
Bazı sabahlar, yoga sırasında anılar cümbüşü yaşıyorum. Geçmiş yaşlardan anılar ve anlar, beş duyu organımın beşini de ele geçiriyor. Zamanda yolculuk. Şöyle oluyor: Birden bir eskimiş an çakıyor zihinde. Ama ne alakasız, nasıl kenarda kuytuda unutulmuş anılar… 9e bir de nasıl temiz ve net bir kayıt, sanki yaşandığı zamandan bu yana her gün onları ana ana, hafızadaki yerlerini gıcır gıcır parlatmışım. Allah Allah?
İşte bu sabah mesela… Zihnimin hangi uzak köşesinden fırladı kim bilir? Soğuk bir sabah (bugün değil, o gün). Soğuğuna alışık olmadığım bir soğuk. Başına kuru koymuşlar, bence pek uymuş. Bursa’nın kuru soğuğu, biz İstanbul çocuklarına yabancı. O yüzden de nefes alması bile heyecanlı. Yıl 194. Soluyarak büyüdüğümüz hava kirliliği boğazımı yakıyor. Artık İstanbul’un havası öyle kirli değil ama işte su yüzüne çıkmakta olan o an, beş duyumu ele geçirmiş, zamanda yolculuk hisler patikasında sürüyor. Artık yirmi birinci yüzyılın İstanbul’unda değilim. Burnumda karbonmonoksit, tenimde kuru soğuk, dilimde kestane şekeri, gözlerimin önünde yapraklarını dökmüş kuru ağaçlar, Gönlüferah Oteli’nin karşısındaki Nazar 3astanesi, kulaklarımda Yasemin’in mırıl mırıl sesi. Gönlümüzde hafiflik, özgürlük ve sonsuz bir tatmin.
O soğuk şubat tatili sabahında, iki çocuk, otelin önündeki kaldırımda, durduğumuz tam o yerde, o anda çok mutluyuz. İstiyoruz ki kimseler girmesin aramıza. Büyükler nereye gittiğimizi sormasınlar. Diğer çocuklar ne konuştuğumuzu merak etmesinler. Biz o yabancı kuru soğuk şehirde, caddenin bir o yanına bir bu yanına geçip kestane şekeri alalım.
İşte o an koptu geldi bu sabah. Yasemin’le ortak geçmişimizde çok tatil var. Bu, onlardan herhangi biri sadece. Sık sık hatırlayıp güldüklerimiz var. Bursa gezisi onlardan değil. Özel bir yeri var. Fakat yine de bu sabah aklıma neden o anın düştüğünün açıklaması yok.
Kalbimde bir hasret hafiften zonklamaya başlıyor. Sadece denizlerin ötesindeki en yakın dostumun hasreti değil, aynı zamanda ortak çocukluğumuzun hasreti. Samimiyetlerin ancak çocuk yaşta dalınan o derin sularına bir daha giremeyeceğimizi kabullenmenin sancısı. Çocukluğun geri gelmeyeceğine inanmak herkes için de çok zor mu? Ben günü geldiğinde Yasemin ile paylaştığımız mırıl mırıl dünyaya dönüş olmadığına bir türlü kendimi ikna edemiyorum. Sonra da işte sanrı oluyor sancı.
Yasemin benim ilk gerçek dostum. Yedi sekiz yaşlarındayken tanışıp hemen vurulduk birbirimize. Bir daha da -ruhen- hiç ayrılmadık. Beraber çok gezdik, çok güldük, aynı evlerde yaşadık; aynı odalarda, tek çadırlarda, kumsallarda yan yana uyuduk. Araya okyanuslar, memleketler, sevgililer, işler filan hiçbir şey girmedi. Yirmi altı yıl içinde bir defa kavga ettik ise, o da çocukken, ertesi gün ağlayarak hemen barıştık. Bir daha da küsmedik. Kim bilir nedir bu büyülü reçetenin esrarı? Ay ve yıldızlar, zevkler ve renkler, koşullar ve ihtiyaçlar, aileler ve okullar denk gelmiş de iki insanın birlikteliğinin mayası tutmuş. Bizimki sıkı tutmuş.
Biz, hiç derdimiz olmadan büyüdük yan yana da başka ilişkilerimizde tökezlediğimiz oldu tabii. Ben kızgın, köpüren mizacımla; o alttan ala ala ezilip sonradan patlayan yanıyla ve her ikimiz de vakitsiz akan gözyaşlarımızla tökezledik orada burada. Arkadaşlarımla, annemle, babamla ilişkilerimde her gün yeni bir taş çıkıyor yoluma. 9e her tökezleyişimde hâlâ şaşırıyorum. Ben bunları bunlardan geçmemiş miydim? Ah şu insan nefsi nasıl da oldu bittiye getirmeye çalışıyor her şeyi. Çiçekleri çeke çeke büyütemeyeceğimizi biliyoruz da, kendimizi (ve dahi birbirimizi) düşmeden kalkmadan tanıyamayacağımızı bir türlü algılayamıyoruz.
Ben kendi kuyuma düşüp ilişkinin gidişatından hazzetmez hale gelince, mesela -varsa o sırada- sevgilimin bir ihmaline bozulunca, annemin bir lafına köpürünce, teyzemin ince analizleri karşısında cinnet geçirirken, Yasemin’i düşünüyorum. Benim yerimde olsa ne yapardı diye değil. Bu karşımdaki kişi sevgilimannemteyzem değil de Yasemin olsaydı, ben ne yapardım, diye soruyorum.
Özellikle de bu aralar hayatıma bir erkek girer gibi oldu ya, bu soruyu kendime çok soruyorum.
İlişki kalıpları insanın içine kazılı herhalde, bu yaşımda artık anladım ki kim girerse girsin aşk hayatıma, ben benzer davranışlar sergileyeceğim. Bir kitap vardı Her Şey Yeni bir Erkekle Daha Güzel Olacak diye. Yok öyle bir şey!
Geçen gece David’in yanında gördüğüm ince uzun parmaklı İngiliz’le samimiyet ilerledi. Kendisi yoga hocası, müzisyen, gezgin. Gözlerimin içine diktiği mavi gözlerinde soğuk bir ifade var, ki onu daha çekici kılıyor. Kendisine bir ev bulana kadar bende kaldı. Samimiyetimizin iki hafta içinde birlikte yaşama mertebesine yükselmesi beni bir miktar zorladı elbet, ama ne yapalım.
Çocuk kâğıt üstünde pek uygun bana. Yine de işte böyle iyi hoş giderken her şey, ufak tefek hadiseler hemen ilişki denen şeyin -sırf kendi tepkilerim yüzünden- ruhumu nasıl da törpülediğini fark ettiriyor.
Buyurun mesela: Bu yeni İngiliz’e, evini bulduktan sonra, soruyorum: “Akşam sana geleyim mi?” “Benim için farketmez” diyor. Diyor, çünkü o sırada hissettiği bu. Fark etmez. Ben kızıyorum. Üç günlük eğlence olduğunu bile bile istiyorum ki “Ne olur görüşelim” desin. Arzulanmaya ihtiyacım var. “Ölürüm de sensiz uyumam iki gece üst üste” desin, “Gel, gel, her gece gel” desin. O bunları demedikçe kafamda, beni beğenmiyor, aldırmıyor, umursamıyor, ben sevilesi bir insan değilim, başkasını muhakkak her gece yanında istiyordu vs. vs. parçalarının yer aldığı bir plak çalmaya başlıyor. Hayal kırıklığı kafamdan kanıma yayılıyor, kanım köpüğe duruyor. Bu plak üç günlük ilişkide de, üç yıllık olanında da hep aynı nağmeyi çalıyor. Eskiden, bu dırdırdırdır plakları gerçek sanır, zorla kavga ettiklerime de dinletirdim.
Şimdi artık baş ağrısı muamelesi yapıp kendiliğinden geçmelerini bekliyorum, yastıkları tekmelerken. Sonra mesela annemin kafasında benim için tasarladığı bir hayat var. O hayatın dışında benim mutlu olduğuma inanması çok güç. O hayatta ben İstanbul’un Beyoğlu ilçesinde eski -ama bakımlı- bir binanın yüksek tavanlı bir dairesinde manzaraya karşı roman yazıyorum. Ayrıntıları davar, ama uzatmayayım. Bu hayal hayatın uzağında sürmekte olan esas hayatıma getirdiği her eleştiri beni çileden çıkarıyor. Sınırlarıma saldırılmış, bütün kalelerim işgal edilmiş filan hissediyorum. Dudaklarımın kenarında köpükler, gözlerimde inci taneleri dibi dökülmeye hazır yaşlar filizleniyor.
İşte böyle anlarda Yasemin’i düşünüyorum. Düşünüyorum, çünkü Yasemin ile dostluğum kendimi en güvende hissettiğim yer. Hayatımdaki ideal ilişki. Ona verdiğim tepkilerim korku değil, sevgi temelli. Eğer Yasemin “Bu akşam görüşsek görüşmesek fark etmez” deseydi, bana olan sevgisinden şüphe eder miydim? Aklımın ucundan bile geçmez, üstelik hak verirdim. Günler, yıllar varken önümüzde arkamızda, bir akşam görüşsek görüşmesek sahiden fark etmez. Kızmaz, kırılmaz, köpürmez, çökmez, olayı drama dönüştürmezdim. Sevilmediğimi hiç düşünmezdim. Eğer Yasemin deseydi ki, “Şeko bunca fırsat varken önünde, biraz İstanbul’a yerleşsen mi acaba? Cihangir’de ferah bir ev tutarsın kendine orada belki kitabını yazarsın” yine de cinnet geçirir miydim? Yoksa bütün göz kamaştıran özelliklerine rağmen hayatımın şu döneminde yerleşik düzene geçmeye neden hazır olmadığımı sakince anlatır mıydım?
Yani kızıyorsak, küsüyor, kırıyor ya da köpürüyorsak, bütün bunlar kendimizi ilişkide güvende hissetmediğimizden veya ihtiyaçlarımızı dile getirecek olgunluğu gösteremememizden ve dolayısıyla sınırlarımızı doğru dürüst çizemediğimizden oluyor. Karşımızdaki insanın davranışları veya sözleri değil, kendimize güvenimiz, ihtiyaçlarımızı ifade etme cesaretimiz ve sınırlarımızın netliği o insana karşı hislerimizi ve tavırlarımızı belirliyor. Kendimize güvenimiz tam değilse, bütün dünya bize pusu kurmuş gibi görünebilir. Kendi sınırlarımızı kendimiz bilmiyorsak, işgal edildik sanıp geriliyoruz. Seçerek vardığımız veya hasbelkader düştüğümüz durumlar için başkalarını suçluyoruz. Kendimize ve diğeriyle kurduğumuz ilişkiye güvenimiz tam ise, rahatız, savunma moduna geçmeden, sakin sakin inandığımız doğruyu ifade edebiliyoruz.
Büyülü reçeteyle pişmiş o sevgi temelli ilişkiler, bize korkudan arınmış esasımızı geri verdiği için o kadar değerli. Kim bilir, belki de o esastan yola çıkıp, bir insana bütün hakikati ve hikâyesi ile baktığımızda, samimiyetlerin ancak çocuk yaşta dalınan o derin sularına yeniden dalabiliriz.
Ben de kendi kafamdan çıkıp şu güzel gözlü İngiliz’e biraz daha dikkatle bakayım bari.
*Mavi Orman kitabından alıntıdır.
Fotoğraf Mekan: Yazmak Atölyesi / Nişantaşı
Yorum bırakın