Aklımda Boğaziçi

Dün gece uyuyamadım. Polislerin Boğaziçi Üniversitesi’ne, okuluma, on yılımı geçirdiğim eğitim yuvama dalıp atanan kayyum rektöre karşı direnen öğrencileri sürükleyerek göz altına aldıklarını duyunca uykum kaçtı. Twitter’dan biraz video izledim. Polis buyruklarını, öğrenci feryatlarını duydum. Karanlık videolarda bir belirip bir kaybolan TB binasının ışıklarına baktım. Göz altına alınan çocuklardan biri bir arkadaşımın oğlu. Oğlanı ve arkadaşımı düşündüm. Hashtaglari paylaştım. Bir şey yaptım sanmakla, hiçbir şey yapmamış, yapamamış, göz altına alınmadan önce kampüse kıstırılan öğrenciler gibi çaresiz hissettim kendimi. Yatakta döndüm durdum. Sabah 6’da yoga dersim vardı üstelik. Alarmı 5’e kurmuştum. Kendi yogamı yapmaya ve bir kahveye vaktim kalsın diye. Uyuyamadıkça uykusuz vereceğim dersin ve sonrasında hayalet gibi geçecek günün stresi de bindi. Nihayet saat 2 gibi öğrencilere bir eposta yazarak dersi iptal ettim. Sonra kalkıp bir tost ekmeğinin üzerine domates dizip yedim. Nihayet uyuduğumda ay o kadar alçalmıştı ki odamın parkelerine ışığı düşmüştü.

1998 Bahar. Boğaziçi Üniversitesi

Sabah 8’de uyandım. Yogayı boş verip sokağa çıktım. Evimizin önünde büyük ve güzel bir park var. 90 dakikalık spor izni kullanan Atinalılar ile beraber parkımızı dönen çemberde yürümeye koyuldum. Hava sıcaklığı 16 derece. Atina için bile yüksek bir rakam. Dün Açık Radyo’da duydum. Gezegen son bilmem kaç bin yılın en sıcak yılını yaşıyormuş. Çorap giymeye bile hasret kaldık. Parkımızın dönen çemberde köpek gezdiren, koşan, yürüyen, bacak esneten insanlar şortlu tişörtlü. Kuşlar ötüyor. Serviler, okaliptüs ağaçları, çamlar ve adını bilmediğim muhtelif bitki tatlı tatlı hışırdıyordu. Yürürken sesli kitap dinlemeye bayılıyorum ama bu defa kulağıma kulaklık takmak içimden gelmedi. Oysa kulağımda birisi bana kitap okurken (bu aralar Storytel’den Eve Dönmenin Yolları ile Audible’dan Benim Hüzünlü Orospularım’ı -ingilizce- dinliyorum. Alice Munro’nun öyküleri ise daima cepte. Yürüyüş yaparken roman değil öykü dinlemeyi tercih ediyorum aslında.  Yürüyüşün süresini bir öykü kadar tutuyorum. Başı sonu belli oluyor. O öyküyü bir daha duyarsam ya da okursam, yürüdüğüm zamanın ayrıntıları, havası, renkleri, sesleri, yanımdan geçen, karşıdan gelen insanların yüzlerinin anısı geri geliyor. Belleğe ses yoluyla yerleşen öykü koku gibi bir şey. Hafızayı tetikliyor.

Yürürken öykü ya da roman dinlemenin sevdiğim taraflarından biri de insan kendini bir roman karakteri gibi hissediyor. Hani nasıl müzik dinlerken koşarsanız, ya da bisiklet üzerinde, direksiyonda iseniz bir filmde sanırsınız kendini, yürürken hikâye dinleyince de yaşam denen şu kitabın içindeki karakterlerden biriyim hissi geliyor insana. (en azından bana) Daha dikkatle bakıyorum etrafıma. Bir roman karakterinin yapacağı gibi, o anın ayrıntılarını pür dikkat aklıma not ediyorum. Yapraklara düşen ışık, havadaki nereden geldiğini çözemediğim poğaça kokusu, evsiz kadın Maria Teyze ile siyah köpeği Mavrula’nın bir bankta soluklanırken yüzlerini güneşe vermeleri… Bir yandan bir başkasının hikayesini dinlerken bir yandan da aklım bunları not ediyor. Bir yandan da gördüğüm sahneleri, içimi tırmalayan imgeleri, yükselen bir takım duyguları, aklıma bir duman gibi sızan atmosferi bunlar neyin metaforu ola ki diye düşünmeye başladım. (Hayata bir Beliz Güçbilmez dokunuşu, Tersine Mühendislik tılsımı.)

Bu arada, bu dediğim sadece sesli kitap dinlerken oluyor. Sesli kitap dinlemediğim zamanlarda ise kendi düşüncelerimde, o sıkıcı, bildik zihin dalgalarında, ayağımın bastığı yeri bile ayırt etmeksizin yürüyüp gidiyorum.

Bugün öyle olmadı ama. Bugün aklımda Boğaziçi Üniversitesi’yle yürüdüm. Beni ben yapan unsurların, bilgimin, kültürümün, soyut düşünce yeteneğimin, entelektüel birikimimin ve anılarımın, ve aşklarımın, çimenlerde, Orta Kantin’deki, manzarada, kütüphanede geçen gençliğimin yuvası okulumu düşünerek yürüdüm. Nostaljik bir hüzünden çok gece yatağımda dönüp dururken hissettiğime benzer bir çaresizlikle. Şimdi, burada uzaktayım, İstanbul’da, Türkiye’de bile değilim. Olsam ne yaparım ki zaten? Boğaziçi’ne gitsem, güney kampüse insem, öğrencilerle beraber otursam ne değişir ki? Bunun çaresizliği idi beni saran. İyiliğe ve erdeme inanan açık fikirli, zeki, bir ulusun, bir dinin, bir coğrafyanın sınırlarından kendini sıyırmış insanların barınmaya çabaladığı alanları bin kollu bir canavar gibi kuşatan şu yeni dünya düzeni karşısındaki çaresizlikti hissettiğim. Ne benim üniversiteme ne de benim ülkeme has, tüm dünyayı kasıp kavuran ataerkil, kabadayı, fanatik ve sığ zihinlerin elinde boğazı sıkılan, nefesi sıkışan, nereye dönse o canavarın kollarının oraya da yetiştiğini gören insanın yapacak bir şey kalmadığını anlamasının çaresizliği içinde yürüdüm.

Azizlerden birinin yortusu olsa gerek bugün. Parkımızın içindeki iki kilisede de ayin vardı. İçeride oturalamadığı için hoparlörleri dışarı koymuşlar. Yaşlı, siyah giysili, beyaz saçları ensede topuz ufacık kadınlar ile kocaları kilisenin dışına konmuş tahta sandalyelerde oturmuş, hoparlörden yayılan papazın melankolik ezgisini dinliyorlardı. Kilisenin mermer basamaklarına oturdum. İster kilise, ister cami, isterse Hindu ya da Budist tapınağı, isterse benim yoga köşem olsun beni tanrı(lar)a yaklaştıran tüm sesler ve kubbelerin altında huşuya kapılıyorum. Yine öyle oldum. Tüm zamanlarımın biricik romanı Küçük Şeylerin Tanrısı’nda bu sabah okuduğum satıları düşündüm. (3 Martta bu kitabı okuyacak bir grup hevesliye «okuma öncesi bilinmesi iyi olacak şeyler» sunumu yapacağım için kitabı tekrar -yirminci kez?- okuyorum):

“Bizim bildiğimiz kadarıyla insanlık tarihi Dünya Kadın’ın (Gezegeni şu sıraları 46 yaşını süren bir kadın olarak düşündüğümüzde) hayatında ancak iki saat  önce başladı… Çağımızın tarihinin tamamının, dünya savaşlarının, düşler savaşının, Ayda Yürüyen İnsan’ın, bilim, edebiyat, felsefe, öğrenme tutkusunun, Dünya Kadın’ın gözünü açıp kapaması kadar bir zaman içinde olup bittiğini düşünmek, huşu verici ve kibir kırıcı bir düşünce…”

Bir bakıma öyle… Yine de… Sayfayı çevirdiğimde karşıma çıkan cümle:

“Olup bitenlerin jeolojik zaman açıısndan önemsiz bir şey olduğuna kendilerini inandırmaya çalışacaklardı. Dünya Kadın’ın gözünü kırpması yalnızca, diyeceklerdi. Daha da kötü şeylerin olup bitmiş olduğunu söyleyeceklerdi. Hâlâ da oluyor diyeceklerdi. Ama bu düşünce onları rahatlatmadı.”

Bir bakıma da böyle… Hem de tastamam.

Parkı çevreleyen çemberi tersten yürüyerek eve döndüm. Park ilk defa gördüğüm bir yere benzedi tersinden yürüyünce.

Bu neyin metaforu ola ki diye düşüne düşüne merdivenleri çıktım.  

Blog değil, şiir sanki bu yazdıklarım. Ayda yılda bir defa geliyor, iniyor. Vakit kaybetmeden daktilo başına geçmek lazımdı. Geçtim.

Aklımda Boğaziçi.

1998 Boğaziçi Üniversitesi

#AsağıyaBakmayacağız #BogaziciSusmayacak #BogaziciDireniyor

Koleksiyoncu (Orhan Pamuk, Walter Benjamin ve Ülker Teyzem)

Sevgili okurlar,

Beni çok heyecanlandıran bir etkinliğe önayak oldum. Hemen size yazıyorum. Teyzem Prof. Dr. Ülker Gökberk, Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi ile Walter Benjamin’in koleksiyoncu figürünü beraber ele aldığı bir seminer dizisi verecek.

Ülker G. otuz yıldır Portland Oregon’da yaşıyor ve engin edebiyat bilgisini oradaki öğrencilerine aktarıyordu.

Benim tüm romanlarımı, öykülerimi basılmadan önce ince ince okuyan ve felsefi eksenleri belirleme konusunda ufkumu açan kişidir kendisi.

Eğitimlerin internete alındığı zamanımızda Ülker Gökberk’in zengin bilgi dağarcığından hepimiz faydalanabileceğiz.

Edebiyatla, yazıyla ilgilenen, varoluşun gizemi, şehir, bellek ve anlam üzerine düşünen, bu sözcükleri bir arada duyunca kalbi çarpan herkesi Nokta Beylerbeyi’nin düzenlediği bu seminer dizisine bekliyoruz.
Ben de katılımcılardan biriyim elbette. Seminer ile ilgili ayrıntıları aşağıya iliştiriyorum. Orada görüşmek üzere. Kayıtlar için Nokta Beylerbeyi’ne yazınız.

Prof. Dr. Ülker Gökberk ile “Walter Benjamin’den Orhan Pamuk’a Koleksiyoncu Figürü”
Online Seminer (4 Oturum)
6 – 13 – 20 – 27 Şubat Cumartesi
Saat: 20.30- 22.30
Koleksiyoncu figürü, modern dünya edebiyatında çeşitli kimliklerle karşımıza çıkar. Flaubert’den Joseph Conrad’a, Baudelaire’in eskicisinden Edmund deWaal’e uzanan yapıtlarda koleksiyoncu tipi işlenmiştir.  Bu seminerde koleksiyoncu kişisinin iki çarpıcı örneğini karşılaştırmalı olarak inceleyeceğiz.  Ünlü düşünür Walter Benjamin (1892-1940), Pasajlar adlı kitabında koleksiyoncuyu modern yaşamın ayrılmaz bir parçası olarak tanımlar.  19. yüzyılın ilk yarısında modern tüketim toplumunun başlangıç dönemini simgeleyen pasalar, Paris burjuvazisinin tüketim hayallerini besleyen mekanlardır.  Benjamin’e göre koleksiyoncu, tüketim toplumuyla diyalektik bir ilişki içindedir: bir yandan topladığı nesnelerle mal fetişizmine katılırken öte yandan çekildiği kişisel iç mekanında burjuva düzenine karşı çıkar.  Koleksiyoncunun toplayıp sakladığı şeyler artık tüketim nesnesi olmaktan çıkmış, kullanım değerlerinden sıyrılarak salt seyretmeye davet eden sanat objelerine dönüşmüştür.  Böylelikle koleksiyoncu, kendi kurduğu bu düzenle bize başka türlü bir tarih anlayışı sunar.  Orhan Pamuk’un 2008de yayımladığı Masumiyet Müzesi’nde, başkişi ve birinci anlatıcı Kemal, Benjamin’in koleksiyoncusu gibi, topladığı anı-nesnelerle 1970lerin İstanbul burjuva çevrelerinin hem bir tutanağını tutmuş olur, hem de Türk tüketim toplumunun tarihini alışılmışın dışında, metinsel görsellik diyebileceğimiz yeni bir yöntemle yazar.  Pamuk, roman üzerinde çalışırken, aynı zamanda gerçek bir müze mekanı olan Masumiyet Müzesi’nin açılış hazırlıklarını sürdürüyor, öyküsünü, topladığı şeylerle yönlendiriyordu.  Masumiyet Müzesi, bu toplanan anı-nesneler yoluyla bireysel anımsama ile toplumsal bellek, şeylerin kendisi ile onların ilettiği yaşantılar, geleneksel ve çağdaş aşk kavramı, eski İstanbul kültürü ile yeni kent arasında bağlantılar kurar.  Koleksiyoncu figürünün, Türk modernleşme sürecinin yorumlanması açısından nasıl bir işlevi olabilir?  Pamuk’un çoğul anlatıcılarının toplayıp okura aktardığı eşya, Batılılaşma eleştirisini nasıl biçimlendiriyor?  Batıdan gelen tüketim malları kentin eski kimliğini nasıl değiştiriyor? Görüldüğü gibi, romanı yazmakla şeyleri toplamak aynı hedefe yönelmiştir.  Burada yazarın amacının, Türk burjuvazisinin yakın tarihini, bir kenara atılmış, kıyıda bucakta kalmış nesneler, yıkılmaya yüz tutmuş yapılar aracılığı ile, bu geçmiş tam da yitip gideceği anda, yeniden okumak olduğunu söyleyebiliriz.  Masumiyet Müzesi koleksiyonunda sergilenen sıradan nesneler, Benjamin’in “diyalektik imge”leri gibi, unutulmaya bırakılmış bir yakın tarih dönemini aniden aydınlatıp yeni bir bakışla okumamızı sağlar.  Seminerimizde, Masumiyet Müzesi ile müzenin kataloğu Şeylerin Masumiyetini birlikte okuyarak anlatı ile görsellik arasındaki boyutları açığa çıkarmayı da amaçlıyoruz.  Katılımcılar, evlerinden gündelik objeler getirerek ve bu objelerin toplumsal bellekle ilişkilerini irdeleyerek seminer tartışmamıza ayrıca katkıda bulunabilirler.
 
Oturum (6 Şubat):
Benjamin, Pasajlar: “Koleksiyoncu” ve başka seçmeler; “diyalektik imgeler” ve eşyanın unutulmuş tarihi
 
Oturum (13 Şubat):
Pamuk: Koleksiyoncu figürünün ışığında Masumiyet Müzesi’ni okumak
 
Oturum (20 Şubat):
Pamuk, Masumiyet Müzesi ve Şeylerin Masumiyeti
 
Oturum (27 Şubat):
Karşılaştırmalı sonuç tartışması, Benjamin ve Pamuk

Hayırlar

Hiç fena gitmiyordum. Akıllı uslu bir karınca gibi günün işlerini tamamlıyor, mecburiyetlere göğüs geriyor, hayalimdeki rutini bir ucundan yakalamamın mutluluğa yeteceğini kendime tekrarlıyordum. Sabah erken, yogadan hemen sonra kağıda yazdığım iş listesinden bir işin üzerini silebiliyorsam akşam, kendimle gurur duyuyordum. Listenin yarısını hafta biterken çizebildiysem verimli bir hafta geçirdiğime ikna ediyordum kendimi. Neden bu kadar çok işim olduğunu, nerede hata yaptığımı sorgulamayı bırakmıştım. Karınca kararınca yaşıyordum. Eskiden, pre-covid çağında İstanbul’da geçirdiğim dokuz günde koştur koştur yaptığım işlerin hepsi aynı yoğunlukta tüm ay, oradan aylara, mevsimlere yayılmıştı. Yayılırken seyrelmemiş, sıkışmış dokusunu korumuştu. Dersler, kitap sohbetleri, kitap tanıtımları, radyo söyleşileri, sosyal medya takibi, özel seanslar, excele geçirilen hesaplar, banka kontrolleri, ders kayıtları, öğrencilere duyurular tam gaz devam ediyordu. Eski güzel günlerde tüm bunlar ayın dokuz gününü alırdı. Bilemedim on, on iki. Sonra Atina’daki eve dönerdim ve yazı odama kapanırdım. Okurdum ve yazardım. Dışa dönük etkinliklerin bir sonu, son kullanma tarihi vardı. Ülkeden çıkış damgası ile ben de unuturdum arkamda bıraktığım meşgul kişiliğimi. İçe kapanık bir yazar olurdum. Ya da şimdi buradan maziye baktığımda öyle görünüyordur. Bilmiyorum.

Herşeyi kabullenmiştim. Ümitli çoğunluğun aksine bu günlerin biteceğini de düşünmüyordum. (Hâlâ da düşünmüyorum.) Böyle sürecekti hayat. Hayır, hayat böyle bir şeydi. Hasretini çektiğimiz her şeyi, kahvelerde buluşmayı, dostlarla oturulan uzun bir masada tokuşan kadehleri, uçak koltuğundaki emniyet kemerinin kapanırken çıkardığı çelik şıkırtıyı, kitapçı raflarında gezinen elleri, dağlara çıkmayı, tatile gitmeyi, seyahati hayal edebilmeyi filan bir yana bırakırsak, hepimiz hayatlarımıza hapis ettik kendimizi. Herkes bir şeyler seçti. İş kurdu, kariyer yaptı, çocuk doğurdu ev aldı, mortgage’a girdi, dünya evine girdi, altına, dolara, evliliğe yatırım yaptı. Çıkılmaz bir çilenin içine takıldık kaldık. O hasretini çektiğimiz şeylere kavuşsak bile özgürlüğü doya doya yaşayamayacağımızı anladık. Herkes kendi hayatına hapsolmuş meğer, bunu anladık.

Ben bunu da mütehammül bir tavırla kabullenmiştim. Atina’da, MSli kocama baktığım bu hayat benim hayatım. Ben buradan çıkamam. Küçük kaçamaklar, kaçışlar yaşasam da dönüp geleceğim yer burasıdır, şu evde, bu insanla süren hayattır. Nereye gitsen peşinde gelecektir. Karmadır. Kaderdir. Dharmadır. Kabullenmiştim. Fena değildim. Etrafımdaki bunalan, şikayet eden, eskiye dönmek isteyen, geçecek geçecek avuntusuna sığınan ve o avuntuya sığamayan, sıkışan, çaresiz kalabalıklardan iyi durumda olduğumu düşünüyordum. Ne de olsa biz pre-covid zamanlarımızda da evden pek çıkmadan yaşardık. Kahve, kedi, koca üçlüsüne bir de kovid eklensin ben üstesinden kaplan gibi gelirdim.

Vatan hasretinden kendimi süzme mercimek çorbası ve kısır yapmaya verdiğim bu döngünün bir noktasında, tam olarak dün sabah bir telefon bütün dengemi bozdu. Haftaya iyi başlamıştım oysa ki. Bol bol ders verdiğim, öğrencilerimle görüştüğüm hafta sonunun ardından yorgun değil güçlüydüm. Masa başına listemi yapmak üzere şevkle oturdum. Eşim tam o anda, benim masaya oturduğumu görmüş olacak ki tuvalete gitmek istediğini söyledi. Yarım saat müsaade istedim. Haftanın işlerini yazacaktım. Tam o sırada telefon çaldı. Bilmediğim bir numara. Açtım. Cosmote’den bayan Silly iyi yıllar, iyi haftalar, iyi günler dilekleriyle karşımda, kulağımda. Cosmote Yunanistan’ın en büyük GSM şirketi. Bana bir teklifleri varmış, bunca yıllar müşterileri olduğum için bir şeyler bir şeyler… Ben çok memnunum kendi “paketo”mdan filan anlatmaya çalışıyorum. Dinler mi, motor takmış gibi anlatıyor. Kulağım yanıyor. Duyduğum sayıları telaşla önümdeki kağıda yazıyorum. Ayda 20 euro, 3GB, yanında bir cihaz hediye vs vs vs. Zaten makineli tüfek döktürdüğü Yunancayı anlamakta zorlanıyorum, bir de üzerine sayılar. Eskiden iki dili de sular seller gibi konuşan casusları sayılarla sınarlarmış. Çünkü insan bir yabancı dili ne kadar iyi konuşursa konuşsun sayılarda çuvallarmış. Kulağım yandı. Yandı. Bir hayır diyemedim. Hayır ya, ilgilenmiyorum. Hayır ya, kapatın aramayın beni. Diyemiyorum. Yaş 47 hala diyemiyorum. 22 yaşındayken ilk defa kendi evime çıktığımda, kapıma gelip bana içi teflon dışı koyu yeşil tencere seti satmaya çalışan adama hayır diyemeyişim gibi, on parçalı o seti iki kuruşluk ar-gör maaşımla ödemeye çalışmam gibi, Cosmote çalışanı Bayan Sily’ye bir sus yahu, içim şişti diyemiyorum.

Bunu fark ettiğim an bana bir şey oldu. O sakin, kabullenir halim uçtu gitti. İÇimde bir isyankar bayrağı açtı. Sily’ye, tencere satan adama ve benzeri herkese diyemediğim hayırlar bir bir döküldü. Göğsüm sıkıştı. Ağlamaklı oldum. Seni tuvalete götürmek istemiyorum diye sızlandım eşime. O zaman bir bakıcı tutalım, ben tek başıma tuvalete gidemem ki biliyorsun dedi. Elin adamını da evde istemiyorum. Hayır. Herşeye hayır demek istiyorum. Makul bir tarafı yok. Ama öyle bir hal geldi. Bayan Sily içimdeki yenilgi hissini su yüzüne çıkardı. Neye yenildik, bizi kim yedi, yendi bilmiyorum. Sanki hepimiz yenildik gibi geliyor. Ya da yenik sayıldık. Topluca kaybettik. Hayatı. Hapsettik kendimizi hayatlarımıza. Çıkamıyoruz. Öyle bir hisse kapıldım. O hissin dalgasına bırakırsam kendimi… Ne olur? Ne olur o hissin dalgasına bırakırsam kendimi. Bilmiyorum. Delice bir şeyler yapmak geldi içimden. Sevdiğim herkesi ve her şeyi terk edip gitmek filan. Bunu daha önce yapmamış olsam, iyi bir hayal olabilirdi. Ama ben bunu zaten yaptım. O şehir hep peşimden geldi. Ben yine aynı sokaklarda dolaştım. Bu mahallede kocayacağım anladım. Hayat böyle karantina gibi bir şey. Geçsin diye beklerken bir bakıyorsun ömrün tükenmiş.

Bu uyanıştan sonra kısırı ve mercimek çorbasını mutfak masasına bırakıp kendimi çalışma odama attım. Mutfak dolapları, çekmeceleri ve biber salçasının kapağını açık bıraktım. Telefonu kapattım. Kapıyı aralayıp benden birşey isterlerse yüzümü kitapla örtüyorum.

Hayırlara vesile ola.

Siz peki? Siz nasılsınız?

WordPress illa ki yazıma fotoğraf koymamı istiyor. Ona da hayır. Bıktım durmadan fotoğraflarımla varolmaktan. Foto yerine şiir koyacağım ben bugün bloğa. Buyurun.

ŞEHİR 
   "Bir başka ülkeye, bir başka denize giderim," dedin,  
"bundan daha iyi bir başka şehir bulunur elbet.  
Her çabam kaderin olumsuz bir yargısıyla karşı karşıya;  - bir ceset gibi - gömülü kalbim.  
Aklım daha ne kadar kalacak bu çorak ülkede?  
Yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam,  kara yıkıntılarını görüyorum ömrümün,  boşuna bunca yılı tükettiğim bu ülkede."  

Yeni bir ülke bulamazsın,
başka bir deniz bulamazsın. 
Bu şehir arkandan gelecektir.
Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın.
Aynı mahallede kocayacaksın; 
aynı evlerde kır düşecek saçlarına. 
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.
Başka  bir şey umma -
Bineceğin gemi yok, çıkacağın yol yok. 
Ömrünü nasıl tükettiysen burada,
bu köşecikte, 
öyle tükettin demektir
bütün yeryüzünde de. 

Konstantinos Kavafis
Tercüme: Cevat Çapan 

Hapaka’da buluşalım, konuşalım.

Hatha Yoga’nın kökenlerini, geleneğini ve modern dünyada yitirdiklerini anlattığım konuşmaları yılda bir defa yapıyorum. 9 Ocak Cumartesi günü 14:00’te Hapaka platformunda online gerçekleşecek bu seminere katılmak için link burada.

”Yoga: Neydi, Ne Oldu?

Hatha Yoga binlerce yıllık geçmişe sahip bir mistik disiplindir.  Yoga- yog- bütünleşmek anlamına gelir. İnsanın kendini evrenden ve ötekinden ayrı görmesinin bir yanılsama olduğunu öne sürer. Nihai amaç bu yanılsamanın perdesini kaldırarak insanı yalnız ve tekil olmadığı gerçeği ile buluşturmaktır. Hatha Yoga’da bu amaç için kullanılan araç vücut, zihin ve nefestir. Bu üçlünün bir arada çalışması sonucunda kişinin beyni günlük hayatta varlığını sürdüren beyin dalgası frekansından çıkarak, üst gerçeklikleri kavrayabildiği bir diğer beyin dalgası frekansına geçer ve orada bir süre kalır. Bu süre zarfında yanılsamanın perdesi aralanır ve hakikat bize göz kırpar. 

Geleneksel temellere sahip bu sistem, 21. yüzyılda bir gevşeme ve stres atma egzersizine dönüşmüş durumda. Vücut, aşılması gereken bir araç iken, günümüzde geliştirilmesi (daha esnek, daha güçlü) gereken bir amaç haline geldi. Tüm kadim metinlerde terbiyesinden söz edilen nefs/ego, bugün sosyal medyadaki yoga yaparken görünme çılgınlığı yüzünden balon gibi şişti. Hocanın, yoga bilgisini hak eden öğrenciyi özenle seçtiği bu geleneksel sistem, hocaların ekmek parası derdi ile öğrencilere muhtaç olduğu herhangi bir iş koluna indirgendi.  

Sizin sorularınızla da şekillenecek sohbetimizde yoganın felsefesini, değişimini ve itibarını geri kazanması için yapılabilecekleri ele alacağız. ”

Hepinizi bekliyorum.

HAydi yarın Açık Radyo’ya

Yarın (5 Ocak 2021) Açık Radyo’daki Dünya Mirasi Adalar programına konuk olarak katılacağım. Açık Radyo benim yurdum oldu. Yurtdışında yaşayan herkes gibi ben de nitelikli Türkçe program dinlemek için her sabah internet sitemi Açık Radyo’ya ayarlıyorum. Bu programlar içinde en beğendiklerimden Dünya Mirası Adalar’ın programına davet edilince kıvanç duydum. Programı Gündüz Vassaf, Fahri Aral ve Derya Tolgay hazırlıyorlar. Benim Büyükada’da geçen romanlarımı konuşacağız.

Onlar da şöyle demişler:

“Yeni yılın ilk DMA radyo programını ise Adalı yazar Defne Suman‘ın “Kahvaltı Sofrası” ile açıyoruz. Oradan günümüz gerçekliğine yakın bir romana geçiyoruz. Her gün biraz daha gerçeğe dönüşen bir salgın distopyasını anlatıyor “Yağmur’dan Sonra”.

“Kahvaltı Sofrası” ve “Yağmur’dan Sonra”, Defne Suman’nın yazdığı son iki roman.

Romanların ikisi de Büyükada’da geçiyor. Adalıların hemen tanıyacağı köşeler, kokular ve simalarla bezeli bu kitaplar. Her iki romanda da Ada bir karakter gibi karşımıza çıkıyor.”

5 Ocak Salı TR saatileyle 14:00’de 95.00 Açık Radyo’da görüşmek üzere!

Defne.

Kış Uykusu

Sevgili Okurlar,

Ben kış uykusu gibi bir şeye yattım galiba. Yeni yıl niyetlerimden biri bu uykudan silkinip size düzenli olarak yazmak. Yeniden sizlerin varlığını hayatımda, günümde hissetmek. Bu blog benim yuvam. Kitaplarımdan önce sizi bulduğum, buluştuğumuz yer. Lütfen ne okumak isterseniz, ne duymak istersiniz bana yazın.

Yeni yılınızı en içten dileklerimle kutluyorum. Beraber üreteceğimiz, yüzeyselin yerine derini, geçicinin yerine kalıcıyı, korkunun yerine sevgiyi koyacağımız bir sene olsun. Bir trene bindik, beraber gidiyoruz, son durağa kadar beraberiz. O halde bağları sıkı tutalım. Başka neyimiz var ki?

Sevgiler,

Defne.

Kızını koruma oğlunu eğit ama nasıl?

Feminist Protesto Yürüyüşüİki gündür aklım sürekli yazıyor, parmaklarım bir türlü klavyeye varmıyor. Pınar Gültekin ölü bulundu. Ben iki sabah önce uyandığımda bu haberi aldım. O andan beri sözcükler, cümleler, zulümler, cinayet haberleri, anılar, yazılar aklımın, vücudumun içinde dolanıyor. Bir tarafım yaz diyor. Yaz ve hepsini okura ulaştır. Diğer tarafım ise ümitsiz. Dünya liderlerine bir bak diyor. Dünyanın gittiği yöne bak, neresi düzgün ki, insainsan olmasını bekleyelim? Hem ne demek “insan olmak”? Kadına, erkeğe, trans kişiye, çocuğa, hayvana, doğaya saygı gösterecek bir çoğunluk insan nüfusu içinden çıkacak mı? İnsan bunu kendi içinden çıkartabilecek mi? İçime soruyorum.

İçim tükenmiş. Yapacak bir şey kalmadı diyor. Ne yaparsan yap bir fark yaratamayacaksın. Çünkü insanın kötülüğü başlara taç edildi. Zulüm meşru. Zulüm cezasız. Zulmün daima bir mazereti, bir “hak edeni” var. İktidarın (sadece siyasi iktidardan bahsetmiyorum) elinde zulüm bir oyuncak. Onu tutan yok. İçindeki kötülüğü frenlemene gerek yok insan evladı. Çünkü kötülük artık serbest. Küfret, aşağıla, ayır ve hor gör, suiistimal et, kabadayılık et, zorbalık et, kendini üstün gör, üstünlüğünü ilan et, ez ve geç. Yeni dünya düzeninde bunların hepsi seni daha da beğenilir ve sayılır konumlara getirecektir. Bunlar liderlik vasıflarıdır artık. O karı kılıklı eski düşünürlerinin etik ahlak saygı fraternite egalite liberte (ne biçim laflar bunlar zaten? Kesin içinde ahlaksızlık var) kavramlarını da at çöpe. Hayır varile koy ve yak. Üzerine beton dek. Erdem neydi? Emin değilsin. Cevap şıklarını görebilir misin? Gerek yok. Yeniden tanımla. İçinde zulüm olsun. Erdemli kişi öteki olarak tanımladığı herkesi ezme hakkına sahip olsun mesela. Öyle bir düzen. Neden olmasın? Her şey mümkün artık bu dünyada. Sky is the limit.

Evli bir erkek, artık onunla birlikte olmak istemediğini söyleyen bir kadını öldürüyor. Yetmiyor. Yakıyor. Yetmiyor gömüyor. Üzerine beton döküyor. Sonra evine mi dönüyor artık ne yapıyor bilmiyorum. Belki akşam sofraya oturuyor. Ne hissediyor? Kendinden memnun mu? Güçlü mü hissediyor kendini? İnsan bir diğer insanı ne kazanmak için öldürür? Bunu düşünmeden edemiyorum. Ruh hastası, sapık, cani diye bu Pınar Gültekin’in katilini ötekileştirmek istemiyorum. Oraya girdiğimde çünkü bu pisliğin merkezine gidemeyeceğim. Bu pisliğin merkezine gitmeyi pek çoğumuz istemiyoruz. Çünkü biraz kazıdık mı o pisliğin merkezindeki kesif kokunun çok yakınımızdan, kendi evimizden geldiğini fark edebiliriz. Hatta belki tam olarak kendi içimizden.

O yüzden diyorum ki, ötekileştirme bu katili. Gözlerinde yaşamın tüm ışıltısını taşıyan bir genç kadını boğan, yakan, gömen, üzerine beton döken bu adamın o akşam evinde ya da kaçtığı otel odasında ya da her neredeyse (Hikâyenin o kısmına önem atfederek büyütmek istemiyorum. Pınar’ın dostları günlerce kayıp ilanı verdiklerine göre adam polise gitmemiş, bu kadarı benim için yeter) ne hissediyor? Ağlamaklı bir biçimde, ellerini avuçları arasına almış, neden beni buna zorladın, diye Pınar’ı mı suçluyor? Gül gibi geçinir giderdik. Metresim olurdun. Sen benim kim olduğumu biliyor musun? Kimse beni reddetmez. Reddederse işte böyle olur. Rahatladı mı? Bir kadının seni istemiyorum, demesinin benliğinde açtığı yarık kapandı mı? Tam bir insan oldun mu yine? Adam oldun mu? Erkek misin tekrar? Nedir o anda hissettiğin? Onu bir anlarsam, ona benzer bir şeyi kendi evimde, kendi içimde yakalarsam, sanki değişimi oradan başlatabileceğim. Bir taş oradan oynayacak.

Bu akşam Atina’da Türk ve Yunan kadınlar bir araya gelip elimizde pankartlarla yürüyeceğiz. Bu, bir şeyleri değiştirir mi? Bu yazı bir şeyleri değiştirir mi? Topladığımız imzalar, savunduğumuz İstanbul Sözleşmesi, kadınlar dayanışması? Bunlar bir şeyleri değiştirir mi? Doğruya doğru pek ümidim yok. Kendi hayat dilimimde, erk iktidar karşısında bağımsız ve özgün bir biçimde dikilmek isteyene söz (ve yaşam) hakkı tanınacağına dair umudum benim yok. Ama yazıyorum. Ama akşama meydanlarda yürüyeceğim, pankart taşıyıp, slogan atacağım. Çünkü evrenin bir noktasına bir yerde bir taş yerinden oynayacaktır. Sonu ve sonucu nereye varacak olursa olsun benim atacağım, atmaya mecbur olduğum adım budur. Atacağım. Yazacağım. İktidarın benim içimde ördüğü zulüm şemasını bir yerinden çatlatacağım.

Bu akşamki protesto yürüyüşünün planı yapılırken, arkadaşlarımdan biri şunu sordu: Yürüyüşe erkekler de katılacak mı? Naifçe diyebilirsiniz ki, elbette kadın erkek beraber, dayanışma içinde erk iktidarın zulmüne karşı duralım. Erkekler de bu zulme bir dur demek istiyorsa, buyursunlar. Birleşe birleşe kazacağız nihayetinde. Değil işte işin astarı öyle. Bu soruyu soran arkadaşım da naif yanıtlara karşı gerekçesini derhal sorusuna iliştirmiş. Çünkü bu olay özelinde vahşeti ve şiddeti kınamak isteyen erkekler, iyi niyetli, hayatında kimseye el kaldırmamış, dövüşmemiş, kavgaya karışmamış dost canlısı erkekler(imiz), lanetlediğimiz zulmün bir parçası olduklarını, onu bilmeden etmeden yeniden nasıl tekrar tekrar ürettiklerini bilmiyorlar. Onlar Pınar Gültekin’in katilini içlerinde, vücutlarında, akıllarında, dillerinde yaşattıklarının farkında değiller. Üstelik bu ve benzeri protesto yürüyüşleri, katledilen kadının ismini neşreden heştegli postlar, tvitler ile kadın cinayetlerine karşı bir şeyler yaptıklarına inanarak vicdanlarını da rahatlatıyorlar. Böylece de erkek zulmünüm kalbinde yatan o çekirdek kalıbı yeniden üreten dil, düşünce ve davranış pratiklerini bırakıp dönüştürmeyi, onlara eleştirel bir gözle bakmayı dahi akıllarından geçirmiyorlar. Buna benim eşim de dahil. Gözünü bu gerçeğe her açtığımda hayret ediyor. Vay be ne şovenistmişim ben. Ama hiç fark etmemiştim.

Katili düşünürken herkes kendi içine, kendi evine baksın diye düşünüyordum. Kötülük ve iyilik insanın içinde yan yana durur çünkü. Yaşam bize her anıyla bir seçenek sunar. Manav paranın üstünü fazla verir. Dürüstlüğü mü seçeceksin kârı mı? Kedin eve ağzında canlı bir çekirgeyle girer. Yaşamı mı seçeceksin yoksa apartmanda yaşamaktan içi geçmiş kedinin kısacık da olsa özüne dönüp eğlenmesinin sende uyandıracağı hazzı mı? Her anımız bir seçimdir. En basitine indirdiğinde, iyilikten ya da kötülükten, hakikatten ya da yalandan, yaşamdan ya da ölümden yana bir seçim yapmamızı bekler hayat bizden. O katil kötülüğü seçmiştir. Kötülüğün bunca yüceltildiği bir dünyada kötülüğü seçmese erkekten sayılamaz zaten.

Kadın olmak çok zor, diye yazıldı çizildi son günlerde. Bu ülkede kadın olmayacaksın. Doğru. Ama bu ülkede erdemli bir erkek olarak yaşamını sürdürmeye çalışmak da çok zor. Önünde iki seçenek belirdiğinde, iyiliğin yoluna sapmak da zor. Seni oraya doğru sevk eden hiçbir değer yüceltilmediyse, bilicine işlenmediyse özellikle. “Kızını koruma, oğlunu eğit” sloganını beğeniyorum. Oğlunu eğit. Doğru. Ama nasıl? Kadına saygı gösterecek şekilde mi? Ne demek kadına saygı? Saygı nedir bilen bir toplum muyuz ki kadına saygıyı öğretelim oğullarımıza? Hayır, önce kendine saygı duy. Seni dışarıdan hiçbir kuvvet tamamlayamaz oğlum. Ne bir futbol takımı ne bir din, ne bir millet ne de bu aile, bu soy, bu soyadı seni sen yapamaz. Bu ailenin/milletin/cemaatin/tuttuğun takımın bir parçası olduğun için değil, sen, sen olduğun için tamamsın.

Evet, bence buradan başlamak gerek oğlanları eğitmeye. Sen her ne kadar kendi içinde bir bütünsen, annen de öyle, kız kardeşin de öyle. Onlara da neyi nasıl yapmaları gerektiğini sen söyleyemezsin. Her bir birey bütünlük içinde kendi kararlarını verebilir. Bu gerçeği en yalın haliyle görebilmelisin. Bir başkasının kendi vücudu veya hayatı hakkında vereceği kararlar senin bütünlüğünü, bozmaz. Bunlar sana karşı alınmış kararlar değildir. Bunlar senin bütünlüğüne karşı tehdit unsuru değildir. Annen, kız kardeşin, kız arkadaşların, trans komşun, eşcinsel akrabamız aynı senin gibi otonom varlıklardır. Onlar da senin gibi öznedir. Kendi eksenleri etrafında dönerler. Sana karşı bir tehdit unsuru değillerdir. Sen etrafına değil, içine bak. Oradan büyü, oradan yaşa. İyilik senin içinde. Onu seç. Denmeli bence. Bunu da babalar demeli. En çok babalar. Dayılar. Amcalar. Enişteler. Dedeler.

Aklımda daha çok şey var yazacak. Zulmün çekirdeğinde yatan iktidar söyleminin ve pratiğin günlük hayattaki muhtelif yansımalarına dair… Onları da yazacağım.  Yarın devam ederim. Şimdi yürüyüş için hazırlanmalıyım.

 

 

 

İç Sıkıntısı

(Bu parçayı ben yazarken dinledim, siz de okurken dinleyebilirsiniz.)

 

Sevgili Okur,

Son zamanlarda nasıl içim sıkılıyor! Dünya ağrısı yüreğime öküz gibi oturuyor. Ne yapsam geçmiyor. Bu doğru değil. Bazı şeyler var aslında. Yapsam geçer ama onları yapmak da hiç içimden gelmiyor. İnsanın kendini depresif hissetmesinin en tehlikeli tarafı da bu bence. İnsan depresif haline yapışmak istiyor, bir tarafıyla.

Neden böyle oldum diye düşünmek, hele hele içinde bulunduğumuz zamanlarda, çıkmaz sokak. Yüz binleri öldüren bir salgın atmosfere girmişken benim yüreğime dünya ağrısı oturmasaydı, kendime şaşardım. Dünya ağrısı biraz da insanlığın ortak acısıdır, yasıdır. Dozu dayanılmaz bir hale geldiğinde insanı öldürebilir. Bir tanesi babam olmak üzere, hayatıma girmiş iki kişi intihar notlarına “dayanamıyorum” yazmakla yetindiler. Ama insan ruhu, -tıpkı vücudu gibi- düşen kimyasallar karşısında çare üretebilir. Sağlıklı bir zihin, devamlı neşeli ve olumlu düşüncelerle dolu bir zihin demek değildir. Sağlıklı bir zihin, kendi karamsarlığına ayna tutabilen ve bu karanlık halin geçiciliğini kavrayabilen bir zihindir.

Bugünkü gibi sıkıldığımda evden çıkmak içimdeki bulutları dağıtmaya yardımcı oluyor. Tebdili mekanda ferahlık vardır. Akşam altıya kadar evde kem kem dolandıktan sonra nihayet 6’da, akşamın ışığı en güzel kızılına yaklaşırken ve hava nihayet soluk alacak kadar serinlemişken bisikletimle Athinas Caddesi’ne geldim. Yolda, bisiklet üzerindeyken, New York’da yaşayan çok eski bir arkadaşımı aradım. Bu arkadaşımla, yıllar yıllar sonra düzenli olarak telefonlaşmaya karar verdik. Çarşamba akşamları (bana göre) kısaca da olsa birbimizi arıyoruz. Geçen Çarşamba ben yine keyifsizdim. Arayamadım. Bu hafta da atlarsam, son 5 haftadır kurduğumuz bağ sekteye uğrayacaktı, o yüzden çevirdim numarasını. Bizim evden Dope kahvesine kadar yol bisikletle 10-15 dakika sürüyor. Atina’da iş hayatı öğleden sonra 3’te son bulduğu için ve turistler de olmadığından sokaklar bomboş, kafeler de bomboş. Bisikleti kilitleyip kahvedeki yerimi alınca telefonun kamerarasını da açtım, biraz da yüz yüze konuştuk.

Bana kalırsa iç sıkıntımızın büyük bir kısmı zayıflayan bağlarımızdan kaynaklanıyor. Geçen kış bu konuyu işleyen bir kitap çıktı. Yazarı Amerikalı. Depresyonun yükselişini birincil bağların (akrabalık ve dostluk) zayıflamasına bağlamıştı. Ben o kitabı aldım da üstelik, Moda’da küçük bir kitap ve plak satan dükkandan ama İstanbul’da bıraktım. Neyse, ben de aynısını düşünüyorum. New York’daki arkadaşımla yirmi dakikalık bir sohbet beni besledi. Birbirinin gençliğini bilen dostlarla konuşmanın şifalandırıcı bir etkisi olduğuna inanıyorum. Aileden saklanan şeyler olabilir. Ya da üzülmesin annem, kaygılanmasın babam, kızmasın kocam diye insan kendini ailesine tam olarak ifade edemeyebilir. Yeni dostlar iyidir ama onlar da sizin olgunluk çağınıza rastgeldiyse, derinde yatan ve belki sizin bile unuttuğunuz kişiyi göremezler. Gençlik dostları ise kabuğun altında kimin yaşadığını bilirler. Siz unutsanız bile onlar hatırlar.

New York’lu arkadaşım, buhranıma şifa olsun diye,  günde bir saat sanatçı saati geçirmemi önerdi. Artist’s hour. Tam da senlik bir şey aslında, diye de not düştü. Çünkü onları, üniversite yıllarımızda, 90 dakikalık vardiyalarla masaya bağlar, saat çalana kadar tuvalete gitmek için bile ayağa kalmalarına izin vermezdim. Böyle böyle, üç günde üç paper yazardık. Shift usülü.

Sanatçı saatinde öyle kendimi masaya bağlamama filan gerek yokmuş. Hatta şu sıralar üzerinde çalıştığım romana, öyküye, projeye bile bakmama gerek yok. Günlük yazmak olabilir. Beni besleyen ama tüketmeyen, yormayan ve bitirilmesi gereken bir iş olmayan bir etkinlikten bahsediyor arkadaşım. Bu senin için ne olabilir, dedi.

Biliyorsunuz, bisiklete binerek ya da yürüyerek sesli kitap dinlemek beni çok mutlu ediyor. Günün ilhamını oradan alıyorum bile denebilir. Yoga yapmak, sabah yogası değil de akşam yogası da beni besleyen bir şey ama insanın içi sıkılırken yogaya dikkat etmesi gerekir. Karanlık günlerde derine inersen, oradan çıkamayabilirsin. Ne de olsa yoga, içinde ne varsa onu büyüten, gözler önüne seren bir mekanizma. Yogaya yeni başlayan ciddi öğrencilerin tüm karması birden önlerine dökülür. Başlarına gelmedik şey kalmaz. (Ben çok hasta olmuştum ilk senemde, operasyonluk.) Tanrılar ona şöyle der: Demek yoga yapıyorsun, yani karmalarınla yüzleşmeye hazırsın, al o zaman bununla başla.

İç sıkıntısının en fena tarafı ne biliyor musunuz? Sıkıntı değil. Keder, hüzün hiç değil. EN fena kısmı uyuşukluğu. Bir şey, herhangi bir şey hissetmenin zorluğu. Zaman (hayat) sanki ruhun kabuğundan geçiyor ve öyle hafif, öyle kendini hissettirmeden geçiyor ki, bir çizik bile atmıyor. Şaşkınlıkla dönüp üzerinizden geçmiş zamana bakıyorsunuz, Temmuz ayına bir hafta kaldı. Şubat ayından beri ne yaptım ben? Ne hissettim? Neyin farkına vardım? Neyin anlamını, ha tam şuramda, canımda bildim? Zamanın (hayatın) ruhuma attığı çiziklerin sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Onlar da yüzeysel.

Evet, yüzeysellik. İç sıkıntısının en tatsız kısmı yüzeysellik. Dikkat toplanmadığı için her şeye ilgi yüzeyde kalıyor. Alt katmandaki anlamları keşfetmeye üşenen bir zihin. Her an dağılmaya hazır bir dikkat. Bir küçük roman yazıyorum. Karakterleri ile yakınlaşamadık. Anlatıcısı bana hikayesini anlatıyor ama kimdir, sevdiği kadın kimdi, bana anlattığı hikaye esasen neyin hikayesi, bunları bulamıyorum. Anlamın peşinde koşturmanın dünyanın en haz veren işi olduğuna inanan, bunu tüm benliği ile bilen bir insan için ne acı bir insanlık hali yüzeysellik.

Zihinsel olarak derinleştiğimizde, bir eserin veya hayatın kendisinin anlamı üzerinde düşünüp, fikir ürettiğimizde, o anlamın altını katman katman kaldırdığımızda duyduğumuz zihinsel hazzın eşi benzeri yok. Bunu Ayfer Tunç da bir söyleşisinde söylemişti. Zihinsel doygunluk yaratıcılıktan geçiyor. Ben bu yüzeysel günlerde, derine girecek enerjiyi, odaklanacak hali bir türlü bulamadığım için içim sıkılıyor.

Siz? Siz nasılınız? Dünya ağrısı çöreklendiğinde siz neler yapıyorsunuz?

Haydi, yazışalım.

Defne.

IMG_3546
Fotoğraf: Kokia Sparis ®2020