Benim de İtirazım Var!

screen-shot-2016-11-24-at-13-59-23Yurttaştan yurttaşa bir çağrımız var.

Bu toplumun büyük çoğunluğu olarak bizler, huzursuzuz, güvensiziz, geleceği göremiyoruz.

Milyonlarca yurttaşın olup bitenlere rızası değil itirazı var,

ama tek tek sesimiz duyulmuyor!

Seslerimizi birbirine katarsak suskunluğu aşarız,

sessizliği deleriz, duyulur, görülür hale geliriz.

Lütfen aşağıdaki link’e tıklayarak itirazımızı dinleyiniz.

Yalnız değiliz, yalnız değilsiniz, itirazımızı paylaşıyorsanız lütfen bu bildiriyi de paylaşın, yayın…

http://benimdeitirazimvar.com/

 

Diren İnsanlık, Türkçe Yazılar içinde yayınlandı | Tagged , | Yorum bırakın

Nineciğim Trump başkan olduğu gün sen ne yapıyordun?

 

Çünkü o zaman, ancak o zaman, gelecekteki o gün torunlarımıza dönüp diyebiliriz ki, “yavrucuğum Trump’ın dünyanın başına geçtiği gün benim de onurlu bir yaşam sürmek için bilinçli bir mücadeleye girdiğim, buna da kendi hayatımdan başladığım gündür.”

YAZINI TAMAMI İÇİN

http://www.5harfliler.com/trump-baskan-oldugu-gun-ne-yapiyordun/

 

 

Diren İnsanlık, Türkçe Yazılar, Yaşama Dair içinde yayınlandı | Tagged , , , , , | 1 Yorum

Kıbrıs Günlükleri SON

img_0595

Dereden topladığı sazlarla sandalye ören Özkan’ın atölyesi

Kıbrıs’da karşılaştığım, tanıştığım herkes ne kadar dost canlısı, ne kadar içten! Bu kadar iyi yürekli (iyiliği seçen) insanların adasını hunharca ikiye bölmek, onları evlerinden, köylerinden, komşularından kopmaya zorlamak artık büsbütün bir zulüm gibi gelmeye başladı. Ama dün gece gittiğim sergisinin açılışında tanıştığım ressam Emin Çizenel’in haklı uyarısını da kulak ardı edemeyeceğim. Adanın ruhunu son derece başarılı bir biçimde resimlerine yansıtmış olan Emin Bey onca kalabalığa, onunla konuşmak için yarışan hayranlarına, kameraları ile hazırda bekleyen televizyon insanlarına rağmen bana ayırdığı zamanda, “adamızın bölünmüşlüğünü egzotik bir malzeme gibi kullanmayın ne olur,” dedi. “Artık biz sanatçılar, edebiyatçılar olarak biz bu adada birbirimizi nasıl da boğduk değil de başka bir perspektiften yaklaşalım, bu adanın ruhunu başka hikayelerde arayalım”

Tam cümlelerini hatırlayamıyorum, akşam çöktüğü için yorgundum ama bu (veya buna yakın) sözleri beni pek etkiledi. Benim tam da yaptığım oydu çünkü. Çünkü dışarıdan gelen için sahiden de adanın ikiye bölünmüşlüğü, başkentin bir yakasından diğerine pasaport kontrolüyle geçiliyor olması, ölü bölge diye bir şeyin varlığı, sokakların yan yana dizili varillerle birden bitiveriyor olması, evet çekici, evet egzotik ve elbette son derece turistik bir şey. Kırk yıldır insan ayağı basmamış Maraş (Varoşa) bölgesine gidip terk edilmiş, yıkılmaya yüz tutmuş, bomboş kalmış dairelerini bitkiler bürümüş binalardan ibaret hayalet şehri görmek üzere Lefkoşa’dan turist otobüsleri kalkıyor. Elinde mikrofon ile otobüsün önünde ayakta duran rehber gözleri hayretle açılan Avrupalı turistlere, güvenli camların ardından bakın, bakın diyor, ne ilginç değil mi, bakın doğanın medeniyeti nasıl ele geçirdiğini görün şimdi.

img_0582

Son gecemde beni misafir eden sevgili Sabine ile Mehmet’in güzelim köy evinde kahvaltı sofrası

Ama ne yapmalı? Bir taraftan anlatılmamış öyle çok hikaye, tanınacak, sarılacak öyle çok yara, insanı çarpan, sarsan öyle gerçekler var ki onlar kalemi eline aldığın an cümlelerinden fışkıracak. İnsanlığa şifa olsun diye belki, belki yırtıkları yamamak için. İçeriden olan aynı hikayeyi kim bilir kaçıncı kez duyduğunda  iç geçirecek ama ya onu ilk defa duyan kulak? Klişelere kaçmadan insanın hikayesini anlatmak mümkün mü?

Bilmiyorum. Bu büyük soruyu, cevaplama kaygısını çok da gütmeden aklımın bir köşeciğine yerleştirip ben de Maraş’a gittim. Tam da bu yüzden. Hakkında çok şey duyduğum o terk edilmiş binaların beşinci, altıncı katından çıkan ağaç dallarını görmek için, çarpılmak, sarsılmak için. Lefkoşa’nın Türk tarafına geçtim. Mağusa’ya giden ilk minibüse bindim. Adanın kuzeyinin idarecileri Anavatan’a uysun diye saatleri GMT3 bölgesine göre ayarladıkları için saat ikiyken iki sokak sonra ansızın oldu mu size üç! Minibüs Cuma akşamı Lefkoşa’daki okullarından civar köy, kasaba ve korkunç çirkin sitelerdeki evlerine dönen güzel genç kızlar ve oğlanlarla doldu. Sırtlarında kendilerinden büyük çantaları, ellerinde resim defterlerini taşıdıkları o kocaman plastik şeyler. (Bazı şeyler nasıl da hiç değişmiyor!) Dura kalka dura kalka, epeyce çirkinliğin içinden geçerek Mağusa’ya vardığımızda saat dört buçuğa geliyordu.

Hayalet şehrin dikenli tellerle çevrilmiş kıyısına kadar yürüdüm. Hava pırıl pırıl, deniz nasıl neşeli, balık tutan bir iki yaşlı adam ve akşam ışığının turuncusunu, sarısını, yeşilini iyice ortaya çıkarttığı çimlerin, çiçeklerin ortasına kurulmuş bir çay bahçesi  … Masalarda tek tük çiftler, bir köşede beyaz uzunca saçlı bir adam, belli ki sahibi. Fonda hayalet şehir Maraş, Varoşa. Bombalanmış ama yıkılmamış binalar tabiata teslim. Sessiz. İnsanlar bıraksınlar bu gezegeni, doğa alsın komutayı eline dedirten bir sükunet.

Çay bahçesinin sahibi ben artık gazeteye bakmıyorum diyor, televizyonu ise yıllar önce kapattım. Sonra hikayesini anlatıyor ama aslında geçmişle ilgili konuşmaya hevesi yok. Karşımızda incecik duman gibi tüten Karpaz’ın eşeklerini konuşuyoruz biz de. Dünyanın en güzel eşekleriymiş. Rumlar giderken yanlarına alamamışlar ama geride kalanlar sahiplenmiş onları. Vaktim kalmadı eşekleri görmeye. Bir dahaki sefere inşallah. Olur, diyor. Yine bekleriz. Ne bir marifetli telefon var elinde, ne de bilgisayar. Ancak oraya bir daha gidersem görüşeceğimizi biliyorum…

img_0591Akşam Emin Çizenel’in Girne’deki sergi açılışındayım. Şık, güleryüzlü, tatlı sözlü, güzel insanlar topluluğu. Konuştuğum herkes beni bağrına basacak kadar yakın, kitaplarımı tanıtmak için etkinlikler düzenlemek için hevesli, heyecanlılar. Adadan konuşuyoruz, dünyadan, incelik ve iyilikten…

Ertesi sabah Atina’ya dönüyorum. Yeni dostların kartları çantamda, sesleri kulağımda, kucağımda bir yürek dolusu hikayeyle, hayata kaldığım yerden değil yeni bir sayfadan başlayacağımın bilincinde…

Bir dahaki sefere görüşmek üzere Kıbrıs ve güzel insanları.

img_0559

 

Anı, Türkçe Yazılar, Yaşama Dair içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , | Yorum bırakın

Karnımda bir Yumru (Kıbrıs Günlükleri 3)

Dün akşam erkenden uyumuşum. Çok, çok, çok erken. (Şu uyku aşkımı aşamadım gitti) Yedi buçukta en derin uykuma dalmıştım. Size de dünü yazamadım bu sebeple. Oysa akşamları yazıp sabahları basıyordum. Şimdi ertesi sabah. (4 Kasım 2016) On saat uyumuşum. Kendime gelmek için kahvemi içerken haberlere göz gezdirdim ve ülkemin vahim hali yumruk gibi mideme oturdu. Ben ilk iş yerim Cumhuriyet gazetesi ve on altı yaşımdan beri yüreklendiren, elimden tutan Aydın (Engin) Abim ile diğer yazar, çizer, gazeteci dostlarımın, hocalarımın göz altına alınmasının yasını tutarken aralarında Selahattin Demirtaş’ın da bulunduğu on bir HDP’linin göz altına alındığını okudum. Boğazım düğümlendi. Korku karnımda yaşattığım bir yılan gibi başını kaldırıp tısladı.

img_0547Sadece ülkeyi değil, tüm dünyayı düşündüm. İnandığım değerlerin, özgürlüğün, erdemin, adaletin, eşitliğin ve vicdanın yüceltildiği bir yer kaldı mı diye. Kötülüğün bu kadar rahat, bu kadar bas bas bağırarak ifade edildiği, arkasına geçilip de sırıtıldığı başka tarih dönemleri olmuş mudu acaba? Olmuştur, muhakkak olmuştur. İnsan özünde iyilik kadar da kötülüğün de tohumunu taşır. Ve tarih bu tohumun filizlenmesi için çeşit çeşit ortam yaratmıştır bu güne kadar. Bugünün farkı insanların bu kötülüklerden haberdar olması, kitleler halinde kötülüğü seyretmemiz, alışmamız, kanal değiştirir gibi dikkatimizi başka bir alan çevirip, karnımızda yaşayan korku yılanını beslememiz.

İnsan olarak, yazar olarak, öğretmen olarak kötülüğe, adaletsizliğe, vicdansızlığa karşı tavır almak istiyorum. Bunu üstelik insanlık görevim olarak görüyorum. Ama neyi, nasıl yapacağımı da bilmiyorum aslında. Çocukluğumdan beri yaptığım tek şeyi yapıyorum o yüzden: İçimden fışkıran cümleleri size gönderiyorum. Hep beraber, temas halinde kalarak inandığımız değerlerin (yüceltilmesinden geçtim) korunduğu, hayır ondan da geçtim, tanındığı bir dünya yaratabileceğime inanıyorum. Geçende bir yerde ümit ile ilgili bir yazı okumuştum. Korkunun karşısına koyacağımız şey cesaret değil, ümittir diyordu. (Utanarak söylüyorum ki kimin yazdığını hatırlamıyorum. Sanırım Bavul dergisinde okudum. Eve gidince bakıp yazacağım.)

Bu sabah ülkemin (ve dünyanın) ağırlığı sırtımda Lokmacı sınır kapısından Lefkoşa’nın kuzeyine geçtim. İnsanın derdi ülkesi olunca, tuhaf bir şekilde aynı dili konuşan, aynı gazeteyi okumuş ve kederlenmiş insanların arasında olmak istiyor.  Onlarla hiç konuşmasa bile… Ya da bilmem bana iyi geliyor. Büyük Han’a girdim. Büyük han 1572 ylında yapılmış, adı üzerinde kocaman bir han. Avluyu çepeçevre dükkanlar, lokantalar çevreliyor. Sessiz, sakin, huzur dolu bir avlu. Güneş altına atılmış masalara yayılmış emekli erkekler topluluğu burada da var ama benimle ilgilenmiyorlar. İyi. Bugün hiç de cilveli, neşeli havamda değilim. Bir masaya yerleştim. Yanımda getirdiğim (glutensiz) ekmeklerimi kemirirken kaç gündür ilk defa bir Türk çayı içtim. (oh!)

Dünkü planımda Troodos dağlarına gitmek vardı. Orada bir köy kestirmiştim gözüme haritadan. O köyde geçen bölümler yazmıştım. Şimdi gidip bir de gerçeğini göreyim diyordum. Gözümü karartıp bir araba kiralama şirketine gittim. Direksiyon sağda, trafik solda tamam ama nelere alıştık, buna mı alışamayacağız?

Alışamayacakmışız. Yok. En az üç günlük kiralanıyormuş arabalar. Eh bana sadece bugün lazım. Akşama getireceğim. Cık. Yahu elinizde sıra sıra araba var, pencereden görüyorum, bir tane verin, hem siz kâr edin, hem ben dağlara taksiyle çıkmayayım. Cık. İyi tamam. Cıksa cık. Çıktım. İKi adım attım, baktım bir garajdayım. Garaj derken otobüs garajı. Otogar. Eskiden garaj derdik. Bu da tıpkı eskisi gibi. Dizi dizi otobüsler, öyle modern fısfıs kapılı da değil, otogara  garaj dediğimiz zamanlardan kalma otobüsler. Bilet gişesine gittim. Bal dudaklı bir çocukcağız, lafa merhaba yerine “ne kadar güzelsiniz” ile başladı. (Gençken ne kadar kızardım oysa lafa böyle girenlere, hemen dikleşir, sinirli sinirli mesafe koyardım. Şimdi ise ciğerimi ye canım.)

Bal dudaklıya gitmek istediğim köyün adını söyledim. O da bana dört dakika sonra kalkacakimg_0542 olan otobüsün yerini gösterdi. Yaşlı teyzeler, ellerinde sepetleri. Herkes birbirini tanıyor. Otobüs değil pazar yeri mübarek. Pazar yeri değil dolmuş. Her durakta durduk. Kolu sepetli teyzelerin biri bindi, biri indi. Benim köye varmam iki saati aldı. Kurt gibi acıkmışım. Tek lokantaya girip koca bir alabalık ve masalarda gördüğüm börülce salatasından sipariş ettim. Köy Troodos bölgesinde dağların eteklerine kurulmuştu. Yemyeşildi. Hava serin ve temizdi. Yamaçlardan şırıl şırış su akıyordu. Daracık, kocaman parke taşlarıyla döşenmiş sokaklarında gezindim. Kimisi yıkılmış, unutulmuş, kimisi restore edilmiş ama bir tanesi bile betona, apartmana dönüşmemiş evler arasında gezindim.

Köyün yakınında iki tane Bizans kilisesi olduğunu duymuştum. Kıbrısın renki kiliseleri diye bilinen bu kiliseler grubu çok özel ve çok güzel. Unesco World Heritage listesine dahil edilmişler. Onlardan iki tanesi bu benim köye yakındı. Ama yürüyecek kadar da yakın değildi. İlk geçen arabayı durdurdum. Yol üzerinde olmadığı halde, beni götürüp bıratı sağolsun şoförü. Allah’ın unuttuğu bir dağ tepesinde, yapayalnız ve eşine benzerine rastlamadığım sadelik ve güzellikte bir kiliseydi. Kapanana kadar içinde kaldım. Duvarlara, tavana, kolonlara, kapılara çizilmiş hikayeleri seyrettim. Anlatan ile dinleyen arasındaki o zaman bilmez telepatik ağın kurulduğunu hissettim.

Dönüşte otostop çektim. Japon bir çift durdular. Kiralık şahane arabalarıyla Lefkoşa’ya getirdiler beni. Onlar da sadece dört günlüğüne gelmişler. Ta Japonya’dan Kıbırs’a… İnsan isteyince neler neler yapıyor!

Dağ havası mı artık nedir, çarpmış beni. Başta dediğim gibi erkenden yatıp uyudum. Sonrasını işte biliyorsunuz.

Yine yazacağım.

Yazınca sizinle buluşuyorum.

Yazınca kendime geliyorum.

Sevgiler..

img_0549

Türkçe Yazılar içinde yayınlandı | 6 Yorum

Dünyayı Güzellik Kurtaracak (Kıbrıs Günlükleri 2)

2 Kasım 2016

img_0533İnsan tek başına gezer olunca günler nasıl uzun ve dolu geçiyor!  Kıbrıs’taki ikinci günümün akşamında sabahı hatırlamakta zorlanıyorum. Hayır, zorlanmaktan çok vay, bu sabah mıydı diye şaşırıyorum. Aradan öyle çok olay geçti ki!

Sabah erkenden uyandım. Gün yeni ağarıyordu. Benim her yanım ağrıyordu. Yürümekten. Her zamanki gibi şıklığa öncelik verip zavallı ayaklarımı hiç düşünmeden yanımda getirdiğim topuklu ayakkabılarlarla şehri katetmekten belim, boynum bile ağrımış. Zar zor yoga matımı Airbnb’den kiraladığım odamın bir köşesine serdim. (Shadow Yoga matsız yapılan bir sistem evet ama ben seyahatlerde daima yanımda bir mat taşırım, insan nasıl bir zemin ile karşılaşacağını hiç bilmiyor.)  Çabucak bir seri yapayım diye başladım ve böyle başladığım zamanlarda sıkça olduğu gibi yogama doyamadım, matımı bir saat sonra evimizin karşısındaki ilkokulda ilk dersin zili çalarken topladım.

Doğru sokağa… Eve çok yakın bir yerde nefis bir meydan var. Büyük bir kilise, NeoKlasik bir yapı olan bir lise ve kocaman parke taşlara çıkartılmış masalarda güneşin altına yayılmış beyaz saçlı adamlar topluluğu. Ben de bir masaya çöktüm. Tek başına bir yabancı kadın müdavimlerin doluştuğu bir kahveye oturur da müdavimler onu rahat bırakır mı? (Beni hiç bırakmazlar.) Genelde bu durumlara karşı önlemimi alır, mesela en uzak masaya oturup güneş gözlüğü ve kulaklık kalkanlarıyla kendimi müdavim güçlerin meraklı sorularına kapatırım, özellikle sabahları, özellikle yazmak istediğim sırada… Fakat meydan o kadar sessiz ve sakindi ki kulaklarımı sessizliğe kapatmak istemedim. Bir de Kıbrıslı Rumlar kulağa İtalyanca gibi gelen bol ç’li bir Yunanca konuşuyorlar, hiç bir şey anlamıyorum ama duymak hoşuma gidiyor.

img_0527Kahvenin sahibi önüme domateslerim ve zeytinlerimi koyar koymaz (evet, tabii ki glutensiz hayata devam) yan masalardan takdir dolu mırıltılar yükseldi ve meraklı müdavim gözlerin en yakınımda oturan sahibi sohbeti başlattı. Diğerleri sanki bu anı bekliyormuş gibi derhal sandalyelerini bana döndürüp dinlemeye koyuldular. Böyle bir emekli erkekler kahvesinde, ben de bir Turkala (Türk kadını) olunca, hele ki bir de yazdığım bir kitap için Kıbrıs’ta bulunduğumu söyleyince sohbet ışık hızıyla eski güzel günlerde,  nasıl Kıbrıslıtürkler ile Kıbrıslırumların bir arada yaşadığı karma köylerin çınar altı kahvelerinde imam ile papazın tavla oynadığına, benim gibi Turkala kızların Kıbrıslırum gençlerle evlendiği düğünlerde tüm ahalinin nasıl da zil zurna sarhoş olup çifte telli oynadığına geldi. Herkes “duvar”ın öte yanında bıraktığı köyünü anlatıp içlendi, sonra beni hatırlayıp yine coştular, telefonlar edildi, muhakkak tanışmam, muhakkak konuşmam gereken insanlara yarın sabah 10:00da bu kahvede bulunmaları için randevular verildi. Ben her ne kadar kırık dökük Yunancamla “aslında sadece adanın ruhunu anlamak istiyorum, çok da tarihi bilgiye ihtiyacım yok” diye mırıldansam da kimse beni dinlemedi. Adanın ruhu denen şeyin tam da bu olduğunu anlamam da uzun sürmedi zaten.

Kahveden kalkınca karşıma çıkan ilk ayakkabıcıya girdim. Made in Cyprus anneanne ayakkabıları satan bir dükkan. Dükkan sahibi Takis Bey de beni öyle bir çift (dünyanın ennnn rahat) pabucuyla bırakacak değildi, hemen dükkanın arkasında bir kahve pişirdi, bir çarşamba sabahı erkenden ayakkabı almaya çıkmış tanıdık bir teyzeyi de yanıma oturtup sohbete girişti. Kıbrıs rumcası olduğu için anlamadığım kelimeleri de bana açıkladı.

Dükkandan çıktığımda ayaklarım bayram ediyordu. Ben ayakkabının içinde ayağın böylesine rahat edebileceğini hiç bilmemişim. Bugüne kadar ayakkabı değil, hoş görünümlü bir eziyet aletleri takmışım ayağıma meğerse. Uçarak yolları arşınladım. Duvar kenarında dolaştım, daracık sokaklara girdim çıktım, ölü bölgeye nazır varillere, dikenli tellere, nöbetçi askerlerin kulübesinin tam önüne açılmış “Check Point Charlie”, “Berlin Wall” isimli kebapçılara baktım.

Öğleden sonra yeni dostum ünlü Kıbrıslı şair Neşe Yaşın ile buluştuk. O da beni en sevdiği geçitlerden, kafelerin arasından yürüterek kuzeye geçirdi. Büyük Han’a girdik, eski bir katedral olan Selimiye Camisinin etrafında döndük, sabahları caz müzik çalınan restoranları bana gösterdi. Gökyüzü mavi, sokaklar cıvıl cıvıl, kuzey Lefkoşa’nın genç kadınları ve erkekleri aydınlık yüzlüydü. Loş, eski bir handaki sahafa girdik, yerden tavana kadar kitap dolu raflara uzun uzun baktım, açıp sayfalarını kokladım. Aradığım Max Frisch kitabı onlarda varmış, dükkanın bir yerindeymiş, o sırada bulunamadı ama yarın gidince hazır olurmuş. Sonra Neşe beni başka bir kitapçıya götürdü. Işık Kitapevi. Tıklım tıklımdı, ona rağmen sahibi bize müthiş yakınlık gösterdi. Onca müşteriye sabırlı ve güleryüzlü bir tavırla hizmet verirken Neşe’yle ikimize (yine dükkanın arkasında) kahve pişirip, raflardan Emanet Zaman çıkartmayı da ihmal etmedi. Ben de okurlar için imzaladım. (Kıbrıslı okurlar! Bugün Işık Kitapevine gidecek olursanız, iki kopya Emanet Zaman imzalı olarak sizi bekliyor.)

Akşama kadar Neşe’yle gezdik. Beni dostlarıyla tanıştırdı. Neşe’nin sokaklarda, kafelerde rastladığı dünya kadar okuru ve dostu vardı. Akşam kırmızı şarap içip sohbet ettik, sonra beraber tekrar güneye geçip benim romanın bir sahnesi için aradığım noktanın neresi olabileceğini konuştuk ve tabii aşkı, ve şiiri, ve yaşamın tadını tuzunu….

Evime dönerken iki katlı taş evlerin dizildiği daracık bir sokakta dev bir manolya ağacı gördüm. Evlerden birinin önünde ufak bir bank vardı. Oturdum, manolyaya bakarken kediler doluştu. Bir tanesi uzun tüylü, kocaman kuyruklu, güzel gözlüydü. Hadi seni alıp Atina’ya götüreyim dedim. Pek nazlıydı. Kucağıma çoktan yerleşmiş, mırıldayıp duran sıska siyah kardeşinin huzuruna imrenerek baktı ama ancak şöyle bir başının tepesine dokunmama izin verdi.

Odama döndüm. Gözlerim kapanıyor. Bugün bir sürü başka şey de oldu. Mesela küçücük bir kırtasiyecide (Lefkoşa’nın Rum tarafında) kitabımın Yunancasını buldum. Yaşlı kitapçı çok sevindi, hatta gözlerine inanamadı. Bir iç kapaktaki resmime, bir de yüzüme bakıp bakıp başını salladı. Sonra bir de Neşe ile kuzeyden güneye geçerken ara bölgede durduğumuz Home for Cooperation’da tanıştığım (yine Neşe’nin dostları tabii) harika bir kaç kişiyle Emanet Zaman’ın hem Türkçe hem Yunancasını tanıtacağımız bir etkinlik düzenlemeye karar verdik.

Dünyada korkunç şeyler oluyor biliyorum. Morallerimiz bozuk ama güzel insanların verdiği öyle soylu mücadeleler var ki insanın yüreği yeniden ümitle doluyor. Kıbrıs’ın bugün bana verdiği his de bu oldu: Yaşlısından gencine bu adanın sakinleri insan ruhunun iyi tarafından görmeye meyilliler. Ve öyle olunca da dünya da, adaları da güzel bir yere dönüşüyor.

Gerçekten dünyayı güzellik kurtaracak gibi hissettim ben bugün.

img_0510

Türkçe Yazılar, Yaşama Dair içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , | 3 Yorum

Ölü Bölgede Seslerin Selamı (Kıbrıs Günlükleri 1-Lefkoşa)

fullsizerender-2

Evim bu sokakta

1 Kasım 2016

Bu sabah (güney) Kıbrıs’a vardım. Hayatımda ilk defa. Çok uzun zamandır bu yolculuğun hayalini kuruyordum. Yeni kitabım için araştırma yapmak, insanlarla konuşup, adanın ruhunu hissettmek için… Bir de tabi ki tek başına gezmek için harika bir fırsat diye.

Sabah erkenden, daha hava ağarmamışken Atina’daki evden çıktım, küçük bavulumu peşimde sürükleyerek önce otobüs, sonra metro derken havaalanına vardım. Ben sabahın altısında Atina toplu taşıma taşıtlarında tek başıma olurum zannediyordum (hani Yunanlılar tembel, sanıyoruz ya). Hatta belki de toplu taşıma bulamam diye bile korkmuştum. Nerdeeeee? Otobüsler vızır vızır ve tıklım tıklım. Elimde el bagajımla ayakta kaldım. Metroda da durum aynıydı. Millet beşte kalkmış işine gücüne gidiyor. Uçakta da bir tek boş yok. Salı gününü bilerek seçmiştim, hani biletler ucuz olur, kimse salı yolculuk etmez nasılsa diye. Yokmuş öyle bir şey. Bir koca uçak dolusu Kıbrıslıyla beraber mavilikleri katettik, Larnaka’ya indik. (ben havaalanı Lefkoşa’da sanıyordum, meğer 1974 yılında savaş sırasında kapamış o havaalanı hâlâ da pistinde paslanan uçakları ve yosun tutmuş sandalyeleri ile ölü bölgede duruyor.)

Ölü bölge demişken… Benim buraya gelme sebebim de en çok bu ölü bölgeydi. Varillerle, dikenli tellerle, polis kontrol noktalarıyla ikiye bölünmüş bir şehrin ortasında nehir gibi akan bir bölge var: Ölü bölge. Ölü bölge’ye Yeşil Hat veya tampon bölge anlamına gelen buffer zone da deniyor ama bence bu iki arada bir derede kalmış alana verilebilecek en iyi isim ölü. Çünkü buraya geçiş yok. Kırk yıldır insan ayağı değmemiş bir uzun hat burası.

Lefkoşa Avrupa’nın tek (ve en son) ikiye bölünmüş başkenti. Türk ordusunun adanın yüzde 37sini ele geçirdiği 1974 yılından sınır kapılarının açıldığı 2003 yılına kadar şehrin güneyinde yaşayanlar ile kuzeyinde yaşayanlar birbirlerinden kelimenin tam anlamıyla bir taş atımı uzaklıkta yaşasalar da “duvarın” öte yanında olup bitenden haberdar değiller. Üstelik bir çoğunun evleri duvarın öte yanında kalmış, eşyaları, elbiseleri, komşuları ve müdavimi oldukları kahveleri ve tabi ki işyerleri.

“Duvar” kelimesini tırnak içine alıyorum çünkü gerçekten bir duvar yok şehrin iki yakası arasında. Bir bölge var. Bir nehir gibi. Lefkoşa’da büyümüş bir çocuk olduğumu düşündüm. Komşuların duvarları bile beni meraktan çıldırtır, türlü yaramazlığa iterken şehrimin ortasında tüfekli askerlerin, polislerin koruduğu bir hatla karşılaşsaydım ne yapardım acaba? AirBnB’den bulduğum evin sahibi Maria bana cevabı verdi: Ya o hat hiç yokmuş gibi yaparsın (çünkü böyle bir bölünmenin yarattığı huzursuzluk dayanılmazdır) ya da en yüksek tepeye tırmanıp diğer tarafta yaşayan ötekileri görmeye çalışırsın.  Lefkoşa’lılar yıllarca bu iki duygu arasında savrularak yaşamışlar.

img_0515

Lefkoşa’nın akşam ışığı

 

Şimdi iki taraf arasındaki kapı açık ama yine polis, pasaport kontrolünden geçilerek “duvar”ın öte yanına geçiliyor. Ben de Türk tarafına hemen geçtim tabii. Merakımdan. Hava kararıyordu. Sokaklar ıssızdı. Savaş sırasında yıkılmış, terk edilmiş binalar öylece kendi hallerine bırakılmış, sanki diğer yarısına kavuşmayı bekler gibiydi. Biraz yürüdüm. Çok az insan vardı sokaklarda. O çok az insanın hemen hemen hepsi erkekti. Geri döndüm. Pasaport, bariyer, polis yine güneye geçtim.

Geçerken ölü bölgeyi gördüm. Şehrin (aslında adanın) iki yakası arasında uzanan uzun, çok uzun bir hat. Kırk yıldır budanmamış ağaçlar gökyüzüne yükselmiş ve sınırlar çizilirken hasbel kader iki çizginin arasına sıkışmış kalmış binalar (güzelim binalar) çürümüş, çökmüş, karanlık oyuklara dönmüş camsız pencelerinden dallar, taşların arasından yapraklar baş vermiş. Sadece orada, boyu on beş adımda geçilen ama eni ada boyunca uzanan o ölü bölgede tabiat şehrin içinden fışkırmış.

Üç saat boyunca hiç durmadan yürümekten ayaklarıma kara sular inmiş, hatta ayak parmağımdan biri kanamış. Erkenden yatıp sonsuza kadar uyumak istiyorum. Lefkoşa çok çok ama çok sessiz bir şehir. En son ne zaman böylesine sessiz bir odada uyudum hatırlamıyorum. “Duvar”ın öte yanındaki camiden okunan ezan karanlığı yırtıp geçiyor, ölü bölge karşılıklı görüşmeyi engellese de sesleri kesemiyor, kilise çanları ezana nisbet yapıyor (ama ne çare), şehrin iki yakası ses vasıtasıyla birbirine varlığını belli ediyor.

Bilgisayarın da benim de pilim bitti.

Yarın turuma devam edeceğim. Tabi ki izlenimlerimi size  yazmaya da…

(Ölü bölgenin fotoğrafını çekmek yasak. O yüzden tasvirlerimle yetinmeniz gerekecek.)

fullsizerender-jpg

 

 

 

 

 

 

 

 

Anı, Türkçe Yazılar, Yaşama Dair içinde yayınlandı | Tagged , , , , , | 1 Yorum

Yoga Sohbetleri

Keçinin Rüyası

Foto: Sertaç Ergin Tasarım: Thinker Belles

Tom Robbins’in bir sözü vardır. Herhangi bir şeye tutkuyla bağlanıp onu benimser, tüm derinliği ile kendinize katarsanız o şeyin yansımaları hayatın her alanında karşınıza çıkar. Ben bunu yoga için söyleyebilirim. Yogayı hem somut tecrübe hem de soyut bilgi olarak öğrenip kavradıkça bu disiplinin unsurlarının ilgi duyduğum bütün diğer alanlarda da varolduğunu görüyorum.

Yoga felsefesi öncelikle insanlık haline ve ilişkilere dair sorular ürettiğinden yaratıcılık, psikoloji, edebiyat, ruh sağlığı ve yazarlığa kadar uzana geniş bir yelpazeyi içeren cevapları da verebiliyor.

Neredeyse on yıl önce bu bloğa yazmaya başladığımda aklımdaki fikir de yoga ile yaşam arasındaki organik bağı hikayelerle anlatmaktı. Bloğun onuncu yıl dönümünde eski öğrencim, şimdiki meslektaşım Çelen Arıman bu yoga-yaşam sentezini sohbetlere dökmemizi önerdi. Ben de kabul ettim. 13 Kasım ile 5 Mart arası beş defa, Pazar öğleden sonraları Çelen’in yeni stüdyosu Yol Yaşam’da (Gayrettepe, İstanbul) bir araya gelip, kendi yoga tecrübemizden yola çıkarak dönüşümün hayatta ve ilişkilerdeki izdüşümüne bakacağız. Konularımızdan bazıları Patanjali’nin yoga sutraları, Bhagavad Gita, Hatha Yoga Pradipika, Ha-Tha yani ay ve güneş yogası, çakralar, nadiler ve vayular olacak.

Yogasever dostları bekliyorum.

Ayrıntılı bilgi: https://www.facebook.com/events/318275545214290/

Toplamda 5 hafta sonu (pazar günleri) 13.00-15.30 arası buluşma

Tarihler :
13 Kasım, 25 Aralık, 22 Ocak, 12 Şubat, 5 Mart

Katılım ve rezervasyon : didecelen@gmail.com
yada 0533 236 85 89

Öykü-Edebiyat-Yazarlık, Türkçe Yazılar, Yaşama Dair, Yoga içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Yoga mı yazıdan, yazı mı yogadan?

img_0494Bana sıkça sorulan sorulardan biri yoga ile yazı arasında bir bağ kurup kurmadığımdır. Acaba ciddi bir yoga öğrencisi olmasaydım da yazabilir miydim, ya da yazılarımla yogaya dokunmasaydım bunca yıl sonra hâlâ yogaya şevkle sarılabilir miydim? Tabii ki bunun cevabını kesin olarak vermeme imkan yok ama hayatımda yoga ile yazının sıkı sıkıya arasında sıkı bir ilişki bulunduğu biliyorum. Mesela yoga yapmadığım günler kelimeler kalemimden akmıyor. Ya da iyi yazdığım, ürettiğimden tatmin duyduğum akşamların ertesinde yogamı yaparken kafamın sakin, nefesimin uzun, vücudumun da hem daha yumuşak hem de daha güçlü olduğunu fark ediyorum. Birinin başlattığı akımı diğer yakalıyor, kendine katıyor ve yoga ile yazı iki nehir gibi iki koldan hayatımı besliyorlar.

Bildiğim şey şu ki yoga bana yazmam konusunda cesaret verdi. Hayır, sadece yazmam konusunda değil. Şöyle demek daha doğru: Yoga özgür bir birey olarak kendimi gerçekleştirmem konusunda ihtiyacım olan cesareti içimde bulmamı sağladı. Çünkü ben yaptıklarıyla annesinin gözüne girememiş bir kız çocuğu idim. Geçen gün annem avukat olmuş bir çocukluk arkadaşımdan bahsederken “elle tutulur bir işi var ne de olsa,” diye şaka yaptı, benim işimin (yoga hocalığı) “hafifliğine” dokundurarak . Kalabalık bir sofradaydık. Gülüşüyorduk. Aldırmadım. Hatta esas elle tutulur işin benimki olduğuna dair bir şaka da ben patlattım. Artık annemin sahiden şaka yaptığını ve benimle gurur duyduğunu biliyorum ama bu tip şakaları, hicivleri duyarak büyümüş bir kız çocuğu olarak neredeyse otuz yaşıma kadar yazdıklarımı kimseciklere okuyamadım. Hep birilerinin dalga geçtiğini düşündüm. Uzaklardan kahkahalar duydum. Durduğum yerde terleyip, kızardım. Doldurduğum saman kağıtlarını çekmecenin arkasına ittim.

Sonra işte internet hayatlarımıza girdi ve blog denen bir mecrada ben iç/dış seyahatlerimi yazarken buldum kendimi. Hiç kimse de gülmüyordu. Alay eden de yoktu. Eleştiren, sorgulayan, kavgaya girmek isteyen tek tük insanlar çıktıysa da genel olarak yazı benim hayatıma eşi benzeri bulunmaz bir tatmin ve pırlanta değerinde bir alay öğrenci kazandırdı. Bloğumu açışımın onuncu yılında yoga ve yazı hayatımda ve ilişkilerimde öyle bir iç içe girdiler ki  artık hangisi hangisi besliyor, ben de bilmiyorum.

Yoga zihni keskinleştirip hali hazırda duran duygunun, düşüncenin, inancın, tepkinin arkasında başka bir varoluş biçimi de mümkün mü diye sorduğu için hayatla daha derinden ilişki kurmamı sağlıyor ama edebiyat gibi bir alanım olmasa elimde acaba o ilişkiyi ifade edebilir miyim, yoksa uçar gider, yiter mi boşlukta?

Neyse, ben  size harika bir atölye çalışmasının duyurusunu yapacaktım. Laf lafı açtı. Sense Writing adlı bir atölye çalışması var. Çalışmayı geliştiren ve sunan Madelyn Kent her sene dünyayı gezerek bu eğitimi veriyor. Yazıyı bir beyin faaliyeti olmaktan çıkarıp, hislerle, hareketle, vücutla birleştirmenin tekniklerini sunuyor. Kasım ayındaki duraklarından biri de İstanbul. Çalışmaya ev sahipliği edecek olan mekan da bizim Yeşil Stüdyo.

Yazıya, yogaya, hislere ve bilindik kalıpların dışındaki varoluş biçimlerine meraklı dostları Kasım ayında Yeşil Stüdyo’ya bekliyoruz! Ayrıntılar şöyle:

Tarihler ve Saatler:
Haftasonu kursu:
5 ve 6 Kasım, Cumartesi ve Pazar
12:30-17:00

VEYA

Haftaiçi kursu:
8 ve 9 Kasım, Salı ve Çarşamba
12:30-17:00

Ücret:
600 TL
24 Ekim’e kadar olan ödemelerde 550 TL.

Yer: Yeşil Stüdyo, Gayrettepe

Ayrıntılı Bilgi:

https://www.facebook.com/events/1802303273388327/

sense-writing

 

 

 

 

Öykü-Edebiyat-Yazarlık, Türkçe Yazılar, Yaşama Dair, Yoga içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , | 2 Yorum

2016-7 Yoga Kursları

Yeni bir eğitim öğretim dönemine başlamak üzereyiz sevgili öğrenciler. Ekimden Hazirana kadar sürecek bir Shadow Yoga programı hazırladım sizler için. Programda neler mi var? İstanbul ve İzmir’de hafta sonu çalışmaları, uzun soluklu eğitimler, orta ve ileri seviye dersleri, yurt içi ve yurt dışında yoga kampları ve her zamanki gibi ders sonrası kahvaltıları, ders öncesi sohbetleri, kitaplar, yazılar, dostluklar…

Umarım bu sene yepyeni öğrencilerle tanışır, eski yüzlere kavuşur ve birlikte öğrenir, büyürüz.

Defne 1SHADOW YOGA’nın TEMELLERİ

(Cihangir Yoga‘da hafta sonu kursu)

22-23 Ekim 2016 08:00-11:30 @Cihangir Yoga, Fındıklı Şubesi

Ustamın geliştirdiği bu hatha yoga sistemi hakkında bilgi sahibi olmak, kendine has hareket serisinin (prelüd) vücut, nefes ve zihindeki etkisini deneyimlemek için tadımlık bir kurs. Yeni başlayanlar, yogaya ara vermiş olanlar ve tabii benimle eğitimini sürdüren öğrenciler için uygun bir çalışma bu. Herkes, en eski müdavimler bile bu temel kursta yeni bilgiler edinecektir.

Fiyatlar ve kayıtlar için  info@cihangiryoga.com adresinden veya Cihangir Yoga, Fındıklı +90 539-572 84 37 / +90 212 243 19 93 telefonundan iletişime geçebilirsiniz.

 

IMG_0988

Shadow Yoga Kursları – Başlangıç

(Altı aylık yoğun program)

Hafta sonu kursuna geldiniz… veya gelmediniz ama  Shadow Yoga’yı ayrıntılı bir biçimde öğrenmek istiyorsunuz. Ya da boş verin Shadow kısmını. Hatha yogayı derinlemesine öğrenmek istiyorsunuz. Bu hatha’nın ha’sı nereden gelir, tha’sı nedir? Enerhi anatomisi, felsefesi, tarihi, şekillerin vücutta, zihinde işleyiş tekniği, yoga ve sağlık bağlantısı, nefes ve zihin bağlantısı,  sinir ve ruh ilişkisi gibi (ve daha nice) soruya yanıt arıyorsunuz. İşte sizinki gibi açık ve meraklı kafalar için toplam altı ay sürecek bir eğitim başlatıyorum. Altı ayın tamamına katılmanız da şart değil, ama bir başlamanız şart! İlk üç ayı tamamlayıp bırakabilirsiniz de ve hatta ilk ay katılıp sonra bırakabilirsiniz… Seçim sizin. Ama ilk üç ayı yapmadan trene atlamak yok. Yani Kasım ayında başlayan grup Nisan sonuna kadar berbaer ders görecek. Sebat edip de altı ayı tamamlayanlar, Mayıs ve Haziran aylarındaki mezuniyet kamplarına katılmaya hak kazanacaklar. Tarihler, günler ve saattler burada.

(Bu programa kaydolmak için hafta sonu çalışmasını yapmış olmanıza gerek yok.)

Bu kursların da hepsi Cihangir Yoga‘nın Fındıklı şubesinde gerçekleşecek.

Fiyatlar ve kayıtlar için  info@cihangiryoga.com adresinden veya Cihangir Yoga, Fındıklı +90 539-572 84 37 / +90 212 243 19 93 telefonundan iletişime geçebilirsiniz.

 

Shadow Yoga Kursları – Orta Seviye

(Yedi aylık yoğun program)

ilkay torum-1590 copy

İlk seneyi başarıyla tamamladınız. Hatta belki ikinci seneyi bile bitirdiniz. Bu sınıf ikinci, üçüncü ve hatta dördüncü senesine girmiş öğrencilerim için uygundur. Tek ön koşulu prelüdlerden en az bir tanesini (öğrendiğiniz kadarıyla) tek başına teklemeden yapabiliyor olmanız. Bu seviye çok önemli çünkü prelüdlerin üçü de bu seviyede öğreniliyor. İki,  hatta üç sene bu sınıfa devam edip, alttan gelen öğrencilerle prelüdleri tekrar etmek ilerisi için müthiş faydalı. Prelüdlerin öğrenilmesi süresi için Zhander Remete Shadow Yoga kitabında üç ila yedi seneyi öngörüyor. Bu da demek oluyor ki ilk iki sınıfa (başlangıç ve orta) yedi sene boyunca gelebilirsiniz.

Orta seviye kurslarının tarih ve saatleri için buraya bakabilirsiniz. Bu sınıfın tüm dersleri Yeşil Stüdyo‘da yapılacaktır.

Shadow Yoga Kursları – İleri Seviye

(Yedi aylık yoğun program)

Bu sınıfa geçtiğinizde sırtınız yere gelecek!

Ne demek mi bu şimdi?

Ayaktaki hareket serilerini (prelüdlerin)  ustalıkla tamamladığınız ve kendi başınıza çalışma disiplinini edindiğiniz bu aşamada size asana (yerde yapılan hareketler), mudra (sırt üstü hareketleri, ters duruşlara giriş), şavasana ve uzun oturmalı bitiriş serileri göstereceğim. Bu sınıfta genelde beş ila on arası bir zamandır  benimle çalışan  öğrenciler bulunuyor. Orta seviyeden bu sınıfa geçen öğrenciler prelüdleri tekrarlarken kıdemli öğrenciler nefesi, hareketi, zihni inceltme sürecine giriyorlar. Bu sınıfa devam eden öğrenciler Zhander Remete ile Emma Balnaves’in açtığı Shadow Yoga kurslarına başvurabilirler.

İleri seviye derslerinin tamamı Yeşil Stüdyo‘da yapılmaktadır.

İleri seviye kurslarının tarih ve saatleri için buraya bakınız.

SHADOW YOGA’nın TEMELLERİ_İZMİR 

18-19-20 KASIM 2016

Çakri

İzmir’de yıllardır benimle çalışan harika bir grubum var. Bu hafta sonu kursu biraz onların çalışmasını geliştirmek biraz da daha önce bu sistemde çalışmamış öğrencilere Shadow Yoga’nın inceliklerini öğretmek için düzenleniyor. Hali hazırda yoga öğrencisi iseniz kolaylıkla bu gruba ayak uydurabilirsiniz. Bu hafta sonu çalışmasında da hatha yoga sistemi hakkında bilgi vereceğim. Beraberce prelüdlerin vücut, nefes ve zihindeki etkisini deneyimleyeceğiz. Her zamanki bu kursta da  teoriyi hareketten, hareketi teoriden besleyerek yol alacağız.

Kayıtlar, saatler ve fiyatlar için İzmir Yoga‘yı arayınız.

 

YIL SONU KAMPLARI

. ŞİRİNCE TİYATRO MEDRESESİNDE YIL SONU KAMPI 

17-21 MAYIS 2017

İlk seneyi başarıyla tamamlamış tüm öğrenciler ile orta/ileri seviyelere açık olan bu kamp doğa içinde, günlük alışkanlıklardan sıyrılarak yaşayacağımız derin bir yoga-yaşam deneyimi olacak. Katılmayı düşünen öğrencilerin benden onay almaları şarttır. Fiyat ve program ayrıntılarını çok yakında yazacağım.

 

img_1843

Foto: Özcan Yüksek

. YUNANISTAN’IN LEROS ADASINDA YIL SONU KAMPI 

21-25 Haziran 2017

2016-17 Eğitim öğretim yılını her sene olduğu için bu sene de Leros adasındaki kursumuz ile kapatıyoruz. Bu kursta yerimizi sınırlı olduğundan öncelik İstanbul ve İzmir’deki orta ve ileri seviye öğrencilerine verilecektir. Kursa katılmak isteyenlerin benden onay almaları gerekmektedir. Yolculuk genelde hep beraber Bodrum üzerinden yapılıyor ama kendi imkanlarınızla da Leros’a gelebilirsiniz. Hep beraber aynı köşkte kalıp, yoga derslerimizi de  köşkün salonunda göreceğiz. Önceki yıllarda düzenlediğimiz kampımızın kısa filmini buradan seyredebilirsiniz.

 

Fotoğraflar:

Kokia Sparis

Rebekka Haas

İlkay Torum

Aisha Harley

Özcan Yüksek

 

 

 

 

 

 

Türkçe Yazılar, Yoga içinde yayınlandı | Tagged , , , , ,

Dün ne yedin?

‪#‎glütensizşekersizkırkgün‬
IMG_0293
Gün 10
Sevgili Mehtap Yıldız dünkü mesajında şöyle demiş:
“Hocam acaba benim gibi nasıl besleneceğini hayal bile edemeyenler için dipnot olarak gün içinde tam ne yediğinizi yazabilir misiniz? Çok faydalı olur.”
Ben aslında herkesin deneye yanıla, içini dinleyerek, vücudunu hissederek, gözünün beyazına, dökülen saç sayısına, tırnaklarına, dişlerine bakarak kendisine en çok uyan beslenme reijimini bulacağına inanıyorum ama Mehtap’ın ricasnı da yerine getirmeden edemeyeceğim. Madem çok faydalı olur demiş:
 
Dün (cumartesi) neler yedim?
Sabah ilk iş iki tane espresso içtim. Aç karnına çat, çat gözlerim açılsın diye. İçine birazcık şekersiz soya sütü koydum. Gözüm açıldı. Yogamı yaptım. Bitirdiğimde tok hissediyordum kendimi (yoga mucizesi), bir saat sonrasında da öğle yemeği için teyzemle dışarıda buluşacaktık, “hadi bir şey yemeden bekleyeyeim” dedim. Βöylece uyandığım andan (8:00 civarı) öğlen 1e kadar iki espresso ile durdum. Bu benim için de yeni bir olay. Şekersizlikle alakası var sanırım. Belki de glütensizlikle. Normalde sabah 5 saat aç karnına işlev gösteremez, bir şeyler atardım ağzıma.
 
Öğle yemeği için Hint lokantasına gittik ve ben orada şunları yedim:
Gavur dağı gibi bir salata ama içinde ceviz yerine fıstık vardı.
Nohut, yanında bir kaç kaşık safranlı beyaz pilav.
Baharatlı soslarla pişmiş bir patates.
 
Evet pilav, patates gibi hiç şeker açısından hiç de masum olmayan yemekler menüde mevcuttu ama Cumartesidir, olur. Önemli olan zaten ekstra içine katılmış tatlandırıcılardan uzak durmak.
 
Akşamüzeri yeşil çay içiyordum. Karnım kazındı. Yeşil çay içince hep karnım kazınır zaten. Bir tane şeftali yedim.
 
Akşam yine yemeğe çıktık bizim Bey ile. (Cumartesi date night- yemek, sinema yapalım dedik) Hem de geç bir saatte (bana göre) 20:00’de karidesli domatesli küçük bir salata yedim, yanında da bir bardak roze şarap içeyim dedim. İçemedim. Şerbet gibi geldi. Oysa kaliteli bir şaraptı, üstelik pahalıydı da. İçim yana yana masada bıraktım. O kadar geç yediğim akşam yemeği bu sabah bir kilo fazla olarak geri dönmüş)
 
İşte böyle Mehtapcığım. Umarım senin sayende başkaları da faydalanmıştır bizim listeden.
 
Hepinizi öptüm.
 
10 gün bitti bu arada. Yolun çeyreğini katettik. Hem bu kürü ömürlük yapmayı düşünüyorum artık, öyle bir canlandım ki!
#‎glütensizşekersizkırkgün‬ 
 
 
 
 
 
Türkçe Yazılar, Yaşama Dair, Yoga içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , | Yorum bırakın