İç Sıkıntısı

(Bu parçayı ben yazarken dinledim, siz de okurken dinleyebilirsiniz.)

 

Sevgili Okur,

Son zamanlarda nasıl içim sıkılıyor! Dünya ağrısı yüreğime öküz gibi oturuyor. Ne yapsam geçmiyor. Bu doğru değil. Bazı şeyler var aslında. Yapsam geçer ama onları yapmak da hiç içimden gelmiyor. İnsanın kendini depresif hissetmesinin en tehlikeli tarafı da bu bence. İnsan depresif haline yapışmak istiyor, bir tarafıyla.

Neden böyle oldum diye düşünmek, hele hele içinde bulunduğumuz zamanlarda, çıkmaz sokak. Yüz binleri öldüren bir salgın atmosfere girmişken benim yüreğime dünya ağrısı oturmasaydı, kendime şaşardım. Dünya ağrısı biraz da insanlığın ortak acısıdır, yasıdır. Dozu dayanılmaz bir hale geldiğinde insanı öldürebilir. Bir tanesi babam olmak üzere, hayatıma girmiş iki kişi intihar notlarına “dayanamıyorum” yazmakla yetindiler. Ama insan ruhu, -tıpkı vücudu gibi- düşen kimyasallar karşısında çare üretebilir. Sağlıklı bir zihin, devamlı neşeli ve olumlu düşüncelerle dolu bir zihin demek değildir. Sağlıklı bir zihin, kendi karamsarlığına ayna tutabilen ve bu karanlık halin geçiciliğini kavrayabilen bir zihindir.

Bugünkü gibi sıkıldığımda evden çıkmak içimdeki bulutları dağıtmaya yardımcı oluyor. Tebdili mekanda ferahlık vardır. Akşam altıya kadar evde kem kem dolandıktan sonra nihayet 6’da, akşamın ışığı en güzel kızılına yaklaşırken ve hava nihayet soluk alacak kadar serinlemişken bisikletimle Athinas Caddesi’ne geldim. Yolda, bisiklet üzerindeyken, New York’da yaşayan çok eski bir arkadaşımı aradım. Bu arkadaşımla, yıllar yıllar sonra düzenli olarak telefonlaşmaya karar verdik. Çarşamba akşamları (bana göre) kısaca da olsa birbimizi arıyoruz. Geçen Çarşamba ben yine keyifsizdim. Arayamadım. Bu hafta da atlarsam, son 5 haftadır kurduğumuz bağ sekteye uğrayacaktı, o yüzden çevirdim numarasını. Bizim evden Dope kahvesine kadar yol bisikletle 10-15 dakika sürüyor. Atina’da iş hayatı öğleden sonra 3’te son bulduğu için ve turistler de olmadığından sokaklar bomboş, kafeler de bomboş. Bisikleti kilitleyip kahvedeki yerimi alınca telefonun kamerarasını da açtım, biraz da yüz yüze konuştuk.

Bana kalırsa iç sıkıntımızın büyük bir kısmı zayıflayan bağlarımızdan kaynaklanıyor. Geçen kış bu konuyu işleyen bir kitap çıktı. Yazarı Amerikalı. Depresyonun yükselişini birincil bağların (akrabalık ve dostluk) zayıflamasına bağlamıştı. Ben o kitabı aldım da üstelik, Moda’da küçük bir kitap ve plak satan dükkandan ama İstanbul’da bıraktım. Neyse, ben de aynısını düşünüyorum. New York’daki arkadaşımla yirmi dakikalık bir sohbet beni besledi. Birbirinin gençliğini bilen dostlarla konuşmanın şifalandırıcı bir etkisi olduğuna inanıyorum. Aileden saklanan şeyler olabilir. Ya da üzülmesin annem, kaygılanmasın babam, kızmasın kocam diye insan kendini ailesine tam olarak ifade edemeyebilir. Yeni dostlar iyidir ama onlar da sizin olgunluk çağınıza rastgeldiyse, derinde yatan ve belki sizin bile unuttuğunuz kişiyi göremezler. Gençlik dostları ise kabuğun altında kimin yaşadığını bilirler. Siz unutsanız bile onlar hatırlar.

New York’lu arkadaşım, buhranıma şifa olsun diye,  günde bir saat sanatçı saati geçirmemi önerdi. Artist’s hour. Tam da senlik bir şey aslında, diye de not düştü. Çünkü onları, üniversite yıllarımızda, 90 dakikalık vardiyalarla masaya bağlar, saat çalana kadar tuvalete gitmek için bile ayağa kalmalarına izin vermezdim. Böyle böyle, üç günde üç paper yazardık. Shift usülü.

Sanatçı saatinde öyle kendimi masaya bağlamama filan gerek yokmuş. Hatta şu sıralar üzerinde çalıştığım romana, öyküye, projeye bile bakmama gerek yok. Günlük yazmak olabilir. Beni besleyen ama tüketmeyen, yormayan ve bitirilmesi gereken bir iş olmayan bir etkinlikten bahsediyor arkadaşım. Bu senin için ne olabilir, dedi.

Biliyorsunuz, bisiklete binerek ya da yürüyerek sesli kitap dinlemek beni çok mutlu ediyor. Günün ilhamını oradan alıyorum bile denebilir. Yoga yapmak, sabah yogası değil de akşam yogası da beni besleyen bir şey ama insanın içi sıkılırken yogaya dikkat etmesi gerekir. Karanlık günlerde derine inersen, oradan çıkamayabilirsin. Ne de olsa yoga, içinde ne varsa onu büyüten, gözler önüne seren bir mekanizma. Yogaya yeni başlayan ciddi öğrencilerin tüm karması birden önlerine dökülür. Başlarına gelmedik şey kalmaz. (Ben çok hasta olmuştum ilk senemde, operasyonluk.) Tanrılar ona şöyle der: Demek yoga yapıyorsun, yani karmalarınla yüzleşmeye hazırsın, al o zaman bununla başla.

İç sıkıntısının en fena tarafı ne biliyor musunuz? Sıkıntı değil. Keder, hüzün hiç değil. EN fena kısmı uyuşukluğu. Bir şey, herhangi bir şey hissetmenin zorluğu. Zaman (hayat) sanki ruhun kabuğundan geçiyor ve öyle hafif, öyle kendini hissettirmeden geçiyor ki, bir çizik bile atmıyor. Şaşkınlıkla dönüp üzerinizden geçmiş zamana bakıyorsunuz, Temmuz ayına bir hafta kaldı. Şubat ayından beri ne yaptım ben? Ne hissettim? Neyin farkına vardım? Neyin anlamını, ha tam şuramda, canımda bildim? Zamanın (hayatın) ruhuma attığı çiziklerin sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Onlar da yüzeysel.

Evet, yüzeysellik. İç sıkıntısının en tatsız kısmı yüzeysellik. Dikkat toplanmadığı için her şeye ilgi yüzeyde kalıyor. Alt katmandaki anlamları keşfetmeye üşenen bir zihin. Her an dağılmaya hazır bir dikkat. Bir küçük roman yazıyorum. Karakterleri ile yakınlaşamadık. Anlatıcısı bana hikayesini anlatıyor ama kimdir, sevdiği kadın kimdi, bana anlattığı hikaye esasen neyin hikayesi, bunları bulamıyorum. Anlamın peşinde koşturmanın dünyanın en haz veren işi olduğuna inanan, bunu tüm benliği ile bilen bir insan için ne acı bir insanlık hali yüzeysellik.

Zihinsel olarak derinleştiğimizde, bir eserin veya hayatın kendisinin anlamı üzerinde düşünüp, fikir ürettiğimizde, o anlamın altını katman katman kaldırdığımızda duyduğumuz zihinsel hazzın eşi benzeri yok. Bunu Ayfer Tunç da bir söyleşisinde söylemişti. Zihinsel doygunluk yaratıcılıktan geçiyor. Ben bu yüzeysel günlerde, derine girecek enerjiyi, odaklanacak hali bir türlü bulamadığım için içim sıkılıyor.

Siz? Siz nasılınız? Dünya ağrısı çöreklendiğinde siz neler yapıyorsunuz?

Haydi, yazışalım.

Defne.

IMG_3546
Fotoğraf: Kokia Sparis ®2020

21 Haziran 2020

 

21 Haziran 2020 Pazar

Atina

Sevgili Blog Okuru,

Bir güne ne çok şey sığmış, sıkışmış öyle! İki satır yazmasam tanrılar yakamı bırakmaz korkarım. Bugün 21 Haziran: Kuzey Yarımkürede yaz mevsiminin başlangıcı. En uzun gün. Yengeç dönencesine vuran güneşin dimdik ışınlar. Oğlak dönencesi ise küskün. Yoksa huzurlu mu? Babanın yakıcı bakışları ondan ırak çünkü ne de olsa. Güneş sert bir baba. Gözü hep üzerimizde, onun huzurunda kaçacak bir yer yok. En azından Atina güneşi öyle. Portland güneşi için aynısını söyleyemem. O sık sık iş gezisine çıkar. Biraz absent baba yani.  Portland çocukları Güneş babanın yokluğunda sık sık şikayet ederler. Özlerler. Nihayet bulutların, sisin, yağmurun arasından başını çıkarınca derhal bağırlarına basalar.

Bugün Babalar Günü.

aishaharley_photogrpahy_027 copy
Babalarım

Haziran ayının üçüncü pazarı. Vardır bir hikayesi, anneler gününün hikayesi gibi dokunaklı olmasa da. Şimdi hatırlamıyorum. Sabah Mete Babam’ı aradım. Araba kullanıyordum. Görüntülü konuştuk. Kutlaştık. Mete Babam, on yaşımdan beri benim babam. Gözümü kapayıp sırtımı dayadığım biricik desteğim. Sevginin, şefkatin ve nezaketinin insanda vücut bulmuş hali. Babalar günü kutlu olsun. Bir de buradan.

Piraiki’ye indik bu sabah. Deniz havası almaya. Piraiki, küçük Pire ya da Pirecik anlamına geliyor. Sıcağa kalmayalım diye erken çıkmıştık. Yine de tavernalarda, uzerilerde (uzeri -ουζερί: uzohane) hareket başlamıştı. Antik kayalardan denize girenleri seyrettik. Yürüdük. Pire Belediyesi tekerlekli sandalye kullanılarını hiç hesaba katmadan kaldırımlarını döşemiş. Kaldırım yüksekliği neredeyse dizime geliyor. Pirecik’te rampa henüz icat edilmemiş. Elektrik direkleri, ağaç kökleri arasında iki teker asfaltta, iki teker kaldırımda gittik, lokantalarda oturanların lokmasını boğazına dizdik. Az gittik uz gittik, sonra ben bir de baktım ki telefonuma sadece 6bin küsur adım atmışım. Ama tekerlekli sandalye itince iki kişilik yürüyor sayılıyorum.

Döndük. Sıcak. Bey hemen uyudu. Ben arka odaya kedilerle serildim. Nurdan Gürbilek’in Babalar ve Ustalar makalesini bir kez daha okudum.* Kafka’nın babasına mektubuyla Oğuz Atay’ınkini karşılaştırdığı ve araya kendi babasıyla olan ilişkisine dair notlar serpiştirdiği çok tatlı bir makaledir. Biraz kendi babamı düşündüm. Kemal Suman’ı. En son hangi ülkeye gittik beraber? Babam, boşanmadan sonra benimle ilişkisini sürdürmek için çok zekice bir yol keşfetmişti. İkimiz baş başa seyahate çıkıyorduk. Bunu buradan tüm babalara ve özellikle boşanmış babalara ve daha da özellike boşanmış kız çocuğu babalarına önereyim. Kızınızla bağ kurmak istiyorsanız, onunla yılda bir defa seyahate çıkın. Mümkünse yurtdışına gidin. Mümkünse ikinizden başkası gelmesin. Üç gün, dört gün, bir hafta, artık ne kadarı uyarsa. İnsan insanı en iyi seyahatte tanır.

Bunu yazdım da aklıma geldi. Sene 1985. Ben on bir yaşındayım. Babamla Amsterdam ve Londra’yı geziyoruz. On günlük bir seyahat olsa gerek. Ben bu seyahatten önceki üç haftayı Köln’de, annemin Alman Lisesi’nden arkadaşı ve benim çok sevgilli bir teyzem olan İnci ile onun yaşıtı kızı Beryl ile geçirmişim. Sonra beni Bonn havalimanından bir uçağa bindirmişler, babam da Amsterdam havalimanında karşılamış. İlk defa tek başıma bindiğim için çok heyecanlandığım, böbürlendiğim ve hiç bitmesin istediğim uçak yolculuğum sadece 45 dakika sürmüş. Bir de bakmışım uçuş amiri abla beni babama teslim ediyor. Peki.

Bu seyahatimiz neden aklıma geldi şimdi? Şundan. Yola çıkmadan önce, henüz İstanbul’dayken, bu seyahatin planları yapılırken yanımda yakın bir arkadaşım vardı. Bu yakın arkadaşım hayatında hiç yurt dışına çıkmamıştı ve bana çok imreniyordu. Ben imrenmesin istiyordum. Arkadaşlarım benim için çok mühimdi. Nurdan Gürbilek ebevyenlerinden kaçıp kitaplara sığındığından bahsetmiş. Bunu ben de yapardım ama bir o kadar da arkadaşlarıma sığınırdım. Gayrettepe’de bir apartmanda büyüyen, annesi, babası boşanmış ve annesi sabahları üniversiteye giden bir tek çocuk olarak elbette arkadaşlar benim en kıymetlimdi. Babam, dört kardeşin en küçüğü olarak arkadaşlarıma düşkünlüğümü hiç bir zaman anlamadı ve bir parça da kıskandı. Neyse, ben on bir yaşımın en kıymetlisi dostlarımdan birisi, ben Avrupa’ya gidiyorum ve o gidemiyor diye üzülmesin diye, sana paten getiririm, demek gafletinde bulunuyorum. Kızcağızın gözleri parlıyor. Çünkü Avrupa’yı görmek kadar istediği bir şey daha var: O da benimki gibi tekerlekleri lacivert, minik topuklu çizmeleri beyaz,  bağcıklı patenlere sahip olmak.

O seyahatimizin fotoğraflarına bakacak olursanız benim yüzümdeki mutsuzluğun resmini hemen görürsünüz. Özellikle Londra günlerinin sonunda çekilmiş resimlerde yüzümden düşen bin parça. Neden? Babama bu paten konusunu açamıyorum. Utanç diz boyu. Nasıl derim baba ben bir arkadaşıma paten götüreceğime söz verdim. Böyle dümdüz söylersin değil mi? Hayır, ben on bir yaşındayım ve beni zor durumda bırakacak durumları aklımda yüzlerce, binlerce defa evirip çevirmekten başka bir şey yapamıyorum. Babam soruyor, kızım neden surat asıyorsun, ne oldu, kafan neye bozuk? Ben omuz silkiyorum ama ağladı ağlayacak durumdayım. Paten gibi ağır bir şeyi babam bavulunda hayatta taşımaz. Üstüne bir de para meselesi var. Arkadaşım bana para vermemiş. Oysa ben sanıyordum ki, sana paten getiririm dediğimde tak çıkartıp 100 pound sayacak elime. Hayır, öyle bir şey yapmamış. Artık gidiyorum, haydi eyvallah demeye gittiğimde de para konusu açılmamış ama paten konusu açılmış. Ben babama nasıl söylerim. Arkadaşıma paten alalım, sonra bavulda taşıyalım. Kızar. Üzülür hatta. Ne diye böyle bir söz veriyorsun diye sorar. Ben de kendimi eksik hissederim. Yenilirim.

Tüm bunlar içi yiye yiye seyahati bitirdik, döndük. Patenler alınamadı. Arkadaşıma bulamadım, dedim. Annesi bana çıkıştı, koskoca Avrupa’da nasıl paten bulamadın? Ben bir şey diyemedim. Sonra pek görüşmedik galiba.

Babamı güçsüzlüğümle, başarızlığımla üzmek… Bundan çok çekinirdim. Yine Nurdan Gürbilek’in yazısından bir parça:

“Babama kızdığım, kendimi karşısında çaresiz hissettiğim zamanlar birden yok oluvermesini istediğimi hatırlıyorum. Bana kötü davrandığı için değil. Tersine onu üzmemek için, onu üzeceğini bildiğim şeyleri rahatça yapabilmek için yolumdan çekilmesini istediğim ne çok an var.”

Benim de. O anların her birinden bir öykü çıkar.

Ama bu yazı benim babam, babalarımla ilgili olsun istemiyorum. Zaten günün anlam ve önemi de bitmedi. Bir sonraki konuya geçmeden edebiyat babalarımı selamlamak isterim. Beni öyküleri, romanları, denemeleriyle besleyen, “içimdeki bazılarına” dönüşen karakterleriyle ruhumu, aklımı, belleğimi inşa eden baba yazarlarım: Tanpınar, Oğuz Atay, Orhan Pamuk, Tom Robbins, Jeffrey Eugenides, Nazım Hikmet, Yaşar Kemal, Gabriel Garcia Marquez, Milan Kundera, Stephen King. Babalar gününüz kutlu olsun edebiyat babalarım.

Bu aralar Storytel’den Tutunamayanlar’ı dinliyorum. Oğuz Atay’in 700 küsur sayfalık destanını Şerif Erol seslendirmiş ve tavsiyesine uyduğum Şebnem İşigüzel dostumun da söylediği gibi okumamış, oynamış. Oynamamış, yaşamış! Tutunamayanları ben iki defa okumuştum. Bir defa yirmili yaşlarımda, atlaya zıplaya, bir defa da Saklambaç’ı yazdığım 30lu yaşlarımda. Şimdi dinlerkenki en tatlısı oldu. Oğuz Atay’ın kalemi benim iç dünyamı gıdıklar, bazı hikayelerini yüksek sesle okumam icap ettiğinde, gözlerimden yaşlar boşanır, karnıma kıramplar girer, o kadar gülerim. (Ne evet, ne hayır mesela) Tutunamayanlar’ı dinleyerek sokakta yürürken, parkta bisiklete binerken de kıkır kıkır gülüyorum. Nasıl bir deha! Bu kadar erken kaybetmemiz ne yazık… Büyük beyinler bazen çabuk gidiyor. Dr. Robert Svoboda Agora adlı kitabında, kimi parlak ruhların bu hayattaki dharmalarını (dharma: bu hayattaki manevi görevimiz) tamamladıktan sonra hemen göçtüklerinden, başka formlar halinde dünyaya döndüklerinden söz eder. Mozart, Van Gogh, Freddy Mercury ailesine bence Oğuz Atay da dahil edilmelidir.

Bugünün anlam ve önemi yaz yaz bitmedi… Ayrıntısına girmeden hızlıca 21 Haziran 2020’ye sığmış ve sıkışmış diğer önemli olayları not düşelim. Onlar hakkında da önümüzdeki günlerde yazarız.

Güneş tutulması. Güneş kararırken içe dönmek iyidir. Bu konuya da değiniriz.

Yeni ay, Yoga takvimlerinde Aşadha Ayı. Yeni bir 28 günlük döngü bizi bekler. Silkinip değişmek, erken kalkıp, erken yatma, daha çok yazma ve korona, karantina, korku derken boşalan içimizi doldurma vakti. İçimizi doldurmaktan bahis açılmışken, bu aralar ruhumu ennn çok doyuran etkinlik: Beliz Güçbilmez’in Tersine Mühendislik Atölyesi ve Devam Kursu. Bundan da sonraki yazılarda bahsedeyim. Herkese şiddetle tavsiye ederim. Okumayı seviyorsanız, yüzeyin altındaki anlamı keşfetmek size de derin bir zihinsel haz veriyorsa hiç durmayın hazır eğitimler hâlâ online iken yazılın.

Ve son olarak Dünya Yoga Günü.

Pardon buna güleceğim.

Yok, bir şey olduğundan değil. Yeni aya ve güneş tutulmasına denk geldiği için. En yoga yapılmayacak gün yani. Tanrıların işine bakınız!

Kuzey yarımküre: Sağlıklı bir yaz diliyorum. Siz siz olun ortalıklarda fazla dolanmayın yine de.

Güney yarımküre: Çaylarınızı koyun ve sıcak şarapları… Çünkü bir yazar için kış gibisi yoktur. Güneş babanın gözlerinden uzakta, uzun geceler sizin olsun.

İyi haftalar herkese,

Defne.

*Nurdan Gürbilek, Benden Önce Bir Başkası adlı kitabındaki “Babalar ve Ustalar” yazısı. Metis Yayınları.

 

 

 

 

Dünya Ağrısı ve Erleichda

PHOTO-2019-05-15-21-38-38-1-1170x575
Okumak iyi Gelir

Ayfer Tunç’un kitabıdır Dünya Ağrısı. Beni etkileyen tüm kitaplar gibi onu da en az üç defa okudum. Yazar, biçimi ve içeriğiyle madem beni etkilemiştir, bunu nasıl yaptığını anlamak için sevdiğim kitapları sar baştan okurum. O dünyayı nasıl kurmuştur, kurgunun yapısı, diyaloglar nasıl ilerler? O atmosfere benim de girmem için hangi yollara başvurmuştur? İkinci ve hatta üçüncü okumalarda bunları keşfederim. İlk okuma kaba temizlik gibi bir şeydir. Esas lezzet, şimdi ne olacak merakı dindikten sonra damağa yayılır. Metaforlar ve yazarın hüneri, incelikleri ve zekâsı, diğer edebi yapıtlara göndermeler, kısacası romanın, öykünün ruhu ancak tekrar okumalarda ortaya çıkar.

Ayfer Tunç’un bir atmosferden yola çıkarak yazmaya başladığını biliyorum. Belki bu yüzden, belki de tanrı vergisi bir iç/dış gözlem kabiliyeti sayesinde bu konuda çok başarılı. Atmosferi ben de önemserim. Bir romana, bir öyküye başlamadan önce benim de hayalimde ilk beliren şey tüm hisleriyle bir sahnedir. O sahnede kimlerin yer aldığını bilmesem bile, başladığım hikâyenin neyi anlatacağını hayal meyal o atmosferin verdiği ipuçlarıyla sezerim. Doğum sahnesiyle başlayan ve bebeğin yitirişiyle açılan Emanet Zaman’ın bir kaybın içinden sancıyla doğan bir kentin (kozmopolit Smyrna’dan ulusal İzmir’e) hikayesi olacağını hissediyordum. Şimdilerde de muhayyelimi ufak ufak dürten bir imge var: Tarlabaşı’nda bir bina. Terk edilmiş. Yıkılmak üzere. O boş binadan içime dolan hislerden başka bir ipucum yok. Hayır, bu doğru değil. Elimde bir şey daha var. İki yıl: 1986 ve 1964. Bu kadar. Bir romana başlamak için yeter de artar bile.

Ama şimdilik o roman dursun. Durduğu yerde pişsin. Dinlensin. Demlensin. Bu imgeler bir defa düştü mü insanın aklına, hayat ona durmadan malzeme yollar. İşaretler. O döneme, o konuya ait sorular, fotoğraflar, yazılar, kitaplar, anılar başlar yağmaya. O kadar ki, bu hikâyeyi benim dile getirmem tanrıların arzusu (veya lütfu) demeye gelirsiniz. Ben şimdi oralarda bir yerdeyim. Başka bir kitap yazıyorum aslında. Şimdi size ipucu vermeyeyim. Tohumu muhayyileme geçen yaz düşen bir hikâye. Korona pandemisi de, işaret mi istemiştin, al sana işaret, dercesine geldi, bu hikayenin yazılış döneminin ortasına bomba gibi düştü. Kitap çıkınca siz de ne demek istediğimi anlayacaksınız. Ben sadece Margaret Atwood’un Antilop ve Flurya (Oryx and Crake) adlı romanıyla konuşan bir öykü yazmak istemiştim. Tanrıların planı başkaymış. Nihayetinde ortaya çıkan eseri bu sene bitmeden siz de okuyacaksınız diye umuyorum.

Ayfer Tunç’un Dünya Ağrısı‘nda okuru çarpan ve hikâyenin çekirdeği diyebileceğim bir sahne vardır. Kitap elimin altında değil, içimde kaldığı haliyle size aktaracağım. Romanın ana karakteri Mürşit ki tüm hayatı boyunca dünya ağrısı dediği şeyi çekmiş bir adam. Bir taşra kentinde, bize Anayurt Oteli‘ni hatırlatan ve (o da) babadan kalma oteli işletiyor. İçi sıkılıyor. İçi hep sıkılıyor. Tunç bu sıkılmayı öyle güzel aktarıyor ki, hepimizin içi Mürşit ile beraber sıkılıyor. O otelin atmosferi ve taşra sıkıntısı atmosferden ruhumuza sızıyor. Bir tarafımız Mürşit’e haydi be adam çık bu bunalımdan, oğluna devret oteli, git hayalindeki hayatı yaşa diye isyan ediyor. Diğer tarafımız ise biliyor. Öyle bir hayat ve öyle bir ihtimal aslında yok. Mürşit, hikâyenin sonunda oteli sahiden de Özgür’e teslim ederken dünya ağrısından kurtulacak değil. Bunu da tam içimizde biliyoruz. Biliyoruz, çünkü yazar bizim içimizdeki dünya ağrısını, tıkıştırıp ağzını kapattığımız kutusundan, kuytusundan, köşesinden çeke çeke çıkartıyor. (Şimdi hatırlıyorum, Dünya Ağrısı‘nı ilk okuyuşumda defalarca elimden bırakıp, sonra yeniden başladığımı.)

Çarpıcı sahne şu: Mürşit ile kızı, bir akşam balkonda oturuyorlar. İçeride klasik aile yemeği yenmiş, tabaklar masada, baba kız balkondalar. Mürşit sigara içiyor, kızını hatırlamıyorum, o sigara içmiyor galiba. Mürşit diyor ki, içim ağrıyor. Sonra telaşlanıyor, kızı yanlış anlayacak, babasını hasta sanacak diye. Kızı doğru anlıyor. Benim de ağrıyor baba, diyor. Herkesin içi ağrıyor. Sakince, dünya ağrısının bir tek Mürşit’e has olmadığını ona hatırlatıyor. Hikâye tam burada kırılıyor. Mürşit eğer bir nebze dünya ağrısından özgürleşiyorsa o da bu anda oluyor. Bu ağrıyı insanlığın tamamı ile çektiğini kavradığında.

Dün annemden bir mesaj geldi. Ben buradan çok sıkıldım. İstanbul’da evine tıkılmış tüm akranları gibi annem de sabah kalkıp bir amaçla giyinip sokağa çıktığı günlerin ritmini, rutinini özlüyor. Bu rutinden mahrum kaldığı günlerinde hayat anlamını yitiriyor. Neden yaşadığını bile soruyor. Elimde kalan hayat bu mudur yani artık, diyor. Annemin içi ağrıyor. Ben de Mürşit’in kızı gibi konuşayım: Benim de ağrıyor anne. Hepimizin içi ağrıyor. Aklımızı dağıtan, ağrımızı uyuşturan hayaller bir süreliğine rafa kalktı.  Onların rafa kalktığı anlarda gerçek tüm çıplaklığıyla arzı endam etti. Çünkü elimizde bu hayattan başka bir şey yok. Bu gerçekten gözümüzü kaçıramıyoruz. Bu hayat tüm angaryalarıyla yavan bir şey. Beklediğimiz o diğer hayat yoksa, bu şimdiki dayanılır şey değil.

Beklediğimiz o diğer hayat aslında yok. Dünya ağrısı da tam bu, kanımca. Sabahları kahvemi hazırlayıp, balkon kapısının önündeki koltuğa oturuyorum. Bu hafta Tom Robbins’in Parfümün Dansı‘nı okuyorum. (3. defa). Okurken Himalayar’ı hayal ediyorum. Bir gün Himalayalar’a tırmanacağımı. Alobar ile Kudra’nın karşılaştıkları tepelerden dünyaya bakacağımı… Sonra biliyorum. Böyle bir hayal hiç yaşanmayacak. Bakmakla yükümlü olduğum MS hastası bir eşim var. Onu bırakamam. Ama o olmasaydı, başka bir şeyim olacaktı. Bir çocuğum olacaktı belki. Ya da her gün gitmem gereken bir işim. Belki param olmayacaktı. Veya vaktim. Veya gücüm.

Veya gittim diyelim, çünkü Himalayar’ın çok yakınına, Rişikeş’e, Haridwar’a gittim yıllar önce. O hayatın balkon önünde hayal edildiği gibi olmadığını da biliyorum. Araba teyplerinde bağırta bağırta Bollywood soundtrackleri dinleyen şoförlerin çılgınca sürdükleri minibüslerde, arkası açık kamyonetlerde, uçuruma kırk beş derecelik açıyla eğilerek yol almak, kimsenin kapatmayı akıl etmediği pencerelerden öndeki otobüsün egzoz dumanını, bitmeyen motosikletin vızıltısını ve minibüsü sağlayan arabaların korna gürültüsünü (çünkü please honk!) çekmek demek Himalayalar biraz da!

İster istemez elimdeki hayata dönüyorum. Bildiğim tüm kadınlar gibi ben de ev işlerinden bunaldım. Yatak toplamak, bulaşık makinesi boşaltıp doldurmak, çamaşır yıkayıp asmak, bir gün ütülenir diye bir köşeye bir ütülenecekler dağı dikmek, sonra Bey’in filanca tişörtünü veya mutfak çekmecesinde artık bulamadığımız temiz mutfak havlusunu bulmak için o dağı deşmek ve dağıtmak, yerleri süpürmek, her gün hiç yılmadan biriken tozu almak, kahvaltı sofrası kurmak, kaldırmak, sonraki yemeği düşünmek, eksikleri tespit edip alışverişe çıkmak, eve dönüp yemeği pişirmek, kurmak, kaldırmak ve tüm bunların arasında biraz yürümek ve azıcık da olsa yazmak, üretmek için zaman açmaya uğraşmaktan bitkin düşmüş durumdayım. Elimdeki hayat bu. Bunu anlayınca dehşete kapılıyorum bazen. Benim burada çok içim sıkılıyor. Hepimizin sıkılıyor anneciğim. Hepimizin. Dünya ağrısı bu. Almancası da varmış, sen daha iyi bilirsin aslında. Ama işte hepimizin bu ağrıyı çektiğini bilince, bir şey oluyor, ağrı kırılıyor sanki. Evlerdeki yalnızlığın tüm insanlık tarafından paylaşıldığını hatırlayınca insan bir hafifliyor sanki.

Ben de işte bu yüzden yazıyorum. Dünya ağrısının yatışmasına belki benim satırlarım da katkıda bulunur. Ne de olsa, bu haftanın kitabı olan Parfümün Dansı’nın ana fikridir Erleichda. Hafifleyin anlamına gelir. Zamanın ötesinde yaşayan varlıkların insanlığa bir mesajdır Erleichda. Hafifleyin. Kitap da böyle biter.

 

Bu yazının orjinali Doğan Kitap’ın Okumak İyi gelir adlı bloğunda yayımlandı.

Defne Suman yazdı: Dünya Ağrısı ve Erleichda

 

 

 

 

Korona Günlerinden Çıkış

fullsizeoutput_46feSevgili Okurlar,

25 Mayıs 2020 Pazartesi itibarı ile Atina’da kahvelerin açılmasıyla benim için karantina bitti. Çünkü neydi? Zaten büyük bir kısmını evde geçirdiğim hayatımdaki tek fark sabahki yoga ve ev işlerini bitirdikten sonra çıktığım kahve gezmelerimin kesilmesiydi. Kahve gezmesinden döndükten sonrası zaten son üç ayda yaşadığım hayatla birdi. Öğle yemeği pişir, yazmaya otur, sonra akşam olur.

Kahvelerin açılmasını dört gözle bekliyordum. Sabahları uyanmam için bir sebebim olacak diye düşünüyordum. Normalde 6:30’da ayağa dikilen ben bu karantina aylarında her gün 8:20’de gözlerimi güne açabildim. Kahve gezisi günümden çıktığı için.

Dün koşa koşa evden çıktım. Gerçekten de açılmışlardı! Eve yakın Kaldi kahvesinde oturdum. Az şekerli, badem sütlü bir kakao içtim. Bloğumu biraz düzenledim. Sanki aradan hiç zaman geçmemiş gibiydi. Oh be, demedim yani. Sanki daha dün gelmişim Kaldi’ye. Öyle bir cool his içimde. Peki. Eve döndüm. Yemek yaptık. Akşam oldu.

Bu sabah yüreğime bir öküz çöreklenmişti, öyle uyandım. Kalktım. Kahvemi yaptım. Romanımı alıp parka bakan balkon kapısının önüne yerleştim. Öküz yüreğimden kalkmadı. Oysa günün ev sevdiğim saatleri. Bey’i kaldırdım. Yogamı yaptım. Kahvaltı ettim. Ben biraz çıkayım dedim. Little Tree and Books, biliyorsunuz Atina’daki en sevdiğim kahvem. Oraya giderim, dedim. Orada yazarım. Sonra bir tutukluk geldi üzerime. Yorgunluk. Little Tree bizim evden 5 km uzakta. Eskiden, bisikleti metroya atar, trafikli ana caddeleri metroyla geçer, Akropolis’in yeşil, şirin sokalarını bisikletle aşardım. Henüz metrolara binmiyoruz. 5 km yol gidecek güç var mı bacaklarda? Yok. Pazar günü bisikletle Filopapou tepesine çıktım. (Fotoğraf oradan) Büyükada’daki çamlar gibi yüksek bir tepeye kurulmuş, harika bir park. Öye bir hamlamışım ki, bugün (salı) hala bacaklar, omuzlar ağrıyor. Hayır, Little Tree’ye pedal çevirecek derman yoktu bacaklarımda ama başka bir derdim daha vardı.

O da şu: Karantina günlerini ben sakin geçirdim. Yardımcımız yoktu. MS hastası eşime tek başıma baktım. Sabahları yataktaki yatay pozisyonundan bağdaş kurarak oturtmayla başlayıp, gece yine bağdaştan yataya geçirmeye kadar giden ayrıntılı ve zorlu bir bakım bu. Dışarıdan yemek sipariş etmediğimiz için her gün yemek pişirdim. Mutfağı topladım. Çamaşırları yıkadım. Astım. Askıdan aldım. Eşimi yıkadım. Kendimi yıkadım. Kedi tuvaletini temizledim. Biliyorsunuz işte. Domestik haller. Tüm bu ev işinin beni yıpratacağını düşünürdüm, haftada bir kaç gün bugünkü gibi yüreğime öküz oturmuş gibi bir ağırlıkla uyanacağımı tahmin ederdim. Hiç biri olmadı. Evet, herkes kadar benim de dikkatim dağınıktı. Bir işe odaklanmak zordu ama 24 dakikalık gati yöntemini kullanarak okudum da, yazdım da, derslerimi de verdim. Hatta okurlarımla Zoom üzerinden buluşup onlara kitaplarımdan parçaları yüksek sesle bile okudum, hâlâ da okuyorum.

Genel olarak huzurum yerindeydi. Bir defa bile Yaz Sıcağı  kitabımın okurlar tarafından en çok paylaşılan cümlesi olan “evlilik insanı daracık bir nüshasına hapsediyor,” cümlesini aklıma getirdim. Daracık nüshamda değildim çünkü. Tam kapasite olmasa bile tama yakın kapasitede hayata sarılıyordum.

Bu sabah bu cümle ilk defa aklıma geldi. Yaz Sıcağı’nın anlatıcısı Melike’nin annesinin Melike’ye söylediği: Evlilik, insanı daracık bir nüshasına hapsediyor.

İlk defa bugün, dışarısı ihtimali belirdiği için içerisi beni darladı! Bugüne kadar bir Zen rahibesi anlayışı içinde gördüğüm ev işleri, dışarı çıkmamı geciktiren iğrenç uğraşlara dönüştü. Bey, ofisimin kapılarını açtığımda beni bekleyen, son yazdığım bölümü anlattığım, yüksek sesle Raymond Carver öyküleri okuduğum dosttan, benden devamlı hizmet bekleyen kocaya dönüştü. Kediler bile her zamankinden çok mızmızlandılar kapalı balkon kapıları yüzünden.

Görüyor musunuz kahvelerin açılması nelere maloldu?

Neden oldu? Çünkü anında ben, orada, dışarıda, o kahvede, o diğer varoluş alanında başka bir olacağıma inandım. Daha tam. Daha mutlu. Daha üretken. Daha özgür. Daha kendi gibi!

Oysa daha iki gün önce, evdeki yazıhanemin kapalı kapıları ardında, tam da o kişiydim.

Orada bir başka ben yok dışarıda. Tüm ev işlerinin ortasında dahi bulabildiğim merkez, hâlâ içimde, hâlâ içeride. Bunu hatırlamalıyım. Tamlığı bir başka yerde aramaya meyilli zihnimi dizginlemeli, merkeze doğru gemlemeliyim. Yoksa hep bir başka hayatı hayal edecek o, tamama ermek için.

Parka gittim. Bir banka oturdum. Karşıma  Rus bir anne ile iki çocuğu oturdular. Kız 9-10 yaşlarında, oğlan 12-13. Anne telefondna müzik açtı. Avaz avaz, Yunan rap. Ben pis pis baktım. Kitap okuyordum. Çocuklar annenin karşına geçip dans ettikler. Birbirlerini kovalayıp bağrıştılar. Yüksek sesle konuştular. Güldüler. Bir daha dans ettiler. Müziğin sesini açtılar. ANne çocukları videoya çekti.

Yağmur başladı. Hep beraber kalktık. Zakkumlar açmış. Sunağıma koyarım diye bir tane kopardım. Rus aile yanımda bitiverdi. Oğlan bana koca bir buket pembe zakkum uzattı. Anne elindeki torbadan bir demet beyaz zakkum çıkardı. Küçük kız onu da elime tutuşturdu. Önümde eğildiler. Oğlanın başında şık bir şapka vardı. Onu çıkartarak beni selamladı. Hepsi birden gülümsüyordu. Küçük kızın omzuna dokundum. Teşekkür ettim.

Eve döndüm.

 

Korona Günlerinde Kitap Okumaları

Kahvaltı Sofrası okumaları başlıyor! Karantina’da kitap okumaları. Kanepeden kanepeye. Yaz Sıcağı ve Saklambaç okumaları halen devam ediyor ve harika gidiyor! Yoğun istek üzerine (en çok da benim içimde yoğun istek!) Kahvaltı Sofrası okumaları için de bir grup kuruyoruz.

Pazar akşamları, 20 kişilik bir grupla Zoom vasıtasıyla bir araya gelip Kahvaltı Sofrası romanımı okuyacağız, sohbet edeceğiz.

Buluşma tarihleri:

7-14-21-28 Haziran 21:00 (İstanbul saati)

Ücret: 100TL (4 buluşmayı kapsar)

Kayıt için: sumandefne@gmail.com

Bekliyoruz.

ÖNEMLİ: Niyetiniz varsa mutlaka kitaplarınızı şimdiden sipariş edin. Kargolar yavaş. Kitapların ulaşması bazen iki haftayı buluyor. Türkiye dışından katılacak olanlar kitap temini konusunda bana email yazınız.

Teşekkürler!

Defne Suman

 

2d4c1e62-031d-4f8d-b3b1-1717879ae6fb

Bu Akşam Canlı Yayın

Bu akşam Genç Edebiyatçılar Topluluğu’nun instagram sayfasında canlı yayına davetliyim. Siz de gelin! Görüşmek üzere… İstanbul saatiyle 21:30’da. Instagram’da @tnku_gencedebiyatcilar

Defne  Suman.

 

Screenshot 2020-05-11 at 8.11.54 PM

Korona Günlerinde Anneler Günü

imza 7Geç uyandık. Saatini ne siz sorun, ne de ben söyleyeyim. Ama dinlenmiştik ama yüzümün hatları tekrar yerine oturmuştu. Bunlar mühim. Saçlarımı boyatmayı bıraktığımdan beri (en son kuaföre gittiğimde, size yazıyordum tarih 28 Şubat galiba) iki parmak uzayan kırlarıma ancak dinlemiş bir yüz yakışıyor. Fatoş yeni saçıma corona crown dedi, korona tacı yani.

Dün, bütün günü Satürn’ün etkisine derman olsun diye  kahvesiz geçirdim. Yaşım kadar hafta boyunca (46) Cumartesi günleri kahve içmeyeceğim. (Bu Satürn işinin ne olduğunu daha sonra yazarım. Şimdi hızlı hızlı yazmam gerekiyor, Bey, Zoom’da vereceği kokteyl partisi için ona yardım etmemi bekliyor. Barmaidlik görevlerim var. ) Zor geçti. Ama Satürn de karşılığını verdi, günahını almayayım, hazzım ona kurban olsun. Amin.

Bu sabah kahvemi aldım, annemi aradım. Ne zamandır görüntülü konuşmuyorduk. Malum hepimize ekrandan illallah geldi. Bir de annem korona tacımı görür de üzülür diye korkuyordum. Aksine çok beğendi. Olgun bir hava vermiş dedi. Bir de Pınar beğenmez diye düşünüyordum, ondan da olumlu bir yorum gelince bıraktım beyazları artık, uzasınlar gönüllerince.

Bey ile balkonda uzun bir Analar Günü kahvaltısı ettik. Kahvaltı hazırlıklarına girmeden önce bulaşık makinesini boşaltmadığım için mutfakta dağ gibi bulaşık birikmişti. O dağa tırmanırken sesli kitaptan Orhan Pamuk’un Öteki Renkler kitabını açtım. Şansa da 3. Bölüm: Babam çalmaya başladı. Tam Bey’e seslenecektim. Gelsin, o da dinlesin diye. Çünkü babası geçen sene öldü ve Orhan Pamuk’un Babam başlıklı bölümü de babanın ölümüyle açıldı. Ama sonra vazgeçtim. Hem tıraş ritüelini gerçekleştirmeye banyoya girmiş olduğundan hem de Orhan Pamuk’un babası hakkında söylediği bir şey o sırada dikkatimi çektiğinden.

Babası genç Orhan’ı hep desteklemiş. Çocukken çizdiği resimlere de, büyüyünce yazdığı öykülere de hayranlıkla bakmış. Bunun bir çocuk, bir genç için ne kadar önemli olduğunu, ne kadar güven verdiğini anlatıyordu. Benim aklım babama değil, anneme gitti. Anneler Günü diye değil, Pamuk’un hayatında babasının yeri neyse, benim hayatımda da annemin yeri o olduğu için.

Ben de çok küçük yaşta yazmaya başladım. Öyküler, romanlar yazdım. Afacan Beşler, Gizli Yediler, Yaramaz Kızlar serilerinin yerel versiyonlarını çocukken saman kağıda neşrettim ve biraz daha büyüyünce Çatı serisinin yine yerel varyasyonlarını kaleme aldım. Hatta bir defa Çatı’nın anlatıcısı Cathy’nin kız kardeşi Carrie ağzından bir roman yazdım ama bu sonra başıma dertler açtı, onu da bir başka gün yazarım. Orta üçe geçtiğimizde aslında pek hayran olduğumuz ama bize hiç yüz vermeyen bir ablamızı yerin dibine batıran bir Amanda’nın Maceraları projesine editörlük ettim. Bu projeyi kurucusu olduğum Dunganganlar çetesinin diğer üyeleri ile gerçekleştirdik. Her birimiz hayran olduğumuz ama bize yüz vermeyen Amanda rumuzlu ablamızın başından geçebilecek türlü öyküyü kaleme aldık. En çok Evren ile ikimiz yazdık. 30-40 Amanda öyküsü bitince annem bizim için kitabımızı daktiloya çekti ve ben bir önsöz yazdım. Birazdan sizinle bu önsözü paylaşacağım. Bugün hâlâ Evren’le beraber Amanda’nın Maceraları kitabının öykülerini okurken gözlerimizden yaşlar gelir.

 

Şunu diyorum: Annem tüm bu öyküleri, romanların, Blyton’un, V.C Andrews’un yerel reprodüksiyonlarını baştan sona okudu. Ben küçükken annem okutmandı üniversitede. Profesörlüğe giden yolda çalışırken, bana şehriye çorbası pişiriyor, Basri sandviçleri hazırlıyor, Anadolu Liseleri ve Kolejler sınavına girmem için benimle kıyasıya mücadele veriyor, FKM’den alıp Bale Sanat’a, oradan AKM’ye götürüyordu. Üzerinde hala okutman kıyafeti, elinde tahta kaşık, çorba karıştırırken ben elimde saman kağıtlarımla ayağının altında dolanıp, eteğini çekiştirerek ona yeni yazdığım romanı yüksek sesle okuyor ve pür dikkatini talep ediyordum.

Annem bir defa bile ay sıkıldım senin deli saçması öykülerinden demedi. Yorgunum, başka zaman okuyalım bile demedi. Aksine dinledi. Güldü ve nasıl geliyor bunlar aklına diye hayranlığını belirtti.

Bu sabah, Atina’daki evimde bir yandan bulaşıkları kaldırır, bir yandan Orhan Pamuk’un babası hakkında yazdıklarını Sesli Kitap’tan dinlerken bunları düşünüyordum. Pamuk’un babası, ilk romanı yayımlanınca ona “bir gün Nobel’i alacaksın” demiş. Pamuk bunu sonradan Babamın Bavulu adı altında kitaplaştırdığı Nobel konuşmasında söylemişti.

Birkaç sene önce evlilik terapistimizle konuşuyorduk. Ben etrafımdaki insanların benden çok şey beklediklerinden yakınıyordum. Taleplerini karşılayamamaktan. Kimler senden ne bekliyor mesela, diye sormuştu terapist. Ben de Bey’in taleplerinin yanı sıra annemin benden ödüller bekliyor olmasından söz etmiştim. Terapist gülmüş, bir daha sormuştu. O zaman doğrusunu söylemiştim. Annem benden ödüller beklemiyordu. Annem benim kitaplarımın ödülü hakkettiğine canı gönülden inanıyor ve onlara ödül vermeyen jürilere kızıyordu. Emanet Zaman’ı Yunus Nadi Roman ödülüne layık görmeyişlerine bozulmuştu. Ben de bozulmuştum ama annem gibi ifade edememiştim üzüntümü. Ne de olsa kitabın yazarıydım ben.

Terapistimizin o gün şöyle dediğini hatırlıyorum:

-Ne talihlisin ki seni Nobel’e layık gören bir annen var.

Bu doğru. Benim annem de Orhan Pamuk’un babası gibi beni Nobel’e layık görüyor. Bugün yazıyorsam işte arkasında bu inanç var. Bana benden çok inanan birisi annem. Bu yüzden de ona sonsuz teşekkür borçluyum. İyi varsın anneciğim.

*

Bugün yazıyorsam, bunun arkasında birkaç kadın daha var ve anneler günü vasıtasıyla onları da anmadan geçmeyeyim.

Öncelikle Nenem Zahide Gökberk. Yazarlık onun hayaliydi. Bana kısmet oldu. Edebiyata sevdalıydı. Lisede edebiyat öğretmeni Necip Fazıl Çamlıbel imiş. Onu yazar olmaya teşvik etmiş. Nenem çok okurdu. Modern, klasik, yerli, yabancı demeden edebi bulduğu her romanı, öyküyü okurdu. Almancadan çeviriler yapardı. Firuzan’ın manevi annesiydi. Yazarlığın mümkün olduğunu sanırım ki ilk bana o söyledi.

İkincisi Saadet Gökberk. Annemin halası. Annemi, teyzemi, Nazire teyzemi Beyoğlu’na pastaneye, sinemaya, tiyatroya o götürürmüş. Benim büyük halam. Dame de Sion’da ortaokul, Arnavut Kız Koleji’nde liseyi okumuş, İngiliz ve Amerikan edebiyatı klasiklerini hayatıma sokan, bana ilk Shakespeare kitabımı armağan eden, Anna Karenina’yı ilk defa okuduğum günlerde karakterlerden ortak dostlarımızmış gibi söz eden (“nasıl ayağa fırlayıp bağırdı o Anna, ah herkesin ortasında, şaşkaloz kız!”) oydu. Hiç evlenmemiş, başının dikine gitmiş, güzelliğiyle nam salmış ve erkek kardeşlerinin aksine elinde parasını tutup, işletebilmiş nadide bir rol modeldi bana.

Meral Halam ile Aysel Halam, muazzam öyküler anlatırlar. Oturup saatlerce dinlersiniz. Tüm dizilere ve aile dramlarına taş çıkartacak ayrıntılarla aile tarihçesini süslerler. Her ikisinin de yaşı bugün 90’ı aşmıştır ama pırıl pırıl belleklerinden yüz tane Yüz Yıllık Yalnızlık çıkartılar. Hiç tanımadım ama ruhunu benliğimde hep hissettiğim bir diğer büyük halam. Babamın halası Saffet hala. Lisede edebiyat öğretmeniymiş ve Halide Edip’in öğrencisiymiş. O da geç evlenmiş. 40 yaşından sonra. Tıpkı Saadet hala gibi Saffet hala da yeğenlerinin kültür sanat eğitimini üstlenmiş. Özellikle de kızları kanatlarının ve evine altına alıp okumalarını, öğrenmelerini, meslek sahibi olmalarını sağlamış.

Ülker Teyzem, anne yarısı, annemin kız kardeşi, Portland’daki ana kucağım. Bilge Karasu, Orhan Pamuk, Elif Şafak üzerine ABD’de dersler veren okullu edebiyatçıdır. Tüm romanlarımı herkesten önce okuyup eleştiren, geliştiren, inadıma inat edip sonunda haklı çıkan dostumdur. Romanlarımı bölüm bölüm kahve köşelerinde benimle beraber elden o geçirmiştir.

Sonra, cici annem Selva Suman, kitaplarımın çıktığı gün koşar gider alır. Onlarca alır hatta. Eşe dosta dağıtır. Bir gecede okur çoğunu. Hemen arar. İyi ki yazıyorsun der. Artık duymadığım babamın sesi olur. Baban olsa buraya gülerdi, buraya kızardı, burada ağlardı Defnoş, der.

Kayınvalidem «μαμα» Katerina, İngilizceye, Yunancaya tercüme edildiği anda kitaplarımı edinir. Tercüme sürecindeysek hala, Türkçe bilmemesine rağmen İngilizce olsun, Yunanca olsun doğru ifadeyi şak diye bulur, tercümenin niteliğini yükseltir, bana iyi yazılmış bir metnin, insanın ruhuna dokunacaksa dil ve kültür bariyerini aşacağını hatırlatır.

Aile dostumuz, sevgili Oya Teyzem, Oya Baydar… Onca işinin gücünün arasında yeni çıkacak romanlarımı okur, ona okutmadan gönderirsem kızar. On altı yaşındaydım onunla ilk tanıştığımda, yazmam için beni cesaretlendirdi ve örnek oldu. Kitaplarını hep bir solukta okudum. Sonra döndüm, bir daha okudum. Sonra bir daha. Yazmayı öğrendim ondan. Hâlâ da öğreniyorum.

İlk editörüm Çağlayan Erendağ. Bana inandığı için Mavi Orman yazılmıştır ve devamı da onun sayesinde geldi.

İnsanlık Hali’nin cici annesi Pınar Üstün. Yazılarım sayesinde beni bulmuş, bana duyduğu sarsılmaz inancıyla yenilerinin doğmasını sağlamıştır.

Şimdiki editörüm Hülya Balcı, kitaplarımın anne yarısıdır. Bazen benden çok korur, kollar onları. Hüneriyle çıtayı yükseltir. Kör noktama gelen parçaları açığa çıkartır.

Yazıyorsam, bilin ki arkamda bu kadınlar olduğu için yazıyorum.

Hepsinin anneler günü kutlu olsun!

fullsizeoutput_4102
Bu da size uzaktan bir buket çiçek

 

 

Amanda Kitabı önsöz
Bu da editörü olduğum ilk yapıta yazdığım önsöz

 

Korona Günlerinde Kader

IMG_1117
Kasım ayında gittiğim Vaidyagrama Ayurveda Merkezi’nden

Herkese merhaba!

Hayırlı dolunaylar. Ramazan’ın tırmanış kısmı bitti, bundan sonrası rüzgarda yokuş aşağı bırakmak gibi bisikleti. Gökteki ay, bu geceden sonra küçülmeye yüz tutacak. O küçülürken biz de bir soluk alacağız. Bu hafta sonuyla, önümüzdeki haftanın ilk günlerinde göklerdeki durum biraz gevşeyecek gibi. Haydi, insanlık sık dişini.

Diyorum ama sıkılıyorum mu ben? Dişimi sıkacak bir şeyim var mı, ondan da emin değilim. Öyle alıştım ki halime! Geçen pazartesi Yunanistan’da sıkıyönetim kalktı. Sokağa çıkma yasağı kalktı. Şehri terk etmediğimiz sürece mahallemizden çıkabiliriz. Taksiler tekrar çalışmaya başladı ve toplu taşıma araçları. Sokaklarda arabalar belirdi yeniden. Parklarımız açıldı. Biz yine de temkinliyiz. Akdeniz halkı malum, sokağa çıktı mı öbekleşmeden duramıyor. Koşanlar yanınızdan kıl payı geçiyor, geçerken hapşuruveriyor. Biz de Bey ile beraber, iki günde bir, sadece bir saatliğine akşamları yürüyüşe, parkımıza inmeye karar verdik. İki balkon arasında geçen 40 günden sonra yürüyebilecek miyim, tekerlekli sandalyeyi itebilecek miyim, bunları hep göreceğiz.

Dün akşam Vedik Astroloji haritama baktırdım. Vedik Astroloji, Hindistan’ın geleneksel astroloji sistemi. Batı astrolojisi gibi işliyor,  doğum anındaki gökcisimlerinden gelen enerjisini kişinin karakterine ve hayatına etkisine bakılıyor. Vedik astrolojiye, yoganın da kozmolojisini belirleyen Veda’lar kaynaklık ediyor. Vedik kozmolojiye göre ruh aydınlanana kadar hayata tekrar tekrar gelir ve her bir yaşamdaki davranışları, tutumları bir sonraki hayatın karmasını belirler. Karmayı kader gibi düşünebiliriz. İlişkilerde örülür. Bu hayatta sorunlu veya dostane, ilişkiye girdiğimiz herkes ile önceki seferlerden kapanmamış bir hesabımız vardır  ve her bir yeni hayat hesapları kapatmak için bize sunulmuş imkandır. Bu kozmolojiye göre ruha karma yüküne uygun bir ana bana verilir.  (Ben, doğrusu “ruh aileyi seçer” hikayesini geleneksel metinlerin hiç birinde okumadım- ailemizi seçtiğimizi düşünmeyi seviyoruz, biliyorum ama Vedalar karmasına göre her bir ruha bir aile verildiğini söyler. Ruh’un pek bir seçim gücü yoktur, en azından önemli meselelerde.) Ruh’un görevi (dharması) ona verilen ilişkiler ağı içinde yeni karma üretmeden, eskileri yakmaktır. Her bir hayatı ne kadar az karmayla tamamlarsak, bir diğerine o kadar hafif ve rahat koşullar altında geliriz.

Bu da demek oluyor ki, bu kozmolojiye göre etrafımızdaki herkesle önceki hayatlardan tanışıyoruz. Kırık biten dostluklar, nefret ve hasetle ayrılan sevgililer, yüzünü şeytan görsün denen eski kocalar hepsi ve hepsi öncesinde de vardı, sonrasında da olacak. Karma yakmanın yolu bağışlamak ve kabul etmek. “Her şeyi, herkesi olduğu gibi kabul etmek” klişesi buradan geliyor. Bizim başımıza gelenleri de, etrafımızdaki insanların bize ve kendilerine davranışlarını da kabullenmek, dövünüp, öfke, nefret, ıstırap üretmeden serinkanlılıkla yolumuza çıkan taşların arasından yürümek. Kimi karmalar maalesef çok ağır. Bu ne demek, önceki hayatlarda fenalıklar mı yapmış kişi? Kİmisi öyle iddia ediyor. Ben emin değilim. Ağır karmalar (Bizim Bey’in hastalığı mesela) kişinin aydınlanması için ekspres yol olarak sunulmuş da olabilir. Öyle bir karmadır ki, değişmek zorundasındır. O değişim de seni Dharma’na taşır.

Vedik Astroloji, ne gibi yüklerle bu hayata geldiğine bakar. Karma ve dharma. Bu hayata ne getirdin ve buraya  ne yapmaya geldin? Bu hayata ne yapmaya geldiysek, illa ki onu yapacağız diye bir şart yok. Tatminsizliğimiz  de büyük ölçüde dharmamızdan uzak işlerle meşgul olmamızdan kaynaklanıyor. Böyle durumlarda bilen birinin harita okuması yolumuza ışık tutuyor.

Benim haritamda da daha en baştan çok seyahat edeceğim, yabancı ülkelerde yaşayacağım ve bir yabancı ile evleneceğim belliymiş. Annemle babam doğduğumda bu haritayı okutsalardı, tüm bunları bileceklerdi.  Önceki hayatlarımda hocalarıma sadık kalmışım ve iyi bir müritmişim. Çocukluğumdan beri hocalarıma aşkla bağlanmama şaşmamalı! Ve hoca aşkıyla derslerime çalışmama. Bir yanım (ketu) dünyevi hayattan elini eteğini çekmek isterken, diğer yanım hayatı milimetrik bir biçimde düzenlemek ve hep o düzenin içinde yaşamak istiyormuş (satürn). Çok mantıklı. Size de bir görünüp bir kaybolmam işte bu Ketu-Satürn birlikteliğinden. Dharmam insanlara maneviyata dair rehberlik etmekmiş. Bu açıdan yogaya ilk şavasanada sevdalanmam ve yuvamı bulmuş gibi hissettmem çok normalmiş. Hindistan’daki aşramın gurusu ile ustam Sundernath’ın ayrı ayrı zamanlarda söyledikleri gibi görevim kendi ülkemin insanlarına yoga öğretmekmiş. Bunu da bizzat tecrübe ediyorum. Başka ülkelerde defalarca yoga dersi vermeyi denedim. Ufacık bir topluluktan öteye sesim yetişmedi. Türkiye’de ise çabasızca buluştuk daima öğrencilerimle. Manyetik alan gibi birbirimize çekildik.

Karma meselesine gelince, benim için iş daima tanınma meselesinde düğümleniyor. Tanınma tutkum ayağıma prangaymış. Doğru. Başıma ne geldiyse dikkat çekmeye çalıştığımda geldi. Tanınma (recognition) tutkumdan vazgeçtiğim gün yollar açılacakmış. Üzerinde çalışacağım alan surrender- teslimiyet. Kendi doğrumu kabul ettirmeye çalışmaktan, benim performansımı etrafımdaki insanlardan beklemekten, sonra üzülüp kahrolmaktan, hocamın gözünde değerli miyim, kitaplarım ödül alacak mı, ingilizcede de basılacak mı, Orhan Pamuk tarafından okunacak mı diye düşünüp, dertlenmeyi bıraktığım gün o karma yanıp kül olacakmış. Astrolog Paula dedi ki, unutma sen sadece bir araçsın. Bilginin akacağı bir araç. Aradan çekillirsen bilgi senden akacak. Yeter ki kendini dahil etme. Pay çıkarma. Kahrolma. Sadece orada dur.

Hani bir yazı yazmıştım ya, Bir Pabuç Gibi diye, tastamam orada düşündüğüm şeyler aslında. Düşünmesi kolay tabii. Eyleme geçiniz. Karma eylem demek.

Bu harita okuması bana bir ışık oldu. Neden buradayız, hangi engelleri kaldırırsak parlarız, bunları hatırladık. Bizim Bey ile de ilgili bir şey söyledi Astrolog Paula, o da şu: Siz önceki hayatınızda anlaşmışsınız. Sen ona bakma sözünü vermişsin. Ve şimdi o sözünü tutuyorsun.

Kİm bilir bana ne büyük bir iyilik etti bizim Bey! Şimdi düşünüyoruz, acaba ne yaptı?

Şaka bir yana, bu yorum beni birden çok rahatlattı. Arada sırada beni yoklayan, ben neden evlendim, bir kadın neden evlenir, şimdi bekar olsam neler neler yapar, potansiyelimi nasıl da gerçekleştirirdim (o ne demekse artık!) gibi sorular bu bilginin içine çözündü, gitti birden. Sanki ona verdiğim sözü hatırladım. Öyle bir “tabi ya”, anıydı! Hayatın kontrolünün elimizde olmadığını hatırlamamanın özgürleştirici bir tarafı var.

Yani şunu diyorum sevgili okular, hayatımıza giren herkesin bu hayatta bir rolü var. Belaların, hastalıkların, kötülüklerin de. Yoga kozmolojisinde, içine doğup doğup öldüğümüz ve adına yaşam dediğimiz bu döngünün defalarda tekrarlanacağı söylenir. Bir tiyatro oyunudur yaşam. Ölünce kulise geçer, oyun arkadaşlarımızı rollerinden sıyrılmış halleriyle görürüz, sonra Yönetmen yeni bir oyun sergilemek üzere perdeyi açar ve biz aynı oyun arkadaşlarımızla yeni rollerimize soyunuruz. Oyunun sonuna kadar da gerçek zannederiz tiyatroyu. Sonra perde kapanır ve tekrar kulise…

fullsizeoutput_46c0
Bu yazının altına bu fotoğraftan başka bir şey koyamazdım. 1990. Lisedeki tiyatro oyunumuz. Mutluluğuma bakar mısınız!

 

Vedik Astroloji Haritama Paula Crossfield baktı. Dr. Robert Svoboda’nın asistanıyken tanıştık. O da Shadow Yoga öğrencisiymiş. Dünyanın iki ayrı ucunda, aynı kafada iki kadın. Tavsiye ederim. Bu da web sitesi : https://www.weaveyourbliss.com/

Unutmadan:

YAZ SICAĞI kitabımı okuyacağım seanslarımız dolmak üzere. Bu Pazar başlıyoruz. 4 hafta sürecek. Ben kitabı okuyacağım, sonra sohbet. Katılmak istiyorsanız lütfen bana kayıt için bir email atınız. sumandefne@gmail.com