Kızlı erkekli yaşıyoruz da orgazm mı oluyoruz?

(5 Harfliler sitesinde çıkan son yazım.) 

Ben şimdi Başbakan’a kendisinin tahminimce pek yersiz bulacağı şu soruyu sormak isterim:

Kızlı erkekli yaşıyoruz da orgazm mı oluyoruz sanki sayın Başkanım?

Sorumu siz de yersiz bulabilirsiniz. İzninizle aklımın taştan taşa atlayarak beni taşımış olduğu son noktayı biraz açayım:

Ben şimdi evli mazbut bir kadınım. Gerçi çocuğumuz yok. Çocuk yapmak amacı ile sevişmediğimiz ayan beyan ortada. O zaman siz resmen evli sayılmazsınız, bu ne biçim evlilik, geleneksel aile mefhumuna hakaretten hakkınızda dava bile açılabilir, diyebilirler. Desinler, şaşırmam. Gavurun teki ile evlenip (hem de Yunan) vatanın nadide kalelerini işgale açtığım öne sürülebilir ama yine de kendimi ifade çabamda inat edip, orgazm olayına gireceğim.

Efendim, dediğim gibi ben şimdi evli mazbut bir kadınım. Ama itiraf edeyim, zamanında “kızlı erkekli” bir evde oturdum. Hem de tam başbakan ve ahalisinin korktuğu tip bir ev idi bizimki. Genç kadınlar bizim çatı altında nikahsız yaşadıkları erkeklerle aynı yatağı paylaşıyor ve her gece, ve hatta zaman zaman gündüzleri de gönüllerince sevişiyorlardı. Ve dahası bizim özgür yuvamızın kanepeleri, koltukları, onlar doluysa mat ve uyku tulumundan ibaret döşekleri de sevişecek yeri olmayan sevgililere açıktı ve sıkça ziyaret ediliyordu. Bu bahsettiğim zamanlar neredeyse yirmi yıl öncesi. Şimdi yirmili yaşlarını süren genç okurlar o zamanların bu zamanlardan daha özgür, daha serbest zamanlar olduklarını düşünmesinler. Valinin yakamızdan tutup bizi polise teslim etmek gibi yükümlülüğü yoktu o zamanlar, şimdi orası doğru, ama komşu olayı ve “aile apartmanının namusu” gibi mefhumlar aynı bugünkü kıvamındaydı. Başımızdakiler de şimdikiler gibi ortalıkta bas bas bağırmasalar da bugünkü başkan erkekler ile tıpatıp aynı zihniyeti gütmekte idiler.

Annemin evinden Cihangir Cumhuriyeti’ndeki bu “kızlı erkekli” cennet parçasına geçiş yaptığım yıllar boyunca mahallelinin “fuhuş var” diye bizim evi Fuhuşla Mücadele’ye ihbar edeceği korkusu tazecik yüreğimi kemirdi durdu. Çünkü mahalle Cihangir de olsa, polisin kapımıza dayanması için bir adet “muhafazakar demokrasi” taraftarı komşunun telefonu yeterdi.

Daha fenası mahallenin delikanlılarının kapımıza dayanması tehlikesiydi. Mahallenin oğlan çocukları ile onlarla futbol oynamak için aşağı mahalleden bizim köşeye çıkan arkadaşları, bütün akşamlarını bizim balkonun demirlerinde top sektirerek geçiriyorlardı. Bugün olduğu gibi o zaman da Cihangir’in kapıcısız apartmanlarının giriş kapıları hep açık, daire kapıları da bir omuz atsan açılacak cinstendi. Evet, evde kızlı erkekli kalıyorduk ama aslında evi kiralamış iki tanecik genç kadındık ve mahallelin bıyıkları yeni terlemiş delikanlıları, erkeklerin evimize rahat rahat girip, sabahları balkonda onlar için pişirdiğimiz sucuklu yumurtalarla kahvaltı etmeden çıkmadıklarını bildikleri gibi, arada sırada evde yalnız kaldığımızı da biliyorlardı. Madem abilere veriyorduk, komşunun gencecik çocuklarına da verirdik bir gececik ne olacak?

Fuhuşla Mücadele tarafından içeri alınacağımız korkusu bir yanda, mahallenin delikanlılarının kapımıza dayanacağı dehşeti öte yanda, biz evin bütün perdelerini akşam oldu mu sonuna kadar çekip, kapıya üç kilit birden vurmayı adet edinmiştik. Belki de iki adet ödlektik bilmiyorum. Cihangir’de bu korkuların kenarından köşesinden geçmeden yaşayan bir dolu kadın vardı muhakkak. Biz onlardan değildik.

Bu ahval ve şerait içinde yaşanan sevişmelerde orgazm mı olunur tabii, diyeceksiniz şimdi. Yok hayır, öyle bağlamayacağım. O da var tabii. Aman perdenin kenarı açık mı, aman çok ses ediyor muyuz, balkonda durup gemileri izlerken bizi bir gören olmuş mudur korkuları içinde yatağa giren bir kadının kaderinde orgazma yer var mıdır? Belki her koşulda gürül gürül boşalan kadınlar vardır bu dünyada. Ben kendim onlardan olmadığım gibi, onlardan biri ile henüz karşılaşmadım.

Ama diyeceksiniz şimdi, nereden biliyorsun? Hiç sordun mu kız kardeşine orgazmları nasıl gidiyor, ve hatta orgazmları hiç geliyor mu diye. Hayır sormadım. Bu yazıda ince ince işlemek istediğim konu da bu aslında. “Kızlı erkekli” yaşayan biz özgür kadınlar, dilediğimiz erkekle yatma özgürlüğüne sahip olsak da orgazm oluyor muyuz? Olmuyorsak bunu hiç konuşuyor muyuz? Yoksa zevki erkeklere mal edip, sevgilinin kollarında uykuya dalmayı bütün zevklerin ötesinde bir zevk olarak mı tanımlıyoruz? Kaç kadın orgazm ile biten ya da orgazm içeren bir sevişmenin en doğal hakkı olduğunu düşünerek sevişiyor?

 

İşte ben bunları bilmek istiyorum kardeşlerim. “Kızlı erkekli” yaşamayı becermekle tabuları kırmış olmuyoruz çünkü. Evet, tamam kabul, kızlarla oğlanlarla aynı merdivenleri çıkmalarının bile ahlaksızlık sayıldığı bir ülkede, evlenip boşanmadan tek başına bir ev açmayı başaran genç kadınların yaptığı cesaret isteyen bir şey. Evlenmeden sevişmek, birden fazla erkeğin koynuna girip kendini hala değerli ve ahlaklı hissetmek… Bunlar az buz zaferler değil. Sapına kadar kabul. Ben şimdi bu özgürlük mücadelesini bir adım daha ileri götürüp orgazmlarımıza da sahip çıkmamızı öneriyorum.

 

Erkekler bir araya geldiklerinde rahat rahat cinsellikten ve kendi zevklerinden söz edebiliyorlar. Cinselliği orgazmdan bağımsız düşünen erkek yok denecek kadar az. (Yoga çevrelerinde nadiren rastladığınız bu erkek tipini yakalarsanız bırakmayın!) Erkeklerin çoğu sıkı bir orgazmı en doğal hakları olarak görüyorlar. “Benim her gün boşalmam lazım,” demişti bana bir sevgilim bir defasında. “Bunu sen sağlamazsan başkasına gitmekten başka çarem kalmaz.” (Bak, bak, bak!) Sex and the Citydizisinin ilk bölümünde Carrie, öğle molasında karşılaştığı bir yakışıklı ile ayak üstü sevişmek üzere onun evine gider. Adam da hödük çıkmaz, önce başını Carrie’nin bacaklarının arasına sokup kadının boşalmasını sağlar. Carrie zevkin titreşimleri dinince yataktan kalkar, teşekkür edip adamın dairesini terk eder. Kadın olarak son derece aşina olduğumuz bu durumun bir erkek tarafından yaşanmasını düşünebiliyor musunuz?

 

Hayır, biz kadınlar olarak orgazmlarımıza sahip çıkmıyoruz. Kızlı erkekli yaşıyor, evlenmeden sevişiyor ve hatta birden fazla erkekle sevişiyoruz. Bütün bunlar ülkemizde özgürlük mücadelesi veren kadınlar için önemli, çok önemli, değerli adımlar. Sadece muhafazakar demokrat komşunun değil, ana babanın ve hatta sevgilinin gözünde yanlış bir şeyler yaptığımıza dair izler görmek mümkün. Erkeklerin çoğunluğu hala bir bakire ile evlenmeyi tercih ediyorlar. Ya da en fazla bir adet eski sevgilisi olsun. O kadar. Ben yattığı adamların sayısı ile gurur duyan ve bunu orta yerde rahat rahat konuşan bir kadına henüz rastlamadım.

 

Şartlar böyle iken kendi zevkimiz ve tatminimiz için mücadele vermeden geçen ilişkiler, nihayetinde dönüp dolaşıp bizi “kızlı-erkekli” yaşamdan öcü gibi korkan zihniyetin kucağına hop diye bırakıyor. Seks ilişkinin dar alanda yaşanan bir modeli. Tıpkı yoganın mat üzerinde yaşanan bir mikro hayat olması gibi iki insan arasında yaşanan cinsellik de var olan ilişki dinamiklerini gözler önüne seriyor.

 

Bitirirken bir kaç orgazm anısı:

 

Bir tanesi lise sevgilim ile ilgili. İkimiz henüz kimse ile yatmamışız. Yaş 16. Öpüşüp sürtünmekten ileri gitmiyoruz. Ben birbirimizin ilki olalım istiyorum. O direniyor. “Neden yahu, yapalım işte” diyorum. O cesaret edemiyor. “Ben sana bunu yapamam” ayaklarında. Sonunda “Neden korkuyorsun sen”, diye sordum. “Gözümde senin değerin düşecek, ondan korkuyorum” dedi. (Bak, bak, bak.)

 

Diğer anı, yine aynı zamanlardan. Halam soruyor, kızım sen bu sevgilinle sonuna kadar gidecek misin, diye. (Halam çok şeker, müthiş özgür ruhlu filan ama bu konuşmadan iki yıl sonra başka bir sevgili ile ilk defa sonuna kadar gittiğimi kendisine müjdelediğimde, “Ay bir tuhaf oldum. Ne bileyim sanki artık sana sahip değilmişiz gibi geldi” diyen de yine kendisi.) Ben diyorum ki “Valla istiyorum ama o yanaşmıyor”. Halam bunun üzerine diyor ki, “Boş ver zaten bu işin tamamını yaptığında da şimdi yaptıklarınızdan daha fazla zevk almayacaksın”. Ben isyan etmek istiyorum bu sözün üzerine! “Şimdi yaptıklarınız” dediği sonsuz sürtünmeden ibaret benim için. Oysa gerçek bir sevişme bana orgazmı verecek. Ya da ben öyle sanıyorum. Nitekim iki yıl ertesinde ful sevişme olayını yaşadıktan sonra halama hak vermeden edemeyeceğim. Sonuna kadar gitmenin, sürtünme zevkinden fazla bir farkı yokmuş. Hani nerede orgazm? Yoksa oldu da kaçırdım mı? Nereden anlayacağız orgazmı? Bu sorular böyle gidiyor. Ta ki on dokuz yaşındayken, bu orgazm olayını bana bir erkeğin değil, kendi kendimin vereceğini idrak edip elimi donumun içine sokana kadar. O güne kadar “Belki de bu işte” diye düşündüğüm bütün çekilmelerin, kasılmaların orgazmın eşsiz benzersiz, rengarenk, çikolatadan bile tatlı ve azalacağına artan yoğunluğunu yaşadıktan sonra nasıl komik göründüğünü siz düşünün artık.

 

Velhasıl, erkeğimizi memnun edeceğiz diye numara yapmayı bırakıp orgazmı sonuna kadar hak ettiğimize inanmalı, çağıl çağıl boşalana kadar sevişmeyi öğrenmeliyiz. Çünkü sadece “kızlı erkekli” yaşamakla orgazm olunmuyor.

Yazının orjinali: Kızlı erkekli yaşıyoruz da orgazm mı oluyoruz?

5 Harfliler sitesinde çıkan son yazım.

Hareketin Bereketi

12894490_10153501184932671_661960630_o-2
Foto: Güler Erendağ

Çok soğuk bir kış sabahı arabayı kahvenin önüne park ettim. İçerden beni arabayı tanıyan kahveci çocuklar hemen amerikanomu hazırlamışlar, ben kuşandığım kat katlarımdan soyunana kadar kahvem masaya varmıştı bile. Dedim, “bu ne lüks servis” böyle. Kahveden benden başka kimsenin olmadığını o zaman fark ettim. Çocuklar sabahın altısında açmışlar, yedi buçukta ben ilk müşteri. Canları sıkılmış.

Bu aralar saat sekizde iş başı yapıyorum. İş başı dediğim yazmaya başlamanın başı. Yeni bir roman üzerinde çalışıyorum. Nasıl başladım hatırlamıyorum. Bilmediğim bir yer ve hiç yaşamamış olduğum bir zamanda geçiyor. Nasıl oldu da böyle bir yola girdi onu da anlamıyorum ya. Yazının kendi başına bir ruhu var. Biz yazarlar o ruhun sadık hizmetkarları olarak cümleleri kurmakla yükümlüyüz. Ancak cümleleri kurarsak yazını ruhu serbest kalıp bu alemde vücut buluyor. En sevdiğim yazarlardan biri olan Jeffrey Eugenides’e soruyorlar, iyi bir roman nasıl yazılır diye. O da diyor ki, “Öncelikle cümle kurmayı bilmek gerek. Cümle kurmuyorsanız roman yazamazsınız. Hepimizin harika fikirleri var ama pek azımız o fikirleri cümleler yolu ile ifade etme yeteneği ve sabrına sahibiz.” Hayran olduğum bu yazar kişi başka bir yerde de şöyle demiş, “Romanlarımı önceden hiç planlayamam. Yazma halindeyken karakterlerim ile birlikte hikayeyi yaşarım. Ve ancak ondan sonra kurgunun nerelere gidebileceğini kestirebilirim.”

Ben de işte böyle tek bir cümle kurdum. Sonra bekledim, ikinci cümle kuruldu. Parmakların kendiliğinden yazı yazması öyle büyüleyici bir süreç ki sırf zevk olsun diye üçüncü bir cümle daha kurdum. Günün sonunda bir iki sayfalık bir şeyler çıkmıştı. İlk romanıma çok benziyor diye düşündüm. Ben durup durup aynı ailenin kadınlarının maceralarını yazmaya mahkumum herhalde. Moralim bozuldu. Sen iki sayfa boyunca cümle üzerine cümle kur, günün sonunda içindeki o memnuniyetsiz varlık çıksın, sana böyle desin, olacak iş mi?

Ertesi sabah… Bir tarafta “memnuniyetsiz ben” her zamanki gibi kollarını önünde kavuşturmuş, saldırıya hazır bekliyor, öte yanda ona karşı savaşmaktan çok bir sonraki cümlenin merakı ile hareket eden bir başka ben yine bilgisayar başındayız. Önceki gün yazdıklarımı okumuyorum bile. Son konan noktadan alıyoruz. Yeni bir cümle. Ha gayret. Bir tane daha. Memnuniyetsiz bir yerlere çekilmiş, sesi soluğu çıkmıyor. O cesaretle bir cümle, hatta bir paragraf daha.. Derken karakterlerden biri bana hiç beklemediğim bir yerden darbeyi vuruyor. Diyor ki İzmir’e gitmemiz gerekiyor. Hayırdır? Olmaz öyle şey diyorum, ben İzmir’i hiç bilmem. Gel İstanbul’da kalalım. Deniyorum da. Bir kaç sayfa daha İstanbul’u zorluyorum. Gitmiyor. Karakter ağlamaklı. “Ben İstanbullu değilim ki,” diyor. “Ya benden vazgeç ya da beni İzmir’e götür. Diğer bütün karakterlerin seni İzmir’de bekliyorlar.”

Memnuniyetsiz ben, karakter ile aramda geçen bu konuşmayı duyunca geri çekildiği köşesinden çıkmış, taarruza hazır bekliyor. Kıs kıs gülerek, “Tamam bittin artık sen diyor. İzmir’de geçen bir roman yazamayacağın ortada. Hayatında kaç defa İzmir’e gitmişsin? Bırak bu işleri. Otur da bloglarını yaz zaten. Olmayacak duaya amin dedin, gerisini de ihmal ettin.”

Haklı galiba. Vazgeçeceğim. Zaten benim karakter sadece İzmir’e gitmek istemekle kalmıyor, bir de 20. Yüzyıl başında doğmuş, hikayeye oradan başlamamı talep ediyor. Hay Allah. Öyle de tatlı, öyle de ilginç bir tip ki… Ama bu işin oluru yok bebeğim. Keşke başka bir yer ve zamanda karşılaşsaydık.

Tam vazgeçmiş, bildiğim zaman ve mekanlarda geçen yeni bir roman yazmaya ikna olmuşum, ilahi müdahale eposta kutuma düşüyor.

Sevgili Defne, seni Kasım ayı roman yazma maratonuna davet ediyoruz. Sitemize üye olduktan sonra tek yapman gereken Kasım sonuna kadar romanının 50.000 (elli bin) kelimesini bitirmen.

Hımmm, ilginç bir teklif… Kim bu maratoncular diye biraz araştırıyorum. Tabii ki Kaliforniyalı gençler. Kasım Roman Maratonu fikri 1990lı yıllarda akıllarına düşmüş. Anladığım kadarı ile sarhoş bir gecede, “yapar mıyız? Yaparız oğlum. Bir ayda roman yazar mıyız? Yazarız oğlum. Elli bin kelimelik bir şey çıkarırız. Gönülçelen mesela elli bin kelimelik bir roman. Biz de yazar mıyız? Yazarız oğlum,” ile başlayan bir sohbetin devamında doğmuş bu maraton. Çocuklar ertesi sabah bir kahvede buluşup başlamışlar ilk cümlelerini kurmaya. Sonraki gün yine bir araya gelmişler. Sonraki gün yine… Bir kaç tanesi o ikinci haftanın ortasında vazgeçmiş. Devam edenler ise ikinci haftadan sonra açılan kanallara şaşıp kalmışlar. Ay sonunda 50.000 kelimelik romanları saklandıkları yerden çıkıp vücut bulunca bu işi her sene yapmaya karar vermişler.

Ertesi yıl daha kalabalık bir grupmuş. Sonraki yıl biraz daha kalabalık… Derken 2013 yılına geldiğimizde, internetin de yardımıyla bütün dünyada 60.000 kişilik bir maraton grubu oluşmuş. Benim o vakte kadar haberim yok. Önce biraz burun kıvırdım. “Aman ne bu böyle? Çocuk muyuz?” larla başlayıp “bir ayda 50.000 kelime yazamam ki” korkusuna doğru uzanan bir seri bahane. Hepsi memnuniyetsiz ben’in eseri tabii.

O sırada ilahi müdahale iki geliyor. Benimle aynı kahveye gelip roman yazan bir adam var. İsmi Gordon. Siyaset bilimi profesörü. Üniversitedeki dersine gitmeden önce kahveye gelip romanını yazıyor. Yazmadığımız anlarda göz göze gelirsek, birbirimize gülümseyip, hal hatır soruyoruz. İşte o anların birinde Gordon, bana demez mi, “Kasım ayı Roman maratonundan haberin var mı?” Meğer o da katılıyormuş. Katılmak dediğim sadece söz veriyorsunuz, o kadar. Bir de her akşam sitelerine gidip o gün yazdığınız kelime sayınızı rapor ediyorsunuz. Dünya genelinde maratona katılanlara göre nereye düştüğünüzün istatistikleri geliyor.

Şimdi koskoca Gordon’un da katıldığını duyunca benim memnuniyetsiz bir huzursuzlandı. Bu arada kasımın ilk haftası dolmak üzere, katılmayı düşünüyorsam günde 1760 kelime yazmam gerektiğini söylüyor istatistikler. Moral sıfır. Karakter “İzmir 1920’den şaşmam, beni doğduğum memlekete götürmezsen konuşmam”, diyor. Kasım ilerliyor. Ya yenileceğiz, ya kazanacağız. Memnuniyetsiz ile karşılıklı öyle bir noktada duruyoruz.

Hal bu iken bir üçüncü ses, duymaya alışık olmadığım tatlı ve şefkatli bir ses, iki uç durum arasında kaldığımızda bize bir üçüncü yol daha bulunduğunu hatırlatan o ses kulağıma fısıldayıp diyor ki,

“İstersen bir başla, devamı gelmezse bırakırsın. Bu roman çıkmak istemiyorsa zaten çıkmaz.”

Bu üçüncü ses pek sık konuşmaz ama konuştuğunda hep çok bilgece şeyler söyler, hiç aklıma gelmeyen o en basit çözümü sunar. İnsanın içine su serpen o sakin dostlar gibi.

Böylece başladık. Yazının hizmetkarlığına soyunan ben, memnuniyetsiz, üçüncü ses ve İzmir’li karakter. Hep beraber daldık maratona. Benim daha ilk yüz metrede soluğum kesildi. Neyse maratoncu çocuklar sağ olsun, futbol koçu gibi her gün eposta yolluyorlar.

“Ha gayret Defne. Dün yazdıklarını bugün okuma Defne. Sadece yaz, yaz, yaz. Arkana bakma, ileri marş. Mühim olan kelime sayısı. Her gün daha çok kelime. Evet yapabilirsin, biz biliyoruz. Takıldıysan bak ünlü yazarımızın şu makalesini oku…” vs vs.

“Yahu gidin başımdan,” diyorum ama bir yandan da tavsiye ettikleri makaleyi okuyorum. Eugenides’in tavsiyelerini de o ara öğreniyorum işte.

Ve bu arada İzmir, Smyrna, Smirni… Sokakları, kokuları, bereketi, çan sesi, üzümleri kadınların kahkahaları ve meydanlarında çınlayan onlarca farklı lisanı ile önümde açılıyor. Ben doğmadan çok önce yerle bir olmuş çok renkli, çok sesli bir başka dünyaya duyduğum hasret, hayal gücüm İzmir’in yangından önceki güzelim sokaklarında, köşklerinin bahçelerinde, rıhtımdaki kafelerde gezinirken biraz olsun duruluyor. Geceleri ben başımı yastığa koyuyorum, bizim Bey bana romanlar okuyor. O zamanlarda İzmir’de geçen… Hayal gücüm beslensin, zihnimin gün yüzü görmemiş köşelerindeki karakterler can bulsun diye. Onu dinlerken ben uyuya kalıyorum. Rüyalarımda İzmir, Smyrna, Smirni…

Sabaha yeni cümleler hazır. Ben yazının hizmetkârıyım. Sabah 8’den iş başı. 10’a kadar elleri klavyeden çekmek yok. Öğleden sonra iki saatlik yazı vardiyası daha… Günde 1760 kelime de neymiş? Ben iki binlerin üzerindeyim artık. Memnuniyetsiz ben şaşkın. Hiç beklemezmiş benden böyle bir bereket. Eh, diyorum ben de sana uyup, durduğum yerde düşünmeye devam etseydim her gün iki bin kelimenin üzerinde yazı yazabileceğimi ben de hayatta tahmin etmezdim.

Daha kim bilir neler var kendime dair, sırf durduğum için keşfetmediğim. Artık her gün en az iki bin kelime yazıyorum. İzmir’li karakterim ona güvendiğim için hayatından memnun, beni her gün yeni birileri ile tanıştırıyor.

Tıpkı yoga gibi yazı da düşüne düşüne çıkmıyor. Zaten bana öyle geliyor ki hiç bir şey düşüne düşüne çıkmıyor. Yazı, ya da bir sanat eseri, ya da verilecek bir karar… Hepsi ancak biz harekete geçince saklandıkları yerden başlarını çıkarmaya başlıyorlar. Uzun uzun düşünüp karar vermeye, plan yapmaya, kurguya kalkıştığımızda karşımıza sadece içimizdeki o memnuniyetsiz varlık çıkıyor. Maratoncuların amacı da bu zaten. Memnuniyetsiz egoya konuşma fırsatı vermeden devam etmemizi sağlamak. Çünkü ego harekette un ufak oluyor, durağanlıkta ise iyice semiriyor. Durdukça kendimize, yeteneğimize ve yapabileceklerimize dair inancımız köreliyor. Bilinmeyene doğru adım atıp onun içinde ilerlemeye başlayınca tahmin etmediğimiz kadar güçlü, yetenekli ve hatta şanslı olduğumuzu hissediyoruz. Bu da önceden planla, tahminle, falla filan olmuyor.

Hem bakın zaman duruyor mu? Harekette bereket olduğunu bilir gibi durmadan ilerliyor…Önümüze yeni bir yıl daha serdi bile.

Durmak mı? Yoksa bilinmezliğin kuyusuna doğru ip sallandırmak mı? Atılacak adımları düşünmek mi yoksa onları atmak mı?

Bana öyle geliyor ki şahsi hikayelerimizin ötesinde verilecek en temel karar budur.

Hepinize hareketli, bol keşifli, yaratıcılığın memnuniyetsiz seslerden kendini bağımsız kıldığı, neşeli, sağlıklı bir yeni yıl diliyorum!