YAZ SICAĞI ÇIKTI!

Sevda bir kapıdır.

Nereye açıldığını bilmezsin, yine de içeri adımını atarsın.

Yaz Sicagi_kapak.indd

Sanat tarihçisi Melike, İstanbul’daki Bizans kiliselerini gezdireceği Yunan yönetmen Petro’nun kendisini bambaşka bir amaçla aradığını bilemezdi.

Petro’nun ortaya çıkışının, ailesindeki sır kapılarını bir bir aralayacağını, aşk hikâyelerini, kayıp hikâyelerini, acılı ada hikâyelerini ortaya sereceğini hayal bile edemezdi.

Yaz Sıcağı bir parçalanma ve kavuşma öyküsü. Baba ile kızın… Kadın ile erkeğin… Ana ile oğulun… İkiye bölünmüş topraklar ile ayrı düşmüş kardeşlerin…

 

Tanıtım videosu  burada!

Yorumlarınızı heyecanla bekliyorum. Tüm kitapçılarda…

 

Öykü-Edebiyat-Yazarlık, Türkçe Yazılar, Yaşama Dair, Yoga içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | 2 Yorum

Nefesin Vadesi

IMG_0201

Foto: Rebeka Haas®

(Bu yazının originali #28günyoga hareketi kapsamında  https://28gunyoga.wordpress.com’da yayımlanmıştır. 28günyoga hareketi için buraya bakabilirsiniz.)  

Bugün acayip önemli bir gün. Neresinden başlasam? Sevgili kocamdan tabii. Bugün Kokia’nın 49. doğum günü. Sabah yatakta henüz kirpiklerim birbirine yapışıkken ona “kırklı yaşlarının son yılı”nda mutluluklar diledim. Ya, va, amanın öyle değil mi diye mırıldandı. Sonra ben hemen yataktan fırladım. Mahallemizin kahvesinin yolunu tuttum, Kokia’nın en sevdiği barista kıza bir cappucino yaptırttım. Kokia’nın en sevdiği barista kız bu özel kahveyi yatakta bekleyen bizim bey’in doğumgünü olduğunu duyunca to go kupanın üzerine bir happy birthday yazıverdi. Bizimkinin keyfine diyecek yok artık.

Ona ismine imzalı cappuccinosunu sunduktan sonra ben halıyı yuvarladım, sandalyeyi çektim, yerleri silip mumları yaktım. Şevval ayının birinci günü. Hocalarıma, öğrencilerime ve okurlarıma selam olsun. Niyetlerimi hatırladım. Niyetlerimi sunağımın önünde tekrarladım. Sahip olduklarım için şükrettim. Bana niyetlerimi gerçekleşecek gücü,talihi ve ilhamı ihsan etmesi için Allah’a dua ettim. Ve Kokia’ya sağlığını… Geri vermesi için değil de daha fazla almaması için.

Günün ikinci önemli özelliği tabii ki #28günyoga döngümüzün yeniden ve çok daha kalabalık bir ekiple başlaması. Bilgisayarımı açıp takipçi sayımızın bir gecede 90dan 321e çıktığını görünce minik bir sevinç çığlığı attım. Dünyayı kucaklamaya doğru gidiyoruz. Tanımadığım yeni yazarlar ile biricik öğrencilerin yazılarını bir heves okumaya başlamıştım ki telefonumu açmadığım aklıma geldi. Sosyal medyam yok ya artık (uygulamaları sildim) gereksiz bulmuş olmalıyım. Ama whatsapp’ı ve bayramı unutmuşum. Açar açmaz 300 mesaj da whatsapp’dan yağdı. Bir yandan Bey için tertiplediğimiz kahvaltı daveti için domates soyar, peynir keserken bir yandan da bayram tebriklerimi gönderdim.

Öğleden sonra yazı saatim gelip de ben her zamanki kahvemde yerimi aldığımda bugünle ilgili bir şey daha fark ettim: Benim yeni romanım bugün başlıyor. Evet, bugün yani 25 Haziran 2017 Pazar günü, bayramın birinci günü, sabah 7de başlıyor. Ben çoktan yazmaya başladım ama yakın geleceğe kurmuştum ilk sahneyi. Beşyüz kelimemi yazdım. O kadar kolay yazdım ki word acaba yanlış mı hesapladı diye ben bir de defterim kenarında elle hesap ettim. Olmuş 500. Belki de bu sayıyı 1000 kelimeye çıkartmalıyım. Stephen King üstad da On Writing adlı kitabında yeni başlayan bir roman için günde 1000 kelimenin uygun olduğunu belirtiyor. Sonra arttıracakmışısız. Bunu düşüneyim.

Saat 5 gibi kahveden eve geldim. Akşam yogasına koyuldum. Ne güzel bir şey akşam yogası… İnsan lastik gibi esnek. Sonunda bir süre sessiz oturup, zihnimden akıp giden imgeleri, sesleri dinledim. Canım yerimden kalkmak istemedi. Uzanıp Shadow Yoga kitabımdan rasgele bir sayfa açtım. Şu çıktı:

Pranayama Hakkında

Shadow Yoga-The Principle of Hatha Yoga® by Shandor Remete SF 74

 

Zhander hoca’nın pranayamadan bahsettiği bir bölüm. Bu küçük pasajdan da anlayacağınız gibi burada bahsedilen pranayama, asanalar sırasında tatbik edilen nefesi özetliyor. Mulabanda yoga çalışması boyunca tutulur. (O fitili bir ateşledikten sonra bırakmak yok, arkadaş) Jalandara nefes alışın sonunda başlıyor ve udiyananın sonuna kadar sürüyor. Udiyana ise nefes verişin sonunda başlıyor ve nefesi dışarıda tuttuğumuz sürede bizimle beraber. Derslerimde üzerinde durduğum bir noktayı hocamız burada bize hatırlatmış. Yoga yaparken nefesin dört hali var. Al, tut, ver, tut. Hareketleri yaparken nefesin bu dört halini  tutturduk mu ritim tamam. İşte o zaman vayular akmaya başlıyor, nadilerdeki pürüzler temizleniyor. Nadi temizlendikçe zihin de vrittisinden arınıyor. Shadow Yoga kitabında nefesin dört haline dair de bir bölüm. Geçen gün rastgele açtığımda da ona rast gelmiştim. Orada da diyordu ki Prana ciğerlerimize çektiğimiz hava ile karıştırılmamalıdır. (Biz Prana’yı Türkçeye can olarak tercüme ettiğimiz için karıştırmıyoruz) Ama jivatman  yani ruh ile de karıştırılmamalıdır. Ayama – yani pranayama sözcüğünün ikinci yarısı-  uzatmak ve hatta süreyi uzatmak anlamına gelir. Burada uzattığımız şey nefesin vadesidir. Bir yandan nefesin süresini uzatır, bir yandan prananın vücuttan sızmasını engelleyecek şekilde bandalarımızı kullanırsak can rezervleri merkez kanda‘da birikmeye başlar. İşte nefesin dört hali burada, yani onun vadesini uzatma tekniği olarak karşımıza çıkıyor ki bu dört halin yogaca isimleri şöyle:

  1. Puraka- nefes alış
  2. Antara kumbhaka- nefesi içeride tutmak
  3. Reçaka – nefes veriş
  4. Bhaya kumbhaka- nefesi dışarı tutmak

Bu şekilde sıkı bir şekilde çalıştıktan sonra gelen bir pranayama daha vardır ki onun ismi de kevala kumbhaka- nefesin kendiliğinden durması. Bu durumda prana vücudun içinde kapalı devre gezer, dışarından ciğerlere nefes çekmeden canı içimizde döndürerek hayati işlevleri sürdürürüz. (bir süre) Bu zorlanacak bir aşama değildir, kendiliğinden gelmesi gerekir. (Aksi takdirde sinir sistemini müthiş zorlayacağı için psikolojik açıdan kişiyi olumsuz etkiler.) Bu konularda daha çok bilgi edinmek isterseniz Shadow Yoga kitabının Çakralar, Pranayama ve Mudralar bölümünü okuyabilirsiniz.

Bizim Bey doomgünü dondurması istiyormuş. Eh ben de niyet ettiğim her şeyi bugün yerine getirdiğime göre onunla gidip o yerken seyredebilirim.

Siz uyanıyorsunuz ağırdan. İyi bir ikinci gün olsun.

A! Sosyal medyasızlığın etkilerini anlatmayı unuttum. O da yarına kalsın.

Defne.

 

 

 

 

 

Türkçe Yazılar, Yoga içinde yayınlandı | , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Defne II_Gün 0_Annelik, Yazı, Niyet, Diyet

28 GÜN Yoga Hareketinde yeni bir dönem başlıyor!

28GünYoga

Niralamba Sarvangasana Foto: Rebekka Haas

Bugün karanlık ay. Yogada biz ona yeni ay diyoruz ama aslında diğer ayın sonu. Yarın hilal çıkınca yeni ay (28günlük dönem) başlayacak. Hatha yoga ayın yüzde yüz dünyanın gölgesine girdiği bu günlerde yoga asana yapmamızı öneriyor. Pek çok kültürde ve dinde dolunay kadar karanlık ay da hem kutsal sayılıyor, hem de bir çok şeyden kaçınılan bir gün olarak geçiriliyor. Yoga bunlardan bir tanesi.

Bir kaç #28günyoga yazarı Shadow ve Aştanga yoga sistemlerinde karanlık ve dolunay günlerinde asana tatbik edilmediğini yazmışlar. Doğru ama eksik. Tüm Hatha yoga sistemleri için geçerli bir ilkedir bu. Dolunay ve yeni (karanlık) ay günleri yogasana’ya ara verilir.

Önceki yazımda ilkelerin öneminden bahsetmiştim. İlkeler vücudun sağlığı ve aklın selameti için mevcuttur. Yoksa kural koyalım da nefs zorlansın diye değil. Hani yine geçen yazıda fiziksel vücudun, can akışının, zihnin ve benliğin diğer katmanlarının ahengi için nasıl bir seri takip etmemiz gerektiğini anlayacak inceliğine yıllarca çalışarak…

View original post 732 kelime daha

Türkçe Yazılar içinde yayınlandı | 1 Yorum

Defne_Gün24_Yoga: Nefs için midir yoksa keyf için mi?

28GünYoga

img_0233

Sevgili #28GünYoga Ekibi,

Bu sabah benim dersim yoktu. Dün gece arkadaşlarımızla çıktık, yedik, içtik. Eve dönünce ben yastık üzerinde Yunanca ödevlerimi yaptım, üzerine bir de film seyredelim dedik. Film bittiğinde saat geceyarısını geçiyordu ve sabah uyanmam sekizi buldu. Çok nadir yaşanan bir durum bu. Sersem gibiydi. İki kahve sonrasında ancak gözüm açıldı. Yunanca dersine (skype’da özel ders) zor yetiştim. Hal böyle olunca yogaya başlamam da öğlen 12yi buldu. Aslında için için yogasını sabahın ilk işi haline getirmeyen  28güncülere bir laf atmak istiyordum ne zamandır. Benim başıma geldi. Oldu mu? Oldu tabii. Hiç yapmamaktansa günün bir noktasında yapmak elbette daha iyi ama yoga disiplininin özü güneşi güneş doğarken selamlamak.

Ve buradan derhal geçelim ne zamandır aklımda olan konuya: Keyif yogası. Yoga keyif için midir? Nihai amacımız kendimizi iyi hissetmek midir? Güzel duygularla dolup taşmak mıdır? Değildir. Keyif duyabilirsiniz, güzel duygularla da dolup taşabilirsiniz. Yogayı yanlış yaptığınız anlamına gelmez bunlar. Ancak ve…

View original post 526 kelime daha

Türkçe Yazılar içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Defne_GÜN 23_Ağızdan alınan Nefes Yoga mıdır hocam?

28GünYoga

IMG_1115_gobeksizDün nihayet şeytanın bacağını kırdım ve akşam yogamı yaptım. Hem Kadir gecesi hem de kuzey yarımkürede en uzun gün birleşince bana da bir güç geldi. Bir de bey ile yeni bir karar aldık. Artık en son yemeğimizi saat 13:00 ila 14: 00 arasındaki dilimde yiyeceğiz. Sonra da yatmadan önce bir kupa miso çorbası içeceğiz o kadar. Bu sayede öğleden sonraları hem yazı faaliyetlerim hem de yoga için kesintisiz beş-altı saatlik bir alana dönüştü.

Dün akşam sandım ki yoga sonrası derin bir huşu alemine dalacağım ve oradan hiç çıkmak gelmeyecek içimden. Ölenlerin ruhlarına huzur, yaşayanların ömürlerine bolluk, bereket, sevgi ihsan etmesi, beni ve yakınlarımı (bu liste hocalarım, öğrencilerim, ailem, dostlarım ve tüm sevdiklerim olarak uzuyor) kazalardan belalardan hastalıklardan ırak tutması için tanrıya uzun uzun dua edeceğim. Bilmem gereken bir şey var mı diye soracağım. Cevabını bekleyeceğim. Çünkü huşu içinde biten seanslarında böyle olur. Ama dün akşam yogamı da yaptım diye pek…

View original post 331 kelime daha

Türkçe Yazılar içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Edebiyat, Yoga ve Hayat Üzerine

(Bu söyleşi 28 Mayıs 2017 tarihinde http://www.superergen.com/gunun-soylesisi–defne-suman-ile-edebiyat–yoga-ve-hayat-uzerine bağlantısında yayımlanmıştır) 


Sevgili Defne Suman’a  sorularımıza verdiği sımsıcak yanıtlar için Süper Ergen Ailesi adına çok teşekkür ediyor ve sizleri keyifle okuyacağınızı tahmin ettiğimiz bu güzel söyleşiyle baş başa bırakıyoruz.

Önce sosyoloji eğitimi, ardından yoga, tüm bunların içinde hayatın geneline yayılan bir yazma deneyimi ve bunun da ötesinde yazarlık… Hepsi bir bütünün hoş birer parçası adeta.

Siz bu yaşamdaki yolculuğunuzu nasıl tanımlıyorsunuz?

Yaşamı bir yolculuk olarak görüyorum. Bu, hem mekanda bir yolculuk, hem de zamanda. Belki günlerim hep yollarda geçtiği için bana öyle geliyordur. Günleri tren vagonlarına benzetiyorum. Artarda dizilmişler, sabah uyandığımda o vagonların birindeyim. Tren gidiyor. Tren insanlarla dolu. Onlar benim bu hayatta karşılaştığım, karşılaşacağım (belki ilk defa, belki bir defa ve belki de defalarca) yol arkadaşlarım. Yolculuğun anlamı onlarla beraber kurduğumuz bütünde aslında. Belki de şöyle demeliyim: Hayat bir yol hikayesi benim için. Aynı tren içinde giden bir avuç insanın karşılaşmaları, sevinçleri, hüzünleri, etkileşimleri sonucunda insanlığa sundukları öyküleri. Bir araya geldiğim insanları çok önemsiyorum. Hiç kimsenin hayatıma boş yere girmediğine inanıyorum. Bir de günleri çok önemsiyorum. Hayat günlerden örülü ne de olsa. Gününü nasıl geçiriyorsan hayatın odur nihayetinde. Ben de günümü sevdiğim faaliyetler ve bana varlığımın derin sularını hissettirebilen insanlarla döşemeye çalışıyorum. Bu başlı başına bir çaba aslında. Çünkü zaman uçup gidiyor. Ben çok sevdiğim bir şey olan roman okumaya ya da yazmaya ya da yoga yapmaya başlayana kadar binbir angarya karşıma çıkıyor. Angarya el alıyor, vakit alıyor. İnsanın hep aslında gönlünde yatanı hatırlaması, kendine hatırlatması gerekiyor.


Romanlarınızdan okura geçen şöyle bir his var: “Aslında roman, kendini daha önceden yazıp bitirmiş ve siz gerçekte bitmiş bir romanı hatırlayıp kaleme almış; böylelikle, sanki roman metnini uzun zamandır durduğu eski sandıktan gün ışığına çıkarmış ve düzenleyip okuyucuya hediye etmişsiniz.

Öyle rahat, akıcı ve kıvrak bir dil kullanıyor, öykü ve karakterleri öyle rahat ve gerçekçi bir şekilde kurguluyor, tarihi unsurları hikayenin içinde öylesine dile getiriyorsunuz ki, sanki gerçekten hafızada sessiz sakin durmakta olan anılarınızı yazmış ve sonuçta ortaya bir roman çıkarmışsınız gibi bir hisse kapılabiliyor insan.

Bu anlamda, yazma sürecinizi anlatır mısınız?  Siz de, okurun bir çırpıda okuduğu şekilde,  “su gibi” yazar mısınız romanlarınızı?

Bu güzel sözleriniz için çok teşekkür ederim. Hayır, romanları yazmak o kadar kolay olmuyor. Su gibi akan bölümler de var, yarım paragrafı için tüm günü geçirdiğim bölümler de var. Edebiyat yazarlığının bir taraftan çocuksu bir hazzı var. İstediğim şeyi yazabilirim. Çocukluktaki oyun kurmak gibi ki ben çocukken çok oyun kurdum. Tek başıma kurdum hepsini. Oyuncak bebeklerimle, sonsuz sayıda romana, senaryoya imza attım. Hayal alemimde tabii. Aileler kurdum, dostluklar, aşklar, kaygılar yarattım onlara. Belki bu yüzden romanda karakter yaratmak bana aşina geldi, onlara bir şeyler istetmemek, onları bir yerden bir yere götürmek, yavaş yavaş tanımak, huylarını, geçmişlerini, arızalarını öğrenmek çocukluğumdan bildiğim ve iyi yapabildiğim bir şeydi. Romanların da ilk aşamasını bu yüzden kolay kuruyorum.

Ama sonra “edebiyat işçiliği” dediğimiz bir kısmı var ki, orada bir yetişkin olarak çalışmam gerekiyor. Bir yandan sanat tarafı var: Hep orada olup da hiç görmediğimiz bir tarafını (hayatın, dünyanın, ilişkilerin, ailenin, şehrin) göstermek, onu kendi içinde bulmak, sonra söze dökmek. Bu başlı başına bir iş. Üstelik insanı en zayıf yerinden vuruyor: Özgüveninden… “Ya, benim dünyayı görüş biçimimde orijinal bir şey yoksa, ya klişelere kaçıyorsam?” kaygıları ile baş ediyorsun bu aşamada (veya baş edemiyorsun).

Sonra daha teknik meseleler var: Maddi hata yapmamak, kurguda boşluk bırakmamak, metni inandırıcı kılmak gibi. Tüm bunların yanında benim bir de romanların konusu olan tarih araştırması yapmam gerekiyor. Bir yandan yine maddi hata olmasın diye, bir yandan da geçmişte kalmış bir dünyayı kurarken tüm ayrıntılar yerli yerinde olsun diye. Tüm bunlar bir araya geldiğinde uzun saatler çalışma isteyen bir nakış işi edebiyat yazarlığı. Her bir satır üzerinde uzun uzun düşünüyorsunuz inanın ki.



Bilindiği gibi, “kültürel turizm” denince, dünyanın değişik yerlerinde, yazarların yaşadığı ve romanların geçtiği mekanlara düzenlenen geziler de akla geliyor ve bu gezi türüne “Edebiyat Turizmi” deniliyor. Son iki romanınıza bakıldığında, mekanlar ve romanı oluşturan kurgu arasında son derece sıkı bağlar olduğu görülmekte. Öyle ki, romanda adı geçen mekanlara sizin kılavuzluğunuzda bir günlük bir gezi düzenleniyor, verilen minik molalarda kitaptan parçalar okunuyor ve böylelikle, – romanın okuruna bir nevi hediyesi niteliğinde – hoş bir edebiyat gezisi ortaya çıkmış oluyor.

Bu kapsamda, mekan – roman arasındaki sıkı bağlar konusunda neler söylersiniz? Romanlarınızda “mekanlar” sizin için nasıl bir anlam ifade ediyor?

Öncelikle şunu söyleyeyim; uzun yıllar ben ailemden bahsederken “Fertleri akademisyenlerden oluşur.” tabirini kullanmıştım. Bu bir bakıma doğru, ama sadece yarısı.

Anne tarafımın tamamı üniversitede profesördür evet, ama babam da turizmciydi. Hem de Türkiye’nin ilk turizmcilerinden biri. Ben teleks makineleri etrafında büyüdüm. Tur otobüslerimizin şoförlerinin omuzlarına tırmandım. Henüz on bir yaşındayken babama turlarında asistanlık etmeye başladım. Bu da doğal olarak içimde insanları gezdirme isteği geliştirdi.

Emanet Zaman’ı yazarken, hep okurlarla buluşup bir kısmı çok değişmekle birlikte hâlâ orada duran, bir kısmı ise çoktan kül olup gitmiş mekanları gezmeyi hayal edip dururdum. Ve evet, benim için mekan çok önemli. Özellikle de şehirler çok önemli. Ben büyük şehirde doğdum. Şehrin benliğimde çok derin bir izi var. Karakterlerim de hep şehir insanları. Şehir demek, bireyin gününü geçirmek üzere hayatına dahil ettiği mekanlar demek. Bu yüzden mekanları ben karakter olarak görüyorum metinlerimde. Onlarla duygusal bir bağ geliştiriyoruz.

Mesela “Emanet Zaman”da Panayota, Kraemer Palas’a aşıktır. Her gün gidip o görkemli binayı, kendisine haram bir güzeli seyreder gibi, seyreder içini çeke çeke.

“Yaz Sıcağı”nda Melike’yi Petro’ya çeken şey, genç adamın ilk buluşmaları için seçtiği Kanlı Kilise’nin çocukluk anılarında değerli bir yeri olmasıdır.

Şehrin mekanlarına fark etmeden bağlanırız ve onlar hayatımıza giren sevgililer gibi seçimlerimizde rol oynarlar.


Yogayla tanışınca, yazdıklarınızı paylaşma konusunda cesaretinizi topladığınızı, yazmanın “sadece kendine ait değil, diğeri ile paylaşılacak bir araç” olduğunu kavradığınızı belirtiyorsunuz.

Buradan hareketle, özellikle romanlarınızı yazma sürecinize okuru ne ölçüde dahil edersiniz?

İlk başta okur yokmuş gibi yazıyorum. Daha doğrusu, sanki birisi (ya da birileri) bana öykü anlatıyormuş gibi gelişiyor yaratma süreci. Daha sonra, yani ilk taslak, başıyla sonuyla bittiğinde ve ben yazdıklarımı okumaya koyulduğumda okuru düşünmeye başlıyorum. Bu süreçte okurun ilgisini metinde tutma gayreti değil de onu hayal kırıklığına uğratmama çabası beliriyor. Ben de iyi bir okur olduğumdan bir öyküdeki tutarsızlıkların, beni o kurgu dünyasının gerçekliğine inanmaktan alıkoyacak detayların varlığına ne kadar sinir olunabileceğini biliyorum. O yüzden bir okur gibi okuyorum baştan sona hikayeyi. Eğer benim kafama takılıyorsa bir ayrıntı, muhakkak okurun da kafasına takılacaktır. Hemen onu temizliyorum. Ama okurun bulması için sağa sola sakladığım bir sürü hazineler de var. Onları da metne zekice yerleştiriyorum ki okur da hikayeye dahil olsun.


“İnsanlık Hali” adlı blog’unuzda yer alan “Bir İçe Dönüş Hikayesi”nde şöyle diyorsunuz:

O bir haftada hocalarımız bize yogaya dair temel bilgileri öğrettiler. Yerinde, isabetli ve hala kendi yogamda ve derslerimde kullandığım bilgiler bunlar. Ama benim için çok daha önemli olan bir başka şeyi daha öğrettiler bize o kursta. İçe dönmeyi… Her dakika konuşmak, her söze cevap vermek zorunda olmadığımızı. Tek başınalığın nimetlerini. Sessizliğin kıymetini. Yavaşlığın, yumuşaklığın, zerafetin gücünü.

Edebiyat ve yoga arasındaki ilişkiyi bu anlamda nasıl değerlendiriyorsunuz?

İçe dönmek, hem yazarlığın (yaratıcılığın) hem de yoganın (maneviyatın) hem gereği, hem de sonucu. Her iki dal da benliği araştırıyor. “Ben kimim, neyi, nasıl yaşarım, çektiğim acıların, varoluşsal krizlerimin kaynağı içimde nerededir?” sorularını soruyor.

Yoga hareketleri, dışa rotasyonların muhakkak içe rotasyonlarla dengelendiği serilerden oluşur. Edebiyat da öyle bence. Aslında her türlü yaratıcı faaliyet için bunu söyleyebilirim. Bir yandan hayata atılmak, insanların arasına karışmak, ilişkilere girip çıkmak, “insanlık hali”ni her yönüyle yaşamak gerek. Bunu yogadaki dışa rotasyonlara benzetebiliriz. Sonra biraz da yalnız kalmak, yazmak, çizmek, deniz kenarında uzun yürüyüşlere çıkmak, belki yakınlarda bir adaya tek başına bir hafta sonu gezisine çıkmak gerekiyor. Bu da içe rotasyon. Yaratıcılığın tohumu içimize, insanlara karıştığımızda atılıyorsa, o tohumun filize dönüşmesi için gerekli suyu da bize tek başınalık anlarımız sağlıyor.


Eserlerinizin Türk Edebiyatında nasıl bir iz bırakmasını, bir yazar olarak ne tür farklar yaratmayı istersiniz? Ve sizce Defne Suman, aradan yıllar geçtiğinde edebiyat dünyası tarafından nasıl anılsın?

Yarattığım karakterlerin toplumun hafızasında canlı kalmasını isterim. Nasıl hepimiz Feride’yi tanıyor, onu eski bir dostumuz gibi hatırlıyoruz, ben de karakterlerimin insanların yüreklerinde yer bulmasını isterim. Ama bunu hangi yazar istemez? Öte yandan, konuşulmamış konuları, aile sırlarını, kadınlığın romanlara konu edilmeyen sancıları ile hazlarını yazmış bir yazar olarak tanınmak isterim. Bunu yapmaya çalışıyorum çünkü. Bir de resmi tarihe bir alternatif üretmek, bize “düşman” diye belletilmiş toplumların içinden seçtiğim karakterler ile okur arasında bir gönül bağı kurarak gençlerin geçmişi yeniden düşünmelerini sağlamak gibi bir arzum da var.



Yazarlık, yaşamınızda yoga eğitmenliği kadar önemli bir yer tutuyor. Her iki açıdan bakarsak, bundan sonrası için hayalleriniz, yapmak istedikleriniz nelerdir?

İnsan hayatı için uzun sayılacak bir zamandır (neredeyse on dört yıldır) sürekli seyahat ederek, evden eve geçerek yaşadım. Son iki yıldır ilk defa hayatımda bir düzen var ve ben bu düzeni seviyorum. Bir süre daha İstanbul ve İzmir’de yoga dersleri verip, Atina’da yazarlık yaparak yaşamayı sürdürmek istiyorum. Daha sonrası için bir Yunan adasında edebiyat ve yoga evi açmak gibi bir hayalim var. Eşim de kafe işletmek istiyor. Alt kat kafe ve kitabevi, orta kat yoga, en üst katta benim yazma odam olacak şekilde düzenleyeceğim bir okul hayal ediyorum. Orada sadece yoga dersleri değil, yaratıcı yazarlık da öğretirim belki.


Tayland’daki yoga deneyimlerinizde “Hocalar, içe dönük tabiatın nimetlerini anlattılar. Dünyanın içe dönüklerin sessizliğine, yumuşaklığına, sakin sakin iş bitirme yeteneklerine ve bireyselliğine ne kadar muhtaç olduğunu anlattılar.” şeklinde ifade ettiğiniz içe dönüş haline, özellikle ergenlik dönemi açısından bakarsak, bu dönemde ebeveyn ile çocuk arasındaki ilişki nasıl kurgulanmalı? Ebeveyn bu dönemde çocuğun hayatında nasıl bir rol almalı sizce?

Ben pek fazla olmalı olmamalı tarzında tavsiyeler vermekten yana değilim. Ancak kendimden referansla bir şeyler söyleyebilirim. “Ben ergen iken yaşadığım şeylerin hangisi bugün mutlu ve tatminkar bir yere varmamı sağladı, hangilerini farklı yaşasaydım vakit kaybetmezdim?” bunları sıkça düşünüyorum. Aileme pek çok konuda müteşekkirim ama galiba en çok şu üç konuda: Bağımsızlık, güven ve saygı. Sadece bir ergenin değil, her yaşta insanın ihtiyacı olan şeyler bunlar. Kendi kararlarımı bağımsızca ben verdim. Hangi bölümde okuyacağıma, hangi üniversiteye gireceğime, hangi müzik aletini çalacağıma, kimden özel ders alıp, hangi dershaneye gideceğime ben tek başıma karar verdim. Onlar bana güvendiler. Yanlış bir adım attığımı düşündüklerinde bu fikirlerini dile getirdiler ama fikrimi değiştirmem için baskı yapmadılar. Ben düşünüp kendim geri adım attım ya da inat ettim. Yenildiğim, yıldığım zamanlarda ise “Bak biz sana söylemiştik.” demediler. Ayağa kalkıp yoluma devam etmem için destek oldular. Ben küçük yaşımdan beri sevilen ve sayılan bir birey olduğumu hissettim. Bu da ayaklarımı yere sağlam basmamı ve insanları sevmemi sağladı.



Hemen her yaştan insanın en büyük hayali, dünyayı gezmektir. Sadece turistik gezi yapmanın ötesine geçerek, dünyanın değişik yerlerinde belli bir süre kalıp yeni bir yaşam kurmayı seçmiş bir kişi olarak siz, tüm seçimlerinizi ve yaşam deneyimlerinizi gözönüne aldığınızda, gençlere kendilerini bulma sürecinde neler önerirsiniz?

Öncelikle acele etmemelerini. Bir de belki de kendini bulmak diye bir şeyin olmadığını. Ben dediğimiz kişi son derece değişken bir varlık. On dört yaşındaki ben ile kırk dördümdeki ben aynı kişi miyiz? Elbette değiliz. O zaman bulunacak bir ben var mı? Tabii bu çok felsefi bir soru.

Soruyu “Ben hayatta ne yapsam mutlu olurum?“a çevirdiğimizde ise şunu söyleyebilirim: Güne odaklanın. Bunu daha önce de söylemiştim. Hayat günlerden oluşur. Gününü nasıl geçiriyorsan o senin hayatındır. Büyüyünce ne olacaksın, diye sorarlar ya. Bence bu sorunun yanıtı hiç verilemiyor. Çünkü büyüme hiç bitmiyor. Ben sosyoloji bölümünü üniversite tercihlerimin en tepesine yazarken hayatımın tamamını belirleyecek bir karar verdiğimi sanıyordum. Bir bakıma öyleydi ama benim düşündüğüm gibi değil. Sosyolog olacaktım, sonra araştırmacı gazeteci, kenarda köşede kalmış insanların öykülerini yazacaktım. Hayalim buydu. Bu hayale tutunarak test çözüyordum, özel derslere, dershanelere tahammül ediyordum. Sonra o hayalin artık hayalim olmadığı bir dönem geldi. Yeni bir hayal kurdum. Dünyayı gezecektim. Blog yazıp, gezilerimi anlatacaktım. O hayale tutundum bu sefer. Onunla gezdim. Daha sonra yoga geldi. Sonra romanlar. Hayaller sürüyor. Hayaller değişiyor, dönüşüyor. Onlara tutunup bir vagondan diğerine geçiyoruz.

Galiba en çok şunu önermek isterim: Hayal kurmayı asla bırakmayın ve hayallerin peşinden koşmayı. Mutluluğu bulanlar hayalperestlerdir. Cesaret, hayallere inanmaktan geliyor. Yıldığınız zamanlarda size hayallerinizi hatırlatacak, sizin hayallerinize inanan iyi bir dost bulundurun yanınızda, yakınınızda. O elinizden tutup kaldırsın sizi düştüğünüzde. Çünkü hayallerin peşinde günleri işlemek cesaret ister, etrafınızı onlardan güç alacağınız insanlarla çevirin. Cesaretinizi kıranları arka saflara yollayın.


Bir söyleşinizde “Edebiyat, bir yandan bir zihin jimnastiği, öte yandan ötekini anlama yolunda çok önemli bir adım. Ben en çok roman okumayan insandan korkarım! Bir başkasının dünyasını nasıl anlar roman okumayan birisi?” diyorsunuz. Gençlerimize edebiyat dünyasında rehberlik edeceğini düşündüğünüz “10 kitaplık bir Defne Suman Seçkisi” sunabilir misiniz?

Elbette, seve seve.

Ayfer Tunç – Yeşil Peri Gecesi

Murat Gülsoy – Bu Filmin Kötü Adamı Benim

Arundhati Roy – Küçük Şeylerin Tanrısı

Tom Robbins – Parfümün Dansı

Haruki Murakami – Sahilde Kafka

Oğuz Atay – Korkuyu Beklerken

Orhan Pamuk – Masumiyet Müzesi

Pınar Kür – Bir Cinayet Romanı

Leyla Erbil – Bir Tuhaf Kadın

Adalet Ağaoğlu – Ölmeye Yatmak

Yasal Uyarı: Her hakkı http://www.superergen.com’a ait olan özgün içerik, Fikir ve Sanat Eserleri ve Türk Ceza Kanunu kapsamında korunmaktadır. http://www.superergen.com adresine çalışır durumda link verilerek alıntı yapılabilir.

 

Öykü-Edebiyat-Yazarlık, Basında, Türkçe Yazılar, Yaşama Dair içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | 2 Yorum

28 Gün YOGA’nın 8. GÜNÜ

Bu bloğun orijinali https://28gunyoga.wordpress.com/ adresinde yayımlanmıştır. #28günyoga hareketini takip etmek için sizi https://28gunyoga.wordpress.com/’e bekliyoruz. 

IMG_1199.JPGBu defa saydım. 8 gün olmuş. Baktım, diğer 28günyoga’cılar da 8. günden sesleniyor. Ben saat farkı yüzünden geriden takip ediyorum. 8. gün yogasını en son yapan benim. O halde en son raporu da ben yazayım.

Dün ve önceki gün ne kadar güçlü ve esnek idiysem bu sabah da bir o kadar çelimsiz ve sertti vücutcağızım. Böyle olunca ister istemez aklıma sorular üşüşüyor. Öne katlanamamış gövdemin ucunda sallanan başımın içinden şunlar geçiyor: Dün ne yaptım ki böyle katılaştım? Yediklerim yüzünden mi? Suşi yemiştim. Evet, evet çiğ balık bana yaramıyor. Zaten çiğ hiç bir şey bana yaramıyor. Sen domatesleri bile kaynar suda bekletip de yiyen kadın, ne işin var çiğ balıkla, işte böyle kaskatı kalırsın. Suşi’den değilse neden olabilir bu hal? Sonra fark ettim, nefes alamıyorum. Alerji yine burnumu, dolayısıyla nadileri tıkamış. O öne katlandığım yerden balık gibi ağzımı açıp kapatıyorum. Sanki bir paket sigara içmişim dün. (Oysa sigara içmem ben.) Ciğerlerim izzet ikram söyle bir açılıp bir lokmacık soluğu alıyor, hemen kapılarını kapatıyorlar. İnsan nefes alamayınca kalbi de böyle donuk kalıyor fark ettiniz mi? Eh, ne de olsa canı nefes taşıyor. Ciğer nefesi kabul eylemeyince yürek de cansız kalıyor.

Yüzüm de sapsarıydı zaten dişimi fırçalarken görmüştüm. Cansız kalmış bir yüreğin neşe damarı tıkanmış demektir. Ben de son derece aksi uyanmıştım zaten. Oysa dün. Ah dün… Ne kadar neşeliydim. Yoluma çıkacak tüm zorlukları koca bir tebessüm ve derin tevekkülle karşılamaya, kabullenmeye hazırdım. Oysa bugün… Bugüüüüün.

İçimde Teoman’ın şarkısını mırıldanmaya başladığımı fark edince kalktım öne katlandığım pozisyondan.  Burnum biraz açılmış mı? Yooo. Kurmastana sekiz can çekişen balık nefesi ile geçti. Keza mayura. Sonra bir yerde, serinin ortaları olabilir, dün yaptığım serinin aynısını yaptığımı fark ettim. Şu akşam yogası rutinini halen oturtamadığım için aslında bir gün bir seriyi, diğer gün de diğer seriyi yapıyorum. Yapmalıyım yani. Ben bugünü çarşamba sanmışım. Dün fersah fersah uzağımda gibi geldi. Neyse dümen kırdım, ortadan bir yerden bugün yapmam gereken seriye daldım. Olmadı tabii.

Bunlar zincirleme. Nefes, zihin, vücut, can, neşe… Biri açıksa hepsi düzene giriyor. Biri herhangi bir sebepten tıkandıysa diğerleri de etkileniyor. İşte, alerjiler nefesi çalmış, nefes neşemi, dikkatimi, vücudumun eksikliğini çalmış. Nefessiz yoga olmuyor. Bir kez daha hatırladık. Nefes yoksa yoga yok. Nefessiz yoga yapmak rüzgarsız bir günde denize dalıp koca bir yelkenliği kas gücüyle itmeye benziyor.

İte kaka.

Neyse belki akşama tekrar yaparım. O zaman yine yazarım.

Türkçe Yazılar, Yoga içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | 2 Yorum

28 GÜN YOGA

#28günyoga hareketimizi takip etmek için sizi bloğumuza bekliyorum. Öğrencilerimle beraber ayın dünya etrafında bir defa dönüşü süresinde her gün kendi yogamızı yapıyor, izlenim ve hislerimizi yazıyoruz. Buradan buyurun.

https://28gunyoga.wordpress.com/blog/

Türkçe Yazılar, Yoga içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | 1 Yorum

Artfulliving ile Söyleşi

Çok severek takip ettiğim sanat ve edebiyat sayfası Artfulliving bugün benimle bir söyleşi yaptı. Çok mutluyum. Buyurun, buradan okuyabilirsiniz.

Artful 1.jpg

http://www.artfulliving.com.tr/edebiyat/duydugum-farkli-dilleri-artik-duymuyorum-i-11758

Öykü-Edebiyat-Yazarlık, Basında, Türkçe Yazılar, Yaşama Dair içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Yogiler Kül ile Yıkanır

Yogiler Kül ile Yıkanır(Yoga Journal Türkiye‘nin geçen sayısında yayımlanan yazım.)

Yogiler Kül ile Yıkanır

Defne Suman

Bir kaç yıl önceydi. Sırbistan’da yoğun bir yoga eğitimindeydim. Ülkenin kuzeyinde, nehir kıyısında, yeşillikler içinde, zamanın durduğu bir köyde hocamız canımızı çıkartarcasına bizi çalıştırıyordu. Sabah dersinden çıkışta vücudumuz kadar nefesimiz, nefesimiz kadar zihnimiz çalkalanmış durumda yeşilliklerin arasından odalarımıza yürürken ağzımızı bıçak açmıyor, bilincimiz dünyayı tüm sesleri, renkleri ve hisleriyle içine çekiyordu. Az konuşuyor, az yemek yiyor, çokça bir başımıza vakit geçiriyorduk.

İşte böyle günlerin birinde sabah dersinden odama döndüğümde ağlamaya başladım. Babamı düşünüyordum. Babam bir sene önce ölmüştü. İntihar etmişti. Kafasına silahı dayayıp beynini havaya uçurmuştu. Doğru dürüst yasını tutamadan bize miras bıraktığı borcun derdine düşmüştük. Kızgındım ona. Yarıda kestiği yaşamını başımıza bıraktı gitti diye, doya doya onu özleyemeyeceğim diye. Hasrete daima haksızlık hissiyle mağduriyet karışacaktı. Benden ihtiyar babasının gözlerini elleriyle kapatma hakkını çalmıştı.

Yoğun yoga çalışmasının yarattığı sarsıntı aylardır içime gömdüğüm öfkeyi su yüzüne çıkartmıştı. Ufacık odamda bir aşağı bir yukarı yürüyor, köpürüyordum. Düşündükçe kızdığım şeylerin listesi uzuyordu. Öfkeden ağlıyordum. Kederden ağlıyordum. Neden ağladığımı bilmiyordum. Ya ağlamam akşam dersinde de sürerse diye dertleniyordum. Benimle beraber bu eğitime gelmiş öğrencilerim vardı. Onların önünde kendimi bırakamazdım.

Öfke, keder, utanç ve telaş birbirine girmiş, iç organlarımı yakıp duruyordu. Biliyordum. Bunlar duyguydu. İngilizcesi emotion idi. İçinde motion barındıran bir kelimeydi. Motion hareket demekti. Duygu gelir geçerdi. Duygu bir takım düşüncelerin, inanışların belli şartlar altında bir araya gelmesinden üreyen bir buluttu. Zihin gökyüzü ise duygu onun maviliğinde süzülür, bazen yoğunlaşıp içimizi karartır, sonra bir sağanakla boşalıverirdi. Aklımla tüm bunları biliyordum. Gel gör ki duygu geçtiği yeri yakıyordu. Ben de alevler içindeki kafesinde hapsolmuş bir hayvan gibi küçücük otel odamda bir aşağı, bir yukarı yürüyüp duruyordum.

Saat ilerliyor, son sürat akşam dersine yaklaşıyordu. Nihayet aklıma bir fikir geldi. Daha önce hiç yapmamıştım, epeyce çekiniyordum ama bana böyle bir durumda hocam yol göstermeyecekse kim gösterecekti? Tedirgin parmaklarım hocaya çabucak bir eposta döşediler. “Dersten sonra konuşabilir miyiz?” Cevap beklerken kendime kızıyordum. Ben bilmiyor muyum sanki dersten sonra hocaların nasıl da yorgun düştüğünü? Hele bizim sınıf gibi yetmiş küsur kişinin nabzını elinde tuttuktan sonra insanın nasıl da kendini kemiği, iliği emilmiş gibi hissettiğini? Öfkeye utanç, utanca telaş, telaşa pişmanlık yine eklen babam babam. Tam o sırada cevap geldi: “Evet ama sadece beş dakika.”

O “sadece beş dakika”nın vaadi bile bana yetti. Voltayı kestim. Yemeğimi ısıtıp usul usul yedim. Akşam dersinde sakindim. Yalnız değildim. Hocam vardı. Yoga vardı. Koskoca beş dakikam vardı. Ders bitti, herkes gitti. Koskoca salonda hocayla ikimiz baş başa kaldık. Gözlerim üzüm gibi dolu, çatlak sesimle zar zor bir “babam” diyebildim. Hoca babamı biliyordu. Haberi aldığımda ilk önce ona yazmıştım. “Yogaya altı hafta ara ver, deniz kenarında yürüyüşten başka hiç bir şey yapma,” diye öğütlemişti.

Bu sefer de bir bakışta anladı öfkemi. “Duygusallaşmışsın,” dedi. Burnumu çektim. Bir tebessümüyle başımı okşadı. Sonra manomaya koşa’yı hatırlattı bana. Hatha Yoga’da insanın üçüncü katmanı. En dış katman vücut, sonra can, hemen sonra da zihin. Birini çalıştırırken diğeri de çalkalanıyor, hep birden fazlalıklardan arınıyorlar. Korku ve öfke temelli duygular aslıdan zihindeki toksinler. Nasıl ki yoga yaparken kandaki, dokudaki toksinlerden arınıyoruz, zihin de kendi temizliğine girişiyor.

“Ama yakıyor,” dedim.

“Yanmasa nasıl küle dönüşür? Yoksa içine zehir gibi aksın mı istersin?”

Karşılıklı gülümsedik. Sonra kalktım. Beş dakikamız dolmamıştı bile ama ben öğreneceğimi öğrenmiştim. Duyguyu hissetmeden ondan geçiş yoktu.

Kapıdan çıkarken arkamdan seslendi:

“Unutma yogiler külle yıkanır.”

Hiç unutmadım.

 

Anı, Türkçe Yazılar, Yoga içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 3 Yorum

Bu Yazın Okuma Listesi

 

Sevgili dostum Ferhan İstanbullu ile buluştuk, yoga, yazı, kadınlık ve son romanım Yaz Sıcağı hakkında konuştuk. Söyleşimizi buradan okuyabilirsiniz.

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ferhan-istanbullu/bu-yazin-okuma-listesi-40444207

Version 2

Öykü-Edebiyat-Yazarlık, Basında, Türkçe Yazılar, Yaşama Dair içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın