Korona Günlerinde ATEŞ

img_0233
Omuzları bırakın. Foto: Rebekka Haas

Bizim balkondan sizinkine selam olsun!

Şimdi siz sanıyorsunuz ki bizim burada sokaklar bomboş. Sokağa çıkma yasağı ilan edildi ya… Hayır, aksine. Bizim şu karşı kaldırım hiç böyle kalabalık olmamıştı. Koşanlar, bebek gezdirenler, bisiklete binenler. Aileler, çiftler. Görmeyin yani! Evden çıkmak için bir numaraya bir mesaj gönderiyorsun. Kodlar var. Doktor için 1, eczane için 2, bakkal manav için 3, spor için 4, köpek gezdirmek için 5 gibi. Adresini ve adını da yazıyorsun, sana bir onay mesajı geliyor. Sonra o mesajı çantaya, kendini de sokağa atabilirsin ki milletin durumu da bu benim gördüğüm. Hava da nasıl güzel. Kuşlar cıvıl cıvıl. Erikler, bademler, kirazlar çiçeklendi. Dünkü mektubuma iliştirdiğim fotoğrafta da bizim balkonun önündeki kiraz ağacı vardı.

Kokia dün gece hiç uyumadı. Avrupa’da Pazar günü yaz saati uygulamasına geçildi. Türkiye’deki dostlar ile aynı zaman dilimine geldik. Bir saat ne değiştirir demeyin, bizim zaten tepetaklak olmaya pek müsait kırılgan korona/yüksek ateş rutinimizi iyice dağıttı. Kokia 4’e kadar uyuyamadı. Ben de yanında. Sağa çevir, sola çevir, otur, olmadı, yatır, aşağı çek, çok oldu, yukarı it derken ikimiz de uyku yüzü görmedik. Nihayet sabaha karşı 4’de salona geçip, yemek masasına koyduğumuz bir yastığa başını dayayarak uyumayı başardı. Yüksek ateş, MS hastalarının sinir sisteminde yeni hatları da yakabiliyor. Umarım ellerini, kollarını etkilememiştir bu durum ve iyileşince eski kısıtlı gücüne kavuşur.

Ateşten söz açılmışken ateş elementi ile ilgili bir kaç şey söyleyeyim. Sonra yemek ve yoga konularına da kısaca değineceğim. Sormuşsunuz.

Hatha Yoga gökcisimleri ve evreni oluşturan elementlerin insana etkisini araştırır. Kadim çağlardan günümüze erişen asana, pranayama ve meditasyon çalışmaları elementlerin düzenlenmesini hedefler. Bir elementin fazlası varsa (örnek suyun fazlası nem olur, insanı fiziken ve zihnen ağırlaştırır) ondan arınmanın yolu asanalardan geçer. Nefes havadır, agni ateştir, ses uzaydır vs. Nefesin belirlediği ritim ile yapılan asanalar toprak, su, ateş, hava ve uzay elementlerini harekete geçirir. Bu elementler içinde ateş, yani agni, ince bağırsakta bulunur. Ellerin ve ayakların ısınmasını sağlar, gözlere ve tene ışıltı verir, besinlerin ve bilgilerin sindirilmesini sağlar. Gereğinden fazla besin ve gereğinden fazla bilgi agniyi boşa harcar, bitirir.

Ateşi keşfettiğinden beri insanevladı ateş tarafından büyülenmiştir. İnsanlık, asırlar boyunca ateşin karşısına geçip sosyalleşmiş, ateşin karşısında ateşle beraber yaratmıştır. Umarım sizler de  hayatında en az bir defa kalabalık bir grupla ateş etrafında oturup öyküler anlatmış, müzik çalmışsınızdır. Eğer öyleyse, siz de takdir edersiniz ki bunlar anılarımız içinde en özel olanlardır. Benim için öyledir. Özellike yıldızlı gecelerde geçenler.

Ateş, memeli hayvanları kendine çeker. Yoga yaparken karşımda yaktığım mum, yoganın kendisi kadar (belki daha çok) bizim kedileri büyüler. Ateş, insanın yaratıcılığı körükler. Ateş elementi göze bağlıdır. Göz etrafında şekiller görür. Şekilleri ateş oluşturur. Herhangi bir maddeyi ateşe tutarsanız o maddenin formu değişir, A iken B olur.

İnsanlar her akşam ateşe bakarak günü bitirmek arzusu duyarlar. Çünkü gözleri önünde değişen formlara bakmaya ihtiyaçları vardır. Değişen şekillere bakarken zihin boşalır. Fikri sabitin iğnesi takıldığı yeri atlar, plak yeniden dönmeye başlar. Bu zihin boşaltma işlevi için insanın gözü ateşi arar. Ateş olmayan yerde, değişen formların başka kaynaklarına kayar. Mesela televizyon. Mesela bilgisayar ekranı. Mesela akıllı telefon. İnstagram, youtube, facebook. Ekrana bağımlılığımız işte buradan gelir. Ateş yoksa ekrana bakalım.

Burada sorun nedir? Bakalım. Evet. Ateş yoksa ekrana bakalım.

Burada sorun şu: Ateş insanda yaratıcı gücü körükler ve Dr Svoboda’nın tabiriyle ateş, insan ile beraber yaratırken, ekran sadece sonsuz sayıda formları arka arka sunar. (Fire co-creates, screen delivers)  Ekran da bizi tıpkı ateş gibi ipnotize eder ama ekran karşısında aklımıza parlak fikirler gelmez. Bir öykü için esin düşmez. Bir müzik parçasının notaları zihnin derininden bir yerden çalmaya başlamaz. Ateş bizi birbirimize, toprak anaya ve ulu güçlere bağlarken, ekran bizi tüm bunlardan kopartır. Kopartmasının sebebi de bizden bir şey beklemeden durmadan bize bir şeyler sunabiliyor olmasıdır. Biz çocukken televizyona aptal kutusu denirdi ve bir tv bağımlısı olarak bu benim çok gücüme giderdi. Ama doğruydu.

Bugün çocukları ekranlardan koparmanın bu kadar zor olmasının sebebi işte bu genetik olarak türümüze işlemiş, sürekli değişen, devinen formlara bakma ihtiyacımız. Prometeus ateşi tanrılardan çalıp insanlara getirdiği için cezanlandırılır. Çünkü bundan böyle insan da ateş ile beraber yaratabilecektir. Ateş yaratıcılıktır. Evinizde şömine varsa sık sık yakın. Çoluk çocuk karşısına geçin. İnsan toplulukları ateş başında evrilmiş, ateş başında incelmiş, “insan” olmuştur. Ateşi unutmayın. Bir kaç mum yakıp ailecek karşısında 20 dakika bile geçirmeniz, ne bileyim akşam yemeğini mum ışığıda yemeniz, yatmadan önce sevgilinizde mum ışığında iki laf etmeniz hayatınızda hiç ummadığınız değişiklikler yapabilir!

Prometeus’un çektiği cefayı boşa çıkartmayalım. Bize ateşi getirmek için her sabah ciğerinden bir parçanın  atmacalara yem olmasına katlandı. Prometeus’un anısına saygı duyalım ve ekranların mavi ışığıyla agniyi öldürmeyelim.

Gelelim yogaya.

Biz hocalarla eğitimlere gittiğimizde hocalar bize der ki, dışarılarda koşturmayın, bu kurs süresince evlerinizde oturun, dinlenin. Ama kurslar güzel şehirlerde olur. Budapeşte, Viyana, Paris, Berkeley… Duramazsın. Durdum sanırdım. Bir parka giderim, sonra evde dinlenirim dersin. Bir kahvede iki saat oturayım, ondan sonra yatarım dersin. Şimdi, ev inzivamın 21. gününde HİÇ BİR YERE gitmemenin vücudumdaki etkisini hayretle izliyorum. Vücudum yumuşacık. Kasıklar, sakrum, kuyruk sokumu açılmış, nefes mükemmel akıyor, bandalar şıkır şıkır. Güç desen boğa gibi. Nasıl olur, bir günde toplasan 100 adım attığım hayatımda bu vücut. Üstelik, hatırlatayım her gün defalarca benden 10 kg fazla olan bir insanı kaldırıyorum, taşıyorum. Gerçi o ağrılar var ama onlar yüzey ağrısı. Bir iki ısınma hareketiyle geçiyor. Daha derinde kapıların, dokuların, eklemlerin açıldığını, Prana’nın açılan boşluğa aktığını, nefesin yavaşladığını, zihnin sakinleştiğini duyuyorum. Demek sahiden hiç ama hiç evden çıkmamak lazımmış.

Yogamız nasıl olmalı? Hangi seriyi yapalım? İKinci prelütü öğreniyorduk, şimdi onu yapalım mı, yapmayalım mı? Bu işin bir reçetesi yok. Ama şöyle bir ölçü tutturabilirsiniz: Nefesinizi kısaltan, sizi soluk soluğa bırakan hareketleri serinize dahil etmeyin. Diyelim ki 2. Prelütü yapıyorsunuz ama sarpastana sizi soluk soluğa bırakıyor, veya At Parantezi adı altında öğrettiğim seride nefesiniz hızlanıyor, o zaman oraları atlayın. Bu aralar yoganın abhava özelliğinin iyice altının çizilmesi gerek. Abhava heyecansız demek. Duygusallaşmadan. Serinkanlı bir çalışma. İleri seviye Shadow yoga öğrencileri siz bile, baktınız mayurasana, hanuman, samakonasana, atikrantam gibi hareketler abhavanızı alıp götürüyor, atlayın onları. Herkes sakin olsun. Fazladan vata üretmesin. Uzun oturuşlar, asanaları uzun (8 ila 16 nefes) tutmalar, uzun öne katlanmalar, uzun laya(hazım/soğurma) oturuşları, şavasanana veya bacakları duvara kaldırarak bitiriş iyi olur.

Bir diğer ölçü de omuzların hareketine bakın, herhangi bir asanayı kollarınızdan, omuzlarınızdan çekerek yapıyorsanız o kesin olarak zihinde heyecan, nefeste kısalma yaratır. Kollarımdan çekmediğimde nerede duruyorsam orada durayım. Kollarınızı bırakın, onlar yoga sırasında çalışmasın. Omuz zihinle bağlıdır. Omuzdan güç alınca agresifleşir yoga çalışması. Karından güç alın, omuzları bırakın. Ahimsayı hatırlayın. Kendinizi incitmeyin.

Yemek konusuna da gelecektim ama kaynanam geldi ve yemek hazır dedi.

O da yarına kalsın.

Hoşçakalın!

 

 

 

Korona Günlerinde Gerçeğin Tatbiki

IMG_7809
Sokağa Çıkma, Balkona Çık!

Herkese merhaba!

Hemen yazayım. Kokia çok daha iyi. Dualarınız, şifa dilekleriniz, sevginiz evimize ulaştı ve bu sabah uyandığında ateşi 36,5’a düşmüştü. Gün boyunca da bir daha yükselmedi. Şükürler olsun yüce Tanrı’ya ve siz dostlara. Benden size tavsiye hastanız varsa veya hasta olan siz iseniz bunu saklamayın. Bizim kültürde, neden bilmem, hastalık saklanır. Aman kimseye söyleme denir. Sırların, yüklerin, suskunlukların zaten insanı hasta ettiğini biliyoruz, bir de hastalığın kendisini saklamanın alemi ne? Sevgi gibi ilaç var mı? Sevdiğimiz birinin hastalandığını duyunca, dünkü yazıda bahsettiğim tüm o geçici halleri; kinleri, güceniklikleri, hasetkeri, haksızlıkları, utançları bir kenara koyup o kişiye koşmuyor muyuz? Sevgi iyileştirir. Bu bilgi DNA’mızda mı, karmamızda mı bilmiyorum ama bir yerimize işli. Kesin bilgi.

Herkese sevgi dolu mesajları, duaları, mektupları, sesleri, canları için çok teşekkür ediyoruz.

Bu hastalık araya girmeden önce size, Dr. Robert Svoboda’nın kursundan biraz daha bahsetmek istiyordum. Bu kursa şimdi bana yıllar öncesinde gibi gelen beş hafta önce bir cumartesi gecesi başladık. Sevgili bir öğrencimin annesinin cenazesinden dönmüştük. Cenazede bol bol sarılışmıştık. El ele tutuşmuştuk. İyi ki de sarılışmışız, meğer sonmuş topluca bir alanda bulunup da sarılıp ağlamalar. Ayça annesini öte alemlere yolcu ederken yanında durmuştuk. (Benim yıllar önce kendime verdiğim bir söz vardır: gidebildiğim tüm cenazelere ve düğünlere giderim. Cenaze yakını ve düğün sahibi için orada olan her bir insanın ne kadar önemli ve özel olduğunu ben bizzat yaşadım, biliyorum.)

Sonra yine sevgili öğrencilerimden Fatma’yla bizim eve geldik. Öğleden sonra dersimiz vardı. Benim evde dinlenirken Fatma, Dr. Svoboda’nın  “Practicing Reality: Incinerating Your Limitations” (Gerçeğin Tatbiki: Sınırları Yakıp Kül Etmek) adlı kursuna kaydolduğunu söyledi. Kurs 5 hafta boyunca her cumartesi gecesi, Türkiye saatiyle geceyarısı 12:30-02:30 arası Zoom’da bir sınıfta veriliyordu. Dikkatinizi çekerim Zoom o zamanlar bildiğimiz bir mecra değildi. Şimdiki gibi yol geçen hanı olmamıştı. Ay, o saate kadar nasıl dayanırsın dedim Fatma’ya. Kayıtlardan daha sonra da dersler dinlenebilirmiş. Neyse Fatma gitti, stüdyoya çıktı, hazırlanmaya. Ben kanepeye uzandım. Ders öncesi inzivama çekildim. Gözlerimi kapattım. Beynimin derinliklerinden incecik bir sinyal geldi. Ciiik. Kalkıp şu kursun ayrıntılarına baksana. Bırak şimdi. Kurs manyağı şey. Bir şey öğrenme açlığını evdeki okunmamış kitaplarla gider sen. Ciiik. Bir baksana ya. Nasıl bir şeymiş. Neler öğreneceklermiş. Yatıyorum şimdi. Svoboda’nın Agora kitabı var. Üç cilt. Prakriti kitabı var. Hiç birini bitirmedin. Sen haftada iki saat onları oku önce. Hadi canım.

Bu mücadele içeride sürüyor. Trik trak trik trak saat ilerliyor. Dersim başlayacak. Üç saatlik ders. Sabah da vermişim üç saat ders. Arada Erenköy’e geçtik, metrobüs, dönüşte iki katlı otobüs (hey gidi günler, cenazelerde sarıldığımız, otobsülerde tıkış tıkış bir bütün olduğumuz!) Bir gatikacık (24 dakika) uyumak istiyorum.  Sonraki sahne, kanepede oturuyorum. Kucağımda bilgisayar açık. 500 dolar mı kurs? (ah, paranın hiç eksilmeden bize akacağından emin olduğumuz o güzel günler!) Pazarlık bile etmeyeceğim. Bir hoca bilgiye ne paha biçtiyse onu ödemeliyim ilkesiyle, tıkır tıkır kredi kartı numarası girildi ve dink! Kursumuza hoş geldiniz! Akşama Zoom filanca odada görüşmeş üzere. Om Namo!

Birden başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Sen ne yaptın kadın? Ciiiiik beni ipnotize etmiş olmalıydı. Ben ne yaptım? Defne, sen ne yaptın? Senin vaktin mi var? Senin hard diskte yerin mi var yeni bilgiye? Ziyan edecek 500 doların mı var? Ya hocalar? Hocalarından izin aldın mı? (En çok bu noktada fenalaştım.) Başka bir hocanın vidyası (bilgisi) altına gireceksin. Sadakatsizlik sayılır mı? Dr Svoboda ile Emma ve Shandor hoca çok iyi dostlar, beraber çalışmalar yapıyorlar ama yine de, bize hep dedikleri Ayurveda başkadır, Yoga başkadır. Aynı kavramları kullansalar da biri hayat bilgisidir, diğeri bu fiziksel varoluğun ötesini incelediği için ölüm bilgisi. Yürek çırpıntıları içinde hocalara yazdım. Uygun görmezlerse paramı geri isteyecektim.

Pişmanlığın gri pembe bulutuyla sarılı bir biçimde dersime çıktım. Ders sırasında bulut dağıldı. Aşağı, evime döndüğümde, hocalardan onay da gelmişti. İyi etmişsin, diyorlardı.

Ve şimdi, ateşli yatak döşek kocamın yanından katıldığım son dersin akabinde şunu söyleyebilirim: Hayatımda attığım en İYİ adımlardan biriydi. Bitersen saadetten ağlıyordum. (Ki son ders Saadet Kozası olarak türkçeleştireceğim Ananmaya Koşa’ya adanmıştı.) Dr Svoboda çocukluğumdan beri merak ettiğim tüm soruların yanıtlarını vermekle kalmadı, o uzaklardaki Cumartesinin hemen sonra patlak verip de hayatımızın altını üstüne getiren Korona günlerine, karantinaya  gezegenlerin içinde bulunduğumuz zamana etkisine ışık tuttu, sakinleşmemi ve olup bitenleri bir perspektife oturtmamı sağladı. Vidya (bilgi) Dr Svoboda’dan aktı. Elektrik akımı gibiydi, gördüm. Bu zeki, öğrenmeye aşkla bağlı insanı seçmişti Vidya ve oradan bize nehir gibi çağladı.

Uzun zamandır ruhum böylesine beslenmemişti. Fatma’ya teşekkür ediyorum ve tabi ki Dr Robert Svoboda’ya.

Diyeceğim şu, sevgili dostlar: İçinizdeki minik ciiik’i dinleyin. Özellikle de uyku ile uyanıklık arasında ciiiklliyorsa, oradan mutlaka hayrınıza bir şey çıkacaktır. Onu susturmaya çalışan zihnin sesi, alışkanlıkların, her zamanki sen’in sesini kaale almayın. Geleceğin ne getireğini biz bilmiyoruz, o ince ciiiiik çoğunlukla biliyor. Ciiik’leri takip ettiğimiz zaman evren ihtiyacımız olan şeyleri sağdan soldan toplayıp önümüze yığıyor. Yolumuz açacak kişileri karşımıza çıkartıyor. Tesadüfün bu kadarına pes doğrusu dedirtiyor. Baştan param yok, vaktim yok, halim yok, yok, yok dememeli. Önce suya atlamalı, sonra yüzmeli. Şahsi sınırlarımızı yakıp kül etmenin yolu ateşe atlamaktan geçiyor. Gerçeğin tatbiki de, hayatı kontrol edeceğim korkusuyla kısıldığımız köşede değil, aman ne olacaksa varsın olsun, batacaksak batalım, çıkacaksak çıkalım artık dediğimiz noktada başlıyor.

Bu kursta öğrendiğim (hatırladığım diyeyim) en kıymetli bilgilerden biri buydu.

Bir de şu:

Bir merkeziniz olsun. O merkez mümkünse insan türüne katkı sağlayacak bir edim içersin. Mümkünse doğduğunuz toprağa (oranın insanlarına, atalarınıza) bir şeyler katsın. Hayatı o merkez etrafında düzenleyin. Günlük rutininiz merkezin etrafına dizilsin. Çabayı bu yönde sarfedin. Pek çok sorunun yanıtı gelecektir.

Önümüzdeki günlerde bu kursta öğrendiğim ve beni çok etkileyen bilgileri Vidya benden akmayı seçtiği takdirde aktaracağım.

Kalın sağlıcakla…

Defne.

Bu yazının parçası da eski dost Aylin Aslım’dan gelsin.

(Yazarken dinlediğim bu değildi ama sonra dilime takıldı)

 

Korona Günlerinde Ölüm üzerine

fullsizeoutput_11f8
Foto: Kokia Sparis

Gökteki yıldızların durumu iyice mi vahimleşti nedir, bizim burada durumlar büsbütün karardı.

Bey hastalandı. İki akşam önce gece diş ağrısıyla başlayan bir ateş tüm vücudunu sardı. İki gecedir hiç uyumadık. Sabah zar zor kalktı ama başını bile dik tutamıyordu, tekrar yatırdık. MS hastası olduğu için bedeninin yüzde 95’ini zaten kullanamıyor. Ateşlenince bir de hepten kaskatı kesiliyor, dizi kilitleniyor, parmakları içine kıvrılıp pençe oluyor, yatsa sağdan sola dönemiyor, otursa gövdesini, başını taşıyamıyor, dengesini kaybedip tekerlekli sandalyenin üzerinde oturduğu yerden yana devriliyor. Tuvalet, su içirmek, ilaç yutturmak, yemek yedirmek meşakatli işlere dönüşüyor. İyi ki annesi de bizde kalıyor da, beraber bakıyoruz, bacakların bir ucundan ben, omuzlardan o tutuyor, kaldırıp oturtuyoruz, yatırıyoruz. Zor günler.

Dün sabah ateşli uyanınca sizin gibi biz de korona mı diye telaşa kapıldık. Ama düşmeyen ateş haricinde COVD19 semptomları göstermiyor. Boğazı ağrımıyor, nefes darlığı çekmiyor, burnu bile akmıyor. Biz de hastaneye koşmadık. Zaten koronanın ateş sınırı 38,2ymiş. Bu sabah uyandığımızda Kokia’nın ateşi 38,4’e fırlamıştı gerçi ama hemen sonra indi. Bizim ikimizin de sağlıklı günlerde ateşimiz 35,5 derece civarında seyrediyor. Ben de ateşim 37dereceye çıksa, yatak döşek olurum. Hiç ayakta geçiremem ateşli hastalıkları. Ama muhtemelen pek çoğunuz, normal ateşinizin 2-3 derece üstündeki ateşle faaliyet gösterebiliyorsunuzdur. Bir çok tanıdığım 38 ateşle sokağa çıkar, yürür, ders verir. Ben 38 ateşle sadece sanrılar görürüm. Kokia da o durumda şimdi. Yatırdık. Gözlerini yumdu, kalas gibi uzandığı yerde sızdı.

Lütfen dualarınızı üzerimizden eksik etmeyin.

Biraz önce Kokia’nın başında otururken Rober Koptaş’ın yazısını okudum. Facebook’ta da paylaştım, o zaman da söyledim: Ülkenin kederini, kaderini kayıplarını, ruhunu  sağlam ve çok dokunaklı bir biçimde gözler önüne seren bir yazı. Buraya bağlantısını koyuyorum. Lütfen okuyun, okutun.

Yıllardır, romanlarımda ve edebiyat dışı kitaplarımda, yazılarımda tutulmamış yasların, dökülmemiş yaşların sonraki kuşaklarda nasıl bir çaresizlik, kopukluk ve delilik olarak ortaya çıktığını anlatmaya çalıştım. Bu yazı da tam bu noktaya değiniyor.

“Öteki türlüsü, kuşaklar boyunca bizi huzursuz edecek, kuşaktan kuşağa aktarılacak, yarın bizi, öbür gün çocuklarımızı, daha öbür gün onların çocuklarını, onları çıldırtanın ne olduğunu bir türlü bilemedikleri çaresizliklere sürükleyecek bir delilik hali olacak.”

Bütün gün sayılar duyuyoruz. Türkiye’de kaç kişi ölmüş? Yunanistan’da? İtalya Çin’i geçmiş. ABD İtalya’yı da geçecekmiş. Her bir sayı bir can. (Çin büyükelçisinin konuşmasını çok şansa, İstanbul’da bindiğim bir  takside duymuştum. Onlar sayı değil can, demişti mükemmel Türkçesiyle) Her bir canın etrafına yayılmış, sevdikleri var. Aİlesi, dostları. Her birimiz bu evrende eşsiz ve çok kıymetli bir yer tutuyoruz. Birimiz kayıp gittiğinde onun yerinde doldurulamaz bir boşluk oluşuyor. Bir yakınını kaybetmiş herkes bu duyguyu bilir: Babamın ölerek hayatımda boşalltığı yeri kimse dolduramaz. Babam diye söylemiyorum. Büyük halam Saadet’in, nenemin, dedemin, kazalarda ölen Murat isimli iki arkadaşımın, intihar eden bir dostum ile bir eski sevgilimin yerini de başka dostlar, sevgililer, aşklar, akrabalar tutamaz. Herkes bu evrende biricik ve eşsiz bir yer işgal eder. O yeri terk-i diyar ettiğinde, o yer artık dolmaz. Boşluğa alışılır mutlaka. Çekilmiş bir dişin boşluğuna alışıldığı gibi, ama o yer dolmaz. Dolamaz. Çünkü o yer sadece bir kişiye aittir. (Bu yüzden derler ki bir kaç aylıkken ölen bebeklerin hemen sonrasında doğan ikinci bebekler kendi hayatlarını yaşıyor gibi hissedemezlermiş hiç. Yası tutulmamış bir kaybı yamamak için aileye gelmişiz hissinden kurtulamazlarmış.)

YAnımda kaskatı yatan eşime bakarken ya şimdi ölürse diye düşünüyorum. Bu düşünce bana yabancı değil. Hasta bir insanla beraber yaşadığınızda, ölüm sık sık mevzu bahis olur. Onu bakıcımızla bırakıp İstanbul’a derslerimi vermeye gittiğimde düşünmeden edemem: Ya bu kadın, banyoya sokarken bizim Bey’i düşürürse, başını çarparsa, ölürse? Ya bu kadar hareketsiz bir vücutta bu kalp artık dayanamayacağım der ve durursa? Ya bu, bir başkasına vız gelecek ateş iç organlarını harab eder bitirirse? Ölümü aramızda sık sık konuşuruz. Eşlerden birisi diğerinin ölümünü görecektir. Bunu kavramak çok zor da olsa, bu gerçektir. Kim kiminkini görecek acaba diye konuşuruz. Olasılık hesapları mantığımızın almadığı bir düzende  çalıştığına göre bu sorunun yanıtını asla bilemeyiz.

Ancak şunu biliyorum: İnsan yakınlarının ve kendinin ölümünü sık sık düşünmeli. Ölümsüz olduğumuza dair duyduğumuz tuhaf inanç, yanılsama, kibirli, kavgacı ve kıymet bilmez tarafımızı keskinleştiriyor. Kişisel, egosal sebeplerden, ben haklıydım, o haksızdı vs gibi petite kavgalardan arası açılan dostların, bir tanesinin ölüme yaklaşması anında nasıl da gerçeği kavradıklarını unutmayın. Gerçek sevgidir. Bunu, Atina Günlükleri’ne başladığımda yazmıştım. Yoganın bizim hoca tarafından verilen tanımında, yoga ruhu ruh olmayan her şeyden ayıklamaktır, denir. Hınçlar, kinler, gücenmeler, onlara tutunmazsanız gelir, giderler. Sevgi, ona tutunmazsanız bile kalır, onu fark edeceğiniz günü bekler.

Tüm kayıplarımın yasını doya doya çekmek isterim. İntihar eden eski sevgilimin cenazesine gitmedim diye bugün hâlâ dövünürüm. O yüzden midir nedir, bir türlü vedalaşamadım. Onunla ilgili bir şeyler yapmalı, belki bir öykü yazmalı, yazıya bir anıt dikmeliyim diye düşünür dururum. Oysa pek kimsenin bildiği bir sevgilim bile değilldi. Babamın cenazesine yetişmek benim için çok önemliydi. Tüm ritüelleri sonuna kadar yerine getirmek için takıntılı bir çaba sarfettiğimi biliyorum. Yine Rober Koptaş’ın yazısından bir alıntı yapacak olursam” “Buralarda da, başka yerlerde de, insan evladı ölümü en çok ritüellerle idrak eder. Bizimkiler kilisede kahve içip helva yer mesela. Sizler evlerde, sanki o an tek ihtiyaç yemekmiş gibi konu komşu, hısım akraba çorbaya kaşık sallarsınız. Ölüler gömülür, gözyaşları dökülür ve hayat sürer gider.”

Bugün korona virüsünün aldığı canların arkasından cenaze töreni yapılmıyor ve yakınlarına yas tutma hakkı tanınmıyorsa, evet Saroyan’ın dediği gibi “Birileri yazmalı. hakkında bir şey yazılmadan kimse bu dünyadan göçüp gitmemeli.” Ben de bu minicik bloğumda yazarak ve birilerini belki de uyandırarak tarihten silinen, adları bilinmeden gömülen insanların hikayesinin, insanlığa geri kazandırılmasına katkıda bulunurum.

Bugünkü yazıyı yine Koptaş’la bitiriyorum:

“…neticede biz de insanlığın bir parçasıyız, benzer dertlere benzer dermanlar aramak muradındayız. Ölülerimizi gömmek, başlarında iki damla gözyaşı dökmek, onları hak ettikleri şekilde anmak da dermanın kendisi.”

Yarın yine yazarım….

Ben yazarken şunu dinledim, siz de okurken dinleyebilirsiniz.

 

 

 

 

Korona Günlerinde Yoga

Okurken dinlemek isterseniz:

Herkese merhaba,

PAZARTESİ sabah 6’da Atina’ya sokağa çıkma yasağı geldi. Bizim bir yere çıktığımız yoktu zaten ama yasağı görünce bir koşu gittim, balkonda duran çöpü sokaktaki konteynıra attım. O arada mahallemizde bir iki dakika yürüdüm. Serin bir kış gecesiydi. Rüzgar, ağaçların yaprakları arasından hışırdayarak geçiyordu. Bizimki yeşil bir mahalle. Hem büyük parkın kıyısında, hem de her apartmanın önünde, bir kaç ağacın gölgesine konmuş banklardan oluşan mini parklar var. Banka oturmuyoruz tabii. O eskidendi. Ellerimizi cebimizden çıkartmıyoruz. Eve girmeden çıkan pabuçlar doğrudan balkona gidiyor, kıyafetler çamaşır makinesine. Eve girmek bu denli meşakkatli bir işe dönüşünce, insanın dışarı çıkmaması belki de daha iyi. Bu çöpü çıkarma gezisini saymazsak tüm haftasonu ve pazartesi ve salı evde oturduk. Hava soğudu. Balkona bir iki dakika çıkıp geri giriyorum. Kaynanamı da bizim eve taşıdık. Tek başına kalmasın. Binasında kimse kalmamış zaten. En üst katta bir başına yaşayamazdı. Gelir gelmez evin altını üstüne getirip bir temizlik yaptı. Kendini bu işe o kadar kaptırdı ki istirahatı bir kaç gün sürdü. Nihayet bugün, kanı pirelendi, ben bir evime kadar gideyim, buzlukta balık vardı, onu getireyim demeye başladı. Koltuğuna oturttuk tekrar.

Bugün ilkbahar Navratti’si başladı. Navratti dokuz gece demek. Önümüzdeki 9 gece, 10 gün boyunca gezegen mevsim değiştirecek. Toprak anaya yüz sürmek, hürmet etmek için bir biz aman. Az yemek, içe dönmek, dönüşümü müdahale etmeden izlemek için de. Pek çok kültürde bu mevsim geçişleri vücudu ve zihni arındırma pratikleriyle geçer. Yunanistan’da mesela, biz şu anda Büyük Perhiz’in 40 günü içindeyiz. Bu süre zarfında et, balık, tavuk, yumurta ve sütlü mamul yenmiyor, içilmiyor. Navratti süresince de tahıl tüketimine ara veren topluluklar var Hindistan’da. Siz de vücudu toksinlerinden ve zihni de alışkanlığından arındırmak isterseniz önümüzdeki 9 günü bu çalışmaya adayabilirsiniz.

Karantinanın başladığı ilk günlerde -sanırım geçen hafta oluyor, her ne kadar bana aylar öncesi gibi gelse de!- ben de çoğunluk gibi online buluşmaların büyüsüne kapıldım. Türkiye’deki yoga öğrencilerimle buluştum. Üç ayrı sınıfım var. Onlarla kısa yoga çalışmaları da yaptık. Sonra bir yorgunluk çöktü bana. İstanbul’da, İzmir’de bir aynı günün içinde saatlerce ders verdiğim, saatlerce konuşup hareket gösterdiğim günlerde bile hissetmediğim bir yorgunluktu. Sanki ekranda bir kara delik açılmıştı ve enerjimi sonsuz bir vakumla çekiyordu. Normalde, fiziksel açıdan çok yorulduğum derslerde bile yaptığım işin tatmini ve öğrenciden bana dönen enerjinin gücüyle kendimi dinç hissederim. Ne oldu, acaba hastalanıyor muyum diye düşünürken hocamızdan bir mektup düştü posta kutuma. Her zamanki gibi hocamın sözleri bulutları dağıtan rüzgar oldu. Gerçeği olduğu gibi gördüm.

Karantina, içeride kalmayı gerektiren bir inziva hali. Bir yandan salgını yavaşlatalım diye evet  ama bir yandan da ola ki virüsü kaptıysak evde dinlenip, bağışıklığımızı güçlendirelim diye karantinadayız. Güçlü bir bağışıklık sistemi COVID19’u öldürebiliyor. (Aşağıya bir video ekliyorum. Orada da gayet açık ve net bir biçimde anlatılmış.)

Bağışıklık sisteminin yuvası bağırsakta. İnce bağırsak Agni’nin de yuvası. Agni besinlerin özlerini kana karıştıran, gözümüze ışık, tenimize ışıltı, elimize, ayağımıza ısı veren iç ateşin yogadaki adı. Agni iyi yanmadığı zaman yüzümü soluyor. Bağışıklık sistemi, bir virüs, bakteri ya da mikrop ile savaşırken agni tüm gücünü bu savaşa veriyor. O yüzden hastalık sırasında az yemek yenir. Alman anneler ateşlenen çocuklarına sudan başka bir şey vermezler. Agni bir de sindirimle uğraşmayın, kuvvetleri dağılmasın. Hayvanlar bunu bizden iyi bilir; ateş yükselince yemeğin yanından bile geçmezler.

Online olsun olmasın tüm dersler, konuşmalar, toplantılar agniyi dışarı taşıyan eylemler. Yanıp bitiyor, tükeniyoruz. Dışa rotasyonların  içe rotasyonla dengelenmesi gibi dışa dönük eylemlerimizin de eve dönüp, sessizlik içinde (veya uykuyla) beslenmesi gerekiyor. Karantina döneminde ise elimizdeki tüm agniyi içeride tutmalıyız. Dışarıda harcayacak bir gıdım bile ateşimiz yok. Çünkü hastalık dışarıda kol geziyor ve yaşımız ne olursa olsun hepimiz bu hastalığın bıçağının sırtında geziniyoruz. Dünya nüfusunun en az yüzde 60’ının Covid19 virüsünü kapacağı hesaplanıyor. Her iki kişiden biri garanti yani. Sen değilsen ben. Ben değilsem o. Dikkatimizi, ne  yapsak da virüsü kapmasak’a  değil, onunla nasıl mücadele edeceğimize çevirmeliyiz. Şöyle diyeyim: Kafayı virüsü kapmamaya ya da bulaştırmamaya değil, ateşi harlamaya takmalıyız. İlla ki bir şeye takacaksak. Daha iyisi kafayı bir şeye takmamak.

Online dersleri iptal ettim.

IMG_1475

Yoga konusuna gelince. Bu günlerde yapacağınız yoga sakin olmalı. Uzun oturuşlar. İçe dönüşler. Dikkatinizi dağıtacak unsurlardan arınmış, sakin bir odada tek başına. Mümkünse yoga yaptığınız odada bilgisayar, telefon, modem, printer bulunmasın. Bunlar kendi dalgalarını yayan cihazlar olduğu için yoganın frekansını dağıtabilirler. Ben yazarken daima müzik dinlerim ama yoga sırasında mutlak sessizliği tercih ederim. Yine frekans meselesi yüzünden. (Bu günlükleri yazarken dinlediğim müziklerden bir de playlist yaptım. Yazının sonuna onu da ekliyorum.)

Maddi kaygılar herkeste tavan yaptı. Hepimizin döndürmesi gereken çarkları, ödenecek kiraları, iade edilecek kurs ücretleri var. Yalnız değilsiniz. Batıyorsak, bu gemide hep beraber batıyoruz. Battığımız yerden beraber çıkacağız. Kanallar açıp, herkesi ekran başına çağırmak şart değil. Bana soranlara aynı şeyi söylüyorum  40 gün derslerinize ara verin hocalar. Öğrencileriniz 40 günün sonunda yine sizin olacaklardır. (Olmazlarsa zaten hiç sizin olmamışlardır!) Sessiz duruşunuzla da onlara rehberlik edebilirsiniz.

Yoga konusunda son bir şey: Öğrencilerden sık sık duyuyorum. E-maillerinizde yazıyorsunuz. Serinin tamamını hatırlamıyorum, bize söylediğiniz Brahma Muhurta saatinde uyanamıyorum, her gün yapamıyorum, gün doğumuna denk getiremiyorum, sonunu unuttum. Bunlar içinde bulunduğumuz bu olağanüstü hal içinde HİÇ AMA HİÇ önemli değil. Yoga bir adaptasyon çalışmasıdır. Yere, zamana, koşullara uygun bir biçimde zihni esnetmeyi öğretir bize. Esnetin zihninizi. Brahma Muhurtayı kaçırdıysanız ne olacak, saat 9’da yapın yoganızı. Akşam 5’te yapın. Başını yapın, ortasını unutun, sonunu bağlayın. Hiç bir şey öğretemediysem bunu öğretebilmiş olmayı isterim. İlahi olanla bağ kurduğunuz sürece neyi, nerede, nasıl yaptığınızın önemi yoktur. O bağ kurulduğunda da zaten “yapan”ın biz olmadığını anlarız.

Yapan, yapacağını yapacaktır.

Bize durup izlemekten başka iş düşmez.

 

BU VİDEO VİRÜSÜN DOĞASINI VE VÜCUDU NASIL ELE GEÇİRDİĞİNİ ÇOK İYİ ANLATMIŞ

 

BU DA KORONA GÜNLÜKLERİNİ YAZARKEN DİNLEDİĞİM MÜZİKLERİN LİSTESİ:

https://open.spotify.com/playlist/3JBbiU3TCYxuba1zWpNG3Y?si=hGq33Q7jShOUDfSMgbdkaQ

 

 

 

 

 

Sizin için Bir Öykü

Herkese merhaba!

Hava da soğudu. Evlerimize de çekildik. Size bir hikaye anlatayım o halde… Buraya buyurunuz:

https://parsomenfanzin.com/2020/03/24/dinamit/

Yakında Doğan Kitap’tan çıkacak öykü kitabımdan bir parçayı Parşömen Fanzin’de yayımladık. Parşömen Fanzin nitelikli bir edebiyat sitesi. Hazır gitmişken, gezinin. İyi yazılar, öyküler, şiirler bulacaksınız.

Bloglar da devam edecek…

İyi okumalar

Defne.

75385b52-8ba1-4812-9951-65e18cf92075

 

Kuraldışı Akademi ile Saklambaç söyleşisi, 18 Mart 2014

Defne_Suman_Saklambac_Turkish_2014_Kapak“Fark etmek her şeyin başı. Öncelikle fark ediyoruz. Eda’yı o kadar küçük bir alana kıstırmamın nedeni, mecburen içine dönecek zorunda olmasıydı. Ancak o içe dönüş sürecinde ötekinin onayına ne kadar muhtaç olduğumuz fark ederiz. Yoksa bunu fark etmeden hayatımızı geçirebiliriz. İnsanlar bunu Eda’nın örneğinde olduğu kadar uç noktalarda yaşamasalar da kendi içlerine dönme pratiğini geliştirmeye başladılar, farklı farklı araçlar kullanarak. Bu pratik geliştikçe insan kendi ile kurduğu ilişkinin dinamiklerini net bir şekilde görmeye başlıyor. Ve o dinamikler görülmeye başladıktan sonra her şeyin kendi içimizden başladığını görüyoruz.”

Korona Günlerinde Yitirme

Parkımız
Parkımız: Pedion tou Areos

#atinagünlükleri7

Sevgili Okurlar,

Akşam oldu. Bir iki saat çalışma odamda okudum, yazdım. Şimdi tebdil-i mekanda ferahlık vardır düşüncesiyle salona geçtim. Tıpkı küçüklüğümde odamda ödevlerimi bitirdikten sonra günlük yazmaya ya da resim-iş ödevi filan yapmaya, salona, televizyonun karşısına geçtiğim gibi. Yerde oturuyorum. Bilgisayar sehpada duruyor. Sol elimin uzantısı bitki çayı. Bey köşede, kulaklıklarını takmış film seyrediyor. Kediler akşam yemeklerini yediler, oynayalım diye gözümün içine bakıyorlar. Kaloriferler yandı. Bu gece Atina’nın en soğuk gecelerinden biri olacakmış, öyle söylüyorlar. Tepemde bir çatım olduğu için yüce Tanrı’ya şükrediyorum.

Fonda müzik Karaidrou’nun Ulysis’in Bakışı filmi için bestelediği müziklerin albümü çalıyor. Ben yazarken dinliyorum, siz de yazarken dinlemek isterseniz spotify linki şöyle:

. Korona Günlerinde Atina günlüklerimi yazarken dinlediğim müzikler için de bir playlist hazırlıyorum. Onu da spotify’da Athens Diaries diye aratarak bulabilirsiniz.

Geçen yazılarda size rutinin öneminden bahsettim durdum. Zihnin uçucu, değişken, düşüncelerle bir oraya bir buraya savrulan yapısını dinginlemenin en iyi yolunun zamanı kompartmanlara ayırmak, duyguların, değişken ruh hallerinin çağrısına aldırmadan o rutini uygulamak olduğunu söyledim. Peki, ben ne kadar uyabildim bu sözlerime? Her sabah aynı saatte uyanmanın -mümkünse gün doğmadan 96 dakika önce, Brahma Muhurta diliminde- ve geceleri de aynı saatte -mümkünse 23.00’ü geçirmeden- uykuya dalmanın öneminden dem vurdum durdum. Sonra kaçta uyandım? Neredeyse 8’de. Neyse, dedim. Çok yorgundun. Biraz uyuduğun iyi oldu. Brahma Muhurta kaçtı ama hâlâ yoga yapabilirsin.

Dün gece gerçekten de bitkindim. Bey’i yatağa nasıl taşıdım, kendimi nasıl taşıdım, kapıları nasıl, ne zaman kilitledim hiç hatırlamıyorum. Dün akşam Seviye 2 sınıfımla Zoom üzerinden buluştuk. Herkese tek tek nasıl olduklarını sordum. Bir Duygu Bir sayı. Bunu biz Kanada’daki Clearmind Enstitüsü‘nde üç yıl boyunca devam ettiğimiz Psikolojik Danışmanlık programında öğrenmiştik. (3. çoğul kişi çünkü bu eğitimi Bey ile beraber tamamladık- “Psikolojik Danışman” titrimiz de mevcuttur.) Öfke hissediyorum 8 şiddetinde, kaygı hissediyorum 5 şiddetinde, az bir şey neşe (2 şiddetinde) ve -bu yüzden de- bolca suçluluk hissediyorum (9 şiddetinde) vs vs. 30 kişiye tek tek sordum. Herkes kamerasını ve mikrofonlarını açıp konuştu. Hepimizin üzerinde bir ağırlık vardı, en hafif hisseden bile içinde bulunduğumuz hakikatı hatırladıkça ağırlaştı. Ya da derinlerde bir yere bastırdığı su yüzüne çıktı. Biraz ölüm hakkında konuştum. İnsanlık ölümle burun buruna geldi. Henüz bizim burnumuzun dibinde değilse bile çok yakınımızda… Ölüm, doğum kadar doğal. Bunu teoride biliyoruz ama kendimizin öleceğini bir türlü hayal edemiyoruz. Anne ve babamızın ölümünden ölesiye korkuyoruz ama bunun bir gün kaçınılmaz bir biçimde gerçekleşeceğini düşünmek dahi istemiyoruz. Bu gerçekle yüzleşmemek için paniğe bile kapılabiliriz.

Bu söylediğim belki kulaklara mantıksız geliyordur. Ölümün mutlaklığı ile yüzleşmemek için paniğe kapılmak mı? Evet tam da bunu söylüyorum. Paniğe kapılmak bir cins yüzleşmeme mekanizması. Paniğe kapıldığımız zaman oturup da en derinde korktuğumuz şeyin ne olduğunu düşünmeyiz. Bunu düşünecek vakit yoktur. Çünkü paniğe kapıldığımızda yapılacak dünya kadar iş vardır: Yoğurt kabının çamaşır suyu ile silinmesi gerekir, eller yıkanır, kapı kolları silinir, oradan elektrik düğmelerine geçilir, domatesler sabunla ovulur, dezenfektan kutusu dezentefte edilir, tüm bunlar yapılırken giyilen giysiler makineye atılır, 90 derecede yıkanır vs vs vs… Panik bir meşguliyet halidir. En derindeki korkuyla yüzleşmeyi geciktirir. Biraz tüketim çılgınlığı bir şeydir panik. Kontrol yanılması uyandırır. Çocuğu eve geç kalan annenin endişenip durdukça bir şeyler yaptığını zannetmesi gibi bir yanılsamadır.

Neyse, bu ölüm konuşmasının ağırlığıyla bir türlü uyanamadım. Yoga da yapamadım. Zaten gün doğumunu kaçırdıysam, işler sarpa sarar hemen. Kahvemi hazırladım, bari he sabah yaptığım gibi bu sabah da 24 dakika kahvemi içip roman okuyayım dedim. Telefonu açtım onun yerine. Normal bir zamanda, yogadan önce asla telefonumu açmam. Mesajlar, emailler derken benim yirmi dört dakikalık roman süresi doldu. Bey’i kaldırma vakti geldi. Sonra kahvaltı, sonra mutfağı topla, çamaşır, kedi tuvaleti, emaillere yanıt, mesajlara yanıt, öğle yemeği, mutfağı topla, kedi maması, çamaşır as, Bey’in tuvaleti, el yıka, havlu değiştir, bulaşık makinesini boşalt, sonra yine doldur derken öğleden sonrayı ettik. Anladım ki içim dardağınık. Toplayıp da bir düzene, rutine sokmaya imkan, ihtimal yok.

Azıcık bir çıkıp yürüyeceğim ben Bey, dedim.

4 gündür ilk defa parka gittim. İyi ki de gittim. Parkın kapısında bir yazı. Kapanıyormuş. Atina’nın tüm park ve bahçeleri kapanıyor. İsabetli bir karar, çünkü maşallah herkes parktaydı. 2 metre kuralına takan takmayan, koşan, bisiklete binen, köpek gezdiren, banklarda oturan, piknik masalarında kahve içen, kiliselere mum diken kadınlar, erkekler, çocuklar… Ya biz dört gündür evden çıkmıyoruz, millete bak dedim. Meğer hayat devam ediyormuş dışarıda. Belki de parkın son günü diye herkes koşmuştu dışarı. Eldibenli ellerim ceplerimde yürürken parkımızın güzelliğini seyrettim. Erguvanlar açmış, çiçekler, ulu selviler, ökaliptüs ağaçları, çamlar, minicik toprak patikalar, havuzlar, su kanalları, çakıl taşları. Biz parkımızın güzelliğini nasıl da fark etmemişiz. Birden müthiş hüzünlendim. Yaşam ne değerli, ama ne kırılgan bir şey. Ne kolay yitebilir. Etrafımda yaşamın güzelliğini seyrederken ne kadar yitirilebilir bir şey olduğunu canımda, kanımda hissettim. Sabah uyandığımda Bey, gözleri dolu dolu “İtalya’da insanları anne babalarından ayırıp karantinaya alıyorlar, birbirlerinden ayrı  boğularak ölüyor insanlar,” dedi bana. (O her zamanki gibi benden erken uyanmış ve gazeteleri okumuştu) O insanları düşündüm. İtalya bir adım ötemizde. Uzayda ve zamanda.

Yitiriyoruz.

İnsanları, insanlığı, sağlımızı, yaşamı, gerçek sandığımız hayatı, büyüklerimizi, işimizi, özgürlüğümüzü, güvenliğimizi, dünyamızı yitiriyoruz. Her yitirişin tutulması gereken yası vardır.  TUtulmamış yaslar kabuk bağlar insanın, toplumların içinde, koparır sizi sizden, ötekinden, evrenden.

Parkımızda son defa yürürken yiten herşeyin yasınının yüreğimi yakmasına izin verdim. Başımıza gelenlerin anlamını sorgulamadan, New Age sıçramalar yapıp da insanlığın yeni bir uyanışın eşiğinde vs olduğu zırvasına kapılmadan, yitirmekte olduğumuz  her şey ve herkes için ağladım.

Parkın kapalı kapıları ardında yaşlı bir kadın ve şehrin koruyucusu güzel Athina… 

 

Korona Günlerinde Keder

Kütüphane önü
Edebiyat miras aldığımız bir okyanus…  (Foto: Gözde Zengin)

#atinagünlükleri6

Merhaba,

Bugün hiç keyfim yok. Dün duşta kulağıma su kaçtı ve sol kulağım tıkandı. Dünden beri başımı kuşatan basınç tüm enerjimi emiyor. Dün akşam 44 kişilik temeller sınıfımla zoom’da buluştuk. Bu sabah da 3. Sınıflara yine zoom üzerinden kısa bir seri yaptırdım. Gün doğmadan hemen önce bilgisayarı salona, parka bakan pencerenin önüne yerleştirdim, gökyüzü ağarırken biz de ağır ağır vücutlarımızın içine yerleştik, uzayın farklı noktalarında olsak da zamanın aynı noktasında yan yana durduk. Bittiğinde bir çok öğrenci sanki aynı odada gibiydik, dediler. Ben de öyle hissettim. Ders verirken ben benden çıktığım için olsa gerek kulağımı hissetmiyordum. Yoga bitip de bilgisayarlar kapanınca kulağım zonklamaya başladı. Keyfim kaçtı.

O saatten beri de sol kulağımın içinde bir kütle oturuyor. Bir türlü hiç bir şeye konstantre olamıyorum. Oysa yapacak o kadar çok işim var ki, inanamıyorum… Hani dinlenip, içimizi dinleyeceğimiz bir zamandı bu, hepimiz evimizde oturuyorduk? Neşeli, enerjik günlerimde heves edip planladığım etkinlikler, a, muhakkak yaparım, yazarım, tercüme ederim tabii dediğim yazılar, yanıtsız bıraktığım onlarca email üzerime üzerime geliyor böyle günlerde. Böyle günlerin eşini benzerini görmedik gerçi ya, işte anladınız. Keyifsiz günlerde. Başka zaman olsa çıkar parkta bir yürürdüm. Günlerdir evde oturuyoruz. Balkona bile iki defa çıktım. Sanırım bu tutsaklık da bastı artık.

Ama diyelim ki evden çıkamayacağız. Diyelim ki sokağa kısıtlı çıkma düzenlemesi geldi… Böyle bir düzenlemenin gelmesine gerek yok zaten, akıllı virüs dokunduğumuz her cisimde yaşama beceresini geliştirdiğine göre pabucumuzun dokunduğu asfalttan tutun, bakkalın zeytinyağını koyduğu poşete, manavın tezgahından alıp kesekağıdına koyduğumzu domatese kadar dışarı çıktığımızda etrafımızı saran tüm nesneler tehtit unsuru oluşturuyor. Ben bugün koşa koşa manava gittim. Of, hava da ne kadar güzel. Pırıl pırıl bahar! Aklım gitti. Arabasız sokaklarda yeşillerin rengi parlamış, gökyüzü bile daha mavi. Sokakta iki adım atınca kulağım açıldı bu arada. Sonra eve gelince tıkandı yine. Anahtarı yıkadım, kıyafetlerimi çıkartıp yıkadım, eldivenlerimi atıp ellerimi yıkadım. Bizim Bey hasssaslar grubuna giriyor. Hiç risk almamızın alemi yok.

Bu sabah Avusturalya’da yaşayan hocalarımızdan email geldi. Hem İstanbul’daki workshoplarını hem de Yunanistan’ın Paros adasındaki kurslarını iptal ediyorlar. Bunu bekliyorduk zaten. Çok üzülmedim. Hatta biraz rahatladım. Çünkü her şeye rağmen geliyoruz deselerdi, ben İstanbul’a nasıl gelecektim? Sınırlar hep kapalı. Artık Bey’e bakan bir bakıcımız da yok. Onu da 68 yaşındaki annesine bırakamayacağıma göre…

Bu keyifsiz günlerde, yapmam gerekenler üstüme üstüme gelir ve gerçek su yüzüne çıkarken (bu karantina, bu yaşam aylarca sürebilir) tek bir şey yapmayı deniyorum. En sevdiğim şeyi. Size yazmayı mesela… Üstelik güler yüzümü görmeyi, umut veren yazılarımı okumayı ne kadar sevdiğinizi yazdığınız halde size keyifsiz yüzümü göstermek pahasına… Güç günlerden geçiyoruz. Paniğe kapılmayalın tamam. Tüketim manyağı da olmayalım. O da tamam. Ama canımzı sıkılıyorsa, korkuyorsa, kaygılıysak bu duyguları da kucaklayalım. Çok geçerli bir sebebimiz var. Hem de tarihte ilk defa derdimizi tüm insanlık ile paylaşıyoruz. Çocuklarımıza, torunlarımıza anlatacağımız zamanlar… Korona günleri.

Keyfiniz yoksa, üzüntüyü, kederi, hüznü, kaygıyı kucaklayın. Aslında bunlar da paniğin dalgasına karşı kullanabileceğimiz duygular. Panik kafadadır. Bahsettiğim bu diğer duygular ise vücudun farklı yerlerinde. Onları kontrol edemeyiz ama tanıyıp, selamlayabiliriz. Ben de öyle yapıyorm. Bir yandan parmaklarım size yazarken, diğer yandan da göğüs kafesimi sıkıştırıp duran sıkıntıyı selamlıyorum. Amacım onu geçirmek değil. Onu anlamak da değil. Sadece tanımak, selamlamak, hissetmek…

Bir bilinmezin ortasındayız. Tek bildiğim şey hiç bir şey bilmediğimdir, deriz ya, tam oradayız işte. Bu sözü birebir tecrübe ettiğimiz bir şimdiki zaman. Bazıları neden böyle oldu diye düşünüyordur. Bazıları ise yanıtları buldular bile: işte insanlığın yavaşlaması için bir fırsat, tabiatı hunharca yok edersek olacağı bu vs vs. Büyük resmi anlatan videolar, yazılar şimdiden telefondan telefona geçiyor. Yaşadığımız şeye anlam verme ihiyacımız o kadar büyük ki, içinde geçtiğimiz insanlık halini gözlemek üzere bile durmuyoruz. Anlama açlığınızı bir kenara koyun. Bu, neden şimdi, bizim başımıza geldi? Bilmiyoruz.

Tek bildiğimiz de bu…

İnsanevladı, dinlen. Kitabını oku. Gökyüzüne bak. Müzik dinle. Atalarımız, analarımız güzelliği, anlamı, tüm halleri sanata, müziğe, edebiyata aktardılar. Biraz onlara kulak verelim. Sonra belki bizim de medeniyete ekleyecek bir damlamız vardır. Duralım, bakalım. İnsan planlar yaparken Tanrı(lar) güler imiş… Onlar gülsünler, biz biraz uzanalım.

(Bu sözleri dinleyen bir insanevladı olarak çekiliyorum…)

Yarın görüşürüz.!

 

 

fullsizeoutput_453e
İnsanevladı dinlen!

Korona Günlerinde Şükran

fullsizeoutput_4590
Şekerler, Şükürler, Şifalar

Sevgili okurlar,

Artık evden çıkmıyoruz. Telefonlarımıza her akşam durumun kritikliğini bildiren mesajlar düşüyor, alarmlar eşliğinde. Çok acil bir ihtiyacınız olmadıkça evden çıkmayınız. Bakıcımıza da artık gelme, demek zorunda kaldık. Çünkü biz kendimizi evde karantinaya alsak da o otobüsle, metroyla bize geldiği sürece korunma şansımız yoktu. Bey ve kedilerle bir başımıza kaldık. Yemeğimizi pişirip yiyoruz, bilgisayar başında işlerimizi yapıyoruz. Bazen mutfaktaki radyonun başına geçip haberleri dinliyoruz, televizyonumuz yok. O zaman nükleer felaket sonrasında geçen bir filmde gibi hissediyorum kendimi.

Sonra hemen kendime geliyorum. Şükredecek dünya kadar şey varken, durumun karanlık yüzüne bakmayacağım. Suyumuz akıyor bir defa. Bu başlı başına o kadar mühim bir nimet ki, sadece bunun için en değerli şeylerimi kurban edebilirim. Ellerimi yıkıyorum. Suyumu kaynatıp her on beş dakikada bir yudum yudum içiyorum. Suyun bittiği yerde hayat biter. Suyun bittiği yer hiç de uzağımızda değil. Musluklarından hâlâ su akan bir dünyaya ve zamana doğdupum için yüce Tanrı’ya şükrediyorum. Sonra internet var. Şükürler olsun ki var. Annemle konuştum bugün. Yüzünü gördüm. Lütfen evden çıkmaması için yalvardım. Eldiven takmanın önemini anlatmaya çalıştım. Çin’de yaşayan arkadaşımdan duyduğum, virüs çok sayıda parmağın sıklıkla dokunduğu yerlerden geçmiş. Asansör düğmeleri, kapı kolları, bankamatikler, pos cihazlarının şifre girilen yerleri…. Buralara eldivenli parmaklarla dokunmak hayat kurtarabilir. Maskeden çok daha önemlisi eldiven takmak. Elleri yıkamak ve elleri ağzımıza, burnumuza, gözlerimize sürmemek. Virüsü deliklerden içeri itmemek yani.

İnternete şükrettim. Akşam “3. sınıf ve ötesi” yoga sınıfımla Zoom uygulamasında buluştuk. Korku ve izolasyon günlerinde bizi birbirimize bağlayan incecik ama sağlam bağlara tutunmak bizi karamsarlıktan çıkardı. Yoga sangaları aile gibi oluyor, bazen aileden de yakın bir ilişki kuruluyor. Bu zor zamanlarda tüm yoga hocalarının sangalarını bir araya toplamalarını öneriyorum. Liderlik etmeseniz dahi bir grubun ortasında durarak,  insanları birbirine bağlayacak bir ağa ön ayak olduğunuzda büyük bir krizin ortasındaki insanlığa katknız olacaktır. Yoga hocalığı esnek bir vücutla bir grup insana hareket serileri göstermek değildir. Kriz anında öğrencileri kucaklamak, onlara büyük resmi hatırlatacak şeyleri işaret etmek, kopukluğu gidermek ve bütüne aidiyetin kaydını içlerinde bulmalarına yardımcı olmaktır. Bu krizli günlerde yoga hocalarına çok iş düşüyor. Dört bir yana dağılmış öğrencilerinizi toparlayıp (online tabii) beraber nefes alıp verebilir, beraber bir iki şeye gülebilirsiniz. Gülmek bağışıklığı arttırır. Bağ kurmak stresi azaltır, paniği yatıştırır.

Dünyanın şu anda liderlere ve istatistiksel sayılara ihtiyacı var. Virüsü kapmış hasta sayısını tespit edebilen ülkeler etkili önlemler alabiliyorlar. Ancak bu virüsü tesbit edecek testlerden çok sayıda yok. O yüzden de her ateşi çıkana hemencecik bir test yapılamıyor. Kİmi ülkeler (ABD mesela) kendi testini geliştirmeye çalıştı ve başarısız oldu. Türkiye’de en son bildiğim bu test sadece Ankara’da yapılabiliyordu ve devlet hastanelerine gitmeniz gerekiyordu. Bu durum bir çok virüs taşıyıcısının virüs taşıdıklarını bilmemesine yol açabilir. Hafif bir boğaz ağrısı, biraz ateş. Basit griptir. Kim gidecek şimdi devlet hastanesine diyebilirsiniz. Haklısınız. Ben olsam derim. Bu yüzden de kimi ülkelerin rapor ettiği vaka sayısı gerçeği yansıtmıyor olabilir. Önlemlerimizi ona göre alalım. Virüsü hafife almayalım ama gerekli adımları attıktan sonra da paniğe katkıda bulunacak laf kalabalığına girmeyelim.

Evde oturalım. Birbirmizi ziyaret etmeyelim. Sarılmayalım. Öpüşmeyelim. Elimize dışarıdan gelen yabancı bir unsur değdiyse (mesela plastik poşet) elimizi yıkayalım, gözümüze, burnumuza, ağzımıza dokunmayalım. Herkesin sıkça bastığı düğmelere çıplak elle basmayalım. Nefes alalım, nefes verelim. İlk günlükte yazmıştım. Yine yazayım: Dikkatinizi neye verirseniz o büyür. Virüsü büyütmeyin. Paniği büyütmeyin. Umursayın. Ciddiye alın. Korkun ama paniği büyütmeyin. Sağlığınıza dikkatinizi verin. Sağlığınızı büyütün, arttırın.

Şükran en şifalı duygudur derler. Elimizdeki nimetlere şükredelim. Nefesimize. Hâlâ bizim olduğu için. Doya doya içimize çekelim. Ciğerlere kuvvet.

İyi geceler!

Yarın görüşürüz!

 

 

 

 

 

 

 

Korona Günlerinde Atina 4

16 Mart 2020

Atina

IMG_1245Herkese merhaba!

Hafta sonunda bloğa ara verdim. Tüm yazı enerjimi geçen ay başladığım öyküye yoğunlaştırdım. Bugün öğleden sonrayı da Eylül Konukları ile geçireceğim. Mart sonuna bitimek istiyorum. Ayrıca iki yazı projesi daha var elimde. Bir tanesi çeviri ve diğeri de bir makale. Tüm bunlar sizi ihmal edeceğim anlamına gelmiyor. Ama şöyle bir şey oldu: İstanbul’daki 27 Mart-5 Nisan arasındaki derslerimi iptal ettim tahmin edersiniz ki. Bu dokuz günlük süre zarfında 34 saatlik dersim vardı, toplam 4 ayrı gruba dağılmış 120 adet öğrenci. Atina’dan İstanbul’a ve İstanbul’dan Atina’ya uçuşlar henüz iptal edilmediyse de 120 kişilik bir sanganın (aynı hocanın -bilginin- etrafında maneviyata dair bilgi edinen insanlar grubuna yogada verilen isim) lideri olarak atmam gereken mutlak adım buydu. (Liderler konusuna yarın geleceğiz.) Hal böyle olunca, benim “normal” şartlar altında on yedi gün süren Atina günlüklerimin süresi bir bilinmeze doğru uzadı. Bir sonraki İstanbul seferi 20 Nisan’a ayarlı. Bu, gerçekleşecek mi bilmiyoruz. Şimdilik günlüklerimizin 20 Nisan’a kadar süreceğini varsayalım. Eh, bir hafta sonu arası vermek münasiptir o zaman. 20 Nisana kadar hafta içi her gün size yazmaya çalışacağım. Yorumlarınız için ayrıca teşekkür ederim. Beni yazmam konusunda cesaretlendiriyorsunuz ve esin veriyorsunuz.

(Buraya bir not düşeyim hızlıca: Bu blog yazılarını sosyal medyada paylaşıyoruz, evet ama ben sosyal medyaya bakmıyorum. Oraya bu yazıları asistanım Nazlı koyuyor. Eğer oradan bana mesaj yazarsanız, göremeyebilirim. Daima en sağlıklısı bana email yazmanız. (sumandefne@gmail.com)

Sizin olduğunuz yerde durumlar tam olarak nasıl bilmiyorum. Bizim Atinamızda, Cumartesi sabahı itibarı ile tüm cafeler, restoranlar kapandı. Cuma günü bu, hâlâ işletmenin seçimiydi, cumartesi sabahı yasal olarak yasak kondu. Eğer cafenizi açacak olursanız polis ceza kesiyor. Hatta hapse giriyorsunuz.  Dükkanlara da her 10 metrekareye bir kişi girecek şekilde izin var.Mesela bizim manav 10 metrekare bir yer, ben içerideysem diğer müşteriler dışarıda, sıra bekliyorlar. Ben çıkınca bir diğeri giriyor.

Benim gidecek kahvem kalmayınca Cumartesi ve Pazar sabahları yarım saat parka indim. Herkesler dışarı çıkmış koşuyor, köpek gezdiriyor, çocukların peşinden koşuyor. Aslında cümbür cemaat parklarda, bahçelerde, plajlarda gezmemiz de sakıncalı. İspanya’da parklar da kapanmış. Burada da çocuk bahçelerinin kapıları mühürlendi. Okullar iki haftadır kapalı. (Analar babalar çıldırma aşamasında, çocuklar duvarlara tırmanıyor.) Ben bisikletim ve defterimle inmiştim parka. Bir bankın kenarına ilişip (elimde eldiven) öyküm için notlar aldım.

İçinizdeki yazar ve yazar adaylarına, evde oturdukları süre boyunca akıllarındaki o öyküyü nihayet yazmaya niyet etmiş olanlarınıza buradan bir iki kelam edeyim müsadenizle. Güzide parkımız Pedion tou Areos’un dev selvileri altındaki bir bankta iki büklüm eğilmiş, kucağımdaki defterime öykümle ilgili notlar alırken şunu iyicene idrak ettim: Mürekkep kağıda geçmedikçe ilham gelmiyor. Ağaçları, çocukları, köpekleri seyredin, rüzgar yaprakların arasından hışırdayarak geçsin, dallarında turunçlar mis koksun, bir yerlerden kilise çanları ya da ezan sesi gelsin.. Bunların hepsini beş duyunuzla içinize çekin ama yazmaya başlayacağınız zaman elinize kalem alın. Oturduğunuz yerde ne yazacağınızı düşünmeyin yani. Kalemin kağıda dokunduğu anda oluşan bir simya var. O simyadan hiç bilmedik öyküler, fikirler, duygular doğuyor. Ancak mürekkep kağıda geçtiğinde insanın en derininde saklı, kendinin bile bilmediği inanışları, hisleri ve hatta anıları su yüzüne çıkıyor. Bu, nasıl oluyor bilmiyorum. Ama cumartesi sabahı hava kirliliği iyice azalmış şehrimizin en büyük parkında defterime yazarken bunu bizzat yaşadım.

Bilgisayar olmaz mı? Aynı simya bilgisayarda oluşmuyor. En azından benim için. En azından başta. Bu yüzden tüm romanlarımın başlarını ve kilit bölümlerin açılışlarınıdaima defterime yazarım. Boş bilgisayar ekranına bakacağınıza elinize kalemi, kağıdı alın ve yazmaya koyulun. Mükemmel bir şey yazmaya da çalışmayın. Toprağı kazıyorsunuz önce. Toprak altından çıkan parçayı mükemmelleştireceğiniz yer bilgisayar ekranı olacaktır.

Hazır evdeyken ne zamandır istediğim A’ya, B’ye, C’ye başlayayım diyenlerinize de bir kaç önerim var. Aslında önerim hepinize. Hafta içi gündüzleri çalışanların hayali vardır ya, şu işi bırakayım da zamanımın efendisi ben olayım, dersiniz hani… İşte o hayal ettiğiniz hayat bu. Ben bunu senelerdir yaşadığım için müsadenizle yaşantılarımdan yola çıkarak bir kaç öğüt vereyim.

Kendinizi istediğiniz gibi değerlendireceğiniz bomboş bir günde bulduysanız, size ilk öğüdüm derhal bir rutin yaratın. Rutin sadece yaratıcı faaliyet için değil, sağlımız ve yaşadığımız şu zamanlarda kuvvetine en çok muhtaç olduğumuz bağışıklık sistemimiz için de çok önemli. Korkunun karşısına rutini koyabilirsiniz. Yoga öğrencileri bilirler vritti (zihin gevezelikleri) karşısına apana’yı (aşağı akan ve boşaltımı düzenleyen enerji) koyarız. Apana ritmi düzenler ve ritim apanayı uyandırır, tıkandığı yerde harekete geçirir. Rutin ve korku arasında da benzer bir ilişki var ve hatta daha fazlası. Yoga ve Ayurveda’dan kavramlarla açıklamaya çalışayım. Korku, kaygı, endişe, panik gibi duygular vata bozukluğuna dair duygular. Vata hava fazlası demektir. Hava tabiatı itibari ile hafif, uçucu ve hareketlidir. Kurutur ve içine dolduğu maddeyi yükseltir. Olumsuz düşünceler ve duygular sistemi hızlandır, kaygı korkuyu, korku paniği besler, vata artar.  Nefes daralır, vücut hissedilmez olur, tüm enerji beyine ve zihnin kontrol takıntısına aktarılır. Zihin kontrol etmek ister. Belirsizlik karşısında kontrolü yitirdiğince kendini kaybedebilir. O yüzden panik anlarında zihne kontrol edebileceği bir şey sunmak gerekir. Mesela nefes. Nefesi kontrol edebiliriz. Yavaşlatabiliriz. Vücutta oluşan hislere dikkatimizi çevirebilirsek vata durulur, panik yatışır. Bu, duygulardan kaçmak anlamına gelmiyor. Aksine duygu hakkında düşünüp, ona devamlı çözüm aramaktansa vücudumda, karnımda, kalbimde, yere basan ayaklarımda oluşan hisleri hissettmek. Bu paniğimizi yatıştıracaktır.

Rutin konusuna gelecek olursak… Zamanın efendisi olmak, yine vata tabiatlı zihni dizginlemek anlamına geliyor. Üretken ve tatminkar bir gün geçirmek istiyorsanız zamanı küçük parçalara bölün. Ben minimum 24 dakikalık (yogada bir ghatika) konsantrasyon aralıklarıyla çalışırım. Mesela bu blog için notlarımı 24 dakika boyunca defterime aldım. Alarm çaldı. Kalktım, 5 dakika eşimin tuvaletten kalmasına yardımcı oldum ve tekrar odaya kapandım. Alarmı bir daha kurdum. İkinci yirmi dört dakika da bilgisayara yazıyorum. Bu ghatika bitince kahvaltı sofrasını ve mutfağı toplayacağım. Üretken aralıklara öncelik verin. Ev işleri üretken dilimlerden yemesin. Önce evi toplayayım, sonra rahat rahat masamın başına geçeyim demeyin. İnsan evi toplarken yoruluyor, zihinsel enerjisi kalmıyor. O yüzden önce yazın (ya da ne yapıyorsanız onu yapın) sonra evi toplayın. Bir öykünün ortasında ghati bittiyse, evi toplarken de zihin üretmeye devam eder. Önce üretin, sonra ev işlerine bakın. Tüm günü evde geçiren bir kadın için ev işi hiç bitmez. Ev sizden hep bir şeyler ister. Her istediğini tek seferde vermek zorunda değillsiniz. Benim önerim 116 dakika (5 dakikalık aralarla 4 ghatika) çalıştıktan sonra 116 dakika ara vermeniz. O arada da fiziksel işler, ev işleri yapın. Beyin dinlenirken de yaratmaya devam ediyor. 4 ghatika başta çok geliyorsa 2 ghatika ile başlayın veya bir ghatika ile. Önemli olan bu ghatika süresince elinizdeki iş dışında HİÇBİR ŞEY ile ilgilenmemeniz. Telefon kapansın. İnternet kapansın. (Müzik dinlemeyi seviyorsanız, müzik çalabilir.)  Kapılar kapansın. Bunca kapanmaya bir ghati’den uzun dayanamıyorsanız, en azından 24 dakika elinizdeki işe konsantre olmayı deneyin.

Korona günleride, evde oturuyorsanız (ki umarım oturuyorsunuz- virüsü yayılışını yavaşlatmak şu anda insanlığın en önemli görevi, lütfen siz de üzerinize düşeni yapın ve salgına katkıda bulunmayın) her gün aynı saatte uyanın, yoganızı, kahvaltınızı aynı saatte edin. Rutinler vatayı yatıştıracaktır. SOsyal medyada olur olmadık makaleleri okumak ise vatayı, kaygıyı, paniği arttıracaktır. Yaratıcı bir iş olsun elinizde. Merkezde o dursun. O iş şimdilik sizin hayat amacınız olsun. Enerjinizin büyük bir kısmını oraya aktarabilirseniz, evrenin iş birliği içinde size kaynak yarattığını göreceksiniz. Lütfen dağılmayın. Vata rüzgarının peşinde savrulmayın. Beraber kalın. Merkezde kalın. Nefes alın, nefes verin.

Yarın görüşmek üzere,

Defne. Gölge