Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği

Bu yazının orijinali Mavi Orman kitabında yayımlanmıştır.

Bazılarımız için hayat kendini düzene, disipline sokma çabaları ile geçer durur. Bazılarımız içinse esas çaba gerektiren, aşırı ciddiyetten yakayı sıyırmaktır. Ben her iki durumda da (ve diğer her durumda)çabalamanın beyhude olduğunu savunanlardan olsam da, illa ki bir gruba dahil edileceksem, ciddiyeti bir türlü gevşetemeyenlerden sayılmalıyım.

Yani ikinci grup. Hayatı aşırı ciddiye alanlar grubu.

Bu ikinci gruptansanız , sizi kısıtlayan davranış alışkanlıklarınızı farketmeniz diğer gruba göre biraz daha zor bence. Toplumun geneli, anneniz babanız, hocalarınız ve dostlarınız ciddi tavrınızı takdir edip dururlar, ve hatta gıpta ederlerken siz o ciddiyetin boynunuzdaki esas zincir olduğunu göremezsiniz.

Görürsünüz de, zaman alır. Oysa diğer grup için mesela, kendini disipline, düzene, dirliğe sokmaya çabalayanlar için, bir başka deyişle tembelliği boynuna zincir takım için, hayatı kısıtlayan alışkanlıkları görmek daha kolay olabilir. Ne de olsa tembellik -henüz- toplumun genelinde yükselen değerlerden sayılmıyor. Bu yüzden kendi üşengeç ve uyuşukluk eğilimleri yüzünden ızdırap çekenler (ki sözüm sadece bu durumdan ızdırap çekenlere, tembellikleri ile barışık yaşayıp hiç de bunalmayanlara bu yazdıklarım vız gelip tırıs geçiyordur zaten) boyunlarındaki alışkanlık zincirini çıkarıp atmak için nereye gideceklerini, diğer gruba göre biraz daha kolay anlayabilirler.

Nereden çıktı şimdi bu konu?

Her sabah yazı yazmak niyetiyle uyanıyorum. İçim dolu dolu…yazmak istiyorum. Ama yazmak yerine ne yapıyorum? Yazmıyorum. Niye? Yazmayı planladıklarımı yeterince ciddi bulmadığım için. Ya da yeterince yogavari değil…ya da eğitici değil…ya da ne biliyim, o gün güzel cümle kuramıyorum, içimden geçenleri ifade etmeye dilim dönmüyor. O gün öyle bir gün.

Fiziksel bedenin esnekliği ve gücü nasıl günden güne değişiyorsa, (ay hali, ruh hali, akşam yemeği hali, iklim ve uyku koşulları, rüya hali filan falan) dilin esnekliği de öyle. Bazı günler dilim dönmüyor iki kelimeyi bir araya getirip aklımdan geçeni kağıda dökmeye. O günlerde konuşamıyorum doğru dürüst. Ne Türkçe ne İngilizce. (İngilizce hiç!

İşte o günlerin birinde isem, yazmak doğru değilmiş gibi geliyor. Kötü kötü cümleler kurup, derinliği olmayan konularda gevezelik edeceğim de ne olacak? Haa bir de -olmaz ya- hani ya annem okursa yazdıklarımı, o kötü kurulmuş düşük cümlelerimi? Allah muhafaza!

O yüzden işte bekliyorum. Şöyle dilimin taklalar atabildiği bir günüm gelsin de varoluşa dair şiirsel yoga yazıları yazayım. O günü beklediğim diğer günlerde içimi kemiren bir sıkıntı…yine yazmadım. Yine yazamadım. Bu sabah da böyle kemir kemir oturmuş e-postalarıma bakıyordum kahvenin bir tanesinde. Baktım bir sayfa açmışım, baktım hemen oracıkta parmaklarım yazıyor bir şeyler. Amanın. Oysa ben yazıları önce günlüğüme yazıp, üç kere okuyup üfleyip ondan sonra bilgisayara yerleştiririm. Üstelik özel bir zaman dilimim olmalı. Günün yazı dilimi. Öyle kahvaltı ile ders arasında olmaz. Baktım parmaklar beni dinlemiyor, yazıyor da yazıyolar. Kimden geliyor bu sözcükler? Pek de akıcı değil sanki…kendim okusam beğenmem. Ama oldu işte…yazıverdim.

Alışılmamışa teslim olmak zor ama dayanılmaz da değil. Üstadın varolmanın dayanılmaz hafifliği dediği bu mu acaba? Pek bir hafif hissediyorum da kendimi! Neyse…

 

Şefkat ve Cesaret

Atina’dan Ati Krantha’ya

Bu yazının orijinali 2011 yılında Mavi Orman kitabında yayımlanmıştır.

Ve derken….neredeyim ben şimdi biliyor musunuz?

Daha önce gelmediğim, sokaklarını, kahvelerini dükkânlarını tanımadığım ama sanki içine doğmuşum gibi yadırgamadan kaynayıp gittiğim bir şehirdeyim.

Atina’da!

Panepistimiou bulvarının üzerinde, sekiz katlı bir kitapçının geniş ferah sigara içilmeyen kafesinde. Daha dün Portland’daki odamda mutlu mesut oturuyor, kök salmanın nimetlerini sayıp döküyordum değil mi ? Hayat böyle savuruveriyor işte bir rüzgarla insanı!

Yeni bir şehirde, neresi olursa olsun bana evdeymişim güvenini veren ilk yer kitapçılar. Bilmediğim bir diyara tek başıma vardı isem, ilk iş büyük bir kitapçısına gidip ‘havaya girmeyi’ seviyorum.

Fakat şimdi, birden fazla nedenden dolayı Atina’da havaya girmek için çaba sarfetmeme gerek yok. Kitapçının kafesine de tek başımalığımda kafa dinlemeye geldim.

Çok gezenler bilirler. Bir ülkeden diğerine geçince gözleriniz kapalı olsa da farkedeceğiniz bir his atlaması yaşanır. Bir ürperti. Yani görünürde az şey değişse de -özellikle aynı mimarın elinden çıkmışcasına birbirine benzeyen havaalanlarında- insanın içindeki hisler, ülkenin insanların his dalgasına göre yeniden ayarlandığından (cep telefonu şebekeleri gibi, havadakini kapıp onunla devam etme durumu) yeni ülke ilk önce hisedilir. Bahsettiğim havaya girmek böyle bir şey…

Bu yeni ülke ürpertisi pek taze, pek nadide pek keyifli olduğundan uzak diyarlara seyahat insanoğluna hep cazip gelmiş ya. Yeniden aşık olmanın cazibesi gibi. Ben de diğer gezginler gibi ”yeni ülke hissi’nin müptelası, aşığıyım.

Çocukluk hayallerimden biri sadece filmlerde gördüğüm yatak odaları üst katta, içerden merdivenli iki katllı müstakil bir evde yaşamak ise diğeri de yurtdışına çıkmaktı. İlk hayalin gerçekleşmesi için Tayland yıllarımı beklemem gerekti. İkinci hayal ise çabuk geldi. Kızı gibi gezme tutkunu babam bir yaz günü onunla Yunanistan’a gelmek ister miyim diye sordu. On yaşındaydım. Sıcak otobüsün içinde dizlerimin arkasından terler şıpır şıpır akarken, yol bitmek bilmemişti. İpsala sınır kapısında beni büyülü bir eşik bekliyordu ve onu geçince yeni ülke…Ah yeni ülkenin kokusu, renkleri, sesleri, tenimdeki rüzgarı bambaşka olacaktı.

Olmadı tabii. Selanik’de aynı rüzgar esiyor, sokak satıcıları aynı megafondan aynı anlaşılmaz kelimeleri bağrıyorlardı. Kime yol sorsam türkçe cevap verebiliyordu. Vermese bile Büyükada’da geçen çocukluğum boyunca çarşıda pazarda, çay bahçelerinde, komşu balkonlarda duyduğum Rumca, konuşamasam da anladığım, anlamasam da yadırgamadığım kısaca tanıdık bir sesti. Yeni ülke ürpertisinin hayatıma girmesi için başka memleketleri beklemem gerekiyordu anlaşılan.

Zor zamanlarda, yani şimdi, Atina’nın o çok tanıdık, havaya girmemi gerektirmeyen havasında kendimi güvende hissediyorum. Kaldırım taşları, büfeler, sokağın bir ucundan diğerine bağıranlar, simitçiler ve tanıdık bakışlı gözleri ile Yunanlılar sanki burada doğmuşum gibi rahat gezinmemi sağlıyor. Zor zamanlarda yeni bir ülkeye alışmakla gücüm tükenmesin!

Portland’da tanıştığım ve esasen Atina’lı olan sevgilim hastalandı. Amerika’da sağlık sigortası olmadığı için ailesinin yanına buraya tedaviye geldi. Ben de moral desteğe. Zamanlar zor işte bu yüzden. Kendi moralimi yüksek tutmam gerekiyor.

Hastaya destek deneyimli olduğum bir alan değil. İlk hafta öyle bir çuvalladım, kendimi öyle bir hırpaladım ki sonunda yatağa düşen ben oldum. Dünyanın iki ucundaki dostlarım yardıma yetiştiler de öyle ayaklandım. Hastalık zamanları zor elbet. İlk trene atlayıp kaçıp gitmek istediğim olmuyor mu? Her gün. Her gün ama giderek seyrekleşen sıklıkta. Belki yakında günde bir kere aklıma kaçma isteği düşecek, belki zamanla iki günde bire düşecek. Ve sonra bir gün kaçıp gitmeyi aklımdan geçirmeden geçecek.

Zor zamanları, onlarla kurduğumuz kaçma/kalma ililşkisi bakımından yogadaki ‘zor’ pozlara benzetiyorum. Her gün atlarsak hiç bir zaman beceremeyeceğimiz o asanalara. Shadow Yoga serisinde Athi Krantha diye bir arkaya katlanma pozu var mesela. Çöktüğümüz noktadan, sağa, oradan arkaya dönerek köprü kuruyoruz, sonra daireyi tamamlayıp çökme noktasında bitiriyoruz. Başta haddimi bilmeyip zorladığım için boynumu incittiğim bu hareketi, sonraki bir yıl boyunca -boynumun çoktan iyileşmesine rağmen- çalışmamak için türlü bahaneler uydurdum. Kaliforniya’daki Shadow Yoga kursunda hocam Emma tepemde beklerken mecbur kaldığım için başladım hergün Athi Krantha dönmeye. Kaçmayıp da kalınca kafamdaki ‘zor’ kavramı bir haftada eridi gitti. Şimdi her gün Athi Khranta anını bekliyorum. Öyle seviyorum artık, fırıldak gibi dönüyorum, üç kere sağa, üç kere sola!

Mat üzerinde tekrarladığımız/ kırdığımız davranış kalıpları (alışkanlıklar) hayatımızın aynası. Zor zamanlar aslında zor pozlar… Zorun zorluğu kafada sadece. Ondan kaçtıkça kalıp derinleşiyor, perçinlenip yer ediyor. Üstelik her kaçış aynı bildik, buruk yerde sona eriyor. Yenilginin bildik bıkkınlığı. Kalışların bizi nereye götüreceği ise muamma. Atina’yı da Athi Khranta gibi dört gözle bekleyecek miyim? Kim bilir? Arada çıkmazsak ancak filmin sonunu görebiliriz, değil mi ya?

Ben Kokia’ya bir söz verdim: Hastalıkta sağlıkta yanında olacağım.

sumandef_0.2.gif

 

 

 

Yoga Dostları

Bu yazının orijinali Mavi Orman kitabında yayımlanmıştır.

Dünyanın bir yerlerinde yaz devam ediyor olabilir. Buradaki bir iki günlükmüş. Bugün hava yine soğudu. Hemen kazaklara şallara sarındım. Pasifik Okyanusunun bu yukarı suları güneşten hiç anlamıyor. Üşüyorum. Yeni ay günü yoga da yok. Bir de benim ay hali eklendi yeni aya, iyice sersemledim. Ne işe el atsam uzuyor.

Arabamı tamire getirmiştim mesela. İşi uzadı. Tamirci mahallesinde mahsur kaldım. Tamircim neyse ki oto sanayi gibi bir yerde değil de, Portland’in sevimli mahallelerinden biri olan Sellwood’da yaşıyor ve zanaatını evinin önünde icra ediyor. Ben de mahallenin tek kahvesi Ugly cafe’de bekliyorum.

Portland’a ilk geldiğimde, yıllar önce bir yaz, bu sevimli mahallede bir ev tutmuştum. Daha doğrusu burada yaşayan teyzemin bir arkadaşı yaz için evini bana devretmişti. O sıralar sadece yaz tatili boyunca Portland’da kalacağımı sanıyordum. Bu kahveye gelirdim sık sık. Mahallenin tek kahvehanesi olduğu için Sellwood’un bütün kahvehane bağımlıları burada buluşuyor.

Ugly Mug’a gelince, o geçmiş zamanların hissi yayıldı içime. Yeni bir hayata yerleşmenin, orada temiz taze bir sayfa açmanın ürpertisi kalbimde kabardı. Hem heyecanlı, hem gergin başlangıçlar.

Neden Portland’ı seçtin, diye soruyorar. Sanki seçimleri yapan benmişim gibi ciddiyetle cevaplıyorum. “Buradaki Yoga cemaatine aşık oldum da ondan”. Portland öncesindeki üç yılımı geçirdiğim Tayland’ın kuzey doğu köşesinde tek başınalık üzerine uzmanlaşmakla meşgulken, teyzemle kuzenimi ziyarete geldiğim bu soğuk kuzey Amerika kentinde, kendimi aralarında bulduğum yoga cemaati beni baştan çıkardı da ondan. İlk hafta…Yoga okulu arıyorum. Ciddi olsun, kapsamlı olsun, felsefe, teori, pranayama öğretsin, meditasyon da yapılsın, asana da…Anlatıyorum. Aldığım yanıt hep aynı. Timo’yu bulacaksın. Adresin YogaPada.

YogaPada Timo Jimenez tarafından 1996’da kurulmuş bir yoga okulu. Klasik Aştanga serisinin Iyengar stili detay ve hizaya ağırlık verilerek öğretildiği/çalışıldığı bir Şala (Şala: Okul) Portland’da her köşe başında yoga stüdyosu bulabilirsiniz ama bunların pek azı bir sağlam sanghaya sahip. Sangha birlikte yoga yapan/yoga çalışan insanların oluşturdukları cemaate verilen isim. Yoga eğitiminin başlarında (ilk on yıl kadar) sangha kişisel gelişimin en önemli parçası olarak görülüyor.

YogaPada öğrencileri her sabah 5 buçuktan 9 buçuğa kadar süren Mysore (Öğrencilerin Aştanga Vinyasa serileri tek başlarına uyguladıkları ders formatı) saatlerinde gelip gidiyor, yanyana yogalarını yapıyorlar. Kimisi 5 buçukta geliyor, 9 buçuğa kadar kalıyor. Kimisi 8 buçuk’da başlayıp bir saat içinde yogasını tamamlıyor. Kapılar açılıp kapanıyor. Sessizlik sürüyor. Kimse başını kaldırıp kim geldi diye bakmıyor. Pür dikkat yoga doldurmuş odayı. Nefes sesi. Timo yanyana serili matların arasında gezerek öğrencileri düzeltiyor, vakti gelmişse yeni pozlar gösteriyor. Bazı öğrenciler – benim gibi- Aştanga serisinden bi haberler. Onlara ilk bir kaç pozu gösteriyor. Kağıtlarımızdan baka baka ilerliyoruz. Diğerleri ezberden akıp gidiyor. Bazıları –ay halinde olduklarnı sonradan öğrendiğim kızlar- aştanga serisini değil, yastıklar, bloklar, kayışlar arasında aybaşı yoga serilerinden birini yapıyolar. Erkekler, kızlar, gençler, yaşlılar hep bir arada.. Günaydın, hoşgeldin, hadi eyvallah sesleri yok, hissi var. Gözümün aradığı tebessümü gönlüm görüyor. O salonda herkes evinde, ailesinin yanındaymışcasına rahat. Bir kaç hafta sonra, Kaliforniya’dan misafir Peter Sterios’un şerefine verilen partiye ben de davetliyim. Timo’nun evinde. Mat komşularımla ilk defa konuşuyorum. Meğer merak ederlermiş. Kimim ben? Tek tek gelip kendilerini tanıtıyorlar. Hepsi de ne kadar güzel! Işıl ışıl gözleri, tenleri, saçları. Hafif, sağlıklı, rafine tatlar damağımı selamlıyor. Herkes bir çanak yemekle gelirmiş partilere. Potluck adeti.

Timo’nun kocaman aydınlık mutfağında ayakta yiyor, şarap içiyor, konuşuyoruz. Yogadan, seyahatten, kitaplardan, yine yogadan, hocalardan, Portland’dan, bisikletlerden, sanattan, yemeklerden, uzaydan, böceklerden, bağlardan bahçelerden… Düzenli yoga yapan ve yogayı hayatlarındaki öncelikler listesinin üst sıralarınına yerleştirmiş insanlar arasındayım. Tayland günlerinde tek başıma yoga yaparken içime açılan büyüden onlar da haberdar. Onlar da yogaya bayılıyorlar. Parti 9 buçukta bitiyor. Hep beraber mutfağı topluyor, temizliyoruz. 10’da yatağımdayım. Bir tek ben değil, partide herkes uykuya gitti. Bir accayip ben değilim. Gerçek olabilir mi? Olsa gerek ki ertesi sabahın 6’sında yine yanyanayız matlar üzerinde! Gönlü yogaya düşen pek çok kişinin yaşadığı bir olay vardır. Yogadan sonraki hayatta eski dostları kaybetmek. Özellikle yogaya ve değişime direnen eski dostlar arasında karşılıklı yabancılaşma süreci yaşanabiliyor. Değişime açık yoga tarafı günah keçisi. “Sen çok değiştin!”. “Yalan değil” diye düşünüyor yoga tarafı “ve sen hiç değişmedin!”.

Yoga sonrası bizler, dönüşmeye, değişmeye, kendimizi kurcalamaya, hayatımızı kısıtlayan alışkanlıklarımızı, düşünce ve duygu kalıplarımızı gözlemeye başlarken, eski tas eski tamam hayatlarında/benliklerinde direnen dostlarla aramızda bir uçurum oluşabiliyor. Onlar bizi biraz accayip, hayli sıkıcı ve kendi düzenlerine tehdit olarak görürlerken, biz de onlar arasında kendimizi yabancı hissetmeye başlayabiliriz. Elbette ki kimi dostlar yogadan bihaber dahi olsalar, içsel bilgelikleri sayesinde değişiminin kaçınılmazlığını zaten biliyorlar ve hayatımızda kalmayı sürdürüyorlar.

Bana sorarsanız , yollar ayrılıyorsa eğer, bırakınız ayrılsınlar. Birleşecekse çünkü yeniden birleşiyor. Eski dostlar hayattan düşerken, kişiyi besleyen, tatmin eden yenilerinin eklenmesi de doğal bir süreç. Bir görüşe göre hayatımıza giren her bir insanı oraya doğru biz kendimiz çekiyoruz zaten. (Hayatımızdan çıkanları da biz itiyoruz dışarı) Ünlü Yoga metinlerinden biri olan Hatha Yoga Pradipika’da bahsi geçen yoganın altı düşmanınından biri de cana sangha…Cana sangha’yı kişiyi tüketen, ondan alan ama karşılığında vermeyen ve gelişimine engel olan lüzumsuz insan toplulukları olarak tanımlayabiliriz. Bu metinde cana sangha ile vakit geçirmenin yoga öğrencisini körelttiğinden söz ediliyor. Sadhu Sangha, daha önce de yazmıştım, Cana Sangha’nın tersi. Bizi ışığa ve hafiflemeye doğru götüren cemaat. Başka bir deyişle yoga dostları. O günden bugüne Portland yoga dünyasında çok şeyler değişti. Timo stüdyosunu kapattı. Çoğumuz Aştanga’yı bıraktık, ayrı stüdyolara dağıldık ama aramızdaki aile hissi hiç bozulmadı. Portland’daki Sadhu Sangha geç yaşımda bulduğum çok değerli bir aile oldu benim için. O yüzden buraya yerleşmek her geçen gün biraz daha cezbediyor beni.

İşte tam böyle yerleşme fikrine ısındığım sabahların birinde, geçenlerde, Kokia başlamaz mı,” belki kışa memleketlerimize döneriz. Biraz Atina’da, biraz Istanbul’da yaşarız, ne dersin” diye diye konuşmaya. Neyse ki daha kışa çok var. Bunu sonra düşünürüz.

Portland'da Sonbahar
Foto: Kokia Sparis

Yoga Felsefesi Dersleri Bugün Başlıyor!

Ne zamandır öğrencilerden ve yoga meraklılarından Hatha Yoga’nın işleyiş mekanizması ile ardında yatan felsefeyi anlatmam için öneriler geliyordu. Nihayet tarihini ayarladık. Bugün başlıyoruz. Ayrıntılar aşağıda.

Yoga birleşmek, bütünleşmek anlamına gelir. Bu en basit düzeyde nefes, vücut, zihin birliği, daha kapsamlı ve derin düzeylerde ise bireyin evren ile bütünleşmesi, alemdeki yerini bulması olarak da yorumlanabilir. Hareket, nefes ve dikkati araç olarak kullanan Hatha Yoga akımları bu birliği vücudun kimyasını yönlendirerek araştırır. Vücuttaki dönüşüm nefes yoluyla zihne, hayata ve ilişkilere yansır.

Yoga felsefesini konuşup, tartışacağımız bu derslerde kendi yoga tecrübemizden yola çıkarak dönüşümün hayatta ve ilişkilerdeki izdüşümüne bakacağız. Konularımızdan bazıları Patanjali’nin yoga sutraları, Bhagavad Gita, Hatha Yoga Pradipika, Ha-Tha yani ay ve güneş yogası, çakralar, nadiler ve vayular olacak.

Yoga felsefesi hem tecrübe hem de derin düşünme isteyen bir disiplin olduğu için bu derslere katılacak öğrencilerin en az bir senedir düzenli olarak yoga çalışıyor olmaları önemlidir.

Toplamda 4 Pazar buluşma 500 TL

Sadece tek bir gün katılım 150 TL

Shadow Yoga kurslarına kayıtlı öğrencilere 50% indirim vardır.

Tarihler:

26 Kasım, 17 Aralık, 18 Şubat, 11 Mart

Saat: 14:00-17:00

Yer: Atölye Yeşil, Gayrettepe

Kayıt için lütfen yesilstudyo@gmail.com adresine yazın.

Özel Ders

Bu yazının orijinali Mavi Orman kitabında yayımlanmıştır.

Özel Ders

Yağmur uzaklardan çağırmıştı ya hani, gelirsen severim diyordu ya…

Doğruymuş!

Sevgilimin beni saran kollarına usulca bırakıyorum kendimi şimdi. Aşkın ilk çoşkusu geçtiği zaman baş gösteren korkusundan korkmamayı öğreniyorum. İlişki kurarken kendimle yüzleşmemi gerektiren durumlara doğru ürkek adımlar atıyorum. Birine bağlanmak, ona kısa süreli de olsa sözler vermek sandığımdan daha fazla zorluyor beni. Zorlandığım noktalardan kaçmayıp, zorluğun çözülmesini bekleyerek kendimi dönüştürüyorum. Kokia zorlandığımı görüp bana yardım ediyor. Ve yağmurlar diyarında sevgilimin kollarında uyandığım her sabah yerleşik hayata karşı duyduğum direnç biraz daha kırılıyor.

Bir yandan aşkın, öte yandan yoganın tanımadığın derinliklerini keşfediyorum burada. Portland, geçen sonbaharda başladığım Shadow yoga stilini öğrenmek için bir cennet. Bu stilin babası/ustası yeni hocam Zhander Remete’nin dünyanın farklı köşelerinde yaşayan uzman öğrencileri var. Matt Huish, bu uzman öğrencilerden biri. Neredeyse on beş yıldır Zhander ile çalışıyor. Portland’ın en ciddi yoga okulu Yoga Şala’nın iki sahibinden biri ve baş öğretmeni. Öyle yaşlı başlı da değil, kırkını bile doldurmamış daha. İki ay önce İstanbul’dan yükselmiş semada süzülürken, Matt Huish’den özel ders alarak yoga eğitimimi sürdürmek aklımda yoktu. YogaŞala’nın Shadow Yoga kurslarına katılacaktım. Şansıma o dönem dersleri Matt veriyorsa, ne ala, yoksa az kıdemli, pek azimli diğer Shadow Yoga hocaları ile çalışmak vardı aklımda. Ve fakat hal bu ya, pembe dizi dramalarını aratmayacak olaylar zinciri Portland’daki YogaShala’nın sabah kurslarına katılmama mani oldu. Birden bomboş hissettim kendimi. Uçtuğum uçak beni içi boş bir konserve gibi Amerika’nın ortasına bırakıvermiş gibi oldum. Öyle emelsiz, öyle tıntın… Diyeceksiniz aşk var ya hani…Var da, boşuna dememişler aşk karın doyurmuyor diye. Aşk ruhu elbet besliyor, ve dünyaları dönerim (dönüyorum ya!) aşkım için ama tek başına aşkla doymuyorum ben. Ya da belki şöyle demeli bir ilişki içinde bir insana duyduğum aşk kendimi tastamam hissetmem için yeterli değil. Hem de tek bir insandan ruhumu tastamam tatmin etmesini beklemek haksızlık gibi geliyor.

İşte böyle ne yapsam da bu Portland seferi yoga eğitimim açısından bir anlam kazansa diye düşünür dururken, aklıma özel ders alma fikri düşüverdi. Üstad Zhander Portland’dan ayrılırken dememiş miydi, “Portland’da yaşayanlar bilin ki şanslısınız, çok sıkı bir hocanız var burada” diye…Hemen bir email döşenip kendimi tanıttım, mümkünse iki ay boyunca her hafta bir ders almak istediğimi yazdım. Sonraki hafta karşısındaydım.

Matt bilmediğim iki Shadow Yoga prelüdlerinden biri olan Balakrama ile başladı derslerimize. Her ders prelüdü oluşturan hareketlerin bir kaçını gösteriyor. Hafta boyunca ben evde o hareketleri çalışıyorum, sonraki derste beraber ödevlerimi kontrol ediyoruz. Dikkat gerektiren, zekice tasarlanmış seriler bunlar. Tanıdık bildik asanalar değil. Varlığından bi haber olduğum, derinlerde uyuyan kas grupları belki ömürlerinde ilk kez hareket etmek zorunda kalıyorlar. Takip eden günlerde bacaklarım o kadar ağrıyor ki merdivenleri inemiyorum. Shadow yoga sisteminin deriliğine ve dönüştürücü etkisine her ders biraz daha hayran kalıyorum.

İlk ders.

Hocam karşımda, yerde oturuyor. Kaçış yok. Tembellik yok. Kalabalık sınıfta veya kendi yogam sırasında zihnimin bana oynadığı oyunlar bir bir karşıma diziliyor. Gerçekle yüzyüzeyim. Hani o hep kendimi affettiğim hareketler…Hani sevmediğim, hergün yeni ve birbirinden yaratıcı maarezeretlerle kendimi mazur gördüğüm veya yalap şap geçiştirdiğim asanalar. Ve onların yerine koyduğum şeker renkli saadet sunan diğer pozlar. Yeterince çökmeden ayaklandığım, ayakta kalmam icab ederken çöktüğüm pozlar…Bütün eğilimlerim hocamın oturduğu halıya paldır küldür dökülüyor.

Utanıyorum. Hocam beni beğensin istiyorum. O anda en çok bunu istiyorum. Yoga samimiyet kurmak ise kendi kendimizle, bu gerçeği ne kendimden saklamanın alemi yok. O anda hoca karşımda, ben bilimum Balakrama burgaçlarında, ne kendimi ne Yaradan’ı ne de kainata aidiyetimi keşfetmek derdindeyim. Bedenimi yeni titreşimlere açayım, ışık yüzü görmemiş bölgelere nefes alayım, canıma can katılsın da değil. Nefsim terbiye olsun, zorlu yollardan geçerek büyüyeyim, ufkum açılsın bütün alemleri bir anda kavrayayım, aklımın ucundan geçmiyor.

Varsa yoksa, hoca beni beğensin. Ve hatta hoca beni sevsin. Ve takdir etsin. Öyle ihtiyacım var ki hocamın takdirine, ıssız adaya düşşsen yanına ne alırsın sorusu sorulsa bana o dakika, Matt Huish’den takdirname diyeceğim. Kendimi iyi hissetmek için bir otorite figürü tarafından beğenilmeye, sevilmeye ve takdir edilmeye duyduğum açlık dehşetengiz. Gerçi o sırada bunu dahi düşünecek halim yok. Duygu denizinde çırpınıyorum çünkü. Hocam beni beğensin diye ellerimin üstünde yürümeye hazırım.

Oysa o ellerimin üstünde yürümemi değil, başka şeyler istiyor benden. “Derinden, merkezden hareket et” diyor. Yavaşlamamı, yumuşamamı söylüyor. Ellerimi, parmaklarımı, ayaklarımı, kaşlarımın arasını gevşetmemi…Rahat, gevşek, yumuşak, yavaş akıp gitmemi istiyor. Kalkıp kendi gösteriyor. Yaylı ve yumuşak, gözleri yarı aralık, çok zarif. O ne yaparsa ben de karşısında tekrarlıyorum. Doğru olmuyor sanki. Beğenmiyor bence. Yanlış yapıyorum. Yanlış yapmaktan utanıyorum. Utandığım için utanıyorum. İçimden bir çekmece dolusu yargı boşalıyor. Peşi sıra geliyor şartlı tepkilerim ve anılarım. Sınıfın en iyisi olmalıyım. O olmazsa, ikinci en kötü ihtimal üçüncü. Yoksa aptal sanırlar beni. Ya da tembel. Biri diğerinden beter. Sekiz yaşındayım. Sevilmek için çok çok çok çalışkan olmam gerektiğine inanıyorum. Teşekkür yetmez, takdir getirmeliyim. TAKDİR!

Pozdan poza geçerken içimde tuttuğum, -tuttuğumu unuttuğum- doğrularım, inançlarım boncuk boncuk alnımdan süzülüyor. Hanumanasana (bir bacağın öne diğerinin arkaya doğru kayıp ayrıldığı poz) sırasında hocamın elleri omuzlarımda, hafif hafif yere doğru iniyorum. Boynunu, omuzlarını rahat bırak diyor, nefesin düzenlensin diyor, sakin ol, diyor. Sesi yumuşacık. Takdir ediyor mu anlaşılmıyor ama kızmadığı kesin.

Çabalıyorum gevşeyebilmek için. Olur mu? Olmaz elbet…Gözlerim yuvalarından fırlıyor, ağlamak istiyorum, burnum doluyor, kızarıyor. Daha da utanıyorum. Gevşemek iyice hayal oldu. O ilk ders sonunda kulağım tıkandı. Halıya uzandım. Matt şöyle bir salladı beni. Ayaklarıyla bacaklarımı, karnımı çiğnedi. Ayaklarımın altında ve belimin yumuşak dokusunda saklı marma noktalarına masaj yaptı. Başımı kocaman avuçlarının arasına alıp, enseme, iki kaşının arasına, şakaklarıma ılık ılık bastırdı. Kulağım açılırken dengemin yerine geldiğini hissettim. Bir çekmece daha boşaldı, evim biraz daha ferahladı. Fırtınadan ertesi açan güneşte deniz kıyısıyım şimdi. Duru, sakin, mavi.

Derslerimiz devam ediyor. Alıştıkça, açılıyorum. Açıldıkça gevşiyorum. Gevşedikçe yumuşuyorum. Yumuşadıkça şimdiki zamana daha derinden kök salıyorum. Hocam beni takdir ediyor mu hala bilmiyorum ama o çekmece boşaldı ya bir kere gözlerimin önüne, ondan sonrasında pek de aldırış etmiyorum.

IMG_1115_gobeksiz

Mitahara’dan Mide Fesadına

Bu yazının orijinali Mavi Orman kitabında yayımlanmıştır.

Portland’a döndüm.

Biz Kaliforniya’dayken şehrimize kış gelmiş.

Kaliforniya’daki Shadow Yoga kursuna Portland’dan katılan bir düzine öğrenci de benimle döndü. Hepimiz aynı stüdyoda çalışıyoruz. Bir kısmımız döner dönmez bunalıma girdi. Üç hafta plaj, park, yoga, kaliforniya üstüne “gerçek” (?) hayat ağır gelmiş. Bir diğer grup kursun sarsıntısını üzerlerinden atamıyorlar. Su yüzüne çıkan pisliklerle baş etme halindeler.

Benim dahil olduğum bir diğer grup da döner dönmez mitaharadan mide fesadına doğru yol aldı. Hani dikkatli yiyorduk. Hava karadıktan sonra yemiyor, kanallarımızı tıkamıyor, zehirlemiyor, bedenimizin ihtiyaçlarına karşı hassasiyet geliştiriyorduk vs? Mitahara’dan Burger King’e geçip kıvır kıvır patates kızartmaları yedim ben ilk gün. Sonra sinemada koca bir kova patlamış mısır. Yatmadan önce çukulatalı dondurma yanında kahve!

Mitahara da lazım mide fesadı da galiba. Aradan bir hafta geçti, şimdi dengeye geldim.

Ben dengeye geldim de Amerika mide fesadına doğru hızla kaymakta. “Holiday Season” denen döneme girmek üzereyiz. Şükran gününden (kasım’ın son perşembesi) yılbaşına kadar süren ve herkesi çılgınca alışveriş yapıp yemek yemeğe teşvik eden dehşetengiz bir zaman dilimi bu. Önümüzdeki kırk günü tüketyetüketyetüketyetüketyetütütüyeyeye olarak özetleyebilirim size.

Tüketen kitlelere alerjim var. Süper marketlere ve alışveriş merkezlerine gitmiyorum. Gitmek zorunda kalırsam perişan oluyorum. Alışveriş yapmayı sevmiyor değilim. İhtiyacım olan ve mülkiyeti bana keyif veren malları ve hizmetleri satın almak beni de tatmin ediyor. Alerjim tüketim amacı ile bir mekana doluşmuş insanların etraflarına yaydıkları titreşimlere. Ve bir de reklamlara.

İndirim varmış!

Tüketmeliyim

On tane alırsam biri bedavaya geliyormuş

Öyle ise tüketmeliyim.

Kampanya ay sonunda kadar geçerli imiş

Derhal tüketmeliyim

Kredi kartına beş taksit yapıyorlarmış

Beş kere tüketmeliyim.

Beş bin kere tüketmeliyim.

Tüketmeliyim, Tüketmeliyim, Tüketmeliyim

Mide Fesadı geçirmeliyim!

Tüketirken tükenmeliyim ki gücümü toplamak için yeniden tüketeyim.

Benim tükenmem birilerinin işine geliyor.

Tarihin her döneminde olduğu gibi içine doğmuş bulunduğumuz bu dilimde de yönetenler ile yönetilenler olarak ikiye ayrılıyoruz. Ve yine tarihin her döneminde olduğu gibi şimdi de bizi yönetenlerin meşgalesi güçlerine güç katmak. Baş koydukları bu yolda karşılarına çıkan engeller bir bir yok edile. Oyunun tek kuralı bu.

Yöneten azınlığın baş koydukları yolda ilerlemek için yönettikleri çoğunluğu sömürüp, ezip sularını çıkartmaları tarihin en bilindik teması.

Köleler ve sahipleri varmış

Toprak ağası ve köylü varmış

Kral ve halk varmış

Veya sultan ve tebaası

Ve fabrikatör ile işçiler

Ve bankerler ile kredi kartı sahipleri

Ve global şirketler ile çalışanları/tüketenleri varmış.

Biri ezmiş de büyümüş, diğeri ezilmiş de tükenmiş.

Bu hikaye böyle gelmiş böyle gider.

İçine doğmuş olduğunuz zaman dilimini özel filan sanmayın yani.

Merak ediyorum ancak tarih kitapları yazınca mı insanların içlerine sıkıştığı kalıplar su yüzüne çıkıyor?

Etrafımda dönen tüketime bakıyorum. İçim daralıyor. Kredi kartıları kaydıkça kayıyor. İnsanlar hayatlarının sonuna kadar ödemek zorunda kalacakları mortgage ve okul kredilerilerinin altına imzayı atıveriyorlar. Kölelik fermanını imzalamak değil mi bu?

Ya da mafyadan para ödünç almak?

Tarihin diğer dilimlerinde de insanlar özgürlüklerini böyle körü körüne mi teslim etmişler acaba? Yoksa bizim yönetenler işlerini çaktırmadan görme konusunda çok mu ustalar?

Köleye kendini özgür zannettirip kullanmak daha akıl karı değil mi?

Bence yöneten azınlıklar da evrim geçiriyor. Daha usta, daha zeki, daha ince yöntemleri var artık.

Gözümün önünden çekilmiş bir iki ince katman perdenin ardından beliren görüntü canımı fena sıkıyor. Dağlara, mağaralara yani işin kolayına kaçmak istiyorum. Onun yerine gidip kredi kartlarımı iptal etsem, kazandığımı nakit, harcadığımı nakit haline getirsem, bu düzen baş kaldırsam özgürlüğe yaklaşır mıyım biraz acaba?

 

mavi sirtli
Bu hikayenin devamı Mavi Orman’da!

Bir Yataktan Korkmak

Bu yazının orijinali Mavi Orman kitabında yayımlanmıştır.

Portland Oregon’daki yeni hayatıma ineli tam on yedi gün olmuş.

On yedi gündür yerleşmeye çalışıyorum.

Yeni bir yer de değil ki burası. On üç yaşımdan beri gidip gettiğim memleket. Daha geçen sonbahar buradaydım Shadow Yoga kursunu yaparken. Daha eskiden iki tam yılımı geçirdim burada. Ne var ki her seferinde yine yeniden en baştan başlamam gerekiyor. İstanbul’a döndüğümde de aynı durum başıma geliyor. Yine, yeniden, en baştan. Belli ki evsizlikten. Göçebelik hevesinden. Yerleşememe, bağlanamama halimden. Çünkü her terk edişimde şehri, (orayı ya da burayı) tası tarağı toparlıyorum, atılacak ne varsa atıyor, halim olursa satıyor, kutularımı bir arkadaşın bodrumuna veya annemin hurçlarına taşıyor, sonra yeni mekanımda yeniden açıyor, en baştan başlıyorum. Bir koltuk beğeniverdim geçenlerde. “Ah bu benim yaşama ymekanlarıma ne kadar uyar” dedim de, yanımda Ayşe vardı, “Defne’ciğim hangi yaşama mekanından bahsediyorsun?” diye sordu. Düşündüm bir koltuğum bile olamıyor. Çünkü koltuk ne kutulara sığıyor, ne bavula, ne de annemin hurçlarına… Uzun lafın kısası yine, yeniden, en baştan yeni bir eve yerleşmekle geçti son onyedi günüm. Bir de yerleşik hayata karşı duyduğum korku ile başetmek gibi bir gayem olduğu için de elimi ayağımı titreten şeyler yaptım. Benim için cesaret gerektiren hareketler. Mesela İkea’ya gittim ve kendime yepyeni bir yatak aldım. Aklıma doluşan düşünceleri bir bir püskürterek yatağımı yukarı taşıdım, vidaları taktım takıştırdım, kendi kendime kurdum. Şimdi odanın ortasında öyle bir sağlam duruyor ki, çantayı kapıp ilk uçağa atlamak geliyor içimden ona baktıkça. Ama yılmıyorum. Burada yaşadığım eski zamanlarda kaçındığım bir başka şeyi de yaptım. Araba aldım. Adını Atilla koydum. 1989 model gri bir Toyota Corolla. Memnunum. Ne de olsa beni alıp uzaklara götürebilir Atilla. Yatak gibi değil yani. Beni göçebelikten çekip çıkaracak ne varsa ödümü koparıyor. O yüzden bir türlü uzun vadeli sözler veremiyorum. Mesela iş arayamıyorum. Sonra kontörlü telefondan normal hatta geçemiyorum. Çünkü normal hatta geçerken bir yıllık sözleşme yapıyorlar. Bir yıl boyunca her ay fatura ödemeye mecburum! Allah göstermesin! Bu arada kontörlere ödediğim para ile Güney Amerika’yı gezip dönebilirdim. Neyse şeytanın bacağını kırdım, normal hat bir numara bile aldım! Patanjali’nin Yoga Sutra’larında sözünü ettiği hayat düzenleyicisi yamalardan biri aparigraha. Bu yama bir canlıya, eşyaya, düşünceye, inanca, sevgiliye, dosta ve hatta belli bir karaktere yapışıp kalmanın hayatımıza getirdiği kısıtlamaları özetliyor. Sarılmamak, yapışmamak, sahiplenmemek anlamına geliyor. Hakikatten de hatırlıyorum yıllardır sakladığım, ama bir kez olsun dinlemediğim kasetlerimi atarken duyduğum ferahalama hissini. (i-poddan sonra cdleri de attım) Duygusal olarak yapıştığım ama artık kullanmadığım eşyalar, giysiler hayatımdan bir bir çıkarken de özgürlük hissi dalga dalga yayılıyordu. Üniversite ders kitapları ve defterleri dahil gereksiz herşey gidip de geriye sadece kullandıklarım kaldığında, içine ilk yaz güneşi dolan bir odada soyunup üzerine tertemiz çarşaflar serilmiş bir yatağa uzanmış gibi hissetmiştim kendimi. Sadelikte sükunet var malum. Aparigraha sadeliğe davet… İşte sonra bir yerde çizgiyi aşıp sadece gereksizleri değil, gözüme, sırtıma fazlalık görünen herşeyi atmaya başladım. Bir lokma bir hırka yaşayacakken o lokma ile hırkayı da gözden çıkardım. Ve şimdi görüyorum ki sımsıkı sarıldığım, yapışıp da geri vermeye yanaşmadığım aparigrahanın kendisi olmuş! Yoksa bir yataktan niye korkar insan? Bir kimlik yaratıyoruz kendimize. Genlerimiz, yetişme tarzımız, okuduklarımız, duyduklarımız, yediğimiz içtiğimiz, çocukluk hayallerimiz ve en çok da korkularımızla ilmek ilmek örüyoruz kimliğimizi. Sonra sımsıkı sarılıyoruz ona. “Ben böyleyim işte”. Varlığımızın tek kalesiymişcesine onu muhafaza etmek istiyoruz. Ben sabah insanıyım. Ben isyankarım, herkes ne yaparsa tam tersini yaparım. Ben muhafazarım, ben özgürüm vs vs vs.

Kalenin dışı kadar içi de akar değişirken, duvarları sağlam kalsın istiyoruz. Değişimin zorladığını, direnmenin ızdıraba yol açtığını görmeye yanaşmıyoruz. Hayattan yaş aldıkça direnç artıyor. Çünkü malum durağanlıkta güven var. Böylece kimliğimize yapışıp kalıyoruz. Savunma güçleri hali hazırda, en ufak bir yorumu, eleştiriyi saldırı olarak algılamaya yatkın halimizle kalemizi korumaya çalışıyoruz. (Bireysel kimliklerimiz kadar kollektif kimliklerimiz için de geçerli bu durum. Örnek isterseniz gazetelere bir göz atabilirsiniz!)

Ben de ne zamandır, nedendir bilinmez bir göçebe kimliği inşa etmişim kendime. Ağırdan alttan yavaş yavaş benliğime sızmış. Satır aralarında ve/veya satılarımda savunup durmuşum onu. O kaleyi hoş görmeyenleri ben hor görmüşüm. Taş taş üstüne taş eklerken özgürlüğümü teslim etmişim. Beni tutmak isteyenleri elimin tersiyle itip yola devam etmişim. Sonunda o kaleye kendimi kapatıp yapayalnız kalmışım. Yoksa on iki aylık sözleşmeden neden korkar insan? Yerleşmeye çalışıyorum işte son haftalarda. Daha önceki oynak yerleşmelerimden farklı bu seferki. Kaleyi yıkmayı gerektiriyor. Belli bir düzen yaratmaya, o düzene yapışmadan, kök salmaya çalışıyorum. Kök salmak demek tek bir yerde yaşamak zorunda olmak demek değil. Sadece belli bir düzene sadık kalmak. Hayatı bir ritme oturtmak. Organik, doğal içeriden gelen bir ritim. Biyolojik bir ritim. Bana yuva kurmamı fısıldayan bir ritim. Eh kolay olmuyor böylesine yerleşmek tabii, henüz bir yataktan bile korkarken!

AR80030_AR80030-R2-E008

Ahimsa, İstanbul ve Keyif

Bu yazının orijinali Mavi Orman kitabında yayımlanmıştır.

Şimdi bana sorsalar, Yoga yapmadığınız sabahları nasıl geçirirsiniz diye… Seve seve anlatırım…

Yatağıma gömülüp kitap okuyarak başlayan günlerin keyfini.

Güneşin kızılı odaya dolmuş ama ayazı pencerenin dışında kalmış bir İstanbul sabahında, yatağın ayak ucunda mırıl mırıl bir kedi, elimin altında otuzlu yaşlarımın favori erkeği Tom Robbins’in bir kitabı…ve belki üşenmemişsen o sabah, başucunda bir fincan kahve…

Kim takar o sabahın yogasızlığını!

Yeni yıla girerken yine İstanbul’da, yine bir dostun evinde misafirim. Artık kendimi teslim ettiğim bir hocam, ardımda bıraktığım bir sevgilim ve bir yıl boyunca çalışacağım yoga ödevim ve benden ders almak isteyen bir stüdyo dolusu öğrencim var. İstanbul’da ne kadar kalacağımı da, sonrasında ne yapacağımı da bilmiyorum. Neredeyse uçaktan iner inmez kendimi ders verirken buldum. Cihangir Yoga’nın sahipleri dostlarım Zeynep ile David bir aylığına Hindistan’a gidiyorlar. Onların yokluğunda geriye bir ben bir de Mey kalıyoruz. Bütün öğrenciler bize emanet.

Ama bu sabah dolunaydan ötürü yoga yok!

Eski Hatha yoga metinlerini yazan ustalar dolunay ve yeni ay günlerinde yogasana yapmayın, demişler. Haftanın altı günü çalışın ama yedinci gününde dinlenin diye eklemişler. Dahası, hanımlar kendi ay hallerinin ilk üç günü boyunca vücutları eğip bükeceklerine, sırtüstü yatıp dinlensinler de diye belirtmişler. Peki acaba yoga

hocalarını dört adet doksanar dakikalık ders verecekleri bir gün bekliyorsa o sabah kendi yogalarını pas geçsinler…demişler mi?

Öyle dememişler ama başka bir şey demişler: AHİMSA.

Ahimsa derli toplu ilk yoga kitapçığının yazarı Patanjali’nin hayatımızı anlamlı kılmamız için önerdiği yollardan bir tanesi. Bu yollara Yama deniyor. İlk yama Ahimsa. Öldürmemek, zarar vermemek anlamına geliyor. Öldürmemek, yaralamamak, incitmemek, kırmamak, koparmamak, zedelememek, kavga etmemek, zorlamamak. Ahimsayı özetle, hayatlarımızı şiddetten arındırmak olarak düşünebiliriz. Kelimelerimizden, düşüncelerimizden, ilişkilerimizden şiddeti çıkarmak. Kendimize ve diğerlerine karşı hassasiyet gösterip, hoşgörülü ve anlayışlı davranabilmek. Yoganın başlıca amaçlarından biri fiziksel, psikolojik, duygusal hislere doğru bir farkındalık yaratmaksa, hissizleştiğimiz şiddet anları bu amaca tam ters düşüyor. (Gazetelerde okuduğumuz şiddet olayları karşısında duyduğumuz acı, öfke, çaresizlik ve şaşkınlığın özünde insanların nasıl bu kadar hissizleşebildiklerini anlayamayışımız yatmıyor mu? Bir insan bunu bir diğer insana (ya da hayvana) nasıl yapabilir?) Ahimsa ilk Yama. Yani yoganın doğru çalışılması için önerilen öncelikli prensip. Ahimsa prensibini uygulamak kolay görünse de, iş seçtiğimiz sözcüklere (ve ses tonumuza), alışkanlıktan vardığımız yargılara ve bedenimizle kurduğumuz ilişkiye gelince farketmeden ne çok şiddet uyguladığımızı fark ediyor muyuz? Kendimize ve diğerlerine karşı.

Bedenimizi ele alalım. Çocukluktan itibaren bedenlerimizi zorlamaya o kadar alışıyoruz ki, içimizden gelen uyarı sesini kulaklarımız duymaz oluyor. Sadece yogasana sırasında değil, spor yaparken, bir randevudan diğerine koştururken, altından kalkamayacağımız kadar iş üstlernirken, az uyur, kötü beslenirken hep harab ediyoruz kendimizi. Kendimizi zorlamak kendimize şiddet uygulamak demek. Hani nerede Ahimsa? İstanbul her ona dönüşümde yoğunluğuyla beni/bana çarpıyor. İstanbul yoğun. Trafik yoğun. Yükselip alçalan hisler yoğun. Hava yoğun. Sokaklar yoğun. Sesler yoğun. Haberler yoğun. Günler yoğun. Programlar yoğun. Duygular yoğun! Dersler yoğun. Yoğun yoğun…

İlk haftam bitmedi içi

hareket etmeye çabalarken. ZORlanıyor. Yoğunlukta boşluk yok. Boşluk yoksa hareket imkanı yok. Boşluk yaratmam, kendime bakmam gerekiyor. Yediklerime, uyku saatlerime, harcadığım enerji miktarına, sosyalleşme saatlerime dikkat ediyorum. Yoksa kaptırıp gidiveriyor insan kendini malum. Ve koşturmaya o kadar alışıyoruz ki, içimizden gelen uyarı sesi boğulup gidiyor. İstanbul’da yaşayıp giderken -özellikle kendimize- Ahimsayı unutmak ne kolay! Hatırladığımızda ise, işte böyle sabahlarda, gün doğarken mata adım atmak yerine Tom Robbins’e uzanmak… Ah ne keyif ne keyif!

Ahimsayı seviyorum.

Hoşgeldim İstanbul’a!

18699962_2002212953334179_2397066821371659641_n

Büyüklüğüme Mektuplar

Bu yazının orijinali Mavi Orman kitabında yayımlanmıştır.

Çocukken bizim eve misafir geldiğinde, annem muhakkak o misafirin beni ziyaret etmesini isterdi.

Böyle zamanlarda, dış dünyaya kapalı odamın hafif aralık kapısından önce bir baş uzanır, sonra misafirin kendisi, ne yapacağını bilmez bir halde, belli ki pek istenmediği o dünyaya adım atardı. Ben oyunum kesintiye uğradığı için sıkkın, misafir sıkıldığımı gizlemediğim için çaresiz, karşılıklı dururduk. Oysa bilirdim ki beni doğal ortamımda izlemek ister misafir. Ne duydu ise hakkımda, kendi gözüyle görmek ister. Ne var ki odada bir başkası varken (o başkası bir çocuk bile olsa) kendi dünyama dönmenin yolunu bilmediğimden, sıkıntılı sessizlik uzar da uzardı. Sonunda annemin misafir arkadaşı olmadık bir adım atarak kendini benim dünyama katmaya kalkışır ve varlığıyla kesintiye uğrattığı etkinliğin ne olduğunu araştırmaya başlardı. Ve işte o zaman hepsinin gözleri ya kara tahta karşısına sıra sıra dizilmiş bebeklerime ya da masama yayılmış tükenmez kalem satırlı saman kâğıtlara kayardı.

Zaruri ziyaretlerini noktalamak için fırsattı anneme seslenmeleri belki:

“Ah canım! Nilüfeeeer… yazar olacak bu senin kızın!”

“Bak bak şu sıralara dizilmiş bebeklere…Annen gibi öğretmen olucan di mi kız?”

Canım sıkılırdı bu yorumlara. Hem de pek fena. Sinir olurdum! Yazmadan duramıyordum ve bütün oyunlar evet okulculuğa dönüşüyordu en nihayetinde ama büyüyünce ne yazar ne de öğretmen olmak istiyordum. Bunlar zaten bildiğim işlerdi. Bilmediğim sulara yelken açacaktım ben büyüyünce. Mesela astronot olacaktım. Olmadı uzay bilimi ile ilgili bir iş. O da olmazsa (matematik gerekiyormuş) oyunculuk vardı istikbalimde. Yazarlık ve hocalık değil ama! Şimdi hayatıma bakıyorum ve annemin odamda kıvranan ahbaplarına selam etmekten kendimi alamıyorum.

Bildiğimi içimle harmanlayıp kağıda dökmek… Bildiğimi içimle harmanlayıp öğretmek… Kendimi doğru yerde, eksiksiz, tastamam hissettiğim iki eylem, iki evim! Bütün direncime rağmen ikisi de her yaşımda benimle birlikte geldiler. Tatmin bulamadığım işler peşinde koşarken onlar bir köşede sıralarını beklediler. Şimdi hayatımın üç köşesinin ikisini onlar tutuyor. Yazmak ve öğretmek…

Üçüncü köşe ise yoga. Üçgenin üç köşesi birbirlerini tamamlayarak kendimi, diğerini, insan denen yaratığı, varoluşu, kainatı, Yaradan’ı keşfetmeye doğru götürüyor beni. Her keşif bir keyif.

Zen Budistlerinin inancına göre gün gelip de varacağımız bir duraktan bakar dururmuşuz şimdiye. Kendi geleceğimizden bir ses konuşurmuş kulağımıza. Büyüklüğüme mektuplar yazardım çocukken. Hayallerimi gerçekleştirecek tek bir insan vardı. Ne annem, ne babam… Büyüklüğüm benim tek kahramanımdı. Ona kendimi anlatmakla başladım işe. Yazmayı öğrenndiğim gün annemin hediye ettiği hatıra defteri kısa zamanda bir kendimi deşme -ve belki de yaratma- arenasına dönüştü.

İşte taa o zamanlardan beri yazmak beni içime çevirir durur. Yazılarımı büyüklüğümden başkası okusun diye yazmadım hiç. Yazamadım. Sayfa sayfa hikayeler, romanlar yazarken dışarı açılmayı değil, kendime kaçmayı amaçlıyordum. Ve hep devam etti yazı. Defterlerim yanımda gezdiler memleket memleket, mahalle mahalle, ev ev. Kafelerde, restoranlarda, çay bahçelerinde hep çantalarımda dolaştılar.

Şimdi kendimi ifşa etmek utandırıyor beni. Sonra kendimden utandığım için utanıyorum. Sonra da kendimden utandığım için utandığıma utanıyorum. Böyle gidiyor işte utanç… Halka halka. Bu yüzden en başından beri kilitli günlükleri çekmecelerin gizli bölmelerinde sakladım. Gizli saklı bir şey yaptığımdan da değil. Binlerce sayfanın arasına sakladığım esas benliğim idi. Kimseler bilmesin istedim içeride olup biteni. Bu yüzden en yakınıma bile açamadım günlüklerin kilidini yıllarca. Bir maskenin ardında gizledim yüzümü.

Bu yazılar hayatımda yeni bir adım.

Kilitli günlüklerimi açıyorum.

Aklımda binbir soru…

Kendini kendine anlatmak bile zor işken, kendini bir diğerine anlatmak nasıl olur? Süzerek, oynayarak değil, soyunarak anlatmak. Kilidini kırıp günlüğünü uzatmak, “al oku” demek bir dosta nasıl olur? Peki, kişinin kendini tanımadığı insanlara açması, onların önünde ağır ağır soyunması neleri getirir beraberinde? Düşüncesiyle bile yanaklarıma al basıyor.

İşte bu yüzden, al bastığı için yani, günlüklerimi size yüksek sesle okuyacağım. İçimi

dışarı çevirmek, çevirirken dışarı dökülenleri, öfkeleri, üzüntüleri, sıkıntıları, al bastıran utanmaları, sinirli kahkahaları, sonu gelmez gözyaşlarını toparlayıp bağrına basmak nereye götürecek beni?

Merakım kabarıyor.

O yüzden yazıyorum.

Geleneksel Hint yoga eğitiminin üç temel direği Guru, Şastra ve Sadhu Sangha. (Aynı üçlü temel Budizm’de Budha, Dharma ve Sangha olarak geçer) Guru, usta ya da hocadır. Öğrenciyi kendi kendisi ile yüzleştirmenin inceliklerini bilen, onu elinden tutup en derinine giden yola sokan, kendisi de bu yolda yürümüş ve hayatın değişkenliği karşında sağlam durmayı başarmış üstad kişi. Guru. İkinci temel direk şastra, yani yazılı metinler. Hem tarihi yazıtlar hem de günümüzde yazılmış kitaplar eğitimin şüphesiz önemli parçaları. Üçüncü temel direk Sadhu Sangha ise öğrencinin birlikte büyüdüğü diğer öğrenciler cemaatini anlatır. Sadhu’nun kelime anlamı “kutsal kişi” dir. Sadhu Sangha’yı bir tekkenin dervişleri gibi de düşünebilirsiniz. Sadhu Sangha aynı yola baş koymuş ve genelde aynı hocanın öğrencisi olan veya aynı öğretiyi benimsemiş (ama seviyeleri farklı) insanlardan oluşur. Yoga eğitimi sürerken sadhu sangha ile çevrelenmiş olmak, iyi bir hocaya sahip olmak kadar önemlidir. Ortak paydası yoga olan dost cemaati yani sadhu sangha karşısında kendini anlatmak derviş yolunun olduğu gibi yoga yolunun bir parçası. Sadhu sangha karşısında soyunan öğrenci, her bir dostun gönül gözünden kendini bir kez daha görme şansını elde eder. Her bir dost gözü bir katman daha derinine çeker kişiyi. Oradan yukarı utançla, öfkeyle, gözyaşı ve bazen kahkahayla çıkar belki, ama ne çıkarsa çıksın, dost gözünün gücü yargıyı un ufak etmeye yeter. Günlüklerimi benimle okuyan tüm dostlar bu yolda benimle yürüyen sadhu sanga’nın ta kendisi. Tanışmasak da yolumuz bir.

Dost cemaate konuşmak keşiflerin en derinine götürebilir bizi. Ben de bu yüzden kırıyorum günlüklerimin kilitli kapısını.

Büyüklüğüme yazdığım mektuplarım daha yeni postadan çıkıyorlar. Bana yazan çocuğa sözüm var. Onun hayallerini gerçekleştireceğim. İşte o yolda yürürken tecrübe ettiklerim, öğrendiklerim, öfkelerim, fink atan fikirlerim, sonu gelmez yolculuklarım, aşklarım ve bütün merakım ile yogalı günlerim…

Dilim sürçer ise şimdiden affola!

IMG_2227 (4)