20 YAŞIMA MEKTUP

Doğan Kitap’ın 20. yılında gençliğime yazdığım mektup. DK’ın izniyle paylaşıyorum. Tüm kadınlara cesaret, ümit ve ilham vermesi dileğimle.

Sevgili 20 Yaşım,

Öncelikle bu gecikmiş yanıtım için özür dilerim. Mektuplarını bir köşeye atıp unuttum sanma. Aksine, bana bıraktığın defterler dolusu mektubu baş ucumdaki kütüphanenin en üst rafına yerleştirdim. Fotoğrafların da kütüphanenin kapaklı kısmında duruyor. Geceleri uyumadan önce o defterleri dizdiğim o rafa bakıyorum. Gözlerimi kapatırken sesin satırlarından bilincime akıyor:

Geleceğim, ben buradayım. Sen neredesin?

Ben de buradayım 20 yaşım. Yakındayım. Belki fazlasıyla yakında. Annemle babamın evlendiklerinde satın aldıkları daireye yerleştim. On senedir orada yaşıyorum. Evet, Gayrettepe’de. Evet, Yeşil Apartmanda. Çocukluk evimizde. Bu haberin seni üzeceğini, hayal kırıklığına uğratacağını tahmin ediyorum. Mektuplarının birinde, benim, yani geleceğindeki senin, çam ormanlarıyla çevrili bir şehirde yaşadığımı hayal ettiğini yazmışsın. Sabahları nemli topraktan nane serinliğinde bir koku tüterken evimin arka bahçesine açılan kapının önündeki ahşap basamaklara oturup kahve içecekmişim. Bir de gözlük yerleştirmişsin yüzüme.

Oysa ben çocukluğumuzu geçirdiğimiz daireye yerleştim. Annemle babamın odasında şimdi kocamla ben yatıyoruz. Salondaki eşyalar aynı. Kırmızı telefon, sallanan koltuklar, kenarı mavi işli Gorbon Işıl tabak takımı… Çocukluk odamıza dedemin eski yazı masasını yerleştirdim. Hani, Rumeli Caddesi’ndeki evde duran vardı ya, onu. Marangozun inşa ettiği açılır kapanır divan aynı köşede duruyor. Kabus görüp uyandığımızda annemi çağırırdık, orada uyusun diye, hatırlıyor musun? Üzerine bir battaniye alır, o divana kıvrılır uyurdu. Çocukluk ne zordu! Karanlık, korkular ve kaygılardan örülmüş yalnız bir kara delik sanki.

Şartlar beni oraya, çocukluk evimize dönmeye mecbur etti, diyeceğim. İnanmazsın bilirim. Hatta kızdığını, isyan ettiğini bu “şartlar” saçmalığına karşı çıktığını görür gibiyim. Müsaade edersen mektubumun devamında açıklayacağım.  

Öncelikle şunu yazayım da öfken biraz dinsin. Bilirim, öfken kalbine bir çöreklendi mi kafese kısılmış bir hayvan gibi dört dönersin. Ulu çam ağaçlarının gölgesindeki o şehirde  yaşadım. Gerçekten de ön gördüğün gibi arka bahçesine açılan bir kapısı ve önünde çürümüş, kararmış basamakları vardı ve ben bazı sabahlar kahvemi orada içtim. O şehre sırtımda bir çanta ve beş parasız varmıştım. Nenemizin yolladığı yüz dolar tek gelirimdi. Karşıma iyi insanlar çıktı ve ben orada bir hayat kurdum. Kocamla da orada tanıştım. Başlangıçta ne işler yaptım, anlatsam inanmazsın. Başkalarının mutfağında yemek pişirdim, anaokullarında bale dersi verdim. Hatta bir ara kahve falı baktım. Üstelik bu işte epey de yetenekli olduğumuz ortaya çıktı. Medyum halamızın genleri bize de aktarılmış anlaşılan. Baktığım kahve falları sayesinde yaşadığım o ormanlık kentin yerel gazetesine bile çıktım. O röportajdan sonra randevu için arayanların ardı arkası kesilmedi.

İnanmıyorsun değil mi? 

İnanmazsın tabii. Sen şimdi benim saygın bir üniversitede profesör olduğumu sanıyordun. Çünkü senin günlerin Boğaziçi Üniversitesi’nin yeşil kampüsünde kızıl saçlı güçlü kadınlar arasında geçiyor. O kadınlar senin yıldızların. Onlardan birine dönüşmeyeceksin de ne yapacaksın? Kahve falı bakmayacaksın herhalde! Gülüyorsun. Gül, peki.

Bu defa şartlar mecbur etti kartını kullanmayacağım. Üniversiteden ayrılmaya biz karar verdik. Benden çok sen karar verdin. Gerçi şimdi, benim olduğum yerden bakınca başka da şansın yoktu diye düşünüyorum. Benim bu mektubu yazabilmem için senin UCLA’den gelen doktora bursunu elinin tersiyle itip, sırtına taktığın çantayla yola düşmen lazımdı. Ben biraz kaderci oldum 20 yaşım. Hayat örgümüzün ince ince çok önceden dokunduğuna inanan bir tarafım var artık.

Kader konusu açılmışken, sana geçen gün yaşadığım bir karşılaşmayı anlatmak istiyorum. Doğrusunu istersen, elime kağıdı kalemi sana bu karşılaşmayı yazmak için aldım. Seni ilgilendiren bir olay çünkü. Ama oraya gelmeden önce, çocukluğumuzu geçirdiğimiz daireye yerleşene kadar nerelere gittiğimi biraz daha anlatayım. Hayal kırıklığını hâlâ hissediyorum. Zamanın öte yanından dalga dalga bana erişiyor. İpini kopartıp gitmek istiyorsun sen, şimdi. Biliyorum. Yazmışsın zaten. İki üç parça eşyanı bir çantaya tıkıştırdığın gibi basıp gitmek var aklında. Bir de kediyi alacakmışsın yanına. Gideceksin de. Çok yakında. (Kediyi alamayacaksın yalnız. Annem kediyi vermeyecek. Evet, buna da inanmak zor. Kediyi, minicik siyah ve ürkek bir yumak gibi salonun ortasına bıraktığın akşam kesinlikle kabul etmeyen annem, annemiz, seni salacak ama kediyi tutacak.)  Gayrettepe’ye uzun süre ayak basmayacaksın. Menzilin suya atılan bir taşın etrafındaki halkalar gibi genişleyecek. Cihangir’e taşınacaksın. Yazları bir kumsala çadır kurup, aylarca orada kalacaksın. Ülke yetmeyince dümeni Asya’ya kıracaksın. Üstelik senin şimdi babana asistanlık ederek, turist kafilelerinin başında Singapur senin Malezya, Endonezya benim gezdiğin gibi değil. Asya’ya yerleşeceksin. Pirinç tarlalarıyla çevrilir, ortasından çamurlu nehirlerin aktığı, eski Fransız kolonisi şehirlerde yaşayacaksın. Yöre halkı gibi nehre elbiselerinle girip, başka dillerde kıyasıya pazarlık etmeyi öğreneceksin. Saatlerce ayakta durduğun trenlerde dünyanın çatısına varacaksın ve orada şimdi iğrendiğin tam yağlı sütle yapılmış, baharatlı Hint çayı içeceksin.

Bunları anlatarak sana kendimi affettirmeye çalıştığımı zannetmeyesin 20 yaşım. Şartların tutsağı bir hayat yaşamadığımızı anlatmaya çalışıyorum. Artık ne derece ikna olursan.  Geceleri yattığında, Thelma ve Louis filminin müziklerinden oluşan albümü dinliyorsun. Albümdeki The Ballad of Lucy Jordan içini yakıyor. Lucy Jordan 37 yaşına geldiğinde hayatı çoktan kaçırdığını fark eden bir ev kadını. Temiz, beyaz bir villada oturuyor. Kocasını işe, çocuklarını okula yolluyor, evi toplayıp masaya güzel bir çiçek yerleştiriyor ve sonra birden fark ediyor ki gençken hayalini kurduğu hayat elinden kaçmış gitmiş. Elinde tek yön biletiyle Paris’e asla gidemeyecek ve orada üstü açık bir arabanın içinde saçlarını dağıtarak yol alamayacak. Lucy Jordan’dan korkuyorsun. Aşık olup evlenmekten ve Lucy Jordan’a dönüşmekten. Ortalama bir hayatın günlük rutini, koşturması içinde hayallerini, kendini yitirmekten korkuyorsun. Bana yazdığın mektuplarındaki tehdit dolu satırların da bu korkunun ürünü:

“Bizi Lucy Jordan’ınki gibi sıradan bir hayata tutsak edersen seni asla affetmem geleceğim. Duyuyor musun?”

Duyuyorum 20 yaşım.

Şu kadarını şöyleyeyim: Ortalama bir hayatın olmayacak. Ne senin, ne de benim. Haydi yüzünü güldürmek için iyi bir haber daha vereyim sana. Aslında zamanla kendin yaşayarak öğren istiyordum ama gönlünü hoş etme derdim ağır bastı. Yazar oldum ben. Roman yazıyorum. Öykü de. Kitaplarım basılıyor.  Büyük, saygın bir yayınevinden çıkıyorlar. Senin uğrak yerin olan Pandora’nın, Mefisto’nun, Hrisafi kitapevinin raflarında duruyorlar. On bir yaşımızdaki gibi iştahla, zevkle, şevkle yazıyorum. Hikayeler bana geliyor, içimden çıkıyor. Kahramanlar kulağıma konuşuyor. Yazdıklarımı küçük görecekler korkuma ne mi oldu? Duruyor. Ama artık onu önemsemiyorum. O kaygının kafamdan yayın yapan yüzlerce radyo istasyonundan birisi olduğunu anladım. Yayın oraya kayınca istasyon değiştiriyorum. Bizi destekleyen, güven veren, içimizdeki en iyiyi ortaya çıkartmaya çalışan başka sesler, başka istasyonlar da var. Onlara kulak veriyorum. Keşke şimdi sana da bunun yöntemini öğretebilsem ve reklam yazarı o kibirli arkadaşın “Doğum Günü” adlı hikayeni okuyup da, “iğrenç” diye önüne attığında keşke o istasyonu değiştirebilsen. Keşke cesaretin o kadar kırılmasa da, yazmaya on beş sene ara vermesen.

Sana bir sır vereyim mi? O reklam yazarı arkadaşa rastladım geçenlerde. Ne dese beğenirsin?

“Senin son kitabını okuyorum. Bayıldım. Gerçekten çok iyi.”

Yirmi beş yıl önce bana ettiği sözü hatırlattım. Üzüldü. “Yapma yahu? Öyle mi dedim,” diye sordu durdu. Eski dostumuzun özrünü buradan sana iletiyorum. Umarım onu bağışlarsın. Artık kibri filan da kalmadı zaten. Eskiden kibirli sandığımız insanların çoğunun aslında utangaç veya içe dönük olduklarını da keşfettim bu arada. Kimse seni üzmek istemiyor. Herkes kendi yarasını koruma derdinde.

Neyse, geçelim.

Yazarlık haberime sevindiğini umuyorum. Seni, beni, çocukluğumuzu ortalama bir hayatın koşturmacasında un ufak etmemek için çok çalıştım. Hâlâ da çok çalışıyorum. O yüzden şartlar beni doğup büyüdüğümüz eve getirdiyse bil ki bunu dünyanın etrafında bir tur atarak yaptım. Topladığım hikayeleri en sevdiğin kitapçıların raflarına dizdim. Yüzünün güldüğünü görür gibiyim. Tamam, saygın bir profesör olamadık belki ama alacalı bulacalı iç dünyamızı aktaracak iyi bir kanal bulduk. Zaten çocukluğumuz baştan beri yazar olacağımızı biliyordu. Bizim onun sözüne inanmamız zaman aldı. Bu aralar çocukluğumuzdan gelen mesajları daha dikkatli dinliyorum. Bazen bizi neyin mutlu edeceğini senden, benden daha iyi biliyor.

Sana bir karşılaşmayı yazmak istiyorum demiştim. Eminim aklın oradadır. Diğer konularda yazdıklarımı şöyle bir okuyup geçmişsindir. Sabırsızlığımız hiç değişmedi. Peki seni daha fazla bekletmeyeyim anlatayım: Geçen gün Bebek Parkı’nda B ile karşılaştık. B evet. Senin aşık olduğum G isimli adamın nişanlısı olan B. E, ne var ki bunda, diyebilirsin. Belki G’ye duyduğun aşkı bu yaşıma kadar atlatamadığımı düşünüp dehşete düşmüşsündür. Bana bıraktığım ciltler dolusu mektubun hep G  ile dolu. Ondan bahsetmediğin günce sayfalarında bile G’ye duyduğun aşkın hayaleti geziniyor. Artık hiç bir şey hissetmediğini, yeni bir ilişkiye hazır olduğunu yazdığın satırlarında bile arzunun, tutkunun izleri okunuyor.

Mektuplarının birinde Karaköy’de kaldırımın kenarına çöküp ağlamaya başladığın bir sahneyi anlamışsın. İlk bahar akşamında, Galata Köprüsü’nün altından akan sular kızıl pembeye kesmişken, sen elinde bir kesekağıdı dolusu tekir balığıyla tünediğin kaldırım kenarında ağlıyorsun. O gece tekirleri una bulayıp G ile beraber kızartmayacaksınız. Artık bitmiş. Sen de güya kabullenmişsin. Biraz önce balıkçıyla pazarlık ederken serinkanlıydın. G artık hayatından çıktıysa, tekir kızartmak da çıkmadı ya. Böyle demişsin kendi kendine. Ayşe evde yalnız. Onun evine giderim. Balıkları onunla kızartırız. Yasemin de gelir. Rakı içeriz, gece de dışarı çıkarız. G eski nişanlısı B’ye döndü diye dünya durmadı ya!

Balıkçı, tekirlerin pullarını temizlerken içinden bunları tekrar etmişsin. Ama sonra Nişantaşı dolmuşuna binmek üzere cadde tarafına yürürken gerçek külçe gibi yüreğine oturmuş. Taşıyamayacağın bu yükün altında, hemen oracıkta basamağa çökmüşsün. G’den başkasıyla tekir kızartmak, yemek, içmek istemiyorsun. G’den başka birinin yanında soluk bile almak istemiyorsun. Boğuluyorsun. Elinde bir kilo tekir balığı,  çöktüğün kaldırım kenarında ağlıyorsun.

Pek dramatiksin 20 yaşım. Sen de, ben de biliyoruz ki dramdan beslenen bir damar var içimizde. Bazen düşünmeden edemiyorum. Belki de yazmak için o dramı o damara pompaladık, durduk. İnsanı anlayabilmek için yarayı kanırttık. Veya sadece hissedebilmek için. Çünkü hissedilen acı da olsa uyuşmaktan iyidir. Senin dram damarının içinde duygu hâlâ gürül gürül akıyor. Benimkiyse epeyce kurudu. Evet, artık daha az acı çekiyorum ama bunun da bir bedeli var. Acı azalırken yanında haz ve sevinci de götürüyor. Dram damarı kururken hissetme yetimiz de köreliyor. Yaşlanmanın en zor tarafı da hiç bir şeyin eskisi kadar derinden kesmemesi. Ne demiş Cat Stevens? First Cut is the Deepest. Cat Stevens din değiştirip Yusuf İslam oldu mu? Neyse, haydi spoiler vermeyeyim.

Peşinen şunu söyleyeyim: Hayır artık G’nin aşkının acısını çekmiyorum. O acının aynısını başka ilişkilerde çektim ama dozu senin şimdi yaşadığınla boy ölçüşmedi. Aşkı, dizelerinden öğrendiğimiz Sezen Aksu senden sonraki yıllarda yazdığı bir şarkısında “acıyor aynı yerden her şeye rağmen” dedi. Dinlerken seni düşündüm. Senden sonraki yıllarda, gece bana dönmeyen veya beni telefon başında bekleten erkeklerin yüreğime saldığı sancıda G’yi hatırladım. Yürek hep aynı yerden acıdı.

Şimdi seni bir soğuk kış gecesi arabanın direksiyonuna alnını dayamış ağlarken görüyorum. Karaköy’de kaldırım kenarına çöktüğün ilkbahar akşamından iki ay kadar öncesi… B’nin eve, nişanlısına, G’ye geri döndüğü geceydi. Senin üç aydır geceni gündüzünü geçirdiğin o güzelim evi onlar evlenmek üzere tutmuşlardı. Ama sonra henüz salonun perdelerini bile takamadan kavga etmiş, ayrılmışlardı. Herkes bu ayrılığın evlilik öncesi son bir teneffüs olduğunu biliyordu. Minicik bir çatlak. Kolayca onarılır. Erkek küçük bir iki kaçamak yapacak, kadın kafasını dinleyecek, erkeğin ona dönmesini bekleyecek, sonra da davullarla zurnalarla evleneceklerdi. O çatlağa düşen ve düştüğü çatlaktan bir türlü çıkamayan sendin.

Küçük bir kaçamak için mükemmel adaydın. Güzeldin. Neşeliydin. Sevgililerin vardı.  B ayrılık sırasında G’ye yazdığı sivri dilli mektubunda senden bahsederken “kucaktan kucağa geçen küçük sevgilin” tabirini kullanmıştı. Sen mektubu bir çekmecede bulup okumuş, incinmiştin. Kucaktan kucağa geçmiyordun. Aşkı arıyordun. Aşkı cesaretle arıyordun. Ahlak söylemleri önünü kesmiyordu. B bunları bilemezdi. Aşkı onun nişanlısında bulduğuna inanmazdı. Onun ilk ve tek aşkına senin deli divane tutulduğuna elbette ikna olmayacaktı. Gerçek olan onların aşkıydı. Sen bir kaçamağın silik aktörü, onların hayat filmine bir kaç kareliğine girip çıkacak olan figürandın. Sahnen bittiğinde geri adım atmalı ve artık başka kucaklarda aşkı aramalıydın.

Ama sen G’nin peşinden eve girip de karşında B’yi bulunca geri adım atamadın.  Senden beklenen buydu. B’nin beklediği. G’nin beklediği. Evin esas kadını eve dönmüştü. Kavga edecekler, kriz geçirip itişecekler ama sonunda sarılıp barışacaklardı. O gecenin kaderi öyle çizilmişti. Sen anlayamadım. Kapının eşiğinde durdun, bakakaldın. G ile Hayal Kahvesi’nden dönmüştünüz. G ilk defa seni saklamadan Beyoğlu’na çıkıyordu. Sevinçliydin. Belki de artık G’nin resmi sevgilisi rolünde İstanbul gecelerinde boy gösterecektin. G ile küçük, yuvarlak bir masada oturmuştunuz. Sen bira içmiştin. O rakı. Hafta içiydi. Canlı grup çalmıyordu. G, eski müzisyen arkadaşlarından bir kaçını görmüş, seni tanıştırmıştı. Mutluydun. Eve, güle oynaya dönmüştünüz. G anahtarıyla kapıyı açarken bir konuda şakacıktan iddialaşıyordunuz. Eğilmiş botlarının bağcıklarını çözerken neyse artık o konu, kendi iddianı öne sürmekle meşguldün. Evden içeri giren G’nin sessizleştiğini, senin sesinin onun kulağında uğultuya dönüştüğünü fark etmedin.

B geri dönmüştü. Üç aylık ayrılık sona ermeliydi artık. Giyinip süslenmiş, anahtarıyla içeri girmiş, nişanlısının dönüşünü bekliyordu. Seni beklemiyordu. Orası kesin. G’nin arkasında seni görünce gözleri öfke ve hayretle büyümüştü.

Sen o sırada, bağcıkları çözülmüş botlarınla, donakaldığın eşikten geri adım atmalıydın. Atamadın.

Bunun üzerine B,

“Bana çabuk bir taksi çağır,” diye buyurdu G’ye.

Senden sonraki yıllarda o anı çok düşündüm. O an, yazdığım öykülere, romanlara sızdı. Bazen sahnenin tamamı, bazense o ana ait şaşkınlık, düş kırıklığı, kafa karışıklığı, toyluk ve şokun izleri satırlarıma aktı.

Sen B’nin yerinde olsan çeker giderdin. Nişanlınla nihayet barışmaya beraber tuttuğunuz eve döneceksin ve adam eve genç bir sevgiliyle girecek. Ne taksi, ne otomobil aklına gelirdi. Çarpar kapıyı çıkardın. Yağmur, soğuk, karanlık demeden sokaklarda yürürdün. G’nin peşinden koşacağını umarak. G’yi bekleyerek yürürdün. B’nin öfkesinin ortasında bile erkeğine buyurabilmesi seni çok etkiledi. O anda, bağcıkları çözük botlarınla kapının eşiğinde dururken bunu ayırt edemedin. Çok sonra, ilk romanın için o sahneyi belleğinde yeniden kurduğunda, aklında kalan en çarpıcı repliğin bu olduğunu anlayacaksın.

“Bana çabuk bir taksi çağır!”

G’nin o taksiyi çağırmasını tüm kalbinle istedin. Ve hatta kısacık bir an durağa telefon edip, o taksiyi çağıracağına inandın. B’yi bindirip gönderecekti.  Siz de mutlu gecenize kaldığınız yerden devam edecektiniz. O eşikte ne kadar süre durdun? Ne kadar zaman aldı gitmesi gerekenin B değil, sen olduğunu anlaman? Kısık sesle, ben gidiyorum dediğinde hâlâ G’nin gözlerine bakıyordun. “Gitme kal” desin. “Ne münasebet Defne. Artık benim sevgilim sensin. Bu mutfakta aylardır yemek pişiren, gece geç saatlere kadar çalıştığımda burada beni bekleyen sensin. O gidecek ve sen kalacaksın.”

G başıyla gitmeni onayladı. Arabayı ön tarafa park etmiştiniz. Zaten araban olmasaydı da sen taksi çağır diye buyuramazdın. Hâlâ da buyuramam. İçimizde yok. Bizi suiistimal eden adamların haklı bir tarafları olduğuna inanıyoruz için için. Çok derinlerde yatan bir değersizlik kompleksi bu herhalde. Başkalarının senden daha haklı olduğuna inandın hep. Ben de bunu sürdürüyorum. Çatışma anında ilk refleksim haksızlığıma inanmak oluyor. Bir zaman önce bir erkeğin arabasındaydım. Tutkulu, güzel bir gece geçirmiştik. Sonra adam beni bir hafta aramamıştı. Nihayet karşılaştığımızda bu davranışının hesabını sordum. Ortalıkta benimle görünmek istemediği için arabasına bindik. Kuytu bir yere park etti. Ne konuştuğumuzun önemi yok. Ne konuşacağız ki? Seni incitmek istemem, o gece çok güzeldi ama kıymet verdiğim bir başkası var. Vs vs vs. Bunları duyduğuma şaşırmadım. Beni esas düş kırıklığına uğratan güya düzgün ve ince ruhlu bir erkek sandığım bu kişinin konuşurken arabanın kontağını bir türlü kapatmaması oldu. Gözlerimi kontağa  takılı anahtardan alamıyordum. Ne dediğini duymuyordum bile. Bir an önce kaçıp gitmek, benden kurtulmak istiyordu. Gevelediği iki kelime sözü bile motoru rölantide tutarak söyleyebiliyordu. Diyeceğim şu ki yirmi yaşım, bazı şeyler hiç değişmiyor. Bir taksi bile buyuramayan sen, uzanıp kontağı kapatamayan bana dönüşüyor.

Neyse B’ye dönelim…

Geçende Bebek Parkı’nda karşılaştık. O meşum geceden beri ilk defa mı? Elbette hayır. B’yi Cihangir’de pek çok defalar gördüm. G ile evlendiler. (Bir kaç yıl sonra boşandılar, o ayrı.) G evlenmeden önce sana son bir defa geldi. Annenlerin evde olmadığı bir öğle vakti alelacele kanepede seviştiniz. Son sevişmeniz. Tatmin oldun mu, zevk aldın mı hatırlamıyorum. Sonra G seni Boğaziçi Üniversitesi’ne bıraktı. Yaz okulundan ders alıyordun. Arabadan inerken “sen de beni seviyorsun ama bilmiyorsun,” dedin ona. “Öyle mi dersin?” diye mırıldandı. Kapıyı kapattın. Arabanın camında yansımanı gördün. Çok güzeldin. O da senin güzelliğine vurgundu zaten. Vazgeçilmez olduğunu duymak istiyordun. Vazgeçilmezliğine inanmaya öyle muhtaçtın ki. Park yerinden çıkıp gitti.

Sonraki yıllarda B ile karşılaştığımız her yerde birbirimizi görmezden geldik. Bir kitapta okumuştum: Dünya yüzünde, karşılaştığınızda başınızı öte yana çevirdiğiniz tek bir kimse dahi kaldıysa özgürleşmiş sayılmazsınız. Bu cümle içimde pek yer etti. B’yi düşündüm. Ona merhaba diyecek cesareti toplayacak mıyım bir gün diye merak ettim. Tüm bu hikayenin ötesinde, birbirimize yüklediğimiz anlamlardan arınmış bir bağ kurabilir miyiz acaba diye kendi kendime sordum.  B karşıma yine aklımdan onu ve bu soruları geçirdiğim bir günün ertesinde karşıma çıktı. Bebek Parkı’nda Amerikalı bir arkadaşımın tuvaletten çıkmasını bekliyordum. B, güzel bir sokak köpeğinin tasmasını tutmuş, yürüyordu. O da beni gördü. Başlarımızı öte yana çevirmedik.

“Merhaba B!” dedim ben.

Durdu. Daha iki gün önce aklımdan onu geçirdiğimi söyledim. Şaşırdı.

“Buraya normalde hiç gelmem ben, demek bu karşılaşma içinmiş,” diye mırıldandı.

Ben de Bebek’e çok nadir uğradığımı söyledim. İkimiz de yüzlerce, binlerce unsurun bir araya gelmesini gerektiren o anın bizim karşılaşmamız için yaratıldığı  konusunda hem fikirdik.

“Açıkçası seni gördüğüme sevindim,” dedim.

“Ben de,” dedi o da.

Sonra uzanıp beni yanaklarımdan öptü. Evet, B yaptı bunu! Senden bana uzanan çeyrek asır boyunca benden nefret ettiğine inandığım B eğilip dostça beni öptü. Sevgili 20 Yaşım, o anda sırtımdan nasıl yük kalktı anlatamam. Meğer senden bana uzanan zaman boyunca ben bu yükü taşımışım. Ona öyle alışmışım ki taşıdığımı unutmuşum. Artık ondan azadeyim. Çember kapanıyor. Dünya yüzünde karşılaşmamak için yolumu değiştirmeyeceğim kimse kalmadı.

Yani özgür müyüm şimdi?

Senin özgürlüğe nasıl düşkün olduğunu biliyorum. Şimdiki yetmiyor. Daha özgür günler yaşayacağına inanıyorsun. Hatta hayalini kurduğun o hür hayatı benim yaşadığımı zannediyorsun. Beşiktaş’tan Bebek’e doğru pedal çevirir ve oltalar, leğende zıplayan balıklar, iyot kokusu ve kedilerle kapışan koca kanatlı martılar arasında bisikletinle slalom yaparken hissettiğin o eşsiz hafifliğin gelecekte bir gün hayatının her anına yayılacağına inanıyorsun. Şu okul bir bitse, Yasemin’le Cihangir’de bir ev tutsanız, ekmek paranı kazansan, G’nin aşkını kalbinden atsan, seni seven bir sevgili bulsan, dünyayı gezsen… Tüm bu koşullar bir araya gelse ve gerçek hayatın başlasa diye sabırsızlıkla bekliyorsun. Gerçek hayat Boğaz’da bisiklete binerken veya pencereleri açık arabanda, rüzgar saçlarınızı savururken Ayşe’yle İznik’e gittiğiniz seferki gibi bir his. Diye hayal ediyorsun. Hafif, özgür, kaygısız, ağrısız bir şey. Hayalindeki gelecekteki sen (yani ben) özgürlüğü her daim içinde taşıyan bir ömür sürüyor.

Oysa ben sevgili 20 Yaşım o hafifliğin bir gün hayatımızı ele geçireceği hayalini ve umudunu bir kenara bıraktım. Biz içimizde senin de benim de sevdiğimiz Ayfer Tunç’un Dünya Ağrısı diye tabir ettiği bir ağırlık taşıyoruz. Biliyorsun çocukluğumuz da bu ağırlığı taşırdı. Sen de taşıdın. Şimdi bayrağı ben devraldım. Bizim için özgürlük o ağırlıktan kurtulma hayaliydi. Senin için gelecekte. Benim içinse geçmişte. Ama şunu da yazayım ki kederlenme: Dünya ağrısını kabullenmenin kendince özgürleştirici bir tarafı var. Artık ondan kurtulacağın günü beklemiyorsun.  Hayatın parçası olarak onu da kucaklıyorsun. Hafiflik ara sıra açılan pencerelerden ışık gibi giriyor, çıkıyor. Bizi ağırlaştıran öfke, korku ve haset yüklediğimiz ilişkiler. Onları çözdükçe hafifliyorsun. B ile karşılaştığımızda olduğu gibi.

Mektubumu bitirirken senden bir ricam olacak: Yakında Kelebekler Vadisi’ne gideceksin. Bir iki sene sonra. Dört kız arkadaş bir çadırda kalacaksınız. Kumsalda sizinki dışında iki ya da üç çadır… O kadar. Sen sabah gün doğarken uyanıp başını çadırdan çıkartacaksın. Karşında deniz turkuaz mavi parlayacak. Uyku tulumlarında uyuyan Ayşe’yi, Yasemin’i içeride bırakıp, kamp ocağında kaynattığın suyla Nescafe hazırlayacaksın. Mavi metal kupanı alıp, yalın ayak deniz kıyısına yürüyecek ve bir kayada oturup ufukta gezinen gemileri, bulutları seyredeceksin.

O gün beni hatırla 20 Yaşım.

Beni hatırla ve hayatının en mutlu anını yaşadığını kendine tekrarla.

Seni çok seven,

Gelecekteki Sen.



Yorum bırakın