Cumhuriyet Gazetesi Kitap Eki’ndeki Kahvaltı Sofrası röportajı

Cumhuriyet kitap kapak

– Kahvaltı Sofrası her şeyden önce bir aile romanı. Aile için “küçük hapishaneler” derler. Romanda kurduğunuz ilişkiler ağı da bu “küçük hapishane” tanımına yerli yerinde oturuyor. Nedir aile kavramının bu anlamda bize söylemek istediği? Dahası siz, roman özelinde ne anlatmak istiyorsunuz bu aile ilişkileriyle?

Bakın, bu soruya yanıt vermeden önce bile “şimdi ailem ne diyecek” diye düşünüyorum! Komik değil mi? İşte böyle bir hapishane aile. İnsanı kendisi olmaktan alıkoyan toplumun en küçük birimi. Klişe ama doğru işte. En özgür aile bile çocuğun bireyselliğinin önüne set çekiyor. Bilmeden, istemeden ve hatta çocuğun mutluluğu için bir adım attığını düşünerek. Ailem ne der, kaygısından özgürleşmeden birey olamıyoruz. Öte yandan insanın doğasında bir bütüne aidiyet ihtiyacı var. Bu antropolojik bir gerçek. Bu ihtiyaç bireysellik ihtiyacından önde gidiyor. Yani ilk önce onun tatmin edilmesi gerek. Biraz çelişkili gibi ama özgür bireylerin sırtlarını dayayabilecekleri sağlıklı aidiyetler geliştirmeleri önemli. Ben tam da bu gerilimi anlatmak istedim Kahvaltı Sofrası’nda.
– “Dedeler yaşar torunlar yazar” diye bir söz vardır. Özellikle de kimlik ve göç gibi meselelerse söz konusu bu çoğu zaman geçerli bir kural oluyor. Kahvaltı Sofrası’nda nasıl işliyor bu?

Kundera’nın bir sözü vardır: Hayat ancak hafızaya düştüğü zaman anlam kazanır. Bence de insanın yaşadığı anı anlamlandırması imkansız bir şey. Bu sebeple göç ya da kimlik gibi meselelerin üzerinde düşünmeye başlamamız ancak hareket durulup, tortular dibe oturduktan sonra mümkün oluyor. Bunun için de en az iki neslin yetişmesi gerektiriyor sanırım. Kahvaltı Sofrası’ndaki büyükanne de bir zamanlar İstanbul’a gelmiş ama nereden gelmiş, neden gelmiş, niye dayısının yanında kalmış, anası babası neredeymiş gibi kayıplara dair soruları sormak için torunların kırk yaşına varmaları ve kendilerini tanıma çabasına girmeleri gerekmiş.

– Kimlik üzerine düşündüğünüzü önceki romanlarınızdan biliyoruz. Kahvaltı Sofrası’nda da “kimlik arayışı” ya da “yitirişi” merkeze aldığınız konulardan biri. Nedir buraya sizi çeken?

Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji bölümünde okudum ve sonra orada yüksek lisans yaptım. Kıymetli hocalarımız bize bireyin içindeki toplumu görmeyi öğrettiler. Bu, benim altın bileziğim oldu. Sonrasında sosyoloji alanında çalışmadım ama insan ilişkilerinden toplumu okumayı sürdürdüm. Etnik, dini, milli, cinsel, toplumsal, sınıfsal tüm kimliklerimiz sonradan inşa edilmiş olmalarına rağmen biz onları kanımızda taşıdığımız değişmezler olarak algılama eğilimindeyiz. İnsan zihninin düştüğü bu yanılsama bana daima çok ilginç gelmiştir. Uzak bir ülkede tek başımayken birden hafızamı kaybetsem benden geriye kalan kişi kimdir? Bu soru beni her seferinde kimliklerin ters yüz edildiği kurgulara çağırıyor.

– Kimlik meselesinden bahsetmişken, bu yitirişlerin ya da unutuşların edebiyatımızda kapladığı alandan da konuşalım isterim. Yeterince işleniyor mu bu konu sizce ya da işlendi mi?

Türk edebiyatında doğulu-batılı kimliği üzerine çok yapıt verildi. Yitenlerin küllerinden yeni ve iyi bir şey çıktığına inanıyorum orada. Öte yandan yası tutulmamış diğer kayıplara değinen edebiyat henüz tedirgin bir yerde duruyor. Kahvaltı Sofrası’na ilham veren Ayfer Tunç öyküsünü de içeren Murathan Mungan’ın Bir Dersim Hikayesi gibi eserlerden söz ediyorum. Dersim, Ermeni kıyımı, Rumların ülkeden kovulması, Kıbrıs harekatı, Madımak katliamı gibi olayların ruhumuzda açtığı yarayı unutarak geçiştiremeyeceğimiz kesin. Edebiyatçının görevi toplumu iyileştirmek midir peki? Elbette değildir. Ben zulmü ve insanın kötülüğe yatkın doğasını örneklediği için bu olayların etrafında düşünüp duruyorum. Zulme tanıklık edenlerin yaşadığı dehşet kuşaktan kuşağa aktarılıyor. Zulmü ve dehşeti anlama çabası benimki. Yani bugünü, şimdiyi.

– Bu türden “Kimlik” meseleleri, aile gündemine de gelmez genelde. Birer “sır” olarak kalırlar, tıpkı Kahvaltı Sofrası’nda da olduğu gibi… O nedenle öğrenilmesi, yazılması da zordur. Özel bir çalışmanızın olup olmadığını merak ediyorum bu konuda. Dolayısıyla romana nasıl hazırlandığınızı soracağım…

Aileler özellikle intihar, cinayet ve akıl hastalığı konularında çok sır saklıyorlar. Bir kaç yıl önce Kanada’daki bir üniversitenin üç yıllık psikolojik danışmanlık programına katılmıştım. Bu programda aile tarihçesi çalışmanın metodunu öğrendik. İnsan zihninin ağır travma ya da yitiriş sonrasında unutmaya nasıl meylettiğini ve aile sırlarının bir kuşaktan diğerine hangi yollarla, hangi formlarla aktarıldığını öğrendik. Kendi ailemizin hikayesini yeniden yazdık. Bu çalışma benim içime üç romanın tohumunu attı. Emanet Zaman, Yaz Sıcağı ve Kahvaltı Sofrası’nı sadece ailelerin değil, bu coğrafyanın sırlarına dokunan bir üçleme gibi de düşünebiliriz. Yası tutulmamış yitirişlerin, unutuşların hikayesi.
– Romanın en dikkat çeken yanlarından biri kadın hâkimiyetinde örülmüş bir dünya oluşu. Büyük aşklar da, genetik bir miras gibi aktarılan meseleler de hep kadın merkezli ilerliyor Kahvaltı Sofrası’nda. Baskın karakterlerin kadın oluşu, hikâyeye nasıl bir katkı sağlıyor sizce? Dahası, kadın merkezli bir hikâye anlatmak, erilliğin her yanı kapladığı dünyamızda nasıl bir farklılık öne sürüyor?

Bu, isteyerek ya da metne bir katkı sağlasın diye özellikle başvurduğum bir yöntem değil. Ben bir kadınım.Ve ben bir yazarım. Tanpınar’ın şu sözünü çok severim: “Asıl dava derin bir şekilde yaşamak ve kendi kendisini gerçekleşirmek, ölümlü hayata şahsi bir çeşni vermekti.” Yazmaya başladığımda kendi iç dünyamdan başka bir referans noktam bulunmadığı için ben kendi biricik hayat deneyimimi ortaya koyuyorum. Benim şahsi çeşnim dişiliği baskın bir çeşni. Dişiliği baskın derken sakın ola ki duyarlı kadın yazar klişesinden bahsettiğim sanılmasın. Anlatıyı düz bir çizgiden dairesel zamana taşıyan, okura her şeyi açıklama kaygısı gütmeden kendi karanlığı içine dalabilen, güneşten çok aya yakın bir anlatıdan söz ediyorum. Dişi bir anlatıyı bir kadından beklemek gerekmez. Hatta genelde kadınlar kafa karıştırmaktan korktukları için ya da belki okur kaygısıdır bilmiyorum, dişiliğin karmaşasını taşıyan metinler erkeklerden çıkar. Ben kadın olma halini bir mesele olarak işlemek istedim. Kadın-erkek eşitliği paradigmasının dışından bir yerden, hükümde bulunmadan kadınlığı ifade etmeye çalıştım. Aynısını başka bir romanda erkeklik için de yapmak isterim.
– Romanda anlatılan cinselliğin ne çok ne az, tam yerinde ve olması gerektiği gibi anlatılabilmesinde az önce konuştuğumuz romandaki kadın hâkimiyetinin rolü olduğunu düşünüyor musunuz?

Böyle düşünmenize sevindim. Cinselliğin dozunu da dilini de ayarlamak zor yazarken. Yazsan bir türlü, yazmasan metin eksik kalır. İçten bir dil kurmak en önemlisi. Ve tabii ki merak. Ne yaşıyoruz biz sevişirken? İki insan arzu ve haz tarafından ele geçirilip de, gündelik hayatta yapmayı aklına dahi getirmediği şeyleri yaparken neler hisseder? Sonra bir de şu var: Niçin sevişiyoruz? Hangi boşluğu doldurmak ümidi ile birbirimize sarılıyoruz? Sonra nasıl kopuyoruz birbirimizden? Bunlar insan olarak benim merak ettiğim meseleler zaten. Bu merakımda tek başıma olmadığıma da eminim. Evet, haklısınız: Romandaki kadınlar cinselliği seven, zevkten kaçmayan ve ondan utanmayan kadınlar. Bu da muhakkak ki cinselliğin yaşantımızın, ilişkilerimizin doğal bir uzantısı olduğu gerçeğinin altını çizmemde etkili olmuştur.
– Anlatıcıların sürekli değiştiği, bir kurguyla ilerletiyorsunuz romanı. Dolayısıyla anlatıcılarla birlikte dil de değişiyor. Şunu merak ediyorum: Her kahramanın diline, dünyasına ayrı ayrı girebilmek yazarı nasıl bir yazı imtihanından geçiriyor?

Kesinlikle sıkı bir imtihandan geçiriyor! Ben yazmaya başlamadan önce dilimi akord ederim. Bunun için de en az bir saat okumam gerekir. Bazen yeni bir şeyler okurum ama dilime ayar vermek için okumaya oturduysam bildiğim bir metini elime almayı tercih ederim. Bu kitabı yazarken her bir karakter için elime başka bir öykü aldım. Sadece öykü değil aslında. Nur’lu bölümleri yazmadan önce şiir okudum. Burak’da daha düz, sade dili olan yazarlara meylettim. Sadık Usta için bolca Tanpınar karıştırdım ve Selin için de Ekşi Sözlük’de gezindim epey. Karakterler ortaya çıktıkça dünyalarına girmek kolaylaştı ama ilk aylarda henüz onlar bana, ben onlara yabancıyken epey konuşmamız gerekti. Ben karakterlerimle mülakat yaparak başlarım yazmaya. Defterime soru yazarım, sonra beklerim kalem kendiliğinden yazmaya başlasın. Tüm karakterlerin içimizde yaşadığına, hayal dünyamızın bir kıyısında bizi beklediklerine inanıyorum. Çocukluğumda kurduğum oyunları hatırlatır bu süreç bana. Onlarla düzenli bir şekilde vakit geçirmeye başladıkça onları tanıyorsunuz, aranızdaki bağ güçleniyor. O noktadan sonra artık bir dünyadan diğerine geçmek, evin odalarında dolaşmak gibi oluyor.

– Büyükada, romanın kahramanlarından biri olarak öne çıkıyor. Adayla ilişkinizi merak ettim. Kıyı köşe çıkarılmış bir ada haritası üzerinde dolaştırıyorsunuz bizi. Aynı şekilde adanın sorunları da -fayton atlarının ölümü gibi- romanınıza dâhil oluyor. Nedir hikâyesi?

Ben Büyükada’da büyüdüm. Dedem Prof.Dr. Macit Gökberk’in, ona kendi babasından kalan evinde üç kuşak beraber yaşadık. Özgür bir çocuktum ve çok küçük yaşımdan itibaren bisikletle adanın her bir köşesini gezdim, öğrendim. Annem ve teyzem de adadaki büyüdükleri için bizi gezmeye çıkardıklarında, bize esrarengiz köşkleri, ıssız manastırları, en güzel kocayemişlerin yetiştiği çalılıkları, ıssız plajları gösterirlerdi. Dedem de onları öyle gezdirmiş. Anlayacağınız, adayı gezdirme tutkusu aileden geliyor. Atların ölümü, günübirlik turistlere karşı alınan tavır, eski günler nostaljisi gibi adada yaşayan herkesin gününe sızan temalara da dokunmadan gerçekçi bir atmosfer yaratamazdım.

– Romanlar öğrenmek için okunmaz ama okuruna öğretir aynı zamanda. Fakat şöyle bir durum da var: Yazar da öğrenir kaleme aldıklarından. Şunu soracağım: Kahvaltı Sofrası ne öğretti size? Bu romandan size kalan ne oldu?

Ne hoş bir soru! Kurgunun gizemini açık etmeden söylemeye çalışayım: Ailenin keşfettiği sırrın aslında bir bölgenin büyük bir kısmı tarafından taşınıyor olduğunu öğrenmek beni çok şaşırttı. Araştırma yapmak için aradığım, bulduğum insanların nineleri, dedeleri hakkında anlatacak benzer hikayelere sahip olmaları ve kitap çıkar çıkmaz beni dağlardaki o evlerine beklediklerini ısrarla tekrarlamaları beraber iyileşebileceğimiz umudunu doğurdu içimde. Kahvaltı Sofrası bir iyileşme öyküsü aslında. Kalpleri kırık ana-kızlardan, taşığı sırrın yükünden iki büklüm olmuş ihtiyarlara, aşkın nesnesi olmayı reddeden kadınlardan, onlara bir türlü ulaşamayan çaresiz erkeklere uzanan bir iyileşme öyküsü. Galiba bana bu romandan en çok gerçeğin ve samimiyetin aramızdaki kopuklukları onaracağı umudu kaldı. İyileşme umudu. Evet, bu.

Kahvaltı Sofrası Milliyet röportajı

‘Büyükada hikâyenin bir yerine sızıyor’

Defne Suman’ın 1990’lı yıllardaki haliyle Taksim, Beyoğlu ve Kelebekler Vadisi gibi pek çok mekânda geçen, Doğan Kitap’tan çıkan yeni romanı ‘Kahvaltı Sofrası’nın çıkış noktası ise Büyükada.

Saklanan kimlikler, aile sırları ve büyük bir aşk üzerine kurulu olan ve Doğan Kitap etiketiyle yayımlanan “Kahvaltı Sofrası”, Defne Suman’ın dördüncü kitabı. Suman, Ayfer Tunç’ın “Yük” isimli öyküsünden doğan kitabını anlattı.

– Büyükada’nın başrolde olduğu son romanınız ‘Kahvaltı Sofrası’nın çıkış noktası neydi?

Çıkış noktam, Ayfer Tunç’un ‘Yük’ adında bir öyküsüdür. Bu öyküde bir gazeteci, babasının geçmişi hakkında konuşmak için yaşlı bir kadının evine gider. Yaşlı kadın söyleşinin bir noktasında, tüm hayatı boyunca yüreğinde bir yük gibi taşıdığı büyük bir aile sırrını söyleyiverir. Ve birden sadece geçmiş değil, aile fertlerinin o güne kadar sımsıkı sarıldıkları kimlikleri de alaşağı olur. Bu öyküyü okuduğumda içimde bir şeyler kımıldadı. Böyle bir yükü hayatı boyunca içinde taşıyan bir kadının çocuklarını, torunlarını, torunlarının çocuklarını düşündüm. Onları bir kahvaltı sofrası etrafında hayal ettim. Böylece Büyükada’nın ilk yaz sabahlarından biri belirdi. Öte yandan o sıralarda geçmişimden unsurlar, örneğin Boğaziçi Üniversitesi’nin Güney Kampüsü, 1990’lı yıllardaki haliyle Taksim ve Beyoğlu ve Kelebekler Vadisi imgeleri kafama üşüşüyordu. Oralarda geçen sahneleri de yazdıkça, hikâyenin ilk taslağı belirdi.

 Büyükada’nın sizin için özelliği nedir?

Tüm çocukluğum, ilk gençliğim Büyükada’da atların, bisikletlerin, çamların, üç dinden ve dilden insanın arasında geçti. Dedemin babasından kalan büyük evde üç kuşak bir arada yaşardık. Büyükada’ya bağım ve sevgim çok kuvvetli. Son zamanlarda geçirdiği sancılı değişime rağmen ben hâlâ orada sadece güzel olanı görüyorum. Ve elbette tüm romanlarımda çıkıp geliyor, hikayenin bir yerine sızıyor.

 Türkiye’deki azınlık hikâyeleri önceki romanınızda olduğu gibi bu romanda da kendini gösteriyor. Bu ilginizin özel bir sebebi var mı?

Bunu yine Büyükada’da büyümeme bağlayabilirim. Demin de söylediğim gibi üç din ve dile mensup insanların arasında büyüdüm. Yahudiler, Rumlar, Ermeniler ve Müslümanlar hep bir aradaydık ben çocukken.

‘Hissettikçe yaşıyoruz’

 ‘Kahvaltı Sofrası’ büyük aşkların da romanı. Kavuşamamak aşkı büyütüyor mu? Ya da aşk sadakat mi?

Evet, Burak Nur’a âşık. 25 sene boyunca o aşkı içinde yaşatmış. Sadık Usta’nın Şirin Saka’ya duyduğu aşkın tarihi neredeyse 100 yıla yaklaşıyor. İki erkek de aynı ailenin ulaşılmaz iki kadını etrafında duygusal dünyalarını kurmuşlar. Bu galiba hissedebilmek, hissetmeyi sürdürebilmek için insan zihninin uydurduğu bir yöntem. Ulaşılmaz insanları bilerek seçiyoruz ki aşkı, heyecanı, tutkuyu hissetmeyi sürdürelim. Hissettikçe yaşıyoruz çünkü. Hissettikçe üretiyoruz. Bu, bir bakıma sadakat evet ama bir insana sadakat değil, sevdaya sadakat. Veya yaşama.

Milliyet - Defne Suman - DK

Paça kurtarma yalanları*

Photo 21-05-2017, 15 49 28.jpg

Geçenlerde beni utandıran bir duruma düştüm. İlk defa dersime gelen bir öğrencinin tıbbi bir sorunu vardı ve ben hareketlere katılmalı mı, yoksa arkada oturmalı mı karar veremiyordum. Kararsız kaldığımda daima hocalarıma danışırım. Ama bu sefer zaman dardı. Ders başlamak üzereydi. Öğrenci karşımda duruyordu. Hiç yapmadığım bir şeyi yapıp hocama whatsapp mesajı yazdım. Yanıt hemen geld: Öğrenci hareketleri yapmamalı, arkada oturup dersi izlemeliydi. Ders başlıyor diye ben telefonu oracıkta bırakıp, stüdyoya girdim.

Bir kaç hafta sonra aklıma başka bir soru geldi. Hocama e-posta yazdım. Yanıtının başında kısa bir not vardı: Bir daha ona mesaj yolu ile akıl danışırsam en azından kısaca bir teşekkür notu yazabileceğime dair. Bunu görünce ben bilgisayarın karşısında kıpkırmızı kesildim. Sanki hocanın huzurundaydım ve haklıydı, o gün telaştan ona teşekkür etmeyi bırakıp, yanıtını öylece bırakıp gitmiştim. E-postayı yanıtla tuşuna bastım. Yanıtım hazırdı. O kadar hazırdı ki, sonradan bu konu üzerinde düşünmeye başladığımda hiç tereddütsüz yalan söyleyebilme yeteneğimden korktum. Evet, yanıtım bir yalan olacaktı. Ama ne yapalım? Mecburdum. Yalan yanıtımda şöyle diyecektim: “Hocam kusura bakmayın, mesajı yazmışım da gönder tuşuna basmayı unutmuşum. Orada duruyormuş. Bakın şimdi yazdım, telefonunuza düşmüştür.” Ve sonra da tabii hemen whatsapp’a bir (sözde unutulmuş) teşekkür mesajı yazıp hemen gönderecektim.

Hoca buna inanır mıydı? Bilmiyorum. Önemi var mı? Önemli olan benim utanç denen duyguyla karşılaştığım her durumda derhal yalana sarılıyor olmam. Geçmişim ve şimdim irili ufaklı yalanlarla bezeli. Kimseye bir zararı yok. Beyaz yalan. Ama yalan. Hepsi kendi paçamı kurtarmak için söylenmiş. Çoğunlukla insanlar bana kızmasın, benden hoşlansınlar, beni sevmeye devam etsinler diye.

Psikologlar sorarlar ya: Kendini bu ve benzeri bir durumda ilk defa bulduğunda kaç yaşındaydın? (Just like when?) Ben ilk anılarımda dahi yalan söylüyorum sevgili okurlar. Babamın pillerini şarj ettiği cihazın arkasındaki voltaj düğmesiyle oynadığım için bozulmuş. Ben dokunmadım diyorum. Saçlarını yıkamam yasak olan bebeğimi küvette yüzdürmüşüm. Yıkamadım diyorum. Bir arkadaşım hakkında ettiğim fena laflar kulağına gitmiş, hayır ben söylemedim öyle şeyler diyorum. Üniversitede araştırma görevlisi olarak çalıştığım yıllarda uyanamadığım için sabah ofise geç kalıyorum. Arabam yolda kaldı, diyorum. Tatilden iki gün geç geliyorum. Uçağı kaçırdım. Çoktan dolmuş bir kursa kaydolmak için hocalara yalvarmak zorundayım. Ben zamanında başvurumu yapmıştım, sizin elinize geçmemiş diye tutturuyorum. Sokaklarda boş boş gezinmek istiyorum. Kocama işim var dışarıda diyorum.

Hayatım boyunca söylediğim bu tarz yalanları uç uca ekleseniz dünyayı dönersiniz. Ben bu işte ustayım. Ne zaman, nasıl ustalaşmışım? Kim bana paçamı kurtarmak için ise yalan söyleyebileceğimi öğretmiş? Ben bunun zararsız bir şey olduğuna neden inanmışım? Yoksa bu sadece bana özgü bir şey değil de biz paça kurtarmak için söylenen yalanların mubah olduğuna inanan bir toplum muyuz?

Şimdi diyebilirsiniz ki –ve eğer yukarıda saydığım önermelerden sonuncusu doğruysa- bunda ne var canım? Kimseye zararın dokunmuyor ki bu yalanları söylediğinde? Diyebilirsiniz tabii. Haklısınız. Ben de yıllarca kendime böyle dedim. Bu yalan sayesinde filancanın kalbi kırılmıyor, bunun sayesinde içim rahatlıyor, bu minik, tatlı, beyaz yalan bana bir kaç saat özgürlük veriyor, bu ise zaten yalan bile sayılmaz gerçeğin bir kısmı…

Evet bunda ne var canım?

Bunda şu var: Gerçek olmayan bir gerçeğin kurgulanması iki insan arasındaki bağı kirletiyor. Beyaz da olsa, gri de siyah da olsa yalan yalandır. Kurulmuş, kurgulanmıştır. Utancı usul usul ilişkiye sızar, en zararsız görünen yalan yüzleşmenin yerine geçtiğinde ilişkiyi zehirler.

İnsanların sanal alemde yarattıkları sahte kimlikleriyle birden fazla hayat yaşadıkları günümüzde inatla hakikati savunmak cılız ve beyhude bir gayret gibi görünse de ben özgürlüğün utançtan kurtulmakta, sevilmeme kaygısıyla yüzleşmekte ve bunun için de dürüstlükte yattığına inanıyorum. Her zamanki gibi işe mikro mücadele ile kendi içimde başlıyorum. Benim çekirdeğimden etrafa, size yayılacağını umarak.

Kendime şöyle diyorum: Paçanı kurtarmak ya da birilerini kırmamak adına kurguladığın hikayeleri bir yana bırakıp, hatanın sorumluluğunu teknolojiye, ona, buna, şuna, “normalde hiç yapmam da bu bir istisna” bahanesine, atmayıp da tastamam üzerine alsan, özür dileyip yola devam etsen utanç mı büyür içinde, yoksa özgürlük mü?

*Bu yazının ilk hali Yoga Journal Türkiye‘nin 20. sayısında çıkmıştır.

Prana’nın İşleri

IMG_1870.jpgSize en sık tekrarlanan kabusumu anlatayım mı?

Yoga dersi veriyorum. Öğrenciler sessiz, sakin, sözümü dinliyor, havada hoş bir huşu, nefeslerin hışırtısından başka bir şey duyulmuyor. Derken pencereden yerdeki parkeye bir tutam ışık düşüyor. Bir öğrenci hareketi kesiyor. Güneş açtı, diye bağırıyor. Çamaşırları asmalıyız! Ve hepsi birden dışarı, avluya çamaşır asmaya koşuyorlar. Sınıf bir anda boşalıyor. Ben öndeki yerimde ufalıp, ufalıp ipe dizdikleri mendil kadar bir şey oluyorum.

Bendeki kontrol kaybetme korkusunun boyutlarını anlamak için psikanaliz bilmeye gerek yok. Her şey ortada. Kötü bir yoga hocası olmaktan çok korkuyorum. “Kötü hoca”yı da nasıl tanımlıyor bilinçaltım? Sınıfın dikkatini üzerinde tutamayan hoca. İyi hoca öyle bir ders verir ki citta vritti (zihin dalgası/düşünce) tamamen nirodoha’ya (düzlük/sükûnet) erer. Değil açan güneşte çamaşır kurutmayı düşünmek, gözlerini kendi kozalarının ötesinde bir yere çevirmeyi dahi düşünemezler. Düşünmezler. Çünkü düşünce sükûnete ermiştir. İyi hoca bunu mümkün kılan kişidir. Kötüsü ise… Kötüsü de dağınık dikkatlerden, bıkkın, sıkkın yüzlerden, sağa sola kayan gözlerden, açan güneşi görünce çamaşırları düşünen akıllardan sorumlusu olan hocadır.

Tahmin edersiniz ki bu formül hayatta bana sonsuz sayıda asap bozukluğu olarak geri dönmüştür. Sadece kendimi üzsem haydi neyse. Dikkati dağınık öğrenciyi haşladığım da olmuştur. Mesela benim için serilerin ezberlenmesi bir dikkat ve çaba meselesidir. Serileri bir türlü öğrenemeyen öğrenci muhakkak ki benim kötü bir hoca olduğumun işaretidir. O halde serileri öğrenemeyen öğrenci kalmamalıdır. Ayrıca ben konuşurken arkada fısıldaşan, gülüşen öğrencilere “komik bir şey varsa, söyleyin de hep beraber gülelim” fırçasını attığım da çok olmuştur. İbretlik hadiseler, neyse.

Yakın bir geçmişte anladım ki yoga bir şeyden bir şeye dönüşme çabası değil. Ama öte yandan yoga geleni, geçeni, geçerken bir tekme indireni, uyuşukluğu, sorumsuzluğu “olduğu gibi” kabul etme disiplini de değil. Zihnimiz illa ki ya biri, ya diğeri olsun diyor. Değişmeyeceksek her şeyi kabul edelim, her şeyi olduğu gibi kabul etmeyecek isek başka bir şeye dönüşmek için çabalayalım. Hangisi? Haydi, seç seç!

Ben bu ikiliğin ötesinde bir yeri işaret etmek istiyorum. Aslında hep içimizde olan (o yüzden dışarıdan müdahale gerektirmeyen) ama önündeki engelleri kaldırmazsak gün yüzüne çıkamayan (o yüzden günlük yoga çalışmasını gerekli kılan) bir hal yoganın diyarı. Hem var olanın eksiksizliğini kabullenip hem de daha iyi bir versiyonumuza doğru bilinçli adımlar attığımız bir hayat mümkün.

Ve iyi haber! Bu hayat için yogadan başka bir şey yapmamıza gerek yok. Çünkü tüm işi Prana yapıyor. Prana yani kainatı döndüren güç. Biz her gün yogamızı yapıyoruz. Prananın muntazam akışının önüne çıkan engelleri nefesimiz ile canımız ile temizliyoruz. O akıyor. O aktıkça gücü artan bir nehir gibi zihin/ego katmanından her gün bir ufak kırıntı daha kopartıp kendine katıyor. Ertesi gün tekrar. Zihin ego katmanı aşındıkça ne oluyor? O katmanın sakinleri varlığımız üzerindeki mutlak egemenliği azalıyor. Kimdi o katmanın sakinleri? Ben ve kabuslarım. Ben ve bozulan asabım. Beklentilerim, hayal kırıklıklarım, kaygılarım ve yargılarım. Ben ve kötü hoca olma korkum.

Bir yere gidiyor mu o zihnin sakinleri? Hayır, orada duruyorlar. Ama Prana denen o büyük güç zihin kozasını minik minik aşındırıp beni varlığımın daha derindeki katmanları ile tanıştırdıkça ben kendimi çok da ciddiye alamıyorum. Kendim derken, kötü hoca olma korkumu. Veya sevilmeme. Ve hatta ciddiye alınmama kaygımı bile umursamaz oluyorum. Çünkü Prana delmiş geçmiş o kozayı. Beni daha büyük varlığım ile tanıştırmış. Belki kısa sürmüş tanışma anımız, sonra unutmuşuz birbirimizi ama ertesi gün yine oradayız. Kaygının egemenliği bir tık daha aşınmış. Sevgininki biraz daha gün yüzüne çıkmış.

Bunlar işte hep Prana’nın işleri.

Sevginin merceğinden bakınca:

Varsın bir seriyi baştan sonra yapamasınlar. Varsın güneşi gören öğrenciler dersi kessin, avluya çamaşır asmaya çıksınlar.

Ne olacak yani?

 

Bira yasak mı hocam?

img_0233

Geçen hafta Budapeşte’de hocalarımın huzurundaydım. Yılda bir defa hocalarım ile dünyanın herhangi bir noktasında buluşuyorum. Haftalık veya iki haftalık kurslarına devam ediyorum. Her defasında ayaklarım biraz daha yere basıyor ve tüm yıl boyunca içimde çözmeye çabaladığım dertlerim su olup akıyor, gidiyor. Soru sormama, akıl danışmama bile gerek kalmadan hem de. (Ben yine de akıl danışıyorum o ayrı.)

Yıllardır bu eğitimlere benimle beraber öğrencilerim de geliyor. Başlarda tek bir tanesi geliyordu, sonra üç, dört öğrencim benimle beraber hocaların açtığı kurslara katılır oldu. Bu sene on üç öğrencim ile beraber Budapeşte’deki kurstaydık. Hatha Yoga’nın geleneğine sıkı sıkıya bağlı bu sistemde hocalık eğitimi diye bir şey olmadığından (hocamız der ki: hoca olunmaz, hoca doğulur) bizlerin geleneği aktarma usulümüz ve yetimiz de öğrencilerimize bakılarak anlaşılıyor. Benimkiler sağolsunlar saygıda kusur etmediler, kuvvetliydiler, dikkatli ve meraklıydılar. Güzel şeyler duydum hocalarımdan. Çok sevindim.

Son akşam isteyenlerle beraber yemeğe gittik. Kurs süresince akşam yemeği yemediğimiz ve çokcana içe döndüğümüz  için dersler haricinde beraber vakit geçirmemiştik. Hocamız da gündüzleri iki ders arasında insan arasına karışıp, yorulacağımıza evde kalıp dinlenmemizi salık vermişti. Günlerce, saatlerce evde oturduk, dinlendik, içimize baktık. Zaten çok yorgunduk. Ben gün ışığına bile çıkmak istemiyordum. Oysa ki en uzun günleriydi yılın.

Son akşam şeytanın bacağını kırdık ve bir restorana gittik. Zaten kurs da kapanış müziğine geçmişti. Ertesi sabahki son seansta sadece sorularımızı soracaktık. Yine de zincirlerimizden boşalmış gibi kendimizi sokağa attığımız sanılmasın. Bir haftalık sabah-akşam yoğun hatha yoga temposunun izleri içimize yer etmişti bir defa. İçi boş olmayan bir boşluk ile doluyduk ve sesimizin tonuna iç sessizliğimiz sinmişti.

Günlerden cumartesiydi. Yılın en uzun günlerini geçirmeye gelmiş yüzlerce, binlerce turist Budapeşte’nin sokaklarını, bira bahçelerini, avlularını, parklarını doldurmuştu. Bizim oturduğumuz bahçede dolanan garsonlar da bira ve patates kızartması dolu tepsileri rengarenk masalara taşıyorlardı. Masalarda oturanlar bira bardaklarını tokuşturup, gülüşüyorlardı. Bu manzarayı gören en genç öğrencim derhal bana döndü ve sordu:

“Bira yasak mı Defne hocam?”

Bu soruyu duyunca bilmiyorum nasıl bir ifade belirdi yüzümde. Ona hüzünlü bir tebessümle bakmak isterdim. Hüzünlü tebessümüm vasıtasıyla içinden geldiğini yap ama içini iyi, çok iyi dinle demek isterdim. Çünkü, evet yoga bir içtenlik meselesidir. Bizi biz ve diğeri ile samimi bir yerden ilişki kurmaya çağırır. Gerçekte ne olmaktadır? Onca ağır dersten sonra, tertemiz olmuş nadileriyle vücut ve sakin sularda yol alan vrittileri ile zihin gerçekten bira ister mi, yoksa bu refleks gibi bir gençlik, bir haz alışkanlığı mıdır?

En genç öğrencim gözümün içine bakıyordu. Yasak ya da değil, kararı benim vermem için bekliyordu.

Ah, yasakları ne çok seviyoruz! Birisi bize bir şeyi yasak etse de biz de ona uysak ve zorlansak veya o yasağı delsek ve zevklensek!

Hatha yoga’nın kuvvetli bir öz disiplin damarı var, doğru ama özünde yoga yasaklara karşı bir sistemdir. Tabii, spontan tepkiyi araştırır. Alışkanlıkların ve olması gereklerin ötesinde şimdiki zamanda kimsin ve istersin, sorusunu sorar. Bu da zihin oyunlarına gelmeden yanıtlaması çok zor bir sorudur.  Zihin daima öne çıkar ve “sahici seni” ve sahici senin istekleri ve anlık ihtiyaçlarını herkesten iyi bildiğini iddia eder. Zihnin sesini, iç sesten ayırt etmek için bazen ikisiyle beraber yıllar geçirmek ve hocaların gösterdiği yolda adım adım yürümek gerekir.

Yoganın hiç mi kuralı yoktur peki? Kuralı yoksa nefs nasıl terbiye olur? Sabah gün doğarken yapılır, karın boş olur, bacaklar güçlenmeden kollara geçilmez, apana düzelmeden pranayla oynanmaz, dolunayda durulur, yeni ayda durulur, regl esnasında ara verilir vs vs vs tüm bunlara ne demeli?

Hassasiyet demeli. İnce ayar hassasiyetlerin olayıdır hatha yoga. Bir zaman gelir zaten tüm bu sözde kurallar içinizden gelir, onların neden o şekilde metinlerde belirtildiğini anlayıverir insan. Çünkü canın zekası vardır. Analitik zekaya benzemez. İlla ki anlayacağım diye dayatan bir zeka değildir bu. Canın zekası bir zamanlar bizi yatar vaziyetten oturmaya geçirmiştir, oradan ayağa kaldırmış ve ilk adımımızı attırmıştır. Hayatın zekasıdır bu. Anlasan da işini görür, anlamasan da. O zekanın işleyişi mantığın sınırlı araç gereci ile kavranmaz. Acihtya’dır. Zihin ve mantık ötesi.

Gün doğarken yoga yapmak, gün ortasında yapmaya benzemez. İnsan kendini daha derin bir yerden yakalar sabah gün doğarken. Kainatın ritmi insanın içsel zekası ile yan yana gider. Alkolden, uyuşturudan temizlenmiş bir zihin ve açık ciğerlerle çalışmanın farkını da insan ancak tecrübeyle anlar. O yüzden deneyin ve görün derler. Zaten deneriz. İlla ki deneriz. Akşamdan kalma bir halde sabah onda yaptığımız yoga ile sabah beşte, açık kafayla yaptığımız yoganın farkını etimizde, kemiğimizde biliriz.

Nefsi terbiye etmenin yolu kurallardan değil, sevgiden geçer. Öyle seversiniz ki yogayı onu daha derinden tecrübe edebilmek için akşam yemek yemezsiniz, ya da o birayı söylemezsiniz, sigarayı söndürürsünüz. Öyle seversiniz ki hakikatin su yüzüne çıktığı, önceliklerin yer değiştirdiği o kısacık aydınlanma anlarını, gününüze onunla başlamak için herkesten önce kalkar, köşenize çekilir kendinizle buluşursunuz. Yoga kurala dayanmaz. Kurallara, yasaklara dayanarak yoga hayatınızı kurarsanız yanar biter kül olur. Bir amaç güderseniz de öyle.

Ama sevgiye odaklanırsanız, geleneceğin ilkelerinin size yol gösterdiğini anlarsınız. Yargı ve korkuyla değil, merakla yaklaşırsanız o ilkelerin yoganın derinliğine açılan kapılar olduğunu anlarsınız. Sonra da denersiniz. Ve size de öyle gelirse, o ilkeyi hayatınıza sokuverirsiniz, zorlanmadan. Birayı sahiden isteyip istemediğinizi de o kapıların açılıdığı derinlikten, içi dolu boşluktan, tonuna sessizlik sinmiş iç sesinizden öğrenirsiniz zaten.

Zihin Oyunları (3 Günlük bayram okuması)

 

IMG_3210
Foto: Fatoş Şafak

Üniversite son sınıftaydım. Seçmeli ders olarak felsefe bölümünden Epistemoloji almıştım. Dersi Arda Denkel veriyordu. Ben Arda Denkel’e bayılıyordum. Felsefeye de bayılıyordum. Önceki sene de seçmeli olarak aldığım Felsefeye Giriş dersinden AA ile geçmiştim. Felsefe olayını kıvırdığıma inanıyordum. Zaten dedem de koskoca felsefe profesörüydü.

İlk vizeye kadar her şey tıkırında gitti. Her derse giriyordum. Bir şeyi bildiğimi nereden biliyorum temalı epistemolojik problemlerin hepsini analitik mantık araçlarıyla çözüyordum. Vize de iyi geçmişti. Bir problemin sonunda o şeyi bildiğim değil, bilmediğim (yanlış) sonucunu çıkartmıştım ama hoca gidiş yolundan puan vermişti, notum iyiydi.

Epistemoloji gibi adı bile insanı korkutan bir dersi seçmeli olarak alan bir tek ben vardım sınıfta. Sınıfın geri kalanı felsefe bölümü öğrencilerinden oluşuyordu. Epistemoloji ikinci sınıfların zorunlu dersiydi.

Vizeden sonra bir gün hocamız geldi ve bize projelerimizin nasıl gittiğini sordu. Benim haricimde herkes ağzında bir şeyler geveledi. Ben kibirli kibirli en ön sırada oturduğum için ne projesi diye bile soramadım. Meğer kapağını dahi kaldırmadığım ders kitabımızın içindeki metinlerden birinin analizini yapacakmışız, ya da öyle bir şey. Bakın, bugün bile proje ödevin ne olduğunu hatırlamıyorum. Hatırlamıyorum çünkü hiç öğrenmedim. Tenezzül bile etmedim. Onun yerine şöyle dedim kendi kendime:

  1. Ben bu dersi seçmeli alıyorum.

2. Ben sosyoloji bölümünde okuyorum.

3. Ben dördüncü sınıf öğrencisiyim. Artık beni mezun edecek bu okul.

Vizede yaptığım hatayı burada da yaparak bu üç önermeden yanlış bir sonuç çıkartmayı başardım.

Sonuç: Benim bu proje ödevi yapmama gerek yok.

Ve fakat vize kağıdında bana gidiş yolundan puan veren hocam bu defa  salt vardığım sonuca baktı ve bana mesafeli bir sesle hayır dedi.

“Hayır Defne. Ödevi haftaya salı bekliyorum. Herkesinkini beklediğim gibi.”

Ben ayaklarımın geri geri sınıftan çıkarken ne düşünüyordum? Öyle olsun hocam! Alacağınız olsun hocam.  Ben ki şu koskoca üniversitede kimselerin adını bile telaffuz edemediği dersinizi bilerek, isteyerek, seçmeli  alıyorum, siz bana sıradan bir Felsefe Bölümü ikinci sınıf öğrencisi muamelesi çekiyorsunuz. Aşk olsun hocam.

Aklımda bu cümleleri evire çevire Temel Bilimler binasından çıktım, steplerden aşağı indim. Orta Kantin’den patatesli börek ve çay aldım. Bahar gelmişti. Ceketimi çimenlere serdim. Oturdum. Yasemin ile Ayşe derslerinden çıkıp geldiler. “Felsefeyi bıraktım,” dedim. Hadi ya, dediler. Konu kapandı. Dışarıdan. İçeride ise  ben Arda Hoca’nın not teslimi sırasında benim adımın yanına koyacağı (koymak zorunda kalacağı) F’i işaretlerken çekeceği vicdan azabını düşünüp öfkemi dindirmeye çalıştım. Ama kararım kesindi. Böreğimden ısırdığım her bir parçayı yüz defa çiğnemeye çalışırken kararımdan vazgeçemeyeceğimi biliyordum.

Hocanın bana işaret ettiği yöne gideceğime, ben hocayı bırakacaktım.

Epistemolojiyi bıraktım. Transkriptime koskoca bir F işlendi.

Arda hoca bir kaç yıl sonra beyin tümöründen öldü.

Ben bana çok şey katmış bu hocamı o son dönem ödevi konuşmasından sonra bir daha görmedim.

Pişmanlığını bu güne kadar yüreğimde taşıdım.

*

Yoganın başında, ortasında ve sonunda daima ve daima hocalarımız bizi zihin oyunları hakkında uyarırlar. Zihin oyunları bizim kendi başımıza kolaylıkla göreceğimiz direnç veya öz-sabotaj gibi bir şey değildir. Zihin oyunu, adını üzerinde, kendi kurnaz kafamızın bize oynadığı bir oyundur. Evet, bu geleneğin ilkeleri böyle, bu kursta şu şekilde hareket edeceğiz, böyle bir durum olduğunda hocamı haberdar edeceğim diye verdiğimiz kararların ve sözlerin zihin tarafından ve zihince son derece makul sebeplerle ihlal edilmesidir.

Zihin oyunları, sınırları bilgisine güvendiğimiz bir rehber tarafından çizilmiş bir dairenin dışına çıkmanın bir defalık okey olduğunu söyleyen sestir. Veya herkes dairenin içinde kalırken senin istisna olduğunu düşünmendir. Bu oyunları hepimizin zihni oynar. Bu durum çok özel, der. Hoca hepimize dairenin içinde durmamızı söyledi ama bilseydi benim halimi muhakkak ki dışarı çıkmamı hoş (hatta haklı) görürdü. Bu varsayıma dayanıp rehbere danışmadan insanın kafasının dikine gitmesine hocalarımız zihin oyunları derler.

Ve bizi uyarırlar:

Zihnin oyunlarına gelmeyin.

*

Zihin oyunları bir yoga sınıfinda  kolaylıkla gözlemlenebilir. Çok basit bir kaç talimat verirsiniz:

  • Ben hareketleri gösterirken lütfen siz yapmayın, dikkatle izleyin.
  • Derslerin tamamına gelin. Devamsızlık etmeyin.
  • Regl olduğunuz günlerde arkaya oturup dersi seyredin.
  • Regl öncesinde ve sonrasinda bir iki gün udiyana banda, mayurasana yapmayın.
  • Bir yeriniz incindiyse derse katılmayın, arkada oturup izleyin. İncinen yerinize dokunmadığını sandığınız hareketleri dahi yapmayın.
  • Beraber kaldığımız bir kampta isek yemek rutinini bozmayın.
  • Öğrendiğimiz bir asanayı gösterdiğim şekilde yapamıyorsanız yeni yöntemler icat etmeyin.

Bu talimatlar hocayı memnun etmek adına verilmez. Bunlar öğrencinin incinmemesi, sınıfın ritminin bozulmaması, geleneğin doğru aktarılması için gereklidir. Ancak tuhaf olan bu kadar basit talimatlara bile muhakkak uymayan bir iki kişi çıkar. Çünkü zihin, bu talimat benim için değil ki, der size. Siz fark etmezsiniz bile. Herkes pür dikkat hocayı dinlerken yanınızdaki arkadaşınızın kulağına eğilip bir espri patlatabilirsiniz. Sen o pür dikkat dinleyen güruhtan farklısın. Zihin öyle der. Onlar talimatları yerine getirirler, sizin vardır bir mazeretiniz. İşte o mazeretin adıdır zihin oyunları.

Bir önceki gün arkada regl olan kadınlar köşesinde (kırmızı çadır) oturan bir öğrencinize bir bakarsınız mayurasana’ya kalmaya çabalamaktır. Telaşınızı çaktırmamaya çalışarak “Ne yapıyorsun filanca” diye seslenirsiniz durduğunuz yerden. A, benim bitti ama der. Yahu, dün daha arkada oturacak kadar kanıyordun? Biz kadın değil miyiz, bilmez miyiz bu kanın evrelerini? Damla damla reglin bitişini? “Ya, ama ben rahatsızlık duymuyorum,” diye yanıtlar zihin oyunları ve öğrenci.

Geleneğe güven ve saygı o noktada zihin oyunları tarafından tuzla buz edilir. Geleneğin ve onu aktarmaya gönül vermiş, sizin de güvenerek derslerine gittiğiniz rehberin karşısında zihninizi koyarsınız. Eğer zihin, hocanın geleneği sürdürmek konusundaki ısrarını beğenmezse sonunda çeker gidersiniz. Ta ki bir kez daha aynı duvara toslayana kadar.

Yoga, düşünce kalıpları kadar davranışları da değiştirme niyetini taşır. Bir rehberin varlığı da bu yüzden çok önemlidir. İnsan kendini en çok kısıtlayan davranışlarını veya huylarını tek başına göremez. Kör noktasına düşer. İyi bir eş, ana-baba, açık sözlü bir dost da bunları size söyleyebilir. Hoşunuza gitmez belki. İtiraz edersiniz ve aslında öyle olmadığınıza karşınızdakini ikna etmeye girişirsiniz. Hocanızla ilişkiniz benzer bir hal alır. Kendini açıklama paragrafları sürer de sürer. Tema hep aynıdır: Sen (siz) beni yanlış anladın(ız). Ben aslında şöyle bir insanım.

Hayatımdaki en büyük dönüşümü kendimi hocama açıklamaya çalışmayı bırakıp, onun söylediği şeyde acaba doğruluk payı var mı diye düşünmeye başladığımda yaşadım. Beraber geçirdiğimiz yıllar içinde hocam bana çok şey söyledi. Mesela, ilgi meraklısısın dedi. Ciddiyetsizsin. Dikbaşlısın. Bir defa sınıfın içinde kükreyerek yalancısın diye bağırdı. O gün onun yolundan ayrılmayı ilk defa ciddi ciddi düşündüm. Ama sonra, ya öyleysem dedim? Ya ben yalancı, ilgi meraklısı, ciddiyetsiz ve dik başlı isem? Ve bunları görmüyorsam? Değilim diye inat etmek bana acı vereceğine göre bir de diğer pencereden bakayım kendime.

O zaman işte değişmeye başladım. Hocaya kızıp da beni hiç anlamadı, demekle bir yere gidemeyeceğimi her nasılsa anlamıştım. O günden beri beni hangi konuda uyarırsa ben ortada ne büyük bir yanlış anlama bulunduğunu anlatmak yerine olabilir, diyorum. Ben şimdi bir süre kendimi izleyeyim. Hocama güveniyorum çünkü. Beni incitmeyeceğini biliyorum. Hoşuma gitmeyeceğini bile bile kör noktama düşen bir tarafımı işaret ettiğinde benim iyiliğimi istediğini de biliyorum.

Biliyorum çünkü ben de hocayım. Öğrencilerimi sahipleniyorum. Seviyorum. Büyümeleri, gelişmeleri, mutluluğu, özgürlüğü, hayallerini onlardan çalan zihin oyunlarına gelmemeleri için deliler gibi çabalıyorum. Genç bir hoca olduğum için belki biraz çok çabalıyorum. Daha kolay hayal kırıklığına uğruyorum. Daha çabuk heyecanlanıyorum. Yıllar içinde sakinleşeceğim.

Öğrenciyle hoca belli bir süreyi (diyelim bir yıl) beraber yoga ekseninde geçirdikten sonra hoca artık o öğrencinin kör noktasına düşen davranışlarını tıpkı vücudundaki tıkanıkları görür gibi görüyor. Ayak bileklerinin esnek olmayışını bir bakışta anladığımız gibi bir öğrencinin tembelliğini de fark ediyoruz. Kuyruk sokumunda, sakrumda prana akmadığını vücut gösteriyor veya omuzların sıkışıklığını. Aynı şekilde başkasının onayına duyulan ihtiyacı veya inatçı karakteri ve obsesif/agresif tarafları da vücut, duruş, bakışlar, sorular ve tavırlar gösteriyor. Görüyoruz. Bu nihayetinde bizim işimiz. Hocamız bizi bunları görelim diye yetiştiriyor.

Öğrenciler ayak bileklerinin yeterince esnek olmadığını nispeten daha kolay kabulleniyorlar da  iş onlara karakterlerindeki  inadı, açgözlülüğü, tembelliği göstermeye gelince kulaklarını tıkıyorlar. Muhakkak bir yanlış anlama olmalı. Sanki vücut değişir, karakter değişmez. Sanki zihin ve beden arasında büyük bir fark var. Sanki ben onları ayak bilekleri esnek olsalar da  severim ama inatçılık ederlerse silerim.

Oysa ben zihnin de vücut gibi yogaya yanıt verdiğini, düzenli çalışıldığı takdirde her ikisinin de yumuşayıp dönüştüğünü, tıkanıkların çözüldüğünü biliyorum. Ha, inat ha ayak bileği aslında.

Beni onları yanlış tanıdığıma ikna edemeyenlerin  bir kısmı ayaklarını geri geri sürüyerek sınıftan çıkıyor ve bir daha da dönmüyorlar. Kim bilir belki de bir bardak çay, bir de patatesli börek alıp benimle çalışmayı bıraktıklarını söylüyorlardır arkadaşlarına. Benim onların yerinde açılan boşluğu gördüğümde içimin cız edeceğini düşünerek.

Benim içim gerçekten de cız ediyor. Hazır olmadığı halde, hoşlanmadığı bir şeyi duyduğu için giden her öğrencinin ardından açılan boşlukta. Ama terk edilmenin acısı değil bu. Yoganın derinine inmek için öğrencimin karşısına çıkan altın fırsatı kaçırmış olduğunu bilmenin cızı.  Bir yerlerde yeniden başlayıp yine aynı duvara çarpınca beni hatırlayacağını ve belki de gururundan geri dönemeyeceğini bilmenin cızı.

Tıpkı rahmetli Arda Denkel hocamı düşünürken duyduğum cız gibi bir şey.

 

 

 

Annemin Yaş Günü

 

Scan 14
Annemle ikimiz bir yaz günü

 

Bugün annemin yaş günü.

1 Mayıs.

Bu ikisi çocuk kafama beraber işlemiştir. 1 Mayıs “İşçi ve Emekçinin Bayramı” ile annemin yaş günü. Şairin* dediği gibi çocukluk gökyüzü gibi bir şey olduğundan ve hiç bir yere gitmediğinden, ben çocukken kafamda birbirine bağlanmış hatlar, devreler, birbirinden alakasız da olsa bugünkü iç dünyamı belirleten unsurlar olarak varlıklarını sürdürüyorlar.

Annem 1 Mayıs’ta doğduğu için daima gurur duymuştur. Onu hiç bir bayramda 1 Mayıs’taki kadar heyecanlı gördüğümü zannetmiyorum. 1 Mayıs bebeği olarak nerede kalabalık bir grubu adalet, eşitlik ya da başka erdemler için yürürken görse yerinde duramaz, çocuk gibi heyecanlanır ve sonunda kendini kalabalığın içine atar. Annem kalabalıkları sever. Çok sever. Kapalıçarşı’nın kalabalığını da sever, Nişantaşı’nın da. Film Festivali zamanı İstiklal’e doyamaz. Sokakları eve tercih eder, insanları tek başınalığa. İnandığı davaları gider Adalet Sarayı’nda izler. Haksızlık karşısında eli kolu bağlı durulmayacağına inanır.

1977 yılındaki kanlı 1 Mayıs’ta da Taksim Meydanı’ndadır. Ben üç yaşında. Evde. Bana bakan büyük halam ve nenemin dehşetini kemiklerimde duyarım ama nedenini bilmem. Annemle ilgili çok çok çok korkunç bir şey olduğunu sezerim sadece. Soramam. Alacağım cevaptan korkarak. Sonra kapı çalar, annem gelir. Yanakları al al, teni serin, bahar kokulu ve korku dolu. Büyükler onu azarlarken ben kucağına tırmanırım.

“Senin artık bir çocuğun var, senin artık sorumlulukların var.”

Büyükler gider. Biz 1 Mayıs marşları dinleriz evde. Beraber söyleriz. 1 Mayıs 1 Mayıs İşçinin Emekçinin bayramı. Ben el çırparım ve bir de annemin ve annemin bayramı. Kırmızı bir teybim var. Karşıki apartmanda oturan babaanneme giderken teybimi sapından sallaya sallaya yürürüm. Teypten yükselen marş babaannemin yüreğini ağzına getirir. Üç sene geçmiştir aradan. Marşlar sokaklarda çalınmaz. Evlerde bile çalınmaz ama biz annemle çalarız. Ruhi Su’yu, Aldırma Gönül’ü, 1 Mayıs’ı.

Annem sonraki senelerde 1 Mayıs kutlamalarına ne zaman izin verildiyse meydanlara koştu. Ne 77’de ölümden kıl payı kurtuluşu, ne de büyüklerin azarları onu durdurabildi. Haksızlıklara karşı omuz omuza yürümek onun için en güzel doğumgünü kutlamasıydı. Bilirdim.

Annem cesurdur. İnatçıdır. Gönül koyduğu bir şeyin ucunu bırakmaz. Tutkuludur. Çalışkandır. Sevecendir. Tükenmez bir enerji kaynağıdır.

Geçenlerde, Mavi Orman’ın yeni baskısını kutlarken, “sen bana Mavi Orman’da haksızlık ettin”, dedi. Bunu duyunca ateş kulaklarıma çıktı. Sonra dedi ki,

“Çeşme Altınyunus’taki tatili anlattığın bir bölümde annem gece beni babama bırakıp diskoya gitmişti, yazmışsın. Ben aşağıda, Şeyda ve Cem ile oturuyordum oysa ki!”

Bunu duyunca güldüm. Aslında anneme sarılmam lazımdı. O kadar saf, o kadar tatlı bir itirazdı ki bu! Ben çocuk aklımla onun diskoya gittiğine emindim. Disko -herhalde Türk filmlerinin etkisinden olacak- benim dört yaşındaki aklımın içinde bir annenin çocuğunu bırakıp gidebileceği ennnn berbat yerdi. Onu Ahu Tuğba gibi, ışıklı dev bir disko topunun altında dans ederken hayal ediyordum. Sonra da kriz geçirerek ağlıyordum. Babam ne yapacağını şaşırmıştı.

Annem diskoda değilmiş o gece. Odanın hemen aşağısında, belki havuz kenarında arkadaşlarıyla oturuyormuş. Önce kamuoyu önünde bu yanlışımı düzelteyim. Kayda geçsin. Mavi Orman’ın o bölümünü okuyanlar, bir de bu gözle yeniden okusunlar.

Ama annem haklıydı. Mavi Orman’da ben ona haksızlık etmiştim. Disko meselesinden dolayı değil. Beni ben yapan her şeyi ondan aldığımı söylemediğim için. Üzerimdeki emeğini yeterince, belki de hiç, vurgulamadığım için. Oysa ben tutkuyu, cesareti, çalışkanlığı, inadı, insanlık sevgisini hep ondan öğrendim. Onu seyrederek, ona hayranlık duyarak.

Annem bana çok iyi analık etti. Hiç abartmıyorum. Beni Basri sandviçleriyle besledi, lise son sınıfa kadar her sabah çantama soyulmuş, doğranmış üç elma koydu. Üç tane ki arkadaşlarımla paylaşayım. Cumartesileri AKM’de çocuk tiyatrolarına, Sander kitapevine götürdü, Yıldız Parkı’nda gezdirdi, Büyükada’nın arka tarafındaki tepelerdeki çalıların arasında kocayemiş toplamayı öğretti, benimle bisiklete bindi, benimle yüzdü, sıcak yaz öğleden sonraları yanıma uzanıp benimle beraber kitap okudu.

Bunları yaparken asla kendini bir sadece bir anne’ye indirgemedi. Bana daima bir kadın olarak, bağımsız bir hayatı olduğunu ve o hayatta mutluluk bulduğunu hissettirdi. Ve bunu öyle doğal, öyle ustaca yaptı ki ben kıskançlık ya da eksiklik duyacağıma o bağımsız kadına hayran oldum ve bir gün onun gibi özgür ve mutlu bir kadın olma hayalleriyle büyüdüm. Bu, annemim bana verdiği en kıymetli hediyedir.

Mavi Orman ve diğer kitaplar yazıldıysa, siz okura ulaştıysa, bu satırlar yüreklerde yankı buluyorsa bilin ki bu annem sayesindedir.

Umarım geç kalmış teşekkürümü buradan kabul edersin anne.

(Edersin biliyorum çünkü bağışlamanın dünyanın en kolay ve ruhu en hafifleten şeyi olduğunu da sen öğrettin. Kırk yıllık hırçınlık krizlerim sırasında antika aynandan, hasır sandalyeye ve güzel kalbine kadar kırdığım her şeyi bağışlayarak sen öğrettin bana.)

İyi ki doğdun!

Kızın,

Defnoş.

*Şair Edip Cansever’dir ve Manastırlı Hilmi Bey’e İkinci Mektup adlı şiirinde şöyle der:

Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk

Hiç bir yere gitmiyor.

(ki Türkçe yazan, yazmayı düşünen, isteyen, bir türlü yazamayan herkesin bu şiiri okumasını öğütlerim)

 

 

 

 

 

Mavi Orman Yeniden

İlk gözağrım Mavi Orman Doğan Novus etiketiyle yeniden basıldı. Bugüne kadar bana pek çok kıymeti öğrenciyi, okuru, dostu kazandırmış olan bu ilk kitabımla yeniden buluşacağımız için mutluyum. Sizlere Giriş bölümünü okumak istiyorum. Yazıyla ilişkimi değiştiren, okurla beni tanıştıran bu ilk adımı atarken duyduğum kuşkuların yatıştığını ve içsel huzursuzluğun dindiğini zannetmeyin. Yazmak meğerse böyle bir işmiş. 

 

Büyüklüğüme Mektuplar

Çocukken bizim eve misafir geldiğinde, annem muhakkak onun beni de görmesini isterdi. Böyle zamanlarda, dış dünyaya kapalı odamın hafif aralık kapısından önce bir baş uzanır, sonra misafirin kendisi, ne yapacağını bilmez bir halde, belli ki pek istenmediği o dünyaya adımını atardı. Ben oyunum kesintiye uğradığı için sıkkın, misafir sıkıldığımı gizlemediğim için çaresiz, karşılıklı öylece dururduk. Oysa bilirdim ki beni doğal ortamım- da izlemek ister misafir. Ne duydu ise hakkımda, kendi gözüyle görmek ister. Ne var ki odada bir başkası varken (o başkası bir çocuk bile olsa) kendi dünyama dönmenin yolunu bilmediğimden, sıkıntılı sessizlik uzar da uzardı. Sonunda annemin misafir arkadaşı olmadık bir adım atarak kendini benim dünyamak atmaya kalkışır ve varlığıyla kesintiye uğrattığı etkinliğin ne olduğunu araştırmaya başlardı. İşte o zaman gözleri ya kara tahta karşısına sıra sıra dizilmiş bebeklerime ya da masamdaki tükenmez kalemle çiziktirilmiş saman kâğıtların kayardı.

Zaruri ziyaretini noktalamak için fırsattı anneme seslenmesi belki:

“Ah canım! Nilüfeeeer, yazar olacak bu senin kızın!” ya da; “Bak bak şu sıralara dizilmiş bebeklere… Annen gibi öğretmen olucan di mi kız?”

Canım sıkılırdı bu yorumlara. Hem de pek fena. Sinir olur- dum! Yazmadan duramıyordum ve bütün oyunlar evetokulculu- ğa dönüşüyordu en nihayetinde ama büyüyünce ne yazar ne de öğretmenolmakistiyordum.Bunlarzatenbildiğimişlerdi.Bilmediğim sulara yelken açacaktım ben büyüyünce. Mesela astronotolacaktım. Olmadı uzaybilim ile ilgili bir iş. O da(matematik gerektiğinden) olmazsa, oyunculuk vardı istikbalimde.Yazarlık ve hocalık değil ama!

Şimdi hayatıma bakıyorum da, annemin odamda kıvranan ahbaplarına tek tek selam göndermekten kendimi alamıyorum.

Bildiğimi içimle harmanlayıp kâğıda dökmek… Bildiğimi içimle harmanlayıp öğretmek…

Kendimi doğru yerde, eksiksiz, tastamam hissettiğim iki eylem, iki evim!

Bütün direncime rağmen ikisi de her yaşımda benimle birlikte geldi. Tatmin bulamadığım işler peşinde koşarken onlar bir köşede sıralarını bekledi.Şimdi hayatımın üçköşesinin ikisini onlar tutuyor. Yazmak ve öğretmek… Üçüncü köşe ise yoga. Üçgenin üçköşesibirbirlerinitamamlayarakkendimi, diğerini, insanı, varoluşu, kâinatı, Yaradan’ı keşfetmeye doğru götürüyor beni.

Zen Budistlerin inancına göre, gün gelip de varacağımız bir duraktan bakar dururmuşuz şimdiye. Kendi geleceğimizden bir ses konuşurmuş kulağımıza. Büyüklüğüme mektuplar yazardım çocukken. Hayallerimi gerçekleştirecek tek bir insan vardı. Ne annem, ne babam… Büyüklüğüm benim tek kahramanımdı. Ona kendimi anlatmakla başladım işe. Yazmayı öğrendiğim gün annemin hediye ettiği hatıra defteri kısa zamanda bir kendimi deşme-ve belki de yaratma- arenasına dönüştü.

İşte ta o zamanlardan beri yazmak beni içime çevirir durur. Yazılarımı büyüklüğümden başkası okusun diye yazmadım hiç.

Yazamadım.Sayfa sayfa hikâyeler, romanlar yazarken dışarı açılmayı değil, kendime kaçmayı amaçlıyordum. Ve hep devam etti yazı. Defterlerim yanımda gezdi memleket memleket, mahalle mahalle, ev ev. Kafelerde, restoranlarda, çay bahçelerinde hep çantalarımda dolaştı.

Şimdi kendimi ifşa etmek utandırıyor beni. Sonra kendimden utandığım için utanıyorum. Sonra da kendimden utandığım için utandığıma utanıyorum. Böyle gidiyor işte utanç… Halka halka. Bu yüzden ilkgünden beri kilitli günlükleri çekmecelerin gizli bölme- lerinde sakladım. Gizli saklı bir şey yaptığımdanda değil. Binlerce sayfanın arasına sakladığım esas benliğimidi.Kimseler bilmesin istedim içeride olup biteni. Bu yüzden en yakınıma bile açamadım günlüklerinkilidiniyıllarca.Bir maskenin ardında gizledim yüzümü.

Bu yazılar hayatımda yeni bir adım. Kilitli günlüklerimi açıyorum.

Aklımda bin bir soru…

Kendini kendine anlatmak bile zor işken, bir diğerine anlat- mak nasıl olur? Süzerek, oynayarak değil, soyunarak anlatmak. Kilidini kırıp günlüğünü uzatmak, “Al oku” demek bir dosta nasıl olur? Peki, kişinin kendini tanımadığı insanlara açması, onla- rın önünde ağır ağır soyunması neleri getirir beraberinde? Düşüncesiyle bile yanaklarıma al basıyor.

İşte bu yüzden, al bastığı için yani, günlüklerimi size yüksek sesle okuyacağım. İçimi dışarı çevirmek, çevirirken dışarı dökü- lenleri, öfkeleri, üzüntüleri, sıkıntıları, al bastıran utanmaları, si- nirli kahkahaları, sonu gelmez gözyaşlarını toparlayıp bağrıma basmak nereye götürecek beni?

Merakım kabarıyor. O yüzden yazıyorum.

 

MaviOrman_o

Geleneksel Hint yoga eğitiminin üç temel direği Guru, Şastra ve Sadhu Sangha. (Aynı üçlü, temel Budizm’de Buda, Dharma ve Sangha olarak geçer) Guru, usta ya da hocadır. Öğrenciyi kendi kendisi ileyüzleştirmenin inceliklerini bilen, onuelinden tutup en derinine giden yola sokan, kendisi de bu yolda yürümüş ve hayatın değişkenliği karşında sağlam durmayı başarmış bir üstat; Guru.

İkinci temel direk Şastra, yani yazılı metinler. Hem tarihi ya-zıtlar hem de günümüzde yazılmış kitaplar eğitimin şüphesiz önemli parçaları.

Üçüncü temel direk Sadhu Sangha ise öğrencinin birlikte bü- yüdüğü diğer öğrenciler cemaatini anlatır. Sadhu’nun kelimeanlamı “kutsalkişi”dir. Sadhusangha’yı bir tekkenin dervişleri gibi dedüşünebilirsiniz. Sadhusangha aynı yola başkoymuş ve genelde aynı hocanın öğrencisi olan veya aynı öğretiyi benimsemiş (ama seviyeleri farklı) insanlardan oluşur.Yoga eğitimi sürerken sadhu sangha ile çevrelenmiş olmak, iyi bir hocaya sahip olmak kadar önemlidir.

Ortak paydası yoga olan dost cemaati yani sadhu sangha karşısında kendini anlatmak derviş yolunun olduğu gibi yoga yolunun bir parçası. Sadhusangha karşısında soyunan öğrenci, her bir dostun gönül gözünden kendini bir kez daha görme şansını elde eder.Her bir dost gözü bir katman daha derinine çeker kişiyi. Oradan yukarı utançla, öfkeyle, gözyaşı ve bazen kahkahayla çıkar belki, ama nasıl çıkarsa çıksın, dost gözünün gücü yargıyı un ufak etmeye yeter.

Günlüklerimi benimle okuyan tüm dostlar bu yolda benimle yürüyen sadhu sanga’nın ta kendisi. Tanışmasak da yolumuzbir.

Dost cemaate konuşmak keşiflerin en derinine götürebilir bizi. Ben de bu yüzden kırıyorum günlüklerimin kilitli kapısını. Büyüdüm büyümesine de, gelecekteki bana yazmaktan vazgeçmedim. Hayallerimdeki okur, hâlâ büyüklüğüm. Geçmişten şimdiki bana yazan çocuğa gelince… Ona sözüm var. Hayallerini gerçekleştireceğim. İşte o yolda yürürken tecrübe ettiklerim, öğrendiklerim, öfkelerim, kafamda fink atan fikirlerim, sonu gelmez yolculuklarım, aşklarım ve bütün merakım ile yogalı günlerim…

Dilim sürçer ise şimdiden affola!

İSTANBUL’DA İÇE DÖNMEK

16Bu yazının orijinali Mavi Orman kitabında yayımlanmıştır.

Kokia’nın Atina’daki tedavisi aylar sürebilirmiş. Bu yüzden ben de İstanbul’a dönüp yeniden iş güç bakmaya, bir kez daha yerleşmeye giriştim. Ayda bir Atina’ya bir haftalık ziyaretlerimi gerçekleştireceğim. Burada huzursuzum. Evdeki hesap çarşıya uymadı. Yerleşik hayata geçecektim bir başka memlekette, yine kürkçü dükkanında buldum kendimi. Yatak,araba ve bir yıllık telefon kontratı kaldı dünyanın öte yanında.

Bazen konuşma esnasında bir dostun ağzından çıkan bir söz -basit bir ayrıntı, esas hikâyenin kenar süsü mahiyetinde bir kelime- ne zamandır arayıp durduğumuz o cevabı şak diye yapıştırabiliyor.

Geçen sabah, dersten sonra, bir arkadaşımla konuşurken mesela İstanbul’a döndüğümden beri duyduğum huzursuzluğumun çaresi dökülüverdi ortaya. Anlatıyordu, bir ara cep telefonunu kaybetmiş ve yeni bir tane daha almamış, ev telefonu ile idare etmiş, ah ne rahatmış o zamanlar, şimdi yine bir proje için biraz içe dönmek istiyormuş işte o yüzden facebook’unu bir süreliğine askıya almış.

Konuşmaya devam ediyoruz ama kafam beni durmadan konuşmanın önceki aşamalarından birine çekiyor. Sanki duyuramayan çığlık çıkacak delik buldu, ya da yüzeye yaklaştı, dikkatimi çekmeye çalışıyor, artık duyayım diye. Sabah trafiği bir yanımda Karaköy’e doğru yürürken Şebnem’le konuşmamızı kafamdan geçiriyorum. Ve çıkıyor çığlık. İçim bağırıyor: İçine -bana- Dönmeye İhtiyacın Var!

Atina’dan döndüğümden beri İstanbul’da gün be gün artan huzursuzluğuma çareler araken dinlenmeye, sakin bir ortama ve tek başıma kalmaya ihtiyacım olduğunu düşünüyor ama bütün bu saydıklarımı yerine getirdiğim halde huzursuzluğumdan bir türlü kurtulamıyorum. Esas ihtiyacımın içime dönmek olduğunu keşfettiğim anda herşey yerli yerine oturdu. Çünkü içe dönmenin önemli bir özelliği var: kısa bir süreliğine de olsa diğer insanlarla ilişkinin askıya alınması. Dışa açılmanın tam tersi hareket.

İçe kapanma sandığımın aksine eve kapanmayı da gerektirmiyor. Hatta bazen eve kapanmak içe kapanmaya engel olabiliyor. E-postalara cevap, faturaların ödenmesi, uçak bileti araştırmaları arasında uğrayıp durmaktan kendimi alamadığım facebook meydanında laf attığım, muhabbete daldığım, derken her neye odaklanıyorsam oradan kopup gittiğim, iyicene dağıldığım -sözde- “evde tek başıma” zaman dilimi, içe dönme ihtiyacımı tatmin etmiyor tabii. Dışarı çıktığımda beyin dalgaları hızlı, bedenim hiç dinlenmemiş, kafam kazan gibi, duygularım karmakarışık bir yumak. Değil çözmeye, o yumağı elime almaya bile cesaretim yok. Ne oldu? Sözde tekbaşına kaldım da dinlendim evde! Dolayısıyla dışarıda, bir dostla buluştuğumda mesela, aradan iki saat geçmeden eski bir dostaumun tabiri ile “kurtlanmam”, bir an önce eve dönüp bir başıma kalma isteği ile yanıp tutuşur hale gelmem hep bu içe dönme ihtiyacını hakkıyla tatmin edemememden elbet! İçe dönüş sürecinde telefon, gevezelik, boş internet gezintileri, kısaca dikkati içeriden dışarı taşıyacak şeyler askıya alınıyor. Dünyanın pek çok yerinde düzenlenen Vippasana mediyasyon kursları içe dönüşün on güne yayıldığı süreçler mesela. On gün boyunca kalacağınız Vippasana merkezine girişte cep telefonu ve bilgisayarların yanısıra, yanınızdaki kitap ve defterleri de idareye teslim etmeniz bekleniyor. Orada kaldığınız sonraki on gün dış dünya ile bağlantınız (acil bir durum olmadığı takdirde) kesililyor. Gerçek hayat dediğimiz dış dünyadaki pek mühim meselelerimizden uzaklaştığımızda bizden geriye ne kaldığını görebilelim diye.

Hiç konuşmadan geçen on gün boyunca yoğun bir meditasyon eğitimi, doğanın ritmine dayalı günlük düzende devam ediyor. Günde iki öğün yenen hafif ama çok lezzetli vejeterjan yemekler, önce dış, sonra yavaş yavaş yayılan iç sessizlik kişiyi benliğinin hiç tanımadığı bilmediği boyutlarını keşfetmeye götürebiliyor. Ben Tayland’daki Vippasana merkezindeki 10 günümü tamamlamış eve dönerken otobüste “her insan bu dünyadan göçmeden önce kendi içinde barındırdığı bu zevki, bu olağanüstü tecrübeyi bir defa da olsa tatmalı, yoksa yazık!” diye tekrarlayıp durduğumu hatırlıyorum.

Neyse şimdi burada, İstanbul’da ihtiyacım olan içe dönüş öyle Vippasana tarzı bir şey değil. İsteğim hergün bir (belki iki) saat “gerçek” hayatımdan kopmak. Nasıl yapmalı? Plaja gidebilirim. Karadeniz’e doğru araba kullanmak da, Gümüşdere plajında yürümek de içime dönmemi sağlardı eskiden. Arabam yakınlarda değil ama. Baktım Karaköy iskelesinde vapur. Sanki daha önce kalkacakmış da beni beklemiş gibi bir hali de var. Telefonu sabahtan evde bırakmıştım, yanımda bir defter, bir cüzdan, bir de akbil. Güneşli ve kuru şubat günlerinden biri. Soğuk ama açıkta oturmaya engel olacak kadar değil. Hem artık vapurların açığında da sigara içilmiyormuş, dumana/rüzgara göre hop hop yer değiştirmem de gerekmiyor. Simit var, çay var. Günümü bölen, beni dışarı “gerçek” hayata açılmaya mecbur edecek bir programım yok. Ufuk mavi ve sonsuz. Mavi pırıl pırıl. Adaya mı gitseydim? Gece adadaki evimizde kalır, sabah erken bir vapurla yine dersime gelirim. Belki giderim, belki de gitmem. Şimdi bir Kadıköy çarşıya yürüyeyim bakalım.

Kadıköy, Beyoğlu-Cihangir-Galata gibi adım başı raslayacağım bir tanıdığın beni dışarı açılmaya mecbur kılacağı bir muhit değil. Yeni bir şehre gelmişcesine (Atina’ya mı benziyor Kadıköy?) hür, hafif, pür neşe çarşıda yürüyorum. Her adımda size yazdığım bu satırlar ve dahi ileride yazacağım yazıların satıları sapır sapır akıyorlar içimden. İçe döndükçe yaratıcı kanallar açılıyor. Şebnem’in sabah söylediği de buydu zaten. Üzerinde çalışacağı yaratıcı bir projeye odaklanmak için içe dönmek istiyordu. Benim de attığım her adımda bir buluşmadan diğerine koşturup durmaktan, ders vermekten, dert dinlemekten, laf yetiştirip, bir sonraki olaya yetişmekten yorgun düşmüş ve ona dönmeye bir türlü niyet etmediğim için de bir türlü dinlenenemiş içim besleniyor, canlanıyor, yaratıcılık kanalları açılıyor.

Rasgele sokaklara girip çıkıyorum. Çiya’da yemek yedim gelmişken. Ne çok kitapçı var! Akmar pasajı bile kitapçı dolmuş. Lisedeyken plaklardan karışık kaset çektirmeye gelirdim ben buraya. Kadıköy’de gerçek bir turist olduğumdan Baylan pastanesinin önüne çıktığımda hala durduğuna sevinerek içeri dalıyorum. Bu Baylan’a ikinci gelişim. On yedi yıl önceki ilk seferimde yediğim ve damak hafızamdan hiç silinmeyen kup griye var mıdır acaba?

İşte şimdi Baylan’da, geçen yıllar içinde nasıl olmuşsa hiç değişmemiş Baylan pastanesinde, kup griyemi ona hasret damağımda erite erite yazıyorum. Vapur sefası ile başlayan içe dönme harekâtı sona ermek üzere. Lacivert akşam ışıklarını bürünmüş istanbul’a karışarak eve döneyim. Yoldan bir de film edineyim. Işıltılı geceye karşı dairemde, şişlerimi, yünümü elime alıp karşısına otururum. Bu tatminle yatarsam tahminim yarın sabah insan içine karışmaya, dost sohbetlerine, beni arayanları cevaplamaya, dış dünyaya açılmaya hazır kıvamda uyanacağım. Denge kendiliğinden kuruluyor.

Akıllıca tasarlanmış bir yogasana serisinde her öne katlanma onu takip eden bir arkaya katlanma ile dengeleniyor. Paşçimottanasana’yı purvottanasana izliyor. Biraz içe, sonra dışa, sonra içe, sonra dışa.

Ne demişler?

Kainatın her katmanında hareket durağanlığa, durağanlık da harekete hayat verir, alem böyle döner durur.