Bir Zamanlar Ben Hırsızken*

trene atlarken
Foto: Kokia Sparis

 

Hayatımın en zor yılı 1983’dü. Dokuz yaşındaydım. Annemle babam boşanmışlardı. Her ikisi de başkalarına aşıktı. Beni dedemle nenemin Büyükada’daki evine bırakmış, aşka yelken açmışlardı. Benim keyfimin yerinde olduğunu düşünüyorlardı. Ne de olsa ben yazları Büyükada’da geçirmeye alışıktım. Arkadaşlarım oradaydı ve sevdiğim kediler, bildiğim plajlar, bisikletim, akşamüstleri bizim sokağın başına gelen dondurmacıyla mısırcı. Bağımsız bir çocuktum zaten. Annem onun yokluğunu fazla hissetmeyeceğimi düşünmüş olmalı. Ama unuttuğu birkaç şey vardı. Ya da hiç bilmediği… Boşanmış aile çocuklarının en azından o yıllarda kendilerini nasıl da damgalanmış gibi hissettiklerini bilemezdi. Komşu kapılarından, arkadaşlara, arkadaş annelerine, evde çalışan ablalara kadar herkesin sana biraz acıyıp, biraz ayıplayarak baktığı, arkandan fısıltıların sürüklenip geldiği zamanlardı. Ben sorunlu çocuk olmaya mahkumdum artık. Üstelik bir de tek çocuk idim. Benim için hiç çıkış yoktu. Annem bunu bilemezdi. Bunu bilmek için “o çocuk” olmak lazımdı. Annem o çocuk hiç olmamıştı. Babam da.

İnsan, çocuk da olsa hayatının en zor zamanından geçtiğini o zamanın içindeyken bilemiyor. Ben de içine düştüğüm yakıcı yalnızlığın ve bugün dehşet olduğunu net bir biçimde ayırt edebildiğim korkunun esiri olarak günlerimi tek başıma adanın sokaklarında bisikletimle dolanarak geçiriyordum. Nenemle dedem beni plaja götürmek için çok yaşlıydılar. Ben tek başıma plaja gidemeyecek kadar küçüktüm. Tüm kayıplarımın üzerine bir de günlük yazlık rutinimi yitirmiştim. Perişandım aslında. Tüm perişan çocuklar gibi suskundum. Acımı akıtacak bir kanal arıyordum.

İşte o yaz ben çalmaya başladım.

Önce ufak ufak. Bakkaldan çiklet, gazete bayiinin önündeki tellere asılı gazetelerin arasından Milliyet Çocuk dergisi, eczaneden yara bandı, bir arkadaşımın sayısını bile bilmediği tokalarından bir çift… Aşırmak heyecanlıydı. Yetişkinleri kandırmanın insanın kanını coşturan bir tarafı vardı. Güçlüydüm. Gücümden sarhoş olmuştum.

Sonra iş büyüdü. İskeledeki saatli meydanın karşısında adanın tek oyuncakçısı bulunurdu. Bu oyuncakçının vitrini açıktı. Yani camı yoktu. Açık vitrininde oyuncak bebekler, arabalar, toplar, tüylü hayvanlar açıkta ve üst üste, alt alta duruyordu. O yaz Suudi Arabistanlı turistlerin ülkemizi keşfettiği ilk yazdı ve siyah uzun çarşafları içinde kadınlar, çarşaflarını çekiştiren düzinelerce çocukla beraber tıpkı bugün olduğu gibi o zaman da Büyükada’ya akın ediyordu. Benim tek yapmam gereken Arap turistleri getiren vapurun boşalmasını beklemekti. Onlar kıvıl kıvıl oyuncakçının vitrini önüne yığılınca ben de aralarına sızıyordum. Oyuncakçıda kırmızı yanaklı, tombul bir abladan başkası çalışmıyordu. O da adanın diğeri esnafı gibi ilk defa tanık olduğu Arap turist fenomeni tarafından büyülenmişken ben aralarına sızdığım siyah çarşafların gölgesinde, açık vitrinden ufak bir araba, minik bir oyuncak bebek, bir kutu kuartet alıp sakince çekiliyor, koşmadan eve yürüyordum.

Haftada bir, bazen iki defa oradaydım. Bakkal, kitapçı, gazete bayii beni artık kesmiyordu. Gözüm oyuncakçının vitrinindeki büyük parçalardaydı. Bir de komşumuzun kızının oyuncaklarında.

Derginin bu ayki teması olan komşunun tavuğu komşuya kaz görünür cümlesini okuyunca beni bir gülme aldı. Çünkü benim yoganın asteya (sana ait olmayanı izinsiz almayacaksın) ilkesini hunharca çiğnediğim o yaz en fena yolduğum tavuk aslında komşumuzun kızıydı. Komşunun kızının bana neden kaz göründüğünü anlatabilmem için çok kısa yine 1983 yılının ülkemiz için öneminden bahsetmem gerek. O seneye kadar ithalata kapalı duran milli ekonomimiz 83 yılında ufak ufak ithal mallarının yurda girmesi fikri ile cilveleşmeye başlamıştı. Bu sayede video, renkli televizyon, çıkartma defterleri, kokulu kalemler, Hello Kitty ve Barbie bebekler bazı evlere sızmaya başlamıştı. Tahmin edersiniz ki nenemle dedemin evi bunlardan biri değildi ama bizim alt kat komşularımızınki öyleydi. Kızları benden bir yaş küçüktü. Bahçeye salıncak seti kurmuşlardı. Öyle salıncağı biz o yıllarda lunaparkta bile görmemiştik. Kızın adı Müge’ydi. Sarışın, kâküllü, çok şirindi. Annesi ile babası beraberdi, üstelik mutlu bir çift oldukları akşam balkonda yemek yerlerken duyduğumuz konuşmalarından belliydi.

Hayatın benden çaldığı her şeyi ben Müge’den çalıyordum. Her gün, düzenli olarak. Önce bir fırfırlı Barbie elbisesi, sonra bir çıkartma defteri, sonra bir GameWatch. Mügeler kahvaltıdan sonra ailecek denize gidiyorlardı. Ben arka bahçenin kozalaklarını ve kuru çam dallarını çatırdata çatırdata yürüyor, açık bıraktıkları ufacık ve yüksek banyo penceresine tırmanıp tepetaklak küvetin içine yuvarlanıyor sonra da çocuğun oyuncaklarını yağmalıyordum. Sonra da Müge’nin oyuncakları elimde pencereden atlayıp bizim eve çıkıyordum.

Bütün yaz böyle geçti. Oyuncakçı vitrininden büyük bir çamaşır makinesi kaptığım bir sefer arkamdan “bir daha polis çağıracağım” diye bağıran elma yanaklı ablayı ve ağlamaklı bir yüzle “çocuğun bir tane bile oyuncağı kalmadı,” diye nenemin kapısına gelen Müge’nin zarif annesini saymazsak benim hırsızlık faaliyetim fazlaca bir tantana yaratmadan geldi, geçti. Annemle babam hiç bilmediler. Nenemin kulakları ağır işitirdi. Müge’nin annesinin ne dediğini pek anlamadı. Ben polis korkusuyla merdaneli çamaşır makinesini yine Arap turistlerin üşüştüğü bir anda oyuncakçının açık vitrinine bırakıverdim.

Şimdi, yoga derslerimde, çalmamaktan dem vuran asteya ilkesinden bahis açıldığında hep aklıma o dokuz yaşındaki halim gelir. Karşılığını vermeden zaman ve enerji de dahil hiçbir şey almamanın önemimden bahsederken içimdeki küçük hırsız beni dürter. Hayatın haksız yere ondan çaldığı huzuru ve bütünlüğü kandırarak, çalarak, saklayarak yamamaya çalışan o yalnız çocuğu düşünürüm. Ve karşılığını vermeden benden bir şeyler alan tüm insanların belki de kendi kayıplarını örtmek, hayatla ödeşmek  için bu haksızlığı yapmaya muhtaç oldukları aklıma gelir. Beni kazıklamaya çalışan taksiciden, aklı sıra kurnazlık etmeye çalışan döviz bürosu çalışanlarına, zamanımı boş gevezelik ile çalanlardan, benim cümlelerimi kendi bloglarına yapıştıranlara kadar herkese bir de bu gözle bakarım. Çalmak da birilerini kandırmak da insanda güç yanılsaması yaratır. Bunu bilirim. Gücünü içeride bulamayanlar, aramayanlar, dürüstlüğün en güçlü güç olduğunu bilmeyen yaralı ruhlar çalıp çalarlar. Hakkım olanı almak için onlarla mücadeleye girmeden önce bu ayrıntıyı hatırlarım. Ve 1983 yazını. Hayat biraz daha kolaylaşır o zaman.

*Bu yazı Yoga Journal Türkiye’nin Güz 2018’de yayımlanan 21. Sayısında yer almıştır.

kuncitam leros
Foto: Fatoş Şafak

Yedi Yıl Sonra Yine Yeniden

MaviOrman_o

Yoga Journal Türkiye’nin Güz 2018’de çıkan 21. sayısı için Mavi Orman’ın yeni baskısıyla ilgili sohbet etmiştik. Mavi Orman yedinci yaşında Doğan Novus tarafından yeniden basıldı. Çalışkan öğrencim, Yoga Journal’in editörü Gülçin Özsoy sordu, ben yanıtladım.

Yoga Journal Türkiye: Kitabın ilk basıldığı tarih üstünden uzunca bir süre geçmesine rağmen ikinci baskı sizce neden hala aynı sıcaklıkta okunabiliyor?

Defne Suman: Bence en önemli nedeni Türkçe olması. Biz ait meseleleri bize ait bir dille anlattığı için. Bir Türk kadını olarak yoga yoluna baş koymanın sadece bizim anlayabileceğimiz yerel bir tarafı vardır. Bunu biraz içlenerek biraz da mizahla anlattım. Herkes içinde kendisinden bir şeyler buldu. Öte yandan Mavi Orman’ın evrensel bir yönü de var. O da özünü, özgürlüğü arayan insanın öyküsü. Bu da kitabın çok hızlı değişen zamana karşı neden dayandığını açıklıyor bence. Bir de tabii son yedi yılda ülkemizde yoga yapanların sayısı katlanarak arttı. Yogaya sevdalıları Türkçe bir yoga hikayesi olan Mavi Orman’ı başucu kitabı yaptılar.

YJT: Bu süreçte kişisel ölçekte hayatınızda ve toplumsal ölçekte yaşamımızda neler değişti? Nasıl değerlendiriyorsunuz?

DS: Son yedi yılda gezegenimizde yaşamak gözle görülür bir biçimde zorlaştı. Kabadayı tavırların meşrulaştığı, güvenlik adına özel hayatlarımızın röntgenlendiği, özgürlüklerin kısıtlandığı, savaşın, ayrımcılığın, milliyetçiliğin ve şiddetin en apolitik olanımızın bile gününü etkilediği bir düzende bulduk kendimizi. Tüm bu kısıtlamalar beni üzerken, bir yandan da kışkırtıyor. Yazıyorum. Öğretiyorum. Mavi Orman’dan sonra üç roman yazdım, yoga hocası ve öğrencisi olarak ilerledim. Çok sayıda öğrenci yetiştirdim. Onlara samimiyeti ve cesareti öğretebildiğimi umuyorum. Ve tabii belki de hayatımdaki en önemli gelişme: Evlendim. Attığım en cesur adımdı. Evlilik içsel sınırlarımı aşıp istediklerimi samimiyetle dile getirme konusunda bana çok şey öğretti, hâlâ da öğretiyor.

YJT: ‘Mavi Orman’ öğrencilerinizin bir çoğunun sizinle ilk buluşma noktası oluyor. Öğretmen/öğrenci ilişkisine kitaplar aracılığıyla daha yüz yüze görüşmeden başlıyorsunuz. Bunun yoga öğretmenliğinizi, öğrencilerinizle aranızdaki ilişkiyi nasıl etkilediğini anlatabilir misiniz?

DS: Bu tabi ki başta dengesiz bir ilişki yaratıyor. Onlar benim hakkımda her şeyi biliyorlar. Çocukluğumu, sevdiğim şarkıları, annemi, babamı. Ben sadece isimlerini biliyorum. Bu yüzden ben onlardan biraz çekiniyorum. Zamanla aşıyoruz tabii. Beraber büyüyoruz, gelişiyoruz. Bazen de şu oluyor: Bir kitap kahramanı olarak tanıdıkları insanla birebir ilişkiye girdiklerinde bazı öğrenciler hayal kırıklığına uğruyor. Hayal ettikleri gibi bir karakter çıkmıyorum, ya da öyle şeyler. Bir de şu var: Ben Mavi Orman’daki yazıları 2007 yılında yazmaya başladım. O zamandan beri hayatımda çok şey değişti. Yazdıklarımın çoğunu hatırlamıyorum. Oysa öğrenciler kitabı yeni okumuş, kitabı defalarca okumuş oluyorlar. Karşılarındaki hoca ile başuçlarındaki kitabın anlatıcısı çelişince bozuluyorlar bazen. Cesareti ve samimiyeti öğrenenler içlerini açıyor, konuşuyoruz. Diğerleri küsüyor ve gidiyor.

JYT: Mavi Orman ardından sırasıyla Saklambaç, Emanet Zaman ve Yaz Sıcağı… Aslında hayatınızın dönemlerini anlatarak başladığınız yayın serüvenine romanlarınızda belli dönemlere odaklanarak, o zamanki ruhu aktararak devam ediyorsunuz. Sizin için zaman nasıl ilerliyor?

DS: Edebiyat çocukluğumdan beri yalanarak uzaktan baktığım bir alandı.. Kahramanlarım hep kitaplardandı. Bu alanda yapıtlarımla var olmak benim için rüya gibi bir şey. Roman yazarken geçmişe gitmeyi seviyorum. Zamanın çizgisel algısı bozuluyor. 1981 yılında bir çocuk perdelerin arkasından benimle konuşuyor. Veya daha da geriye gidebiliyorum. 1921 yılında bir yeniyetmenin duygularına tercüman oluyorum. O arada o eski sokaklarda dolanıyorum. İnsan oluş hiç değişmiyor aslında. Hepimiz biraz çaresizlik, hayret ve biraz da sevinçle hayat treninin penceresinden görünenleri seyrederek yol alıyoruz. Bir tren dolusu insanla beraber yolculuk. Zaman böyle ilerliyor işte.

YJT: Derslerinizde yogayı anlamak için öğrencilerin roman okumasını öneriyorsunuz. Bunun ardında yatan sebep nedir?

DS: Sadece roman değil, Türk edebiyatı okumalarını söylüyorum. Özellikle ders verenlerin. Yoga Türkçesi insanın tüylerini diken diken ettirecek kadar yapay bir dil çünkü. Bir sebebi bu. Öte yandan edebiyat insanlık halini farklı sahneler ve çatışmalar bağlamında gözler önüne serer. Bir hali anlamamızı değil, o hali hissetmemizi sağlar. Yoga da anlayarak değil, hissederek, tecrübe ederek benimsenebilecek bir alan olduğundan kendine “yoga haritası” arayanların yoga kitapları değil edebiyat okumalarını öneriyorum. Tanpınar’ın Huzur’u yoga felsefesine dair bilmek istediğiniz her şeyi anlatır. Ve Pamuk’un Benim Adım Kırmızı’sını okursanız yoga öğrenciliği ve hocalığı nasıl bir şeydir anlarsınız.

img_5559
Yoga Journal Türkiye’nin yetenekli editörü ve benim çalışkan öğrencim Gülçin Özsoy.

Ben Olsam Almam Beni *

 

fullsizeoutput_34c5

“Uyan, uyan da bak dışarısı ne güzel!”

Gözlerimi zar zor açtım. O da ne! Odamızın perdesiz penceresinden Uludağ’a bakıyorum. Çamlar, meşeler, selviler, kavaklar bembeyaz! Kar yağmış. Atina’ya kar yağmış. Kar yağmış ve çamların dallarını eğecek ağırlığa gelmiş. Arabaların üzerini kaplamış. Bu bir ilk. Atina’ya taşındığımızdan beri benim başıma ilk defa geliyor yani.

Yataktan çıkmak çok zor oldu. Atina binaları kar kış dinlemiyor. Kaloriferin yandığı iki saat var: Sabah yedi ile sekiz arası ve akşam yedi ile sekiz arası. Sonra herkes kendi kendini ısıtmaktan sorumlu. Biz biraz fazla uyumuşuz. Kaloriferi kaçırmışız. Dün gece Netflix’den Marie Kondo belgeseli seyretmeye daldığımız için uykuya daldığımızda saat gece yarısını geçmişti. Marie Kondo evlerimizi düzenleyerek hayatımızdaki eksik parçayı bulan tatlı Japon kadın. Kitapları bir kaç yıldır en çok satanlar raflarından inmiyor. Ben okumamıştım ama Netflix’in pırıltılı tanıtımına kapıldım. Rica minnet bir bölüm seyredelim ne olur, ne olur diye Bey’i de razı ettim. Sonra da kaptırdık. Uyumadan önce en son ben Marie Condo’yu İstanbul’a veya bir Yunan adasına getirtip bir seminer ayarlamayı kuruyordum. Öyle bir kaptırış.

Marie Kondo çok şeker bir kere. Dünyalar güzeli bir Japon kadını. Kar beyazı hırkalar, pembe kloş etekler giyiyor. Siyah saçları pırıl pırıl ve gülbeyaz bir teni var. Güzelliği orada bitmiyor. Etrafına saçtığı bir de ışık var. Bizim Bey’in keskin gözlem gücüyle belirttiği üzere ancak içinde huzur ve neşeyi bulmuş insanların aydınlığını yansıtıyor kadın. Amerika’da bir takım dağınık evlere girip çıkıyor, dolaplarını, çekmecelerini, garajlarını düzenleyerek onlara da neşenin yolunu gösteriyor. Belgesel bu hikaye üzerine kurulu.

Düzen, çocukluğumdan beri benim için de pek önemli bir konu olmuştur. Evlerin düzeni ile neşenin arasınd bir bağ olduğunu nasıl ne zaman keşfetmiştim, bilmiyorum ama odamı toplardım daima. Marie Kondo’nun tekniğini dinlerken o yüzden de başımı sallayıp durdum. Yatağımı toplamadan evden çıkmayın. O yeah! Bunu Perihan Mağden de söylerdi. Yatağınızı toplayın, yoksa tüm gün peşinizden gelir. Sonra Marie Hanım diyor ki her şeyin bir yuvası olsun, onunla işiniz bitince yuvasına koyun. Evet, bundan daha doğal bir şey olabilir mi? Kahve içtin, kupa mutfağa döner. Kirli kupanın benim gönlümde tek bir yeri vardır: Bulaşık makinesi. O yüzden bulaşık makinesinin temiz tabaklarla dolu beklemesi beni derin bir kedere iter. Kıyafetler giyilmiyorsa yerlerine asılmalıdır. Yuvaları orasıdır. Çalışma odasındaki sandalyenin arkası bir hırkanın yuvası değildir mesela. Onu orada görmek de neşemi kaçırır. Her çekmece başka bir kıyafet takımının yuvasıdır. Tişörtlerimi Marie Kondo gibi katlamam ama muhakkak katlarım. Ve her şeyi aynı biçimde katlarım, evet. Çalışma odasına yemekle girmek hiç tercih ettiğim bir şey değildir. Yoganın ve yazının yer aldığı yerlere domestik unsurlar girmesin. Sadece kahve. İçildiği sürece. Kitapları salona götürdüysem onlarla işim bittiğinde toplayıp çalışma odasına geri taşımaya özen gösteririm. Çamaşır sepetini boş görmeyi tercih ettiğimden sık sık çamaşır yıkarım. Ütülenecekleri bir sepete koyar hep aynı temiz örtüyle üstlerini örterim. Yemek yaptıysam o yemeği yemeden önce mutfağı toplarım. Kirli bulaşıkların mutfakta durduğu bir mutfak içeride beklerken rahat rahat yemeğimi yiyemem. Evden çıkmadan önce mutlaka her şey yuvasına geri döndü mü diye kontrol ederim. Bir şeyi ortada, yuvası dışında gördüysem koşar yerine yerleştiririm.

Eh, hal böyle olunca Marie Kondo bana konuşuyor gibi gelmesin de ne olsun? Hemen ben de benzer bir şeyi Türkiye’deki evler için yapayım diye düşündüm. Ben de ülkemizin Marie Kondo’su olamaz mıyım? Olurum tabii! Çocukken de Yasemin’in evine gittiğimde onun dolabını toplardım. Çağırın geleyim, sizin evinizi de nasıl toplayacağınızı anlatayım.

Marie Kondo heyecanı yüzünden geç uyandık. Zaten kar da yağmış. Kalktık. Kahvemizi yapmamızla kapının çalması bir oldu. Yardımcımız Galiba pür neşe eve daldı. Onun neşesi bana hiç bulaşmadı. Aksine o yüksek sesle espiri üzerine espiri patlatırken ve gülmediğimiz için espirilerin de sesinin de dozunu yükseltirken ben surat astım. Bey bana bakıp “po po po!”dedi. Yunanca’da bu vay vay vay gibi bir şey demek. Bayan Sparis’in durumu kritik bugün. Evet neden böyle? Bazı sabahlar Bayan Sparis’in insanlara tahammül eşiği yerlerde. Konuşan her iki ayaklı neşe kaçırmaya yeterli. Kimse konuşmasın. Evde yalnız kalabildiğim eski günleri düşünüce gözlerim yaşardı. Ne çok özledim evde yalnız kalmayı bir bilsen dedim bizim Bey’e. What a loss, dedi. Komiklik olsun diye demedi, bunun benim için önemli bir yitim olduğunu bilecek kadar tanıyor beni.

“Haydi git. Senin kahven açılmıştır.”

Dışarısı kar kış kıyamet, hiç fark etmez. Yoga kıyafetimin üzerine bir boğazlı kazak, bir yün etek, atkı, bere, eldiven, tamamım. Sokaktayım. Bir nefes alabilirim. Tek başınayım. Neden ben böyleyim tanrım? Ben olsam almam beni. Kesin.

Bayan Sparis’in konuşmaya ve konuşan insana tahammülü bu denli az iken taksiye binmesi söz konusu olamaz. Atina’nın flörtçü taksicileri Bayan Sparis’i sessizliğe terk etmezler. Onu kahvesine götürecek olan 15 numaları troleybüsün on iki dakika sonra durağa geleceğini söylüyor tabela. Bekleyelim. Spotify’dan Kalben’i dinleyelim beklerken. Çünkü Kalben’i dinlemek öykü okumak gibidir. Her bir şarkı bir öykü anlatır. Zengin, derin, anlamlı, sizi acı tatlı gülümseten şarkı sözleri. Şiirin ve edebiyatın etkisi kısa zamanda Bayan Sparis’de kendini gösterir. Artık kendi dertleri önemsizdir. Her birlikte akıp gidiyoruzdur işte şu hayatta.

15 numaralı troleybüsün on iki dakikası Einstein’ın izafiyet kuramınına açılım sağlayacak şekilde uzadı. Telefon altı dakika geçtiğini söylüyor ama tabelaya bakıyorsunuz, sadece iki dakika geçmiş. 15 numara on dakika sonra gelecek. Sonra bir dört dakika daha geçiyor (kolumdaki saate göre) ama otobüslerin geliş saatlerini gösteren tabelaya bakarsanız 15 numaranın gelmesine sekiz dakika var. Hangisine inanacağım? Kolumdaki saate mi, tabeladakine mi?

Bu bana Turk Telekom’la konuşmamızı hatırlatıyor. Bana göre ben o mesajları göndermedim ama onlara göre gönderdim. Bana göre bana tarifem yurtdışında etkin hale gelmiştir diye bir mesaj gelmedi. Onlara göre geldi. İspat edebilir miyim? Benim hesabıma telefonlar, mesajlar, internet kullanımları yükleyebilirler. Ben kullanmadığımı ispat edebilir miyim? Hayır. Onlara göre ben yaptım, bana göre ben yapmadım. Hangimize inanacak sayın hakim?

Ben olsam almam beni. Adamdan saymam beni. Uzun uzun soymam beni. Deli miyim?

Çok güzel ya!

Kalben kalbimi ısıtıyor tamam ama eldivenlerin içinde ellerim hafiften donmaya başlamış.  O sırada troleybüs geldi. Balık istifi. Bu kadar beklersek olacağı bu, kapılardan sarkarak gittik bir süre. Sonra boşaldı. Ben oturdum hatta.

Nihayet kahvemdeyim. Ne anlattın şimdi sen bize derseniz, inanın ben de bilmiyorum. Sonuna kadar geldiyseniz teşekkür ederim.

*Başlık ve yazının içindeki alıntı Kalben’in Saçlar şarkısından.

fullsizeoutput_34c6
Siz de bu sabah yataktan çıkamayanlardan mısınız?

 

Şikayet Mektubu #turktelekom

Herhalde herkesin başından geçen bir hikaye ama ben de benimkini şuraya bırakıp kaçacağım. En azından elimizde yazılı metin bulunsun, aynı şekilde dolandırılanlar yalnız olmadıklarını bilsinler:

Efendim, hikayemiz Aralık 2018’in ortalarına doğru bir gün (13 Aralık Perşembe) başlıyor. Ev arkadaşım Gülçin ile Turk Telekom’a gidiyoruz. Ev telefonu ile internet hattımızı Gülçin’in üzerine geçireceğiz. Geçiriyoruz. İşlemimizi yapan gencin ağzı laf yapıyor, uzun kirpikleriyle kardeşime benzediği için biz de ona sempati duyuyoruz, o da beceriksizce bizimle flört ediyor, ha ha hi hi hi herşey yolunda. Derken bana dönüyor,

“Εh sizi de Turk Telekom’a alalım.”

Şartları konuşuyoruz. Benim Vodafon’u nasıl ne kadar kullandığıma, kaç para ödediğime bakıyoruz. Önerdiği plan akla yatkın. İnce ince her şeyi soruyorum. Taahhüt süresi, yurtdışı kullanımları, interneti, şusu busu. Gülçin’in şahitliğinde defalarca soruyorum: Bu telefon numarasını ben yurtdışında kullanmıyorum. Ararlarsa  telefonu açmıyor, kimseye mesaj göndermiyor, kimseyi aramıyorum, hücresel kapalı, 3G kapalı, her şey kapalı. Bir tek telefon açık, o da birisi ararsa göreyim de sonra email atarım diye. Bu şartlar altında yurtdışındayken tek kuruş fazla ödemeyeceğim, doğru mu? Doğru. Doğru. Sadece 39TL ödeyeceksiniz, bir kuruş fazla değil. Emin misiniz? Emin, emin, of nasıl emin kendinden!

Hattımı Turk Telekom’a geçiriyorum. 15 Aralık Cumartesi gecesi mesaj geliyor, nakil işlemini onaylıyor musunuz? Onaylıyorum. Geçtik. 16 Aralık Pazar öğleni de Atina’ya uçuyorum. Uçak kalkmadan sim kartı çıkartıp eski bir iphone 4e takıyorum. Hücreseli, 3gsi, her bir şeyi kapalı mı? Kapalı. Uçak moduna geçiyorum. Uçuyoruz.

Atina’da olduğum günler boyunca telefonu hiç kullanmıyorum. Ne bir SMS, ne bir arama, hiç bir şey. Bir süre sonra pili bitiyor, zaten iphone 4, kapanıyor ben de açmıyorum. Günler geçiyor ve ilk faturam geliyor. Tahmin edin? 117 TL. Bu ne? Ayrıntılara bakıyorum: TARIFEN YURTDIŞINDA SERVIS ÜCRETİ: 83, 67 TL! Üzerine vergisini de bindirince olmuş size 107TL.

Hemen telefona sarılıyorum. Yurtdışından Turk Telekom’a ulaşmak ne mümkün. Zart için şunu, zurt için şunu tuşlayın diyor neşeli ses ama müşteri temsilcisini benden bucak bucak kaçırıyor. Biz de dün doğmadık. O kaçırdıkça ben basıyorum 0’a. Nihayet adını kaçırdığım bir hanım kızımız karşımda. Durumu açıkıyorum. Müşteri temsilcisi benim yanımda, işbirliği yapacağız, bana bu hanım kız yardım edecek. O bana karşısındaki kağıtlardan bir şeyler okurken ben bu mantrayı içimden tekrar ediyorum. Sonra tane tane tekrar Tarifen Yurtdışında diye bir servise üye olmadığımı, üyeliğimin bilgim ve iradem dışında gerçekleştiğini söylüyorum. Beraber araştırıyoruz. Müşteri temsilcisi hanım kız gerçekten benim yanımda. Beraber öğreniyoruz ki başka bir operatörden Türk Telekom’a nakil yapan herkese bu Tarifen Yurtdışında servisi otomatik olarak yükleniyor. Bilgin ve iraden dışında evet. Neden? Efendim, sizi fazla ödemelerden korumak için. Bu paket ile günde 35TL ödeyerek aynı Türkiye’deki gibi telefonunuzu kullanabilirsiniz. Ben bu telefonu kullanmayacaktım ki, benim bir Yunan hattım var, onu kullanıyorum. Kullanmayacağım bir telefona neden fazla ödeme yapayım? Kullanmadığınız durumlarda zaten bu servis etkin hale gelmiyor efendim. Bu 107TL ne o zaman? Hemen bakıyorum efendim.

Buraya kadar ben kaygılar içinde bize hile ile cebren dayatılan bu tarifeleri düşünüyordum. Kaldı ki Turk Telekom’daki ağzı laf yapan gencin bana imzalattığı kağıtların hepsini Gülçin’in şahitliğinde ince ince okumuş, yurtdışına dair bir madde var mı didik didik etmiştim. Yoktu. Tarifem Yurtdışı diye bir paketin Türk Telekom’a geçen herkese bilgisi dışında verileceği bilgisi hiç yoktu. Olsaydı geçmezdim. Bir yıllık taahhütnameyi asla imzalamazdım. Ben yurtdışında yaşıyorum. Günde 35TL ödeyeceğim bir pakete evet der miyim? Efendim, size bir mesaj gelmiş bu paketin aktif olduğuna dair. Hayır gelmedi. Bir daha bakıyorum. Hayır yok. Zaten telefonum kapalıydı. A, o halde zaman aşımına uğramıştır mesaj. Bana ne? Ben öyle bir mesaj aldım mı? Hayır.

Bundan sonrası iyice dehşet! Müşteri temsilcisi hanım kızımız benim yurtdışı kullanımlarıma baktı ve dedi ki 16 Aralık günü 0559 ile başlayan bir numaraya BEŞ  adet SMS gönderdiğiniz için Tarifem Yurtdışı paketiniz aktif hale gelmiş. O günden sonra da her gün 35TL yazmış. Ben SMS filan göndermedim. Biliyorum. Eminim. Nitekim kendi hat kullanım detaylarımı açıp da bahsi geçen 0559 ile başlayan numaranın ne olduğunu görünce iyice emin oldum. Numara 0559 800 80 00. Görünen o ki bu numaraya ben sadece 16 Aralık günü değil, daha sonra da 23 ve 25 Aralık günlerinde de beş adet mesaj göndermişim. Böyle bir numarayla işim olmaz. Hemen Google’a girdim bu numarayı. Kime ait çıktı beğenirsiniz? Turk Telekom tabi ki.

Yani ne oluyor? Turk Telekom benim hattımdan kendine ait olan 0559 800 80 00’a mesaj gönderilmiş gibi yapıyor sonra da bana diyor ki “e ama siz Yunanistan’dayken SMS göndermişsiniz, o yüzden Tarifem Yurtdışı paketi aktif olmuş, o mesajları gönderdiğiniz  her bir gün için de biz sizden 35TL kesmişiz.”

Müşteri Temsilcisi hanım kızımıza her şeyden evvel derhal bu Tarifem Yurtdışı paketini iptal etmesini söyledim. Bir naz, bir naz. Aslında onun böyle bir şeye yetkisi yokmuş da, iptaller yukarıdan bir yerden yapılıyormuş da ama benim çok özel durumumda kendisi bir istisna yapıp,  iptali gerçekleştirecekmiş.  Galiba o sırada bağırmaya başladım. (İnsan bu görüşmeleri ağlamadan, bağırmadan yapabiliyor mu?) Paramı geri istedim. Olmaz dedi. Dolandırıcılığın böylesini daha önce duyup duymadığını hanım kıza sordum. Koskoca Turk Telekom’un rezilliğini kınadım. İznim olmadan bana dayattığı planı, benim atmadığım mesajları ben atmışım gibi göndererek aktif hale getirip, günlük 35Tlyi benden kesmesinin adil bir tarafı olup olmadığını sordum. Koskoca Telekom dururken bu cezayı neden benim ödeyeceğimi bana bir kez daha anlatmasını istedim. Ve daha ağır şeyler. Hanım kız hanımlığını korudu. Yarım saat geçmişti bu arada. Üst düzeyleri ile konuştu. Onları o mesajları 0559 800 80 00 numaraya benim göndermediğime ikna edemedi. İptal işlemi çok uzun sürdü. Anlamadığım bir sürü şeyi iptal ettik. Anladığım artık telefonunun internet servisini Türkiye’ye geldiğimde de onlara telefon edip özel bir işlemle açtırmadan kullanamayacağım, sonra  Yunanistan’a dönerken her bir şeyini kapattırmazsan o lanet Tarifem Yurtdışı paketi devreye girecek ve sözde benden 0559 800 80 00’a mesajlar gidecek, paket katif hale gelecek ve bu yılan hikayesi sürecek.

Yarım saatin sonunda Skype ‘daki param bitti, telefon kapandı. Evet, müşteri hizmetlerini Skype üzerinden arıyordum, çünkü yurtdışından müşteri hizmetlerini ararsam bu sefer de Ocak ayı için Tarifem Yurtdışı paketini etkin hale getirip canıma okuyacaklar.

Gece sinirden uyuyamadım. Nasıl bir dünyada yaşıyoruz? Nasıl dolandırılıyoruz? Elimiz kolumuz nasıl böyle başlandı? Ne yapabiliriz? Bir şey yapabilir miyiz?

Sabah Google’a 0559 800 80 00 numarasını bir daha girdim. Benim durumumda ne çok insan olduğunu görünce doğrusunu isterseniz biraz moralim düzeldi. Anlaşılan Turk Telekom benim gibi yurtdışında yaşayanlarla, kısa bir süreliğine yurt dışına çıkanları bu numaraya SMS atmış gibi göstererek faturalıyor, Tarifem Yurtdışı paketlerini etkinleştiriyor. Ne kadar çaresisiz, Tanrım!

İşte bu da benim hikayem. Gençlerin dediği gibi şunu şuraya bırakıp çekiliyorum. Varsa bana öneriniz, lütfen yazın. Bu yazıyı ekşi’ye veya başka yerlerde, madur insanların buluştuğu platformlarda paylaşmak isterseniz buyurun onu da yapın. Türk Telekom’dansınız, 107 liramın geri verilmesi için işlem başlatın (3 defa şikayet talebinde bulundum), taahhütnamemi iptal edin ve şirketinizden utanın.

Hadi gittim.

 

 

 

 

 

Hürriyet Kitap Sanat Eki Kahvaltı Sofrası Röportajı

Hatırlamak iyileşmektir.

defne hurriyet

Defne Suman’ın yeni romanı ‘Kahvaltı Sofrası’ ailenin bir gününe ama daha çok da geçmişine tanıklık ediyor.

Bir güne, bir hafızanın içerisine ne çok şey sığdırılabilir, ufak bir anımsama ile insan olduğu yerden kopup yıllar öncesindeki bir ana öylece sığınabilir. Bir koku, bir melodi, bir ses neleri hatırlamamıza kadir olabilir? Defne Suman’ın Doğan Kitap’tan yayımlanan yeni romanı ‘Kahvaltı Sofrası’ bir ailenin bir gününe ama daha çok geçmişine tanıklık ediyor.

Suman’ın yıllar önce açtığı blog’u ‘İnsanlık Hali’nde aslında insan ilişkilerine, insanın hayatta başına gelenlere dair pek çok yazısı mevcuttu. Şimdiler de blog Defne Suman’ın kişisel web sitesi üzerinden devam ediyor. Daha önce yazdığı romanlarda da aile mahremiyeti üzerine eğilen Suman, sırları ortaya çıkarmayı seviyor.

Aile önce her şeyin çözülüp, sonra her şeyden kurtulunması gereken bir yapıya sahiptir. Ama önce öğrenmek gerekir. Bir aile bir çocuğun en büyük hayal kırıklıklarının nedeni olabilir. Ne kadar mutlu ya da mutsuz olduğunuz bir şeyi değiştirmez. Sonuçta anneler, babalar, büyükler de insan. Ve insan bile isteye ya da bilmeyerek, ailesini, kendisini, sevdiklerini korumak adına neler yapıyor, neleri hatırlıyor, neleri unutmayı tercih ediyor biliyoruz.

Defne Suman’ın romanı ‘Kahvaltı Sofrası’nda Şirin Saka bir dönemin ünlü ressamlarından biri. Onun 100. yaşı nedeniyle aile bireylerinden Saka’nın torunları Nur ve Fikret, Fikret’in üniversite öğrencisi kızı Selin ve Nur’un eski dostu ve bir zamanlar sevgilisi olan gazeteci Burak Gökçe, Büyükada’da taş bir konakta toplanıyorlar. Gazeteci Burak Gökçe aynı zamanda Şirin Saka ile özel bir röportaj yapmak için adaya gidiyor. Fikret ve Nur’un, aileleri ve Şirin Hanım hakkında farklı fikirleri var. Hayatları da zaten birbirine benzemeyen iki kardeş, geçmişin araştırılması, konuşulması, yorumlanması konusunda da farklı hassasiyetlere sahipler.

Defne Suman bütün romanı Selin’in, Nur’un, Burak’ın ve evin yardımcısı Sadık Efendi’nin ağızlarından anlattırıyor. Kahramanlar dün ve bugün arasında gidip geliyor. Ortaya çıkmasından endişe edilen bir sırrın ya da sırların olduğu, kahvaltı sofrasının gerginliği ile yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Torunlar büyüklerini araştırmak istiyorlar. Ailenin üzerindeki lanetin nereden geldiğini merak ediyorlar. Ailenin yaşlılarının hafızaları bir bir kaybolurken, onlar da unutmak isteyecekleri pek çok şey yaşıyorlar. Herkes bir yerden sonra kendi kuyusunda kimseyle çok yakın olmadan yaşamanın derdine düşüyor.

‘Kahvaltı Sofrası’nın akışı bir polisiye misali. Suman’ın kendisi de Büyükada’da büyümüş. Romanın içerisinde adaya dair detaylı bilgi, elbette orada geçen çocukluğundan hafızasında kalanlar. Yazar bir kahvaltı sofrası sırasında ve elbette öncesinde / sonrasında bir ailenin sırlarını ortaya dökmeye hazırlanırken dönüp çocukluğundan kendi anılarını da bulup çıkarmış.

Boğaziçi Üniversitesi’nde Sosyoloji okuyan ve yüksek lisansını da aynı bölümde yapan Suman, romanında farklı kuşakları tanımlamayı başarmış. Her insanın içerisinde, ait olduğu yerin dışında kendine kurduğu başka bir alan, başka bir kimlik olduğunu da anlatmanın derdine girmiş.
Defne Suman, ‘Kahvaltı Sofrası’nın finalinde bir kısmımızın bildiği, bir kuşağın haberdar bile olmadığı bir coğrafyaya savuruyor. Bir arayışı bir acıyla buluşturuyor. Mazinin o kadar mazi olmadığını, unutmanın değil hatırlamanın iyileşmek olduğunu okuruna yeniden hatırlatıyor.

Yaş Günü Hediyesi

Selim’e

Yine böyle bir aralık ayıydı. 1980 yılı. Ben ilkokul bire gidiyordum. Öğlenciydim. Yani okula öğlen 12:30 gibi gidip, akşam 17:00 gibi eve dönüyordum. İlkokula öğlenci olarak başlamak bana baştan yenilgi gibi geliyordu. Öğlenciler tembel, sabahçılar çalışkandı. Biz miskindik. Sabah erken uyanmamıza gerek yoktu. Sabahçıların dersi sabah 7:30da başlıyordu. İkinci sınıfta sabahçı olacaktım.

O sabah geç uyanmıştım. Kahvaltı ediyordum. Babam dönmüştü. Babam o yıllar hep seyahatteydi. Bir sabah uyanırım var, sonra bir bakarım yok. Hesabını tutmuyordum. Ama o seferki seyahati önemliydi. O sefer gidişine dikkat etmiştim. Dönüşünü de beklemiştim. Çünkü o sefer Almanya’ya gitmişti. Ben altı yaşındaki kafamla bile babamın Almanya’ya gitmesine gülüyordum. İlk duyduğumda, ama sen Almanca bilmezsin ki, demiştim. O da bana benim bile bildiğim bir kaç komik Almanca kelime söylemişti. Alman lisesi mezunu, Alman felsefesi uzmanı, Alman filolojisi okumuş, Berlin üniversitesi doktoralı Gökberkler arasında Almanca bilmeyen bir tek biz ikimizdik babamla. Annem, Alman filolojisi okumuştu. O Almanya’ya gittiğinde, mesela bir eczaneye girdiğinde onun Alman olmadığını kimse anlamıyordu. Sormuştum bu mühim soruyu. Hayır, Almanlar sarışın annemi Alman sanıyordu. Ben de bununla gurur duyuyordum.

Oysa babam? Esmer, kıvırcık siyah saçlı, kara gözlü babamın ne işi vardı Almanya’da? Annemin girdiği dükkanlarda, eczanelerde, oyuncakçılarda babamı berbat Almancasıyla hayal edip edip, kendi kendime kıkırdıyordum.  Bu yüzden de annemin bir önceki seyahatinde getirdiği Zapt oyuncak bebeklerinin kataloğundan hangi bebeği istediğimi dikkatle işaretledim. Siyah gazlı kalemimle etrafına büyük bir daire çizdim. “Baba, oyuncakçıdaki kızla konuşamazsan bile bu kataloğu göstersen yeter,” dedim. Olur olur, sen hiç merak etme dedi. Kataloğu çantasına koydu mu diye baktım. Koydu.

Ondan sonrası endişeli bir bekleyişti. Aslında babama pek  güvenmiyordum. Bir yandan Almanca meselesi vardı. Öte yandan da babam beni pek tanımıyordu. Annem kadar tanımıyordu yani. İşaretlediğim oyuncak bebeğin benim için önemini kavrayacak mıydı? Tastamam onu, başkasını değil o bebeği istediğimi bilecek miydi? Yoksa kataloğu gösterdiği dükkanda o bebekten yoksa başka bir tanesini alıp gelecek miydi? Benim fark etmeyeceğimi mi düşünecekti? Yoksa onun için fark etmeyecek miydi? Ha o bebek, ha bu bebek. Zaten büyükler bebeklerin yüzlerini bile birbirlerinden ayırt etmesini beceremiyorlardı ki.

Yürek çarpıntıları içinde bekledim. Ve sonunda, aynı bugünkü gibi bir aralık sabahında, okula gitmeden önce kahvaltımı ederken (eti burçak, şokella, eti burçak, vişne reçeli, eti burçak şokella, eti burçak vişne reçeli) babam masaya kocaman bir paket koydu. Eti burçak boğazıma takıldı. Babam kahvaltımı hiç tasvip etmezdi. Eve geldiği her sefer bana karaciğerime ettiğim eziyet hakkında uzun diskurlar çekerdi. Yine öyle olacak sandım ama o tabağıma bakmadan klasik ın-ın-ın-ın-ın nidasını çıkarttı. Önemli şeylerden önce ın-ın-ın-ın gelirdi. Ben kendimi hayal kırıklığı için hazırladım. Yanlış bebek çıkacaktı. Kesin.

IMG_1492 In-ın-ın-ın… Yeşil bir naylon paketten bir kutu çıktı. Kutunun şeffaf ön yüzünden bana bir çift kahverengi göz bakıyordu. Kahverengi kaküller, lacivert kazak, fitilli kadife sütlü kahve salopet, kırmızı botlarıyla kutunun içinde hayallerimin oyuncak bebeği duruyordu. Gerçek bir ın-ın-ın-ın anıydı bu. Çiğdem gelmişti. Çiğdem! Evet adı bile hazırdı. Adı çoktan hazırdı. Çiğdemdi o. Benim kardeşimdi. Yıllardır beklediğim. Yalnızlığım sonuydu. Çiğdem’i bağrıma bastım. Gelmişti! Sevinçten ağladım. Sevinçten ağlandığını annemin bana okuduğu kitaplardan biliyordum. Gerçekten oluyormuş demek. Sevinçten ağlanıyormuş.

O gün okul bitmek bilmedi. Akşam Oktay Abi’nin Murat 131 servisinde on beş çocuk üst üste alt alta eve dönerken Çiğdem’e kavuşacağım için içim içime sığmıyordu. O zamanlar ne olduğunu bilemezdim ama bildiğin aşktı hissettiğim. Onu düşünmeden edemiyor, her anımı onunla geçirmek istiyordum. Küçük kız kardeşim Çiğdem.

Çiğdem kardeşim statüsünü hiç yitirmedi. Geceleri ona sarılıp yattım, her gittiğim yere birlikte götürdüm. Elbiseler diktim ona, kazaklar ördüm. Saçlarını kestim, yıkadım. Gül yanaklarının rengi soldu. Bacağı koptu. (Babam ameliyat etti.) Sonra diğer bacağı koptu. (Babam artık bizim evden taşınmıştı. Sonra biz de bizim evden taşındık.) Çiğdem’in bir gözü içine kaçtı, çıkartayım derken kirpikleri koptu. Ama Çiğdem her gece benimle uyudu.  Her sene Aralık ayında doğum günü partisini kutladık. Annem bana yaptığı vişneli pastadan Çiğdem’e de yaptı. Masaya oturup beraber kutladık.

Annemle babamın boşanacağını ilk olarak hain arkadaşım Ilgaz’dan duymuştum. Hainlik olsun diye söylememiştir belki ama çocukken birbirimizi acıtacak şeyleri yaparız. Annemle, Ilgaz’ın annesi Nilüfer Teyze Almanya’ya gitmişlerdi yine. Ilgaz’ın babası Hasan Dayı annelerimizi karşılamaya ikimizi havaalanına götürmüştü. Çiğdem de yanımdaydı. (Annem ne de olsa Çiğdem’in de annesiydi!) Bekliyorduk. Beklediğimiz için zaman geçmek bilmiyordu. Annem kim bilir bana neler getirmişti. Eve dönüp de bavulu açacağımız anı hayal ederken bir yandan da karşımdaki büyük saatin yelkovanını seyrediyordum. Bir dakikadan diğerine tık diye atlıyordu. Ben her defasında heyecanlanıyordum. Tam o sırada Ilgaz, kulağıma eğilip “baban dönünce ne olacak biliyor musun?” dedi. Bilmiyordum. Babam yine seyahatteydi. İçim kararıverdi. Ilgaz’ın soruş tarzından mı, yoksa zaten bildiğim, sağdan soldan duyduğum şeylerin birden kafamda tamamlanmasından mı ne, kavradım. Boşanma! Boşanacaklardı. Evet, tabii babam dönünce boşanacaklardı. Ama ben bunu biliyordum. Yani kimse söylememişti ama biliyordum işte. Beni üzen şey boşanacak olmaları değildi. Arkadaşım Ilgaz’ın canımı acıtmak için bunu söylemesiydi. Çiğdem’e sarılıp susmuştum, yelkovan bir daha atladığında sevinmiş numarası yapmıştım. Hasan Dayı Ilgaz’ın kenara çekmiş, çok ciddi bir yüzle kulağına bir şeyler söylüyordu. Arkadaşımı boş boğazlığı için azarlıyor olmalıydı. Üzülmedim ki, demek istedim onlara. Hem ben zaten biliyordum. üzülmedim. Diyemedim. Yelkovan bir daha atladı diye kıkırdadım.

Şimdi biliyorum ki çok üzülmüştüm. Dağılmıştım. Çok utanmıştım. Annesi babası boşanmış tek çocuk bendim. Sadece boşanmış değil, hemen akabinde bir daha evlenmişlerdi. Öğretmenler için bile anlaşılması zor bir şeydi. İzin dilekçelerinde annemin soyadı ile benimki tutmuyordu. Nasıl açıklayacağımı bilmiyordum. Yere bakıyordum. Mete babamı nasıl takdim edeceğimi bilmiyordum, Selva’dan bahsederken ne diyeceğimi şaşırıyordum. Yine de kuyruğu dik tutmaya çalışıyordum. Üzülmedim, beni merak etmeyin diyordum. İçimde yanıp bitiyordum. Çiğdem’e sarılıyordum. Atlatacağız diyordum. Sen ve ben.

Beni bu karanlıktan küçük bir bebek çıkarttı. Annemin benim çamaşırlarımı yıkarken kayıp ayak bileğini beş yerden birden kırdığı, babamın beni Amsterdam’a ve Londra’ya götürdüğü yaz sonrasında, yine böyle bir Aralık ayı, okuldan döndüğümde babam telefon etti ve kardeşin doğdu, dedi. Tıpkı Çiğdem’i beklerken duyduğum tedirginlikle kardeşimin doğumunu bekliyordum. Evet, Selva hamileydi. Her şey de yolunda gidiyordu ama yine de büyük hayal kurmamak lazımdı. Ya babam yanlış bir şey yaptıysa!

Alman Hastanesine gittik. Selim beyaz tenli, mavi gözlüydü. Ufacıktı. Kollarıma verdiler. Nasıl da güzel tutuyor, doğuştan abla dediler. Bıngıldağını gösterdiler. Oraya dokunma dediler. Artık sen abla oldun dediler. Selim kırmızı eliyle parmağımı tuttu. O minicik kurabiyeyi kollarımda tutarken hayatımda ikinci defa sevinçten ağladım. O günden sonra okuldan sonra babamın evine gitmeyi dört gözle beklemeye başladım. Tıpkı Çiğdem’in geldiği günkü gibi bir heyecanla dersler bitsin de kardeşimi görmeye koşayım dedim. Kardeşim bence dünyanın en güzel bebeğiydi. Çok iyi huylu, güler yüzlüydü ve beni herkesi sevdiğinden bir başka seviyordu. Ben de bunu biliyordum. Ben de bunu biliyorum.

“Ne hediye istersin,” diye sordum ona bugün.

“Bilirsin ben hediye istemem. Hem zaten ne istersem sen getiriyorsun,” dedi. Tokgözlü kardeşim benim. Hep böyledir. O zaman ben de ona bir yazı hediye edeyim dedim.

Selim, sen hayatın bana verdiği en güzel yeni yıl hediyesi oldun. Bugün senin doğum günün. Kutlu olsun. Seni çok seviyorum canım kardeşim.

 

 

 

 

 

 

Yazar Yılbaşı Seviyor

IMG_6957Büyüdüğüm evde yılbaşlarına çok önem verilirdi. Bayramlardan ve hatta yaş günlerinden bile daha önemliydi yılbaşı. Muhakkak bizim evde toplanırdık. Annem emektar yardımcısı Ayşe Hanım’la beraber bütün gün yemek pişirirdi. Tavuğun içi doldurulur, lahana dolmalar sarılır, kayısılı, kestaneli pilav hazırlanırdı. Kütür kütür salatalar, cevizli kabak tatlısı derken benim içim içime sığmazdı. Benim görevim, evin tek çocuğu olarak süslemeler ve hediyelerdi. Gerçek çam ağacımız olmazdı ama Gayrettepe’mizin sayılı kırtasiyecilerinden olan Emek Kırtasiye’den bir plastik çam almıştım, her sene onu çıkartırdık. Ufak bir şeydi. Sarı çini sobanın üzerine kurardık ki boyu boyumuza erişsin. Günler önce onu süslerdik. Mavi, yeşil, kırmızı toplar takardık dallarına. Renkli topların parlak yüzeyi yumurta kabuğu gibi incecik bir maddeden yapılmıştı, deliğinden iplik geçirirken elimden kayar da parkeye düşerse hemen tuzla buz olurdu. Mavi, yeşil pırıltılar yere yayılırdı.

Hediyeler de önemliydi. Ufak tefek şeylerdi ama annem herkese hediye alırdı. Ben de alırdım. Çoğu yine Emek ya da Erdoğan kırtasiyeden kokulu kalem, defter, kitap belki bir iki biblo. Annem, neneme, büyük halamıza, dedeme Sinan Pasajı’ndan pijama, gecelik, sabahlık, terlik alırdı. Ben bazen de fotoroman hazırlardım. Büyük projeydi. Zaman isterdi. Önce hikayeye karar verirdim, sonra hikayede kullanacağım fotoğrafların negatiflerini bulup, numaralarını zarfı üzerine yazıp yine Sinan Pasaj’ındaki Foto Köksal’a götürürdüm. Fotoğraflarım hazır olunca bir deftere uhu ile yapıştırır, altına fotoğraflarda görünen insanların (ben, Yasemin, annem, Mete baba) gerçek kişilikleri ve hayatlarıyla ilgilisi alakası olmayan bir öykü yazardım. Yasemin’e hazırladığım bir fotoromanda biz önce devrimci gençlik iken sonra kötü yola düşüyorduk. Herkes kendi fotoğrafını başka bir hikaye örgüsü içinde görünce gülerdi. Fotoroman hediyelerim pek sükse yapardı aile içinde.

Yılbaşı günü okul yarım gündü. Önceki gün kardeşim Selim’in doğumgünü olduğu için babamlarda kalmış olurdum. Babamların evi Nişantaşı’ndaydı. Selim’in yaş günü partisi ile yılbaşını beraber kutlardık. Halalarım, baba tarafından kuzinlerin gelirdi. Ortaokuldan en yakın üç arkadaşım da Selim’in yaş gününü kaçırmazdı. Pasta keser, çocuğun hediye oyuncaklarıyla oynardık. Gülmekten sarhoş olurdum. Kardeşimi öper, ranzanın üst katındaki yatağıma çok mutlu yatardım. Ertesi sabah, babamlar uyanmadan kalkar, Selva’nın kremlerini sürünüp Nişantaşı soğuğunda koşa koşa okula giderdim. Okula yürüyerek gitmek harika bir şeydi. Okulun yarım gün olması daha da harika bir şeydi. Akşam yeni yıla girecek olmamızın heyecanı ise paha biçilmezdi. Hele bazen kar yağardı ya, sevinçten ağlayacak gibi olurdum. (abartmıyorum)

Sonra akşam, lahana dolmalar sarılmış, tavuk poposunda bir elma ile fırına verilmiş ve ben şıkır şıkır giyinmişken salona geçerdim. Elimde günlüğümle. Annem sehpaya kuru yemiş bırakırdı. Mumlar yakardı. Sofra kurulurdu. Şarap bardakları dizilirdi. Jan Garbarek albümünü müzik setine yerleştirirdi. Ben yere, halının üzerine otururdum ve dünyanın en ciddi işini yapar gibi günlüğüme biten yılın olaylarını yazardım. Ocak ayından başlar ve başıma gelenlerden, duygularıma, dünyadaki gelişmelerden, derslere, aile içinde olaylara kadar her şeyi bir bir not ederdim. Bir ritüeldi bu benim için. Bir arınma süreci belki. Önceki yılın muhasebesini yapmadan yenisine girmemeliydim. Önceki beni kapatmadan yeni ben’e adım atmamalıydım.

Bir yılbaşını özellikle çok iyi hatırlıyorum. 1989’a giriyorduk. Ben yine salonda orta sehpanın başına çökmüş hummalı bir şekilde yılın özetini çıkartıyordum. Televizyon açıktı. Jan Garbarek de çalıyordu ama televizyonun sesini yine de açmıştım. Doğu bloğu yıkılıyordu. Prag’da yüzbinlerce insan toplanmış ellerinde mumlarla özgürlüğü kutluyordu, Gorbaçov gülümsüyordu, Estonya’dan Letonya’ya insanlar el ele zincir kurmuşlardı. Televizyondaki sunucu tarihin çok önemli bir dönüm noktasında duruyoruz diyordu. Ben heyecanlanıyordum. Tam anne gel, gel tarihin dönüm noktasını beraber yaşayalım diyecekken televizyon Moskova’ya dönüyordu. Marx ile Lenin’in heykellerini yere indirip sürüklüyorlardı. Annemi mutfaktan getirtmekten vazgeçiyordum. Annemler bunu görürse üzülürdü. Kanal değiştiriyordum. Artık bizim de renkli televizyonumuz, uzaktan kumandamız ve birden fazla kanalımız vardı. Ne çabuk alışmıştık.

Üç kuşak bizde toplanırdık. Biz ve Kuruyazıcı ailesinin üç kuşağı. Kuruyazıcı ailesi akrabalarımız gibiydi. (Hâlâ öyle) Masanın etrafını yediden yetmişe kuşatırdık. Şaraplar açılır, çocuk, yaşlı hepimizin eline bir kadeh tutuşturulurdu. Renkli külahlar takılır, balonlar şişirilir, düdükler çalınırdı. Hediyeleri ben dağıtırdım. Düğün çığırtkanı gibi. Her paketin üzerine önceden kimden kime olduğunu yazmış olurduk. Nilüfer’den Saadete. Mete’den Defne’ye, Dede’den Nene’ye… O ağacın etrafında hediyesini bekleyen herkese çocuklaşırdı. Davetsiz bir misafir geliverirse annem bir koşu içeri odalara koşar, zulasından muhakkak bir hediye çıkartır, ağacın altına sürüverirdi.

Sonra yerdik, ne yerdik ama! Patlayana kadar yerdik. Mide fesadı geçireceğim galiba derdik ama yine de yerdik. Yeni yıla girerken Mete babam şampanya patlatırdı, annem yayvan ağızlı kadehleri köpüklerin altına tutardı. Ben sevinçten sarhoş olurdum.

İnanır mısınız bu düzen tüm çocukluğum, gençliğim boyunca sürdü. Annemin evinden ayrılıp, Cihangir’e taşındığım yıllarda bile muhakkak yılbaşı yemeğini orada yedim. Yasemin de benimle geldi. Sevgililerimize de masada yer açıldı. Plastik ağacın yerini gerçek ağaç aldı, parlak yeşil mavi topların hepsi kırıldı, yerine plastikleri asıldı. Sonra her sene yaşlı kuşaktan birileri eksilmeye başladı. Dedem gitti. Arkasından Nezahat teyze, nenem, koca hala, kırmızı nene… Yerlerini Kuruyazıcıların torunları aldı. Bazı şeyler hiç değişmedi. Yılbaşının yüreğimdeki yeri mesela.

Herkesi benim gibi sandım. O yüzden de Tayland’da geçirdiğim ilk yılbaşında yanımdaki sevgilim erkenden yatıp horul horul uykuya dalınca acımdan ne yapacağımı şaşırdım. Kamboçya sınırında bir adadaydık. Hava ılıktı. Kaldığımız otel plaja renkli ampuller asmıştı. Müzik çalıyor, dans ediyor, yiyor içiyor ve yeni yılı kutluyorlardı. Yeni yıl çünkü dünyadaki insanların çoğunluğunun aynı anda ümitle geleceğe baktıkları bir gündür. Kutlansa da kutlanmasa da benim sehpa başına çöküp de muhasebesini yaptığım gibi önceki zaman kısaca gözden geçirilir ve sonraki zamana umutla adım atılır. Bir şeylerin değişeceğine, daha iyiye gideceğine dair bir ümit belirir. Kısacık da olsa, karanlık göklerde patlayıp yıldızları dökülen bir havai fişek gibi de olsa bir an için birlikte hissederiz onu. İnsan yanındakine sarılmak ister. O ana beraber değer vermek ister.

Ben Kamboçya sınırındaki o adada, kaldığımız bungalovun balkonundaki plajın renkli ampulleri altında dans eden insanlara bakarken İstanbul’u, Gayrettepe’de bir dairede plastik ağacın altında birbirine hediye veren ailemi çok özledim ve ağladım.

Dün yeni bir projeye başladım. Kitaplarımdaki yılbaşı bölümlerini İnstagram’da canlı yayında okuyorum. Türkiye saati ile 17:00de, 26-29 Aralık arası her gün. Bu projeyi ilan ettiğimde, öğrencilerimden biri haklı olarak “her kitabınızda bir yılbaşı sahnesi mi var,” diye sordu. Ben evet deyince de ekledi:

“Demek ki yazar yılbaşını seviyor!”

Doğru bu yazar yılbaşını çok seviyor!

Akşam 17:00’de instagram canlı yayında görüşmek üzere. Yeni yılınız kutlu ve çok mutlu olsun. Sağlığa, özgür günlere, beraberliğe, ilhama ve dayanışmaya… Ümitle,

Defne

 

 

Vritti’nin Panzehiri

Nrtta 2
Foto: Fatoş Şafak P.

Bu sabah evin dört köşesinde çalan saatlere uyandım. Telefonumu mutfakta unutmuşum. Bir diğer alarm da salonda kalmış. Ben ise çalışma odasında, ikili kanepede üzerimde bir tanecik battaniyeyle uyumuşum. Neden? Çünkü gecenin üçünde sarman kedimiz Havuç odamızın kapısında acı acı miyavlıyordu. Rüzgardan ürküyor Havuç. Pencerenin önündeki ağaçlar eğilip büküldükçe, gecenin karanlığını rüzgarın uğultusu doldurunca huzursuzlanıyor. Kedileri Leros’a götürüp doğaya saldığımızda keşfettik onun bu korkusunu. Rüzgar çıkınca yatağın, yorganın altına kaçtı, ortalık durulana kadar da orada kaldı.

Dün gece de ağaçların arasında ıslıklar çalarak esiyordu rüzgar. Kalktım, ara kapıyı kapattım. Çalışma odasındaki kanepeye kıvrıldım. Havuç yanıma yattı. Yatıştı. Biraz uyuduk. Sonra alarmlar çaldı. Evin içi buz gibiydi. Karşımızdaki park, gökyüzü ve arka pencelere bakan avlumuz zifiri karanlıktı. Bey derin uykuda. Günün en sevdiğim saati. Karanlık sabah.

Şimdi bunu yazar yazmaz aklıma bir anım geldi: İlkokul ikinci sınıftaydım. Folklor oynuyordum. Oynayamıyordum. (Gerçekten) Oynayamadığım için yarışmalara gittiğimizde okulun flamasını taşıtıyorlardı bana. Kafkas kıyafetini ben de giyiyordum ama sen flamayı taşı, başka da bir şey yapma deniyordu bana. Benim canıma minnetti. Çünkü hiç sevmiyordum folkloru. Bu sevmeyişimde de çok yalnızdım. Herkes bayılıyordu. İlkokul ikinci sınıfım folklor yıldızları ile doluydu. Artvin, Kafkas, Silifke…. Allah, cennet yurda ne kadar halk dansı bağışlamışsa benim folklor yıldızı sınıf arkadaşlarım da o kadarını oynuyordu. Bir ara iş öyle azıttı ki dersi mersi boş verdi bizim sınıf, safi folklor çalışır olduk. Davul, zurna, sek sek bas, vur sek bas diye kükreyen folklor hocamız önderliğinde alt katın feci çiş kokan buz gibi tenefüshanesinde zıplayıp hopladık.

Neyse… Size yazarken hatırladığım anımda da biz folklar yarışmasına gidiyoruz. Spor Sergi Salonu’nda olacak ama nedense önce okula gideceğiz, son bir prova için mi, otobüs mü oradan kalkacak yoksa okulda mı giyineceğiz hatırlamıyorum. Dediğim gibi ben zaten sadece flamayı taşıyorum. Aynı şimdiki gibi kış. Günler kısa. Normalde okula 8:30da gidiyorsak, bu defa 7:00de okulda olmamız  gerek. Oktay Abi’nin Murat 131 servisi ile gidecek halimiz yok. Annemle taksiye binmişiz. Taksici (o zamanlar ailemizin taksi durağı olan Ulaş taksiden çağrılmuş) yazık bu yavrulara, sabahın karanlığında okula mı gidilir, diyor. Ben yani yazık yavru ise büyülenmiş bir halde pencereden dışarıyı seyrediyorum. Hiç karanlık sabah görmemişim o güne kadar. Sabah ve karanlığın aynı cümlede kullanıldığını bile bilmiyorum. İnanılmaz bir şey! Hava kapkaranlık ama sabah!

İşte o gün bugündür karanlık sabahlar beni büyüler. Yıldızlı sabahla güne başlamak ne eşsiz bir şeydir.

Boğazlı kazak, yün tayt, tozluk donandım. Mumları yaktım. Altılı serimi yaptım. Altılı seriyi yeni icat ettim. Bu ay ileri seviye öğrencilerime de göstereceğim. Her hareketi altı nefes ya da altı tekrar yapıyorsunuz. Neden altı diye sormayın. Bilmiyorum. Karnı ağrıyan çocukla başlıyor, altı nefes. Sonra vajra çökmesi, dengede olanı, suçi, ve sonra vajrasana (virasana) da oturup üç pasif, üç aktif udiyana banda, sonra dizler ve dirsekler üzerinde altı tane aşvini mudra, malasana, purna mandala, varahi derken ayağa kalktığında zaten cilalanmış gibisin. Tüm kilitler açık. Altılı devam ediyorsun. Altı sama suçi squat. Altı surya namaskara vs vs . Hanuma dönüşleri de altı defa, sonuna kadar böyle gidiyor. Ritim seni götürüyor, hiç boş yok, dalmıyorsun. Dalamıyorsun. İçinde metronom çalışıyor. Tık tık tık tık tık tık. (Bahsettiğim seri size bir şey ifade ediyorsa yarın sabah deneyin.)

Hatha Yoga’da ritim, hareketten daha önemli. Şöyle demeliyim: Hareketten önce ritim gelişmeli. Bazı insanlarda ritim duygusu doğuştan var. Bende yoktu. Çok çalıştım. Çalışıyorum. İçimdeki ritmi bulmak, onu doğurtmak için. Hareketleri yapmak asla zor olmadı ama onları bir ritme oturtmak meseleydi. Tabii yogada ritmi veren,  yani içimdeki metronom dediğim şey nefes. Nefesi dinlemek gerek.  Kulağımıza dayadığımız bir deniz kabuğunun hışırtısı gibi nefes gelip, gitmeli. Bir prana, bir apana. Bir alış, bir veriş. Bir abyasa, bir vayragram. O yüzden de hareket olsun nefesi sonra oturturum dememeli insan. Ben eskiden derdim. Nefes ritmi verecek. Hareket sonra gelecek.

Ritim apana vayu tarafından yönetilir. Hareket ise prana vayu. Apana vayu ayaklara, tabana,  ayak bilekleri ile kaval kemiklerine indiği zaman çözülmüş oluyor. Oralara inemediyse ve dizin üzerinde bir yerde, uyluk kemiği ya da pelviste takıldıysa dizlerde incinmeler baş gösteriyor. O yüzden başta apanayı aşağı indirebilmek lazım. Bu da tastamam ayaklarıma kara sular indi, diye tabir ettiğimiz durum aslında. İnsin. Yogaya başlamadan önce ayaklarınıza kara sular insin. Neden? Apana vayunun rengi siyah, unsuru da sudur da o yüzden!

Apana ritimdir. Onun akımı bir defa çözülsün ritim konusunu kafaya takmaya gerek kalmaz. Apana hem ritimdir, hem de vritti’nin panzehiridir. Çok düşünen, dertlenen, ayrıntıya takılıp varolanı hissetmekten aciz yapıdaki insanlara özellikle bol apana çözücü lazım. Enerji aşağı aksın ki kafanın ağırlığı azalsın. Vritti’nin panzehiridir apana.

Panzehirden, zehirden bahsederken aklıma bir şey daha geldi. Yıllar önce hocamız, küsmekle insanın kendini zehirlemesi hakkında pek yerinde bir cümle söylemişti. Kendini sokan akrebin, karşısındakini zehirleyeceğini sanması gibi bir şeydir küsmek. Bu konuda da yazacağım. Ancak, malum günümüz insanının internetten bir şey okuma sabrı az, tahammül sınırları düşük. O yüzden ben şimdi çekileyim. Yakında yine gelirim. Madem oradasın, sevgili okur, ben de buradayım işte.

Kal sağlıcakla….

DefneNrtta 2.jpeg

 

 

 

 

 

Cumartesi Mektubu

Atina’dan günaydın hepinize!

Hava burada hiç böyle soğumaz.

Bu sabah bizim Bey’in baş ucunda duran ve evin içi ile dışının derecesini gösteren termometrenin ekranında 5 dereceyi görünce şapkam düştü. Neden saatlerce yataktan çıkamadığımız anlaşıldı! Atina’da kalorifer yakmak gibi bir adet yok. Yani var da, akşam iki saat 7 ila 9 arası. O kadar. Bunun İtalya ve İspanya’da da böyle olduğunu duyup çok şaşırmıştım. Neyse zar zor yün çoraplarımı ayağıma geçirip kalktım. Salonda kedileri dün gece bıraktığım koltukta uyur vaziyette buldum. Bu demek oluyor ki on bir saat boyunca hiç yer değiştirmemişler. Yün çorap, yün hırka mutfağa girdim. Kahvelerimizi pişirdim. Bey’inkini yatağa , kendiminkini salona, kedilerin yanına götürdüm. Tomris Uyar’ın Diz Boyu Papatya’larını elime, ayağımı altına, kedileri kucağıma aldım.

Ne güzel bir cumartesi!

Bugün yoga yapmıyorum. Altı gün üst üste her sabah ve kimi akşamlar yaptıktan sonra bir gün ara veriyorum. Siz de öyle misiniz, bilmem ama ben zaten güneş doğduktan sonra yoga yapamıyorum. Saçma geliyor. İlahlar uykuya yatmış ve ben boş bir tapınağın kapısını çalıyorum gün doğduktan sonra.  O yüzden de sonradan uyuyacak bile olsam 6da mumları yakıp, sunağımın başına geçmeye gayret ediyorum. En geç 6:30’da. Karanlığın açılıp, gökyüzünün renkten renge girdiği o saatte yogayı neden yaptığımı ve yoganın ne işe yaradığını tüm yüreğimle anlıyorum, en içimde biliyorum. Gün doğduktan sonra yaparsam ama kafamın gürültüsünde giden bir tren gibiyim. Yine güzel ama kutsal kanadı kırık.

Hocamız der ki ara verecekseniz Satürn’ün günü olan Cumartesi verin. İçecekseniz kendinizi zehirleyecek veya suç işleyecekseniz de Cumartesiyi seçin. Karanlık işlerinizi Satürn’ün etkisi altındaki dünyada görün!

Pekala.

Bey’i kaldırdım. Giyinmesine yardımcı oldum. Kahvaltıyı hazırladım. Elbisemin içine yün fanilamı giydim. Bey’in fizyoterapisti gelirken ben evden çıktım. Fizyoterapistimiz dedi ki çok soğuk, yüzüne maske takmadan bisiklete binme! Ben de kaşkolumu, beremi kuşandım. Bisikletin selesine oturup da pedala bastığımda bu Atina’lıların soğuk karşısındaki dehşetlerini yine fazla ciddiye aldığımı anladım. Biz ki Boğaziçi Üniversitesi’ne kurtlar inerken dersten derse naylon çorapla koştuk. 5 derece bize koyar mı?

Evimizin önünde çok büyük bir park var. Basar giderseniz metro istasyonuna kadar varıyorusunuz. Metroyla iki durak gittim. Thissio durağında indim. Thissio’da trenden inen turistler, sokağa çıkıp başlarını kaldırdıkları an bir AH çekerler. Çünkü çamlık tepenin en üstünde şehrin tanrıçası Atina için inşa edilmiş Parthenon Tapınağı çıkar karşılarına. Bisikleti çamlar arasında sürdüm. Ne kadar güzeldi her şey parlak kış güneşi altında. Motorlu araç trafiğine kapalı bir yol, iki yanında çam ormanları ve sağda solda antik kent, yokuş  benim en sevdiğim kahveye çıkıyor. On dakikalık bir bisiklet yolculuğu. Akıllı i-podumu cebimden çıkardım, audio kitaplarım arasından Lolita’yı seçtim. Humbert Humbert anlatırken ben yeşillerin ve masalarını kuran sanatçıların arasından bisikletle geçtim.

IMG_6196.JPG

Bisitlete binerken veya şehirde yürürken Audio-kitap dinlemek son bir yılda edindiğim bir alışkanlık ve olağanüstü haz veriyor bana. Herkese tavsiye ederim. Yazı erkekse, söz dişidir derler ya… Hakikatten bir kitabı dinlerken onunla başka türlü, daha gizemli, daha sıkı bir bağ kuruluyor. Sanki bilişsel beyni aşıp, doğrudan bilince akıyor. Kitabın öyküsü anıların, rüyaların barındığı yere yerleşiyor.

Little Tree and Books kahvesi cumartesi sabahı kalabalığıyla doluydu. Bisikleti kilitleyip, kendime bir masanın bir ucunda yer buldum. Minicik bir espresso istedim. Bir yarım saat daha Tomris Uyar’a devam ettim.

Mutluluğun ne basit bir şey olduğunu düşündüm.

Ve blog yazmayı ne kadar özlediğimi. Yaratıcılığın insanın tek başına geçirdiği avare zamanlarda geliştiğini hatırladım. (Sadık okur hatırlayacaktır: Bu konuda bir yazı yazmıştım.) Ve bir kaç saatlik avareliğin hayatın zor yanlarına tahammülü ne kadar kolaylaştırdığını…

Tabii bir de siz blog okurlarını ne kadar özlediğimi. (Hâlâ orada mısınız?)

Sonra da bilgisayarımı açtım.

Karşınızdayım.

Mektuplarım sürecek. Siz de bana yazın. (Umarım hâlâ oradasınızdır)

Esen kalın.

Defne.

 

 

Artfulliving – Kahvaltı Sofrası röportajı

artfulliving_roportaj

Kahvaltı Sofrası dördüncü romanınız.  Kitapla ilgili sorulara geçmeden önce bunun nasıl bir his olduğunu sormak istiyorum.

Doğrusu her kitap ayrı bir heyecanla doğuyor. Kurduğum dünyada gezecek okurlar ne hissedecekler?  Benim aylardır (bazen yıllardır) haşır neşir olduğum karakterlerle tanıştıklarında onları sevecekler mi? İç dünyam başka zihinlerde yankı bulacak mı? Bu gibi sorular her romanın sonunda aklıma üşüşüyor. Bu defa farklı olarak stres seviyem daha düşük. Galiba kendime güvenmeye başladım. İlk üçün tedirginliğini üzerimden attım. Hikayenin kendi yolunu ve okurunu bulacağına dair güvenim artmış. Onu fark ettim.

Kahvaltı Sofrası kitabınızda aile sırları teması karşımıza çıkıyor. Bu temayı daha önceki kitaplarınızda da görmüştük. Sizin özel olarak bu konuya ilginizin sebebini öğrenebilir miyiz?

Meraklı bir çocuktum. Esrarengiz öyküleri sever, metruk evlerin bahçelerinde dolanmanın hayalini kurardım. Tek çocuk olarak büyüdüğüm için belki de, bir kulağım daima yetişkinlerin konuşmalarındaydı. Yetişkinler seslerini alçalttılar mı benim kulaklarım dikilirdi. Bütün ailelerin sırlarının bulunduğuna o zamanlarda karar vermiş olmalıyım. Çocuğa anlatılan hikaye ile hakikatin örtüşmediğini de. Akıl hastalıkları, alkolik aile fertleri, cinayet, intihar, gayrimeşru çocuklar, sonradan ortaya çıkan kardeşler, sadece annenin bildiği esas (biyolojik) babalar… Aileler bu tür sırları sadece çocuklarından değil, birbirlerinden de saklar aslında. Ya da şöyle demeliyim: Ağız birliği etmişçesine bu konuda konuşmazlar. Yazar olarak aile veya toplumdaki bu dinamik benim çok ilgimi çekiyor. Gerçek diye bildiğimiz şeyin basit bir yanılsama olduğunu hatırlattığı için belki de. Ortaya çıkan her sırla kimliğimizden geçmişimize kadar hikayemizi yeniden kurabildiğimiz için de.

Sır kavramı hakkında ne düşünüyorsunuz. Bir gün açığa çıkmakla malul müdür her sır sizce?

Sırlar kişiyi kendisi veya öteki ile kuracağı samimiyetten kopartacağı için zehirli şeylerdir aslında. Hakikati bulmaya çalışan kimsenin önüne dikilen engellerdir. Ve kişinin özgürlüğü sırlarını dökmekle başlar bence. Sırlar insanın sırtına yük gibi biner. Yüzleşme ve itiraf cesaret ister. Bu cesareti gösteremeyen insan o yük ile bir ömür yaşayabilir. Sonra o sır onunla mezara gider. Ancak çocukları ve torunları o sırların izini vücutlarında ve zihinlerinde taşımayı sürdürürler. Onlar bir gün merak edip deşerlerse evet, belki ortaya çıkar bir takım sırlar ama hepsi için böyle bir şart bulunduğunu düşünmüyorum. Bir çoğumuz büyükanne ve büyükbabalarımızın hikayesini merak etmeden, gündelik hayatın akışına kaptırmış gidiyoruz kendimizi. Oysa bir ailenin üç kuşağını anlatan bir roman okurken biliyoruz ki dedenin başından geçenler muhakkak torununun kim olduğunu belirleyecektir. Kendi dünyamıza baktığımızda ise bunu göremiyoruz.

Diğer kitaplarınızdan farklı olarak bu kitabınız tek bir günde geçiyor. Bu fikir nasıl gelişti, kurgu sürecinde sizi zorlayan noktalar oldu mu?

Aslında tüm hikaye bir kahvaltı sofrasının etrafında geçsin istiyordum. Sabahın erken saatlerinden itibaren sofraya oturan, kalkan aile fertleri ile gazeteci Burak bir yandan şimdi’nin sahnesinde kahvaltı etsinler diğer yandan biz onların kafalarının içinde gezinelim, iç dünyalarını ve geçmişlerini tanıyalım. Ama yazarlık benim verdiğim kararlarla ilerleyen bir şey değil. Karakterleri sofraya taşımaya çalışırken her biri başka bir hikayeye açıldı. Ben de bıraktım, öyle kalsın. Merkezi istediğim gibi kahvaltı sofrası sahnesi kaldı. Ama günün diğer saatleri de kurguya dahil oldu. Hafızalarda birikmiş pek çok başka kahvaltı sofraları vardı. Bu sayede onlara da yer verebildim.

Kitabın bir diğer ilgi çekici yanı ise, dört farklı anlatıcının ağzından anlatılıyor olması. Anlatıcılara baktığımızda ise hem farklı jenerasyondan hem de kadın ve erkek farklı karakterlerin anlatıcı rolünü üstlendiğini görüyoruz. Birbirinden bu kadar farklı karakterlerin ağzından yazmak nasıl bir deneyimdi sizin için?

Evet, böyle bir şeyi ilk defa denedim. Bu tarz anlatıları ben çok severim. Orhan Pamuk’un Sessiz Evi veya Oya Baydar’ın Erguvan Kapısı benzer yapıya sahip romanlardır. Aynı sofrada oturan dört kişinin o anı algılayışlarındaki farklılığı ortaya dökmek zorlayıcı oldu ama yaratıcılığın sınırlarını zorladığım için beni heyecanlandırdı. Hatta bazı günler, Selin’in bölümü bitse de Sadık’ın gözünden şu sofrayı anlatsam diye sabırsızlandığım da oldu. Zaten çok sabırsız bir insanım yine de bir bölümü tamamlamadan diğerine başlamam. Karakterden sahne çalmayı sevmem.

Büyükada’nın sizin için ne kadar önemli olduğunu artık biliyoruz. Bu kitap da sanki Büyükada’ya bir armağan gibi geldi bana. Siz ne söylemek istersiniz bu konuda?

Evet, ben Büyükada’da büyüdüm. Annem ve teyzem de orada büyüdüler. Organik bir bağım var adayla. Büyükada her kitabıma sızmıştır ama ilk defa Kahvaltı Sofrası’nda başrolü kaptı. Bu açıdan, söylediğiniz de çok doğru: Büyükada’ya bir armağan bu kitap. Öte yandan romantik bir üslupla ada güzellemesi yapmak da istemedim. Bir yabancının gözünden adanın ve adalarının nasıl göründüğünü de anlatmak istedim. Bir de şu var: Büyükada’nın benim için en çarpıcı tarafı köşkleri, bahçeleri, yüksek duvarlar arkasında yaşanan eski moda hayatlarıdır. Bu yüzden de bu defa hikayemiz dış mekanlardan çok Şirin Saka’nın evinin içinde ve bahçesinde geçiyor. Elbette çamlar, iskele, kiliseler, faytonlar ve bisikletler de fonda mevcut ama esas sahnemiz Şirin Saka’nın denize kadar inen bahçesinde bulunan iki katlı taş konağı.

 Kitaplarınız her ne kadar kurgu da olsa toplumsal olayların, cinsiyet rollerinin ve kimi zaman da siyasi yapıların izlerini taşıdığı için çok gerçekçi. Bu noktada sizi besleyen şeyler neler?

Boğaziçi Üniversitesi’nde sosyoloji okudum. Daha sonra aynı bölümde yüksek lisans yaptım. Kıymetli hocalarımdan toplumun gözle görünmeyen unsurlarını “okumayı” öğrendim. Daha sonra sosyolog olarak çalışmayı seçmedim ama bu bilimin bana kattığı zenginliği de yitirmedim. Biz bireydeki toplumu okumayı,  insan ilişkilerindeki toplumsal dinamikleri gözlemlemeyi öğrendik bölümde. Bu pratik yazarlık serüvenimde bana yardımcı oluyor. Beni besleyen başlıca iki şey var: Yaşam ve kendi zihnim. Yaşam derken etrafımda olup biten her şeyi kastediyorum. Siyasi, toplumsal olaylar, sanat ve kültürel etkinlikler, aşklar, öfkeler, ölüm, adaletsiz durumlar, vicdansız insanlar… Yaşam vücudumdan ve etrafımdan akıp giderken zihnimin ona verdiği tepkiyi, algılama çabasını, anlamlandırma telaşını  izliyorum.

Kitabın adı Kahvaltı Sofrası, sizin kahvaltı ile aranız nasıl?

Çok kötü! Kahvaltılık hemen hemen hiçbir şeyi sevmem. Peynir, yumurta, tereyağı, şarküteri ürünleri… Hiçbiriyle aram yoktur. Bu, çocukluğumdan beri böyleydi. Okul yıllarımda annemin zoruyla sabah erken bir kuru ekmek dilimi yer, yanında ıhlamur içerdim. Öğlene kadar da bir daha bir şey yemek ihtiyacı duymazdım. Bu hâlâ böyle devam ediyor. Bir tek kahveye tutkuyla bağlıyım. Bana kahvemi verin, öğlene kadar dokunmayın olur.

Anne-kız ilişkisini ana eksenine alan bir kitap var karşımızda, kitabınızı da aynı zamanda annenize ithaf etmişsiniz. Bu açıdan anneler ve kızlarının ilişkisinin önemi nedir sizin için?

Ha, tam da annemden söz açılmışken! Romanın merkezine ana-kız ilişkisini koydum çünkü bu roman kimliğimizin bize ailemizden geçtiğini öne süren bir roman, anne kimliğin aktarımında başrolü oynar. Bilinçli olmak zorunda değil. Kahvaltı Sofrası’nda genç yaşta dul kalan bir Osmanlı kadını yeniden evlenip kızını eğitim için İstanbul’a yollar. İyi niyetle belki. Ama babasını yitirmiş kız çocuğu bu hareketin iyilik tarafını görecek durumda değildir. O sadece kaybı hisseder. Sonra da o kaybın acısı etrafına bir kabuk örer. Hissetmemek için. Kendi kızı doğduğunda o kabuk onu samimi bir ilişki kurmaktan alıkoyar. Aynı kopukluk acısını, kızı alkol ile uyuşturur. Alkolizm yoluyla o da kendi kızından kopar. Böylece zincirin en başındaki kopukluk kuşaktan kuşağa aktarılır, analarına bir türlü sokulamayan yaralı kız çocukları bir türlü iyileşemez. Annesi ile ilişkisini onaramayan bir kadının diğer insanlarla sağlıklı ilişkiler kurması ise çok zordur. Ana kucağının soğukluğunu nerede ısıtacağını bilemez, sonunda kendi soğur.

Bugün olduğunuz kişiye baktığınızda annenizin bunda nasıl bir etkisi var sizce?

Ben annemin tek çocuğuyum. Hamurumun karılmasında, bugün vardığım yere gelmemde annemin çok büyük rolü vardır. Beni sanatın ve edebiyatın yüceltildiği bir evde büyüttüğü ama kibir yerine eşitliği öğrettiği için ona çok şey borçluyum. Kitabın başında Metin Altıok’un şiirinden bir alıntı var: “Anamın bıraktığı yerden sarıl bana/ Sevgiden caydığım yerde darıl bana.” Bu dizeler Kahvaltı Sofrası’nın karakterlerinin ruhundaki başlıca yırtığı tastamam dile getiriyor. Herkes anasının bıraktığı yerden ona sarılacak birini arıyor. Benim annemse beni sarmayı hiç bırakmadı. Gençken bunalırdım, ona çıkışırdım. Şimdi ise desteğinden öyle memnunum ki! Beni sarmayı hiç bırakmadığı için ben başka kucaklar aramadım, kendine yeten bir bireye evrilebildim.

Son olarak kitabın kapağına değinmek istiyorum. Kitap kapağındaki fotoğrafın Büyükadalı ressam Tiraje Dikmen’e ait olduğunu biliyorum. Bu seçimin sebebi neydi, sizde özel bir yeri var mıdır Tiraje Dikmen’in?

Demin de söylediğim gibi Büyükada’da büyüdüm. Dedem Macit Gökberk ile nenem Zahide Gökberk’in evinde.Nenem her akşam, sanat ve edebiyat çevresinden dostlarını misafir ederdi. Muazzam çay sofralarında Firuzan ve Meral Ataç gibi yazarları ağırlardı. Tiraje Dikmen de evimize sık sık gelirdi. Komşumuzdu. Bahçesine girmeme izin verirdi. Evin çalışanlarının kızları en iyi arkadaşlarımdı. İkisi de zehir gibi kızlardı. Tiraje Hanım onları okuttu, Boğaziçi Üniversitesi’ni beraber bitirdik. Evin bahçesi denize kadar inerdi. Önünde kendi iskelesi vardı. Bahçenin köşesini bucağını karış karış bilmeme rağmen evin içine girmemize izin yoktu. Uzaktan bakar, iç çekerdim. Bu sayede hayal gücüm gelişti. Çok sonra, üniversitede bir araştırma yaparken Tiraje Hanım ile mülakat yapmak üzere bir kış günü evin içine girdim. Bu defa muazzam çay sofrası benim için kurulmuştu. Nasıl mest olduğumu tahmin ediniz! Ne zaman adada geçen bir hikaye yazmaya kalkışsam o ev gözümde canlanır. Kahvaltı Sofrası’nı yazarken hayal gücümü serbest bıraktım, o evin bahçesinde, mutfağında, odalarında gezinsin… O ev yıllarca benim hayalimde bir hayalet gibi dolandı, şimdi okurların dünyasında da yaşasın.