adaya, dağa, köye gideceğim dediğimde surat asmasın, “how about me?” krizine girmesin, hayatın bir haftasını bensiz idame ettirecek şekilde madden ve manen hazırlansın diye. O da her yaş günümde bana bu bir haftanın sözünü verir. Hatta beraber hayal de kurarız: Bu seneki yaş günü hediyeni Amorgos adasında geçir, bu sene Monemvassia’ya git, bu sene o çok istediğin Kars seyahatine çık, Büyükada’daki eve kapan vs vs.

Tüm iyi niyete ve hayallere rağmen ben bir hafta kocasız tatil hediyelerimi bir türlü kullanacak fırsat yaratamam. Zaten her ay bir, bazen iki defa yoga dersi vermek üzere Yunanistan’dan Türkiye’ye seyahat ettiğim ve her defasında kocamsız dokuz gün geçirdiğim için o ay içinde bir kez daha yollara düşmek, bir kez daha Bey’den ayrı kalmak istemem. Böyle böyle, aylar ayları ve yıllar yılları kovalar ve ben doğurduktan sonra bebeğiyle mümkün olan en uzun zamanı geçirmek isteyen kadınların hamilelik öncesindeki yıllar boyunca biriktirdikleri izin günleri gibi yaş günü hediyesi kocasız tatil haftalarımı biriktiririm. Şimdi hepsini aynı anda kullanacak olsam, rahat iki ay bir başıma tatile çıkabilirim.

Ocak ayını kendime tatil ilan etmiştim. Türkiye’ye gitmedim. Öğrenciler de bir ay tatilde kendi yogalarına odaklandılar. Ev ödevlerini yaptılar, yapıyorlar (inşallah). Ay sonunda misafir bir hocamızın yoğun bir atölye çalışması, ardından dokuz gün sürecek benim kurslarımla birbirimize kavuşacağız.

Bu tatil bana kırk gün aynı şehirde, aynı evde (bizim evde) kalma imkanı sağladı ki hayatımda çok nadir kırk günün kırkını arka arkaya aynı evde, aynı şehirde geçiririm. Yeni bir kitap hazırlıyorum. Mavi Orman’ın devamı niteliğinde. Onu son haline getirmek üzere içime kapanmak, her gün düzenli olarak metinle buluşmak için ayırdığım bir zamandı. Ayrıca hocalık ve seyahatten uzak bir dönemde kendi yogama da yoğunlaşmak, sabah akşam düzenli olarak serilerimi çalışmak istiyordum. Sosyal medyadan elimi ayağımı çektim. E-postalar ve asistanlarımla mesajlaşmak dışında dış dünyayla pek ilgilenmedim.

İyi gidiyorduk ama sonra hafiften kanım kaynamaya başladı. İlk ve çok sevgili yoga hocası çiftimin kadın yarısı bu durum için “tabanlarım kaşınıyor” tabirini kullanırdı. Evet, benim de tabanlar kaşınmaya başladı. Her sabah aynı yatak, aynı ev, aynı manzara, aynı rutin. Ne yapmalı? Nereye gitmeli? Kaç zamandır Paros adasındaki bir yoga merkezini merak ediyordum. Hem kendim için hem de hocalar için bir keşif gezisine çıkmanın tam zamanıydı. Hatta bu keşif gezisinin tek zamanıydı. Şubattan sonra İstanbul, İzmir, Şirince dersleri, kitap fuarları, kitap gezileri, söyleşiler derken zaman tam gaz geçecekti.

img_0871
Kolibitres, Paros

Kırk günlük  tatilim birinci ayını doldurdu. Yola çıkmak için mükemmel bir zamandı. Küçük çantama Kundera’nın Perde adlı  kitabını, bir boğazlı kazak, bir blucin, bir elbise, bir set de yoga kıyafeti attım. Havaalanından 2018 Man Booker ödülünü kazanmış olan Milkman kitabını aldım. Pervaneli pırpır uçak beni göz açıp kapayıncaya kadar Paros adasına indirdi. Kiraladığım Fiat Panda arabam beni bekliyordu ve uçsuz bucaksız mavilik, katman katman bulutlar, ağ ayıklayan balıkçılar, kış mevsimini uykuda geçiren sessiz, beyaz bir ada.

Otel odasını zevkime ve yogasal ihtiyaçlarıma göre düzenledikten, kitaplarımı, defterlerimi raflara dizdikten sonra çıktım, haritama baka baka bir fırın buldum.

“Sizde nistisimo yiyecek bulunur mu?”

Nistisimo benim Yunancada ilk öğrendiğim sözcüklerden biridir. Tam karşılığı oruç demektir. Türkçede kulağa oruç yemeği tuhaf gelse de Ortodoks Hristiyanların Paskalya öncesindeki kırk günlük oruçları etsiz, sütsüz, yumurtasız bir beslenme rejimi içeriyor. O kırk gün onlar için oruç, benim için bayram oluyor. Çünkü ben çocukluğumdan beri süt ve süt ürünlerinden, yumurtadan tiksinme derecesinde hoşlanmam. Yogaya başladıktan sonra et ve tavuğu da bıraktım. Bir fırında hem peynirsiz hem de etsiz bir şey bulmak o günden sonra baştan başa bir serüvene dönüştü. Özellikle bir türlü patatesli böreği keşfedemeyen Yunanistan’da.

Müjdeler olsun ki girdiğim bu ilk fırında nistisimo ürünler vardı. Manitaropita mesela nistisimo idi ve spanakopita da öyleydi. Zevkten dört köşe bir vaziyette sıcacık manitaropitamı ısırdım. Anladığınız üzere manitar ve pitta’nın bileşiminden oluşan bu kelime mantarlı börek anlamına geliyor. Olağanüstü lezzetliydi. Hemen ikinciyi, üçüncüyü almayı, akşama kadar sadece bu börekten yemeği kurdum. Çünkü tek başıma yolculuk ederken bir lokantaya girip masa donatmayı sevmiyorum. Bilhassa masalarında dört kuşak ailelerin neşeyle yemek yedikleri Yunan lokantalarına girip de tek başıma bir köşeye oturmak hoşuma gitmiyor. Tayland’dayken bu durum bana hiç koymazdı. Üstelik tıpkı Yunanistan’daki gibi Tayland’da da lokantalar hep uzun masalarda oturan kalabalık aileler veya arkadaş gruplarıyla doluydu. Eh, ama o on beş yıl önceydi. Ne alakası var derseniz, şu: Otuz yaşındaki genç bir kadının tek başına yemek yemesi ile kırk beş yaşındakinin tek başına yemek yemesi arasında bir fark vardır. Ben “o kadın” olmak istemiyorum. O kadın orta yaşlıdır. Dünyayı tek başına gezmektedir. Egzotik ülkelerin lokanta masalarında tek başına oturur, şarabını söyler, kitabını açar, okur. Hayatından memnun da görünse, etrafına yaydığı bir yalnızlık dalgası tarafından çevrilmiştir. Saçları kırdır. Erkeklerden ümidi ise kıttır.

Hayır, ben o kadın olmak istemiyorum. O yüzden bir börek alıp denize nazır bir kayaya oturup onu yiyorum. Hoş, istesem de kış uykusundaki Paros’da başımı sokup yemek yiyeceğim bir taverna bulamazdım. Her yer kapalıydı.

img_7117

Yoga merkezini gezdim. Sahibi Sasy ile hemen anlaştık, uzunca bir zaman onunla kaldım. Rüya gibi bir yer yapmışlar. Denize nazır bir yoga merkezi. Nisan ayından Kasıma kadar benim gibi kendi öğrenci grubuna sahip hocaları ve öğrencilerini ağırlıyorlar. Her bir ayrıntısı sevgiyle inşa edilmiş, sade ve çok güzel bir yerdi. En kısa zamanda bir grup ayarlayıp geleceğime söz verdim.

Akşam erken yattım. Sabah gün ağarmadan kalktım. Evden getirdiğim aeropress teşkilatımla kahvemi hazırladım. Odamı havalandırırken lobiye indim. Küçük, şık bir otelde kalıyordum. Özenle ve zevkle döşenmiş bir ada evi. Kundera’nın Perde kitabından bir bölüm okudum. Roman yazarının hikayesini kurarken ayrıntılar karşısında nasıl heyecanlandığını anlatan harika bir bölümdü. Romancı dünyayı kurarken kullandığı ayrıntılarının romanın ileriki bölümlerinde yankılanmasını ister, onları tekrar, tekrar kullanır, diyordu Kundera ve ben başımı sallıyordum. Evet, evet! Hatta ikinci yarı hep bu yankıyı dinleyerek yazılır diyordu. Yine evet evet!

“Onun için en küçük ayrıntı önemlidir, onu bir izleğe, bir motife dönüştürür ve tıpkı bir fügdeki gibi sayısız tekrarlarla, çeşitlemelerle, göndermelerle tekrar tekrar geri getirir.” (Kundera, Perde. Sf 148)

Ben şık otelimin lobisinde kahvemi yudumlar, başımı sallarken ve “mekân tasvirleriniz çok uzun”, “tam hikâyeye girecekken başka bir yere gittik”, “çok ayrıntı var” diye romanlarımı eleştiren okur güruhunu düşünürken Kundera da dedi ki:

“… zaten okuyucu bunu hemen unutacak … ve rafine bir ezgi halindeki müziği filan duymayacaktır. Bu unutuş karşısında romancı ne yapacaktır? Umursamayacak ve okuyucusunun kitaba kendini tamamen vermeden, hızla, unuta, unuta, asla içine giremeden göz gezdireceğini bile de, romanını unutulmayanın yıkılmaz şatosu gibi inşa edecektir.” (a.g.e)

Ne kadar doğru! Nasıl da trajik. Biz kocaman bir dünyaya açılan her bir pencerenin ayrıntısını işlemekle meşgulken, basit bir story, bir macera, peki sonra ne olmuş haydi sadede gel, diyerek okuyan okurla karşılaşmak ne kadar acı. Ama ben de okur tarafına geçtiğinde aynı şeyleri düşünmüyor muyum? Pek çok kereler evet. O yüzden bazı romanları ikinci defa okuyorum. Hikaye merakımı doyurduktan sonra Kundera’nın deyimiyle o şatonun içine girebilmek, orada vakit geçirmek için ikinci, bazen üçüncü, dördüncü defa okuyorum. Ancak o zaman yazarın kurduğu dünyayı anlıyorum.

Kundera’ya dalmıştım. Havanın aydınlandığını fark etmemişim. Sasy ile kahvaltı edecektik. Aynı fırında, aynı manitaropitayla. Yoga için çok az vaktim kalmıştı. Odama çıktım. Minicik bir daire halının üzerinde ısınmaları yaptım ve sonra her daim tutuk ayak bileklerime apana vayunun kara sularının inmesi için farklı şekillerde çöktüm, kalktım. Tabanlarıma, ayak parmaklarıma, ayak bileklerime vücudum ağırlığını bıraktım. Ayağımın üzerindeki enerji gitmeyen yerler sarı, beyaz şeritler halinde belirdi. Enerji fazlasının tıkandığı yerler mor, pembe, kırmızı. Nihayet ateş açılıp da tüm vücudumu ısıtana kadar aynı hareketleri ve udiyana bandaları tekrarladım. Önceki gün mantarlı börek dışında bir şey yemediğim için midem, bağırsaklarım boştu. Udiyanalar şahaneydi. Mayuralık vaktim yoktu ama yapsam eminim o da bir içim su olacaktı. Hocamın ayak bilekleri vücudun kilit noktasıdır, deyişi aklıma geldi. Onlar yumuşadıkça diğer eklemler, kalçalar ve nefes de açılıyordu. Zihnim durulmuş, kaprislerinden arınmıştı.

img_0875
Akşam güneşinde bir dost

Sokağa çıktım. Balıkçılar ağlarını onarıyordu yine. Önlerinden geçtim. Sasy ile yanlış anlaşmışız. O, aynı fırının adanın kuzeyindeki şubesinde beni beklemiş, ben limandakinde. Akşam yemeğe buluşuruz, ne yapalım dedik. O gün Sasy’nin isim günüymüş. Akşam yakın arkadaşlarını yemeğe götürüyormuş. Daveti hemen kabul ettim. Uzun bir masaya dahil olmak istiyordum.

Mantarlı böreğimi yiyip bir manastıra girdim. 100 Kapılı Panayiya (Meryem Ana) manastırı. Daha içeri adım atar atmaz, ruhani havası ciğerime doldu. Ben herhalde bir önceki hayatımda Ortodoks Hristiyan manastırında yaşayan bir keşiştim. Çocukluğumdan beri Büyükada’nın Aya Yorgi tepesi olsun, Fener’deki Kırmızı Kilise (o da ilk olarak kadınların ibadet edeceği bir manastır olarak Moğollu Maria tarafından düzenlenmiş) olsun manastırlar beni daima büyülemiştir. Girdiğim 100 Kapılı Panayiya Manastırı da bana Ayvansaray’daki Vlaherna Meryem Ana Kilisesi’ni hatırlattı. Yanılmıyorsam o da bir zamanlar manastır olarak kullanılmıştı. Ortada ağaçlı bir avlu ve etrafına dizilmiş odalar. Hindistan’ın Rişikeş kentinde kaldığım aşram da aynı bu mimariyle inşa edilmişti.

Odama döndüm. Hava güneşli ve pırıl pırıl olmasına rağmen çok soğuktu. Elementlere maruz kalınca yorgun düşmüşüm. Ne demişler hareket dinginliğe, dinginlik harekete evrilir. Evrenin kuralı budur. Çok sıcak bir duş aldım. “Sabunlanırken suyu kapat, termosifondaki suyu bitirme, elektrik faturasını düşün,” diye söylenen kocanın 160km uzağında olmanın verdiği gönül rahatlığıyla yarım saat sıcak suyun altında durdum. Sonra yatağa girdim. Battaniyeyi çektim boğazıma kadar. Milkman kitabını okumaya başladım. Hiçbir şey anlamadım. Kitapta isimler yok. Middle sister diye biri var. Anlatıcımız. Third brother-in-law ile akşamları koşuya çıkıyorlar. Middle sister’ın bir maybe-boyfriend’i var. Bağlanma sorunu yaşayan erkeğimiz. Bilge bir anne var: Ma. Depresif bir baba var: Da. Yer isimleri de verilmemiş. The land over the water diye bir yer var. Sonra bir de The land over the border var. Ama bunlar ne ola ki? Okuduğum kitaplar hakkında bilgi sahibi olmayı sevmem, arka kapağını bile okumam ama bu defa anlaşılan ufak bir araştırma yapmadan bu şatodan içeri adım atamayacaktım. Battaniyenin altında bir yerlerde laptop bilgisayarım duruyordu. Çıkarttım. Milkman. Bul bakalım Google Efendi.

Ne buldu beğenirsiniz Google Efendi? Guardian’da çıkmış bir eleştiri yazısı. Milkman’in okuması zor, çok zor bir metin olduğundan söz ediyordu. Öyle iyi bir yazıydı ki Milkman’i bırakıp onu okudum. Zor metinleri övmüyordu ama Milkman’i övüyordu. Zor diye bir kitabı kenara atmanın yazık olduğunu , iyi edebiyatla, çok satar arasındaki farkı hatırlamamız gerektiğini filan anlatan sıkı bir eleştiri yazısıydı. Sabah Kundera’nın başlattığı daire kafamda tamamlandı, kapandı. Land over the water’in İngiltere, land over the border’ın İrlanda Cumhuriyeti olduğunu ve Milkman’in 1970li yıllarda Kuzey İrlanda’da, Belfast’ta geçtiğini de öğrenmiş oldum.

Battaniyenin altında gerinirken aklıma bir film geldi: Kadın kocasına diyordu ki, bazen kaçıp gitmeyi hayal ediyorum. Adam soruyor: Nereye? Bilmiyorum diyor kadın. Bir otele. Ne yapacaksın orada? Adam kuşkulu. Hiç, diyor kadın. Bir otel odasında oturacağım. O kadar mı, diyor adam. O kadar, diyor kadın.

Onu o kadar iyi anlıyorum ki! O kadar.

Manastır Yunanca monastiri kelimesinden geliyor. Monos/moni mu tek başına demek.  Manastır da insanın monos/ moni mu  kalacağı yer anlamında kullanılıyor. Arabamı erken inen akşam güneşine nazır tepelerde, kıyılarda sürerken moni mu, yalnız başıma ne kadar huzurlu olduğumu düşündüm. Kafamdan bu yazıyı yazdım. Spotify The Ballad of Lucy Jordan‘ı çalmaya başlayınca gözlerim doldu.  Marianne Faithful’un bu parçasını ben ilk defa Thelma & Louise filminin soundtrack’inde duymuştum.  Thelma& Lousie yaşıtım kadınların hemen hepsi gibi benim de içime işlemiş bir filmdir. Bu şarkıyı ilk dinlediğim on dokuz yaşında “o kadın” olmaktan ne kadar korktuğumu hatırlıyorum. Bu parçadaki “o kadın” yukarıdaki bahsettiğim o kadın değil. Hatta onun tam tersi diyebilirim. Bu parçadaki “o kadın”, otuz yedi yaşına gelip de gençlik rüyalarının hiç birini gerçekleştiremeyeceğini anlayan Lucy Jordan.

Gaza bastım.Yanımda bir kız arkadaşım olsaydı şimdi. Ayşe, Yasemin, Evren, Zeyno, Deniz… Hayatta en çok özlediğim şey gençliğimi bilen bir kız arkadaşla beraber vakit geçirmek.

Akşam yeni arkadaşlarımla yiyip içtiğim erken akşam yemeğinden sonra (yaşasın akşam 16:30’da akşam yemeğine oturan yogacı dostlar!) yine saat dokuzu bulmadan yattım. Hemen uyudum. Ertesi sabah kısa bir yogadan sonra havaalanına, oradan eve döndüğümde ışıl ışıldım.

Kısa bir moni mu arası her eve lazım.

 

fullsizeoutput_34d8
Yuvaya Dönüş, Atina

Bir Zamanlar Ben Hırsızken*

trene atlarken
Foto: Kokia Sparis

 

Hayatımın en zor yılı 1983’dü. Dokuz yaşındaydım. Annemle babam boşanmışlardı. Her ikisi de başkalarına aşıktı. Beni dedemle nenemin Büyükada’daki evine bırakmış, aşka yelken açmışlardı. Benim keyfimin yerinde olduğunu düşünüyorlardı. Ne de olsa ben yazları Büyükada’da geçirmeye alışıktım. Arkadaşlarım oradaydı ve sevdiğim kediler, bildiğim plajlar, bisikletim, akşamüstleri bizim sokağın başına gelen dondurmacıyla mısırcı. Bağımsız bir çocuktum zaten. Annem onun yokluğunu fazla hissetmeyeceğimi düşünmüş olmalı. Ama unuttuğu birkaç şey vardı. Ya da hiç bilmediği… Boşanmış aile çocuklarının en azından o yıllarda kendilerini nasıl da damgalanmış gibi hissettiklerini bilemezdi. Komşu kapılarından, arkadaşlara, arkadaş annelerine, evde çalışan ablalara kadar herkesin sana biraz acıyıp, biraz ayıplayarak baktığı, arkandan fısıltıların sürüklenip geldiği zamanlardı. Ben sorunlu çocuk olmaya mahkumdum artık. Üstelik bir de tek çocuk idim. Benim için hiç çıkış yoktu. Annem bunu bilemezdi. Bunu bilmek için “o çocuk” olmak lazımdı. Annem o çocuk hiç olmamıştı. Babam da.

İnsan, çocuk da olsa hayatının en zor zamanından geçtiğini o zamanın içindeyken bilemiyor. Ben de içine düştüğüm yakıcı yalnızlığın ve bugün dehşet olduğunu net bir biçimde ayırt edebildiğim korkunun esiri olarak günlerimi tek başıma adanın sokaklarında bisikletimle dolanarak geçiriyordum. Nenemle dedem beni plaja götürmek için çok yaşlıydılar. Ben tek başıma plaja gidemeyecek kadar küçüktüm. Tüm kayıplarımın üzerine bir de günlük yazlık rutinimi yitirmiştim. Perişandım aslında. Tüm perişan çocuklar gibi suskundum. Acımı akıtacak bir kanal arıyordum.

İşte o yaz ben çalmaya başladım.

Önce ufak ufak. Bakkaldan çiklet, gazete bayiinin önündeki tellere asılı gazetelerin arasından Milliyet Çocuk dergisi, eczaneden yara bandı, bir arkadaşımın sayısını bile bilmediği tokalarından bir çift… Aşırmak heyecanlıydı. Yetişkinleri kandırmanın insanın kanını coşturan bir tarafı vardı. Güçlüydüm. Gücümden sarhoş olmuştum.

Sonra iş büyüdü. İskeledeki saatli meydanın karşısında adanın tek oyuncakçısı bulunurdu. Bu oyuncakçının vitrini açıktı. Yani camı yoktu. Açık vitrininde oyuncak bebekler, arabalar, toplar, tüylü hayvanlar açıkta ve üst üste, alt alta duruyordu. O yaz Suudi Arabistanlı turistlerin ülkemizi keşfettiği ilk yazdı ve siyah uzun çarşafları içinde kadınlar, çarşaflarını çekiştiren düzinelerce çocukla beraber tıpkı bugün olduğu gibi o zaman da Büyükada’ya akın ediyordu. Benim tek yapmam gereken Arap turistleri getiren vapurun boşalmasını beklemekti. Onlar kıvıl kıvıl oyuncakçının vitrini önüne yığılınca ben de aralarına sızıyordum. Oyuncakçıda kırmızı yanaklı, tombul bir abladan başkası çalışmıyordu. O da adanın diğeri esnafı gibi ilk defa tanık olduğu Arap turist fenomeni tarafından büyülenmişken ben aralarına sızdığım siyah çarşafların gölgesinde, açık vitrinden ufak bir araba, minik bir oyuncak bebek, bir kutu kuartet alıp sakince çekiliyor, koşmadan eve yürüyordum.

Haftada bir, bazen iki defa oradaydım. Bakkal, kitapçı, gazete bayii beni artık kesmiyordu. Gözüm oyuncakçının vitrinindeki büyük parçalardaydı. Bir de komşumuzun kızının oyuncaklarında.

Derginin bu ayki teması olan komşunun tavuğu komşuya kaz görünür cümlesini okuyunca beni bir gülme aldı. Çünkü benim yoganın asteya (sana ait olmayanı izinsiz almayacaksın) ilkesini hunharca çiğnediğim o yaz en fena yolduğum tavuk aslında komşumuzun kızıydı. Komşunun kızının bana neden kaz göründüğünü anlatabilmem için çok kısa yine 1983 yılının ülkemiz için öneminden bahsetmem gerek. O seneye kadar ithalata kapalı duran milli ekonomimiz 83 yılında ufak ufak ithal mallarının yurda girmesi fikri ile cilveleşmeye başlamıştı. Bu sayede video, renkli televizyon, çıkartma defterleri, kokulu kalemler, Hello Kitty ve Barbie bebekler bazı evlere sızmaya başlamıştı. Tahmin edersiniz ki nenemle dedemin evi bunlardan biri değildi ama bizim alt kat komşularımızınki öyleydi. Kızları benden bir yaş küçüktü. Bahçeye salıncak seti kurmuşlardı. Öyle salıncağı biz o yıllarda lunaparkta bile görmemiştik. Kızın adı Müge’ydi. Sarışın, kâküllü, çok şirindi. Annesi ile babası beraberdi, üstelik mutlu bir çift oldukları akşam balkonda yemek yerlerken duyduğumuz konuşmalarından belliydi.

Hayatın benden çaldığı her şeyi ben Müge’den çalıyordum. Her gün, düzenli olarak. Önce bir fırfırlı Barbie elbisesi, sonra bir çıkartma defteri, sonra bir GameWatch. Mügeler kahvaltıdan sonra ailecek denize gidiyorlardı. Ben arka bahçenin kozalaklarını ve kuru çam dallarını çatırdata çatırdata yürüyor, açık bıraktıkları ufacık ve yüksek banyo penceresine tırmanıp tepetaklak küvetin içine yuvarlanıyor sonra da çocuğun oyuncaklarını yağmalıyordum. Sonra da Müge’nin oyuncakları elimde pencereden atlayıp bizim eve çıkıyordum.

Bütün yaz böyle geçti. Oyuncakçı vitrininden büyük bir çamaşır makinesi kaptığım bir sefer arkamdan “bir daha polis çağıracağım” diye bağıran elma yanaklı ablayı ve ağlamaklı bir yüzle “çocuğun bir tane bile oyuncağı kalmadı,” diye nenemin kapısına gelen Müge’nin zarif annesini saymazsak benim hırsızlık faaliyetim fazlaca bir tantana yaratmadan geldi, geçti. Annemle babam hiç bilmediler. Nenemin kulakları ağır işitirdi. Müge’nin annesinin ne dediğini pek anlamadı. Ben polis korkusuyla merdaneli çamaşır makinesini yine Arap turistlerin üşüştüğü bir anda oyuncakçının açık vitrinine bırakıverdim.

Şimdi, yoga derslerimde, çalmamaktan dem vuran asteya ilkesinden bahis açıldığında hep aklıma o dokuz yaşındaki halim gelir. Karşılığını vermeden zaman ve enerji de dahil hiçbir şey almamanın önemimden bahsederken içimdeki küçük hırsız beni dürter. Hayatın haksız yere ondan çaldığı huzuru ve bütünlüğü kandırarak, çalarak, saklayarak yamamaya çalışan o yalnız çocuğu düşünürüm. Ve karşılığını vermeden benden bir şeyler alan tüm insanların belki de kendi kayıplarını örtmek, hayatla ödeşmek  için bu haksızlığı yapmaya muhtaç oldukları aklıma gelir. Beni kazıklamaya çalışan taksiciden, aklı sıra kurnazlık etmeye çalışan döviz bürosu çalışanlarına, zamanımı boş gevezelik ile çalanlardan, benim cümlelerimi kendi bloglarına yapıştıranlara kadar herkese bir de bu gözle bakarım. Çalmak da birilerini kandırmak da insanda güç yanılsaması yaratır. Bunu bilirim. Gücünü içeride bulamayanlar, aramayanlar, dürüstlüğün en güçlü güç olduğunu bilmeyen yaralı ruhlar çalıp çalarlar. Hakkım olanı almak için onlarla mücadeleye girmeden önce bu ayrıntıyı hatırlarım. Ve 1983 yazını. Hayat biraz daha kolaylaşır o zaman.

*Bu yazı Yoga Journal Türkiye’nin Güz 2018’de yayımlanan 21. Sayısında yer almıştır.

kuncitam leros
Foto: Fatoş Şafak

Yedi Yıl Sonra Yine Yeniden

MaviOrman_o

Yoga Journal Türkiye’nin Güz 2018’de çıkan 21. sayısı için Mavi Orman’ın yeni baskısıyla ilgili sohbet etmiştik. Mavi Orman yedinci yaşında Doğan Novus tarafından yeniden basıldı. Çalışkan öğrencim, Yoga Journal’in editörü Gülçin Özsoy sordu, ben yanıtladım.

Yoga Journal Türkiye: Kitabın ilk basıldığı tarih üstünden uzunca bir süre geçmesine rağmen ikinci baskı sizce neden hala aynı sıcaklıkta okunabiliyor?

Defne Suman: Bence en önemli nedeni Türkçe olması. Biz ait meseleleri bize ait bir dille anlattığı için. Bir Türk kadını olarak yoga yoluna baş koymanın sadece bizim anlayabileceğimiz yerel bir tarafı vardır. Bunu biraz içlenerek biraz da mizahla anlattım. Herkes içinde kendisinden bir şeyler buldu. Öte yandan Mavi Orman’ın evrensel bir yönü de var. O da özünü, özgürlüğü arayan insanın öyküsü. Bu da kitabın çok hızlı değişen zamana karşı neden dayandığını açıklıyor bence. Bir de tabii son yedi yılda ülkemizde yoga yapanların sayısı katlanarak arttı. Yogaya sevdalıları Türkçe bir yoga hikayesi olan Mavi Orman’ı başucu kitabı yaptılar.

YJT: Bu süreçte kişisel ölçekte hayatınızda ve toplumsal ölçekte yaşamımızda neler değişti? Nasıl değerlendiriyorsunuz?

DS: Son yedi yılda gezegenimizde yaşamak gözle görülür bir biçimde zorlaştı. Kabadayı tavırların meşrulaştığı, güvenlik adına özel hayatlarımızın röntgenlendiği, özgürlüklerin kısıtlandığı, savaşın, ayrımcılığın, milliyetçiliğin ve şiddetin en apolitik olanımızın bile gününü etkilediği bir düzende bulduk kendimizi. Tüm bu kısıtlamalar beni üzerken, bir yandan da kışkırtıyor. Yazıyorum. Öğretiyorum. Mavi Orman’dan sonra üç roman yazdım, yoga hocası ve öğrencisi olarak ilerledim. Çok sayıda öğrenci yetiştirdim. Onlara samimiyeti ve cesareti öğretebildiğimi umuyorum. Ve tabii belki de hayatımdaki en önemli gelişme: Evlendim. Attığım en cesur adımdı. Evlilik içsel sınırlarımı aşıp istediklerimi samimiyetle dile getirme konusunda bana çok şey öğretti, hâlâ da öğretiyor.

YJT: ‘Mavi Orman’ öğrencilerinizin bir çoğunun sizinle ilk buluşma noktası oluyor. Öğretmen/öğrenci ilişkisine kitaplar aracılığıyla daha yüz yüze görüşmeden başlıyorsunuz. Bunun yoga öğretmenliğinizi, öğrencilerinizle aranızdaki ilişkiyi nasıl etkilediğini anlatabilir misiniz?

DS: Bu tabi ki başta dengesiz bir ilişki yaratıyor. Onlar benim hakkımda her şeyi biliyorlar. Çocukluğumu, sevdiğim şarkıları, annemi, babamı. Ben sadece isimlerini biliyorum. Bu yüzden ben onlardan biraz çekiniyorum. Zamanla aşıyoruz tabii. Beraber büyüyoruz, gelişiyoruz. Bazen de şu oluyor: Bir kitap kahramanı olarak tanıdıkları insanla birebir ilişkiye girdiklerinde bazı öğrenciler hayal kırıklığına uğruyor. Hayal ettikleri gibi bir karakter çıkmıyorum, ya da öyle şeyler. Bir de şu var: Ben Mavi Orman’daki yazıları 2007 yılında yazmaya başladım. O zamandan beri hayatımda çok şey değişti. Yazdıklarımın çoğunu hatırlamıyorum. Oysa öğrenciler kitabı yeni okumuş, kitabı defalarca okumuş oluyorlar. Karşılarındaki hoca ile başuçlarındaki kitabın anlatıcısı çelişince bozuluyorlar bazen. Cesareti ve samimiyeti öğrenenler içlerini açıyor, konuşuyoruz. Diğerleri küsüyor ve gidiyor.

JYT: Mavi Orman ardından sırasıyla Saklambaç, Emanet Zaman ve Yaz Sıcağı… Aslında hayatınızın dönemlerini anlatarak başladığınız yayın serüvenine romanlarınızda belli dönemlere odaklanarak, o zamanki ruhu aktararak devam ediyorsunuz. Sizin için zaman nasıl ilerliyor?

DS: Edebiyat çocukluğumdan beri yalanarak uzaktan baktığım bir alandı.. Kahramanlarım hep kitaplardandı. Bu alanda yapıtlarımla var olmak benim için rüya gibi bir şey. Roman yazarken geçmişe gitmeyi seviyorum. Zamanın çizgisel algısı bozuluyor. 1981 yılında bir çocuk perdelerin arkasından benimle konuşuyor. Veya daha da geriye gidebiliyorum. 1921 yılında bir yeniyetmenin duygularına tercüman oluyorum. O arada o eski sokaklarda dolanıyorum. İnsan oluş hiç değişmiyor aslında. Hepimiz biraz çaresizlik, hayret ve biraz da sevinçle hayat treninin penceresinden görünenleri seyrederek yol alıyoruz. Bir tren dolusu insanla beraber yolculuk. Zaman böyle ilerliyor işte.

YJT: Derslerinizde yogayı anlamak için öğrencilerin roman okumasını öneriyorsunuz. Bunun ardında yatan sebep nedir?

DS: Sadece roman değil, Türk edebiyatı okumalarını söylüyorum. Özellikle ders verenlerin. Yoga Türkçesi insanın tüylerini diken diken ettirecek kadar yapay bir dil çünkü. Bir sebebi bu. Öte yandan edebiyat insanlık halini farklı sahneler ve çatışmalar bağlamında gözler önüne serer. Bir hali anlamamızı değil, o hali hissetmemizi sağlar. Yoga da anlayarak değil, hissederek, tecrübe ederek benimsenebilecek bir alan olduğundan kendine “yoga haritası” arayanların yoga kitapları değil edebiyat okumalarını öneriyorum. Tanpınar’ın Huzur’u yoga felsefesine dair bilmek istediğiniz her şeyi anlatır. Ve Pamuk’un Benim Adım Kırmızı’sını okursanız yoga öğrenciliği ve hocalığı nasıl bir şeydir anlarsınız.

img_5559
Yoga Journal Türkiye’nin yetenekli editörü ve benim çalışkan öğrencim Gülçin Özsoy.

Vritti’nin Panzehiri

Nrtta 2
Foto: Fatoş Şafak P.

Bu sabah evin dört köşesinde çalan saatlere uyandım. Telefonumu mutfakta unutmuşum. Bir diğer alarm da salonda kalmış. Ben ise çalışma odasında, ikili kanepede üzerimde bir tanecik battaniyeyle uyumuşum. Neden? Çünkü gecenin üçünde sarman kedimiz Havuç odamızın kapısında acı acı miyavlıyordu. Rüzgardan ürküyor Havuç. Pencerenin önündeki ağaçlar eğilip büküldükçe, gecenin karanlığını rüzgarın uğultusu doldurunca huzursuzlanıyor. Kedileri Leros’a götürüp doğaya saldığımızda keşfettik onun bu korkusunu. Rüzgar çıkınca yatağın, yorganın altına kaçtı, ortalık durulana kadar da orada kaldı.

Dün gece de ağaçların arasında ıslıklar çalarak esiyordu rüzgar. Kalktım, ara kapıyı kapattım. Çalışma odasındaki kanepeye kıvrıldım. Havuç yanıma yattı. Yatıştı. Biraz uyuduk. Sonra alarmlar çaldı. Evin içi buz gibiydi. Karşımızdaki park, gökyüzü ve arka pencelere bakan avlumuz zifiri karanlıktı. Bey derin uykuda. Günün en sevdiğim saati. Karanlık sabah.

Şimdi bunu yazar yazmaz aklıma bir anım geldi: İlkokul ikinci sınıftaydım. Folklor oynuyordum. Oynayamıyordum. (Gerçekten) Oynayamadığım için yarışmalara gittiğimizde okulun flamasını taşıtıyorlardı bana. Kafkas kıyafetini ben de giyiyordum ama sen flamayı taşı, başka da bir şey yapma deniyordu bana. Benim canıma minnetti. Çünkü hiç sevmiyordum folkloru. Bu sevmeyişimde de çok yalnızdım. Herkes bayılıyordu. İlkokul ikinci sınıfım folklor yıldızları ile doluydu. Artvin, Kafkas, Silifke…. Allah, cennet yurda ne kadar halk dansı bağışlamışsa benim folklor yıldızı sınıf arkadaşlarım da o kadarını oynuyordu. Bir ara iş öyle azıttı ki dersi mersi boş verdi bizim sınıf, safi folklor çalışır olduk. Davul, zurna, sek sek bas, vur sek bas diye kükreyen folklor hocamız önderliğinde alt katın feci çiş kokan buz gibi tenefüshanesinde zıplayıp hopladık.

Neyse… Size yazarken hatırladığım anımda da biz folklar yarışmasına gidiyoruz. Spor Sergi Salonu’nda olacak ama nedense önce okula gideceğiz, son bir prova için mi, otobüs mü oradan kalkacak yoksa okulda mı giyineceğiz hatırlamıyorum. Dediğim gibi ben zaten sadece flamayı taşıyorum. Aynı şimdiki gibi kış. Günler kısa. Normalde okula 8:30da gidiyorsak, bu defa 7:00de okulda olmamız  gerek. Oktay Abi’nin Murat 131 servisi ile gidecek halimiz yok. Annemle taksiye binmişiz. Taksici (o zamanlar ailemizin taksi durağı olan Ulaş taksiden çağrılmuş) yazık bu yavrulara, sabahın karanlığında okula mı gidilir, diyor. Ben yani yazık yavru ise büyülenmiş bir halde pencereden dışarıyı seyrediyorum. Hiç karanlık sabah görmemişim o güne kadar. Sabah ve karanlığın aynı cümlede kullanıldığını bile bilmiyorum. İnanılmaz bir şey! Hava kapkaranlık ama sabah!

İşte o gün bugündür karanlık sabahlar beni büyüler. Yıldızlı sabahla güne başlamak ne eşsiz bir şeydir.

Boğazlı kazak, yün tayt, tozluk donandım. Mumları yaktım. Altılı serimi yaptım. Altılı seriyi yeni icat ettim. Bu ay ileri seviye öğrencilerime de göstereceğim. Her hareketi altı nefes ya da altı tekrar yapıyorsunuz. Neden altı diye sormayın. Bilmiyorum. Karnı ağrıyan çocukla başlıyor, altı nefes. Sonra vajra çökmesi, dengede olanı, suçi, ve sonra vajrasana (virasana) da oturup üç pasif, üç aktif udiyana banda, sonra dizler ve dirsekler üzerinde altı tane aşvini mudra, malasana, purna mandala, varahi derken ayağa kalktığında zaten cilalanmış gibisin. Tüm kilitler açık. Altılı devam ediyorsun. Altı sama suçi squat. Altı surya namaskara vs vs . Hanuma dönüşleri de altı defa, sonuna kadar böyle gidiyor. Ritim seni götürüyor, hiç boş yok, dalmıyorsun. Dalamıyorsun. İçinde metronom çalışıyor. Tık tık tık tık tık tık. (Bahsettiğim seri size bir şey ifade ediyorsa yarın sabah deneyin.)

Hatha Yoga’da ritim, hareketten daha önemli. Şöyle demeliyim: Hareketten önce ritim gelişmeli. Bazı insanlarda ritim duygusu doğuştan var. Bende yoktu. Çok çalıştım. Çalışıyorum. İçimdeki ritmi bulmak, onu doğurtmak için. Hareketleri yapmak asla zor olmadı ama onları bir ritme oturtmak meseleydi. Tabii yogada ritmi veren,  yani içimdeki metronom dediğim şey nefes. Nefesi dinlemek gerek.  Kulağımıza dayadığımız bir deniz kabuğunun hışırtısı gibi nefes gelip, gitmeli. Bir prana, bir apana. Bir alış, bir veriş. Bir abyasa, bir vayragram. O yüzden de hareket olsun nefesi sonra oturturum dememeli insan. Ben eskiden derdim. Nefes ritmi verecek. Hareket sonra gelecek.

Ritim apana vayu tarafından yönetilir. Hareket ise prana vayu. Apana vayu ayaklara, tabana,  ayak bilekleri ile kaval kemiklerine indiği zaman çözülmüş oluyor. Oralara inemediyse ve dizin üzerinde bir yerde, uyluk kemiği ya da pelviste takıldıysa dizlerde incinmeler baş gösteriyor. O yüzden başta apanayı aşağı indirebilmek lazım. Bu da tastamam ayaklarıma kara sular indi, diye tabir ettiğimiz durum aslında. İnsin. Yogaya başlamadan önce ayaklarınıza kara sular insin. Neden? Apana vayunun rengi siyah, unsuru da sudur da o yüzden!

Apana ritimdir. Onun akımı bir defa çözülsün ritim konusunu kafaya takmaya gerek kalmaz. Apana hem ritimdir, hem de vritti’nin panzehiridir. Çok düşünen, dertlenen, ayrıntıya takılıp varolanı hissetmekten aciz yapıdaki insanlara özellikle bol apana çözücü lazım. Enerji aşağı aksın ki kafanın ağırlığı azalsın. Vritti’nin panzehiridir apana.

Panzehirden, zehirden bahsederken aklıma bir şey daha geldi. Yıllar önce hocamız, küsmekle insanın kendini zehirlemesi hakkında pek yerinde bir cümle söylemişti. Kendini sokan akrebin, karşısındakini zehirleyeceğini sanması gibi bir şeydir küsmek. Bu konuda da yazacağım. Ancak, malum günümüz insanının internetten bir şey okuma sabrı az, tahammül sınırları düşük. O yüzden ben şimdi çekileyim. Yakında yine gelirim. Madem oradasın, sevgili okur, ben de buradayım işte.

Kal sağlıcakla….

DefneNrtta 2.jpeg

 

 

 

 

 

Paça kurtarma yalanları*

Photo 21-05-2017, 15 49 28.jpg

Geçenlerde beni utandıran bir duruma düştüm. İlk defa dersime gelen bir öğrencinin tıbbi bir sorunu vardı ve ben hareketlere katılmalı mı, yoksa arkada oturmalı mı karar veremiyordum. Kararsız kaldığımda daima hocalarıma danışırım. Ama bu sefer zaman dardı. Ders başlamak üzereydi. Öğrenci karşımda duruyordu. Hiç yapmadığım bir şeyi yapıp hocama whatsapp mesajı yazdım. Yanıt hemen geld: Öğrenci hareketleri yapmamalı, arkada oturup dersi izlemeliydi. Ders başlıyor diye ben telefonu oracıkta bırakıp, stüdyoya girdim.

Bir kaç hafta sonra aklıma başka bir soru geldi. Hocama e-posta yazdım. Yanıtının başında kısa bir not vardı: Bir daha ona mesaj yolu ile akıl danışırsam en azından kısaca bir teşekkür notu yazabileceğime dair. Bunu görünce ben bilgisayarın karşısında kıpkırmızı kesildim. Sanki hocanın huzurundaydım ve haklıydı, o gün telaştan ona teşekkür etmeyi bırakıp, yanıtını öylece bırakıp gitmiştim. E-postayı yanıtla tuşuna bastım. Yanıtım hazırdı. O kadar hazırdı ki, sonradan bu konu üzerinde düşünmeye başladığımda hiç tereddütsüz yalan söyleyebilme yeteneğimden korktum. Evet, yanıtım bir yalan olacaktı. Ama ne yapalım? Mecburdum. Yalan yanıtımda şöyle diyecektim: “Hocam kusura bakmayın, mesajı yazmışım da gönder tuşuna basmayı unutmuşum. Orada duruyormuş. Bakın şimdi yazdım, telefonunuza düşmüştür.” Ve sonra da tabii hemen whatsapp’a bir (sözde unutulmuş) teşekkür mesajı yazıp hemen gönderecektim.

Hoca buna inanır mıydı? Bilmiyorum. Önemi var mı? Önemli olan benim utanç denen duyguyla karşılaştığım her durumda derhal yalana sarılıyor olmam. Geçmişim ve şimdim irili ufaklı yalanlarla bezeli. Kimseye bir zararı yok. Beyaz yalan. Ama yalan. Hepsi kendi paçamı kurtarmak için söylenmiş. Çoğunlukla insanlar bana kızmasın, benden hoşlansınlar, beni sevmeye devam etsinler diye.

Psikologlar sorarlar ya: Kendini bu ve benzeri bir durumda ilk defa bulduğunda kaç yaşındaydın? (Just like when?) Ben ilk anılarımda dahi yalan söylüyorum sevgili okurlar. Babamın pillerini şarj ettiği cihazın arkasındaki voltaj düğmesiyle oynadığım için bozulmuş. Ben dokunmadım diyorum. Saçlarını yıkamam yasak olan bebeğimi küvette yüzdürmüşüm. Yıkamadım diyorum. Bir arkadaşım hakkında ettiğim fena laflar kulağına gitmiş, hayır ben söylemedim öyle şeyler diyorum. Üniversitede araştırma görevlisi olarak çalıştığım yıllarda uyanamadığım için sabah ofise geç kalıyorum. Arabam yolda kaldı, diyorum. Tatilden iki gün geç geliyorum. Uçağı kaçırdım. Çoktan dolmuş bir kursa kaydolmak için hocalara yalvarmak zorundayım. Ben zamanında başvurumu yapmıştım, sizin elinize geçmemiş diye tutturuyorum. Sokaklarda boş boş gezinmek istiyorum. Kocama işim var dışarıda diyorum.

Hayatım boyunca söylediğim bu tarz yalanları uç uca ekleseniz dünyayı dönersiniz. Ben bu işte ustayım. Ne zaman, nasıl ustalaşmışım? Kim bana paçamı kurtarmak için ise yalan söyleyebileceğimi öğretmiş? Ben bunun zararsız bir şey olduğuna neden inanmışım? Yoksa bu sadece bana özgü bir şey değil de biz paça kurtarmak için söylenen yalanların mubah olduğuna inanan bir toplum muyuz?

Şimdi diyebilirsiniz ki –ve eğer yukarıda saydığım önermelerden sonuncusu doğruysa- bunda ne var canım? Kimseye zararın dokunmuyor ki bu yalanları söylediğinde? Diyebilirsiniz tabii. Haklısınız. Ben de yıllarca kendime böyle dedim. Bu yalan sayesinde filancanın kalbi kırılmıyor, bunun sayesinde içim rahatlıyor, bu minik, tatlı, beyaz yalan bana bir kaç saat özgürlük veriyor, bu ise zaten yalan bile sayılmaz gerçeğin bir kısmı…

Evet bunda ne var canım?

Bunda şu var: Gerçek olmayan bir gerçeğin kurgulanması iki insan arasındaki bağı kirletiyor. Beyaz da olsa, gri de siyah da olsa yalan yalandır. Kurulmuş, kurgulanmıştır. Utancı usul usul ilişkiye sızar, en zararsız görünen yalan yüzleşmenin yerine geçtiğinde ilişkiyi zehirler.

İnsanların sanal alemde yarattıkları sahte kimlikleriyle birden fazla hayat yaşadıkları günümüzde inatla hakikati savunmak cılız ve beyhude bir gayret gibi görünse de ben özgürlüğün utançtan kurtulmakta, sevilmeme kaygısıyla yüzleşmekte ve bunun için de dürüstlükte yattığına inanıyorum. Her zamanki gibi işe mikro mücadele ile kendi içimde başlıyorum. Benim çekirdeğimden etrafa, size yayılacağını umarak.

Kendime şöyle diyorum: Paçanı kurtarmak ya da birilerini kırmamak adına kurguladığın hikayeleri bir yana bırakıp, hatanın sorumluluğunu teknolojiye, ona, buna, şuna, “normalde hiç yapmam da bu bir istisna” bahanesine, atmayıp da tastamam üzerine alsan, özür dileyip yola devam etsen utanç mı büyür içinde, yoksa özgürlük mü?

*Bu yazının ilk hali Yoga Journal Türkiye‘nin 20. sayısında çıkmıştır.

Prana’nın İşleri

IMG_1870.jpgSize en sık tekrarlanan kabusumu anlatayım mı?

Yoga dersi veriyorum. Öğrenciler sessiz, sakin, sözümü dinliyor, havada hoş bir huşu, nefeslerin hışırtısından başka bir şey duyulmuyor. Derken pencereden yerdeki parkeye bir tutam ışık düşüyor. Bir öğrenci hareketi kesiyor. Güneş açtı, diye bağırıyor. Çamaşırları asmalıyız! Ve hepsi birden dışarı, avluya çamaşır asmaya koşuyorlar. Sınıf bir anda boşalıyor. Ben öndeki yerimde ufalıp, ufalıp ipe dizdikleri mendil kadar bir şey oluyorum.

Bendeki kontrol kaybetme korkusunun boyutlarını anlamak için psikanaliz bilmeye gerek yok. Her şey ortada. Kötü bir yoga hocası olmaktan çok korkuyorum. “Kötü hoca”yı da nasıl tanımlıyor bilinçaltım? Sınıfın dikkatini üzerinde tutamayan hoca. İyi hoca öyle bir ders verir ki citta vritti (zihin dalgası/düşünce) tamamen nirodoha’ya (düzlük/sükûnet) erer. Değil açan güneşte çamaşır kurutmayı düşünmek, gözlerini kendi kozalarının ötesinde bir yere çevirmeyi dahi düşünemezler. Düşünmezler. Çünkü düşünce sükûnete ermiştir. İyi hoca bunu mümkün kılan kişidir. Kötüsü ise… Kötüsü de dağınık dikkatlerden, bıkkın, sıkkın yüzlerden, sağa sola kayan gözlerden, açan güneşi görünce çamaşırları düşünen akıllardan sorumlusu olan hocadır.

Tahmin edersiniz ki bu formül hayatta bana sonsuz sayıda asap bozukluğu olarak geri dönmüştür. Sadece kendimi üzsem haydi neyse. Dikkati dağınık öğrenciyi haşladığım da olmuştur. Mesela benim için serilerin ezberlenmesi bir dikkat ve çaba meselesidir. Serileri bir türlü öğrenemeyen öğrenci muhakkak ki benim kötü bir hoca olduğumun işaretidir. O halde serileri öğrenemeyen öğrenci kalmamalıdır. Ayrıca ben konuşurken arkada fısıldaşan, gülüşen öğrencilere “komik bir şey varsa, söyleyin de hep beraber gülelim” fırçasını attığım da çok olmuştur. İbretlik hadiseler, neyse.

Yakın bir geçmişte anladım ki yoga bir şeyden bir şeye dönüşme çabası değil. Ama öte yandan yoga geleni, geçeni, geçerken bir tekme indireni, uyuşukluğu, sorumsuzluğu “olduğu gibi” kabul etme disiplini de değil. Zihnimiz illa ki ya biri, ya diğeri olsun diyor. Değişmeyeceksek her şeyi kabul edelim, her şeyi olduğu gibi kabul etmeyecek isek başka bir şeye dönüşmek için çabalayalım. Hangisi? Haydi, seç seç!

Ben bu ikiliğin ötesinde bir yeri işaret etmek istiyorum. Aslında hep içimizde olan (o yüzden dışarıdan müdahale gerektirmeyen) ama önündeki engelleri kaldırmazsak gün yüzüne çıkamayan (o yüzden günlük yoga çalışmasını gerekli kılan) bir hal yoganın diyarı. Hem var olanın eksiksizliğini kabullenip hem de daha iyi bir versiyonumuza doğru bilinçli adımlar attığımız bir hayat mümkün.

Ve iyi haber! Bu hayat için yogadan başka bir şey yapmamıza gerek yok. Çünkü tüm işi Prana yapıyor. Prana yani kainatı döndüren güç. Biz her gün yogamızı yapıyoruz. Prananın muntazam akışının önüne çıkan engelleri nefesimiz ile canımız ile temizliyoruz. O akıyor. O aktıkça gücü artan bir nehir gibi zihin/ego katmanından her gün bir ufak kırıntı daha kopartıp kendine katıyor. Ertesi gün tekrar. Zihin ego katmanı aşındıkça ne oluyor? O katmanın sakinleri varlığımız üzerindeki mutlak egemenliği azalıyor. Kimdi o katmanın sakinleri? Ben ve kabuslarım. Ben ve bozulan asabım. Beklentilerim, hayal kırıklıklarım, kaygılarım ve yargılarım. Ben ve kötü hoca olma korkum.

Bir yere gidiyor mu o zihnin sakinleri? Hayır, orada duruyorlar. Ama Prana denen o büyük güç zihin kozasını minik minik aşındırıp beni varlığımın daha derindeki katmanları ile tanıştırdıkça ben kendimi çok da ciddiye alamıyorum. Kendim derken, kötü hoca olma korkumu. Veya sevilmeme. Ve hatta ciddiye alınmama kaygımı bile umursamaz oluyorum. Çünkü Prana delmiş geçmiş o kozayı. Beni daha büyük varlığım ile tanıştırmış. Belki kısa sürmüş tanışma anımız, sonra unutmuşuz birbirimizi ama ertesi gün yine oradayız. Kaygının egemenliği bir tık daha aşınmış. Sevgininki biraz daha gün yüzüne çıkmış.

Bunlar işte hep Prana’nın işleri.

Sevginin merceğinden bakınca:

Varsın bir seriyi baştan sonra yapamasınlar. Varsın güneşi gören öğrenciler dersi kessin, avluya çamaşır asmaya çıksınlar.

Ne olacak yani?

 

Bira yasak mı hocam?

img_0233

Geçen hafta Budapeşte’de hocalarımın huzurundaydım. Yılda bir defa hocalarım ile dünyanın herhangi bir noktasında buluşuyorum. Haftalık veya iki haftalık kurslarına devam ediyorum. Her defasında ayaklarım biraz daha yere basıyor ve tüm yıl boyunca içimde çözmeye çabaladığım dertlerim su olup akıyor, gidiyor. Soru sormama, akıl danışmama bile gerek kalmadan hem de. (Ben yine de akıl danışıyorum o ayrı.)

Yıllardır bu eğitimlere benimle beraber öğrencilerim de geliyor. Başlarda tek bir tanesi geliyordu, sonra üç, dört öğrencim benimle beraber hocaların açtığı kurslara katılır oldu. Bu sene on üç öğrencim ile beraber Budapeşte’deki kurstaydık. Hatha Yoga’nın geleneğine sıkı sıkıya bağlı bu sistemde hocalık eğitimi diye bir şey olmadığından (hocamız der ki: hoca olunmaz, hoca doğulur) bizlerin geleneği aktarma usulümüz ve yetimiz de öğrencilerimize bakılarak anlaşılıyor. Benimkiler sağolsunlar saygıda kusur etmediler, kuvvetliydiler, dikkatli ve meraklıydılar. Güzel şeyler duydum hocalarımdan. Çok sevindim.

Son akşam isteyenlerle beraber yemeğe gittik. Kurs süresince akşam yemeği yemediğimiz ve çokcana içe döndüğümüz  için dersler haricinde beraber vakit geçirmemiştik. Hocamız da gündüzleri iki ders arasında insan arasına karışıp, yorulacağımıza evde kalıp dinlenmemizi salık vermişti. Günlerce, saatlerce evde oturduk, dinlendik, içimize baktık. Zaten çok yorgunduk. Ben gün ışığına bile çıkmak istemiyordum. Oysa ki en uzun günleriydi yılın.

Son akşam şeytanın bacağını kırdık ve bir restorana gittik. Zaten kurs da kapanış müziğine geçmişti. Ertesi sabahki son seansta sadece sorularımızı soracaktık. Yine de zincirlerimizden boşalmış gibi kendimizi sokağa attığımız sanılmasın. Bir haftalık sabah-akşam yoğun hatha yoga temposunun izleri içimize yer etmişti bir defa. İçi boş olmayan bir boşluk ile doluyduk ve sesimizin tonuna iç sessizliğimiz sinmişti.

Günlerden cumartesiydi. Yılın en uzun günlerini geçirmeye gelmiş yüzlerce, binlerce turist Budapeşte’nin sokaklarını, bira bahçelerini, avlularını, parklarını doldurmuştu. Bizim oturduğumuz bahçede dolanan garsonlar da bira ve patates kızartması dolu tepsileri rengarenk masalara taşıyorlardı. Masalarda oturanlar bira bardaklarını tokuşturup, gülüşüyorlardı. Bu manzarayı gören en genç öğrencim derhal bana döndü ve sordu:

“Bira yasak mı Defne hocam?”

Bu soruyu duyunca bilmiyorum nasıl bir ifade belirdi yüzümde. Ona hüzünlü bir tebessümle bakmak isterdim. Hüzünlü tebessümüm vasıtasıyla içinden geldiğini yap ama içini iyi, çok iyi dinle demek isterdim. Çünkü, evet yoga bir içtenlik meselesidir. Bizi biz ve diğeri ile samimi bir yerden ilişki kurmaya çağırır. Gerçekte ne olmaktadır? Onca ağır dersten sonra, tertemiz olmuş nadileriyle vücut ve sakin sularda yol alan vrittileri ile zihin gerçekten bira ister mi, yoksa bu refleks gibi bir gençlik, bir haz alışkanlığı mıdır?

En genç öğrencim gözümün içine bakıyordu. Yasak ya da değil, kararı benim vermem için bekliyordu.

Ah, yasakları ne çok seviyoruz! Birisi bize bir şeyi yasak etse de biz de ona uysak ve zorlansak veya o yasağı delsek ve zevklensek!

Hatha yoga’nın kuvvetli bir öz disiplin damarı var, doğru ama özünde yoga yasaklara karşı bir sistemdir. Tabii, spontan tepkiyi araştırır. Alışkanlıkların ve olması gereklerin ötesinde şimdiki zamanda kimsin ve istersin, sorusunu sorar. Bu da zihin oyunlarına gelmeden yanıtlaması çok zor bir sorudur.  Zihin daima öne çıkar ve “sahici seni” ve sahici senin istekleri ve anlık ihtiyaçlarını herkesten iyi bildiğini iddia eder. Zihnin sesini, iç sesten ayırt etmek için bazen ikisiyle beraber yıllar geçirmek ve hocaların gösterdiği yolda adım adım yürümek gerekir.

Yoganın hiç mi kuralı yoktur peki? Kuralı yoksa nefs nasıl terbiye olur? Sabah gün doğarken yapılır, karın boş olur, bacaklar güçlenmeden kollara geçilmez, apana düzelmeden pranayla oynanmaz, dolunayda durulur, yeni ayda durulur, regl esnasında ara verilir vs vs vs tüm bunlara ne demeli?

Hassasiyet demeli. İnce ayar hassasiyetlerin olayıdır hatha yoga. Bir zaman gelir zaten tüm bu sözde kurallar içinizden gelir, onların neden o şekilde metinlerde belirtildiğini anlayıverir insan. Çünkü canın zekası vardır. Analitik zekaya benzemez. İlla ki anlayacağım diye dayatan bir zeka değildir bu. Canın zekası bir zamanlar bizi yatar vaziyetten oturmaya geçirmiştir, oradan ayağa kaldırmış ve ilk adımımızı attırmıştır. Hayatın zekasıdır bu. Anlasan da işini görür, anlamasan da. O zekanın işleyişi mantığın sınırlı araç gereci ile kavranmaz. Acihtya’dır. Zihin ve mantık ötesi.

Gün doğarken yoga yapmak, gün ortasında yapmaya benzemez. İnsan kendini daha derin bir yerden yakalar sabah gün doğarken. Kainatın ritmi insanın içsel zekası ile yan yana gider. Alkolden, uyuşturudan temizlenmiş bir zihin ve açık ciğerlerle çalışmanın farkını da insan ancak tecrübeyle anlar. O yüzden deneyin ve görün derler. Zaten deneriz. İlla ki deneriz. Akşamdan kalma bir halde sabah onda yaptığımız yoga ile sabah beşte, açık kafayla yaptığımız yoganın farkını etimizde, kemiğimizde biliriz.

Nefsi terbiye etmenin yolu kurallardan değil, sevgiden geçer. Öyle seversiniz ki yogayı onu daha derinden tecrübe edebilmek için akşam yemek yemezsiniz, ya da o birayı söylemezsiniz, sigarayı söndürürsünüz. Öyle seversiniz ki hakikatin su yüzüne çıktığı, önceliklerin yer değiştirdiği o kısacık aydınlanma anlarını, gününüze onunla başlamak için herkesten önce kalkar, köşenize çekilir kendinizle buluşursunuz. Yoga kurala dayanmaz. Kurallara, yasaklara dayanarak yoga hayatınızı kurarsanız yanar biter kül olur. Bir amaç güderseniz de öyle.

Ama sevgiye odaklanırsanız, geleneceğin ilkelerinin size yol gösterdiğini anlarsınız. Yargı ve korkuyla değil, merakla yaklaşırsanız o ilkelerin yoganın derinliğine açılan kapılar olduğunu anlarsınız. Sonra da denersiniz. Ve size de öyle gelirse, o ilkeyi hayatınıza sokuverirsiniz, zorlanmadan. Birayı sahiden isteyip istemediğinizi de o kapıların açılıdığı derinlikten, içi dolu boşluktan, tonuna sessizlik sinmiş iç sesinizden öğrenirsiniz zaten.