Yoga ve Ben

Yoga Journal Türkiye‘nin desteği ile gerçekleştirdiğimiz sohbeti dinlemek isterseniz buradan buyurun. Ozgecan Tapa ile yogadan, aşktan, edebiyattan, İstanbul’dan, hayattan söz ediyoruz. Kahvenizi hazırlayın, kulaklıkları takın ve bize katılın!

Türkçe Yazılar içinde yayınlandı | Tagged , , , , | Yorum bırakın

Hatha Yoga Anatomisi (

Bu cumartesi (18 Şubat 2017) Hara Yoga Vedanta Center‘da Hatha Yoga’nın işleyiş mekanizmasını, enerji anatomisini, vayuları, koşaları, çakraları, nadileri konuşuyoruz.

İstanbul’un en sevdiğim mahallesi Balat’ta, vaha gibi bir yoga okulunda…

Meraklı ruhları mutlaka bekliyoruz! 

img_1857Ayrıntılar şöyle: 

Beden, zihin ve nefes çalışmaları vasıtası ile bütünleşmeyi amaçlayan Hatha Yoga’nın bize sunduğu anatomi sadece fiziksel beden ile sınırlı bir anatomi değildir. Beden iç organlar, sinir, solunum, dolaşım, sindirim sistemi ve beş duyu organı ile donatılmıştır ama bu yapıyı birbirine bağlayan ve ölü bedeni canlısından ayıran çok önemli bir parçası daha vardır: CAN. Hatha Yoga canın vücutta ahenkle akmasını sağlar. Bu süreci konuşacağımız sohbetimizde Hatha Yoga anatomisinin temel unsurları olan nadiler, vayular, çakralar ve koşalar hakkında bilgi edineceğiz.

PROGRAM
18 Şubat Cumartesi
13:00 – 15:30

Yer: Hara Yoga Vedanta Center

Vodina Caddesi 103 Kat 4 Balat İstanbul

 

FİYAT
2,5 saatlik teorik ders 100tl

KAYIT
Yerinizi ayırtmanız ve ön ödeme yapmanız kesinlikle gereklidir.
0212 635 3002
yoga@harayoga.com

 

 

 

Türkçe Yazılar, Yoga, İstanbul Yazıları içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , | Yorum bırakın

Emanet Zaman

Türkçe Yazılar içinde yayınlandı | 1 Yorum

Yoga Hocalarına 10 Öğüt

img_1857İlk yoga dersimi bundan on iki yıl önce Cihangir Yoga’da vermiştim. Hiç hazır değildim ama sevgili Zeynep Aksoy her iyi yoga hocası gibi benim görmediğim bir şeyleri görmüş, beni öne iteklemişti.  Sonra beni sınıfa tanıttı  ve o günkü dersi o aralar eğitimini aldığım Gravity ve Grace tarzında benim vereceğimi söyledi. Kalabalık bir sınıftı, ya da heyecandan bana öyle gelmişti. Halen öğrencim olan Burçin, Özlem (Çınar) ve yanılmıyorsam Çağlayan oradaydılar.

O zamanlar yoga derslerine bembeyaz kıyafetlerle gelirdim. Işığı en iyi beyaz geçirir diye baştan aşağı beyaz. O beyaz halimle sınıfın karşısına geçtim, gözlerimi kapattım. Her sabah yaptığım kendi yogamı düşündüm ve başladım.

O günden beri hiç durmadan yoga dersi verdim. Daha sonra kanatları altına girdiğim ustam Zhander Remete’nin “hoca olunmaz, doğulur” diyerek hocalık eğitimi adı verilen kurs formatını reddettiğini öğrendim. Zhander hoca kanatları altına girdiğim yılların dördüncüsünde benim hoca doğanlardan olduğumu ama Hatha Yoga meşalesini taşıyacaksam çok ama çok çalışmam gerektiğini söyleyerek  bana el verdi. O günden beri hocamın sözünden çıkmadım, birisine güvenmenin insanı nasıl büyüttüğüne, geliştirdiğine bizzat kendi vücudumda ve hayatımda şahit oldum. (Çok defalar hocamın benim hakkımda -bu defa kesinlikle- yanıldığına, beni -bu defa kesinlikle- yanlış anladığına inansam da uzun vadede daima onun haklı olduğu ortaya çıktı.)

İlk yoga dersimin üzerinden tam on iki yıl geçti. Shadow Yoga sistemini öğretme hakkı kazanmanın üzerinden de altı yıl. Bu süre zarfında yüzlerce öğrenci eğittim, eğitiyorum. Hocalık eğitimi diye bir şeye inanmadığım için öyle bir kurs açmıyorum ama benimle çalışan öğrenciler arasından yoga bilgisini aktarmak isteyen olursa onları ellerinden tutuyor, tıkandıkları her alanda yol gösteriyorum.

Bu süre zarfında iyi bir yoga hocası olmanın incelikleri hakkında az çok bilgi sahibi oldum. Bugün bu inceliklerden bir kaçını sizinle paylaşmak istiyorum. Bunlar tabi benim öznel tecrübelerimden yola çıkarak vardığım bir takım sonuçlar. Evrensel kurallar gibi algılanmasın.

  1. Birinci ve altın kural: Yoga hocalığı ile ekmek parasını karıştırmayın. Başka bir deyişle para için yoga dersi vermeyin. Bunun önemini hayatımın sonuna kadar tekrarlayabilirim. Ekmek parası kaygısı yoga derslerine sızarsa (ki sızar) öğrenci ile öğretinin arasına girer. Aman! Özellikle başlangıçta ekmeğinizi yoga dersinden başka bir yerden çıkarın, zamanla hoca doğanlardan iseniz organik bir şekilde yoga dersleriniz sizi geçindirecek miktarı kazandırmaya başladığında onu tek ekmek kapınız yapabilirsiniz.
  2. Birinci madde ile çelişiyor gibi görünse de aslında çelişmiyor: Emeğinize bir fiyat biçin ve bu fiyatı dile getirmekten şaşmayın. Piyasayı boş verin. Kendiniz hocanızla çalışmak için yılda ne kadar para, zaman, enerji sarf ediyorsunuz. Sahip olduğunuz tecrübe ile bilginin karşılığı nedir, bunu sadece siz saptayabilirsiniz. Saptayın ve korkusuzca dile getirin.
  3.  Ekonomik sebeplerle  yoga dersine gelemeyen sebatlı öğrencilere daima burs imkanı sağlayın. Burs değilse belli hizmetler karşılığında ders vermeyi önerin.
  4. Muhakkak ama muhakkak BİR tane esas hocanız olsun. Bu hoca mümkünse en az 20-25 yıldır ders veriyor olsun. Sadece hareketlerine değil bilgisine, ilişki kurma biçimine, yaşama tarzına da hayran olun. Hayranlık olmadan çıraklık zor zanaat. Biraz da çekinin hocadan. İlerlemek için hayran olunandan korkmak gerekiyor biraz.
  5. O bir tane hoca ile yılda en az bir defa buluşun. Dağılmayın. Ciddi söylüyorum. O hocadan bu eğitime koşturmayın. Toz gözlü bir tavırla bir iki hocanın gözetiminde eğitiminizi sürdürmeniz sizi piyasadaki pek çok yoga hocasından daha kaliteli bir yere getirecektir.
  6. Kendi yoganızı her gün yapın. Bunun lamı cimi yok. Bu kaliteli bir hoca olmanın mutlak yolu. Kendi yoganızı ne olursa olsun her gün yapın.
  7. Derslerinize gidin! Öğrencileriniz derse sizin için geliyorlar, siz de onlar için orada olun. Hasta da olsanız gidin, tatillerinizi, seyahatlerinizi derslerinize göre ayarlayın, yerinize başka hoca göndermeyin. Öğrenci için çok can sıkıcı bir şey sizi beklerken başka birini görmek. Eğer seyahat sebebi ile bir süre derslere başka bir hoca gelecekse bunu önceden öğrencilerinize haber verin.Asla kendi derslerinize geç kalmayın.
  8. Dersten önce sınıfın nabzını tutun. Sessizce dururken içinizden geçenleri ciddiye alın. Dersin akışı konusunda bir reçeteye değil, içinizden geçenlere güvenin ama öğrencinin gönlünü hoş etmek, onları eylemek aklınızın ucundan bile geçmesin.
  9. Öğrencilerin isimlerini öğrenin. Özellikle üç defa üst üste gelenlerin isimlerini bir kenara yazın.
  10. Yoganın gizemini koruyun. Sosyal medyada görünürlüğünüzü minimumda tutun. Kendi yoganızı yaparken tek başınıza olun. Kendi yoganızı cinsellik gibi düşünün, o anın fotoğraflarını kamuya sunmayın.

 

Tabi ki bunların hiç birine körü körüne inanmayın. Hepsini deneyin. Bu öğütlerin size  iyi bir hoca, iyi bir insan olma yolunda  ışık tuttuğunu düşünüyorsanız, alın güle güle kullanın.

Sevgilerimle,

Defne Suman.

Türkçe Yazılar, Yoga içinde yayınlandı | 4 Yorum

Gelecek denen Canavar

Capitalism will kill you and Fascism won't save you!2017 yılına girdik.

Barış, huzur, sevgi dileklerimiz için topu topu bir saatimiz olduğunu bilmeden kucaklaştık. Yine umutla. Nefes alıp verdiğimiz sürece ne yapıp edip bir kaynağını bulup yüreklerimize yerleşen o umudu birbirimize geçirerek gülümsedik, güldük, yeniyi kutladık.

Bu yılbaşında ben de pek çok İstanbullu gibi evde, ailemle birlikteydim. Çocukluk yılbaşılarımı geçirdiğim salonda, yine aynı televizyonun karşısında fındık fıstık atıştırıp, plastik ağacın altına dizdiğimiz hediyeleri sahiplerine dağıttım, hem DJ’lik hem de dans ettim. Bir üst kuşağın bir gözü haberlerdeydi. Bizimki sosyal medyada. Hepimiz bir felaket beklentisi ve bir o kadar da belki olmaz ümidi içindeydik. Saatler ilerleyip de terazinin ümit kefesi ağır basmaya başladıkça neşemiz arttı, ailecek masanın etrafında halay bile çektik. Annem sofradan yeşil bir peçete kapıp halay başı oldu. Bir şey olmuyordu. Belki olmayacaktı. Noel Baba nefreti kusulmuş, belki ortalık durulmuştu.

İnsan umuyor işte. İstiyor çünkü ummak.

Varolmak için mecburuz ümide.

Annemler yeni yıla hangi kanalla, kimle gireceğiz gibi eski dertlerine, acaba girebilecek miyiz, geri sayım yapılacak mı, yeni yıla girdiğimiz seçtiğimiz kanalın sanatçısı tarafından telaffuz edilecek mi gibi çok yeni dertleri eklemişken, yabancı damat kocam kanallarını zapladığımız ekranda bir görünüp bir kaybolan Bülent Ersoy’a mı, Tarkan’ın dansına mı daha çok hayret edeceğinizi  bilemezken, kapı çalar, telefon çalar, ben 1980 yılına girdiğimiz gece siyah beyaz ekranlarımızda salınan Nesrin Topkapı’yı You Tube’dan zorla aileye izletmeye çalışırken (gençliğine, güzelliğine, şu karnını, boynunu oynatışına, belinin esnekliğine, kollarının zarafetine bakın, bakın!)  Tarkan geri sayımı üstlendi, biz sarılışıp, öpüştük, kırk yıldır aynı mahallede oturduğumuz dostlarımız, komşularımız, akrabalarımız geldiler, gittiler… Sonra yorgun düşüp uyuduk. Saat 1i ancak geçmişti.

Kaygı içinde beklediğimiz felaket tabi ki o gece biz  uyurken yaşanmıştı.

Şişme Noel Babaları sünnet etmekle, ona yumruk çakan delikanlı resimlerini paylaşmak ve Aydın’da “temsili” Noel Baba’yı ibreti alem olsun diye oyuncak silahla yine oyun icabı darp edip ve sonra etrafında zeybek oynamakla bitecek bir nefret değildi topraklara yayılmış olan.

Ben telefonumun din-dinleriyle yeni yılın ilk gününe gözümü açtığımda gece elbette çok fena, çok çok fena bir şeyler yaşanmış olduğunu anladım. Lise arkadaşlarımdan oluşan whatsapp grubunda olup da yurt dışında yaşayan arkadaşlarımız iyi miyiz diye soruyorlardı.

Benim ailemle geçirdiğim sıcacık bir gecenin sonunda mutlu ve ümitli uykuma daldığım sırada, iki kilometre ötedeki Reina’da insanları taramışlardı. İnsanlar kaçmak isterken birbirlerini ezmiş, kimisi sıfırın altına düşen soğukta Boğaz’a atlamış, donarak ölmüştü. Ölmüştü insanlar. Uyuduğum yatağın iki kilometre ötesinde. Çocukların babaları, annelerin çocukları, karıların kocaları, birilerinin çok sevdiği insanlar vahşice taranmış, canları alınmıştı.

Gözlerimi kapattım.

İki kilometre ötemde Boğaz’da o insanların cansız vücutları, cesetleri yüzüyordu.

Yıllar önce bir kitap okumuştum. Yakın gelecekte geçen hafif bilim kurgulardan. Bir sahnesi çok sık aklıma gelse de kitabın ismi, yazarı, diğer sahnelerini hatırlayamıyorum. Hatırladığım sahnede kahramanımız bir görev için geçmişe gönderiliyor. Geçmiş dediği de bizim şimdi. Onu en çok şaşırtan kadınların güzelliği, yemeklerin çeşitliliği, sanat, edebiyat gibi hazların varlığı. Çünkü o öyle bir zamanda (gelecekte) yaşıyor ki artık kadınların kendilerine bakacak halleri kalmamış, makyaj zaten yasaklanmış, gezegende su bitmiş, yemek sadece fabrikada üretilen tek lezzetlik besin haline gelmiş.

Kapalı gözlerimin ardından geleceği gördüm.

Bugüne kadar yaşadığım günlerime şükrettim. Çünkü hayat bir şenlikti o günlerde.

Bugüne şükrettim. Çünkü hayattayım. Hayatta olduğum gibi içecek temiz suyum, boğazımdan inen besleyici, lezzetli lokmalarım, bir kenara çekilip de elime aldığımda beni edebiyat hazzı ile dolduran kitaplarım, ülkem diye koşa koşa gelip kavuştuğum ailem, dostlarım var.

Bir çok insanın yok.

Dünya kan ağlıyor.

Gelecek tüm insanlığı yutmaya hazırlanan bir canavar gibi yaklaşıyor.

Hızla yaklaşıyor.

2012 yılı ve kıyamet söylentilerine, felaket tellallığına gülüp geçmiştim ben daha bir kaç sene önce.

Ama bir dönemin sonuna geldiğimiz kesin. Geleceğin zor geçeceği aşikar. Dünya coğrafyasında yer değiştirsek de paçayı kurtaracağımız bir zorluk değil üstelik bu. Egemen güçler tarafından meşrulaştırılan ve hatta övülen şiddet dünyayı dört koldan sarıyor, kaçacak bir köşe kalmayacak.

Uyanıp öncelikleri yeniden düzenleme vakti artık. Hayatı hep sürdürdüğümüz gibi sürdüremeyiz artık. Oturduğumuz yerden lanet okumakla sadece mevcut ayrılığa katkıda bulunuyoruz. Karşımızdaki öyle bir canavar ki bizlerin hayat süresi içinde yenileceğine inancım yok. Ama o canavar sayesinde belki uyuşmuş, robotlaşmış, hiç sorgulamadan kabullendiğimiz hayatlarımızdan silkinip varoluşumuzu sorgulayabiliriz.

Belki yeni yaşam alanları yaratabiliriz. Daha azla yetinerek, daha sade, daha basit, hırsı arınmış gerçek hayatlara geçişimizi belki bu canavar sağlar. Ümit belki oradadır. Kendi içimizdeki değişimde…

2017’nin kendi gerçeğimize uyandığımız, önceliklerimizi gözden geçirip, hayatımızın sorumluluğunu üstlendiğimiz, hiç atmadığımız yeni bir adımı attığımız bir yıl olması dileklerimle…

Defne Suman

Diren İnsanlık, Türkçe Yazılar, Yaşama Dair içinde yayınlandı | 14 Yorum

TEK BAŞINA YOGA ve GÜVEN

Dün Prana Akışı adlı yazımda Dr. Svoboda’nın bir sözüne yer vermiştim. Bugün yine onun dağılan, saçılan enerjiyi toparlamanın bir yolu olarak günlük yoga çalışmasını öneren bir yazısını okudum. Hatha Yoga dikkati tek bir alana yönlendirmek için gerçekten iyi bir teknik. Ama bunu tek başına yapıyorsanız bazı önlemleri baştan almanız gerekebilir. Mesela bir odada yalnız olmak, telefon, internet, televizyon ve hatta mümkünse müziğin bile kapalı olması dikkatini toplayıp nefese, nefesin vücut içindeki hareketine odaklanmanızı kolaylaştıracaktır. Bir çoğumuz için sessiz bir odada bir saat boyunca yalnız kalmak zorlu bir tecrübe. Niyet etmek, kapıları kapatmak, evde birileri varsa onlara beni bir saat rahatsız etmeyin diyebilmek, telefonları susturmak ve tüm bunları her gün yapmak her babayiğidin harcı değil sahiden.

Ama zaten Hatha Yoga zorlu bir tecrübe. Vücudun girip çıktığı şekiller güç ve esneklik istediği için değil (o da var tabii). Her gün tek başına girilen o mağarada verilen nefs savaşı yüzünden zorlu.Ben bir şeyi tek başıma, kimse zorlamadan, sadece sevdiğim için, bana haz verdiği ya da nedenini bile bilmediğim halde içimden öyle geldiği için yapıyorum demek, diyebilmek bir stüdyo dersinde hocanın sözünü dinleyerek karmaşık bir şekle girmekten zor, çok zor.

Tüm geleneksel metinler şu gerçeği tekrarlar: Yoga tek başına yapılan bir şeydir. Ne yapacağınızı, nasıl yapacağınızı öğrenmek için bir hocanın karşısına geçersiniz, belki bir gruba da dahil olursunuz ama nihayetinde uygulama alanı yalnızlığınıza çekildiğiniz kendi mağaranızdır. Tek başına çalışmaya yanaşmadan hep ama hep yogayı bir stüdyoda, grup içinde yapmak yıllarca dil kursuna devam edip de o dilin konuşulduğu ülkeye hiç ayak basmamak, o dili derslerin dışında (yaşamda) konuşmamak gibi bir şeydir.

Dr. Svoboda’ya geri dönecek olursak…  Şöyle diyor: Sağlık canın (prana’nın) vücutta muntazam akmasının sonucudur ve sağlıklı kalmanın yolu da prana’nın dolaşımına adanmış bir günlük çalışmadan geçer*.  Hatha Yoga, hangi hareket serilerini içeriyor olursa olsun, hangi hocanın ürünü, hangi sistemin uzantısı olursa olsun öncelikli olarak işte bu amaca hizmet eder: Canın vücutta muntazam akışı, dolaşımı.

Tek başına yoga konusuna geri dönecek olursak… İnsan bu noktada tuzağa düşebiliyor. Hep kendisine “iyi gelen” şeyleri yapmaya, “kendini iyi hissettiren”hareketlerde kalıp, tatsız bir his bırakan, yakan, moral bozan, yoran, perişan eden hareketleri atlama eğiliminde oluyor. Kendimden biliyorum ve öğrencilerimden.  Öğrencilerim bana sık sık bir şeklin içinde rahat edemedikleri için belki de o şekli yanlış yaptıklarından şüphe ettiklerini söylerler. Hatha Yoga rahat bir şey değildir. Düzenli yapıldığı takdirde evet ruhsal, fiziksel rahatlığa ulaştırır insanı ama uygulanması ateş gibi yakan, tahammül sınırlarını zorlayan  anlardan örülmüştür. (En azından ilk yarısı.)

İnsanın böyle bir süreci kendi kendine vermesi zor. Çok zor. Bu yüzden işte hocalarımız ve serilerimiz var. Hocalarımız bize serileri veriyorlar. Bizim işimiz çıkarıp, değiştirmeden, kurcalayıp kafamıza göre düzenlemeden o seriyi sabırla, sebatla tekrarlamak. Ta ki hocamızı yeniden görene kadar. Bu da müthiş bir güven gerektiriyorlar. Bugün yoga hocasına güven ağızlara sakız olmuş, anlamını yitirmiş bir ifade olarak dolanıyor ortalıklarda.

Benim yıllar içinde, tecrübelerimden ve okuduklarımdan süzerek vardığım sonuç şöyle bir şey: Yoga hocasına güven onun bizi sakatlamayacağına duyduğumuz güven değil, o da var tabii ve çok önemli. Ama daha önemlisi hocamın beni benden daha iyi tanıdığına ve asla kotaramayacağımı sandığım şeyleri bana ödev olarak verirken aslında benim göremediğim bir şeyleri gördüğüne inanmak… Tersi de geçerli tabii. Hatta tersi belki daha da geçerli. (en azından benim için) Kendimi çok ileride, çok başarılı bulduğum anlarda henüz pişmediğimi, henüz daha yolum olduğunu bana hatırlatan hocama kafa tutmak yerine onu dinlemek de güvenin bir parçası.

Dr Svoboda modern dünyada yitirdiğimiz şeylerin bir tanesinin tam da bu güven olduğunu söylüyor. Hepimiz kendimiz için en iyisini yine kendimizin bildiğini zannediyoruz. Kararlarımızı verirken danışacağımız bir büyüğün bulunmayışını, ya da varsa bile o büyüğün sözü aklımıza yatmazsa yine kafamızın dikine gitmemiz bizi hem korkuya sürüklüyor, hem de pençesinde kıvranıp durduğumuz yalnızlığımızı besliyor.

img_1857

*Health is a product of good flow of prāna in the body, and having some kind of daily practice dedicated to prāna circulation is a good way to stay well.

Türkçe Yazılar, Yoga içinde yayınlandı | Tagged , , , , | 2 Yorum

Prana akışı

Defne 1

Foto: Kokia Sparis

Anne babamı şaşırtacak kadar disiplinli bir çocuktum. Cuma akşamından bütün ödevlerimi bitirirsem hafta sonunun müthiş mutlu geçtiğini kendi başıma keşfetmiştim mesela. Kuşlar gibi özgür bir hafta sonu öyle heyecan verici bir ödüldü ki Cuma akşamı yemeğe kadarki süreyi ödevlerimin başında geçirmekte zorlanmazdım. Aynı şekilde akşam yemeğinden sonra televizyon seyretmeyi o kadar çok severdim ki, sırf o hazzın içine bitmemiş ödevlerin sıkıntısı sızmasın diye eve dönerken serviste ödevlerime başlardım.

Şimdi bakıyorum da hayatta beni daima bir tek şey motive etmiş: Haz. Ve daha da derinine inecek olursak özgürlükten doğan haz. Özgürlük hazzı.

Özgür geçecek bir hafta sonu için bir Cuma akşamı feda edilirdi. Zaten haftanın her akşamı ders çalışıyordum, bir akşam daha çalışsam bir şey fark etmezdi. Ama iki koca gün boyunca ders kitaplarının kapağını kaldırmamak, hatta Cuma akşamından çantayı hazır edip bir daha o köşeye bile bakmamak… Var mıydı böyle bir özgürlük…

O zamanlar çocuktum. Sonra ortaokul ve lise yılları geldi. Bizim okul zor bir okuldu. Çok ödev verilirdi. Ödevini yapmamış çocuk pazartesi sabahları herkesin gözü önünde rezil edilirdi. Ben rezil olmaktan çok öğretmenlerimi hayal kırıklığına uğratmaktan çekinirdim. Kafamda annemin, babamın ve öğretmenlerimin mutluluğundan sorumlu olduğuma dair bir inanış vardı. Bu inanış zihnime nereden nasıl gelmiş bilmiyorum ama beni küçücük yaşımda bile vicdan azabı içinde kıvrandıran bir formül idi. Sevdiğim bir yetişkini hayal kırıklığına uğratmak korkulu rüyamdı. En çok da bu yüzden ödevlerimi eksizsiz yapardım galiba.

Ortaokulda ders sayısı arttı, ödevler arttı. Artık Cuma akşamı serviste başlasam bile akşam yemeğine kadar bitiremiyordum. Yemekten sonra nedense asla ders çalışmazdım. Öyle bir disiplin de geliştirmiştim. Yemek öncesi Defne başkaydı, yemek sonrası başkaydı. Sanki iki ayrı insandık. Dağ gibi defter kitap çalışma masama dizilmiş de olsa yemekten sonraki Defne’yi o masaya oturtamazdınız. Sanki hayat nöbetini  biri bırakıp öteki devralıyordu ve yemekten önceki Defne yemeğe kadar ödevleri bitirmezse yemekten sonrakine hiç bir şey yaptıramıyordum.  Onun tek işi kanepeye yayılıp Şahin Tepesi, Sarı Gül, Dallas beklemek, annesinin soyup, doğrayıp, bir bıçak ucunda aileye dağıttığı elmaları mideye indirmekti.

Hal bu iken yeni bir formül geliştirmem gerekti. Ödevler hafta sonuna taşıyorsa, bari Pazarı kurtarayım diye düşündüm. Pazar sıcak su günüydü, zaten yıkanmak, saçlarımı fönlemek, tırnaklarımı kesmek gibi bir sürü sıkıcı işle doluydu. Cumartesiyi de ödevlere açtım. Günü birer saatlik bölümlere ayırdım. Yapmak istediğim diğer şeylerden vazgeçmemek adına bir saat ödev, bir saat roman (Stephen King evresinden geçiyordum), bir saat oyun (ben ortaokulda hâlâ bebeklerle oynuyordum) ve bir saat de televizyon diye düşündüm. (Cumartesileri televizyon sabahtan başlıyordu ve Küçük John’lu monlu  aile dizileri sabahtan veriliyordu.)

Kısa sürede bu sistemin ne kadar iyi işlediğini gördüm, şaştım kaldım. Bir saat oyundan sonra roman okumak çok iyi gidiyordu, roman okuduktan sonra bir saatçik ödev yapmak benim için çocuk oyuncağıydı. Sonra seyrettiğim bir saatlik televizyon bile başka türlü bir keyif veriyordu bana. Ödevlerimi bile istekle yapar olmuştum.

Şimdi bu keyifin nereden geldiğini biliyorum. Buna yogada Prana’nın tek bir kanala aktarılması deniyor. Dikkatin tek bir konuya yöneltilmesi yani. Akıl ve vücut sağlığıyla sıkı bir bağlantısı var bu Prana’nın tek bir kanala aktarılmasının. Prana vücudu hayatta tutan, ruhu ve zihni besleyen canın ta kendisi. Dikkat nereye yönlenirse Prana da oraya akıyor. Dikkat ne kadar uzun süre tek bir kanalda derinlemesine akarsa insan o kadar canlanıyor. Hem vücut sağlığı, hem de akıl sağlığı, neşesi, coşkusu ve yaratıcı gücü de Prana’nın muntazam akışıyla doğru orantılı olarak artıyor.

Bununla bağlantılı olarak dikkatimiz ne kadar dağınıksa, başladığımız bir işin ortasına gelmeden diğerine atlıyor, onu da bitirmeden bir diğerine geçiyorsak Prana’nın akışı sekteye uğruyor. Bu neşesizlik, keyifsizlik, huzursuz bir boşluk hissiyle beraber geliyor. Öte yandan fiziksel rahatsızlıklar ve bağışıklık sisteminin gücünü yitirmesi de Prana’nın dağılıp, gücünü yitirmesine bağlanıyor.

Bugün artık çocukluğumdaki bilgeliğe sahip değilim. Bugün çocukluğumdaki özgürlüğe de sahip değilim. Odamın kapılarını kapatıp bütün günümü kendi başıma düzenleme imkanım yok. (Çocukluğumun Cumartesilerinde vardı- odamda beni kimse rahatsız etmezdi.) İşlerim var, öğrencilerim var, kocam var, evimize giren çıkan insanlar var. Öte yandan bana kalan saatlerimi  bölmez ve o saatlerin en azından bir kısmını beni tatmin eden işlere (yogaya, yazıya, okumaya, bir kahvede tek başıma oturmaya)  ayırmazsam akşama çok keyifsiz bir şekilde çıkacağımı da biliyorum.

Bunun için de hâlâ her sabah günümü bölüyorum. Dokuzdan beşe kadar dilimleri iki saat yazı, üç saat ders, bir saat yoga, iki saat kitap okumak olarak sabahtan belirliyorum. Eve giren çıkan olursa ve ben o sırada diyelim ki yazma saat dilimindeysem beni rahatsız etmiyorlar. Ben de onlara illa ki merhaba demek zorunda hissetmiyorum kendimi. Onlar da beni iş yerine gitmiş ve ofiste çalışan biri gibi görüyorlar galiba, kapalı kapılar ardından çıkmayışımı yadırgamıyorlar.

Bu programa uyabildiğim günlerin akşamında odamdam sahici bir tatminle çıkıyorum ama bugünün işini yapmış olmanın hazzı, özgürlüğün hazzı ile eşin dostun arasına karışıyorum. Prana’nın dağılıp gittiği günlerin akşamında ise, tüm günü internette, mutfakta amaçsızca geçirdiğim günlerin sonunda  ise hasta gibi oluyorum. Gibisi fazla, bayağı bayağı hastalanıyorum ve hemen  aklıma Dr. Robert Svoboda’nın şu sözü geliyor:

“Prana (can) odaksız kaldığında  dağılmaya, tıkanmaya veya anormal bir şekilde akmaya başlar ve bünyemiz de  en çok bu durumda, pranamız bozulduğunda  hastalığa yatkın hale gelir,”*

İyi bildiğim bir şey var: Güne yogayla başlamak pranayı derleyip toplamaya faydalı oluyor. Özellikle de öncesinde dikkati fazla dağıtmadan, mümkünse uykudan doğruca yogaya geçmek, zihin dalgalarını daha da fazla dalgalandırmadan harekete başlamak ve dikkati baştan sona nefeste tutmak günün geri kalanında odaklanmak istediğimiz faaliyetlerde nasıl davranması gerektiğini zihnimize hatırlatmış oluyor.

Aklınızda bulunsun.

*When unfocused, prāna, our life force, is prone to becoming scattered, stuck, or abnormally circulated, and it is when our prāna is disturbed that we are most prone to falling ill.

 

 

Anı, Türkçe Yazılar, Yoga içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , | 6 Yorum

Benim de İtirazım Var!

screen-shot-2016-11-24-at-13-59-23Yurttaştan yurttaşa bir çağrımız var.

Bu toplumun büyük çoğunluğu olarak bizler, huzursuzuz, güvensiziz, geleceği göremiyoruz.

Milyonlarca yurttaşın olup bitenlere rızası değil itirazı var,

ama tek tek sesimiz duyulmuyor!

Seslerimizi birbirine katarsak suskunluğu aşarız,

sessizliği deleriz, duyulur, görülür hale geliriz.

Lütfen aşağıdaki link’e tıklayarak itirazımızı dinleyiniz.

Yalnız değiliz, yalnız değilsiniz, itirazımızı paylaşıyorsanız lütfen bu bildiriyi de paylaşın, yayın…

http://benimdeitirazimvar.com/

 

Diren İnsanlık, Türkçe Yazılar içinde yayınlandı | Tagged , | Yorum bırakın

Nineciğim Trump başkan olduğu gün sen ne yapıyordun?

 

Çünkü o zaman, ancak o zaman, gelecekteki o gün torunlarımıza dönüp diyebiliriz ki, “yavrucuğum Trump’ın dünyanın başına geçtiği gün benim de onurlu bir yaşam sürmek için bilinçli bir mücadeleye girdiğim, buna da kendi hayatımdan başladığım gündür.”

YAZINI TAMAMI İÇİN

http://www.5harfliler.com/trump-baskan-oldugu-gun-ne-yapiyordun/

 

 

Diren İnsanlık, Türkçe Yazılar, Yaşama Dair içinde yayınlandı | Tagged , , , , , | 2 Yorum

Kıbrıs Günlükleri SON

img_0595

Dereden topladığı sazlarla sandalye ören Özkan’ın atölyesi

Kıbrıs’da karşılaştığım, tanıştığım herkes ne kadar dost canlısı, ne kadar içten! Bu kadar iyi yürekli (iyiliği seçen) insanların adasını hunharca ikiye bölmek, onları evlerinden, köylerinden, komşularından kopmaya zorlamak artık büsbütün bir zulüm gibi gelmeye başladı. Ama dün gece gittiğim sergisinin açılışında tanıştığım ressam Emin Çizenel’in haklı uyarısını da kulak ardı edemeyeceğim. Adanın ruhunu son derece başarılı bir biçimde resimlerine yansıtmış olan Emin Bey onca kalabalığa, onunla konuşmak için yarışan hayranlarına, kameraları ile hazırda bekleyen televizyon insanlarına rağmen bana ayırdığı zamanda, “adamızın bölünmüşlüğünü egzotik bir malzeme gibi kullanmayın ne olur,” dedi. “Artık biz sanatçılar, edebiyatçılar olarak biz bu adada birbirimizi nasıl da boğduk değil de başka bir perspektiften yaklaşalım, bu adanın ruhunu başka hikayelerde arayalım”

Tam cümlelerini hatırlayamıyorum, akşam çöktüğü için yorgundum ama bu (veya buna yakın) sözleri beni pek etkiledi. Benim tam da yaptığım oydu çünkü. Çünkü dışarıdan gelen için sahiden de adanın ikiye bölünmüşlüğü, başkentin bir yakasından diğerine pasaport kontrolüyle geçiliyor olması, ölü bölge diye bir şeyin varlığı, sokakların yan yana dizili varillerle birden bitiveriyor olması, evet çekici, evet egzotik ve elbette son derece turistik bir şey. Kırk yıldır insan ayağı basmamış Maraş (Varoşa) bölgesine gidip terk edilmiş, yıkılmaya yüz tutmuş, bomboş kalmış dairelerini bitkiler bürümüş binalardan ibaret hayalet şehri görmek üzere Lefkoşa’dan turist otobüsleri kalkıyor. Elinde mikrofon ile otobüsün önünde ayakta duran rehber gözleri hayretle açılan Avrupalı turistlere, güvenli camların ardından bakın, bakın diyor, ne ilginç değil mi, bakın doğanın medeniyeti nasıl ele geçirdiğini görün şimdi.

img_0582

Son gecemde beni misafir eden sevgili Sabine ile Mehmet’in güzelim köy evinde kahvaltı sofrası

Ama ne yapmalı? Bir taraftan anlatılmamış öyle çok hikaye, tanınacak, sarılacak öyle çok yara, insanı çarpan, sarsan öyle gerçekler var ki onlar kalemi eline aldığın an cümlelerinden fışkıracak. İnsanlığa şifa olsun diye belki, belki yırtıkları yamamak için. İçeriden olan aynı hikayeyi kim bilir kaçıncı kez duyduğunda  iç geçirecek ama ya onu ilk defa duyan kulak? Klişelere kaçmadan insanın hikayesini anlatmak mümkün mü?

Bilmiyorum. Bu büyük soruyu, cevaplama kaygısını çok da gütmeden aklımın bir köşeciğine yerleştirip ben de Maraş’a gittim. Tam da bu yüzden. Hakkında çok şey duyduğum o terk edilmiş binaların beşinci, altıncı katından çıkan ağaç dallarını görmek için, çarpılmak, sarsılmak için. Lefkoşa’nın Türk tarafına geçtim. Mağusa’ya giden ilk minibüse bindim. Adanın kuzeyinin idarecileri Anavatan’a uysun diye saatleri GMT3 bölgesine göre ayarladıkları için saat ikiyken iki sokak sonra ansızın oldu mu size üç! Minibüs Cuma akşamı Lefkoşa’daki okullarından civar köy, kasaba ve korkunç çirkin sitelerdeki evlerine dönen güzel genç kızlar ve oğlanlarla doldu. Sırtlarında kendilerinden büyük çantaları, ellerinde resim defterlerini taşıdıkları o kocaman plastik şeyler. (Bazı şeyler nasıl da hiç değişmiyor!) Dura kalka dura kalka, epeyce çirkinliğin içinden geçerek Mağusa’ya vardığımızda saat dört buçuğa geliyordu.

Hayalet şehrin dikenli tellerle çevrilmiş kıyısına kadar yürüdüm. Hava pırıl pırıl, deniz nasıl neşeli, balık tutan bir iki yaşlı adam ve akşam ışığının turuncusunu, sarısını, yeşilini iyice ortaya çıkarttığı çimlerin, çiçeklerin ortasına kurulmuş bir çay bahçesi  … Masalarda tek tük çiftler, bir köşede beyaz uzunca saçlı bir adam, belli ki sahibi. Fonda hayalet şehir Maraş, Varoşa. Bombalanmış ama yıkılmamış binalar tabiata teslim. Sessiz. İnsanlar bıraksınlar bu gezegeni, doğa alsın komutayı eline dedirten bir sükunet.

Çay bahçesinin sahibi ben artık gazeteye bakmıyorum diyor, televizyonu ise yıllar önce kapattım. Sonra hikayesini anlatıyor ama aslında geçmişle ilgili konuşmaya hevesi yok. Karşımızda incecik duman gibi tüten Karpaz’ın eşeklerini konuşuyoruz biz de. Dünyanın en güzel eşekleriymiş. Rumlar giderken yanlarına alamamışlar ama geride kalanlar sahiplenmiş onları. Vaktim kalmadı eşekleri görmeye. Bir dahaki sefere inşallah. Olur, diyor. Yine bekleriz. Ne bir marifetli telefon var elinde, ne de bilgisayar. Ancak oraya bir daha gidersem görüşeceğimizi biliyorum…

img_0591Akşam Emin Çizenel’in Girne’deki sergi açılışındayım. Şık, güleryüzlü, tatlı sözlü, güzel insanlar topluluğu. Konuştuğum herkes beni bağrına basacak kadar yakın, kitaplarımı tanıtmak için etkinlikler düzenlemek için hevesli, heyecanlılar. Adadan konuşuyoruz, dünyadan, incelik ve iyilikten…

Ertesi sabah Atina’ya dönüyorum. Yeni dostların kartları çantamda, sesleri kulağımda, kucağımda bir yürek dolusu hikayeyle, hayata kaldığım yerden değil yeni bir sayfadan başlayacağımın bilincinde…

Bir dahaki sefere görüşmek üzere Kıbrıs ve güzel insanları.

img_0559

 

Anı, Türkçe Yazılar, Yaşama Dair içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , | Yorum bırakın