Özel Ders

Bu yazının orijinali Mavi Orman kitabında yayımlanmıştır.

Özel Ders

Yağmur uzaklardan çağırmıştı ya hani, gelirsen severim diyordu ya…

Doğruymuş!

Sevgilimin beni saran kollarına usulca bırakıyorum kendimi şimdi. Aşkın ilk çoşkusu geçtiği zaman baş gösteren korkusundan korkmamayı öğreniyorum. İlişki kurarken kendimle yüzleşmemi gerektiren durumlara doğru ürkek adımlar atıyorum. Birine bağlanmak, ona kısa süreli de olsa sözler vermek sandığımdan daha fazla zorluyor beni. Zorlandığım noktalardan kaçmayıp, zorluğun çözülmesini bekleyerek kendimi dönüştürüyorum. Kokia zorlandığımı görüp bana yardım ediyor. Ve yağmurlar diyarında sevgilimin kollarında uyandığım her sabah yerleşik hayata karşı duyduğum direnç biraz daha kırılıyor.

Bir yandan aşkın, öte yandan yoganın tanımadığın derinliklerini keşfediyorum burada. Portland, geçen sonbaharda başladığım Shadow yoga stilini öğrenmek için bir cennet. Bu stilin babası/ustası yeni hocam Zhander Remete’nin dünyanın farklı köşelerinde yaşayan uzman öğrencileri var. Matt Huish, bu uzman öğrencilerden biri. Neredeyse on beş yıldır Zhander ile çalışıyor. Portland’ın en ciddi yoga okulu Yoga Şala’nın iki sahibinden biri ve baş öğretmeni. Öyle yaşlı başlı da değil, kırkını bile doldurmamış daha. İki ay önce İstanbul’dan yükselmiş semada süzülürken, Matt Huish’den özel ders alarak yoga eğitimimi sürdürmek aklımda yoktu. YogaŞala’nın Shadow Yoga kurslarına katılacaktım. Şansıma o dönem dersleri Matt veriyorsa, ne ala, yoksa az kıdemli, pek azimli diğer Shadow Yoga hocaları ile çalışmak vardı aklımda. Ve fakat hal bu ya, pembe dizi dramalarını aratmayacak olaylar zinciri Portland’daki YogaShala’nın sabah kurslarına katılmama mani oldu. Birden bomboş hissettim kendimi. Uçtuğum uçak beni içi boş bir konserve gibi Amerika’nın ortasına bırakıvermiş gibi oldum. Öyle emelsiz, öyle tıntın… Diyeceksiniz aşk var ya hani…Var da, boşuna dememişler aşk karın doyurmuyor diye. Aşk ruhu elbet besliyor, ve dünyaları dönerim (dönüyorum ya!) aşkım için ama tek başına aşkla doymuyorum ben. Ya da belki şöyle demeli bir ilişki içinde bir insana duyduğum aşk kendimi tastamam hissetmem için yeterli değil. Hem de tek bir insandan ruhumu tastamam tatmin etmesini beklemek haksızlık gibi geliyor.

İşte böyle ne yapsam da bu Portland seferi yoga eğitimim açısından bir anlam kazansa diye düşünür dururken, aklıma özel ders alma fikri düşüverdi. Üstad Zhander Portland’dan ayrılırken dememiş miydi, “Portland’da yaşayanlar bilin ki şanslısınız, çok sıkı bir hocanız var burada” diye…Hemen bir email döşenip kendimi tanıttım, mümkünse iki ay boyunca her hafta bir ders almak istediğimi yazdım. Sonraki hafta karşısındaydım.

Matt bilmediğim iki Shadow Yoga prelüdlerinden biri olan Balakrama ile başladı derslerimize. Her ders prelüdü oluşturan hareketlerin bir kaçını gösteriyor. Hafta boyunca ben evde o hareketleri çalışıyorum, sonraki derste beraber ödevlerimi kontrol ediyoruz. Dikkat gerektiren, zekice tasarlanmış seriler bunlar. Tanıdık bildik asanalar değil. Varlığından bi haber olduğum, derinlerde uyuyan kas grupları belki ömürlerinde ilk kez hareket etmek zorunda kalıyorlar. Takip eden günlerde bacaklarım o kadar ağrıyor ki merdivenleri inemiyorum. Shadow yoga sisteminin deriliğine ve dönüştürücü etkisine her ders biraz daha hayran kalıyorum.

İlk ders.

Hocam karşımda, yerde oturuyor. Kaçış yok. Tembellik yok. Kalabalık sınıfta veya kendi yogam sırasında zihnimin bana oynadığı oyunlar bir bir karşıma diziliyor. Gerçekle yüzyüzeyim. Hani o hep kendimi affettiğim hareketler…Hani sevmediğim, hergün yeni ve birbirinden yaratıcı maarezeretlerle kendimi mazur gördüğüm veya yalap şap geçiştirdiğim asanalar. Ve onların yerine koyduğum şeker renkli saadet sunan diğer pozlar. Yeterince çökmeden ayaklandığım, ayakta kalmam icab ederken çöktüğüm pozlar…Bütün eğilimlerim hocamın oturduğu halıya paldır küldür dökülüyor.

Utanıyorum. Hocam beni beğensin istiyorum. O anda en çok bunu istiyorum. Yoga samimiyet kurmak ise kendi kendimizle, bu gerçeği ne kendimden saklamanın alemi yok. O anda hoca karşımda, ben bilimum Balakrama burgaçlarında, ne kendimi ne Yaradan’ı ne de kainata aidiyetimi keşfetmek derdindeyim. Bedenimi yeni titreşimlere açayım, ışık yüzü görmemiş bölgelere nefes alayım, canıma can katılsın da değil. Nefsim terbiye olsun, zorlu yollardan geçerek büyüyeyim, ufkum açılsın bütün alemleri bir anda kavrayayım, aklımın ucundan geçmiyor.

Varsa yoksa, hoca beni beğensin. Ve hatta hoca beni sevsin. Ve takdir etsin. Öyle ihtiyacım var ki hocamın takdirine, ıssız adaya düşşsen yanına ne alırsın sorusu sorulsa bana o dakika, Matt Huish’den takdirname diyeceğim. Kendimi iyi hissetmek için bir otorite figürü tarafından beğenilmeye, sevilmeye ve takdir edilmeye duyduğum açlık dehşetengiz. Gerçi o sırada bunu dahi düşünecek halim yok. Duygu denizinde çırpınıyorum çünkü. Hocam beni beğensin diye ellerimin üstünde yürümeye hazırım.

Oysa o ellerimin üstünde yürümemi değil, başka şeyler istiyor benden. “Derinden, merkezden hareket et” diyor. Yavaşlamamı, yumuşamamı söylüyor. Ellerimi, parmaklarımı, ayaklarımı, kaşlarımın arasını gevşetmemi…Rahat, gevşek, yumuşak, yavaş akıp gitmemi istiyor. Kalkıp kendi gösteriyor. Yaylı ve yumuşak, gözleri yarı aralık, çok zarif. O ne yaparsa ben de karşısında tekrarlıyorum. Doğru olmuyor sanki. Beğenmiyor bence. Yanlış yapıyorum. Yanlış yapmaktan utanıyorum. Utandığım için utanıyorum. İçimden bir çekmece dolusu yargı boşalıyor. Peşi sıra geliyor şartlı tepkilerim ve anılarım. Sınıfın en iyisi olmalıyım. O olmazsa, ikinci en kötü ihtimal üçüncü. Yoksa aptal sanırlar beni. Ya da tembel. Biri diğerinden beter. Sekiz yaşındayım. Sevilmek için çok çok çok çalışkan olmam gerektiğine inanıyorum. Teşekkür yetmez, takdir getirmeliyim. TAKDİR!

Pozdan poza geçerken içimde tuttuğum, -tuttuğumu unuttuğum- doğrularım, inançlarım boncuk boncuk alnımdan süzülüyor. Hanumanasana (bir bacağın öne diğerinin arkaya doğru kayıp ayrıldığı poz) sırasında hocamın elleri omuzlarımda, hafif hafif yere doğru iniyorum. Boynunu, omuzlarını rahat bırak diyor, nefesin düzenlensin diyor, sakin ol, diyor. Sesi yumuşacık. Takdir ediyor mu anlaşılmıyor ama kızmadığı kesin.

Çabalıyorum gevşeyebilmek için. Olur mu? Olmaz elbet…Gözlerim yuvalarından fırlıyor, ağlamak istiyorum, burnum doluyor, kızarıyor. Daha da utanıyorum. Gevşemek iyice hayal oldu. O ilk ders sonunda kulağım tıkandı. Halıya uzandım. Matt şöyle bir salladı beni. Ayaklarıyla bacaklarımı, karnımı çiğnedi. Ayaklarımın altında ve belimin yumuşak dokusunda saklı marma noktalarına masaj yaptı. Başımı kocaman avuçlarının arasına alıp, enseme, iki kaşının arasına, şakaklarıma ılık ılık bastırdı. Kulağım açılırken dengemin yerine geldiğini hissettim. Bir çekmece daha boşaldı, evim biraz daha ferahladı. Fırtınadan ertesi açan güneşte deniz kıyısıyım şimdi. Duru, sakin, mavi.

Derslerimiz devam ediyor. Alıştıkça, açılıyorum. Açıldıkça gevşiyorum. Gevşedikçe yumuşuyorum. Yumuşadıkça şimdiki zamana daha derinden kök salıyorum. Hocam beni takdir ediyor mu hala bilmiyorum ama o çekmece boşaldı ya bir kere gözlerimin önüne, ondan sonrasında pek de aldırış etmiyorum.

IMG_1115_gobeksiz

Mitahara’dan Mide Fesadına

Bu yazının orijinali Mavi Orman kitabında yayımlanmıştır.

Portland’a döndüm.

Biz Kaliforniya’dayken şehrimize kış gelmiş.

Kaliforniya’daki Shadow Yoga kursuna Portland’dan katılan bir düzine öğrenci de benimle döndü. Hepimiz aynı stüdyoda çalışıyoruz. Bir kısmımız döner dönmez bunalıma girdi. Üç hafta plaj, park, yoga, kaliforniya üstüne “gerçek” (?) hayat ağır gelmiş. Bir diğer grup kursun sarsıntısını üzerlerinden atamıyorlar. Su yüzüne çıkan pisliklerle baş etme halindeler.

Benim dahil olduğum bir diğer grup da döner dönmez mitaharadan mide fesadına doğru yol aldı. Hani dikkatli yiyorduk. Hava karadıktan sonra yemiyor, kanallarımızı tıkamıyor, zehirlemiyor, bedenimizin ihtiyaçlarına karşı hassasiyet geliştiriyorduk vs? Mitahara’dan Burger King’e geçip kıvır kıvır patates kızartmaları yedim ben ilk gün. Sonra sinemada koca bir kova patlamış mısır. Yatmadan önce çukulatalı dondurma yanında kahve!

Mitahara da lazım mide fesadı da galiba. Aradan bir hafta geçti, şimdi dengeye geldim.

Ben dengeye geldim de Amerika mide fesadına doğru hızla kaymakta. “Holiday Season” denen döneme girmek üzereyiz. Şükran gününden (kasım’ın son perşembesi) yılbaşına kadar süren ve herkesi çılgınca alışveriş yapıp yemek yemeğe teşvik eden dehşetengiz bir zaman dilimi bu. Önümüzdeki kırk günü tüketyetüketyetüketyetüketyetütütüyeyeye olarak özetleyebilirim size.

Tüketen kitlelere alerjim var. Süper marketlere ve alışveriş merkezlerine gitmiyorum. Gitmek zorunda kalırsam perişan oluyorum. Alışveriş yapmayı sevmiyor değilim. İhtiyacım olan ve mülkiyeti bana keyif veren malları ve hizmetleri satın almak beni de tatmin ediyor. Alerjim tüketim amacı ile bir mekana doluşmuş insanların etraflarına yaydıkları titreşimlere. Ve bir de reklamlara.

İndirim varmış!

Tüketmeliyim

On tane alırsam biri bedavaya geliyormuş

Öyle ise tüketmeliyim.

Kampanya ay sonunda kadar geçerli imiş

Derhal tüketmeliyim

Kredi kartına beş taksit yapıyorlarmış

Beş kere tüketmeliyim.

Beş bin kere tüketmeliyim.

Tüketmeliyim, Tüketmeliyim, Tüketmeliyim

Mide Fesadı geçirmeliyim!

Tüketirken tükenmeliyim ki gücümü toplamak için yeniden tüketeyim.

Benim tükenmem birilerinin işine geliyor.

Tarihin her döneminde olduğu gibi içine doğmuş bulunduğumuz bu dilimde de yönetenler ile yönetilenler olarak ikiye ayrılıyoruz. Ve yine tarihin her döneminde olduğu gibi şimdi de bizi yönetenlerin meşgalesi güçlerine güç katmak. Baş koydukları bu yolda karşılarına çıkan engeller bir bir yok edile. Oyunun tek kuralı bu.

Yöneten azınlığın baş koydukları yolda ilerlemek için yönettikleri çoğunluğu sömürüp, ezip sularını çıkartmaları tarihin en bilindik teması.

Köleler ve sahipleri varmış

Toprak ağası ve köylü varmış

Kral ve halk varmış

Veya sultan ve tebaası

Ve fabrikatör ile işçiler

Ve bankerler ile kredi kartı sahipleri

Ve global şirketler ile çalışanları/tüketenleri varmış.

Biri ezmiş de büyümüş, diğeri ezilmiş de tükenmiş.

Bu hikaye böyle gelmiş böyle gider.

İçine doğmuş olduğunuz zaman dilimini özel filan sanmayın yani.

Merak ediyorum ancak tarih kitapları yazınca mı insanların içlerine sıkıştığı kalıplar su yüzüne çıkıyor?

Etrafımda dönen tüketime bakıyorum. İçim daralıyor. Kredi kartıları kaydıkça kayıyor. İnsanlar hayatlarının sonuna kadar ödemek zorunda kalacakları mortgage ve okul kredilerilerinin altına imzayı atıveriyorlar. Kölelik fermanını imzalamak değil mi bu?

Ya da mafyadan para ödünç almak?

Tarihin diğer dilimlerinde de insanlar özgürlüklerini böyle körü körüne mi teslim etmişler acaba? Yoksa bizim yönetenler işlerini çaktırmadan görme konusunda çok mu ustalar?

Köleye kendini özgür zannettirip kullanmak daha akıl karı değil mi?

Bence yöneten azınlıklar da evrim geçiriyor. Daha usta, daha zeki, daha ince yöntemleri var artık.

Gözümün önünden çekilmiş bir iki ince katman perdenin ardından beliren görüntü canımı fena sıkıyor. Dağlara, mağaralara yani işin kolayına kaçmak istiyorum. Onun yerine gidip kredi kartlarımı iptal etsem, kazandığımı nakit, harcadığımı nakit haline getirsem, bu düzen baş kaldırsam özgürlüğe yaklaşır mıyım biraz acaba?

 

mavi sirtli
Bu hikayenin devamı Mavi Orman’da!

Bir Yataktan Korkmak

Bu yazının orijinali Mavi Orman kitabında yayımlanmıştır.

Portland Oregon’daki yeni hayatıma ineli tam on yedi gün olmuş.

On yedi gündür yerleşmeye çalışıyorum.

Yeni bir yer de değil ki burası. On üç yaşımdan beri gidip gettiğim memleket. Daha geçen sonbahar buradaydım Shadow Yoga kursunu yaparken. Daha eskiden iki tam yılımı geçirdim burada. Ne var ki her seferinde yine yeniden en baştan başlamam gerekiyor. İstanbul’a döndüğümde de aynı durum başıma geliyor. Yine, yeniden, en baştan. Belli ki evsizlikten. Göçebelik hevesinden. Yerleşememe, bağlanamama halimden. Çünkü her terk edişimde şehri, (orayı ya da burayı) tası tarağı toparlıyorum, atılacak ne varsa atıyor, halim olursa satıyor, kutularımı bir arkadaşın bodrumuna veya annemin hurçlarına taşıyor, sonra yeni mekanımda yeniden açıyor, en baştan başlıyorum. Bir koltuk beğeniverdim geçenlerde. “Ah bu benim yaşama ymekanlarıma ne kadar uyar” dedim de, yanımda Ayşe vardı, “Defne’ciğim hangi yaşama mekanından bahsediyorsun?” diye sordu. Düşündüm bir koltuğum bile olamıyor. Çünkü koltuk ne kutulara sığıyor, ne bavula, ne de annemin hurçlarına… Uzun lafın kısası yine, yeniden, en baştan yeni bir eve yerleşmekle geçti son onyedi günüm. Bir de yerleşik hayata karşı duyduğum korku ile başetmek gibi bir gayem olduğu için de elimi ayağımı titreten şeyler yaptım. Benim için cesaret gerektiren hareketler. Mesela İkea’ya gittim ve kendime yepyeni bir yatak aldım. Aklıma doluşan düşünceleri bir bir püskürterek yatağımı yukarı taşıdım, vidaları taktım takıştırdım, kendi kendime kurdum. Şimdi odanın ortasında öyle bir sağlam duruyor ki, çantayı kapıp ilk uçağa atlamak geliyor içimden ona baktıkça. Ama yılmıyorum. Burada yaşadığım eski zamanlarda kaçındığım bir başka şeyi de yaptım. Araba aldım. Adını Atilla koydum. 1989 model gri bir Toyota Corolla. Memnunum. Ne de olsa beni alıp uzaklara götürebilir Atilla. Yatak gibi değil yani. Beni göçebelikten çekip çıkaracak ne varsa ödümü koparıyor. O yüzden bir türlü uzun vadeli sözler veremiyorum. Mesela iş arayamıyorum. Sonra kontörlü telefondan normal hatta geçemiyorum. Çünkü normal hatta geçerken bir yıllık sözleşme yapıyorlar. Bir yıl boyunca her ay fatura ödemeye mecburum! Allah göstermesin! Bu arada kontörlere ödediğim para ile Güney Amerika’yı gezip dönebilirdim. Neyse şeytanın bacağını kırdım, normal hat bir numara bile aldım! Patanjali’nin Yoga Sutra’larında sözünü ettiği hayat düzenleyicisi yamalardan biri aparigraha. Bu yama bir canlıya, eşyaya, düşünceye, inanca, sevgiliye, dosta ve hatta belli bir karaktere yapışıp kalmanın hayatımıza getirdiği kısıtlamaları özetliyor. Sarılmamak, yapışmamak, sahiplenmemek anlamına geliyor. Hakikatten de hatırlıyorum yıllardır sakladığım, ama bir kez olsun dinlemediğim kasetlerimi atarken duyduğum ferahalama hissini. (i-poddan sonra cdleri de attım) Duygusal olarak yapıştığım ama artık kullanmadığım eşyalar, giysiler hayatımdan bir bir çıkarken de özgürlük hissi dalga dalga yayılıyordu. Üniversite ders kitapları ve defterleri dahil gereksiz herşey gidip de geriye sadece kullandıklarım kaldığında, içine ilk yaz güneşi dolan bir odada soyunup üzerine tertemiz çarşaflar serilmiş bir yatağa uzanmış gibi hissetmiştim kendimi. Sadelikte sükunet var malum. Aparigraha sadeliğe davet… İşte sonra bir yerde çizgiyi aşıp sadece gereksizleri değil, gözüme, sırtıma fazlalık görünen herşeyi atmaya başladım. Bir lokma bir hırka yaşayacakken o lokma ile hırkayı da gözden çıkardım. Ve şimdi görüyorum ki sımsıkı sarıldığım, yapışıp da geri vermeye yanaşmadığım aparigrahanın kendisi olmuş! Yoksa bir yataktan niye korkar insan? Bir kimlik yaratıyoruz kendimize. Genlerimiz, yetişme tarzımız, okuduklarımız, duyduklarımız, yediğimiz içtiğimiz, çocukluk hayallerimiz ve en çok da korkularımızla ilmek ilmek örüyoruz kimliğimizi. Sonra sımsıkı sarılıyoruz ona. “Ben böyleyim işte”. Varlığımızın tek kalesiymişcesine onu muhafaza etmek istiyoruz. Ben sabah insanıyım. Ben isyankarım, herkes ne yaparsa tam tersini yaparım. Ben muhafazarım, ben özgürüm vs vs vs.

Kalenin dışı kadar içi de akar değişirken, duvarları sağlam kalsın istiyoruz. Değişimin zorladığını, direnmenin ızdıraba yol açtığını görmeye yanaşmıyoruz. Hayattan yaş aldıkça direnç artıyor. Çünkü malum durağanlıkta güven var. Böylece kimliğimize yapışıp kalıyoruz. Savunma güçleri hali hazırda, en ufak bir yorumu, eleştiriyi saldırı olarak algılamaya yatkın halimizle kalemizi korumaya çalışıyoruz. (Bireysel kimliklerimiz kadar kollektif kimliklerimiz için de geçerli bu durum. Örnek isterseniz gazetelere bir göz atabilirsiniz!)

Ben de ne zamandır, nedendir bilinmez bir göçebe kimliği inşa etmişim kendime. Ağırdan alttan yavaş yavaş benliğime sızmış. Satır aralarında ve/veya satılarımda savunup durmuşum onu. O kaleyi hoş görmeyenleri ben hor görmüşüm. Taş taş üstüne taş eklerken özgürlüğümü teslim etmişim. Beni tutmak isteyenleri elimin tersiyle itip yola devam etmişim. Sonunda o kaleye kendimi kapatıp yapayalnız kalmışım. Yoksa on iki aylık sözleşmeden neden korkar insan? Yerleşmeye çalışıyorum işte son haftalarda. Daha önceki oynak yerleşmelerimden farklı bu seferki. Kaleyi yıkmayı gerektiriyor. Belli bir düzen yaratmaya, o düzene yapışmadan, kök salmaya çalışıyorum. Kök salmak demek tek bir yerde yaşamak zorunda olmak demek değil. Sadece belli bir düzene sadık kalmak. Hayatı bir ritme oturtmak. Organik, doğal içeriden gelen bir ritim. Biyolojik bir ritim. Bana yuva kurmamı fısıldayan bir ritim. Eh kolay olmuyor böylesine yerleşmek tabii, henüz bir yataktan bile korkarken!

AR80030_AR80030-R2-E008

Ahimsa, İstanbul ve Keyif

Bu yazının orijinali Mavi Orman kitabında yayımlanmıştır.

Şimdi bana sorsalar, Yoga yapmadığınız sabahları nasıl geçirirsiniz diye… Seve seve anlatırım…

Yatağıma gömülüp kitap okuyarak başlayan günlerin keyfini.

Güneşin kızılı odaya dolmuş ama ayazı pencerenin dışında kalmış bir İstanbul sabahında, yatağın ayak ucunda mırıl mırıl bir kedi, elimin altında otuzlu yaşlarımın favori erkeği Tom Robbins’in bir kitabı…ve belki üşenmemişsen o sabah, başucunda bir fincan kahve…

Kim takar o sabahın yogasızlığını!

Yeni yıla girerken yine İstanbul’da, yine bir dostun evinde misafirim. Artık kendimi teslim ettiğim bir hocam, ardımda bıraktığım bir sevgilim ve bir yıl boyunca çalışacağım yoga ödevim ve benden ders almak isteyen bir stüdyo dolusu öğrencim var. İstanbul’da ne kadar kalacağımı da, sonrasında ne yapacağımı da bilmiyorum. Neredeyse uçaktan iner inmez kendimi ders verirken buldum. Cihangir Yoga’nın sahipleri dostlarım Zeynep ile David bir aylığına Hindistan’a gidiyorlar. Onların yokluğunda geriye bir ben bir de Mey kalıyoruz. Bütün öğrenciler bize emanet.

Ama bu sabah dolunaydan ötürü yoga yok!

Eski Hatha yoga metinlerini yazan ustalar dolunay ve yeni ay günlerinde yogasana yapmayın, demişler. Haftanın altı günü çalışın ama yedinci gününde dinlenin diye eklemişler. Dahası, hanımlar kendi ay hallerinin ilk üç günü boyunca vücutları eğip bükeceklerine, sırtüstü yatıp dinlensinler de diye belirtmişler. Peki acaba yoga

hocalarını dört adet doksanar dakikalık ders verecekleri bir gün bekliyorsa o sabah kendi yogalarını pas geçsinler…demişler mi?

Öyle dememişler ama başka bir şey demişler: AHİMSA.

Ahimsa derli toplu ilk yoga kitapçığının yazarı Patanjali’nin hayatımızı anlamlı kılmamız için önerdiği yollardan bir tanesi. Bu yollara Yama deniyor. İlk yama Ahimsa. Öldürmemek, zarar vermemek anlamına geliyor. Öldürmemek, yaralamamak, incitmemek, kırmamak, koparmamak, zedelememek, kavga etmemek, zorlamamak. Ahimsayı özetle, hayatlarımızı şiddetten arındırmak olarak düşünebiliriz. Kelimelerimizden, düşüncelerimizden, ilişkilerimizden şiddeti çıkarmak. Kendimize ve diğerlerine karşı hassasiyet gösterip, hoşgörülü ve anlayışlı davranabilmek. Yoganın başlıca amaçlarından biri fiziksel, psikolojik, duygusal hislere doğru bir farkındalık yaratmaksa, hissizleştiğimiz şiddet anları bu amaca tam ters düşüyor. (Gazetelerde okuduğumuz şiddet olayları karşısında duyduğumuz acı, öfke, çaresizlik ve şaşkınlığın özünde insanların nasıl bu kadar hissizleşebildiklerini anlayamayışımız yatmıyor mu? Bir insan bunu bir diğer insana (ya da hayvana) nasıl yapabilir?) Ahimsa ilk Yama. Yani yoganın doğru çalışılması için önerilen öncelikli prensip. Ahimsa prensibini uygulamak kolay görünse de, iş seçtiğimiz sözcüklere (ve ses tonumuza), alışkanlıktan vardığımız yargılara ve bedenimizle kurduğumuz ilişkiye gelince farketmeden ne çok şiddet uyguladığımızı fark ediyor muyuz? Kendimize ve diğerlerine karşı.

Bedenimizi ele alalım. Çocukluktan itibaren bedenlerimizi zorlamaya o kadar alışıyoruz ki, içimizden gelen uyarı sesini kulaklarımız duymaz oluyor. Sadece yogasana sırasında değil, spor yaparken, bir randevudan diğerine koştururken, altından kalkamayacağımız kadar iş üstlernirken, az uyur, kötü beslenirken hep harab ediyoruz kendimizi. Kendimizi zorlamak kendimize şiddet uygulamak demek. Hani nerede Ahimsa? İstanbul her ona dönüşümde yoğunluğuyla beni/bana çarpıyor. İstanbul yoğun. Trafik yoğun. Yükselip alçalan hisler yoğun. Hava yoğun. Sokaklar yoğun. Sesler yoğun. Haberler yoğun. Günler yoğun. Programlar yoğun. Duygular yoğun! Dersler yoğun. Yoğun yoğun…

İlk haftam bitmedi içi

hareket etmeye çabalarken. ZORlanıyor. Yoğunlukta boşluk yok. Boşluk yoksa hareket imkanı yok. Boşluk yaratmam, kendime bakmam gerekiyor. Yediklerime, uyku saatlerime, harcadığım enerji miktarına, sosyalleşme saatlerime dikkat ediyorum. Yoksa kaptırıp gidiveriyor insan kendini malum. Ve koşturmaya o kadar alışıyoruz ki, içimizden gelen uyarı sesi boğulup gidiyor. İstanbul’da yaşayıp giderken -özellikle kendimize- Ahimsayı unutmak ne kolay! Hatırladığımızda ise, işte böyle sabahlarda, gün doğarken mata adım atmak yerine Tom Robbins’e uzanmak… Ah ne keyif ne keyif!

Ahimsayı seviyorum.

Hoşgeldim İstanbul’a!

18699962_2002212953334179_2397066821371659641_n

Büyüklüğüme Mektuplar

Bu yazının orijinali Mavi Orman kitabında yayımlanmıştır.

Çocukken bizim eve misafir geldiğinde, annem muhakkak o misafirin beni ziyaret etmesini isterdi.

Böyle zamanlarda, dış dünyaya kapalı odamın hafif aralık kapısından önce bir baş uzanır, sonra misafirin kendisi, ne yapacağını bilmez bir halde, belli ki pek istenmediği o dünyaya adım atardı. Ben oyunum kesintiye uğradığı için sıkkın, misafir sıkıldığımı gizlemediğim için çaresiz, karşılıklı dururduk. Oysa bilirdim ki beni doğal ortamımda izlemek ister misafir. Ne duydu ise hakkımda, kendi gözüyle görmek ister. Ne var ki odada bir başkası varken (o başkası bir çocuk bile olsa) kendi dünyama dönmenin yolunu bilmediğimden, sıkıntılı sessizlik uzar da uzardı. Sonunda annemin misafir arkadaşı olmadık bir adım atarak kendini benim dünyama katmaya kalkışır ve varlığıyla kesintiye uğrattığı etkinliğin ne olduğunu araştırmaya başlardı. Ve işte o zaman hepsinin gözleri ya kara tahta karşısına sıra sıra dizilmiş bebeklerime ya da masama yayılmış tükenmez kalem satırlı saman kâğıtlara kayardı.

Zaruri ziyaretlerini noktalamak için fırsattı anneme seslenmeleri belki:

“Ah canım! Nilüfeeeer… yazar olacak bu senin kızın!”

“Bak bak şu sıralara dizilmiş bebeklere…Annen gibi öğretmen olucan di mi kız?”

Canım sıkılırdı bu yorumlara. Hem de pek fena. Sinir olurdum! Yazmadan duramıyordum ve bütün oyunlar evet okulculuğa dönüşüyordu en nihayetinde ama büyüyünce ne yazar ne de öğretmen olmak istiyordum. Bunlar zaten bildiğim işlerdi. Bilmediğim sulara yelken açacaktım ben büyüyünce. Mesela astronot olacaktım. Olmadı uzay bilimi ile ilgili bir iş. O da olmazsa (matematik gerekiyormuş) oyunculuk vardı istikbalimde. Yazarlık ve hocalık değil ama! Şimdi hayatıma bakıyorum ve annemin odamda kıvranan ahbaplarına selam etmekten kendimi alamıyorum.

Bildiğimi içimle harmanlayıp kağıda dökmek… Bildiğimi içimle harmanlayıp öğretmek… Kendimi doğru yerde, eksiksiz, tastamam hissettiğim iki eylem, iki evim! Bütün direncime rağmen ikisi de her yaşımda benimle birlikte geldiler. Tatmin bulamadığım işler peşinde koşarken onlar bir köşede sıralarını beklediler. Şimdi hayatımın üç köşesinin ikisini onlar tutuyor. Yazmak ve öğretmek…

Üçüncü köşe ise yoga. Üçgenin üç köşesi birbirlerini tamamlayarak kendimi, diğerini, insan denen yaratığı, varoluşu, kainatı, Yaradan’ı keşfetmeye doğru götürüyor beni. Her keşif bir keyif.

Zen Budistlerinin inancına göre gün gelip de varacağımız bir duraktan bakar dururmuşuz şimdiye. Kendi geleceğimizden bir ses konuşurmuş kulağımıza. Büyüklüğüme mektuplar yazardım çocukken. Hayallerimi gerçekleştirecek tek bir insan vardı. Ne annem, ne babam… Büyüklüğüm benim tek kahramanımdı. Ona kendimi anlatmakla başladım işe. Yazmayı öğrenndiğim gün annemin hediye ettiği hatıra defteri kısa zamanda bir kendimi deşme -ve belki de yaratma- arenasına dönüştü.

İşte taa o zamanlardan beri yazmak beni içime çevirir durur. Yazılarımı büyüklüğümden başkası okusun diye yazmadım hiç. Yazamadım. Sayfa sayfa hikayeler, romanlar yazarken dışarı açılmayı değil, kendime kaçmayı amaçlıyordum. Ve hep devam etti yazı. Defterlerim yanımda gezdiler memleket memleket, mahalle mahalle, ev ev. Kafelerde, restoranlarda, çay bahçelerinde hep çantalarımda dolaştılar.

Şimdi kendimi ifşa etmek utandırıyor beni. Sonra kendimden utandığım için utanıyorum. Sonra da kendimden utandığım için utandığıma utanıyorum. Böyle gidiyor işte utanç… Halka halka. Bu yüzden en başından beri kilitli günlükleri çekmecelerin gizli bölmelerinde sakladım. Gizli saklı bir şey yaptığımdan da değil. Binlerce sayfanın arasına sakladığım esas benliğim idi. Kimseler bilmesin istedim içeride olup biteni. Bu yüzden en yakınıma bile açamadım günlüklerin kilidini yıllarca. Bir maskenin ardında gizledim yüzümü.

Bu yazılar hayatımda yeni bir adım.

Kilitli günlüklerimi açıyorum.

Aklımda binbir soru…

Kendini kendine anlatmak bile zor işken, kendini bir diğerine anlatmak nasıl olur? Süzerek, oynayarak değil, soyunarak anlatmak. Kilidini kırıp günlüğünü uzatmak, “al oku” demek bir dosta nasıl olur? Peki, kişinin kendini tanımadığı insanlara açması, onların önünde ağır ağır soyunması neleri getirir beraberinde? Düşüncesiyle bile yanaklarıma al basıyor.

İşte bu yüzden, al bastığı için yani, günlüklerimi size yüksek sesle okuyacağım. İçimi

dışarı çevirmek, çevirirken dışarı dökülenleri, öfkeleri, üzüntüleri, sıkıntıları, al bastıran utanmaları, sinirli kahkahaları, sonu gelmez gözyaşlarını toparlayıp bağrına basmak nereye götürecek beni?

Merakım kabarıyor.

O yüzden yazıyorum.

Geleneksel Hint yoga eğitiminin üç temel direği Guru, Şastra ve Sadhu Sangha. (Aynı üçlü temel Budizm’de Budha, Dharma ve Sangha olarak geçer) Guru, usta ya da hocadır. Öğrenciyi kendi kendisi ile yüzleştirmenin inceliklerini bilen, onu elinden tutup en derinine giden yola sokan, kendisi de bu yolda yürümüş ve hayatın değişkenliği karşında sağlam durmayı başarmış üstad kişi. Guru. İkinci temel direk şastra, yani yazılı metinler. Hem tarihi yazıtlar hem de günümüzde yazılmış kitaplar eğitimin şüphesiz önemli parçaları. Üçüncü temel direk Sadhu Sangha ise öğrencinin birlikte büyüdüğü diğer öğrenciler cemaatini anlatır. Sadhu’nun kelime anlamı “kutsal kişi” dir. Sadhu Sangha’yı bir tekkenin dervişleri gibi de düşünebilirsiniz. Sadhu Sangha aynı yola baş koymuş ve genelde aynı hocanın öğrencisi olan veya aynı öğretiyi benimsemiş (ama seviyeleri farklı) insanlardan oluşur. Yoga eğitimi sürerken sadhu sangha ile çevrelenmiş olmak, iyi bir hocaya sahip olmak kadar önemlidir. Ortak paydası yoga olan dost cemaati yani sadhu sangha karşısında kendini anlatmak derviş yolunun olduğu gibi yoga yolunun bir parçası. Sadhu sangha karşısında soyunan öğrenci, her bir dostun gönül gözünden kendini bir kez daha görme şansını elde eder. Her bir dost gözü bir katman daha derinine çeker kişiyi. Oradan yukarı utançla, öfkeyle, gözyaşı ve bazen kahkahayla çıkar belki, ama ne çıkarsa çıksın, dost gözünün gücü yargıyı un ufak etmeye yeter. Günlüklerimi benimle okuyan tüm dostlar bu yolda benimle yürüyen sadhu sanga’nın ta kendisi. Tanışmasak da yolumuz bir.

Dost cemaate konuşmak keşiflerin en derinine götürebilir bizi. Ben de bu yüzden kırıyorum günlüklerimin kilitli kapısını.

Büyüklüğüme yazdığım mektuplarım daha yeni postadan çıkıyorlar. Bana yazan çocuğa sözüm var. Onun hayallerini gerçekleştireceğim. İşte o yolda yürürken tecrübe ettiklerim, öğrendiklerim, öfkelerim, fink atan fikirlerim, sonu gelmez yolculuklarım, aşklarım ve bütün merakım ile yogalı günlerim…

Dilim sürçer ise şimdiden affola!

IMG_2227 (4)

Pozitif Dergisindeki Röportaj

Yaprak Çetinkaya ile Pozitif dergisi için yaptığımız röportajı buradan okuyabilirsiniz.

014_019_defne_suman_POZ

Bir kendine kavuşma hikayesi

Yoga eğitmeni Defne Suman, yazın bu sıcak günleriyle aynı adı taşıyan kitabında aile sırlarının ve hiçbir şey yokmuş gibi yaşamanın ağırlığından özgürleşen kahramanı Melike ile birlikte okuyucusunu da hafifletiyor.

YAZI: YAPRAK ÇETİNKAYA

Defne Suman ile birkaç yıl önce röportaj için bir araya geldiğimizde konumuz yoga idi. O akademik kariyerini bırakıp kendini gönüllü işler yaparak yollara vurmuş ve sonra yoga ile buluşmuş, yıllar sonra da yoga hocası olmuştu. Blog yazıyordu, yazılarını Mavi Orman adlı kitapta derlemişti. Ardından ilk romanı Saklambaç gelmişti. Su içer gibi okuduğum, kendimden hissedişler bulduğum bu roman, 2000’li yıllarda bir ailenin hikayesi aracılığı ile bize ülkedeki inanç çatışmalarını anlatıyordu. Ardından Emanet Zaman geldi. Çıkar çıkmaz Defne’nin değerli imzası ile masamdaydı. Yine su içer gibi okudum, uzun yıllarımı geçirdiğim İzmir’in 1905-1926 yılları arasındaki yaşamlarına farklı perspektiflerden bakmak besleyiciydi. Ve şimdi raflarda Yaz Sıcağı var. Önümde okunmak için sırasını bekleyen kitaplardan kibarca izin aldı ve en öne geçiverdi, yine bir solukta okundu. 40 yaşındaki Melike, hiç hesapta yokken geçmişle, aile sırları ile yüzleşiyor, yol onu Kıbrıs’a götürüyor. Katman katman açılan hikayede Melike geçmişi affederek kendine kavuşuyor.

Sana göre “Yaz Sıcağı” bir kadının mı, bir ailenin mi yoksa bir ülkenin mi hikayesi? Yoksa hiçbiri mi?

Hem hepsi, hem hiçbiri… Yaz Sıcağı, bir kavuşma hikayesi. En basitinden, bir baba ile kızın kavuşması olarak okuyabilirsin. Kıbrıs düzeyinden okursan, ayrılan toprakların ve ayrılan halkların birbirine kavuşması ya da kavuşma hayalinin hikayesi. Daha ince katmanlarına indiğin zaman kadınla erkeğin kavuşması çünkü karakterimiz Melike aslında babası yüzünden hiçbir erkeğe kavuşmayı seçmiyor, erkeklere kavuşamıyor. O yüzden aslında onun babasını affetmesi sonucunda erkeğe kavuşmasının hikayesi. En derin katmanına inersen de kişinin kendine kavuşması… O da aile sırları çözüldüğü zaman oluyor. Yani ailesinin sırlarının kendisi tarafından çözüleceğini, sonraki kuşaklara kendisi tarafından aktarılacağını düşündüğü anda kendine de kavuşmuş oluyor.

Aile geçmişleri, aile sırları kişisel gelişim uygulamalarında çok konuşuluyor. “Aile geçmişinizi sorun, araştırın, gelecek nesillere aktarmayın” deniyor. Senin ailen de sırlarla dolu mu?

Bilmiyorum. Yeni bir romana başladım şimdi. Onu yazarken geldi birden aklıma. Benim hiç tanımadığım dedemin, yani babamın babasının hakkında çok az konuşulur. Onunla ilgili, “Hamamda ölmüş” gibi bir söylenti vardı. Konuyu biraz sıkıştırdığımız zaman “Hayır canım önce hamama gitmiş, sonra evde kalp krizi geçirmiş. Hayır, hamamda onu birisi öldürmüş” gibi birtakım şeyler söyleniyordu. İnsan bilmez mi babasının nasıl öldüğünü ama bilinmiyordu. Orada büyük bir sır olmasa da belli ki esrarengiz bir durum var. Bence her ailede bu tip konuşulmayan, konuşulması tabu haline getirilmiş şeyler var. Ama niye konuşulmadığını da bilmiyoruz. Bu sorunun cevabını neden bilmiyoruz? Neden bilmediğimi bilmiyorum ama bilmemem gerektiğini biliyorum. Bu olağan bir şey, içimizde kayıtlı olan bir his aslında.

Bunlar aslında insanın hayatını etkileyen şeyler değil mi?

Kesinlikle. Bu içerde kendini tekrarlayan bir kayıt gibi aslında: “O konuda konuşma! Bu konu konuşulmaması gereken bir konudur.” Buna benzer başka konular çıktığı zaman ortaya –mesela kendi babamın ölümü- ben yine konuşmamam gerektiğine inanmış oluyorum. Nereden geliyor bu inanç? Çünkü babam ve halalarım kendi babaları hakkında konuşmamayı seçtiler ve bana şunu öğrettiler: “Bir baba öldüyse onun ölümü hakkında konuşmayalım.” Bunu bir kural olarak söylemiyorlar tabii ki ama çocuk onu kapıyor bir şekilde.

Melike karakteri 40 yaşında…. Bir gün bir anda artık genç olmadığını içi sızlayarak fark ediyor. 40 yaş senin için ne ifade ediyor?

Bir yandan çok güzel bir yaş. Bence bir kadın olmak için en güzel yaşlar 40’lar. Annem de söylemişti bunu bana; “40’lı yaşların en güzel yaşların olacak” diye. Buna kesinlikle katılıyorum. Hem olgunluğun hem de güzelliğinin doruğuna eriyorsun. Artık o gençliğin şüpheleri, özgüven sorunları, tereddütleri geçmiş oluyor. O açıdan çok güzel ve keyifli bir yaş. Bir taraftan da “Ya bundan sonrası?” diye düşünüyorsun. Bundan sonra gelecek olan yaşlarda şu anda sahip olduğun o zirvedeki güzellik olsun, gücünü güzellikten almak olsun yavaş yavaş düşüşe geçecek. İster istemez bunu biliyorsun. Bunun da bir sarsıntısı, şüphesi sarıyor ufak ufak. Senin de az önce anlattığın, o dikkatini çeken sahne benim için de çok değerliydi. Oradaki his, benim birebir yaşadığım bir histir. Diyor ki “Hayatımın yarısı o kadar hızlı geçti ki, bir bu kadar daha kaldığına inanamıyorum. Topu topu elimde şu kadar mu kaldı?” Sıfırdan 40’a kadar geçen süre çok kısa, çocukluk gibi bir şeymiş aslında. Bu beni çok yoklayan bir histir.

Geçenlerde gittiğim seminerde rakamların bizi kodladığına değinildi. Yaştan biraz bağımsızlaşmak gerek belki…

Tabii. Ben de fark ettim. 40 diye kodladığım şeye geldiğim zaman aslında onun öyle olmadığını fark ettim. Yine kendimi çok genç hissediyorum. Dünya kadar yapacak işim var. Şunu hatırladım; Joan Baez’i ilk kez sahnede gördüğümde 1988 yılıydı. O zaman 47 yaşındaymış ve ben ununu elemiş, eleğini asmış bir kadın gibi düşünüyordum onu. Oysa aradan 30 yıl daha geçti. Ve o yıllar boyunca aktif bir şekilde çalıştı ve hala da çalışıyor.

Kitaplarında iyi ailelerden gelen iyi eğitimli kadınlar var. Ama bir türlü potansiyellerini tam olarak kullanamamışlar. Mesele sadece kadın olmak mı? Bu konuda neler düşünüyorsun?

Evet benzer hikaye üç romanda da var. Benim içimde de var. Yogadan önceki zamanlarımı hatırlıyorum ve yogaya başladıktan sonraki o tatmin, huzur, kendine kavuşma hissini biliyorum. Bu kendiyle kavuşma gerçekleşmediği zaman insan ne olursa olsun bir tatminsizliğin kucağına düşüyor. Birçok kadın kendini oyalayabiliyor. Kendini işine, çocuğuna, eşine, ev işlerine, para kazanmaya veriyor. Şanslıysa o boşluk fark edilmeden ömür geçiyor. Veya bir yaşta çat diye vurabiliyor ancak o yaşta da çok geç kalınmış olabiliyor. Ben karakterleri hala bir şeyler yapabilecekleri yaşlardayken tutup, o dönüşümü yaşamaları için bir alan yaratmaya çalışıyorum. Mesela biri hep başkalarını suçlamış tatminsizliği için. “Benim tatminsizliğimin nedeni sensin” ya da “Hayatımda şu gelişmeseydi daha mutlu bir kadın olabilirdim” den birdenbire uyanıp “Hayır, aslında hepsi benim seçimim ve şu anda mutlu ve tatminkar olmayı ben seçebilirim”e dönüşümünü anlatmaya çalışıyorum. Bu da yogayla çok iyi gidiyor. Derslerimde de bunu söylemeye çalışıyorum: “Bırakın hayatınızı suçlamayı, dönün içinize bakın. Orada bulacaksınız.”

Kitapta çocuk doğurmamakla ilgili bir bölüm vardı. “Çocuk istemiyorum” fikrinin aslında özünden gelmediğini fark ediyor Melike…

Orada müthiş bir öfke çıkıyor. Aslında istemiş. İlk defa birisi “Benden bir çocuğun olmasını ister misin Melike?” diyor. Önce hep alıştığı olumsuz tepkiyi veriyor. Ondan sonra “Aslında bu dünyaya bir çocuk daha getirmenin ne gereği var?” diyor. Demek ki kafasına işlemiş. Ama ondan sonra esas his olarak o kayıp öyle bir çöküyor ki içine, öfkeyle yastıkları tekmeliyor. Yastıklardan çıkan kuş tüyleri kafasından aşağı dökülürken o sırada regl oluyor o sahnede!

Sen bu dünyaya çocuk getirmekle ilgili ne düşünüyorsun?

Ben bir süre uğraştım ama olmadı. Bence 35 yaşından sonra çocuk sahibi olma çabalarımızda tabii olmayan bir taraf var. Yani ona göre tasarlanmış değil kadın vücudu. Ama bazılarımızda oluyor, bazılarımızda olmuyor. Eğer olmuyorsa, bunu çok zorlamamak gerektiğine inanıyorum. Çünkü bir sebebi vardır. Bunu sadece fizyolojik olarak söylemiyorum. Yaş olarak da baktığında sen 50’li yaşların sonuna yaklaşırken, o çocuğun ergenliğe girmesi zor bir şey. Psikolojik olarak kuşakların birbirine biraz yakın olması gerektiğini düşünüyorum. O kadar fazla kuşak farkının uzun vadede sağlıklı bir aile modeli olmadığına inanıyorum.

Aslında sormak istediğim şu: Bu dünya çok kötü ve ben buraya bir can getirmek istemiyorum yaklaşımına katılmıyorum. Sen öyle görüyor musun dünyayı?

Hayır, çocuk için değil ama kendim için olabilir. Bana öyle bir stres kaynağı olacak ki bu dünyada bir çocuk büyütmek. Bu egoist sebepten dolayı yapamam gibi geliyor. Dünya korkutucu bir yer ve ben o çocuğu nasıl koruyabilirim diye düşünüyorum.

Az önce gücünü güzellikten almaktan bahsettin. Sen şu anda gücünü nereden alıyorsun? Yogadan mı, yazarlıktan mı, güzellikten mi?

Hepsinden aslında; bireyselliğimden bence. Bir birey olarak sağlam durduğum yerden alıyorum. Oraya da çalışarak, çabalayarak, etimle tırnağımla geldiğime inanıyorum. Allah vergisi bir şekilde sağlam durmuyorum. Çoğumuz gibi özgüveni son derece düşük bir genç kızlıktan gelip, yazdıklarını saklayan 20’li yaşlarda bir genç kadına dönüşüp sonra yavaş yavaş, kendimi çalışa çalışa birey olarak sağlam durmamdan ve cesaretten geliyor bence. O da neyin cesareti? Beni yanlış anlarlar korkusunun gitmesi, beni ayıplarlar korkusunun gitmesi, bir de beni böyle de sevecekler inancının güçlenmesi. O korkuların hepsi aslında sevilmeme korkusu. Yanlış anlayacaklar, ne olur? Sevilmeyeceğim. Ayıplayacaklar, ne olur? Sevilmeyeceğim… Aslına beni sevecekler inancı güçlendiği an varlığımla sağlam bir şekilde duruyorum. Gerçekten de o zaman insanlar seni seviyorlar. Belki sevgi çok büyük bir laf oldu ama beğeniyorlar, takdir ediyorlar ve etrafında olmak istiyorlar. Onlara sunduğun kitapsa, dersse, ne sunmak istiyorsan onu almaya daha açık hale geliyorlar.

Melike karakterini yazmak bile “Aman kimse bir şey der mi?”yi önemsemediğini gösteriyor. Çünkü kocasını aldatan, hem de günübirlik ilişkilerle aldatan kaç kadın karakter okuduk bugüne kadar?

Onu düşündüm ben de. Böyle bir karakteri ben Türk edebiyatında görmedim. Ama bu kadın yok mu? Bir Melike karakteri yok mu? Çok var. Bana o kadar çok okur mektubu geldi ki, “Tam da düşündüğüm şeyleri yazmışsın ama ben dile getiremedim”,“Tam da yaşadığım hayatı yazmışsın ama ben bunları kağıda dökmeye cesaret edemem…” gibi. Aslında böyle çok kadın var; ya fantezi boyutunda ya da gerçeklik boyutunda.

Üç hikayede ayrılık, ayrışma, toprağından, adından, kimliğinden koparılma hikayeleri var. Yazmadan önce bunlar hep bir sızı mıydı içinde?

Evet, ben 14 yaşındayken Dido Sotiriyu’nun “Benden Selam Söyle Anadolu’ya” adlı kitabını okuyup hüngür hüngür ağlamıştım. Gece uyumadan önce okuyordum, annem ağlama seslerini duyunca ne oluyor diye geliyordu. Belki o belki daha öncesi, bilemiyorum ama şunu bir düşün, hangimiz topraklarından kopmadı? En azından ailede birisi, en iyi ihtimalle söylüyorum, çok sevdiği evinden koparılıp başka bir toprağa zorla, mecburen çok büyük bir korku hikayesini arkasında barındırarak getirilmiş. İkincisi, merakım biraz da sosyoloji okuduğum için. Sosyoloji de toplumun psikolojisini öğrenmek ya da toplumun bilinçaltını anlamak için iyi oldu. Toplumun bilinçaltı bu kayıplardan çok etkileniyor. Bunun mutlaka etkisi olmuştur.

Gelen yorumlar nasıl peki? Farklı bakış açılarına kızan oldu mu?

Hayır, hiç olmadı.

Bakış açısını değiştirdiğini söyleyen oldu mu?

Aslında “Emanet Zaman” için çok geldi bu yorum. “Ben hiç İzmir’i, 9 Eylül’ü, İzmir’in Türkleşmesini böyle düşünmemiştim” gibi yorumlar çok geldi. “Yaz Sıcağı”nda Melike, kadının özgürleşmesi, özgürleşememesi, bizim sözde özgür kadınlar olarak aslında ne çok baskılar yaşadığımız gibi konularda yorumlar geliyor. Bu gece Kıbrıs’a gidiyorum, bakalım nasıl yorumlar gelecek. Kuzeye gidiyorum, güneye de gideceğim. Ekim-Kasım gibi Yunancası da çıkıyor kitabın. İki taraftan da insanların girebildiği Birleşmiş Milletler bölgesinde bir etkinlik düzenliyoruz. Kıbrıs bir taraftan bize çok yakın bir yer, bir yandan da üstü kapatılmış bir aile sırrı aslında. Eğer “devlet baba” diye biri varsa, onun bizden sakladığı bir sır var orada. Ve biz hem biliyoruz hem de bilmiyoruz. Tam da az önce bahsettiğimiz gibi aslında; hakkında konuşmamamız gerektiğini biliyoruz. Ama ne olduğunu da bilmiyoruz ve geçiştiriyoruz.

014_019_defne_suman_POZ

Baba ve anne figürlerine gelelim. Baba figürüyle bir derdin var mı?

Her kızın herhalde vardır. Babam hayatımda yoktu, onu özleyerek büyüdüm. Hatırlayacağım kadar geç ama iz bırakacak kadar erken yaşta, 7-8 yaşlarımda evde yoktu babam. Sır olarak saklanıyordu, “İş gezisinde, Amerika’da, gelecek” deniyordu. Ama hep de fısır fısır bir şeyler konuşuluyordu. Sonradan anlaşıldı ki babam aslında başka birisiyle birlikte; onunla yaşıyor ya da onunla gidiyor nereye gidiyorsa… Sonra tüm bunlar açıldı tabii. Annem ve babam boşandılar. Sonra ikisi de çok sevdikleri insanlarla evlendiler. Fakat o iki yaş bende çok derin izler bıraktı. Bir eksiklik, güvensizlik, evde babanın olmayışı, bir apartman dairesinde, gerçekten fiziksel anlamda beni etkiledi. “Eve birisi girecek ve annemle beni öldürecek” korkusuyla geçen geceler oldu. Babayı özlemek ve bunu hiçbir zaman kendime itiraf etmemek, bu da var. “Defneciim iyi misin?” dediklerinde “Ben iyiyim, zaten daha mutluyum, annemin yanında yatıyorum” gibi söylemlerle kendimi güçlü gösterip ve o hasretin, o özlemin üzerini örtmüşüm.

Ne zaman çıktı ortaya?

Bence bu kitapla ortaya çıkıyor. Benim babam intihar etti. Ben o zaman da hiçbir şey hissetmedim. “Ne yapalım canım, kendi seçimi” diyerek yine aynı mertlik içinde durdum. Ta ki bu kitabı yazana kadar. Babamın eşi kitabı okurken bana, “Babanı ne kadar çok özleşmişsin Defne” dedi. Ben o zaman da “Yok canım” diyecektim ama şunu fark ettim. Evet ne çok özlemişim! Şimdi biz kitabı Yunanca’ya çeviriyoruz. Tercüme ediliyor ve ben de satır satır okuyorum tercüme doğru mu diye. O zaman görüyorum ne çok babam var, detaylarda ne çok onu hatırlamışım.

Kitaplardaki karakterler nereden geliyor? Bana sanki birilerinin yaşanmışlıklarının enerjisi yazarların kalemine sızıyor gibi geliyor. Var mıdır bu deneyimlerin gerçeğini yaşayan?

Hem var, hem yok. Dünya kadar okur mektubu geliyor. “Melike benim ruh ikizim” diyorlar mesela. Bir sürü insan kendini Melike ile özdeşleştiriyor. Yani diyebiliriz ki hepimizin bir Melike tarafı var. Diğer taraftan düşündüm, acaba bunlar ruhlar mı hakikaten? Ben medyum gibi onları mı yazıyorum? Ama hayır, sonuçta hepsi benden geliyor. Her şeyi parça parça ayırdığın zaman, Orhan’ı da al, Petro’yu da al, Melike’yi de al, Sinan’ı da al, hepsi benim. Dışarıdan bir karakter hayal edeyim ve onun özelliklerini Sinan’a vereyim demiyorum. “Ben Sinan olsam şimdi ne yapardım acaba?” diye düşünüyorum. Gustave Flaubert, Madame Bovary için “Nereden ilham aldınız, tanıdığınız birinden mi?” sorusuna, “Hayır. Madame Bovary benim” demiş.

Her birimiz bu kadar zenginiz aslında…

Bence yazının en güzel tarafı insanın içini büyütmesi, bütün bu karakterlere yer açması. Yüreğin büyüyor. Bu da sevmek demek.

Bloğunda şu başlığı gördüm: Yoga mı yazıdan yazı mı yogadan? Hangisi?

Benim için yazı hep vardı. Annem ilkokul 1’deyken günlük almıştı. O zamandan beri yazıyorum. Ama edebiyat yogadan diyebilirim. Evet, siyah-beyaz sınırları içinde yazarsın ama dünyamı dönüştürecek şekilde bakabilmek yoga sayesinde oldu. Edebiyat da o, yani bildiğin şeyi tersinden okuyabilmek, ters yüz edebilmek, detaylarına bakabilmek, olayı başka bir perspektiften bir daha yazabilmek. Bunlar edebiyatın büyülü tarafları. O, ancak yogadan sonra geldi bana. Şöyle bir yazı tipi var: Olması gerektiği gibi yazmak. Lisede yazdığımız kompozisyonlar mesela. Ben çok iyi yazardım çünkü olması gerekeni anlamıştım. Bir de olanı yazmak var. Olanı yazmak çok daha cesaret isteyen bir şey ve bazen olması gerekeni hiç tutmuyor.

Yaratım sürecini merak ediyorum. Hızlı yazıyorsun değil mi? Yazma şartların nedir?

Evet çok hızlı yazıyorum. Yazarken bir düzen olması gerekiyor. Eğer metin bilgisayardaysa, her gün onu mutlaka açıp bir paragraf eklemem gerekiyor. Bu kesintiye uğrarsa metin ölüyor. Bir sürü ölü metin var benim bilgisayarımda. Başlanmış ve ölmüş çünkü ben onu ziyarete gitmemişim. O yüzden günde bir kere onu ziyarete gitmem gerekiyor. İkincisi, sürekli okumak. Sürekli iş edinip iyi edebiyat okuman lazım. Ne okursan onu yazarsın. Nasıl dikkatli besleniyorsak, beyne girecek edebiyatın da saf olması gerekiyor. Muhakkak okuyorum dilim açılsın diye. Ayrıca beni kimsenin rahatsız etmemesi çok önemli. En azından üç saat. Evde yazıyorsam, eşime de söylüyorum “Bir ihtiyacın varsa şimdi söyle, yoksa üç saat yokum” diye. İnterneti ve telefonu kapatıyorum. Mutlaka büyük kulaklıklarımı takıp müzik dinliyorum. Bu demek değil ki hep yazıyorum; arada tıkanıyorum, kalkıp kendime kahve yapıyorum. Ama kimseyle konuşmamam lazım. Eğer konuşursam kaçıyor çünkü. Bazen kahve yaparken aklıma bir şey geldiğinde kahveyi bırakıp hemen aklımdakini kağıda döküyorum.

Dışarıda da yazıyor musun?

Evet, çok da severim dışarıda yazmayı. Bir kafeye gittiğimde de yine kahveyi söylüyorum, kulaklıklarımı takıyorum ve yine kimseyle konuşmadan, konsantre olarak yazıyorum. Daha bile rahat yazdığımı söyleyebilirim. Yerdeki toza takılmıyorum, bir çamaşır koyayım demiyorum. Bir de sabahları yoga yapmam gerekiyor. Çünkü hayal gücü bir şekilde hikaye üretmiyor. Sabah yoga yapmamın buna çok etkisi oluyor. Yoga yaptıktan sonra avare zaman geçirmem gerekiyor. Boğaz kıyısında bir yürüyüş, bisikletle parkta bir tur gibi. Yine tek başına olması gerek avare zamanın.

Hangi yogayı yapıyorsun sabahları?

Ben Shadow yoganın öğrencisi ve hocasıyım. Serilerimiz var, her sene hocamız ihtiyacımıza göre değiştiriyor. Onu çalışıyorum. Aynı seviyeye gelmiş bütün öğrenciler aynısını yapıyoruz. Sonuna da senin vücuduna uygun bir şeyler veriyor, onları uyguluyoruz. Bir saat yapılıyor o seri. Yoga dediğim hem hareket, hem meditasyon, hem nefes. Set bittiği zaman hepsi yapılmış oluyor.

 

014_019_defne_suman_poz_2.jpgAİLENİN HİKAYESİNİ KADIN AKTARIR

Yaz Sıcağı’nda hikayenin kadınlar tarafından anlatıldığında dair, yani “Söz kadınındır” diye bir iddia var aslında. Bu aslında bence içimizde kayıtlı bir bilgi. Melike diyor ki: “Babamın neden Cem’i (ağabeyi) değil de beni çağırdığını anlıyorum.” Çünkü bir hikayeyi ancak bir kadın anlatabilir. Ve o aileyi özgürleştirecek olan kişi de o kadın. Cem’in kızı Sofia da hikayeyi devam ettirecek. Artık erkeksi alanlarda güç kazanmak yerine kadınsı alanlarda güç araştırıyoruz ya, bu hikaye anlatıcılığının da hatırlanmasında fayda var. Ailenin hikayesini kadın taşır ve aktarır.

KİTAPLAR İNSANLARI BİRLEŞTİRİYOR

Romanlar da yoga gibi birleştirir mi?

Bence birleştirir. Dün İzmir’de kaldığım otelin lobisine bir okur imza almaya geldi. Küçük çocuğu varmış, onu bırakmış ve imza almaya gelmiş. Birleştirdi bizi yani. O kadar çok okurla buluştum ki. 2007’de ilk bloğumu yayınladığımdan beri etrafımı saran insanlar, benim yeni çevrem ve dostlarım yazı sayesinde hayatıma girdi. Kitaplar insanlar arasında köprü kuruyor. Şu anda yatay düzlemde biz buluşuyoruz, romanlar sayesinde. Ama dikey düzlemde Oğuz Atay’la da Tanpınar’la da kitap sayesinde buluştum. Bir açıdan da benden sonraki kuşaklara da bu kitap sayesinde kavuşacağım.

Atölye Yeşil hakkında duyurularını gördüm. Bir hayalin gerçek oluyor galiba. Nasıl bir oluşum?

Benim hayalimdeki yoga, kişisel gelişim, hareket sanatları okulu. Türkiye’de yoga hocası olarak mücadele ettiğim bir durum var. O da hocayla öğrencinin kopukluğu. Yoga, spor salonuna gittiğinde o anda ders varsa girilecek bir şey değil. Hocayla öğrenci arasındaki ilişki en önemli bağ. Ondan sonra da öğrenci-öğrenci ilişkisi çok önemli. Onların da bir topluluk oluşturmaları ve birbirlerine destek olmaları gerek. Benim derslerimi verdiğim model zaten bu. Örneğin ben bir grup açıyorum ve bir sene aynı kişilerle devam ediyorum. Bunu hocalara da aşılamak istiyorum. Burada onlara fiziksel alan yaratmak istedim. Benim gibi düşünen hocalar bir çember oluştursunlar ve Atölye Yeşil’e gelip ders versinler. Hayalim şu: 7-8 hoca olalım ve öğrenci topluluklarımız oluşsun. Mesela orada bir resepsiyon yok. Anahtarı gizli bir yere koyuyoruz, hoca gelip buluyor. O mekanı hoca ve öğrencileri istedikleri gibi kullanıyor. O iki saat onların, diledikleri gibi kullanabiliyorlar. Kütüphane var, mutfak var yemek yapmak isteyeler için. Sense Writing, travma üzerine çalışmalar, aile dizimi, Chi gong, Thai masajı gibi etkinlikler var.

 

MEKANLAR DA BİRER  KARAKTER 

Mekanları da çok güzel anlatıyorsun. Yazmadan önce mekanları görüyor musun? Ya da gördüğün yerleri mi yazıyorsun?

İkisi de oluyor. Çoğunlukla, başlarken bildiğim yerden başlıyorum. Mesela Fener ve Balat, o tepe beni nedense çok etkiler. 16-17 yaşlarındayken dönem ödevi yapmak için Kadın Eserleri Kütüphanesi’ni arıyordum. Ama yerini bilmediğim için yanlış yere gitmişim. Yukarıda o kırmızı okulu gördüm ve inanılmaz etkilendim. O zamandan beri benim için gizli bir mabet gibi oldu orası. Nasıl Melike’nin EğriKapı’sı var, benim de Fener’im oldu. Fener Rum Lisesi, St. Maria Kilisesi (Kanlı Kilise), orası benim küçük mabedim oldu. Ne zaman sıkılsam oraya koştum. Saklambaç’ta da var orası, kırılma noktası yaşanır. Kızlar oraya çıkarlar. Hoca Efendi’yi ararken orada kar yağar… Mekan benim için karakter kadar önemli. Mekanı karakter olarak sokuyorum hikayeye.

Şehri biz yaratıyoruz dedin röportajdan önceki sohbetimizde. İstanbul’dan şikayet edenlere ne demek istersin?

Atinalılar da Atina’dan şikayet ediyor. Bu bir seçim aslında. Şehir, mekan algısı bir hayaldir. Nereye bakacağımızı biz seçiyoruz. Hepimiz şehrimizi kendimiz yaratıyoruz. Nereye dikkatini verirsen o senin gerçeğin olur. Ben o yüzden çok dikkatli bir şekilde şehrimi yaratıyorum. Fener, Balat, seviyorum ve mutlaka her İstanbul’a geldiğimde gezerim. Boğaz’a mutlaka bir kez inerim, Boğaziçi Üniversitesi’ne giderim. Böylece ben İstanbul’umu yaratmış oluyorum.

Görüş alanındaki şey senin şehrindir. Geri kalan kısımları zor mu, bir sürü engebeden mi geçmemiz gerekiyor, fark etmez. Ben o hayalim olan şehir parçalarına varmak için onları küçük bir engebe gibi görüyorum. Yani üzerinden atlıyorum ve oraya gittiğim zaman şehrin hazzını o noktada yaşıyorum. Bu yüzden sahip olduğum, hayalini kurduğum parçaların kaybolduğunu görürsem o zaman yıkılıyorum.

 

 

014_019_defne_suman_poz_3.jpg

Çittaya Karşı İşvara

Photo 21-05-2017, 15 53 23
Foto: Fatma Ş. Pınarbaşı

 

28 günlük yoga döngüsü sırasında günleri saymak kolaydı. Çünkü bir sonu vardı. Sonu görünmeyen bir denizde yola çıktığımızda bocalamamız doğal. Bu sonu baştan görünen döngülerin en büyük tehlikesi döngü sona erince kişinin zihne öncekinden daha fena bir biçimde esir düşmesi. 28 günü tamamladık diye bayram edip sonra dört gün sırt üstü yatmak mesela… Biz neden o 28 gün boyunca kesmeden, kesilmeden, el ele tutuşarak ay etrafında halay çektik? Hayatımız bir ritme otursun diye. Bu bir. Ama başka bir şey daha var: Bir çoğunuz yazılarınızda bunu belirttiniz zaten. Ben de tekrarlayacağım: Yapamam sandığınız bir şeyi etrafınızdaki insanların desteği ile yapmaya başladığınızda ve pekâlâ olduğunu ve hatta hoşunuza gittiğini gördüğünüzde yaşanan özgürlük hissi. Bu işte zihnin sınırlarının ötesine geçebilmiş  bir varlık olarak yaşamaya başladığımız ilk andır.

Tüm yogaların nihai amacı özgürlüktür. Zihnin, egonun, sımsıkı sarıldığımızdan “ben” kimliğinin esaretinden kurtulma, zincirleri kırma çalışmasıdır bu. Hatha Yoga özelinde bakacak olursak vücudu bir takım zor şekillere sokup orada gevşebilmek,  şekle girdiğimizde uyanan duygulara şöyle bir bakıp onları nefesle yumuşatmak, tıkandığı yerde nefesi açmak yani zor durumu bir yenilik alanına çevirme yetisidir Hatha Yoga. Bu süreci hatha yoga yapanların çoğu zaten bilirler. Her “zor” poz bir gün çözülür, her “sıkıntılı şekil” günü gelir serinin en hevesle beklenen durağına dönüşür.  Zor, sevmiyorum, hoşlanmıyorum, sıkıntı veriyor, gibi zihinsel tepkilerin inat edilmediği takdirde mum gibi eriyip yerlerini yeni zihinsel tepkilere bıraktığını biliyoruz.

Bu, hatha yoga serilerini yaparken, “mat üzerinde” iken tanıdığımız bir hal. Bunun aynısı aslında tek başımıza yogaya başlayacağımız anda da yaşanıyor. Günün yogaya ayrılmasını istediğiniz zaman dilimini zorlandığınız bir poz olarak düşünün. Oraya girmemek için zihnin uydurduğu çok inandırıcı hikayeler (bugün yorgunum, dün çok yedim, bugün canım sıkkın, bugün duygusalım, bugün karnım şiş, bugün dinlensem daha iyi, bugün şöyle, bugün böyle, bugün, bugün, bugün, her gün bu böyle aslında) esaretin zincirleri aslında. Eğer o alana girmezseniz, yattığınız yerden çözülmez. Yeni bir alana ayak basamazsınız. Tutsaklığın sonu gelmez.

Çitta zihnin yoga dilindeki adıdır. İçinde tüm korku, endişe, öfke gibi bastırılmış duygular, benlik duygusu ve analitik zekayı barındırır. Korkunun sürdüğü bir otobüste analitik zekanın zeki çıkarımları ile yapılanan bir kimlik düşünün. Bu otobüste gidiyorsanız kendinizi tek başına yoga yapmaya motive etmeniz çok zor. Başta kolay da – ne de olsa ego sever yogacı kimliğini, sağlıklı yaşamı, parlak teni, serinkanlı imajını- sürdürülebilirliği yok.

Patanjali usta çitta’nın karşısına İşvara’yı koyar. İşvara içimizdeki hocadır. Tüm iyi hocalar gibi o da öğrencisinin koşullar değişse de kendini özgür, tamam ve tatminkâr hissetmesini ister. Öğretisini bu yönde sunar. İşvara’nın sürdüğü otobüste yolculuk etmek her başlangıç öğrencisine nasip olmaz. O yüzden ilk yıllarda iç hocamızıuyandıracak bir dış hocaya ihtiyaç duyarız. Yani bizi yönlendirecek bir rehbere… Çitta ile İşvara’nın çatışmasını Çitta ile Dış Hoca yaşarlar. Dış Hoca’nın işi öğrenciyi gölgeleri ile yüzleştirmektir. Çitta direnir. İşi budur. İçinde barındırdığı unsurlar (korku, kaygı, ben duygusu ve sos olarak analitik zeka) değişimden hoşlanmaz. Yüzleşme yerini bulursa değişim, dönüşüm başlayacaktır ki çitta’nın işine gelmez bu. O yüzden defansa geçer. Olaylar senin sandığın gibi değil, hocam der. Bir dolu açıklama gelir ardından. Hikayenin hikayesi.

Bunları biliyorum. Kendimden. Hocamla ilişkimden. Bu Eylül ayında Zhander hoca ile beraberliğimizin onuncu yılı bitiyor. Keşke diyorum, bana ilk başta söylediklerini dinleseydim. “Benim hakkımda ne biliyor ki” diye kulakardı edeceğime, senin böyle bir meselen var dediğinde hakikatten o meselemin olduğunu görebilseydim. Göremesem bile en azından ihtimaline inansaydım.

Çünkü ne dediyse doğru olduğunu ben zamanla gördüm. Ben yolun başındaydım. O sonundaydı. Öğrencinin vücut ve hareket özellikleri gibi zihninin de, tıkanıklık yaratankalıplarının, ısdırap getiren düşünme biçimlerinin de belli bir yükseklikten dımdızlak göründüğünü bilmiyordum. Kibirliydim. Kibirlisin dendiğinde bile defansa geçecek, hayır siz beni yanlış anladınız, durun ben size nasıl da tam tersi olduğumu açıklayayım diyecek kadar da cahildim.

O yüzden size diyeceğim şudur sevgili öğrenciler: Çittayı değil, hocanızı dinleyin. Tabi ki güvendiğiniz ve hayatla kurduğu bağın samimiyetini takdir ettiğiniz bir hocadan bahsediyorum. Ve eğer benim öğrencim olmayı seçti iseniz hayatın şu noktasında benim size söyleceğim tek ve en önemli şey: Yoganızı yapın. Her gün yapın. Hayatınızı öyle bir düzenleyin ki ona daima yer olsun. Alan olsun, zaman olsun. Siz ona öncelik ve önem verirseniz yoganın size vereceği çok kıymetli hediyeleri var.

Çitta’yı değil İşvara’yı kendinize mürşit seçin.

 

İlişkilere dair bir Sohbetten Kalanlar

İnsanlık Hali

Pek kıymetli hocam Zhander Remete kitabında yogayı  “ruhu ruh olmayan her şeyden ayrıştırma sanatı” olarak tanımlıyor. Bu sabah İstanbul’daki öğrencilerimle telefon üzerinden sürdürdüğümüz bir sohbet sırasında bu konu gündeme geldi. Mesajlar vasıtası ile o kadar çok şey konuştuk ki sanırım sohbetimizden bir yazı çıkacak.

Konu korkuların, şüphelerin, varsayımların gölgelediği aşk ve iş ilişkilerinden açıldı. İlişkiler kendimize, hayata veya varoluşa dair keşiflerimiz sırasında bize ayna tuttukları, kör noktalarımızı aydınlattıkları için yogada (ya da diğer mistik sistemlerde) önemli yer tutar. Evliliğimizin gidişatından korkuyorsak, sevgilimize güvenmiyorsak, beraber çalıştığımız insanların mütemadiyen arkamızdan iş çevirdiklerinden şüpheleniyorsak ne yapacağız?

Bu tip sorular genelde karşımızdakinin davranışından değil, dünyaya ve insanlara şüphe ve kaygı lensinden bakmaya meyilli olanın kendi zihnimizden kaynaklanıyor. Buradan en kolay değil ama en kısa çıkış yolu karşımızdaki insan ile konuşmak, ona kendi içimizi açmak. Konuşmak derken suçlama/saldırı tonunda değil de kendini ifade etme gayreti ile girilen bir sohbeti  kastediyorum.  Saldırı/suçlama tonunu kontrol altında tutmanın en kolay…

View original post 736 kelime daha

Ne Heyecanlı Çocuklardık Biz!

 

2011_5_Greece_Turkey_-991
Foto: Aisha Harley

Cumartesi, 15:24, Portland, OR, ABD.

Bunaltmayan ama hangi mevsimde olduğumuza da hatırlatacak kadar sıcak güneş ışınları yaprakların arasından süzülüp yola düşüyordu.Geçtiğim sokaklarda kimsecikler yok. Evler, ağaçlar, çiçekler, yapraklar arasından süzülen ışık. O kadar. Tek hareket ben, bisikletim ve gölgemizden ibaretti. Spotify’dan müzik dinleyerek ilerliyordum. Joan Baez’in yorumu Brothers in Arms çalmaya başladı.

Birden yüreğim sıkıştı.

Zamanında, Joan Baez’e fanatik derecesinde hayranlık duyduğum 14-17 yaş dönemimde bu parça benim için fazla bir önem taşımıyordu. Başka bir grubun bestesi olduğunu biliyordum. 1988 senesinde çıkan Recently albümümün ilk parçasıydı. “Recently”  ise satın aldığım ilk Joan Baez kasediydi. Konserden hemen sonra almıştım. Sonra da elimde kasedimle taş merdivenlerden aşağı uçarak, kulis kapısına dayanmış ve kasedimi imzalatmayı başarmıştım. Çok muhtemel eve dönüp kasedimi teybe koyduğumda duyduğum ilk parça Brothers in Arms idi.

Şimdi dünyanın hâlâ cennet kadar güzel kalmayı bir parçasında, güneş tenimde, kuvvet bacaklarımda, kulaklıklar kulağımda zamanın içinden süzülüp geçerken heyecan ve hüzün arası bir duygu geldi yüreğime oturdu.

Heyecan eskidendi. Hüzün ise şimdiden.

Biz ne heyecanlı çocuklardık! Açık Hava tiyatrosunu ana babalarımızla doldurur, hep bir ağızdan “We Shall Overcome” söylerken nasıl da bütün, nasıl da inançlı, nasıl da umutluyduk. Haydi, bizi bırakalım. Ben heyecanlıydım. Karanlık günler geride kalıyordu. Ben karanlık günlerin karanlığını anlayarak değil sadece sezerek yaşamıştım. Çünkü çocuktum. Çocuklar anlamadıkları şeylerden korkarlar ve korkulacak bir şey varsa onu keskin sezgileriyle de bilirler. (Annemle babam ben yedi yaşaındayken trafik kazası geçirmişlerdi. Arabadaki herkes gibi onlar da hastanelik olmuş, ameliyatlar geçirmiş, günlerce hastanede kalmışlardı ve bana bakan babaanne, nene, hala, dede grubu bunu benden saklamışlardı. Beni korumak için tabii. Ama ben hayatımda o dönemki kadar çok korktuğumu hatırlamıyorum. Bilginin içeriği ne kadar korkunç olursa olsun o bilgiyi çocuktan saklamak kadar korkunç olamaz- çocuğun içinde)

12 Eylül ve ülkenin sonraki yıllarda girdiği dönemin karanlık, işkenceli, sürgünlü, kaçmalı, sıkı yönetimli, gece sokağa çıkma yasaklı, pencereye yaklaşma, o kasetleri sakın sokakta dinleme, bu kitapları yakalım, bunları küvette boğalım, onu da almışlar, bunu da götürmüşler fısıltıları ile bilinçaltıma dolan korku dalgaları 1988’deki Joan Baez konserinden ilk defa çözülüyor, ilk defa korkunun yerini umudun alabileceği fikri yüreğimde açıyordu. Tabii ben bunları anlayacak yaşta değildim. Yüreğimde çok güçlü bir heyecan duyuyordum, o kadar. Dünyaya geliş nedenimi ve insanlık içindeki yerimi bulmuş gibi bir his.

Üstelik yalnız değildim. O yıldızlı güzelim 15 Temmuz gecesi (29 sene önce bugün- Spotify’ınbulutam da bugün çalmak için bana Brothers in Arms’ı seçmesi  bir tesadüf mü yoksa Tanrının göz kırpması mı? ) Açık Hava Tiyatrosu’nu yedi bin kişi doldurmuştu, (Önceki gece ve sonraki gece de. İstanbul konserleri üç gece üst üsteydi.) İki gün sonra Ankara Hipodrom konseri bir gecede elli bin kişiyle açık bize fark atacak ve Ankara’ya gitmediğim için kahrımdan ağlayacaktım.

Biz hepimiz, yedi binler, on binler, elli binler, milyonlar biz hepimiz heyecanlıydık. Joan Baez “Şimdi sesimi duvarların dışında kalanlara ve duvarların içine tıkılanlara yolluyorum” diyordu. Çıt çıkarmadan dinliyorduk ki sesi gitsin o duvarların ardına. Herkesin bir teyzesi, bir uzak amcası, bir sevdiği duvarların ardındaydı hâlâ. Ama biz çocukluğumuza musallat bir karabasandan kurtuluyorduk. Biz, bir araya geliyorduk. Taksim meydanındaki Bulutsuz Özlemi konserinde Acil Demokrasi diye bağırıyorduk mesela. Elden ele “Haziran’da Ölmek Zor Berivan” kasedi dolanıyordu, yasakmış, korsanmış, aman ortalık yerde çalmayın diye diye. Şebnem İşigüzel yaşıtımızdı. Hanene Ay Doğacak kitabının sansürlü satırları siyah bantla kapatılmıştı. İnadına gidip kitabı alıyor, satırları örten siyah bantların ardındaki hikayeyi sınır tanımaz hayal gücümüzle tamamlıyorduk.

Doğduğumuzdan beri ismini duyduğumuz, yazılarını okumasak bile ismini duya duya büyüdüğümüz, bir uzak akrabamız gibi sevip, yakınlık duyduğumuz Uğur Mumcu katledildiğinde hep birden, ülkeyi kucaklayan koca bir ağ gibi sokaklara döküldük, yağmura, kışa, çamura aldırmadan omuz omuza yürüdük. Döktüğümüz gözyaşı içtendi. Bir amcamız ölmüş, öldürülmüştü. Biz karnında korkuyla büyüyen çocuklardık. Onu karnımıza geri koymalarına izin vermeyecektik. Islak saçlarımızla üzgün ama yine de heyecanlıydık.

Zülfü Livaneli yeniden sahneye çıkıyordu ve biz yumruğumuzu yıldızlı gökyüzüne kaldırdıp defalarca, hiç doymamacasına, hiç susmamamcasına “Ey Özgürlük!” diye bağırabiliyorduk çünkü. Bağırdığımızla kalmayıp, üniversitelerde türban yasaklanınca kampüs kapılarında türbanlı arkadaşlarımızla beraber bekliyorduk. Erkek arkadaşlarımız başlarına türban takıp da yasağı protesto edince hep beraber gülüyorduk. Gençtik, umutlu, heyecanlıydık. Hepimiz özgürlüğe inanıyorduk. Her insan dileğidiğince yaşayabilmeliydi. Onurlu, adil, eşit bir düzende…

Elbette, bize gözdağı veriyordu birileri. Koca bir sistem. Koca bir düzen. Aziz Nesin’i gözümüzün önünde yakmak istiyordu mesela. Şairleri, yazarları, dostlarımızın babalarını yakıyordu da. Ekran karşsında donup kalıyorduk. Hayır doğru olmasın, diye dua ediyorduk. Bizim Zeynep’in babası olmasın… Yanlış duymuş olayım. Pınar Selek’in harcanmış hayatı bize verilmiş koca bir gözdağıydı. Sincan’dan tanklar geçiyordu güpegündüz. Türbanların yerine peruk takmak zorunda bırakılıyordu sınıf arkadaşlarımız. Fahişelere tecavüz eden daha az cezalandırılsın diyordu başkaları. Karşı apartmandaki üniversite öğrencisi kızlar saçlarından sürüklenerk evlerinden alınırken kayda geçirelim diye isimlerini bağırıyorlardı. Balkonlarda donup kaldığımızda, en azından öldürülmediler, diye içimizden geçiriyorduk. Yargısız inhaz kulaktan kulağa fısıldanan sözcüklerden biriydi.

Tüm gözdağına rağmen direniyorduk.

Joan Baez her yıl geliyordu. Biz her yıl biraz daha büyüyorduk. Saat 21:00’de ışıkları açıp kapatıyor, komşularla selamlaşıp gülüşüyor, tencere tava vurarak pencerelere çıkıyor, o da kesmezse elektro gitarlarla balkonda konser veriyorduk. Derin devlet, mafya, faşist bağlantılarına tahammül etmeyeceğimizi dünya aleme duyurmak için hep beraberdik. “Bir ülkenin bodrum katında kirli bir savaş varmış,” diye Teoman’la beraber söylerken çocukluğumuzdaki karanlık korkuyu anımsatan bir şeyler kasılıyordu karnımızda. Bize anlatılmayan karanlık bir sır vardı bir yerlerde. Onu da yeneceğimize inanıyorduk. Tünelin ucunda muhakkak ışık vardı.

İşte bir anda, bir tanecik “Brothers in Arms” ile bunların hepsi doluşuverdi aklıma. Birden üzerinde çalışmaya başladığım yeni romanımın gençliğe ve umuda yazılmış bir ağıt olduğunu kavradım. Her ikisini de yitirdik. Biz. Yedi binler, elli binler, milyonlar. Bir zamanlar omuz omuza şarkı söyleyen bizler. Her birimiz ağıdımızı kendi başımıza yakabiliriz şimdi. Ağıdı yakılmayan kayıplar çünkü hayalet gibi hayatlarımızın üzerinde gezinir çünkü, musallat olurlar. Bize. Ve sonraki kuşaklara.

 

Not: Tüm kayıplara ve ağıtlara rağmen yaşama sevincim eskisi kadar güçlü benim. Joan Baez’in bana 29 yıl önce yazdığı mektubunda söylediği gibi “hiç bir şey için çok geç değil ve  hâlâ yapılacak dünya kadar işimiz var.”

Şimdi sizi gidemediğim için çok ağladığım Ankara konseri görüntüleriyle baş başa bırakıyorum.

 

 

 

 

 

 

Topaç Meselesi

 

5aŞu aralar Yaz Sıcağı’nın Yunaca tercümesi ile uğraşıyoruz, saatlerce bir Yunanca, bir Türkçe metin arasında gidip gelmekten gözlerim şaşılaştı.Sonra beyaz ekrana bir daha bakamıyorum. Bakıyorum da işte ancak Burak Gökçe’nin 500 kelimesini aktarmaya. İki gün önce onu bile deftere yazdım. (sonra kelimeleri tek tek elimle saydım tabii ki) Ama şöyle bir şey var. Bunu Melike (Kutsi) ile iç konuşmalarım sırasında da keşfetmiştim: Öyküleri başta defterime yazmak kolay. Orası tanıdık bir alan diye mi, yoksa benden başkası okumayacak diye mi karakterler kağıt kalem karşısında dökülüp, saçılıyorlar. Doğrudan bilgisayara yazmaya kalkışınca ise bir performans kaygısı sarıyor beni. Sanki karşımda yanıp sönen şey kursör değil de okur ve sabırsızlıkla beni bekliyor. Kilitleniyorum. Oysa biliyorum benim değil anlatıcının konuşması gerek. Benim kendimi unutmam, sadece harfleri tuşlayan parmakların sahibi olmam gerekiyor. En azından şu ilk yaratma aşamasında.

Yazarken -özellike edebiyat- dilin çözülmesi için geçmesi gereken bir zaman var. Yogadaki ısınmalar gibi bir süreç. O süreci kolaylaştıracak şeylerden birisi elbette okumak. Ben romanımla uğraşmaya başlamadan önce mutlaka bir ghati Türkçe roman ya da öykü okuyorum. İki ghati daha iyi. Şiir daha da iyi. Sonra deftere notlar almaya başlıyorum. Serbest mülakat tekniği. Melike, anlat bana, çocukluğunda nasıl bir evde yaşadın? Soruyu ne kadar daraltırsak o kadar ayrıntılı yanıtlar geliyor. (Özgürlük ve sınırlar paradokus hakkında bir örnek daha) Yemek odasını anlat, karşı komşuların penceresinden görünenleri anlat, tuvaletin yerini söyle…Böyle böyle konuşturttum ben o kızı. (Galiba ilk önce Safinaz’ın saatlerini anlattı. Ben Galata’daki daireyi sormuştum oysa ki. Kahramaları serbest bırakınız, anlatsınlar.) Bu da işte çaba ve teslimiyet… Sen sor, sonra bırak anlatısın. Anlattıkları tutarsız da olsa karışma. (Yazar adaylarına hararetle önerilir. Başka birini konuşturunuz)

Çaba ve teslimiyet konusu yogada farklı alanlarda karşımıza çıkar. Nefes al/ver, stana/asana, abhyasa/vairagyam. Topaç örneğini de derslerde pek defa vermişimdir. Çocukluğumuzdaki teneke topaçları hatırlayalım. Bastır, bastır, bastır, bastır ki dönsün ama sonra bırak ve seyreyle. Yogadaki çaba- teslimiyet ikilisi de böyledir. (Yoga hayattır zaten.)

Patanjali’ye soracak olursak sadece çaba yeterli değildir. Doğru çaba diye bir şey vardır. Richard Freeman da bir konuşmasında ışıkların elektrik düğmesine bastığında yanacağını bilmiyorsanız ve karanlıkta durup prizin etrafını saatlerce ovalayıp durursanız ışıklar yanmaz, der. Ama düğmenin yerini ve ne yapacağınızı bilirseniz tık dokunursunuz ve voila tüm devreler bağlanır, içlerinden elekrik akmaya başlar. Freeman bu örneği yogada bandaların kullanımı için vermişti.

Doğru çaba da böyle bir şeydir. Prizin etrafını ovalamak da çabadır elbet ama bizi bir yere götürmez. Çok şansa belki eliniz düğmeye çarpar, ışıklar yanar, sonuca ulaştım diye sevinirsiniz. Ama o  kadar. Bir daha tekrarı zor bir sonuçtur bu. Birisinin size düğmenin yerini göstermesi ve nasıl açılacağını öğretmesi ise enerji ve zaman tasarrufu sağlar. Sonra her gün gider o düğmeye basarsınız. Öğrenme süreciyle beraber bu doğru çabadır.

Bu örneği yogaya farklı biçimlerde uyarlayabiliriz. Birincisi yalan yanlış öğrenilmiş serilerin, kafamıza göre bir araya getirilmesindeki çaba çabadır elbet, ama beyhude çabadır. Sakatlamadı diyelim, yorar, bezdirir ya da en fenası insanı yanıltır. Yoga yapıyorum sanırsın ama hiç değişmezsin, özgürlüğe doğru yol alacağına, daha dar bir alana sıkışırsın. İlişkilerin kalitesi düşmeye başlar. Toplumun sınırlarını ihlal ettiği,  bireyselliğin içine güvenle ve sevgiyle yerleşeceğin yerde hırçınlaşırsın. Sonra da bırakırsın yogayı.

Güvendiğin bir hocanın  yıllar içinde öğrendikleri ve tecrübeleri ile damıttığı serileri öğrenirken ise elekrtik düğmesine nasıl basılacağını öğrenirsin. Işıklar yanar. Teslimiyet burada, hocana güvenmekle başlar. Ve tabii güvenilir bir hoca bulmakla. Dünya, yoga hocası diye geçinen ve öğrencilerini sömürmekten, suitimal etmekten başka iş yapmayan sözde yoga hocaları ile doluyken bu başlıbaşına bir çabadır zaten.

Teslimiyetin çok tatlı, çok dinlendiren bir tarafı var. Hocanın kollarına bırakmak gibi kendini. Hocanın dediklerini üzerinde çok düşünmeden ama hassasiyeti de elden bırakmadan uygulamak. Onun bir şeyleri senden daha iyi bildiğine güvenip çizdiği yolu takip etmek. Ötesini düşünme zahmetinden bizi kurtaran bir teslimiyet bu. Elbette hocanın çizdiği yolun gönlümüzde bir teli tıngırdatması şartıyla. Yoksa körü körüne, bu adam/kadın belli ki mutlu/aydınlanmış/sağlıklı diyerek onu taklit etmek ya da onun gözüne girmek için yapılan yogadan bahsetmiyorum.

Gönlün bir telini tıngırdaması meselesi bence çaba/teslimiyet geriliminin merkezine oturuyor. Neden yoga yapıyoruz? Neden her gün bu zahmete giriyoruz? Neden tüm o kurslar, dersler, sabahın köründe yollara dökülmeler? Bu soruların mantıklı bir cevabı olmasa da (olmasın, olmasın zaten) içimizden bir gücün bizi oraya ittiğini biliyoruz. Gönlün teli işte o güç. Gönlün o teli, bizi  bizden daha yüksek bir mertebeye taşıma heveslisi bir güç. Onun sırtında dalgalara atlıyoruz. Buradaysanız, 28gün yogaya gönül verdiyseniz, düşe kalka da olsa sabahlara yogayı kattıysanız gönlün o telinin tıngırtısını duymuş olmalısınız. Kaç doz çaba, kaç doz teslimiyetin cevabı da o telin çaldığı müzikte saklı.

Robert Svaboda bir yazısında, “tabii gidin yüreğinizin götürdüğü yere ama günümüz dünyasında kaçınız yüreğinizin sesini duyuyor”, diye soruyordu. Ben de katılıyorum. Sabah uyandığımızda, uyanamadığımızda, boş ver yogayı diyen ses yüreğin mi, eski kalıpların mı? Uyanıp kalktığınızda, telefona uzanan eli yüreğiniz mi, yoksa farklı bir şeyler yapmaktan oldum olası hoşlanmayan nefs mi yönetiyor?

Çaba, mekanik bir hırsla karşılaştırıldığı gibi teslimiyet de çoğunlukla tembellikle karşılaştırılır. Yoga yapmak bir saat boyunca nefes saymak, dakika saymak, asana saymak haline gelirse elbette insan ondan çıkış yolları arar. Teslimiyet de tembellik anlamına gelir böylece. Modern toplum, iş ve okul düzeni ile bize hafta içlerinde canın çıkana kadar çalış, hafta sonu ise mahrum kaldığın her şeyi dibine kadar yaşa, mesajını verdiği için şartlanmış zihnimiz yogayı da böyle görüyor olabilir. Doğru çaba ile güvenli teslimiyet iç içe geçtiğinde hayat uçtan uça savrulmak yerine organik bir ritim içinde şekilleniyor. Yoganın, sağlıklı hayatın, nitelikli ilişkilerin sürdürebilirliği önemli ki bir uçtan diğerine savrulmayalım.

Fakat her şeyden önce yogayı sevmek gerek. Onu  faydaları için uygulamak da bence beyhude çaba. Çünkü  ancak sevdiğimiz zaman ona yer açabiliyoruz hayatta, bu sayede de  gururla bu alanı savunabiliyoruz. “Yarın programı bir saat sonraya alalım da ben yogamı yapabileyim” diyebiliyorsunuz. Eğer sevmiyorsanız, gönlünüzün o teli hiç tıngırdamıyorsa, belki de doğru yerde değilsiniz. O zaman tüm seriler beyhude çaba.

Ama ufaktan ufakan tıngırdıyorsa o tel, onun peşinden gidin. Alışkanlıktan bir şey yapmadan önce, başınızı eğip o teli duymaya çalışın. Ben bu bardak rakıyı şimdi içmek istiyor muyum? İçimde bir saat daha burada oturmak geliyor mu? Yoksa şimdi uyuyup yarın sabah erken kalkmak beni daha mı çok tatmin edecek? Sevgiden mi, korkudan mı hareket ediyorum? Bunların cevapları o anda saklı. Herkesin hayat reçetesi ayrı olduğu gibi, her bir anın da ihtiyaçları farklı. Bu akşam erken yatar, güneşten önce kalkarsınız. Yarın arkadaşlarınızla geç saatlere kadar sohbet eder, biraz daha geç kalkarsınız, sıcakta yoga yaparsınız. Dost sohbetinin izleri yüreğinizde kalmıştır, aldırmazsınız. Doğru tele kulak verirseniz çaba ile teslimiyetin ahenkli geçişi organik olarak hayatınıza girecektir.