Atina Günlükleri 15

Bugün stres diz boyu. Günlerden Çarşamba. Cuma sabahı İstanbul’daki yoga derslerimi vermek ve kitap etkinliklerimi yürütmek için İstanbul’a geliyorum. Hasta bakıcımız Bey’i tekerlekli sandalyesiden (hâlâ) kaldıramıyor. Demin küçük tuvaleti için denedik. Bir değil, iki değil, üç defa denedik. I-ıh! Olmuyor. Belki yanında ikinci bir insan olursa başarır ama ikisini kendi başlarına evde bırakmama imkan yok. Bu cümleyi yazdım ve sonra sildim ve sonra tekrar yazdım çünkü cümleye bakar mısınız: Evde bırakmamama imkan yok. Gizli özne: Ben. Gizli nesne: onlar. Yüklem: bırakamamak. Bu yüklem benim sırtıma yüklediğim bir şey. İstanbul’a giderken onları bırakıyorum gibi hissediyorum. Yani Atina’da kalmak, Bey’i tuvalete transfer etmek benim görevim ve ben görevimi yerine getirmiyorum. Benim işlevlerimi yerine getirecek birini bulmadan ben o yeri boşaltamam. Kendimi klonlamam  gerek ki gidebileyim.

Oysa gittiğim yer – yoga hocalığımı ve yazarlığını icra ettiğim yer- esas görevim. Haydi, esas demeyelim. En önemli görevim. Yıllar önce Hindistan’da kaldığım aşramın yüz yaşındaki gurusu ve sonra da bizim hocamız Sundernath bana demişlerdi ki senin bu hayattaki işin ülkendeki insanlara yoga öğretmek. Bunu farklı zamanlarda söylemişlerdi ama her iki zamanda da benim Türkiye’ye dönmeye hiç niyetim yoktu. Hindistan’daki Guruji bu öğüdü kulağıma fısıldadığında Tayland’a döneceğimden emindim. Oradaki ilk hocalarım Panço ve Beatrix’in yanında yin yoga dersleri verecektim. Yoga Evi’ne ortak olacaktım. Muhtemelen geçen haftaki günlerin birinde bahsettiğim, Nong Khai’de yabancıların yaşadığı o sokağa bir gün ben de yerleşecektim ve hatta oradaki yabancılardan birisi ile evlenecektim. (damat adayını gözüme kestirmiştim bile ama o ümitsiz vaziyette bir Tai kadına aşıktı. ) İkinci defa bu öğüdü şimdiki hocam Sundernath’dan duyduğumda da Portland’a yerleşmiştim ve oradan ayrılmayı hiç mi hiç düşünmüyordum. Shadow Yoga hocası olarak Portland’da kök salacaktım. Yeni birini gözüme kestirmiş, ümitsiz ilişkisini bitirmesini bekliyordum. Türkiye bitti diyordum kendi kendime. Ben artık Portland’lıyım. Bisiklet, kahveler, hoş insanlar, organik yemekler, ormanlık alanlar ve masal gibi bir ev. İnsan daha ne ister?

(Aşk meraklıları için bir parantez: Nong Khai’den Portland’a gittiğimde, Tayland’daki geleceğim için gözüme kestirdiğim İngiliz damat adayının aklı başına geldi ve beni Portland’daki evimde ziyarete geldi. Yalanım yok, bu kişiyle Portland sokaklarıdan romantik iki hafta geçirdik ve hatta ben onunla Tayland’a dönüp o eski hayali yeniden ateşlemeyi bile düşündüm.  Ama sonra o tırstı. Bu kadar ciddi bir şeye başlamaya hazır değilmiş filan falan. Hayal hiç ateşlenemeden söndü ve ben Portland’da gözüme kestirdiğim damat adayının ümitsiz ilişkisini bekleme pozisyonuma geri döndüm. Tayland’a dönen İngiliz hâlâ oralarda dolanıyormuş duyduğum kadarıyla. Bana bir iki pişmanlık mektubu yazdıktan sonra sesi kesildi. )

Uzattım. (çünkü stres altındayım) Şunu diyorum: Bir değil iki Guru tarafından bana verilmiş bir mesaj mevcut: Ülkenin insanlarına yoga öğret. Ben de bunu Gurular söyledi diye yapmıyorum. Gerçekten de kendimi en mutlu, en yuvamda, en tatminkar hissettiğim zamanlar Türkçe ders verdiğim zamanlar. Guruların bana doğruyu söylediklerini biliyorum. O yüzden esas işlevim yoga hocalığı diyorum. Sırtıma yüklediğim bu yüklem: onları bırakamamak meselesinde yanılıyorum. Onları bırakabilirim. Ancak onları bırakırsam zaten onlar bensiz bir çözüm üretebilirler. Ben orada durduğum sürece tabi ki bana yaslanacak hayat. Demek ki cümlelerimin öznesini, nesnesini, yüklemini değiştirip yeniden kurmalıyım.

Siz strese girdiğinizde ne yaparsınız? Hamur işi mi yersiniz? Sigara mı yakarsınız? Bir drink mi alırsınız? YouTube’a, instagrama mı gider eliniz? Veya çıkıp hızlı hızlı yürür müsünüz? Belki yoga yaparsınız. Ben strese girdiğimde mutlaka yalnız kalmak isterim. Huysuzlandığımda odasına kapanan bir çocuktum. Odamda tek başına, kitaplarla kendimi sakinleştirirdim. Bu hâlâ böyle. Sabahki çiş hadisesinden sonra (bu arada evde ustalar, temizlik, hasta bakıcı, kayınvalide, görümce ve açık balkon kapılarından dışarı fırlayacaklar diye krizler geçirdiğim kediler de var) ben gözlerim dolu dolu, Salman Rushdie’nin Quichotte’sini kolumun altına kıstırdığım gibi evden fırladım. Little Tree’ye gidecek vaktim yok. Bizim evden taksiyle 20 dakika sürüyor. Zaten yürümek istiyorum. On dakika yokuş yukarı yürüyüşle Ipokratus (Hipokrat) caddesindeki Kaldi Kahveye geldim. Badem sütlü kakaomu bu seferlik orta şekerli sipariş ettim. Yan masada oturan adam sarkmak istedi (ya da sadece sohbet etmek- fark etmez- ikisi için de açık değiliz) kulaklıklarımı takıp yüzümü ekrana çevirdim. Size yazıyorum. Salman yanımda sabırla beni bekliyor. Eylül Konukları da öyle. Bugün önceliği siz aldınız. Öğleden sonra Yunanca dersim var. (Pınar soruyor: Ne zaman bitecek bu Yunanca dersleri?) O zamana kadar bu kahvenin bu köşesinde oturup yazsam dünya tekrar tahammül edilecek bir yere dönüşecek, biliyorum.

Yarın görüşmek üzere,

Defne.

Bu yazıyı Nong Khai, Tayland günlerime itafen çok sevdiğim bir eski fotoğrafla noktalıyorum. Orada bıraktığım için aklımdan hiç çıkmayan bisikletim, selesinde sokakta gezen bir eskiciden aldığım kitaplık ve yukarıdaki yazıda hiç mi hiç bahsi geçmeyen İtalyan sevgilimle sokakta karşılaştığımız bir an. Kim, neden fotoğrafımızı çekmiş bilmiyorum. Akıllı telefon öncesi yıllar. Ekim 2003.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

 

 

 

 

 

Atina Günlükleri 14

Merhaba sevgili günlük okurları,

Bu bloğu Beste, Burcu, Bey ile Ananas kahvesinden yazıyorum. Bahar gibi bir gündü. Sabah evde işler bitince, çıkıp Little Tree kahvesine gittim. Orada bir kaç saat öykümü yazdım. Herkes kahvenin dışarıdaki, ağaçlar altındaki masalara yayılmış, ceketleri, hırkaları çıkarmış yayılmıştı. Beste ile Burcu geldiler bir süre sonra. Ben de onlarla dışarıda oturdum. Badem ağaçları çiçeklenmiş, kuşlar şakıyordu. Böyle günlerde insanın hiç eve gidesi gelmiyor. Hele ki Little Tree and Books gibi bir kahvede otururken. Öykü açıldı. Fatoş’un bir anısından aldığım ilhamla yazdığım başka bir öykü de Eylül Konukları’nın içine eridi.

Burcu  fotoğrafımızı çekerken Beste, benim öykü defterime göz atıyordu. Orada trende geçen öykünün başını okudu. Beğendi. Devam etmem için bana cesaret verdi. Ben o hikayeye başladığımı bile unutmuştum. Oysa daha bir ay bile olmadı o notları alalı. Şimdi Beste’nin cesaretlendirmesi ile Eylül Konukları bitince ona da bir el atarım.

WhatsApp Image 2020-02-25 at 12.34.47
Beste benim tren öykümü okurken Little Tree and Books

Eğer gönlünüzde yazmak varsa mutlaka yazdıklarınızı birilerine okutun. En kaba taslağını değilse bile okunacak kıvama geldiğinde (mükemmel son halinden çok uzak bir yerden söz ediyorum) birilerine okutun. Belki en iyisi yüksek sesle siz okuyun onlara. Biz yoga öğrencilerimle kurduğumuz küçük edebiyat yazarlığı grubumuzda tam da bunu yapıyoruz. Bir buçuk saat boyunca üzerinde çalıştığımız öykülerimizi yüksek sesle birbirimize okuyoruz. İnsan kendini çok ağır eleştiriyor ve sonra öykünüzün başka birilerinin hayalinde uyandığını görmek, başka yüreklere dokunduğunu hissetmek size cesaret veriyor. O kadar da kötü bir öykü değilsin sen ya, diyorsunuz. O gazla devam ediyorsunuz. Ben hiç bir romanıma beğenerek başlamadım. Hep istediğim yerden çok ama çok uzaktaydılar. Yazanki halime sorsanız asla istediğim edebi derinliğe erişmiyorladı. (Bende yüzeysellik fobisi var. ) Hep okuyan başka birileri beni yüreklendirdi. Bir öykünün yüzde ellisini yazar, diğer yüzde ellisini de okur yazarmış ya, o hesap işte.

İkinci yüzde elli okurun hayalinde yazılıyor. Bu yüzden de aynı öyküyü okuyan iki ya da üç kişi aynı öyküden başka şeyler hatırlıyor, aynı metin onlarda değişik izler bırakıyor.

Eve döndüm. Bey’e dedim ki hava çok güzel. Haydi gel dışarı çıkalım. Kızlarla erken akşam yemeği yiyelim. Psiri mahallesinde Zambano lokantasına gittik. Zambano çok cici bir fusion restoranı. Güzel yedik. Gülçin’i gözlerimiz aradı. Hatta hesap geldiğinde beşe böldük yanlışlıkla.

Kızlar yarın dönüyor. Şu anda size yazarken onlarla son bir kahve tatlı molası verdik. Bizim de günlüğümüz yavaştan sona eriyor. Yarın, öbür gün yazmamı istediğim bir şey var yorumlara bu konuları giriniz.

Beste ve Burcu Atina’dan ayrılırken buraya sizi de davet ediyorlar. Tüm hipster kahveleri, fusion mutfakları, uzak sahilleri, daracık sokakları gezdiler. Blogun parçarsı oldukları için de çok mutluymuşlar. Masanın karşısından el sallıyorlar. Kocaman bir kek var önlerinde bilmiyorum bitirecekler mi. Ben glutensiz pestil gibi bir şey yedim. Beyaz çay içtim.

Bey’in de size bir mesajı varmış. Şu anda oturduğumuz kahvede çalan müziklerle ilgili bir şey. Gençliğinden bildiği ve sevdiği parçaları duyduğunda (Enola Gay) içinde kimi hisler kımıldanıyormuş ama bunun parçanın kendisiyle mi yoksa o gençliğin hatırasıyla mı olduğunu bilemiyormuş. Acaba şimdiki gençler de mesela Enola Gay’i duyduklarında benzer hisler duyar mı? Mesela Bey, onun gençliğinden bir nesil önce yazılmış olan Leonard Cohen parçalarını duyduğunda hisleniyormuş. Bu Leonard’ın dehasına da bağlanabilirmiş.

Böyledir işte bizim bey…

Kızların süpermarkete gidip peynir, jambon filan alacaklarmış. O yüzden kesiyorum.

Yarın görüşmek üzere!

D.

Ananas
Veda kahvesi ve kekleri

Atina Günlükleri 13

Screenshot 2020-02-24 at 7.56.09 PM
Pazartesi Sendromu

Geldik mi 13. güne!

Atina’da bu defa on yedi gün kalıyorum. Cuma günü İstanbul’a yolculuk. Dokuz günlük hummalı bir yoga dersleri, kitap etkinlikleri başlayacak. Bey Atina’daki evde kedilerle beni bekleyecek. Yeni hasta bakıcımız maalesef pek ümit vaadetmiyor. Bu kadar erken konuşmamak lazım ama Bey’in tekerlekli sandalyeden yatağa, tuvalete, arabaya geçirilmesi sadece güç değil, aynı zamanda vücut mekaniğini anlamayı da gerektiriyor. Bu hanım kızımızın kuvveti yerinde sayılır ama tekniği henüz kapamadı. Onları yalnız bırakamam. Kayınvalidem de bizde kalacak muhtemelen. Beraber biri bir ayağı çeker, diğeri ellerini yerleştirir, en azında düşüp de başını küvete çarpacak endişesi duymadan gidebilirim.

Erkeklerimizin sorumluluğu nasıl da biz kadınların sırtına biniyor. Bu, nasıl, ne zaman oluyor? Bizim Bey MS hastası diye özel bir durumumuz olduğunu düşünmüyorum. Roller değişmiş olsa, tekerlekleli sandalyedeki ben ve evin ekmek parasını kazanan o olsa ben emimin ki o benim şimdi hissettiğim sorumluluğu -haydi doğrusunu açıkça Türkçe, mertçe söyleyelim- suçluluğu duymayacak. Güvendiği kimselere beni teslim ettikten sonra yoluna gidecek. Ben de bunu yapıyorum ama içimdeki ataerkil sistem parmağını sallıyor. Bu suçluluğu hissedeceğine, onu da yanına al İstanbul’a götür diyor -ki bunu defalarca yaptık. Oysa biz bu düzene geçerken, yani benim 9 gün İstanbul’da, 20 gün Atina’da kalacağım  bir hayat programı yaparken, İstanbul’da kocasız geçireceğim  dokuz günün benim ruh sağlığım açısından önemini de konuşmuştuk. O zamanlar bir terapistimiz vardı. Evlilik terapisti. Sanırım biraz da onun sayesinde bu kararları verebilmiştik. Terapist özgürlüğümü ve huzurumu benden çalan sistemik utancı ortaya çıkartıp, kenara ayırmayı öğretmişti bana. Ancak hayallerini yaşayan bir kadın mutlu bir yuva kurabilirdi. Bunu da bizim Bey’e terapist anlattı. Erkeklerin modern dünyada, bağımsız kadınlar karşısındaki çaresizliklerini özetleyen “peki ya ben?” sendromunu da terapistimizden duyduk. Kadının muharebesi özgürlüğünü kısıtlayan utanç ve suçluluk duygusu ile olacaksa,  erkeğinki de yetersizlik kaygısıyla gelen ve yine kadının özgürlüğünü kısıtlayan “peki ya ben?” sendromuyla olacak.  Kadın erkeğin peki  ya ben sorusuna yanıt aramayacak. O iş erkeğin. Erkek de kadının suçluluk duygusunu gidermeye uğraşmayacak. O iş de kadında.

Bunlara ben postmodern feminist mücadeleler adını veriyorum. Erkeğin kadın üzerinde hiç fark etmeden, hiç bilmeden ve hiç mi hiç istemeden kurduğu baskılar bunlar. Kadın da aynı baskıyı kendi içinde kuruyor. Seni eğlendirmek, gönlünü hoş tutmak, yalnızlığını gidermek benim değil, senin işin diyemiyor. Diyemiyoruz. Bey’in İstanbul’a geldiği ilk yıllarda ona şehri beğendirmek, sevdirmek için nasıl didindiğimi hatırlıyorum. Ben çocukluğumdan beri candan bir bağla bağlı olduğum şehri görüyordum. Son on, yirmi, yirmi beş yılda şehrin geçirdiği değişimi hafızam filtreliyordu. Şehirlerimize bakarken oradaki mazimizi görürüz. Benim İstanbul’umu ancak benimle beraber Bebek’te, Hisarüstünde, Büyükada’da, Kadıköy vapurunda, İstiklal Caddesinde, Cihangir’de büyüyenler görecektir. Bunu çok geç anladım ve şehrimi beğenmiyor diye Bey’e gücendim.  Üstelik beğenmiyor değildi, benimki gibi duygusal bir bağ kuramıyordu sadece.

Nereden geldik buralara?

IMG_1502
Hafta sonu eğlenceleri. Atina sokaklarında Bey’i tek sıra, sağdan say.

Pazartesi sendromu yaşıyorum ben aslında. Hafta sonu o kadar eğlendik ki, kızlar sağolsun, o kadar gezdik, dans ettik, güldük, yedik içtik ki bugün tam bir akşamdan kalmalık halinde geçti. Sabah erkenden Gülçin’i metro istasyonuna bıraktım. O metroyla havalimanına gitti. Eve dönünde bir gati Salman Rushdie’nin Quixote’sini okudum. Niyetim on yedi günlük günlüklerim biterken kitabı ve başladığım öykü Eylül Konukları’nı bitirmekti. Ama galiba hem benim öykü, hem de Salma abinin Kişot’u İstanbul sonrasına kalıyor. Belki İstanbul günlükleri de yazarım. Ne dersiniz? Alıştık birbirimize.

24 dakikalık Kişot ghatisinden sonra yogamı yaptım. Biliyorsunuz cumartesiyi yeni ay sandım diye yoga kaldı, pazar ise sahiden yeni aymış. İki gün ayrı kalınca benim her yanım tutulmuş. Burnum da tıkalı. Üşüdük tabii sokaklarda günlerce. Burada hava çok soğuktu hafta sonu. Yoga çok güzeldi. Bitince hiç kalkasım yoktu ama kapı çaldı. Saat dokuz olmuş. Hasta bakıcımız ve Bey’i kaldırma vakti, kahvaltı ve öğrencilere yazılacak emailler, Cuma başlayacak derslerin kayıtları, derken bir kaç saat uçtu geçti. Yunanca dersi, erken akşam yemeği derken Pazartesi hayatımda bir kaç saat daha yuttu. Yemekten sonra bir ağırlık çöktü. Dün gece sadece beş saat uyumuştum. Havuç’un yanına iki dakika kıvrılayım dedim. Havuç içini geçire geçire uyuyordu. Ondan bana bulaştı herhalde. Çalışma odamın iki kişilik kanepesinde karanlık, derin bir uyku kuyusuna düştüm. Kim bilir ne zaman gözlerimi açtığımda nerede ve neden uyandığımı bilmiyordum. (İstanbul’da mıyım? Hangi sınıfın dersini vereceğim şimdi? diye düşündüm.) Bizim Bey de salonda benimkine benzer bir uyku komasına girmiş. Mili Gülçin’in yatağında, geri gelir diye bekliyor. Bir saat uyumuşuz.

Zar zor kalktım. Bir çıkmam gerek. Evde kalırsam bu blog çıkmaz. Öyküye hiç bakılmaz. Yürümeliyim. Temiz hava. Akşam vakti. Kaldi Kafe’ye geldim. Mahallede sayılır. Loş bir ortam. Kakao sipariş ettim. Hamur işlerine şöyle bir baktım ama dünkü kahvaltıdan sorna kırk günlük hamur işi arası veriyorum. Yoksa artık mayurasana’da filan kollarım vücudumun ağırlığını taşımayacak. 40 gün hamursuz.

Atina’ya akşam çöktü. Sizin orada gece olmuştur.

Huzurlarınızdan ayrılıyorum. Biraz da öyküme bakayım.

Yarın görüşmek üzere,

Defne.

Mili Havuç Uyku
Uyku kuyusuna düşenler

 

 

 

 

Atina Günlükleri 12

Sevgili Günlük okurları,

Ayurveda doktoru Robert Svaboda’nın bir sözü vardır: Haftanın bir gününü ters rutine ayırınız. Her gün ne yapıyorsanız o gün aksini yapın. Her sabah yedide kalkıp yogaya duruyorsanız o gün saat ona kadar yatakta kalın. Kahve içiyorsanız yerine bitki çayı için gibi gibi. Ben rutinlerin insanı olarak bu anti rutin deneyine henüz girişemedim. Bir gün yogamı yapmamak bile moralimi bozarken, kahvesiz bir sabah nasıl olabilir… Ama ne demişler: Yeni bir şeyin doğması için eski bir şeyin ölmesi gerekir. Her ölüm beraberinde yas getirir. Hem yas tutmayayım, hem de hayatımda bir şeyler değişsin, dönüşsün, eskisinden daha mutlu, daha sağlıklı, huzurlu, tatminkar bir insan olayım olmuyor işte. Dönüşmekse arzumuz o zaman bir parçamızı öldürmemiz gerek. Ardından da yas tutulur. Yeni bir aşk bile eski düzenin ölümünü gerektirdiğinden hüzünlü bir tarafı vardır. Taze aşık neden bir türlü mutlu olamıyorum diye kendine eziyet etmemelidir.

Hayatta yeni ilişkilere yer açmak için bazen eskileri öldürmek gerekiyor. İşte bu bana çok zor geliyor. Eski dostlukların bazıları biz öldürmeden, zaten yaşları gereği ölüyorlar. Ben bunu bir türlü kabullenemiyorum. Artık çok seyrek görüştüğüm ama eskiden canım ciğerim olan bir dostla buluşmuşsam muhakkak o eski bağı yakalamak istiyorum. Yakalayamazsak -ki o bağ çoktan tarihe (toprağa) karışmış olduğu için yakalayamıyoruz- o eski dostun değiştiğine, bana soğuk davranadığına, veya muhtemelen bana bir sebepten kızgın olduğuna karar veriyorum. Bir türlü o eski bağın artık toprağa karıştığına, yeni bri şeylere başlayamayacaksak o dotlukla inat etmemek gerektiğine inanmıyorum. İlk gençliğimde de böyle muhafazakar bir tararfım vardı. Herks yeni bir şeye başlardı, ben o şeyin karşısında dururdum. Sonra bir başladım mı herkesten çok ben tutulurdum o yeni şeye.

Aynı insanla yeniden başlasak bile o eski bağı kuramayız. O öldü. Yenisini kurabiliriz. Bunu dostluklarda anlamak zor belki. Eski sevgililerle daha kolay. Diyelim ki yıllar önce beraberdiniz ve sonra ayrıldınız, araya evlilikler, çocuklar, yaşanmışlıklar, kayıplar girdi ve yıllar sonra yeniden karşılaştınız, aşk alevlendi. Yirmi sene önceki aşkı yeniden alevlemek yerine, yenisini yaşarsınız. Yeni kimliğinizle birbirinizi tanırsınız. Dostluklar da böyle olmalı, ayrı düşmüş dostların yolları yeniden buluşursa sıfırdan kurulmalı o bağ. Benim aklım hep eskilere gidiyor. Yeniden bağ kurabilmek için eskiye değil, yeniyi bakmak lazım oysa ki.

Bunlar nereden aklıma geldi? Bugün yine dostlarla geçti. Portland’dan Meg, İstanbul’dan Beste, Burcu ve Gülçin bize geldiler. Uzun uzun bir Türk kahvaltısı ettik. Bey ile Gülçin Amerikavari bir dokunuşla kahvaltı kokteyli de hazırladılar. Sabahın erken saatlerinden itibaren evde hummalı bir çalışma vardı. Son yıllar içinde uzun soluklu yoga öğrencilerim, diğer Shadow Yoga hocaları, yazarlık atölyesinden arkadaşlarım vaktimi en çok geçirdiğim insanlar oldular. Yasemin gibi, Evren gibi çok eski dostlarla düzenli görüşüyoruz, onlarla bağ durmadan yenileniyor ama eski Cihangir arkadaşlarım, ünviersite ve lise arkadaşlarım benden uzaklaştı. Aileler kuruldu. Yeni çevreler edinildi. Ben de onlardan uzaklaştım. Bir yanım onları çok özlüyor. Bir yanım özlediğimin gençliğim olduğunu kulağıma fısıldıyor. Bir yandan da onlar hep görüşüyorlar, bir tek ben uzaklaştım sanıyorum ve sonra tek tek konuşunca herkesin yeni sulara yelken açtığını da anlıyorum. Öte yandan çok eski dostlarla akrabalık ilişkisine benzer bir şey de kuruluyor. Evet görüşmüyoruz, evet beni gündelik dertlerimi yeni arkadaşlarım daha iyi biliyor belki ama eskilerin de zor zamanlarda orada olacağını biliyor insan. İçin için hissediyor.

Yeni bir şeyin doğması için bir şeylerin ölmesi gerek mottosunu zaman için de kullanıyorum. Eğer öykü yazmak için zaman istiyorsam, o zamanı kullandığım bir diğer şey (uyku, sosyallik, sosyal medya, email yazışmaları) ölmese bile uykuya yatırılmalı. Bir zaman dilimi sadece o öyküye adanmalı. Veya yoga için aynı şeyi söyleyebiliriz. Ve hatta dostluklar için de… Bir dosta ayrılan zamanda diğer şeyler uyumalı. Zamanı bu şekilde kompartmanlara ayırmanın çok faydasını görüyorum ben. Tatminkar yaşamlar için zamanın parmaklarımızın arasından akıp gittiği hissine karşı bir takım önlemler almamız gerekiyor. O yine akıp gidecek tabii ama aktığı yerde biriken kumdan kule bizi mutlu edecek…

İşte böyle şeyler…

Bu pazar akşamı İstanbullu misafirlerimizi Tai yemeği yemeğe Blue Bamboo’ya götürüyoruz. Müsadenizle kalkıyorum.

Yarın görüşmek üzere…

İyi haftalar!

Defne.

 

Atina Günlükleri 11

22 Şubat 2020

Atina

WhatsApp Image 2020-02-22 at 19.28.10

Bugün dolu dolu yaşandı. Tom Robbins’in sözünü doğrularcasına, dolu olduğu için çok uzun zamana yayılmış bir gün gibi geldi bana. Bu sabah mesela, günler öncesi gibi geliyor. Dün gece Gülçin, Bey ve ben Birdman diye bir Japon barına gittik. Benim eve dönüp gece yogası yapma planlarım ilk tabak karides ile suya düştü. Eve döndüğümüzde bir enerji patlaması yaşadık ve geceyarısına kadar Madonna parçaları eşliğinde dans ettik. Bu işe en çok kediler sevindi. Havada üçlü dönüşler filan yaptılar.

Bu gece eğlencesinden sonra bu sabah sekize kadar uyundu. Üstelik yeni ayı bugün sandığımız için bu sabah da yoga yapılmadı. İstanbul’dan misafirlerimiz Beste ile Burcu gelene kadar ben birazcık öyküme baktım. Salman Rusdie’nin kitabından bir bölüm daha okudum. Kahvemi içtim. Bu arada ev doldu taştı. Hasta bakıcımız, fizyoterapist, Gülçin, iki kedi ve ben… Her şeye rağmen öyküme 300 kelime daha eklemeyi başardım. Bazen gözü karartıp kapıları kapatmak yetiyor.

Beste ile Burcu gelince yola çıktık. Kızlar arabanın arkasına sıkıştılar. Önde Bey. Direksiyonda ben Atina’nın 60 km kuzey doğusuna düşen Sesi Beach’e doğru… Başta hava yağmurlu ve soğuklu. Kırlara çıktığımızda çamları, zeytinleri fosforlu yeşile boyayan bir güneş çıktı. Denizin üzeri gümüş gibi parladı.

Sesi Beach’de bizim sık sık gittiğimiz bir balıkçı var. Gelsin salatalar, gitsin kalamarlar, karidesler, patates kızartması, şöminede kızarmış üzeri zeytinyağlı kalın ekmek dilimleri, çok taze bir kırlangıç balığı…. Yedik içtik. Çok güldük. Eğlendik. Fotoğraflar çektik. Mektubuma ekliyorum. Atina’ya akşama doğru döndük. Biraz daha bizim evde oturduk. Sonra kızlar dışarı çıktılar. Bey de yattı. Ben de sizlere böyle kısaca merhaba dedikten sonra yatıyorum.

 

WhatsApp Image 2020-02-22 at 19.28.11 (1)Yarın yine dostlarla geçecek… İnsanın ülkesi toprak değil o toprağın insanlarıdır yazmıştı Kozmas Politis İzmir anılarında. Ne kadar doğru. İnsanlarım etrafımda olduğu sürede ben de vatan hasreti çekmiyorum. Siz de ülkeden uzaktaysanız etrafınızı dostlarla çevirin. Hayatta en önemli şey dostluk bence. Aşktan da aileden de daha derin ve anlamlı izler bırakan şey dostluk.

O zaman dostluğa kadeh kaldırıyoruz.

Bey dizi seyredelim diye beni bekliyor. Uyandığımızdan beri baş başa kaldığımız ilk saat bu. Yüzümü temizleyip yanına gidiyorum. Bu kadar dışa dönük bir günden sonra içe kapanmak, yan yana oturup konuşmamak iyi gider…

Hepinize sevgiler.

Yorumlar için çok teşekkür ediyorum. Hafta içinde herkese yanıt yazacağım.

Defne.

WhatsApp Image 2020-02-22 at 19.28.17

Atina Gunlukleri 10

21 Şubat 2020

Atina

Merhaba herkese,

Bugün evden çıkarken bilgisayarimi yanıma almayı unuttum. Sizi ihmal etmek de istemediğimden Niarhos Kültür Merkezi’nin kütüphanesinden, halka açık bir bilgisayardan yazıyorum. O yuzden de turkce karakterlerim yok. Beni affedin. Eskiden emailleri boyle yazardik hatirlarsaniz. Simdi ise muthis zorlaniyorum. Belki kucuk telefonumdan yazsam daha hizli olur.

Evet bu hiç fena bir fikir değilmiş. Telefona geçtim. Türkçe karakterlere kavuştuk tekrar.

Sabah Gülçin’le çıktık. Onu Little Tree and Books’a götürdüm. Kitapların önündeki rafta yan yana oturduk ve iki saat kadar çalıştık. Benim öykünün bitinci bölümü bitti. Dört veya beş bölümden oluşacak. Yarın yeni misafirlerimiz geliyor. Burcu ile Beste. Onları da alıp deniz kıyısına balık yemeğe gideceğiz. Onlar gelmeden yazarım bir saat.

Yarın zaten yeni ay. Yoga yok. Bu gece ise Şivaratri. Yoganın en kutsal gecesi. Arınma ve ayin için, sağlık şifa için , dua için yıldızların hizası pek uygun. Bu gece yoga yapabilir ve sonrasında bir dilek tutabilirsiniz. Biz de akşam yemeğimizi erken yedik. Saat 4 gibi. Gece eve dönünce bir kısa yoga yapılır. Sabah tam bitirecekken, en derin, en açık yara haldeyken kapı çaldı ve yogam kapanmadan gün başladı. Bu gece bi kapanış da olur.

Dün benim yogaya başlayışımın on yedinci yıldönümüydü. Yoga sadhanam onyedi yaşında bir genç artık. Yakında reşit olacak. Bakalım o vakit ilişkimiz ne yola girecek! İlk hocam bana ya yogayı da bırakırsan diye sormuştu. Akademik hayatı on sene sonra bırakmıştım ya… Bilmem ki demiştim. Belki yogayı da bırakırım. Bir tek gün bile aklımdan geçirmedim. Bazı günler atlasam da son on yedi yılın yüzde 90ımda günüme yogayla başladığımı rahatlıkla söyleyebilirim. Bugün hayatımda bağrıma bastığım pek çok şey (kitaplarım ve bloğum) ve insan (sizler) bana yoganın armağandır. Doğum günün kutlu olsun yogam. Nice uzun yıllara.

Biz şu anda Niarhos Kültür Merkezindeyiz. Burası bir kaç sene önce açıldı. Muazzam bir kompleks. Milli kütüphane, opera bale, dev gibi bir botanik bahçesi, ses ışık gösterisi, terasları, balkonları, avlularıyla çok büyük bir etkinlik mekanı. O kadar büyük ki bir ucundan diğer ucuna gitmek için size bisiklet veriyorlar. Baştan aşağı her yerde tekerlekli sandalye için uygun bir biçimde inşa edilmiş. Tuvaletler dahil.

Milli kütüphanenin raflarında benim Yunanistan’da çıkan iki kitabımı, Emanet Zaman ve Yaz Sucağı’nın Yunanca baskılarını bulduk. Çok duygulandım. Böyle muhteşem bir kitap tapınağında benim hikayelerim de yer alıyor. Gülçin fotoğraflar çekti. Bir tanesini ekliyorum.

Gülçin ve Bey şimdi beni aşağıda, kafede bekliyorlar. Ben de bu kitap tapınağından ayrılıp onların yanına ineceğim. Malum gece uzun.

Yarın görüşmek üzere.

İyi şivaratriler. Herkes iyiliğin kazancağı bir dünya için dua etsin.

Sevgiler,

D.

 

Milli kütüphanede iki adet kitabım!

 

Atina Günlükleri 9

Tam ortasındayım yağmurun
karın soğuğun ortasındayım
nasıl da paylaşıyor insan isterse
nasıl da birmiş meğer hasretler
nasıl da mecburmuşuz sabretmeye
sevmeye, öğrenmeye
tam ortasındayım yolun

Bu günkü mektubuma bir MFÖ şarkısıyla başlıyorum. Günlüklerimizin tam ortasındayız. 8 günü ardımızda bıraktık ve önümüzdeki 8 gün var. Biz Bey ile yine Folk restorandayız. Gülçin’i bekliyoruz. Gülçin bizim İstanbul’daki ev arkadaşımız, benim uzun soluklu öğrencim, asistanım, sağ kolum. Bu hafta sonunu bizimle geçirmeye Atina’ya geldi. Biz Gülçin’e Orhan Pamuk’un Kar romanından bildiğimiz bir numara çektik: Okuyanlar hatırlayacaktır. Daha başlarda, Ka Kars’a vardığında, kent gazetesinde Ka’nın o akşamki temsile katılacağı ve Kar isimli yeni şiirini okuyacağı yazılır. Oysa Ka’nın ne Kar adında yeni bir şiiri vardır, ne de akşamki temsile katılmaya niyeti. Bunu gazetenin sahibine bildirdiğinde, sahip güler ve der ki biz gazetemizde haberini verdiktens sonra geleceğin yazıldığı olmuştur. (Tamamen hafızamda kaldığı gibi yazıyorum, kitap yanımda değil) İşte biz de aslında buraya Cuma akşamı gelecek olan Gülçin’e o kadar çok kere Perşembe akşamı görüşürüz, dedik ki sonunda kadın biletini değiştirdi, perşembe geldi. Kuantum buna denir!

Şimdi otobüsle Sintagma meydanına varmıştır. Sırt çantasıyla buraya, Folk’a yürüyecek. Yağmur yapıyor. Atinalılarda moral yerlerde. Yağmura hiç tahammülü yok bu şehirde yaşayanların. Hemen yüzler düşüyor. Yılın 360 günü altın ışıkla aydınlanan şehirlerinin karanlık yüzünü görmeye dayanamıyorlar.

Bugün benim mood ölçerim epey alçaklarda gezindi. Dünya kadar email geldi sizlerden. Sabah yoga yapamadım. Yogasız başlayan bir günün devamı huysuz, tahammülsüz geçiyor. Eski halimi hatırlıyorum. Kavga çıkartmak için fırsat kolluyorum. Yitirdiğim hiç bir şeyin karşısına kazançlarımı yazamıyorum. Aklım hep kayıpların dalgasında sörf yapıyor. En çok yasını tuttuğum şey bekarlığım, bağımsızlığım, özgürlüğüm, hiç konuşmadan geçireceğim uzun sabahlarım, atlayıp uçağa gideceğim günlerim, ucu açık biletlerim…

Bu bağımsızlık hayallerinin ancak bir çerçevede anlam kazanacağını bilecek kadar özgürlüğü tattım. Eğer etrafına bir sınır çizilmezse bağımsızlık çok derin bir yalnızlığa ve kedere dönüşüyor. Bunu bilecek kadar da başı boş dolandım. Yine de yıldızların, hormonların veya karaciğer enzimlerinin etkisi altında kaldığım böyle huysuz günlerimde büyük resmi görmeyi reddeden bir tarafım oluyor. Vızıklanıp kavga çıkardım. Bey sessizce dinledi. Hep sessizce dinler zaten. Çözüm üretmeye çalışmaz. Bu açıdan onu takdir ederim. O da eskiden böyle değildi. Kendini terbiye etti. Nihayetinde benim tek istediğim duyulmak. Derdime derman bulunması değil. Ben vızıldarken Mili kedimiz aramızda gidip geldi, mivayladı, başını sevdirmek için şekilden şekle girdi garibim. Sonunda bizi güldürmeyi başardı.

Bugün öykümle azıcık ilgilenebildim ama olsun. Mühim olan öykümüze her gün bir defa ziyarette bulunmak ve anlatıcımızın sesini iç kulağımızda bir dakikalığına da olsa duymak. Size de tavsiyem öykülerinize bir cümle dahi ekleyecek olsanız, onlarla bir kısa buluşun. Öyküler nasıl gidiyor bu arada?

Yağmura aldırmadan evden çıktık. Taksiyle yine Folk lokantasına geldik yine. Tekerlekli sandalyeyle taksiyle indi, bindi olayında usta olduk artık. Engelimizi neredeyse unutuyoruz Atina’da yaşar iken.

Veeee şimdi size bu satırları yazarken Gülçin sırtında çantasıyla Folk lokantasındann içeri girdi. Hiç de sabahın altısında evden çıkmış bir hali yok, iki dirhem bir çekirdek. Birazdan çekeceğimiz fotoğraftan siz de göreceksiniz. Bu Atina Günlükleri işe yarıyor. Her akşam yeni bir misafirimiz var. Sizi de bekliyoruz. İstanbullular için Ankara’dan yakın, İzmirliler için yarım saatlik uçak yolculuğu.

Biz yemeğe başlıyoruz.

HEpinize sevgiler!IMG_1397

Yarın görüşürüz.

 

 

Atina Günlükleri 8

Sevgili Günlük okurları,

Bugün iyice geç kaldım. Herhalde siz bu satırları yarın okuyacaksınız. Türkiye’de olanlarınız benden bir saat ileride, yatmaya hazırlanıyorsunuzdur.

Bugün nasıl geçti bilmiyorum. Parmaklarımın arasından kum gibi aktı gitti. Oysa sabah 6:30da kalmış, bir gatika kitap kahve ve sonra bir saat yoga yapmıştım. Yeni bakıcımız geldi. Eğitimi sürüyor. Bey’i yataktan kaldırma, giydirme, kahve makinesine götürme talimi önce. Sonra Bey kahve makinesiyle baş başa bir gatika geçirmek istiyor. Bir gatika yirmi dört dakika, yogada bir zaman ölçüsü. O sırada ben de yeni bakıcımıza yatağı toplamayı, ortalığı toplamayı, kedi tuvaletini gösteriyorum. Sonra Bey’in tuvaleti, ardından kahvaltı, kahvaltının toplanması, günün çamaşırı…

Derken bana fenalık geldi. Sabah sabah evde kalmayı zaten hiç sevmem. Sabah sabah ev iş yapmayı hiç hiç sevmem. Sabah sabah sosyalleşmeyi, hele de çok iyi tanımadığım insanlarla bir arada vakit geçirmeyi hiç hiç hiç sevmem. Afakanlar bastı bana. Bilgisayarımı ve Yunanca kitabımı bisiklet çantama attım. Bana biraz müsade, ne olur. Çıktım. Oh! Dünya varmış. Bisikletle Kaldi kafeye gittim. Orası da ana bana günü. Pencere önündeki uzun rafta zar zor bir yer açtım kendime. Yunanca ödevlerime başladım.

Böyle afakanlar basında aklıma babam geliyor. Ona da olurdu bu. Çıkar yürürdü o da. Veya bir yere kıvrılır uyurdu. Ben de suyum kaynayınca uyurum. Babamın gömleğinin koltuk altları lekelenirdi bu afakan basması anında. Nerede olursa olalım girer yıkardı. Sonra da gömleğine fön tutardı, kurusun diye. Teke gibi bir koku çıkarmış o anlarda babamın teninden. Bana da benzer bir ateş basıyor bu sevmediğim işler üstüste üzerime geldiğinde. Aynı, apaynı teke kokusu benim derimden de fışkıyor.  Çok geç noktasına gelmeden bir dur demek gerekiyor. Yani afakan basmadan ben çıkmalıyım evden.

Kaldi Kafe’de bir buçuk saat oturdum. Öğrencilere email yazdım, yeni ders programını, Şirince inzivasını hazırladım. Sosyal medya ve blogdaki yorumları yanıtladım. Kurumsal işini bırakan bir arkadaşım, tam zamanlı yoga hocalığının günde en az iki saat bilgisayar başında çalışmak olduğunu duyunca çok şaşırmıştı. Bu iki saat kurs kayıtları, workshop duyuruları yapılmadığı sakin günlerde. Kayıtlar başlayınca bir de bunun muhasebesi ekleniyor saatlere. Kitap tanıtımı etkinlikleri için yazışmalar, etkinlik duyurularının hazırlanması, yayınvevleriyle görüşmeler, çeviri kontrolleri vs ise bir yazarın en az bir saatini alıyordur. Hem yoga hocası hem de yazar olmak varsa kısmetinizde günde en az iki saatinizi bilgisayar başında organizasyon yaparak geçireceğinizi hatırlatayım size. 🙂

Neyse o sırada ben günlük kahve dozumu aldığımdan mı ne, yoksa Yunanca dersinden sonra artık sokağa çıkacak halim kalmadığından mı bilmem bu akşam evde oturdum. Bol baharatlı bitki çayımı pişirdim. Salman Rushdie’yi okurken onu içtim. Eylül Konukları öyküsüyle bir saat kadar uğraştım. Şimdi de karşısınızdayım. Burada saat 21:30. Bey odamdan çıkayım da yatalım diye bekliyor. Kahvaltı ve erken akşam yemeğini saymazsak beraber geçirdiğimiz en nitelikli zaman yatak vaktimiz. O zaman sohbet ediyoruz, film seyrediyoruz, dertleşiyoruz, kedilerle oynuyoruz.

O yüzden bu akşamlık burada sizden ayrılıyorum. Tom Robbins’in şöyle bir şey yazdığını hatırlıyorum: İnsan hiç bir şey yapmadığında zaman hızlı akar, çok şey yapılan bir günün süresiyse  uzun, upuzun gelir insana. Ben bugün hiç bir şey yapmamış gibi hissediyorum kendimi. Birden gece oldu. Hep daha uzun saatlerim olsun yazmaya, okumaya, yazdıklarımı düzetlmeye, akşam yogasına, sabah yogasına istiyorum… Sonra uykum geliyor.

Yarın görüşmek üzere…

Defne.

IMG_1270
bu akşam evdeyiz

 

Atina Günlükleri 7

18 Şubat 2020

Atina

IMG_1485
Little Tree and Books – Tartışmasız en sevgili kahvem

Sevgili Günlük okurları,

Bugün çok güzel bir gün olarak başladı ve son bir kaç saate kadar da öyle sürdü. Hatta ben bu bloğa yazmaya başladığımda ümitli ve sevinçliydim. Osman Kavala, Yiğit Aksakoğlu ve tüm dostlarımızın Gezi davasından beraat ettiklerinin haberini almıştım. Bu müjde telefonuma mesaj olarak düştüğünde ben bakkalın önünde bisikletimi çözüyordum. O anda sadece bisikletin değil, içimin de zincirleri boşaldı ve ağlamaya başladım. Demek adaletsizlik ve iyiliğin böyle hunharca katledilmesi çabası içimde koca bir yumruymuş.

Sonra hevesimiz kursağımızda kaldı. Beraat kararı çıkmış ama Osman Kavala salınmayacakmış. Bu haberin doğru olmadığını umarak  Arundathi Roy’un yazısını hatırlıyorum.  Özellikle de şu cümlesini:

“Birçoğumuz “Başka bir dünya mümkün”ün hayalini kurarken, bu adamlar da aynı şeyin hayalini kuruyorlar. Ve onların rüyası –bizim kabusumuz– ne yazık ki gerçekleşmek üzere.” (Yazının tamamını buradan okuyabilirsiniz)

Sonra eve koştum ve müjdeyi Bey’e, o sırada bizim evde buluna kayınvalideme ve hatta bugün iş başı yapan yeni bakıcımıza vermek istedim. Verdim de. Ama sevincimi paylaşamadılar. Paylaşamazlar. Bu da yabancı bir damada varmanın dayanılmaz hafifliği. Neyse ki Facebook var ve herşeye rağmen iyi ki var! İnstagrama dudak büküp, twitter’dan şaşmasak da Facebook bunların arasında en samimi mecra olarak yerini buldu mu ne? Benim Facebook’da bir bayram havası ki sormayın! Sevincimiz katlanarak çoğalsın dilerdim. Hala da diliyorum.

Bizim domestik cephede de haberler iyi. Yeni bakıcımız, biz yaşlarda, akıllı bir kadın. Sabah 9’da geldi, öğleden sonra üçe kadar kaldı. Hızlı öğreniyor. Bugün ben demo yaptım, o seyretti. Ortalığı toplayıp temizledi. Temizlik tekniği dersinde kaynanamdan geçer not aldı. Beraber kahvaltı ettik. Bey’i kaldırdık, yıkadık, giydirdik. Kedilerle oynadık. Ancak o gittiğinde ben çok yorulmuştum. Yükselen duygulardan sersemlemiş bi biçimde, saat 4 gibi yediğimiz erken akşam yemeğimizden sonra kanepeye uzandım, alarmı 24 dakikaya kurdum (24 dakika=1 gatika=yoga bir zaman birimi). O gatika boyunca sanıtım hayatımın ennn derin uykusunu uyudum. 24 dakika sonra alarm çalarken nerede olduğumu, neden uyandığımı filan uzun süre hatırlayamadım. Kara deliğe düşmüşüm sanki. Nihayet ayaklandığımda gördüm ki kediler ve Bey de derin bir uykunun kucağına düşmüşler. Artık yıldızlara ne olduysa o sırada….

Çantamı hazırlayıp evden çıktığımda saat 5 buçuk olmuştu. Bugün Atina’nın toplu taşıma araçları genel greve girdi. Metro, otobüs, troleybüs, tramvay hiç biri çalışmıyor. Sabah trafik felçti, herkes arabasını almış çıkmış tabii. AMa akşam 5 buçukta ortalık süt liman. Belki de millet korkup erkenden evine döndü, bilmiyorum. Kolaylıkla bir taksi bulup Little TRee and Books’a geldim. Badem sütlü kakaomu içerken Salman Rushdie’nin yeni kitabu Quichotte’tan bir kaç sayfa okudum. Kitap çok iyi. Ursula le Quin demiş ki Rushdie bizim Şehrazat’ımızdır. Katılıyorum sevgili Ursula’ya. Rushdie bizim Şehrazat’ımız. Bir hikayeden diğerine kayar gibi geçiyorsun ve her biri hayalinde yıllarca yaşıyor. Bu işte ustalık.

Bir kaç sayfa okuduktan sonra baktım, kendi öyküme başlamak için sabırsızlanıyorum. Pansiyonda geçen öykü. Ne vapur, ne tren, ne otogar. Sorry. AMa biliyorum siz heveslendiniz. Siz yazın o öyküleri. Ben pansiyona başladım. Öykünün veya ilk bölümün adı Eylül Konukları. 1000 kelime yazdım. Aktı gitti. Yarın biraz şekil veririm bu ilk 1000 kelimeye. Şimdilik üst üste yığdığım çamur gibi. Yarın bıçakla gireceğim. Biraz da yeni bölüm yazarım.

Gece çöktü artık. Eve dönme vakti. Bu saatlere kadar sokakta kaldığım görülmüş şey değildir ama bugün özel bir gündü. Öyle sürmesi dileğimle…

Hepinize sevgiler.

 

Atina Günlükleri 6

17 Şubat 2020

Atina

Sevgili Günlükzadeler,

OLYMPUS DIGITAL CAMERA
Trende

Altıncı günümüze geldik. Bugün her şey ağır başladı. Belki dün dışarı çıkıp fazlaca sosyalleştiğimiz için bir türlü uyanamadık. Uyandıktan sonra da hayata hızlıca atılamadık. İkinci yatak odamız bir takım inşaatlar yüzünden toz altındaydı. Onu temizledik. Kahvaltı ettik. Giyindik. Ben Gezi davalarıyla ilgili yazıları okurken iyice ağırlaştım. Öğleden sonra bisikletime atlayıp sokağa çıktım. Size ve kendime söz verdiğim öyküye başlayamayacağımı hissediyordum. Bunca adaletsizlik varken, ne öyküsü diyordum. Dİyordum ama yine de çayımı sipariş edip de bir kahvenin masasına oturduğumda bu hayatta bana başka bir yol sunulmamış olduğunu anladım. Defterimi açıp bir iki not aldım. Tren, vapur, otogar? Notlar alıyordum. Bir tren yolculuğunun bende uyandırdığı hisler ve anılar… Ankara, Mavi Tren, yataklı… Bir defasında ODTÜ sosyoloji konferansına gidiyorduk, Boğaziçi Sosyoloji lisans ve yüksek lisans öğrencileri. Yemekli vagonda yemiş, içmiş, memleketi kurtarmış, biraz daha yemiş, içmiş çok gülmüştük. Dışarıda kar yağıyordu. Boğazlı kazaklar giyiyorduk ve yanılmıyorsam yemekli vagonda sigara içiliyordu. Bir ara başımı çevirip dışarı bakmıştım. Bembeyaz karla kaplı bozkır, süt gibi bir geceye karışıyordu. İçim huzur ve mutlulukla dolmuştu. ODTÜ’ye bildiri sunmaya gidiyorduk. Güzel günler bizi bekliyordu ve ODTÜ’nün yakışıklı sosyologları. Neden sonra trenin hiç yerinden kımıldamadığını fark etmiştim. Meğer saatlerdir aynı yerde duruyormuşuz. Fatih eksperesi arıza yapmış! Ankara’ya saatler sonra varmıştık.

Başka trenler? Bangkok-Nong Khai arasını defalarca gidip geldim. O da yataklı trendir. AMa bizim Mavi Tren gibi değil, tüm vagon beraber uyunur. Yatakhane gibi. Ortada ince uzun bir koridor. İstasyonlarda durdukça pirinç patlağı satan genç kızları o ince koridorda yürürler. Sabah uyanınca, Nong Khai yönünde gidiyorsanız fosforlu yeşil pirinç tarlalarına doğan güneşi seyrederseniz.

Veya Hindistan’da, Delhi’den Rişikeş’e giderken bindiğim bir trende, yer ayırmadığım için ayakta kalmıştım. Tüm tren halkı pek dert etmişti, yerlere oturmama katiyen izin vermemişlerdi. Sonunda Astrolog bir yaşlı amcayla, teyze oturdukları tahta sırada bana da bir yer açıp, beni aralarına almışlardı. Kumbmela’ya gidiyorlardı. 4 yılda bir yapılan ve milyonlarda Hindu’nun katıldığı bir hacdır Kumbmela. O sene (2004) benim trenin gittiği yönde bir yerde yapılıyordu sanırım, pek çok kişi hac yolcusuydu. Ben Rişikeş’te dokuz çocuklu bir kadının peşinden trenden atlamış, onların peşinde Ram Jula köprüsünü geçmiştim.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA
Nong Khai yolunda trenden bir görüntü

Otogar ve vapurla ilgili notları da döktüm önüme ve sonunda ne vapur, ne tren ne de otogar bir pansiyon hikayesi belirmeye başladı hayalimde. Yaz sonu pansiyon. Buna ben bir ara başlamıştım ama şimdi yeni bir çerçevede, yeni bir teknikle yazmayı düşündüm. Size söz verdiğim üzere bir saat çiziktirdim. Aklımdaki hikayeyi farklı karakterlere anlattırdım. 5N1K haritasını çıkarttım. Karakterlerin isimlerine karar verdim. Kurguyu kabaca hazırladım. İlk paragrafı yazdım. Yarın devam.

Demek ki neymiş? Memleketin iç karartan haberleriyle ağırlaşıp da edebiyattan, yazıdan, yaşamdan vazgeçmek yok. Üstelik 10 yıllık sosyoloji eğitimimin ve 15 yıllık yoga kozmolojisi çalışmalarımın bana verdiği yetkiye dayanarak şunu da söylebilirim ki gezegenin ve kainatın şu anda vardığı noktada bizim memleketimiz adaletsizliğin ve kötülüğün tek adresi değil. Aksine tüm dünyanın izlediği bir trend var, bizimki de o yolda gidiyor. Ne diyor sevgili Leonard Cohen? Get ready for future. It is murder. Bunu hatırlamak içimizi rahatlatıyor mu? Yüreğimizi hafifletiyor mu? Hayır ama yalnız olmadığımızı hatırlıyoruz. Ben de edebiyat annem diye bağrıma bastığım Arundhati Roy’un bir konuşmasını hatırladım bu yazıya başlamadan. Şöyle diyordu:

Edebiyat bizim sığınağımız. O yüzden ona ihtiyacımız var.

Ben bir adım daha ileri götüreceğim. Sadece sığınağımız değil, kurtuluşumız da edebiyatta saklı… İnsanlığı bize hatırlattığı için.

Nasıl gidiyor tren, vapur, otogar öyküleri? Yoksa sizinki de hedefi şaşırdı, kendi yoluna gidiyor mu? Öyle ise nereye gidiyor? Bana yazın.

Sevgilerimle,

Defne

Not: Arundathi Roy’un yazısını buraya koyuyorum.

Not 2: Bir dostum günlüklerden öyle etkilenmiş ki atlamış Atina’ya gelmiş! Bu akşam Bey ile onu yemeğe çıkarıyoruz. Bisiklete atlayıp eve dönmeliyim şimdi.

Not 3. Eski fotoğraflar arasında Nong Khai treninden bir tane bulursam buraya ekleyeceğim.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA
Tayland’da yataklı tren