Yoga Psikolojisi 4

IMG_0201Merhaba!

Bu yazıya yogaya başladığım günlerden bahsederek başladığım için mi yoksa o kutlu günün on beşinci yıl dönümüne bir hafta kaldığı için midir nedir durmadan Nong Khai şehrini ve o zamanları düşünüyorum. O kadar ki dün gece rüyamda oradaydım. Bu konu açılmışken şunu da yazayım. Ben ilk yoga hocalarım ile tanıştığım ve yogaya sevdalandığım o uzak şehirde yoga çalışmak için üç sene kaldım. Ayrıca gönüllü ingilizce öğretmenliği yapıyordum. Tepemde bir evim vardı ve karnımı doyuracak kadar para kazanıyordum bu işten. Üç sene sonra oradan ayrıldım. Çok zor oldu. Bir yandan yogadan öğrendiklerim doğrultusunda artık fazla güvenli, fazla küçük, fazla mutlu  bir ortamda yaşamak yerine gerçek dünyaya adım atmam, işe girmem, ilişkiye girmem, hayata girmem gerektiğini biliyor, bir yandan da alıştığım, sevdiğim bağlandığım insanları bırakacağım diye kederleniyordum. bir de hocalarımı hayal kırıklığına uğratacağım baskısı vardı tabii üzerimde. Onlar bana git, kendi kanatlarınla uç filan demiyorlardı ama Hindistan’da kaldığım aşramın yüz küsur yaşındaki gurusu bana çoktan yol göstermişti: Git, yurdundaki insanlara yoga öğret. Sonradan bunu Shandor hocamdan da duydum. İstikamet belirmişti ama benim inadımı, korkularımı kırıp da o istikamete gönül vermem yıllar aldı.

Bunu da neden anlatıyorum? Üçüncü koşa yüzünden. Yani zihindeki, davranışlardaki değişimler, köklü değişimler yani öyle hemen ilk yıllarda olmuyor. Oluyor ama olmuyor. Yüzeyde bir çok değişiyor, doğru. Trafikte tahammül artıyor, kesin. Dırdır, şikayet, rahatsız  durumlardan hep başka birilerini sorumlu tutmak, durmadan parmak uzatmak, iştah yokken yemek yemek, konuşmadan da anlaşabilmek, sessizliğe daha çok ihtiyaç duymak, yalnızlığa daha çok ihtiyaç duymak… evet, bunlar hatha yoga ile kısa sürede gelen davranış ve duygu değişiklikleri. Ama esas, köklü değişimler bunların arkasına saklanabiliyor. Hatta Patanjali’nin siddiler (süper güçler)  hakkındaki uyarısına benzer bir uyarıyı burada yapmakta fayda var: Trafiğe daha iyi tahammül ediyoruz, ya da içimizden artık içki içmek gelmiyor diye, veya erken kalkıp yogamızı yapma disiplinini edindik diye büyük bir değişim geçirdiğimize inanır ve ötesini kurcalamazsak yoga öğretisinin yaldızını azıcık kazımaktan öteye geçmemiş oluruz. (Patanjali bu uyarıyı zamanı ve mekanı aşan, başkalarının zihinlerinden geçeni okuyan veya kişiyi görünmez kılan güçlere sahip olanlar için yapar ve der ki  sanmayın ki aydınlandınız, aksine buraya takıldıysanız aydınlanma yolunda hiç ilerleyemeyebilirsiniz! Yoga Sutraları 3. bölüm 53. sutra gibi kalmış aklımda.)

Esas dönüşüm insanların, tüm insanların, en özlerinde size  karşı olmadıklarına  kendinizi ikna edebildiğinizde başlar.

Bu arada önemli bir uyarı daha: Hatha yogada hiç bir şey zorlayarak gelişmiyor. Yani öne katlanayım artık olsun bu iş diye bacak liflerimi yırtmadığımız gibi, ben iyi ve incelikli bir insan olayım niyeti ile içimizden gelmeyen, sahte iyilikler yapmak da bizi yoga öğretisinin derinlerine taşımıyor. Bize metinlerin ve güvendiğimiz hocaların söylediği, düzenli olarak hatha yoga çalışmamızı yaptığımız takdirde ve bu çalışmanın fiziksel bir egzersizin ötesinde bir anlamı olduğunu kabul ettiğimizde tüm dönüşümlerin (bacaktan tutun davranışlara, duygulara kadar) kendiliğinden geleceği.

Bu da Prana’nın koşaları delerek daha derine, daha derine nüfus etmesi sayesinde oluyor.

Koşalardan bahsederken belki de ikinci koşayı fazla hızlı geçtim. Bir kaç kişi sosyal medyadaki yorumlarında pranayama koşa hakkında sorular sormuş. Haklılar. Hatha Yoga perspektifinden baktığımızda en çok üzerinde durmamız gereken katman ikincisi. Yani nefes beden dediğimiz, canı taşıyan, ısıyı, ışığı, hareketi, elektiriği barındıran kanallardan (nadi) ibaret bu katman Hatha Yoga sırasında işlediğimiz kumaşımız. Bu koşayı Çin tıbbındaki meridyenlerden oluşan vücut gibi düşünebilirsiniz. Hem nadi adı verilen kanallar, hem kanalların içinde aktığı söyleyen vayular, hem de yine kanallar üzerinde sıralanmış marma bölgelerinin Çin tıbbında kuzenleri bulunur. Ancak birebir aynı değildir.

Nadi adı verilen kanalların içinde hareket eden vayu, Prana yani yaşam gücü, yani canın alt dalları olarak düşünülebilir. Belli bir ritimle alınıp verilen nefes ve beraberinde oynatılan uzuvlar nadiler içinde vayunun akışını sağlarlar. Vayular vücudun her yerine muntazam bir biçimde akmaz. Akamaz. Bunun yapısal, fiziksel, genetik sebepleri de olabilir, psikolojik sebepleri de. Yani pranamaya koşa denilen ikinci vücut katmanı hem ilk koşa olan fiziksel vücuttan hem de üçüncü koşa olan zihinden etkilenir. Aynı şekilde ikinci koşadaki vayu -Prana- hareketi hem birinci koşadaki (vücuttaki) fiziksel aksaklıkları hem de üçünc koşa olan zihindeki (düşünceler, duygular, inanışlar, bilinçaltı) tıkanıklıkları, hep tosladığımz karakteristik özelliklerimizi de çözmeye yarar…

Evet sayın dinleyiler, bize ayrılmış sürenin sonuna geldik. Bir sonraki programda buradan devam etmek üzere esen kalın. (Bugün Dünya Radyo Günü imiş)

Yarın, yarın değilse de öbür gün karşısınızdayım. Bizden ayrılmayın. Sorularınızı, yorumlarınızı içinizde tutmayın. Bakın aşağıda yer var, oraya yazın.

 

Defne

 

Yoga Psikolojisi 3

defne aura
Şekil 1a 

Arkası cumartesi dedik, ve sonra pazartesiyi bulduk. Affola okur. Hafta sonu pek sosyal geçti. Yazmak için ayırdığım enerjinin tamamı da yeni romana gitti. Bu ay ben İstanbul’daki derslerimi iptal ettim, öğrencileri şubat tatiline soktum ve üzerinde çalıştığım yeni romanımı bitirmeye adadım kendimi. Hayırlısı. Aslında hayalimde uzak bir yere gitmek, mesela bir adaya, bir dağa, bir kulubeye ve sabah akşam yazmak vardı. Ama artık tecrübe ile sabit, biliyorum, bu tip düşünceler hayal kalmalı. Hayal iken dikkatimizi çekmeyen ayrıntılar hayaller gerçeğe dönüşünce yaratıcılığa feci darbe indiriyorlar. Mesela, bir adaya gidip yazacağım ya, nerede kalacağım o adada? Bir otelde? Bir pansiyonda? O pansiyon odasında rahat edecek  miyim? Üşümeden yazabilecek miyim? Kendi çalışma odamın, kitaplarımın arasındaki oturmanın sıcaklığını bilmediğim, tanımadığım bir pansiyon odasında bulabilecek miyim? Son derece şüpheli. Bir de yemek sorunu var. Ne yiyeceğim? Her gün tek başıma bir restoranda mı oturacağım? Kış günü kepenkleri kapalı, insanları uyuşuk bir adada kaç gün tek başıma bir restoranda oturabilirim? Peki ya akşamları? Akşamları yine o pansiyon odasında bir başıma ne yapacağım? Kim bilir ışıklandırması nasıl olacak? Tüm bunları düşünüce hayaller eriyor. Sonra şöyle düşünüyorum (Bu yöntemi size de tavsiye ederim):  Ben bir uzak adada yazma inzivasına çekildiğimde nasıl bir tecrübe edineceğime inanıyorum? Bol yaratıcılık, temiz havada yürüyüş, deniz kokusu, deniz manzarası, deniz ürünleri, renkli tahta sandalyeler ve masalarla döşenmiş bir kahvede sabah kahvesi, balıkçıların ağlarını temizlemesini seyir. Sonra masa başına geçip yazmak, okumak, yazmak. Ne hissedeceğimi umuyorum? Huzur, sükunet, dünyadan elini eteğini çekmiş olmanın özgürlüğü. Peki, bunları burada Atina’daki hayatımın içinde hissedebilir miyim? Nasıl hissedebilirim? Mesela sabah erken deniz kenarında yürüsem? Ya da bir kahvede otursam antik kente karşı ve rüzgar ve güneş  tenime dokunsa benzer hislerle dolmaz mıyım? Sonra eve döner yazar, okur, yazarım. Evet, bir adadaki gibi kapımın önüne çıkınca denize kavuşmam belki, biraz yol gitmem gerekir ama adaya gitmek de zahmetli bir iş olmayacak mıydı?

Böyle düşünceler ile ben hayalime yine en çok kendi evimde, kendi çalışma masamın üzerinde kavuşacağımı anlıyorum.

Gelelim koşalara.

Hatha Yoga metinlerinde insan beş katmandan oluşuyor. Anamaya koşa, en dış katman, etten, kemikten ibaret vücudumuz. Hatha Yoganın hareketlerini nefes ile senkronize bir biçimde uyguladığımızda Prana bu katmanın içinde muntazam akmaya başlıyor. Ten, gözler, saçlar parlıyor. İç organlara can pompalandığı için sindirim, boşaltım, dolaşım sistemindeki aksaklıklar gideriliyor.

Ancak tüm koşaların geçirgen bir yapısı var. Diğer koşalarda olup bitenler bu en dış kabuğu etkiliyor. İkinci koşa, Pranamaya koşa, elekrtik katmanı. Nefes beden diye de geçiyor. Vücudun etrafını ve içini dolduran elektrik bulutu. Başka bir deyişle aura. Bu katmanın artık fotoğrafı çekiliyor, biliyorsunuz. (Bakınız, şekil 1a’da, bu yazıların yazarının pranamaya koşası tüm renkleriyle verilmiş.)

Oksijenin kana karışması gibi aldığımız nefes ile yediğimiz gıdanın özünün canımıza dahil olması bu katmanda gerçekleşiyor. Yine yoga hareketleri sırasında veya sonunda vücudun içinde ve etrafında hissettiğimiz nabız atışı gibi titreşim, dalgalanma bu koşadaki meydana gelen canlanmanın sonucu. Sisteme giren prana elekrik akımının önüne çıkan engelleri temizliyor. Sinir sistemindeki aksamalar gideriliyor.

Gelelim üçüncü koşaya. Üçüncü katman: Manomaya koşa. Zihin katmanı. Düşünce, duygu, inanç, korku, tabu ve fobilerimiz, hayallerimiz, hayal kırıklıklarımız, anılarımız, okulda öğrendiğimiz bilgiler, okuduğumuz kitaplardan, gördüğümüz filmlerden kalan izler hep bu katmanda depolanıyor.

Hatha Yoga öğrencisi çalışmasına devam ederken önce Prana ilk iki katmana giriyor. Vücuda ve onu saran elektrik devresine. Omurgalar dikleşiyor, nefes açılıyor, enerji seviyesi artıyor, bağışıklık sistemi güçleniyor. Bunlar Prana’nın ilk iki katmana etkisi. İlk iki katmana yerleşip de orada bir güzel dolandıktan sonra Prana üçüncü katman olan zihne girmek için vizeyi almış oluyor.

Prana zihne girince ne oluyor biliyor musunuz?

Yama ve Niyama. Onlar da ne mi diyorsunuz? Ha, biliyorsunuz da ne ilgisi var şimdi mi diyorsunuz?

O halde yarın devam edeyim. (Söz)

Siz hatta kalın.

Defne.

Yoga Psikolojisi 2

Hatha yoga’nın davranışlarımız üzerindeki etkisini konuşuyorduk. Geçen yazıda size hiç hesapta yokken başladığım yoga kursunun hayatımı nasıl değiştirdiğini biraz anlatmıştım. Gerçi şimdi yazdım ve düşündüm: Hayat değiştirmek ne demektir? Bir hayattan diğerine mi geçebilir mi aynı insan? Hayatım değişti derken biz günlerin akışındanki değişimden mi söz ediyoruz? Yoksa düşüncelerimizin değişmesinden mi? Yoksa başka bir coğrafyada yaşamaktan mı? Gördüğünüz gibi bu hayat değiştirme mevzuu derin. O halde büyük laflar etmeden şunu söyleyelim: Yogaya başladıktan sonra benim davranışlarımda bir takım değişiklikler baş gösterdi.

Şimdi neydi o değişiklikler diye düşünüyorum. Bir geceden sabaha olan şeyler değildi. Bugüne kadar uzanan bir zaman yelpazesinin içinde her gün, her an minik minik dönüşen bir şeyler vardı içimde. Bunu böyle olmuş bitmiş bir şey gibi de yazmamalıyım. Bu dönüşüm, değişim hâlâ sürüyor. İki sene önceki davranışlarım, düşüncelerim, tepkilerim ike bugünküler arasında gözle görülür farklar var.

Ancak şunu söyleyebilirim: Daha en baştan itibaren yoganın bu tepski dönüştüren özelliği beni etkilemişti. Yoga her bireyi başka bir yerinden çekiyor. Bazılarına anatomi çok ilginç geliyor. O kas ile bu kemiğin ilişkisi, bir poza girerken canlanan veya gevşeyen dokular, tandonlar. Bazıları için işin enerjisi çok ilginç. Hareketlerin vücudun kas ve iskelet sisteminin ötesinde bir etkisi olduğunu fark edenler içeride ve dışarıda akan can nehri hakkında bilgi edinme sevdasına düşüyorlar. Varlığın sadece etten kemikten ibaret bir şey olmadığını anlamak için derinin etrafında ve içinde titreşen bir diğer katmanı hissetmek yeterli oluyor. Sonra bir de benim gibiler var. Yoganın zihindeki yarattığı dönüşümü merak edenler. Bazıları da aniden keskinleşen sezgileri, hiç hesapta olmayan telepatik bağlantıları hissettikleri için yogaya şaşıp kalıyorlar. Ben de şaşıp kalmıştım.

Evet, şimdi düşünüyorum da beni ilk çarpan şey yoga sayesinde gelişen sezgilerim, uzaktaki dostlarımla kurduğum bağlar olmuştu. Son derece alakasız birini düşünüp, sonra o gün ondan haber almak gibi şeylerden bahsediyorum. Ya da bir radyo programında bahsi geçen kitabı kütüphanenizden çekip aldığınızda açtığınız sayfanın tam da o sırada spikerin okuduğu sayfa olması gibi tesadüflerden. Bu tip olaylar yogaya ilk başladığımda sık sık başıma gelirdi. Hâlâ geliyor da, artık alıştım galiba. Üzerinde durmuyorum. İlk başta müthiş etkilenirdim ama. Ben acaba medyum mu oluyorum diye düşünürdüm.

Tüm bunların Hatha Yoga felsefesi, kozmolojisi içinde açıklamaları var. Prana’nın nasıl çalıştığını bilmek için Hatha Yoga’nın insanı nasıl tasvir ettiğini bilmemiz gerekir. Hatta belki önce Prana’dan başlamakta fayda var. Prana (büyük P ile yazılan) Puruşa’nın (Ruh) nefesidir der Rig Veda. Prana candır. Ölüyü diriden ayıran kuvvet. Kainata ivmesini veren akım. Elektik. Nehilerin akmasını, bitkilerin büyümesini, gözümüzün ışığını, tenimizin ısısını, nöronlar arasındaki iletişimi, karıncalar arasındaki iş bölümünü başlatan ve sürdüren zekadır. Güçtür ve güçlüdür. Prana hayattır. (Hayatım değişti, bu açıdan da problemli bir cümledir)

Prana daima akar. Dünya döndükçe, güneş sistemi, galaksiler ve kainat sürdükçe o akar. Bir mikro galaksi sayılan insanın içinde de akar. Yoga filan yapmanıza gerek yoktur. İlk nefeste başlar, son nefese ve hatta bir süre sonrasına kadar vücudun etrafında varlığını sürdürür. Sonra çıkar, gider başka yataklar bulur kendine, orada akar.

Hatha yoganın amacı Prana’a akacağı muntazam bir yatak açmaktır. Yani Prana’nın yolundaki taşları, kayaları, tortuları kaldırıp onun, o büyük zekanın insan adlı galaksideki akışını düzgün ve coşkulu kılmak için gerekli ön hazırlıktır Hatha Yoga.

Peki ne olur Prana insan adlı galaksinin farklı katmanları arasında yolunu, yatağını bulduğunda. Bunun için birazcık koşalardan bahsetmek gerekecek. Onu da cumartesi yapalım.

ARKASI YARIN DEĞİL ÖBÜR GÜN.

BİZDEN AYRILMAYIN. Sorularınız varsa aşağıya yorum olarak yazın.

 

Defne Suman

 

 

 

 

 

Yoga Psikolojisi

Ben yogaya ilk nefeste sevdalandım. Çok tuhaftı. Hiç bir şey beklemeden gittiğim kursun ilk dersinin sonunda şavasana’da yatıyorduk. Mat filan bulunmayan bir salondaydık. Yerler betondu. İnce, pamuk battaniyeler yaymıştık altımıza. Sabahtı henüz. Hava serindi. Saat erkendi. Kuşlar yeni uyanıyordu. Ders başladığında saat daha da erkendi. Hayatta uyanamam, dediğim bir saatti. Hayatta uyanamazdım sahiden de. Gitmeyecektim ben o kursa. Önceki geceki niyetim buydu. Evet, kayıt yaptırmıştım ama paramı ödememiştim. Ben o zamanlar çok yapardım böyle şeyler. Söz verir, sözümden dönerdim. Kayıt yaptırır, son dakika cayardım. Bu yoga kursu da böyle bir şey olacaktı. Sabahın o saatinde kim uyanabilirdi canım?

Ama kader ağlarını örmekteydi. (Zaten kader ağlarını hep örmez mi? Biz de bireysel seçimlerimiz sonucunda bir yere vardığımızı zannederiz.) Önceki gece ben o uzak ülkenin, o uzak kentinde bisikletimle geziyordum. Arkadaşlarım Meksika lokantasının sokağa taşan masalarında margarita içiyorlardı. Bisikletten inmeden onlarla uzaktan laflamıştım. Oturmamıştım. Aklımda her halde başka bir plan vardı, hatırlamıyorum. Tam yeniden bisiklete atlamış o uzak ülkeyi daha da uzak bir ülke olan komşusundan ayıran nehrin istikametinde pedal çevirmeye başlayacaktım ki Meksika lokantasının arka masalarının biri hareketlendi. O zaman fark ettim: Bir grup yaşı benden büyük farang (o ülkenin dilinde ecnebi) bana bakarak gülümsüyordu. Ben de gülümsedim. Tanımıyordum onları. O uzak kentte bir dolu farang yaşardı. Hepsi de birbirine benzerdi. Hepsi de Meksika lokantasında buluşurdu.

Pedala bastım. Tekerlekler döndü. O zaman gördüm: Güler yüzlü farangların arasında oturan ceylan gibi güzel bir kadın kalkmış, masaların arasından geçerek bana bir şeyler söylemeye çalışıyordu. Hayat bir roman ise ben döner o sayfayı bir daha, bir daha okumak isterim. Hayatımın kırılma noktasıdır o an. Bugün buraya, bu satırları yazmama neden olan karşılaşmadır o. Sizinle benim karşılaşmamız benim o akşam gidonu Meksika lokantasına kırmanın eseridir.

Farkında mıydım? Neredeeee? Kadın sesini duyuracak kadar bana yaklaştığında yarınki kursa gelip gelmediğimi sordu. O zaman uyandım. Yoga hocasıydı. Geçen hafta kapısını çalıp da kursa katılmak istediğimi söylemiştim. O da 20 Şubat grubuna adımı yazmıştı. Topu topu beş kişi alıyorlardı zaten. Kurs bir hafta sürecekti. Sabah 6da meditasyon başlıyordu. 7de hareket, teori, nefes mefes ve gerisini dinlemediğim bir sürü şey.

Ben adımı yazdırıp çoktan vazgeçmiştim. O karşılaşmaya kadar. O noktadan sonra artık ayıp olurdu. Bir masa dolusu insanın gözü üzerimdeydi. Ceylan gözlü kadın cevap bekliyordu. ( O gece ceylan gözlü müstakbel hocamın yaş günüydü ve yılda sadece bir akşam evinden çıkardı, o da o akşamdı. Bilmiyordum.O sokağa gidon kırmıştım. Geleceğimin yoluna girmiştim. Ama adım attığımız her bir an geleceğe adım atmıyor muyuz?) Ayağım tereddütle pedalın üzerinde gidip geliyordu. Sonunda evet dedim, evet geleceğim. Yarın sabah görüşürüz. 6da oradayım. Ben uzaklarda yaşıyorum. Sabah karanlığında bisikletle sizin yoga evinize gelmem o kadar kolay değil. Yoga evinizin yanı başındaki pansiyonda kalan bitli gezginlerden değilim ben. Dersten sonra çıkıp öğretmenlik edeceğim bir okulda. Aklımdan bunları geçirdim.

Ertesi sabah şavasana’da ben artık aklından bu küçük hesapları yapan kadın değildim. Yani evet yine oydum ama ondan fazlasıydım. Hem oydum, hem ondan fazlası. Bu, hayatı yaşarken kendini izleme hali yoga kursumuz derinleştikçe arttı. Artık kendimi çok dikkate alamıyordum. Bir şeyden hoşlanmadığımı düşünüyorum diyelim ki, bir yandan hâlâ o şeyden hoşlanmıyorum ama öte yandan o şeyden hoşlanmayan kadını bir roman karakteri gibi izliyorum.

Merak ettim, nasıl oluyor bu iş. Bu bir kafa çünkü. Kafa yani, hal değişikliği. Beynimin kimyasında bir değişiklik. Nefes al kollarını kaldır, nefes ver kollarını indir, bacağını arkaya at, hadi bir daha nefes al ile nasıl olur da ben kendini o kadar ciddiye alan kadın, ben beni ciddiye almayanların canına okuyan huysuz, arıza, huzursuz insan kendimi aşağılamadan hafiflemiş olabilirim?

O günden bugüne hatha yoga dinamiğinin insan zihnine, psikolojisine etkisi benim aklımı kurcalamaya devam etti. Okudum, izledim, kendimi ve insanları sonunda sadece nefes alıp verip hareket ettiğimizde neden dünya görüşümüzün, duygularımızın ve davranışlarımızın kendiliğinden değiştiğini anladım.

Bu yazı dizisinde, önümüzdeki günlerde siz bu konuyu anlayacağım.

Bizden ayrılmayın.

5a

Hayatımız bir Roman (sa ya?)

IMG_1870.jpgİnsan bir defa roman yazmayagörsün hayatın bir roman, tanrının da onun yazarı olduğu  düşüncesinden kurtulamıyor.

Eğer bu doğru ise, yani biz hepimiz bir romanın kahramanları, karakterleri isek (olamaz mı? bal gibi de olabilir) dertleriniz eskisi kadar büyük görünür mü gözünüze?

Yoga bize bu mesajı verir aslında.

Eğer her şey bir yanılsama ise ve değişimin kendisinden başka sabit bir şey yoksa evrende, bir vakit gelip de uzaktan bakacaksa ruhumuz tüm bu hayatlar, kitaplar, hikayeler silsilesine, dert etmeye değer mi herhangi bir şeyi? Yogadan baktığımızda bu tarz düşünce bir uyanışı simgeler. Tıpkı sevdiğimiz biri vakitsizce öldüğünde, dünyanın düzenine ve kadere isyan ederken önümüzde açılan pencere gibi. Uyanış.

Ama ben şimdi bunu yazmayacaktım sevgili sanga.

Salı sabahından beri düzenim tıkır tıkır işliyor diye çok mutluyum. Ufak tefek sapmaları saymazsak hazırladığım program, sabah yoga, kahvaltı, hava alma ve öğleden sonra odaya kapanıp 4-5 saat okuma, yazma ile iştirak etme düzeni üç tam gün boyunca sürdü. Bugün de dördüncüsü. Sabah, program itibarı ile yoga, kahvaltı, duş, giyinme, Bey’in hazırlığı gibi işleri bitirip hava almaya çıktım. Atina’nın havası bugünlerde bana Ankara’yı hatırlatıyor. Pırıl pırıl bir güneş, insanın derisini kesen kuru soğuk. Bir de üzerine masmavi bir gökyüzü. Ankara’dan farklı olarak çıktığınız bir tepeden ya da terastan görünen ışıltılı deniz.

Evin önünden kalkan troleybüse binip Sintagma Meydanı’nda indim. Sintagma meydanı buranın Taksim meydanı. Yazmıştım. Taksim’in yeşilkenki, çiçek tarhları, fıskiyeli havuzları varkenki eski halini, AKM’den klasik müzik titreşimleri ile alkışların meydana sızdığı zamanlarını hatırlatıyor. Neyse geçelim. Taksim’in bizden çalınması büyük bir acımdır. Ama Taksim, Beyoğlu tarih boyunca bir gruptan çalınıp diğerine verilmiştir. Şimdi olan da odur.

Sintagma’dan aşağı yürüdüm. Ortalık kalabalık. Neşeli insanlar. Cuma neşesi. Kahveler, pastaneler hafta sonu için hazırlanıyor. Public kitapçısından alacağım bir kitap vardı. Ta, ne zaman sipariş etmiştim. Hazır önündeyken girdim. Kitabım beni hâlâ bekliyormuş. Aldım. Public kitapçısının biraz aşağısında bir kuyumcu var. Bir buçuk, belki iki sene önce teki kaybolan küpemden kolye yapsın diye ona bırakmıştım. Sonra bir türlü gidip alamadım. Alamadıkça kafamda büyüdü mesele. Daha da gidemedim. Sanki kuyumcu bana kızacak. Kızım sen neredesin, bu kadar mı kıymet veriyorsun sen el emeği göz nuru incilerine, diyecek. Böyle, böyle inanır mısın Sangacım sen de bir yıl, ben diyeyim bir buçuk, o inci küpe orada bekledi.

Bugün şeytanın bacağını kırdım, girdim dükkana. Meğer ben orada sadece kolye olsun diye bir küpe teki değil, ayrıca küçültülsün diye bir de yüzük bırakmışım. Kuyumcu bir şeyler söyledi. Duymaktan korktuğum şeyleri söylemiş olması çok muhtemel. Ama bir dili yedi yaşındaki çocuk seviyesinde konuşmanın şöyle bir avantajı var: ne dendiğini anlamadığınız zaman gülümsemeye devam ediyorsunuz. Tüm açıklama çabalarınızı, aman sakın ola ki beni yanlış anlamayın kaygılarınızı yavaşça yere bırakmanız gerekiyor. Bıraktıkça anlıyorsunuz ki aslında herkes kendisiyle meşgul.* Yani sizinle ilgili fazlaca da düşünmüyorlar. Parasını ödedim mi, ödemedim mi onunla ilgili o sırada kuyumcu.

Ödedim. Çıktım. Aklımdan size yaza yaza yürüdüm. Bu aralar aklımdan size çok yazıyorum. Yoga yaparken yazıyorum. Yoga yaparken sizinle konuşuyorum. Anlatıyorum. Bakın bugün ne bekledik, ne bulduk. On dakika sabit oturalım dedik, khaki’ye katladık, Surya Namaskara ile başlayalım dedik Chaya Yodha Sanchalanam’da bulduk kendimizi. Anlata anlata gidiyorum ben. Biraz size, biraz da hocama.

Bir kitap daha almak istiyordum ama dükkan ters tarafta kalmış. İçinde sigara içilmeyen sessiz sakin bir kahve var. (Atina halkı AB’nin sigara yasağına çok sıkı isyan etti. Hemen hemen tüm kafeler hâlâ duman altı. Yılın dokuz ayını kaldırıma çıkartılmış masalarda geçiren bir şehir için çok önemli değil belki ama işte geriye kalan o üç ayda içeri adım atamaz oluyor insan.) Kolonaki (Atina’nın Teşvikiye-Maçkası) tepelerindeki Ntemonte cafe ise temiz hava ve huzur yuvası. Organik kekleri, günün çorbaları, sandviçleri, çok şık masaları da var.

Size yazmak üzere buraya geldim.

Hayat bir roman ise ve ben bir roman kahramanı isem, tanrı da bu kitabın yazarı oluyor. (Eğer yazdığım romanlar evrenin bir yerinde hayat buluyorsa, ben de tanrı oluyor muyum bu durumda?) Eğer tanrı bir romanın yazarı ise, ben onun hakkında şunu biliyorum: Karakterlerinin kaderini sen belirlersin ama onlar kendi başlarına bir şey yapmaya karar verdiklerinde de bırakırsın yapsınlar. Bazı karakterler onlar için çizdiğin kaderi beğenmezler. Bazıları isimlerini beğenmez. İsimlerini değişirince konuşurlar, canlanırlar. Bazılarının başına olay örgüsüsü ve nedensellik icabı bir şey gelmesi gerekir. Bazısı ölür bu yüzden. İradeleri hem vardır, hem yoktur. Hayatlarını bir yandan önceden çizilmiş bir olay örgüsü belirler, bir yandan da örgünün ilmekleri atılırken verdikleri kararlar.  In between tam da böyle bir şeydir. (Ayça)

Ne o. Ne o. Neti. Neti. Ne irade, ne kader. Hem kader, hem irade. Ne çaba, ne teslimiyet. Hem çaba hem teslimiyet.

Öğrencilerin en büyük karın ağrısı çaba ile teslimiyet arasında çizilecek sınırı bir türlü kestiremeyişleridir. Çaba genelde istenmeyen bir şeye kendini zorlamak, teslimiyet ise tembellikle karıştırılır. Karın ağrısı da bundan gelir. Kör noktalarına düşen tembelliklerini işaret ettiğimde öğrencilerin büyük çoğunluğu göz yaşları içinde itiraz ederler. Ülkemizde tembellik çok feci bir kabahattir. Tembel olanın sevilmesi söz konusu bile değildir. Tembelliğini işaret eden bir hoca seni kesin olarak sevmemektedir. Hemencecik bir zincir kurulur. Bir gün bunun da yazısını isterim ama hocanın durduğu podyumdan görünen gerçek şudur: tüm öğrenciler sevilesi varlıklardır. Gayretkeş ya da ürkek, girişken ya da çekingen, obsesif veya tembel olmaları bir hocanın yüreğinde uyanan sevgiden son derece bağımsızdır. O kadar bağımsızdır ki hoca bu bağlantıların kurulduğu cümleleri okuduğunda güler.  (Alper)

Öte yandan obsesiflik de tembellik de işaret edilmesi gereken özelliklerdir. Biz kendi başımıza bu özelliklerimizi göremiyor olabiliriz. Güvenilir bir hocanın, yargılamadan işaret ettiği yerlere itiraz etmeye gerek yoktur. Çok az kimse tembel olduğunu kabul eder. Neden? Çünkü sevmediği şeylerin peşinde koşarak zaman geçirmeyi çalışkanlık zanneder. Yıllar önce bir kaç öğrencimle beraber Leros kursu sonrasında hep beraber tatil yapıyorduk. Bir tanesinin günlerce günlerce, belki bir hafta boyunca bir defa bile kendi yogasını yapmadığını fark ettim. Şu kalçam ne zaman açılacak sizce, diye sorduğu anda da tembellik etmekten vazgeçerse çok kısa sürede açılacağını söyledim. Ne tembeli, kim tembel, siz biliyor musunuz ben iş hayatında ne kadar yoruluyorum, şimdi tatildeyken… diye başlayan itiraz konuşmasını itirazsız dinledim.

Yogada çaba (abhyasa) kendimizi sevmediğimiz şeyleri yapmaya zorlarken harcadığımız enerji değil. Teslimiyet (vairagyam) ise o zorunlulukların sonucunda yorgun düşen bünyeyi uyuşturmak, uyutmak değil.  Abhyasa sevdiğimiz şeylere vakit ve kaynak ayırmak için gösterdiğimiz gayret. Sabah yogasına şevkle (Beste’nin hocasının dediği gibi: düşünmeden kalk, düşünmeden kalk) kalkabilmek için akşamdan yapılacak düzenlemeler (erken yatmak, az yemek, uyanınca oyalanmadan, enerji tüken sosyal medya vs ile kaynak yitirmeden “mat”ın üzerine çıkmak). Bu sabah yoga için odamın kapısını, perdesini kapatırken bizim Bey dedi ki, “sanırsın ki her sabah yogaya giderken bir aylık seyahate çıkıyorsun!” Haklı. O bir saat rahatsız edilmemek için ardımda tıkır tıkır işleyen bir ev bırakıyorum ki yokluğum kimsenin dikkatini çekmesin. Abhyasa böyle bir gayret. Teslimiyet, yani vairagyam ise elinden gelen her şeyi yaptığın halde o günkü yoganın önüne çekilen setler karşısında beyaz bayrak açmak. Niyet tamdır ama hastasındır, ateşin çıkmıştır, çocuğun hastadır, çocuğunun sana ihtiyacı vardır, eşinin, dostlarının sana ihtiyacı büyüktür, bürokratik bir mecburiyet çıkmıştır, uçağın sabah erken kalkacaktır. Böyle durumlarda “Durdurun dünyayı ben yogamı yapmadan şuradan şuraya gitmem!” demeden olay örgüsünün icap ettirdiği adımları atmak vairagyamdır(Gülçin, 2 Şubat yazısı doğuyor!)

Bu sabah yogamı bitirdikten sonra boş gözlerle kitaplığıma bakıyordum. Hâlâ alfa dalgalarındaydım. Mutlu bir yogaydı yaptığım. Tanrının (hikayemin yazarının) beni sevdiğine “E, herıld yani!” kuvvetinde inanarak bitirdiğim bir yoga seansını tamamlamıştım. Elim bir kitaba gitti. Emanet Zaman’ı yazarken aldığım ve sonradan sık sık Emanet Zaman ile ismi karıştırılan Emanet Çeyiz adlı kitabı. Emanet Çeyiz’i ben Beyazıt Sahaflar Çarşısı’ndaki bir kitapçıdan almıştım. Kahvaltı sofrasına otururken ortadan bir yeri açtım. Tak, tam da şu aralar yazdığım romanımın kilit sırrına ilişkin bir anı çıktı karşıma. Şaşkınlıkla okudum. Sonra kitabı şöyle bir karıştırdım. Hayır, kitabın başka hiçbir yerinde benim yeni romanın düğümünü çözecek olan o bölge ve o bölgedeki katliamdan bahsedilmiyordu. Sadece benim açtığım bölümde… Bu sahneyi şimdi bir romana koysanız, editörünüz gerçekçi değil diye itiraz edebilir. Ama kahramanı olduğumuz şu hayat denen hikaye, edebiyatı daima sollamamış mıdır?

Okuduğum bölümün izini sürerek ilerledim ve yeni bir solucan deliğine girdim. Ucunun nereden çıkacağını siz yeni roman çıkınca öğreneceksiniz.

Şimdi, günlük programımı sürdürmek adına aranızdan ayrılıyorum. Bu yazıyı baştan okumayacağım. Aranızdan bir hayırsever editör bulduğu yazım yanlışlarını, telaşlı parmaklarımın unuttuğu sözcükleri, anlam kaymaları ile düşük cümleleri toparlarsa çok sevinirim. (Ayça?)

Hepinizi öptüm.

Dolunaya beş var.

Defne.

 

Bu yazı 28günyoga için yazılmıştır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

*Murat Gülsoy’un bir kitabının ismi

 

YAŞAMAK GÖREVDİR YANGIN YERİNDE

Uğur Mumcu

kucaklıyor beni metin altıok
aldırma diyor gülerek
yaşamak görevdir yangın yerinde
yaşamak insan kalarak

Ataol Behramoğlu-Yangın Yeri

 “Metin Altıok Şiirlerinden Parçalar” diye bir albüm var. I-tunes müzik beğeneceğimi düşünerek bana sundu. O günden beri başka bir şey dinlemiyorum.

Dinlerken içim eziliyor. İçimin ezilmesini seviyorum. Hissediyorum. Yitirdiklerimi. Bu ülkenin benden aldıklarını. Metin Altıok onlardan biri. Doğru dürüst tanıyamadan, şiirleri ile haşır neşir olamadan Madımak Oteli’nde yanıp kül olan şairlerimizden. Üstelik çocukluk arkadaşım Zeynep’in babası. Üstelik otelden canlı çıkabildiği halde, katlimandan bir hafta sonra öldüğü için ölümüne umut karışan, umut karıştığı için ölümü iyice içimizi kavuran…

Şiirlerini bilmiyorsanız bu albümü dinleyin. Sizin de içiniz ezilecek. Tutulmamış yasların yaşları az da olsa dökülecek belki.

Sivas katliamı sırasında ben on dokuz yaşındaydım. Madımak otelinde canice öldürülen insanların kimisi benim o yaşımdan da gençti. Ertesi gün gazete yaşlarını okurken gözlerime inanamamıştım. Ölenlerin bir tanesi on iki yaşında bir çocuktu. Onyedi, on sekiz yaşındaki  şairler ve  Pir Sultan Abdal Şenliklerine bir heves gitmiş şiir sevdalılarıydı onlar.

Şimdi Metin Altıok’un öldürüldüğü yaşına bakıyorum: 43. Benim şimdiki yaşım. İçim sızlıyor. Tıpkı bir çeyrek asır önce yaşıtlarımın da o otelde katledildiklerini öğrendiğimde yandığı gibi yanıyor içim. Çünkü kırk üç yaş öyle taze, öyle genç bir yaş ki aslında. Hayatın keyfinin henüz yeni yeni çıkmaya başladığı bir yaş. Gençlik hırslarından ve körlüğünden sıyrılıp yaşam denen o olağanüstü güzellikteki zamanın tadına varılan bir yaş. Öncelikler tartısının  iyiden, dostluktan, aileden, yaratıcılıktan yana eğildiği, insanın denize, yıldızlı göklere, eşinin yüzüne bakıp da yaşamak güzel şey be kardeşim*, dediği yaş. Metin Altıok’un varoluşun en ince, en nefis ifadelerinden biri olan şiir için gittiği bir şenlikte kırk üç yaşında katledilmesi ne kadar acı.

Tuttuk mu biz bunun yasını? Onun ve diğer otuz beş kişinin?

O zaman da düşünmüştüm. Hâlâ da düşünürüm. Sivas katliamı bu ülkede şiir seven, şiire gönül vermiş herkese karşı gerçekleştirilmiş bir cinayetti. Yazarlığı hayal ettiğim o yaşımda geleceğimin katledildiğini hissetmiştim. Şiir demek incelik demektir, ince ruh, anlayış, geniş ufuklar, korku ve kabalığın yerini sevgi ve derinliğin alması demektir. O otelde yananlar biraz da bu değerler ve bu değerleri yücelten insanların tamamıydı.

Yangın hâlâ devam ediyor. Önüne geçeni yutan alevler canları ala ala ülkeyi sarıyor.

Ama şairin söylediği gibi:

Yaşamak görevdir yangın yerinde/ yaşamak insan kalarak… **

Bugün Uğur Mumcu’nun katledişinin de yirmi beşinci yılı. Ben o zaman da on dokuz yaşındaydım. Uğur Mumcu’nun köşesi, Cumhuriyet gazetesini elime alır almaz ilk göz attığım yerdi. Tanımazdım ama aileden biri gibi yakın hissederdim kendimi ona. Gazeteci olmak istiyordum. Tam da onun gibi. Araştırmacı gazeteci. Gerçekleri ortaya çıkartan gazeteci.

Uğur Mumcu sabah evinden çıktı. Arabasının kapısını açtı. Ve bomba patladı.

Uğur Mumcu öldüğü sırada kırk bir yaşındaydı. 41. Sadece 41.

Ben hemen Ankara’ya gittim. Kaldırımdaki kan izini silmişlerdi. Bombanın patladığı yere yıllarca kırmızı karanfiller bıraktık. Karanfillerden bir dağ yaptık.

O bomba Uğur Mumcu’y ve benim gazetecilik hayallerimi öldürdü. Gerçeğin peşinde koşmanın bedeli çok ağırdı ülkemde. Ben yaşamak istiyordum.

Tuttum mu yasını?

Yoksa yuttum mu?

Unuttum mu?

(Asla)

Sizin de unutmamız dileğiyle….

https://itunes.apple.com/us/album/yang%C4%B1n-yeri/900621794?i=900623958

Screen Shot 2018-01-24 at 2.05.01 PM.png

*Nazım Hikmet’in çok güzel bir romanının adıdır.

** Ataol Behramoğlu’nun Yangın Yeri adlı şiiri.

Yoga Felsefesi Sohbetleri_3

Yoga Felsefesi Sohbetleri_3

Yarın Yoga Felsefesi sohbetlerimizin üçüncüsünü gerçekleştireceğiz. Felsefe sohbetleri yogaya ilgi duyan herkesin katılacağı konuşmalar. Yarınki konumuz Samkya. Zihin-ego ve elementler. Prakriti, Puruşa, Ahamkara, Manas, Budhi, Karmendriyalar, Jnanderiyalar ve dahası.

Vaktimiz kalırsa ufaktan Patanjali’nin yoga sutralarına da gireceğiz ama o esasen bir sonraki buluşmamızın konusu.

Bekliyorum.

14 Ocak 2018 saat 14:00’de Atölye Yeşil’de.

Ücret ve adres için yesilstudyo@gmail.com adresine bir email atınız. Yoga felsefesi sohbetleri Shadow Yoga Ocak ayı kurslarına kayıtlı öğrenciler için yüzde 50 indirimlidir.

Görüşmek üzere….

Hayat Bir Çeşnidir

img_1873

Selam sana sangamu,

Yazılarınızı okudum. İçlendim. Güldüm, gülümsedim. İnsanın içini dökmesi ne şahane bir şey. İçimizi döktüğümüz kadar özgürüz, gibi bir özdeyiş uydurabilir miyim? Dökemediğimiz içimiz katılaşan kalıplarımız, kırılganlığın üzerine geçirdiğimiz maskemiz. Bizi bizden alan her şeyimiz. Maskeye dönüşmüş arkadaşlarım var. Aslında günahlarını almayayım. Onlar maskeye dönüşmediler. Aramızdaki bağ soğudu. İki insan uzaklaştıkça birbirinden, maskeler daha sıkı sarılıyor yüzlere. Üşeniyorsun içini dökmeye. Isınmak gerek çünkü. Isınma turları atmak lazım. Ayda bir, iki ayda bir, yılda bir kahve içerek değil, beraber vakit geçirerek. Eskisi gibi. Gençlikteki gibi. Sabah kalkıp arayıp, buluşup, öbür sabaha kadar beraber takıldığımız zamanlardaki gibi yakınlıklar gerek bazen insana. Sadece eşle, karıyla, kocayla değil eski dostlarla. O zaman maskeler düşüyor, bağlar yeniden ısınıp, yağlanıyor, yumuşayıp, esniyor.

Ben hiç bir dostun hayatta kaybetmeye değmediğini düşünüyorum. Aşklar öyle değil. Aşklar başlıyor, bir kimya, bir tutku sürüyor, bittiği yerde kopuyor. Aşk bir hal çünkü. Bir kafa. Kafası geçince insan uykudan uyanmış gibi oluyor. O insanla vakit geçirmek birden sıkıcı bir hale geliyor. İlişki görevini  tamamlamış oluyorlar. Dostlukların ise bitme süresi yok bence. Aşktan dostluğa evirilen ilişkiler de var tabii. Çok değil ama var. Onlar da yenilenip yenilenip derinleşebilir.

Nereden çıktı şimdi bu konu? Hayat hakkında yazacaktım ben hani? Bağlayayım: Hayat nedir? Nedir hayat? Değil mi ya? Bir hayat tutturmuşuz ama acaba benim hayattan anladığımla seninki aynı mı? Pınar bana yılbaşı hediyesi çok güzel bir edebiyat takvimi almış. Her sayfasında romanlardan parçalar, öyküler, edebi tarihimizde bugün olup bitenler, yerel ağızlarda deyişler filan var. Bayıldım. Size hayat hakkında yazmaya hazırlandığım bu gün sayfayı çevirdim ve karşıma şu alıntı çıktı:

“Oysa benim için hayat, şu andaki öfkemle biraz sonraki aldırmazlığımın arasında benim bulunmadığım bir yerde, benden uzakta olan her şey.” (Adını Unutan Adam_Mehmet Eroğlu)

Bunu okuyunca hah işte dedim, tam da şimdi hasta, hasta bakıcı, rolünde eve kapandığım günlerde düşündüğüm şey: hayat benden uzakta olan her şey. Hayat şu güneşli günde kafenin dışındaki masalarda oturmuş arkadaşlarıyla gülüşen genç kızın yaşadığı şey mesela. Ya da Artful Living sitesine röportaj veren sanatçıların üretken bir gün geçirirken yaşadıkları şey. Orhan Pamuk’un hayatı hayat, orası kesin. Turist otobüsü ile önümden geçen kırmızı yüzlü çiftlerinki de hayat. Bir zamanlar hoşlandığım erkeğin sevgilisi ile Beşiktaş’ta bira içerken yaşadığı şey, Tayland’ın çok istediğim halde bir türlü gidemediğim bir adasında iki çocuğu ve kocasıyla tatil yapan arkadaşımınki de hayat.

Anladınız yani.

Herkesinki hayat, bir benimki değil.

Benimki neden değil? Benimki neden değil? Benimki beklemede. Benim hayatım henüz başlamadı. Büyüyünce başlayacak.

Tanıdık geliyor mu böyle bir düşünce size? Yoksa bir ben miyim çocukluğun bir türlü başlamayan hayatına sıkışmış olan? Hep başlamasını beklediğimiz şey değil mi hayat? Hayatta ne olmak istiyorsun? Hayatını nerede, kiminle, hangi iş ile iştigal ederek geçirmek istiyorsun? Ben bunlara cevap verene kadar geçivermiş hayat. Bak, en iyimser tahmin ile yarısına gelmişiz. Daha hâlâ başlayacak bu film.

Günler ile hayatı bir türlü eşitleyemiyorum ben. Günler hayattan sayılır mı? Her gün hayattan sayılır mı? Oysa günler nasıl geçiyorsa hayat da öyle geçiyor. Günler sıradan, günler banal, günler hayat olamayacak kadar yüzeysel uğraşların peşinde, FaceBook’a, insta’ya bakarak geçiyor. Hayat bu derinliksiz ve anlamsız uğraşların doluştuğu o zaman dilimi (gün) ile eşitlenemez, eşitlenmemeli.

Diyor içimden bir ses.

Ama işte Ömür Diyorlar Buna. (Ayfer Tunç’un süper kitaplarından biri.) Artık kabullenmeli de hayat günlerden ibaret biz zaman akışıdır. Ondan olduğundan fazlasını beklerken  mükemmel Arda Bujanga asananın hayali ile elimizdeki (altımızdaki) Arda Bujanga’ya bakmadan geçecek miyiz? Bu sayılmaz. Çünkü yeterinde inemiyorum henüz. Dizim acıyor ve arka bacağım düzleşmiyor. Onu dikkate almayacağım. Fotoğrafını çekmeyin. Benim arda bujangam olmadı henüz. Fotoğrafını çekmeyin. Hayatım henüz rayına oturmadı. Bir otursun ben sizi arayacağım.

Evet, bende böyle bir beklenti var. Başladı, başlayacak. Bir türlü başlamadı. Ne zannediyorsam şu hayatı? Yoga çevrelerinde şöyle bir inanış vardır: Çocuklar anı yaşarlar. Bunu söyleyen her kimse hiç çocuk olmamış bence. Ben çocukken anı filan yaşamazdım. Çocukluğun geçici bir hapis süreci olduğunu düşünerek sürekli büyüklüğümü hayal ederdim. Her anıma eşlik eden his de tüm bunlar geçecek Defne, dayan, büyüyeceksin ve hayat başlayacaktı.

Tabii şimdi teorik olarak biliyorum. Ömür diyorlar buna. Neye? İşte geçen günlerimize. Ömür bu kadarcık bir şey. Ben çocukken çok abartmışım. Büyük bir beklenti içine girmişim galiba. Muhteşem hislerin beni bir dakika bile yalnız bırakmayacakları bir şenlik olacaktı hayat. Bu sıradan şey değil.

Şaka şaka. Hayatın sıradanlığı şaka yani. Yani değil de, işte bardağın yarısı dolu mu, boş mu? Perspektif meselesi. Günler birbirinin ardına dizilmiş sıradan zaman dilimcikleri gibi de görülebilir. Her bir saniyesinde mucizelerin vuku bulduğu hayat kesitleri olarak da. Ayça’nın yaş günü fotoğrafına baktığım zaman ben sadece güler yüzlü nefis insanlar görmüyorum. Ben orada muhteşem bir şekilde dokunmuş bir battaniye görüyorum. Her bir ilmeğinde anlam ve sevgi olan. O battaniyeyi örmeye başladım. Siz devamını getirdiniz. Benim vesilem ile birbirine bağlanan insanlara baktığımda bir mucizeye tanıklık ediyormuşum gibi geliyor. İster kibir deyin, ister bizim hoca tanrıcılık oynuyor deyin sizin dostluğunuza bakınca bu dünyaya işte bunun için gelmişim diyorum. Benim çocuğum da bu dostluklar ağı. (Sanga mu, yavrum, ben senin annenim.)

Bağlayacaktım ya… Hayat ilişkiler ağıdır bence. Günlerden çok bağlardır. Battaniyedir. Halıdır. Dokunur ve dokunur. İnce ince, desen desen dokunur ve yüreklere dokunur.

Bir de yazılarınızı okurken aynı şeyi hissediyorum. Evrene yazılmış her bir satır insanlığı olduğu yerden başka bir yere taşıyacak vasıtadır bence. Beraberce inşa ettiğimiz bu yazı çatısı altında buluştuğumuzda, satırlar, cümleler kurulup karşılıklı gidip geldikçe ben yine işte bu, diyourm. İşte bunun için geldim bu dünyaya. İnsanlığa ne katkı sağladın ey kul derlerse bana Sırat köprüsünde diyebilirim ki Alper’in, Tansel’in, Ali’nin, Aylin’in, Pınar’ın, Begüm’ün, diğer Pınar’ın, Fatma’nın, Fatoşu’un ve U.Pınar ile Serap’ın yazılarıdır benim insanlığa katkım. Her bir yazı çünkü kanatlanıp onlara, onlar yüzlere, yüzler binlere ulaşır. Afrika’daki kelebek meselesi.

Son olarak bence hayat bir bilgisayar oyundur. Herkesin sonunda çözmesi gereken bir bulmacası vardır. Baştan bilmeyiz ama onu. Ancak geriye bakarak bulmacanın kendisi bilinebilir. Bu bilgisayar oyunu süresince karşımıza çıkan herkes ve başımıza gelen her şey, belki lazım olur diye çantamıza attığımız nesneler, bileğimize taktığımız altın bilezikler oyunu tam da olması gerektiği yere götürmektedir. Hiç bir ilişki boşa yaşanmamıştır. En boş ve beyhude görüneni bile. Benim yıllar önce eve getirdiğim bir çocuk vardı. Adını hatırlamıyorum. Kıvırcık uzun saçlıydı. -ama o zamanki erkeklerin yüzde altmış beşi kıvırcık uzun saçlıydı- bizim salonun kanepesinde yan yana oturmuştuk, ikimiz de neden bir arada olduğumuzu anlamadan. Sonra o gitmişti. Giderken merdivende Yasemin’e rastgelmişti. Yasemin niye böyle tanımadığımız insanları eve getirirsin ki diye hafif söylenmişti. O çocuğun bile bir rolü vardı benim hayatımda. Bu satırlara girdi işte. Her bir olay ve bağ, dokularımızı, hücrelerimizi, dev sistemimizin minicik yapıtaşlarını, yani uzun lafın kısası eşsiz varlığımızı belirliyor.

Tanpınar’ın çok sevdiğim şu sözü ile bitireyim hayat hakkındaki gevezeliklerimi:

“Istırap insanoğlu için gündelik ekmek, ölümse sadece bir kaderdi.
Asıl dava, derin bir şekilde yaşamak ve kendi kendisini gerçekleştirmek,
ölümlü hayata şahsi bir çeşni vermekti”

Hepinize şahsi çeşninizin tadından yenmez güzel günler dilerim.

Hayatı onlarla dokuyunuz. Hayata onlarla dokununuz.

Not: Biz çok daha iyiyiz. Kokia’nın ateşi düştü ve dik oturabiliyor. Elleri de açıldı. Onu düşünen, dua eden, sevgilerini yollayan herkesi kucaklıyor.

Bunu (mu) ister Patanjali’miz?*

Aparigraha sthairye janma kathanta sambodhah

Patanjali’nin Yoga Sutraları 2.39

Bunu (mu) ister Patanjali’miz?

Defne Suman

Ne zaman Patanjali’nin aparigraha ilkesini düşünsem aklıma Zürih’de kaldığım bir pansiyonun kuş yuvası gibi çatı katı odasında bıraktığım sırt çantam gelir. Tam on yıl oldu. Ben hâlâ düşünürüm, eşyalarımı bulunca pansiyon sahipleri ne yapmıştır? Akıllarına nasıl bir senaryo gelmiştir? Polisi aramışlar mıdır mesela? Yoksa bir çanta dolusu kıyafeti, kitabı, kalemi, ayakkabıyı, iç çamaşırını ardında bırakan misafirlere alışık mıdırla? İsviçreli İsviçreli dudak büküp, omuz mu silkmişlerdir?

Baştan alayım: Tam tamına on yıl önce bu aralar. Ben Zürih’te bir yoga kursundayım. Oradan Londra’ya, Amsterdam’a, Berlin’e, oradan da bir Yunan adasına gideceğim. Amerikan pasaportumun ilk yılı ve vizesiz dolaşmanın suyunu çıkaracağım. Nerede ucuz bilet, oraya gideceğim. Orada ne bulacağım hiç önemli değil. Zincirlerinden kurtulmuş bir Türk kadını nasıl olurmuş tüm Avrupa’ya göstereceğim. (Hayır, ikinci durak Londra’da yalnızlıktan bunalıma girip İstanbul’a döneceğim ama konumuz bu değil, geçiyorum.)

Zürih’te yoga kursundayım. Henüz Ustam ile tanışmamışım. Serseri mayın misali bir yoga kursundan diğerine dolanıyorum. Her şeyi, her şeyi denemeliyim! Aştanga, Iyengar, (yin yoga henüz keşfedilmemiş), Kundalini, Tayland’da vipasana, Hindistan’da aşram, uzaktan eğitim ile Ayurveda. Zürih serseri mayının duraklarından biri. Adı az bilinen ama seveni çok bir hocanın peşindeyim. (Hocanın Zürih sokaklarında elini atsan ellisini bulacağın süper spor, süper lüks Porshe’lara içinin gittiğini görünce ondan soğuyacağım ama buna daha var.)

Dersler iyi gidiyor. Belki biraz fazla akrobatik ama hocanın sohbetlerine doyum olmuyor. Zaten hoca da benim kulağıma kadar gelen şanını bu satsang’larına borçlu. Yoga sohbetlerine yani. Ben de en çok sohbetler için oradayım. Akrobatik numaralara da tahammül ediyorum.

Sohbetlerin birinde aparigraha ilkesinden söz ediyor hoca. Patanjali’nin sekiz dallı yogasının ilk dalı olan yamaların beş yaprağından biri: Aparigraha. Tuttuğuna sarılmamak, bırakmayı bilmek, tok gözlülük, sadelik, basitlik gibi anlamları var.

O anlatıyor. Ben pansiyondaki bavulumu düşünüyorum. İçindeki her şey lüzumsuz geliyor. Her şey. Oysa küçük bir çanta. İçinde fazla bir şey yok. Ama işte incecik vücutlarında dev gibi bir göbek gören anoreksi hastası genç kadınlar gibi ben de o küçük çantanın içinde beni aparigraha’dan mahrum bırakan şortlar, etekler, pabuçlar, kitaplar, neler neler görüyorum. O çanta gözümde Sisifos’un yuvarlayarak bir dağın tepesine çıkartması gereken kayaya dönüşüyor. Sanki onları atabilirsem sırtımdan içimdeki eksik parça tamamlanacak. Patanjali’nin ve tüm bilge hocaların bahsettiği tatminkar, huzurlu, bilge yogiye evirileceğim.

Hayır, çantanın içindekileri atmak yetmez! Bir lokma, bir hırka yogi olmak istiyorsam çantanın tamamını bırakmalıyım. Bırakabilmeliyim. (Bunu ister Patanjali’miz.) Zürih’deki son sabah pansiyondaki kuş yuvası odamdan, dürüp de el çantama sığdırdığım bir tayt, bir atlet ve sırtımdaki kıyafetlerimle çıkıyorum. Ne var ki? Yıkar, yıkar giyerim. Buyurun size aparigraha. (Patanjali göklerden beni gururla izliyor, eminim.) Sırt çantamı içinde sevdiğim, canı gönülden bağlandığım bir takım nesnelerle beraber yatağın yanında, yerde bırakıyorum. Kapıyı üzerine çekiyorum.

Sonraki durak Londra’da, hayatımda herhalde (inşallah) son defa yaşadığım youth hostel gecelerimde içimdeki eksiklik hissinde zırnık eksilme yok. Ruhumdaki doyumsuzluğu Zürih’teki hocanın spor arabalara merakına veriyorum. Beni hayal kırıklığına uğrattı. Gerçek bir yogi olsaydı, spor araba görünce heyecanlanmazdı! Başka bir kursa gideceğim. Başka bir hoca içimdeki eksik parçayı bulup şıp diye yerine yerleştirecek. Aparigraha ilkesi de tamam zaten. Çek attım yanına. Yakınlarda ne stüdyolar var, bir bakayım. Yarın sabah ilk iş yoga dersine giderim.

Eğer zaman sandığımız gibi düz bir çizgi değilse, hayatın farklı dilimleri ince tüllerle birbirinden ayrılmış hücrelerde aynı anda yaşanıyorsa, mesela ben size bu satırları yazarken, Zürih’te bir pansiyonun çatı katında otuz üç yaşında bir Defne sırt çantasının üzerine kapıyı çekiyorsa, ona şöyle seslenmek isterim:

Sevgili genç dost! Dur. Dur ve dinle. Aradığın eksik parça ardında bıraktığın çantanın içinde gizli. Onu sırtına tak ve evine dön. Her sabah uyan, evin bir köşesine matını yay, nefes al ve nefes ver. Aşramlarda, vippasanalarda, yutarcasına okuduğun kitaplarda, kurslarda, workshoplarda, titi’lerde öğrendiğin bilgiyi hazmet. Daha fazla arama. Hayata bak. Ve ilişkilerine. Aradığın o eksik parçayı serseri mayın gibi o kurstan bu kursa, o stilden bu stile dolanarak bulamazsın. Patanjali’nin yamalarını zorlayarak yogi olunmaz. Yoga yolunda ağır ağır ilerlerken onlar içinde olgunlaşacaktır. Bir çiçeği filizinden çekip büyütemezsin. Küçük Prens’in Gül’ü biriciktir. Çünkü bir tanedir. Ve onundur. Sen her gün suyunu ver, o kendi büyür.

Şiddetsizlik ilkesi adına proteine muhtaç vücudunu etten, balıktan mahrum edersen esas şiddeti sen uygularsın. Yoga adına yapılması gerektiğine inandığın şeyleri hiç de içinden gelmeden yaparsan, yalan söylemiş olursun. Sade bir yaşam hırsıyla elindekini, avucundakini ardında bırakmak açgözlülüğün sinsi bir versiyonundan başka bir şey değildir.

Tak o çantayı sırtına. Dön evine. Kendi yoganı yap. Yoga sana hediyesini verecektir. Öğrenci hazır olduğunda hoca onun karşısına çıkacaktır.

 

*Bu yazının orijinali Yoga Journal Türkiye’nin 17. sayısında yayımlanmıştır.

 

sayi17_sonbaharkis2017_defnesuman1
Foto: Fatoş Ş. Pınarbaşı

 

 

 

 

Yoga Journal Türkiye ile Sohbet

Yoga Journal Türkiye’ ile Shadow Yoga hakkında sohbet ettik.

#yogajournalturkiye #shadowyogaistanbul #shadowyogaturkiye

  • sayi17_sonbaharkis2017_shadowyoga1.jpg
  • Shadow Yoga’nın kökleri nereden geliyor?

 

Shadow Yoga Shandor Remete’nin kurduğu bir Hatha Yoga sistemi. Shandor hoca uzun yıllar B.K.S Iyengar’ın öğrencisi ve asistanı olmuş. Ondan önce de Tayland’da Uzakdoğu Savaş teknikleri çalışmış. Olgunluk çağında da Hindistan’da marmastana öğrenmiş. Tüm bunların bileşimi ile yarattığı sisteme Shadow Yoga adını vermiş.

 

  • Neden gölge yogası ismi verilmiş?

Hocamız Hatha Yoga’nın koşa mantığından esinlenerek bu ismi seçmiş. Hatha Yoga metinlerinde insanı koza gibi sarmalayan katmanlardan söz edilir. Bunlara da koşa denir. Fiziksel vücut bir koşadır, nefesten oluşan can katmanı bir diğer koşadır, zihin başlı başına bir katmandır, sezgiler de öyle. Bu katmanları benliği tül perde gibi saran gölgeler olarak da düşünebiliriz. Varlığımızı onların sadece bir tanesi ile özdeşleştirirsek, diyelim ki safi etten kemikten, ya da safi düşüncelerimizden ibaret olduğumuza inanırsak hakikatin ışığından uzaklaşırız. Öte yandan gölge ışığın yansımasıdır. Işık yoksa gölge olmaz. Demek ki gölgeyi takip ederek ışığın kaynağına giden yolu da bulabiliriz. Hatha Yoga bize “koşaların tuzağına kapılmayın, kendinizi bir katmana indirgemeyin” mesajını verir bir taraftan, öte yandan da ancak bu gölgelere dalarak, onların içinden geçerek, karanlığı aralayarak ışığın yolunu bulacağımızı bildirir. Hatha Yoga’nın bu ikili mesajına dikkat çekmek için Shandor Remete de kurduğu sisteme gölge anlamına gelen Shadow Yoga ismini vermiş.

  • Shadow yoga’nın prelüd adı verilen serileri çok etkili. Bu serileri düzenli olarak tekrarladığımızda işleyişlerindeki ince mantığı seziyoruz. Serileri bu denli çarpıcı kılan özellikleri neler?

Prelüdler zekice tasarlanmış. Shandor hoca Iyengar ustasından öğrendiği yoga pozlarını, Samkya’da bahsi geçen beş elementin vücuttaki hareketini, Ayurveda’daki üç doşanın zihne ve nefese etkisini, marmastana bilgisiyle harmanlamış. Bu sayede de az zamanda ve gereksiz yere çaba harcamadan nefesi ve zihni derin bir noktaya taşıyacak kilit hareketleri keşfetmiş. Prelüdler de bu kilit hareketlerin arka arkaya dizilmesinden oluşuyor. Dikkati nefeste ve vücutta uyanan hislerde tutarak yapıldığında ve her nefeste üç banda birden kullanıldığında hatha yoganın can akışına etkisi kolaylıkla fark ediliyor.

  • Gölge, kendi içinde hem bir gizem içeriyor hem de açıklık ve ferahlık… Bir bireyin gölgeleri ile karşılaşma süreci hayatta nasıl işliyor? Herkesin kendine ait bir zaman ve hızı var ama bu anlarda nasıl hareket etmeli? Neler önerirsiniz?

Evet, demin de dediğim gibi ışığa ulaşmak için gölgeden geçmek gerekiyor. Kaygıdan kaçmak için tekrarladığımız davranışlarımızın bizi daha derin bir strese soktuğunu biliyoruz ama her kaygı ihtimalinde o davranışlara geri dönüyoruz. Bu tip davranışlar bizim gölgelerimiz. Onlarla yüzleşmek yerine bir çok defa dış dünyayı, öteki insanları, talihimizi suçluyoruz. Kendimizi hep aynı çıkmazda buluyorsak oraya girmemek için alıştığımızdan farklı bir davranış sergilememiz gerekiyor. Bu söylemesi kolay ama pratikte zor bir şey. Bazı insanın çocukluktan kalma çok derin yaraları var. Fiziksel ya da psikolojik taciz, sevgisizlik, ilgisizlik, utanç, suçlama çok küçük yaşta insanın bilincine nüfus ettiği ise onun gölgeleri ile yüzleşmesi daha zor, daha acılı bir süreç. Tıpkı küçük yaştan ağır bir trafik kazası geçirmiş bir insanın vücudundaki sakatlığa özen gösterdiğimiz gibi ruhu genç yaşta incinmiş kişinin de iyileşme sürecinin ağır ağır geleceğini aklımızda tutmalıyız. Ruhun iyileşme süresi de, tekniği de kişiden kişiye farklılık gösterecektir. Bilgi, tecrübe ve anlayış sahibi bir rehberin aynasında kör noktalarımıza düşen gölgelerimizi görmek daima yardımcı olur. Hiç bir şeyi tek başımıza çözmek zorunda değiliz. Bunu aklımızda tutmak bile yeterince büyük bir adım. Genelde çünkü önce meselemi içimde çözeyim, sonra insanlarla ilişki kurayım mantığı ile hareket ediyoruz. Oysa psikologların dediği gibi ruhun yaraları ilişki içinde açıldığından o yaralar ancak ilişki içinde iyileşirler.

 

  • Yogada öğretmen ve öğrenci ilişkisi nasıl ilerliyor?

Geleneksel olarak soruyorsanız şöyle: Öğrenci hocanın kapısını günlerce, haftalarda, aylarca aşındırıyor! Hoca onun yoga aşkını, sebatını ve tahammül seviyesini açmadığı kapının ardından izliyor. Yoga bilgisini almaya değer nitelikte bir öğrenciyle karşılaştığına ikna olursa onu içeri alıyor. Bugün, modern yoganın babası saydığımız Krişnamaçarya’nın kendini ustasına kabul ettirme hikayesi böyle bir şey mesela. Günümüzde elbette bu durum değişti. Ama özünde bu mantığın bulunduğunu sezen uzmanlar hâlâ bilginin kutsallığını akıllarında tutuyor ve aktarmaya değer buldukları kişileri bağırlarına basıp, onları yüreklendiriyorlar.

 

  • Shadow Yoga öğrencisi olmak isteyen okurlarımız nasıl ilerlemeli?

Şu anda Türkiye’de bu sistemi öğreten bir tek ben varım. Bu sebeple de benimle çalışmaya başlamaları gerek. Ben iki yılda bir defa yeni öğrenci alıyorum. Sınıf sistemiyle ilerliyoruz. Başlangıç sınıflarına kırk kişiyi alıyorum. Ekim ayından Hazirana kadar onları çalıştırıyorum. Sınıfı geçenler sonraki sene yine aynı grupla ikinci seneye başlıyorlar. Bir sınıf genelde yedi yıl boyunca benimle devam ediyor. Bu süre zarfında bağımsızca kendi yogalarını yapar hale geliyorlar ve yılda bir ya da iki defa Shandor Remete ile Emma Balnavez’in açtığı yüksek Shadow Yoga kurslarına katılıyorlar. Nihai amacımız öğrencinin her yeni güne tek başına yaptığı yogası ile başlaması. Bu yazıyı şimdi okuyan okular, Ekim 2018’de açacağım yeni sınıfa kaydolmayı düşünebilirler. O zamana kadar denemek istedikleri diğer yoga stillerini denemelerini öneriyorum. Benimle çalıştıkları sene içinde başka derslere girip kafalarını karıştırmamalarını tavsiye edeceğim çünkü.

 

  • Çok disiplinli bir öğrencisiniz, bloglarınızda, dergi için yazdığınız yazılarda öğrencilik süreçlerinizde bundan bahsediyorsunuz.   Yoga öğrencilerine önerileriniz neler olur?

Yogayı sevdiğiniz için yaptığınızı kendinize hatırlatın. Üşeniyorsanız, o sevgiye bağlanın. Yoga bir zorunluluk oldu ise belki de hayatınızdaki mevcudiyeti çok da şart değildir. Elbette ilk başta, sabah uyandığımızda mesela, zihin direnecektir, yogamı yapmasam bugün diyecektir. O zaman bu düşünceyi üreten zihne, yoga yapmasak da ne yapsak kendini daha huzurlu, daha tatminkar, daha özgür hissedeceksin, diye sorun. Eğer verdiği cevap sizi tatmin ederse o öteki şeyi yapın. Yok eğer tatminkar bir cevap alamadıysanız bir ucundan başlayın, bakalım ne hissedeceksiniz… Benim çok disiplinli olduğumu söylüyorlar ama aslında ben sadece sevdiğim şeyleri yapıyorum. O şeylerin ortasındayken çok mutlu olduğumu kendimi hatırlattığım için baştaki direncime karşı koyabiliyorum.