(İzninizle) Sizi Kategorize Edeceğim!

Görsel
Nenem: Zahide Gökbek

Bizim Bey beni pek kategorik buluyor. İnsanları, kitapları, toplumları, yemekleri bölmek, kategorilere ayırmak derdindeymişim. Belki de haklıdır. Mesleki deformasyon vardır bende de. Biz sosyologların işidir bu çünkü. Zahiri olanının arkasındaki gizli şekli gör, sonra o şekle göre zahiri olanı sınıfla. Belki Chatterjee’ler, Homi Bhabba’lar, Calhounlarla yatıp kalktığımız yıllardan kalma bir alışkanlıktır bu bendeki.

Richard Freeman’a soracak olursanız, insan zihninin fonsiyonu zaten budur. Zihin dış dünyayı ancak kategorilere ayırarak algılayabiliyor. Karşısına çıkan her bir veriyi anlaşılır bir hale getirerene kadar uğraşıyor. Tanıdık gerçeklik içinde bir yere oturtunca rahatlıyor. Zihnin görevi bu: Ayrıştırmak ve algılamak.

Ben insan zihni ile akılcılığın yüceltildiği bir aileden geliyorum. Bizimkiler için aklın algılayamayacağı bir şey yoktur. Bunu iki anlamıyla birden söylüyorum. Yani 1) Evrende herşeyde akıl ile algılanır ve 2) Bir şey akılla algılanamıyorsa o şey yoktur.

Oysa sizin de bildiğiniz gibi evrende bizim sınırlı insan aklımızın alamayacağı (belki de kaldıramayacağı) pek çok şey var. Sadece hayaletler, cinler, Allah ya da inanılmaz tesadüflerden bahsetmiyorum. En keskin akılların bile “bizden bu kadar” dedikleri bir nokta var. Esas olay o noktadan sonra başlıyor. Esas olay akıldan sonra başlıyor.

Gel de bunu bizimkilere anlat!

Boşverdim.

Zaten bu akılcılık vs konularında yazmak değildi benim bugün niyetim.

Şunları yazacaktım:

Peşin peşin, bizim Bey ve onun gibi düşünen okurlardan özür dileyerek şu ayrımı yapıyorum. Dünyanın neresine giderseniz gidin, iki tip insanla karşılaşıyorsunuz:

1) Tek başına kalınca kendini rahat hissedenler.

2) Sohbet halinde kendini rahat hissedenler.

Bu demek değil ki tek başına kalınca rahat eden insanlar dost sohbetlerinden sıkılıyor. Sohbet halinde rahat edenler de tabii arada sırada tek başına kalıyorlar ve bu durumdan sıkılmıyor. Benim burada vurgulamak istediğim şey sadece rahat etmek değil, kendini tam hissetme hali olabilir. Bazıları yanında insanlar yoksa  bir eksiklik duyuyor. Bazıları ise o insanların varlığında aynı eksikliği duyuyor. Birisinin tamama ermesi için diğerinin varlığına ihtiyacı var, ötekisi ise ancak diğerinin yokluğunda kendini tamam hissediyor.

Ben tahmin edersiniz ki tek başınacılardanım. Her sabah bir kafeye gidip iki saat tek başıma oturuyorum. Annemi asla o kafede tek başına oturtamazsınız tek başına. O ikinci gruptandır. İnsanlar arasında, sohbet halinde kendini tamam hisseder. Babam daha çok benim gibiydi. Tek başınalık anları yaratmayı severdi.

Geçen sabah ben yine kahvede oturuyorum. Transpersonel Psikoloji ödemiz olan otobiyografime dalmışım. Bir arkadaşımın yanıma yaklaştığını masaya düşen gölgesini görene kadar farketmedim. Hiç sevmem parmaklarım klavye üzerinde tıkır tıkır giderken telefon, kapı çalmasını. Telefonu özellikle hayatta (küstah) bir kesinti olarak görmekten vazgeçemedim bir türlü. Benimle telefonda sohbet edemezsiniz. Burnunuzdan getiririm. “Konuya gel, ama hadi yaaa!” havasında ağzınızın tadını bir güzel bozarım. Siz de beni bir daha aramazsınız. Zaten email yazarsanız daha çabuk cevap veririm. Kahvede yanıma yaklaşan arkadaş neyse artık beni tanıdı da normalde bir merhaba deyip gidiyor.

Bu sefer yalnız, bir merhaba ile yetinmedi. Duruyor başımda. Onu karşımdaki sandalyeye davet etmeyeceğim ayan beyan ortada. 8 parmağım birden 8 harfin üzerinde taaruza hazır bekliyor. Son cümleyi unutacağım diye aklım çıkıyor. Çünkü siz de bilirsiniz insan yazarken kafası dolu dizgin gider, klavye üzerinde rüzgar gibi uçan parmaklarınız bile olsa aklınızın dikte ettiği metni yetiştiremezsiniz. Son cümle son cümle. (My prematured body didn’t allow me to have a full experience of childhood).  Sabırsız parmaklarım bir iki tuşa bastılar bile. (Bu cümle kaçmaz.) Arkadaş hala masamın yanında duruyor. Ay size anlatamam ben böyle durumlarda nasıl ters, nasıl sinir oluyorum! Asosyallikleri ile bilinen ünlü yazarlarımız var ya, benim yazı anımdaki aksi tabiatım onlarınkine beş basar.  Öyle bir hal içindeyim yani. Bu adam niye gitmiyor? Parmaklarım iki tuşa daha basıyorlar.

“Çok özeniyorum sana Defne” diyor arkadaş. “Ne güzel her sabah tek başına kalıyorsun. Kokia ile aranızda ne güzel bir anlaşma var. Her sabah kendinize ait bir zaman diliminiz var. Biz karımla bir türlü bu dengeyi kuramadık. Ben ne zaman tek başıma zaman geçirmek istesem karım bozuluyor, benim bu istediğimi kendisine karşı bir hareket olarak yorumluyor.”

Hay Allah! Üzüldüm. Tam da benim uzman olduğum konularda tavsiye istiyor arkadaşım. Tekbaşına tamama erenlerin mücadelesinde destek vermem gereken bir yoldaş kendisi. Parmaklarımı klavyenin üzerinden çekip kucağıma koydum. Mücadelenin ilk kuralını arkadaşıma hatırlattım:

You have to fight for your alone time! Each and every day, a new battle will be waiting for you. You have to fight for freedom.

Türkçe meali: Tek başına kalmak istiyorsan, mücadele edeceksin arkadaş. Her gün yeni bir meydan muharebesi için hazır olacaksın. Özgürlüğün için savaşacaksın.

Üzgün üzgün başını salladı.

“Biliyor musun” dedi. “İκi cins insan varmış. Ancak yalnız kaldıklarında dinlenip, reşarj olabilenler grubu ile yorulduklarında dostlar arasına katılıp orada günün stresini atanlar grubu. Biz karımla ayrı yapıda olduğumuz için bu konuda bir türlü anlaşamıyoruz.”

İki kategorinin ismini ve bu teorinin yaratıcı psikoloğun ismini de verdikten sonra kahvesini aldı, gitti. Bu tipler hakkında ayrıntılı bilgi için buraya da göz atabilirsiniz.

Bugün dişciden dönerken tek başıma Por Que No’ya gittim. Por Que No bizim mahalledeki Meksika lokantası. Ağzına kadar doluydu. Noel tatili ya, aileler, turistler, büyükanne ve babalar hepsi mahallemizin ünlü takolarından tatmaya gelmişler. Kasanın önünden sokağa taşan kuyrukta beklerken iyi ki yanımda Kokia yok diye düşündüm. Hiç tahammülü yok kuyrukta beklemeye bizim Bey’in. Siparişimi verince bara yerleştim. (Masaların hepsi doluydu) Kitabımı çıkardım. (Hala Middlesex ve her satırda güzelleşiyor) Sohbet edenlerin uğultusunda gömüldüm romanıma ve cipslerime. Çok mutlu hissettim kendimi.

Ben kesin tekbaşınalığında stres atanlardanım.

Tek başına yoga yapma konusunu şimdi bu bloğa bağlayıp, aranızdan ayrılacağım. Bazı öğrenciler için evde tek başına yoga yapmak hiç sorun değil. Onlara bir seri göstereyim ikinci haftanın başında o seriyi günlerine entegre etmiş oluyorlar. Bir de ötekiler var. Derse geliyorlar, hevesli, çalışkan, yetenekliler. Bir süre sonra hadi oldun sen, artık bir süre bu öğrendiklerini evde çalış ki pişsinler, diyorum. Orada ipleri bırakılmış kuklalar gibi kalakalıyorlar.

Bir gün pek akıllı bir öğrencim ile bu kendi yoga pratiğini geliştirme işini konuşuyorduk. Bana çok mantıklı bir şey söyledi:

Kendi başına vakit geçirebilen insanlar için evde tek başına yoga yapmak tanıdık bir durum. Sen de öyle bir insansın, sana zor gelmiyor. Tek başına kalmaya alışık olmayan benim gibi insanlara ise bir odada tek başına yoga yapmak zor geliyor. Tanıdığım, bildiğim bir hal değil bu, zorlanıyorum dolayısıyla…

İşte böyle bağladım,aradan çekiliyorum. Biraz kendinizi gözlemleyin bu aralar bakalım. Siz hangi tipsiniz?

Yılbaşına kadar yine yazacağım ben. Ama olur ya bir telefon, bir kapı, kahvede karşılaştığım bir dost yüzünden kesintiye uğrarsa parmaklarımın koşusu, şimdiden mutlu, neşeli, sağlıklı, bereketli bir yeni yıl diliyorum sizlere….

Defne