Mektup

Dün gece seni özledim.

Gökyüzüne baktım. Tanımadığım yıldız kümeleri. Tabii burası güney yarım küre. Normal. Telefona sarıldım. Bir kaç kişiye haber verdim. Burada başka yıldızlar var. Gökyüzü alıştığımız gibi değil. Aldırmadılar. 

Son yıllarda Night Sky diye bir uygulama çıktı. Senin zamanına yetişseydi bayılırdın kesin. Elimizden düşürmezdik. Telefonu gökyüzüne tutuyorsun, ekranın karşısına düşen gezegenlerin ismini, hangi yıldız kümesine baktığını söylüyor. Eskiden telefonumda bu uygulama vardı. Bir ara silmişim demek ki. Bulamadım. Sen de yanımda değildin. Kimse gökyüzündeki yeni yıldızlara benimle sevinmedi. Sonra hava bulutlandı. Ben eve döndüm.

İçimde bir boşluk. Ama yıldız kümeleri gibi değil. Bu bildik bir boşluk. Tanıdık bir mağara. Kapısına koca bir taş dayadığım bir mağara. Giriş taşını sadece özlem duygusu yerinde oynatabiliyor. Onu da pek hissetmemem zaten bilirsin. Yeni bir yere vardığımda eskisinin varlığını unutan hafızasız bir balık gibi yaşıyorum ne zamandır. Ne zamandır? Eskiden böyle değildi. Uzak memleketlerden İstanbul’a kartpostallar yollardım. Hediye getirirdim dönüşlerimde. Şimdi ise yeni bir ülkede günlük rutinime kavuşur kavuşmaz ardımda bıraktığım insanlar sanki hiç yaşamamışlar gibi geliyor. Ben onları hayal etmiştim. Ya da yeni bitirdiğim bir kitabın arka kapağının kapanmasıyla hayatımda çıkıvermişler. Öyle bir hal. Apati mi diyorlar? Pek kimseyi özlemiyorum artık. Şehri de, yemeklerini de, alışkanlıklarımı da. Derin sularda yüzen bir balığım ben yalnızken. Tek başınalığımı bile günler sonra fark ediyorum.

Ama sonra işte bir an geliyor… Başımı kaldırıyorum. Şehrin ışıksız bir mahallesinde yıldızlar pırıl pırıl ve yepyeni. Telefona sarılıp da bu haberi verebileceğim sen yoksun. Oysa arayıverirdim olsaydın (kalsaydın). Bilgisayarı açar, hemen sokaklarında yürüdüğüm o ışıksız mahalleyi bulurdun  ve oranın yıldız haritasını açardın karşına. Bak Defnoş, başını kaldır şimdi sağda Centaurus yarı at, yarı insan görüyor musun? Onun yanında Carina, ortasında Canupa, o da aslında bir süpernova. Uyduruyor musun, sahi mi söylüyorsun bilemezdim ki hiç. Uydurmakta üstüne yoktu. Yüzüne hep kuşkuyla bakardım. Çünkü benim görevim eğer ki uyduruyorsan bunu açığa çıkarıp, senden daha akıllı olduğumu ispatlamaktı. Akılsız insan değersizdi de. Alay konusuydu. Sevilmezdi. Eğer yanılır da o günkü oyununa kanarsam, ellerini yüzümde, fazla süzgün bulduğun gözlerimde gezdirip ah benim aptal kızım diye severdin beni. Severdin de sahiden. Benim içimde tsunami dalgası gibi yükselen paniğin hiç farkına varmadan… (O yüzden herhalde bir ömür bütün erkeklerin yüzüne beni kandırıyorlar mı kuşkusuyla baktım.)

Bir an geliyor içimde birikmiş bütün özlemler kabarıp yükseliyor. Bir anı, bir gece, bir kişi tetikleyiveriyor o duyguyu. Mağaranın giriş taşı yerinden oynuyor.  Arkasından? Arkasından boşluk çıkıyor. Karanlık koca bir boşluk. Tıpkı? Tıpkı ne zamanki gibi? Tarih öncesi bir zaman gibi. Orası öyle tanıdık ki! İçeride hiç bir şey değişmemiş. En çok da buna şaşırıyorum. Çoktan şifa buldu sandığım boşluğum yıllar boyunca meğer ölü taklidi yapıyormuş. Ben içimdeki uçurumların, mağaraların çoktan güvenle, tatminle, sevgiyle sağlamca doldurulduğunu zannederken o boşluk tüm keskinliğiyle varlığını korumuş. Şimdi soluğumu, iç organlarımı, elimi, ayağım, düşüncelerimi kesiyor. Mağaranın içinde paramparçayım. Bir diğerinin hayranlığına muhtacım. O kendine yeter tek başınalık hali değil bu artık. Bu bambaşka… Bu işte gerçek yalnızlık. Kimse dolduramaz biliyorum. Yine de günün birinde birinin dolduracağına inanıyorum. Hayalini kuruyorum.

IMG_1993Ama bütün büyük kitaplar seni işaret ediyor. Sen gidince yerine boşluk açılmış, ben içine düşmüşüm, onu doğal ortamım o zannederek büyümüşüm. Alıştığım sulardan asla çıkmamak için de doğal ortamımı sürdürecek durumlar yaratmıştım.

Oysa seninle yüzleşseymişim o boşluğu belki de doldurabilirmişim.

Yüzleşmek? Bir milleti yüz yıllık tarihiyle yüzleştirmek üzere kitaplar yazıyorum ben. Ama seninle? Zor geldi. Kavga etmek daha kolaydı. En çok kavga ederek kaçtık meselelerimizden zaten. Baş başa çıktığımız bütün seyahatlerde. Sen çok yavaştın. Ben sabırsız. Ben uyanır uyanmaz yola düşmeye can atıyordum. Yemek, içmek, tuvalet, bunların hepsi sonra da halledilirdi. Hele önce bir yola çıkılsındı. Sen ağırdın. Benden çok uyuyordun ve jimnastiğini, kahvaltını, tuvaletini, temizliğini tamamlayana kadar saat öğleni buluyordu. Beni bul bir yerde o zaman, deyip çantamı sırtladığımda da  alınıyordun. (Küsmek aile mirası silahımızdı, her sahnede de patladı.) Seni sevdiğimi ancak seni bekleyerek ispat edebilirdim. Sen tuvalette otururken ben hep bir not yazıp kaçtım oysa ki. Sonra da gümbür gümbür kavga ettik, ıvır için zıvır için. Esas kaygımızı asla dile getirmeden…

Şimdi hikayelerimde kızları babalarına kavuşturmaya çalışıyorum. Kendi boşluklarının sorumluluğunu üstlenecek cesur kadın kahramanlar yaratıyorum. En çok kadınları yazıyorum. Etrafım da kadınlarla dolu. Erkeklerden hâlâ uzağım. Tedirginim onların yanında. Özellikle beni sevenlerin. Hayran olan var, bana ihtiyaç duyan, beni arzulayan da var. Onların yanında daha rahatım. Ama sevgiyi içime almayı hâlâ beceremiyorum. Sevgi böyle kalın bir kabuğu kırıp da bana yetişir mi? Erişir mi? Bilmiyorum.

Babalarının peşine düşen cesur kadınların  romanını yazıyorum. Yaşasaydın (kalsaydın) senin peşine düşmezdim ben. Öyle takılır giderdik. Işıksız sokaklarda yan yana yürüyüp yıldızlardan, kedilerden, antika bisikletlerden, ağaçların cinsinden konuşup, Avrupa başkentlerinin üç yıldızlı otel odalarında kavga ederek. Ama işte roman yazmanın öyle iyi bir tarafı var. Gidemeyeceğin yerlere gidiyorsun. Asla yaşayamayacağın hayatları yaşıyorsun. Yaşıyorsun. Yazarken yaşıyorsun. Yazmayınca zaman yavanlaşıyor. Şimdi sen olsan kalk o bilgisayarın başından, çık şu uzak kıtanın havasını ciğerlerine çek, sokaklarında dolaş, derdin. Ben ise şehir kütüphanelerinde bir ekrana kilitliyorum kendimi. Böyle geziyorum dünyayı. Böyle yaşıyorum hayatı.

Ama hayır, günahını almayayım. Sen beni anlarsın. Senin için de yazmadığın hayat yavan bir şeymiş. Çok sonra keşfettim. Geride bıraktığın her şeyi didik didik ederken… Önüne geçilmez bir merakla. Başka türlü ölseydin, duygulanmak için eşyalarına şöyle bir bakar, bir kaç gözyaşı döker ve sonra hepsini atardım ama kendini vurmayı seçtiğine göre bilmediğim bir sırrın olmalıydı. (Ne tuhaf şimdi fark ettim: İntihar eden annesinin sırrını araştıran bir adamın hikayesini de yazıyorum. Hayat nasıl hiç çaktırmadan yazıya sızıveriyor.)

Senin çekmecelerini açtım ve dedemden kalma küflü sandığı. (İçinde hâlâ bir vesikalık fotoğrafı duruyordu, aldım.) Kitap aralarına baktım, başkalarına yazdığım kırgın, küskün, yenik e-maillerini okudum. Bana yazdıklarını da okudum. Uykusuz gecelerimin biriydi. Yalnızdım. Yine uzak bir ülkede hocamın yanında eğitimdeydim. Kurslar sırasında olur böyle. Gece iner, benim gözüme uyku girmez. Enerji patlaması mı dersin, yoksa açlıktan mı bilmiyorum. Malum bu kurslarda pek az şey yiyoruz. Geceleri hep açım. Dönüşümde beni havaalanından alacak olsan kakıdı çıkmış yahu yine diye söylenirdin. Hiç dayanamazdın zayıflamama, yorulmama, saçımdaki beyazlara… Yaşlanmama.

İşte o e-maillerin birinde söylüyordun, artık sadece kitabını yazmak istediğini. Şirketin işleriyle uğraşmak istemediğini. Belki o yüzden anlarsın, Avusturalya’ya kadar gelip de öğleden sonralarımı şehir kütüphanesinde bir ekran karşısında geçirmemi.

Avusturalya’yı görmeyi de pek arzu etmişsin. Haberim yoktu. Yeni öğrendim. Dilediğin gibi cenazeni usulünce yaktırabilseydik küllerinden bir avuç getirir, yüksekçe bir tepeden okyanusa serperdim. Sonra yıldızlar çıkardı. Bilmediğim, tanımadığım kümeler, bulutlar, süpernovalar…

Ama olmadı.

Ben de babasının küllerini denize saçan cesur bir kadının öyküsü ile avunuyorum.

 

 

Sesimi Duyan Var mı?

Sesimi Duyan Var mı?

Ben bir yoga hocasıyım. İşim yoganın eğlence için, rahatlama, güzelleşmek, gençleşmek, canlanmak için pazarlandığı, sirk cambazlığına dönüştüğü bir dünyada bir avuç insana yogayı ciddiye almayı öğretmek.

Ama bu yazı bir yoga yazısı değil. Yoga zaten üzerinde fazla yazılması, çizilmesi gereken bir öğreti değil. Öğrencinin yüreğine hocası tarafında aktarılan bir uyanış bilgisi.

O kadar.

Bu satırları yazdığım günlerde hocamın rehberliğinde bir eğitimden geçiyorum. Yılda iki defa tekrarladığım bu eğitimlerde evimden, eşimden, işimden, günlük hayatın rutininden uzağa bir adım atmam gerekiyor. On günlüğüne yeni bir şehirde, yeni bir evde, yeni bir hayata başlıyorum. Eğitimlerimizin dünya coğrafyası üzerindeki yeri durmadan değiştiği için her seferinde yeni bir diyar karşılıyor beni.

Şimdi de işte yeni bir diyardayım. Her mevsimi ilkbahar serinliğinde yaşayan bir diyar. Körfezden gelen okyanus kokulu rüzgârları evimin kokusunu getiriyor burnuma.

Evimin adresi yok, kokusu var.

Alışageldiğimiz rutinden uzak geçen bu süre içinde içimize dönmemiz bekleniyor bizden. Eğitimin önemli bir parçası bu. Yüzleşmemek için bin dereden su getirdiğimiz gölgelerimiz, günlük meşguliyetlerimiz aradan çekilince birer birer su yüzüne çıkıyor. Sabah ve akşam derslerinde o gölgelerin içinden geçiyoruz ışığa varmak için.

Hayat sakinleşip zihnimin arka sıralarında oturan düşünceler, duygular nihayet kendilerini ifade etme imkânına kavuştuklarında hep aynı şey oluyor: Dünyanın nasıl berbat bir yer olduğunu hatırlıyorum. İnsanların birbirlerinden ve bu âlemden kopuk halleri iliklerimi donduruyor.

Korkuyorum. Üşüyorum. Üzülüyorum. Bunalıyorum. Utanıyorum.

İnsan ötekinin kendinden olduğunu göremez iken,  hâkim güçler eliyle çizilmiş sınırlara, tarih adına uydurulmuş yalanlara, zenginler tarafından sınıflandırılmış katmanlara dayanarak birini diğerinden kayırırken, dünyanın hali bu iken benim benden özgürleşmem neye yarar?

Diye düşünüyorum.

Dünyanın akarsuları birer birer şirketlere satılmış, daha anaokulunda iken ismini öğrendiğimiz barajların ülkemiz için önemi kafamıza kakılmış, Devlet-Şirket ortaklığına karşı ayaklanan insanlar Londra’dan Şam’a, İstanbul’dan Şırnak’a, NewDelhi’den NewYork’a kadar her yerde ‘’vatan haini’’ olarak tutuklanırken ben ve öğrencilerim bağımdaşlıktan bağımsızlaşmışız neye yarar?

Diye düşünüyorum.

Dünya yüzündeki bir avuç insan son on yıl içinde olup bitene uyandı. Harekete geçenler avlandı. Avlanıyor. Uyanmayanların uykularının derinleşmesi için daha sıkı önlemler alındı. Korku spreyleri havaya bir güzel sıkıldı, ekonomik kriz ile korku havadan karaya geçti.

Herkes daha çok çalışmak zorunda artık. Çünkü az çalışanı işinden atarlar. Sizden daha çok çalışmaya hazır bir işsiz daima bulunur çünkü. Çok çalışmanız lazım. Yoksa aç kalırsınız. Sahiden mi? Tamam belki aç kalmazsınız da… Eh tabii başka ihtiyaçlarınız var… Çocuklarınız var. Ha, evet çocuklar… Onlardan yapın, üç tane olsun en az. Üç çocuklu orta sınıf ailelerin ihtiyaçları hiç bitmez. Biterse biz yenilerini yaratırız. Kredi kartınızın limitini arttırdık ki RAHAT RAHAT ALIŞVERİŞ edin.

Başka bir arzunuz?

Ha, evet, teröristlerden de temizleyeceğiz dünyayı. Az kaldı. Siz de bize yardımcı olun ama bu arada. İşbirliğiniz mühim. Beraber başarabiliriz.  Ayakkabılarınız şu kutuya, bilgisayarlarınızı çantadan dışarı alalım,  likitlerinizi de şöyle boşaltalım, yerine panik, nefret, vatan, millet dolduracağız.

Bu seslere kulağınızı tıkarsanız şu soruyu duyarsınız:

İhtiyaçlarıma gerçekten ne kadar ihtiyacım var mı?

Belki sizin yok ama tarihin en tıkırında işleyen döneminde Sistem’in sizin ihtiyaçlarınıza ihtiyacı var. Tüketmeyene para yok. Ona göre.

Tüketmeyene yardım da yok bu arada. Tüketme kapasitesi düşük toplulukların yaşam değeri de düşük oluyor. Basit bir matematik hesabı yapılıyor. Kurtarmalık değerleri var mı? Yoksa şansa bak, dünya başlarına yıkılmışken kalsınlar orada. İşler tıkırında. Medya’cım sen bizi meşru kıl insanların gözünde. Temel zaten hazır, insanı insana düşürdük biz. Sen bir haber geç yeter. Diziden önceye denk getir yalnız. Komşunun tatlı kızıyla babacan yüzlü sohbet etsinler. Kimin neyi hak ettiği konusu herkesin kafasında  iyice bir netleşsin.

Korkuyorum. Üşüyorum. Üzülüyorum. Bunalıyorum. Utanıyorum.

ÇOK KIZIYORUM!

Sadece Türkiye’nin hikâyesi değil bu anlattığım. Bütün dünyanın hikâyesi. Ve koştururken bir dersten diğerine, çamaşırdan bulaşığa, ana yemekten tatlıya unutuyorum ben bu hikâyeyi. Herkes gibi ben de uyurgezer yaşıyorum günümü. İhtiyaç sandığım şeyleri satın alıyorum. Bir reklamdan beynim yıkanmış, farkında bile değilim.

Bakar kör gezerek geçirdiğim her gün, her an dünyanın bu berbat haline katkı sağlıyor.

Hocamın rehberliğinde çalıştığım dönemlerde ise gözlerimi bakar-kör eden o gölgelerden arındırıp da dünyanın halini görür olduğumda neden yoga yaptığımı da hatırlıyorum.

Çünkü hocamın bireysel özgürlüğü bizim özgürlüğümüze dönüşüyor. Yanılsamalardan, kendini kandırmacadan, pis oyunlardan, ayrımcılıktan sıyrılmak bireysel özgürleşmeden önce olmuyor.

Benim özgürlüğüm suya atılan bir taşın etrafındaki halkalar gibi kendi öğrencilerime yayılıyor. Oradan onların öğrecilerine…
Hocamın su gibi hareketlerinde rüzgâr gibi esen o özgür cana bakarken neden yaşadığımı hatırlıyorum:

Uyanmak için.

Uyandırmak için.

Dünyanın hali böyle olsa bile değil,

Dünyanın hali böyle olduğu için yoga yapmalıyım.

Sesimi duyan var mı?

 

Να μη ξαναθρηνήσουμε τραγωδίες

Να μη ξαναθρηνήσουμε τραγωδίες

9786180114508Η ιστορία μιας γυναίκας και μιας πόλης που χάθηκε για πάντα μέσα στη φωτιά. Σμύρνη, 1905. Στο «Μαργαριτάρι της Ανατολής», την πόλη αυτή της απαράμιλλης ομορφιάς και αρμονίας, καταφτάνει ο Αβινάς Πιλάι. Είναι Ινδός, αλλά αυτό δεν τον εμποδίζει να ερωτευτεί την Εντίτ, κόρη πλούσιας λεβαντίνικης οικογένειας. Οι δυο νέοι δε θα παντρευτούν ποτέ, και η Εντίτ θα φύγει για τη Γαλλία λίγο απροτού η Σμύρνη παραδοθεί στις φλόγες, φανερώνοντας στον αγαπημένο της ένα μυστικό που θα τη στοιχειώνει. Δεκαεπτά χρόνια αργότερα, μια νεαρή κοπέλα, Ελληνίδα χριστιανή, γίνεται μάρτυρας της σφαγής της οικογένειάς της καθώς τα κεμαλικά στρατεύματα μπαίνουν στη Σμύρνη. Ένας Τούρκος αξιωματικός τη σώζει, ωστόσο η κοπέλα δε θα μιλήσει ποτέ ξανά.Σμύρνη, 2005. Η εκατοντάχρονη Σεχραζάτ αποφασίζει να καταγράψει την ιστορία της. Και καθώς οι σελίδες γεμίζουν αναμνήσεις μιας ζωής, παλιά μυστικά θα έρθουν στο φως. Ένα μυθιστόρημα για μια πόλη και τους ανθρώπους της, που πέρασαν από το όνειρο και την ευτυχία στην απώλεια και την απόλυτη καταστροφή. Μια ιστορία που διαβάζεται σαν παραμύθι.

Μιλάμε με τη Δάφνη Σούμαν, συγγραφέα του βιβλίου Η Σιωπή της Σεχραζάτ, εκδόσεις Ψυχογιός.

Θα χαρακτηρίζατε ιστορικό το βιβλίο σας;

Η Σιωπή της Σεχραζάτ είναι ένα ιστορικό μυθιστόρημα αλλά τα ιστορικά γεγονότα αποτελούν απλώς το πλαίσιο.  Το μυθιστόρημα αφορά περισσότερο τους ανθρώπους, τα άτομα, την συμπεριφορά τους στον έρωτα, τον πόνο, τον πόλεμο και την μοιραία απώλεια και καταστροφή.  Η ιστορία ξεκινά τα τελευταία χρόνια της Οθωμανικής Αυτοκρατορίας, συνεχίζεται στην ελληνική Σμύρνη και τελειώνει στο Ιζμίρ, που από το 1922 είναι τουρκική πόλη.  Περιέχει ένα στοιχείο «μαγικού ρεαλισμού»:  Η Σεχραζάτ, η αφηγήτρια, έχει ξεπεράσει τα εκατό.  Ζει σε μια μισοκατεστραμμένη έπαυλη στο Ιζμίρ και πιστεύει ότι ο θάνατος την ξέχασε.  Με εξαίρεση την εκατοντάχρονη Σεχραζάτ, η αφήγηση στο υπόλοιπο βιβλίο γίνεται με τρόπο ρεαλιστικό σε ένα υπόβαθρο ιστορικών γεγονότων.

Ένα παραμύθι από την ευτυχία στην καταστροφή;

Η ζωή στην Σμύρνη του 19ου αιώνα ήταν ωραία.  Η Σμύρνη ήταν το ακμαιότερο λιμάνι της Οθωμανικής Αυτοκρατορίας.  Άνθρωποι διαφορετικών εθνοτήτων και θρησκευμάτων κατάφερναν να μοιράζονται μια αρμονική καθημερινότητα, ιστορικά σπάνια.  Καθολικοί και Ορθόδοξοι Χριστιανοί ζούσαν δίπλα-δίπλα με Εβραίους και Μωαμεθανούς.  Το πολιτιστικό και μορφωτικό επίπεδο ήταν πολύ υψηλό.  Υπήρχε έντονη δημόσια ζωή.  Άνδρες και γυναίκες συμμετείχαν πολύ πιο ελεύθερα από ό,τι σε άλλα μέρη της Αυτοκρατορίας. Ήταν κάτι σαν παράδεισος, όπου ακόμη και ο φτωχότερος άνθρωπος είχε ένα αποδεκτό σπίτι και μια αρκετά καλή ποιότητα ζωής.  Το βιβλίο μου ξεκινά σε μια τέτοια Σμύρνη και η ιστορία προχωρά ως την καταστροφή της πόλης και μετά από αυτήν.  Μπορεί να πει κανείς ότι περιγράφει το τέλος του κοσμοπολιτισμού και το πέρασμα στον εθνοκεντρισμό του 20ου αιώνα.

Σε ποιους απευθύνεται το βιβλίο σας;

Ελπίζω να απευθύνομαι σε αναγνώστες που αγαπούν την καλή λογοτεχνία!  Ελπίζω επίσης ότι αναγνώστες που ενδιαφέρονται για την ιστορία της Σμύρνης από μια διαφορετική σκοπιά θα βρουν κάποιο νόημα σ’ αυτό το βιβλίο.  Παρουσιάζω μια οπτική διαφορετική από την επίσημη ιστορία – τόσο την τουρκική όσο και την ελληνική.

Τι δεν πρέπει να επαναληφθεί να να μην ξαναθρηνήσουμε τέτοιες τραγωδίες;

Πιστεύω ότι στο προσωπικό επίπεδο υπάρχουν μερικά πράγματα που μπορούμε να κάνουμε.  Πρέπει πάντα να κοιτάμε προς τα έσω – προς την καρδιά μας – και να εξαλείψουμε τους σπόρους του μίσους.  Πρέπει να εστιάσουμε στα στοιχεία που μας ενώνουν ως ανθρώπους, ως κοινωνίες, και όχι σ’ αυτά που μας χωρίζουν.  Στην ενότητα υπάρχει πάντα δύναμη.  Πιστεύω επίσης ότι η αναγνώριση του πόνου που προξενήσαμε στο παρελθόν, και η συγχώρεση, θα μπορούσαν κάπως να αποτρέψουν την αποσύνδεση των ανθρώπων μεταξύ τους.

Κωνσταντινούπολη λατρεμένη πατρίδα;

Γεννήθηκα και μεγάλωσα στην Κωνσταντινούπολη.  Από πολύ νωρίς συνειδητοποίησα την μοναδική ομορφιά που με περιέβαλλε. Ταξίδεψα σε πολλά μέρη του κόσμου και η Κωνσταντινούπολη έχει αλλάξει από την εποχή της παιδικής μου ηλικίας, αλλά ακόμη και τώρα, όταν κοιτώ τα τουρκουάζ νερά του Βοσπόρου ή τον ήλιο να δύει πίσω από την Αγία Σοφία, βλέπω όλου του κόσμου την ομορφιά και για λίγο τα προβλήματά μου εξαφανίζονται.

Τι νοσταλγείτε από τα παιδικά σας χρόνια εκεί;

Μου λείπουν πολύ οι πλανόδιοι πωλητές τα καλοκαιρινά βραδάκια!  Όταν ήμουν παιδί ένα σωρό πλανόδιοι πωλητές περνούσαν από το δρόμο μας.  Το μόνο που χρειαζόσουν να κάνεις ήταν να κρεμάσεις ένα καλάθι από το παράθυρό σου και το γέμιζαν με ό,τι σου χρειαζόταν:  φρέσκο γιαούρτι, λαχανικά, φρούτα, παντόφλες, νυχτικά…Το βραδάκι, με το που έδυε ο ήλιος, τα παιδιά βγαίναμε και καβαλούσαμε τα ποδήλατά μας ή παίζαμε βώλους.  Ο παγωτατζής ερχόταν με το καρότσι του.  Ο καλύτερός του φίλος ήταν αυτός που πουλούσε πόπκορν, που κι αυτός εμφανιζόταν μετά τη δύση.  Έπρεπε να διαλέξουμε το ένα ή το άλλο – πόπκορν ή παγωτό.  Στεκόντουσαν πίσω από τα καρότσια τους όλο το βράδυ και κουβέντιαζαν όσο εμείς παίζαμε, μέχρι που οι μητέρες μας μάς φώναζαν να γυρίσουμε σπίτι για βραδινό.  Τότε ήταν που όλος ο δρόμος μύριζε κεφτέδες και τηγανητές πατάτες.  Πολύ μου λείπουν οι μυρωδιές και οι ήχοι από εκείνες τις καλοκαιρινές βραδιές.

Έλληνες και Τούρκοι, ίδια μοίρα στο χρόνο;

Αυτές οι δύο εθνότητες έζησαν κοντά η μια στην άλλη για πολλούς αιώνες.  Ιστορικά, ο διαχωρισμός τους είναι πολύ πρόσφατος.  Πιστεύω ότι και οι δύο πλευρές εξακολουθούν να βιώνουν το σοκ του διαχωρισμού αυτού.  Είναι ένα είδος πένθους.  Όταν πρόκειται για ολόκληρες κοινωνίες, είναι αναγκαίο να περάσουν μερικές γενιές για να συλλάβουν το μέγεθος της απώλειας, και αυτό είναι που συμβαίνει ακόμη, και στις δύο χώρες μας.  Η νέα γενιά Τούρκων και Ελλήνων εργάζονται πάνω σε πολλά αξιόλογα προγράμματα με σκοπό να γιάνουν τις πληγές του παρελθόντος.  Το βιβλίο μου, ελπίζω είναι ένα κομμάτι αυτής της γέφυρας.

Και συγγραφέας και καθηγήτρια γιόγκα;

Ναι, είμαι δασκάλα της Χάθα Γιόγκα.  Έχω σπουδάσει κοινωνιολογία στο Πανεπιστήμιο του Βοσπόρου και έκανα μεταπτυχιακά με θέμα τις γυναίκες στην δημόσια ζωή της Τουρκίας, που συνειδητοποίησαν την ισλαμιστική τους ταυτότητα.  Η Γιόγκα ήρθε στη ζωή μου αργότερα.  Η συγγραφή  ήρθε μετά την γιόγκα.  Παρ’ όλ’ αυτά βλέπω μια κοινή γραμμή που ενώνει αυτά τα τρία. Μια κλωστή που τα δένει, καλύτερα.  Και τα τρία θέματα εστιάζουν στην ανακάλυψη της δυναμικής που κρύβεται πίσω από την ορατή πραγματικότητα.  Αυτό που βρίσκω πως είναι κοινό και στα τρία είναι η συνεχής αναζήτηση του αυθεντικού Εαυτού – η περιέργεια για το τι κρύβεται πίσω από τις σκιές, είτε πρόκειται για μια κοινωνία, για ένα άτομο ή για μια ιστορία.

Είτε βραδιάζει είτε φέγγει μένει λευκό το γιασεμί;

Ναι.  Πιστεύω ότι το γιασεμί πάντα παραμένει λευκό.  Το βλέπω ως την ανθρώπινη καρδιά.  Όσο πόνο κι αν υπομείνει, η ανθρώπινη καρδιά πάντα διατηρεί την ικανότητά της να βλέπει και να αναγνωρίζει την αθωότητα του καθενός.

http://blog.psichogios.gr/dafnh-soyman-na-mh-xanathrhnhsoyme-tragwdies/

Αναδημοσίευση από presspublica.gr
του ΓΙΩΡΓΟΥ ΚΙΟΥΣΗ 

 

H_SIWPH_THS_SEXRAZAT
Διαβάστε τώρα

Ben Her Bahar Aşık Olurum

Ben Her Bahar Aşık Olurum

Defne Suman

Yoga Journal Türkiye’nin Mart-Nisan sayısında çıkan yazım.

Ben her bahar aşık olurum

Rüzgar olur, yağmur olurum…

Sezen Aksu’nun bu eski şarkısını bilmeyen var mıdır?

Sadece Sezen Aksu mu her bahar aşık olan? Elbette değil! Her bahar tabiat da aşık olur! Canla başka yenilenir, bütün güzelliğiyle varlığını gören gözlere, duyan burunlara, hisseden ruhlara sunar. Üstelik en berbat kışların ertesinde bile bunu yapacak gücü bulur kendinde. Gizli bir kaynaktır içim, der şarkı. O gizli kaynaktan açar çiçekler, betondaki çatlaktan bile bulur yolunu. Buzlu saçakların altında tir tir titreyerek geçirdikleri gecelerin güneşli sabahında kediler birbirlerinin peşine düşerler ve her yeni canla, her yeni meyveyle kışın karanlık günlerinin üzerine ümit ve yaşam sevinci düşer.

Alemin düzeni böyledir.

Kırılan dallar gibiyim/ Ben her bahar dirilirim / Gizli bir kaynaktır içim /Kendime bir yol bulurum.

Bu bahar erikler, bademler çiçek açarken biz ne yapıyoruz? Kalplerimizde o taze titreşimlerin aksini hissediyor muyuz? Ruhumuz diriliyor, içimizden taşıyor mu? Yoksa aklımızdaki bin bir meselenin gölgesinde, dünyayı pençesine almış zulüm ve nefret dalgası için aşk da hayat da yitip gidiyor mu?

Burada aşk derken bir kadına ya da bir erkeğe duyduğumuz aşktan değil, yüreğin diriliş hissini kastediyorum. Ama o dirilişi çoğumuz ilk aşkımız sayesinde, ilk aşkımız sırasında tecrübe ettiğimiz için de sanki gençlikte yaşanır da bir daha da başa gelmez bir şey gibi düşünmeye yatkınız.

Bir bahar pazarı hatırlıyorum. On beş yaşındayım. Tiyatro çalışması için okula gideceğiz. Pazar sabahları Nişantaşı bomboş. Okulun arkasındaki parkta kirazlar, bademler, şeftaliler coşmuş, tatlı rüzgarda pembe beyaz yapraklar uçuşuyor. Ben gözlerimin altına ilk defa mavi kalem çekmişim ve okulun arka duvarı boyunca sallana sallana kapıya yürüyorum. Birden başımı kaldırdım. Kapının orada birisi duruyordu. Bir demek ışık tam önüne düşmüştü, o mu değil mi emin olamadım. Yaklaştıkça netleşti. Oydu. Aşık olduğum çocuk, sırtına ceketini atmış, benim okul duvarı boyunca yürüyüşümü yüzünde samimi bir tebessümle izliyor, okula beraber girelim diye bekliyordu.

Sevinç kalbimden boğazıma oradan yüzüme çıktı.

Bahar ve aşk o anda benim için birbirine karıştı ve bir daha da ayrılmadı.

Ta ki kafası dolu, zamanı az, evli barklı bir yetişkin haline gelene kadar…

Bir gün bahçemizde açan badem ağacının yanından yürüyüp geçtiğimi fark ettim. Bizim bahçe dediğim aslında apartmanın otoparkı. Otomobiller neredeyse birbirinin üzerine park edildiği ve her türlü çiçeğin saksı dibine batırılan sigara izmaritleri sebebiyle üç vakte kadar solup gittiği bir alan olduğu için bütün ömrüme tanıklık etmiş bu badem ağacının hâlâ yaşıyor olması benim için başlı başına bir neşe kaynağı ama işte o gün işim vardı, kafam doluydu, bir yere geç kalmaktan korkuyordum ve bakıp geçtim. Sonra dikkat ettim eskiden beni sevinçten çıldırtan görüntüler, sesler, kokular Boğaz’ın mavisi, martıların çığlığı, taze ot kokusu… Bunları da kanıksamışım, neden eskisi gibi yüreğimi titretmiyor diye dertleniyorum.

Baharla karışık aşk nerede? Aşkla karışık bahar nerede?

Ülkeyi, dünyayı, insanlığı pençesine almış bu cinnet ve zulüm dalgası yüzünde mi böyleyim?

Belki. Ama öte yandan biliyorum ki yaşama sevincini en insanlık dışı koşullar altında yaşayanlar da duyabiliyor. Hatta onları hayatta tutan tek şey bu sevinç, umut… O halde kendi karamsarlığımı, hissizliğimi dünyanın gidişatına bağlayamam.

Neye mi bağlayabilirim?

Alışkanlığa. Tembelliğe. Rahatlığa. Bakar körlüğe.

İlerleyen yaşıma…

Evet, yaşadığımız baharların sayısı artarken ona karşı duyduğumuz coşku da azalıyor. Bunun adına da yaşlanmak deniyor!

Bir çocukla bir ihtiyarın farkını düşünün: Onları birbirinden ayıran vücutları, akılları, tenlerinin tazeliği değil yaşama duydukları sevinçtir.

Yıllar geçerken vücut gibi yüreklerimiz de kuruyor yani?

Galiba öyle.

Peki vücudumuz yavaş yaşlansın diye gösterdiğimiz onca özeni ruhumuza da gösteriyor muyuz?

Yaşama sevinci çocukken içimizde gani gani. O yüzden çocukken denizin tuzundan, balonun kırmızısından, odunun kokusundan büyüleniyoruz. İlk gençliğimizde aşk var, hormonlarla da beslenen kıpır kıpır hisler. O zamanlarda her bahar aşık olmak kolay.

Peki şimdi?

Vücut gibi kalp ve ruhu da her gün çalıştırmamız gerekiyor.

Hatha Yoga insanın katmanlardan oluştuğunu söyler. Fiziksel vücut ilk ve en dıştaki katmandır. Hemen sonrasında nefes vücudu gelir. Fiziksel organizmayı hayatta tutan elektrik akımı. İlk nefesle girip, son nefesle çıkacak olan can katmanı. Ondan bir sonraki katman zihindir. Bunu da beyin dalgaları olarak düşünebiliriz. Bir düşünce ile diğer arasında gidip gelen cereyan. Bu üç katman sürekli olarak birbirleri ile iletişim içindedir. Zihin katmanında gerçekle örtüşmeyen bir inanç yüzünden (“Ben sevilmeye değer bir insan değilim” gibi) oluşan bir tıkanıklık nefesi etkiler, bir yerde tıkanan nefes de fiziksel organizmanın sağlığını tehlikeye sokar.

Hatha Yoga bu üçlü arasında düzenli bir iletişim yaratmaya çalışır. Bir yandan fiziksel vücudu çalıştırarak nefesin akışını muntazam hale getiririz ve canlanan nefes vücudu vasıtasıyla zihindeki tıkanıkların çözülme sürecini başlatırız. Ama bu tek yönde ilerleyen bir trafik değildir. Öte yandan zihinsel kalıpları çözüp, nefes yoluyla bu çözülmeyi vücuttaki tıkanıklara taşımak gerekir. Yoksa çalışma amacına ulaşamaz.

Yoga sırasında can kazanıyoruz. Oksijen kana karışırken, Sanskitçe adı Prana olan nefesin özü, yani can da karnımızdaki bir merkezde (kanda) birikiyor. Karnımızda bir nevi can rezervi yaratıyoruz ve yorgun veya hasta olduğumuzda bu rezervden kullanıyoruz. Aynı şekilde yine yoga sırasında sevinç rezervi de yaratabiliriz. Bu can rezervi yaratmaktan biraz daha zor. Çünkü inandığımız kalıpları kırmayı gerektiriyor. Bana, sana, ona ve dünyaya duyduğumuz şüphelerin önce keşfi sonra da düzeltilmesini gerektiriyor.

Zihinsel kalıpları kırdık diyelim, içinden ne çıkıyor?

Yeni bir ben!

Bizim badem ağacının her bahar başka çiçekler açması gibi biz de her bahar yeni bir benle dünyaya açılabiliriz.

Çiçek böcek edebiyatı yapmıyorum. İnsan zihni (kalbi, ruhu) tabiattaki bütün varlıklar gibi baharda tazelenip yepyeni bir yüzle dünyayı kucaklamaya programlı aslında. Onun için söylüyorum. Yeter ki eskiye sıkı sıkı sarılmayalım. Tek zannettiğimiz gerçeğin göreceli bir şey ve belki de bir kurgu olabileceğini bir düşünelim.

Yoga bir özgürlük sanatıdır.

İnsanı yaşamdan alıkoyan korku ve endişelerden arınma disiplinidir.

Prana vücudu toksinlerden, ruhu da kaygıdan, korkudan arındırmaya gücüne zaten sahip. Yeniliklere evet demek ve hatta o bile değil, o evet’e direnen, o evet’i bir türlü diyemeyen parçamıza kulak verip, ona şefkatle yaklaşmak bile yeni bir ben’in tohumunu atıyor.

Gizli bir kaynaktır sahiden de içimiz…

Oraya her sabah bir dokunmak yeter.

Her bahar aşık olmak hâlâ mümkün!

Fotoğraflar: Alicia J. Rose Photograpy® (Yoga Shala PDX’in izniyle)

AR80030_AR80030-R2-E008

Η συγγραφή της Σιωπής της Σεχραζάτ

Η συγγραφή της Σιωπής της Σεχραζάτ

Όντας γέννημα θρέμμα της Κωνσταντινούπολης, το ενδιαφέρον μου για τη Σμύρνη ήταν Screen Shot 2014-06-10 at 11.39.26περιορισμένο και επιφανειακό. Ώσπου την επισκέφθηκα για να διδάξω ένα σεμινάριο γιόγκα. Ήταν άνοιξη. Αμυγδαλιές και κερασιές άνθιζαν παντού. Μετά το μάθημα φόρεσα τα ακουστικά μου κι έκανα έναν περίπατο στο φημισμένο «Κορδόνι» της Σμύρνης. Νέοι άνθρωποι ξάπλωναν στο γρασίδι, κορίτσια χασκογελούσαν μεταξύ τους, άλλοι κάθονταν τεμπέλικα στα καφενεία ακούγοντας μουσική, κάτι τσιγγάνες έλεγαν τη μοίρα στα παγκάκια μπροστά στη θάλασσα, τη θάλασσα με το βαθύ μπλε χρώμα. Στον ουρανό ούτε ένα σύννεφο.

Read the whole article @9786180114508

http://blog.psichogios.gr/h-dafnh-soyman-grafei-gia-to-neo-ths-biblio-h-siwph-ths-sexrazat/

Defne Suman
Δάφνη Σούμαν

Bir roman nasıl doğar?

Yeni romanım Emanet Zaman’ın yazılış hikayesi kendi başına bir roman olabilir.

Doğma büyüme bir İstanbul kızı olarak İzmir’e ilgim son derece yüzeysel, yok denecek kadar azdı. Hatta çocukluğumda arabayla geçtiğimiz bir kaç seferi saymazsak hayatımda İzmir’e gitmemiştim bile! Nihayet 2012’de bir yoga kursu vermek üzere İzmir’e davet edildim. Bahar vaktiydi. Bademler, kirazlar çiçek açmış. İnsanlar sokaklara dökülmüş… Dersten sonra meşhur kordonda tek başıma yürüyor, ipod’umdan rasgele şarkılar dinliyordum. İnsanlar çimenlere, deniz kenarında kafelere yayılmış, genç kızlar kol kola yürüyor, Çingene kadınlar fimage002al açıyordu. Gökyüzü de deniz de masmaviydi.

Birden kulağımda Yunanca bir şarkı başladı: Μένω Εκτός. Durdum. Gözlerim dolmuştu. Etrafımdaki neşeli insanarla bakıp içimde birden çöken kederin sebebini anlamaya çalıştım. Öyle tuhaftı ki şarkı çaldıkça sanki topraktan hüznün buhar gibi yükseliyordu. Oracıktaki bir banka oturup göz yaşlarımı serbet bıraktım.

Toprağın acıyı içinde barındarabileceğini işte ilk o zaman anladım.

Yine de yeni bir roman yazmaya oturduğumda aklımda İzmir yoktu. Tarihi bir roman yazmayı ise aklımdan bile geçirmiyordum. Ama işte yazarlığın en esrarengiz ve keyifli taraflarından bir tanesi bu… Sizi nereye çekeceğini bilmiyorsunuz. Bir planı takip ettiğinizi zannederken bir karakter çıkıveriyor satırların arasından. Ona kulak asmasanız bile o rüyalarınıza girip, kaleminizin ucundan çıkıyor.

Şehrazat da benim hayatıma böyle girdi. Üzerinde çalıştığım başka bir romandaki uzak bir halaydı. İzmir’de bir köşkün kulesinde yaşayan, kimsenin yaşını bilmediği ve dilsiz esrarengiz bir hala… Bir iki satırda gelir geçer sanmıştım. Şehrazat beni bırakmadı! Anlatacak bir hikayesi vardı ve ona şimdi kulak vermezsem hikaye buhar olup gidebilirdi. Kalemi Şehrazat’ın rehberliğine bıraktım.

Kuleli kiosk
Şehrazat’ın hikayesini anlattığı Kuleli Köşk

O hikayesini anlatırken ben de araştırmaya koyuldum. Yavaş yavaş gözümün önünden bir perde kalktı ve kendimi yepyeni bir dünyada buldum. Bu dünyada güzellik ile zarafete değer veriliyor, Türkler, Rumlar, Latinler, Ermeni ve Yahudi’ler yan yana yaşıyor, birbirlerini seviyor, sayıyor ve bu kozmopolit liman kentinin sakinleri oldukları için gurur duyuyorlardı. Burası eski İzmir’di. Burada şık kafeler, tiyatrolar, sanata, edebiyata meraklı insanlar, yabancıların ağzını açık bırakacak güzellikte kadınlar ve onlara saygıyla şapka çıkartan erkekler, çınarların gölgesinde nargile tüttüren ihtiyarlar ve kapı dolaşıp bohçasındaki ipekleri şehrin kadınlarına satan çingeneler vardı. İnsanlar üç dili birden konuşuyor, gazeteler, sokak isimleri üç ayrı alfabede yazılıyordu.

Başım dönmüştü! Ben de bu dünyada yaşamak istiyordum. Eski İzmir’de çocuk olmak, elbiselerimle denize dalıp, akşamüstü mahallede ip atlamak, orada büyümek, okula gitmek, uzak kumsallarında sevişip, katmerli kurabiyelerinden yemek, Bornova bahçelerindeki çay partilerinde yakışıklı gezginlerle dans etmek istiyordum… İçimde o dünyanın parçası olma arzusu şiddetlendikçe ben kaleme daha sıkı sarıldım. Çünkü o yitik şehirde yaşamı tecrübe etmenin tek yolu onu hayal gücümde yeniden kurmakla mümkün olacaktı. Böylece eski İzmir’in sokaklarını, okullarını, meydanlarını, otellerini, kafelerini hayalimde yeniden yarattım, sayfalar boyunca o eski şehrin bir ucundan diğerine yürüdüm durdum.

O dünyayı bir defa kurduktan ve ona tüm kalbimle bağlandıktan sonra beni bekleyen kaçınılmaz sonla yüzleşme vakti geldi. Bu eşi benzeri bulunmak güzel şehri, bu neşeli kozmopolit dünyayı yıkmak zorundaydım. Yıkılmış, yitip gitmişti çünkü. Artık topraktan tüten kederin sebebini biliyordum. Topraklarından sürülen, orada ölen, orada sevdiklerini bırakan insanların acısıydı… Ve bölüm bölüm yıkımı ve kaybı anlatmaya giriştim. Artık sadece Şehrazat değil, bu yolculuk boyunca bana eşlik etmiş bütün karakterler Avinaş, Hilmi Rahmi, Sümbül, Panayota, Edith, çingene Yasemin…. hepsi yanımdaydı. Hepsi o acılı günleri, biricik Smirni’lerinin yıkımını anlatmak, savaşı, kirli hesapların aldığı canları, yok ettiği hayatların kaydını tutmak ister gibi telaşla kafamda konuşuyorlardı.

Son bölümleri trans halinde yazdığımı söyleyebilirim. Hayalimde en ince ayrıntısına kadar canlandırdığım ve söze döktüğüm bir dünyanın ve insanlarının yıkımını yazmak, o günleri yaşamak gibi bir şeydi. Bazı günler yazarken ağladım. Bazı günler içim öfkeden kedere, kederden çaresizliğe savruldu durdu.

9786180114508
Emanet Zaman Yunanistan’da Şehrazat’ın Suskunluğu ismiyle okuruna kavuştu.

Sonunda ortaya Emanet Zaman çıktı.

Şimdi çocukları yuvadan uçmuş bir anne gibi heyecan, gurur ve telaşla karakterlerimin kendi yollarını çizmelerini izliyorum. Biliyorum ki siz, sevgili okur ile buluştukça onlar canlanacaklar. Ne demişler? Bir romanı yüzde elli yazarı, yüzde elli okuru yazarmış!

Bugün sizleri de o dünyaya taşıyabildiğim için çok mutluyum. Emanet Zaman’ın satırlarında buluşmak üzere…

Defne Suman.

Defne Suman

Buradan da romanın tanıtım videosunu seyredebilirsiniz. Yunan yayınevim hazırladı, Doğan Kitap yayınladı. Ben izlemeye doyamıyorum. Umarım siz de seversiniz.

 

 

Emanet Zaman Çıktı!

Yeni romanım Emanet Zaman bütün kitapçılarda… Yorumlarınızı bekliyorum.:)

1905 Eylül…

İngiliz casusu Hintli Avinaş Pillai İzmir limanına iniyor. Ömrünün sonuna kadar bağlı kalacağı Edith Lamarck’a âşık olacağını henüz bilmiyor…

image002
Emanet ZamanEmanet Zaman

1919

Rum kızı Panayota’nın içi kıpır kıpır… İlk aşkının İzmir’e ayak basan Yunan ordusuna katılarak Anadolu’da savaşacağını aklının ucundan bile geçirmiyor.

1926

Büyük İzmir Yangını’ndan Miralay Hilmi Rahmi tarafından kurtarılan Şehrazat suskun. Geçmişini hatırlıyor, anlatacak büyük bir hikâyesi de var ama konuşmaya henüz hazır değil…

Edith, Panayota ve Şehrazat… Bu üç kadını birbirlerine bağlayan güçlü bir bağ var sadece Hintli casusun bildiği… Ve de Bornova’daki Levantenleri, Frenk Mahallesi’ndeki Rumları, Haynots’taki Ermenileriyle bir yüzyıla yayılan bu hikâyeyi kucaklayan sımsıcak, yitik İzmir…

Kitabın tanıtım videosu: