Ne Heyecanlı Çocuklardık Biz!

 

2011_5_Greece_Turkey_-991
Foto: Aisha Harley

Cumartesi, 15:24, Portland, OR, ABD.

Bunaltmayan ama hangi mevsimde olduğumuza da hatırlatacak kadar sıcak güneş ışınları yaprakların arasından süzülüp yola düşüyordu.Geçtiğim sokaklarda kimsecikler yok. Evler, ağaçlar, çiçekler, yapraklar arasından süzülen ışık. O kadar. Tek hareket ben, bisikletim ve gölgemizden ibaretti. Spotify’dan müzik dinleyerek ilerliyordum. Joan Baez’in yorumu Brothers in Arms çalmaya başladı.

Birden yüreğim sıkıştı.

Zamanında, Joan Baez’e fanatik derecesinde hayranlık duyduğum 14-17 yaş dönemimde bu parça benim için fazla bir önem taşımıyordu. Başka bir grubun bestesi olduğunu biliyordum. 1988 senesinde çıkan Recently albümümün ilk parçasıydı. “Recently”  ise satın aldığım ilk Joan Baez kasediydi. Konserden hemen sonra almıştım. Sonra da elimde kasedimle taş merdivenlerden aşağı uçarak, kulis kapısına dayanmış ve kasedimi imzalatmayı başarmıştım. Çok muhtemel eve dönüp kasedimi teybe koyduğumda duyduğum ilk parça Brothers in Arms idi.

Şimdi dünyanın hâlâ cennet kadar güzel kalmayı bir parçasında, güneş tenimde, kuvvet bacaklarımda, kulaklıklar kulağımda zamanın içinden süzülüp geçerken heyecan ve hüzün arası bir duygu geldi yüreğime oturdu.

Heyecan eskidendi. Hüzün ise şimdiden.

Biz ne heyecanlı çocuklardık! Açık Hava tiyatrosunu ana babalarımızla doldurur, hep bir ağızdan “We Shall Overcome” söylerken nasıl da bütün, nasıl da inançlı, nasıl da umutluyduk. Haydi, bizi bırakalım. Ben heyecanlıydım. Karanlık günler geride kalıyordu. Ben karanlık günlerin karanlığını anlayarak değil sadece sezerek yaşamıştım. Çünkü çocuktum. Çocuklar anlamadıkları şeylerden korkarlar ve korkulacak bir şey varsa onu keskin sezgileriyle de bilirler. (Annemle babam ben yedi yaşaındayken trafik kazası geçirmişlerdi. Arabadaki herkes gibi onlar da hastanelik olmuş, ameliyatlar geçirmiş, günlerce hastanede kalmışlardı ve bana bakan babaanne, nene, hala, dede grubu bunu benden saklamışlardı. Beni korumak için tabii. Ama ben hayatımda o dönemki kadar çok korktuğumu hatırlamıyorum. Bilginin içeriği ne kadar korkunç olursa olsun o bilgiyi çocuktan saklamak kadar korkunç olamaz- çocuğun içinde)

12 Eylül ve ülkenin sonraki yıllarda girdiği dönemin karanlık, işkenceli, sürgünlü, kaçmalı, sıkı yönetimli, gece sokağa çıkma yasaklı, pencereye yaklaşma, o kasetleri sakın sokakta dinleme, bu kitapları yakalım, bunları küvette boğalım, onu da almışlar, bunu da götürmüşler fısıltıları ile bilinçaltıma dolan korku dalgaları 1988’deki Joan Baez konserinden ilk defa çözülüyor, ilk defa korkunun yerini umudun alabileceği fikri yüreğimde açıyordu. Tabii ben bunları anlayacak yaşta değildim. Yüreğimde çok güçlü bir heyecan duyuyordum, o kadar. Dünyaya geliş nedenimi ve insanlık içindeki yerimi bulmuş gibi bir his.

Üstelik yalnız değildim. O yıldızlı güzelim 15 Temmuz gecesi (29 sene önce bugün- Spotify’ınbulutam da bugün çalmak için bana Brothers in Arms’ı seçmesi  bir tesadüf mü yoksa Tanrının göz kırpması mı? ) Açık Hava Tiyatrosu’nu yedi bin kişi doldurmuştu, (Önceki gece ve sonraki gece de. İstanbul konserleri üç gece üst üsteydi.) İki gün sonra Ankara Hipodrom konseri bir gecede elli bin kişiyle açık bize fark atacak ve Ankara’ya gitmediğim için kahrımdan ağlayacaktım.

Biz hepimiz, yedi binler, on binler, elli binler, milyonlar biz hepimiz heyecanlıydık. Joan Baez “Şimdi sesimi duvarların dışında kalanlara ve duvarların içine tıkılanlara yolluyorum” diyordu. Çıt çıkarmadan dinliyorduk ki sesi gitsin o duvarların ardına. Herkesin bir teyzesi, bir uzak amcası, bir sevdiği duvarların ardındaydı hâlâ. Ama biz çocukluğumuza musallat bir karabasandan kurtuluyorduk. Biz, bir araya geliyorduk. Taksim meydanındaki Bulutsuz Özlemi konserinde Acil Demokrasi diye bağırıyorduk mesela. Elden ele “Haziran’da Ölmek Zor Berivan” kasedi dolanıyordu, yasakmış, korsanmış, aman ortalık yerde çalmayın diye diye. Şebnem İşigüzel yaşıtımızdı. Hanene Ay Doğacak kitabının sansürlü satırları siyah bantla kapatılmıştı. İnadına gidip kitabı alıyor, satırları örten siyah bantların ardındaki hikayeyi sınır tanımaz hayal gücümüzle tamamlıyorduk.

Doğduğumuzdan beri ismini duyduğumuz, yazılarını okumasak bile ismini duya duya büyüdüğümüz, bir uzak akrabamız gibi sevip, yakınlık duyduğumuz Uğur Mumcu katledildiğinde hep birden, ülkeyi kucaklayan koca bir ağ gibi sokaklara döküldük, yağmura, kışa, çamura aldırmadan omuz omuza yürüdük. Döktüğümüz gözyaşı içtendi. Bir amcamız ölmüş, öldürülmüştü. Biz karnında korkuyla büyüyen çocuklardık. Onu karnımıza geri koymalarına izin vermeyecektik. Islak saçlarımızla üzgün ama yine de heyecanlıydık.

Zülfü Livaneli yeniden sahneye çıkıyordu ve biz yumruğumuzu yıldızlı gökyüzüne kaldırdıp defalarca, hiç doymamacasına, hiç susmamamcasına “Ey Özgürlük!” diye bağırabiliyorduk çünkü. Bağırdığımızla kalmayıp, üniversitelerde türban yasaklanınca kampüs kapılarında türbanlı arkadaşlarımızla beraber bekliyorduk. Erkek arkadaşlarımız başlarına türban takıp da yasağı protesto edince hep beraber gülüyorduk. Gençtik, umutlu, heyecanlıydık. Hepimiz özgürlüğe inanıyorduk. Her insan dileğidiğince yaşayabilmeliydi. Onurlu, adil, eşit bir düzende…

Elbette, bize gözdağı veriyordu birileri. Koca bir sistem. Koca bir düzen. Aziz Nesin’i gözümüzün önünde yakmak istiyordu mesela. Şairleri, yazarları, dostlarımızın babalarını yakıyordu da. Ekran karşsında donup kalıyorduk. Hayır doğru olmasın, diye dua ediyorduk. Bizim Zeynep’in babası olmasın… Yanlış duymuş olayım. Pınar Selek’in harcanmış hayatı bize verilmiş koca bir gözdağıydı. Sincan’dan tanklar geçiyordu güpegündüz. Türbanların yerine peruk takmak zorunda bırakılıyordu sınıf arkadaşlarımız. Fahişelere tecavüz eden daha az cezalandırılsın diyordu başkaları. Karşı apartmandaki üniversite öğrencisi kızlar saçlarından sürüklenerk evlerinden alınırken kayda geçirelim diye isimlerini bağırıyorlardı. Balkonlarda donup kaldığımızda, en azından öldürülmediler, diye içimizden geçiriyorduk. Yargısız inhaz kulaktan kulağa fısıldanan sözcüklerden biriydi.

Tüm gözdağına rağmen direniyorduk.

Joan Baez her yıl geliyordu. Biz her yıl biraz daha büyüyorduk. Saat 21:00’de ışıkları açıp kapatıyor, komşularla selamlaşıp gülüşüyor, tencere tava vurarak pencerelere çıkıyor, o da kesmezse elektro gitarlarla balkonda konser veriyorduk. Derin devlet, mafya, faşist bağlantılarına tahammül etmeyeceğimizi dünya aleme duyurmak için hep beraberdik. “Bir ülkenin bodrum katında kirli bir savaş varmış,” diye Teoman’la beraber söylerken çocukluğumuzdaki karanlık korkuyu anımsatan bir şeyler kasılıyordu karnımızda. Bize anlatılmayan karanlık bir sır vardı bir yerlerde. Onu da yeneceğimize inanıyorduk. Tünelin ucunda muhakkak ışık vardı.

İşte bir anda, bir tanecik “Brothers in Arms” ile bunların hepsi doluşuverdi aklıma. Birden üzerinde çalışmaya başladığım yeni romanımın gençliğe ve umuda yazılmış bir ağıt olduğunu kavradım. Her ikisini de yitirdik. Biz. Yedi binler, elli binler, milyonlar. Bir zamanlar omuz omuza şarkı söyleyen bizler. Her birimiz ağıdımızı kendi başımıza yakabiliriz şimdi. Ağıdı yakılmayan kayıplar çünkü hayalet gibi hayatlarımızın üzerinde gezinir çünkü, musallat olurlar. Bize. Ve sonraki kuşaklara.

 

Not: Tüm kayıplara ve ağıtlara rağmen yaşama sevincim eskisi kadar güçlü benim. Joan Baez’in bana 29 yıl önce yazdığı mektubunda söylediği gibi “hiç bir şey için çok geç değil ve  hâlâ yapılacak dünya kadar işimiz var.”

Şimdi sizi gidemediğim için çok ağladığım Ankara konseri görüntüleriyle baş başa bırakıyorum.

 

 

 

 

 

 

Topaç Meselesi

 

5aŞu aralar Yaz Sıcağı’nın Yunaca tercümesi ile uğraşıyoruz, saatlerce bir Yunanca, bir Türkçe metin arasında gidip gelmekten gözlerim şaşılaştı.Sonra beyaz ekrana bir daha bakamıyorum. Bakıyorum da işte ancak Burak Gökçe’nin 500 kelimesini aktarmaya. İki gün önce onu bile deftere yazdım. (sonra kelimeleri tek tek elimle saydım tabii ki) Ama şöyle bir şey var. Bunu Melike (Kutsi) ile iç konuşmalarım sırasında da keşfetmiştim: Öyküleri başta defterime yazmak kolay. Orası tanıdık bir alan diye mi, yoksa benden başkası okumayacak diye mi karakterler kağıt kalem karşısında dökülüp, saçılıyorlar. Doğrudan bilgisayara yazmaya kalkışınca ise bir performans kaygısı sarıyor beni. Sanki karşımda yanıp sönen şey kursör değil de okur ve sabırsızlıkla beni bekliyor. Kilitleniyorum. Oysa biliyorum benim değil anlatıcının konuşması gerek. Benim kendimi unutmam, sadece harfleri tuşlayan parmakların sahibi olmam gerekiyor. En azından şu ilk yaratma aşamasında.

Yazarken -özellike edebiyat- dilin çözülmesi için geçmesi gereken bir zaman var. Yogadaki ısınmalar gibi bir süreç. O süreci kolaylaştıracak şeylerden birisi elbette okumak. Ben romanımla uğraşmaya başlamadan önce mutlaka bir ghati Türkçe roman ya da öykü okuyorum. İki ghati daha iyi. Şiir daha da iyi. Sonra deftere notlar almaya başlıyorum. Serbest mülakat tekniği. Melike, anlat bana, çocukluğunda nasıl bir evde yaşadın? Soruyu ne kadar daraltırsak o kadar ayrıntılı yanıtlar geliyor. (Özgürlük ve sınırlar paradokus hakkında bir örnek daha) Yemek odasını anlat, karşı komşuların penceresinden görünenleri anlat, tuvaletin yerini söyle…Böyle böyle konuşturttum ben o kızı. (Galiba ilk önce Safinaz’ın saatlerini anlattı. Ben Galata’daki daireyi sormuştum oysa ki. Kahramaları serbest bırakınız, anlatsınlar.) Bu da işte çaba ve teslimiyet… Sen sor, sonra bırak anlatısın. Anlattıkları tutarsız da olsa karışma. (Yazar adaylarına hararetle önerilir. Başka birini konuşturunuz)

 

Çaba ve teslimiyet konusu yogada farklı alanlarda karşımıza çıkar. Nefes al/ver, stana/asana, abhyasa/vairagyam. Topaç örneğini de derslerde pek defa vermişimdir. Çocukluğumuzdaki teneke topaçları hatırlayalım. Bastır, bastır, bastır, bastır ki dönsün ama sonra bırak ve seyreyle. Yogadaki çaba- teslimiyet ikilisi de böyledir. (Yoga hayattır zaten.)

Patanjali’ye soracak olursak sadece çaba yeterli değildir. Doğru çaba diye bir şey vardır. Richard Freeman da bir konuşmasında ışıkların elektrik düğmesine bastığında yanacağını bilmiyorsanız ve karanlıkta durup prizin etrafını saatlerce ovalayıp durursanız ışıklar yanmaz, der. Ama düğmenin yerini ve ne yapacağınızı bilirseniz tık dokunursunuz ve voila tüm devreler bağlanır, içlerinden elekrik akmaya başlar. Freeman bu örneği yogada bandaların kullanımı için vermişti.

Doğru çaba da böyle bir şeydir. Prizin etrafını ovalamak da çabadır elbet ama bizi bir yere götürmez. Çok şansa belki eliniz düğmeye çarpar, ışıklar yanar, sonuca ulaştım diye sevinirsiniz. Ama o  kadar. Bir daha tekrarı zor bir sonuçtur bu. Birisinin size düğmenin yerini göstermesi ve nasıl açılacağını öğretmesi ise enerji ve zaman tasarrufu sağlar. Sonra her gün gider o düğmeye basarsınız. Öğrenme süreciyle beraber bu doğru çabadır.

Bu örneği yogaya farklı biçimlerde uyarlayabiliriz. Birincisi yalan yanlış öğrenilmiş serilerin, kafamıza göre bir araya getirilmesindeki çaba çabadır elbet, ama beyhude çabadır. Sakatlamadı diyelim, yorar, bezdirir ya da en fenası insanı yanıltır. Yoga yapıyorum sanırsın ama hiç değişmezsin, özgürlüğe doğru yol alacağına, daha dar bir alana sıkışırsın. İlişkilerin kalitesi düşmeye başlar. Toplumun sınırlarını ihlal ettiği,  bireyselliğin içine güvenle ve sevgiyle yerleşeceğin yerde hırçınlaşırsın. Sonra da bırakırsın yogayı.

Güvendiğin bir hocanın  yıllar içinde öğrendikleri ve tecrübeleri ile damıttığı serileri öğrenirken ise elekrtik düğmesine nasıl basılacağını öğrenirsin. Işıklar yanar. Teslimiyet burada, hocana güvenmekle başlar. Ve tabii güvenilir bir hoca bulmakla. Dünya, yoga hocası diye geçinen ve öğrencilerini sömürmekten, suitimal etmekten başka iş yapmayan sözde yoga hocaları ile doluyken bu başlıbaşına bir çabadır zaten.

Teslimiyetin çok tatlı, çok dinlendiren bir tarafı var. Hocanın kollarına bırakmak gibi kendini. Hocanın dediklerini üzerinde çok düşünmeden ama hassasiyeti de elden bırakmadan uygulamak. Onun bir şeyleri senden daha iyi bildiğine güvenip çizdiği yolu takip etmek. Ötesini düşünme zahmetinden bizi kurtaran bir teslimiyet bu. Elbette hocanın çizdiği yolun gönlümüzde bir teli tıngırdatması şartıyla. Yoksa körü körüne, bu adam/kadın belli ki mutlu/aydınlanmış/sağlıklı diyerek onu taklit etmek ya da onun gözüne girmek için yapılan yogadan bahsetmiyorum.

Gönlün bir telini tıngırdaması meselesi bence çaba/teslimiyet geriliminin merkezine oturuyor. Neden yoga yapıyoruz? Neden 28 gün boyunca bu zahmete giriyoruz? Neden tüm o kurslar, dersler, sabahın köründe yollara dökülmeler? Bu soruların mantıklı bir cevabı olmasa da (olmasın, olmasın zaten) içimizden bir gücün bizi oraya ittiğini biliyoruz. Gönlün teli işte o güç. Gönlün o teli, bizi  bizden daha yüksek bir mertebeye taşıma heveslisi bir güç. Onun sırtında dalgalara atlıyoruz. Buradaysanız, 28gün yogaya gönül verdiyseniz, düşe kalka da olsa sabahlara yogayı kattıysanız gönlün o telinin tıngırtısını duymuş olmalısınız. Kaç doz çaba, kaç doz teslimiyetin cevabı da o telin çaldığı müzikte saklı.

Robert Svaboda bir yazısında, “tabii gidin yüreğinizin götürdüğü yere ama günümüz dünyasında kaçınız yüreğinizin sesini duyuyor”, diye soruyordu. Ben de katılıyorum. Sabah uyandığımızda, uyanamadığımızda, boş ver yogayı diyen ses yüreğin mi, eski kalıpların mı? Uyanıp kalktığınızda, telefona uzanan eli yüreğiniz mi, yoksa farklı bir şeyler yapmaktan oldum olası hoşlanmayan nefs mi yönetiyor?

Çaba, mekanik bir hırsla karşılaştırıldığı gibi teslimiyet de çoğunlukla tembellikle karşılaştırılır. Yoga yapmak bir saat boyunca nefes saymak, dakika saymak, asana saymak haline gelirse elbette insan ondan çıkış yolları arar. Teslimiyet de tembellik anlamına gelir böylece. Modern toplum, iş ve okul düzeni ile bize hafta içlerinde canın çıkana kadar çalış, hafta sonu ise mahrum kaldığın her şeyi dibine kadar yaşa, mesajını verdiği için şartlanmış zihnimiz yogayı da böyle görüyor olabilir. Doğru çaba ile güvenli teslimiyet iç içe geçtiğinde hayat uçtan uça savrulmak yerine organik bir ritim içinde şekilleniyor. Yoganın, sağlıklı hayatın, nitelikli ilişkilerin sürdürebilirliği önemli ki bir uçtan diğerine savrulmayalım.

Fakat her şeyden önce yogayı sevmek gerek. Onu  faydaları için uygulamak da bence beyhude çaba. Çünkü  ancak sevdiğimiz zaman ona yer açabiliyoruz hayatta, bu sayede de  gururla bu alanı savunabiliyoruz. “Yarın programı bir saat sonraya alalım da ben yogamı yapabileyim” diyebiliyorsunuz. Eğer sevmiyorsanız, gönlünüzün o teli hiç tıngırdamıyorsa, belki de doğru yerde değilsiniz. O zaman tüm seriler beyhude çaba.

Ama ufaktan ufakan tıngırdıyorsa o tel, onun peşinden gidin. Alışkanlıktan bir şey yapmadan önce, başınızı eğip o teli duymaya çalışın. Ben bu bardak rakıyı şimdi içmek istiyor muyum? İçimde bir saat daha burada oturmak geliyor mu? Yoksa şimdi uyuyup yarın sabah erken kalkmak beni daha mı çok tatmin edecek? Sevgiden mi, korkudan mı hareket ediyorum? Bunların cevapları o anda saklı. Herkesin hayat reçetesi ayrı olduğu gibi, her bir anın da ihtiyaçları farklı. Bu akşam erken yatar, güneşten önce kalkarsınız. Yarın arkadaşlarınızla geç saatlere kadar sohbet eder, biraz daha geç kalkarsınız, sıcakta yoga yaparsınız. Dost sohbetinin izleri yüreğinizde kalmıştır, aldırmazsınız. Doğru tele kulak verirseniz çaba ile teslimiyetin ahenkli geçişi organik olarak hayatınıza girecektir.

 

 

 

 

Sabah aç Karnına bir Doz

IMG_0148
Foto: Ben (Pre-selfie dönemi. Kur-koş karelerinden) 

Dünyanın arka tarafında bir Cuma akşamı saat 17:34. Ben ofisim sayılan kahveye henüz geldim. Sokaktaki işler, sonra yemek, sonra kısa bir uyku derken şu saate dek günün yazı kompartımanına adım atamadım.

Ben gecelerin yogisi değil ama gecelerin yazarı olmak isterdim. Çocukluğumdan beri de istedim. Gecenin sessizliği ve büyülü karanlığında yazmak. Ayfer Tunç geceleri yazarmış mesela. Onu karanlık basınca, akşam yemeğini yemiş, kahvesini içmiş tek başına yaşadığı evinin çalışma odasına kapanmış hayal ediyorum. İmrenerek tabii. Şiir okuyor önce. Belki müzik de dinliyor. Sonra geçiyor bilgisayarın başına, tıkır tıkır çıkıveriyor o muhteşem satırlar. Kalkıyor, bir kahve daha yapıyor kendine. Rahatsız edeni yok. Bir yere yetişme kaygısı yok. Sokakta kazı yok. “Güneş doğana kadar yazarım,” demiş bir yerde. “Hatta kaptırdıysam güneş doğdu diye sinirlerim.”

Gece işte ya, gece. Bir başkadır insan gece. Bir başkadır gece insanı. Ben gece insanı hiç olamadım. Hayatım boyunca. Gece hayatının renki bir siması olduğum yıllarımda bile  gece insanı olamadım, erken kalktım yine. Çocukken de sabah 7 dedin mi ayaklanırdım. Yaz tatillerinde özellikle. Lisedeyken, okula ilk olarak bir erkenden basket oynamak isteyen oğlanlar bir de ben gelirdik. İlk zile bir saat kala filan okula gelip, tost kokulu kantinde, pinpon masalarının arkasındaki banklarda kitap okumuşluğum vardır. Okulun o boş, o sakin, benim gibi sabah meraklısı tek tük öğrencisiyle dolu halini hep sevmişimdir.

“Sabah insanı” olmam uykuyu sevmediğim anlamına gelmesin. Aksine uykuyu bu kadar sevmesem ben de gecelerin yazarı olabilirdim. (kahpe yapı!) Ama uykuya çok düşkünüm. Çok uyurum. Çok derin uyurum. Yanımda uyuyanların öldüğümü zannederek beni sarstıkları olmuştur. Uykuya ne pozisyonda dalarsam, o pozisyonda kalkarım. Yine yanımda uyuyanlardan aldığımı geribildirime göre uyuduğumda ruhumun vücudumdan tamamen çıktığı zannediliyormuş. (Benden daha derin uyuyan bir tek Yasemin’i tanırım. O da anne oldu, değişti. Artık ben ondan da derin uyuyorum.)

İşte bu yüzden saat dokuz (21:00) oldu mu benim başlar başım düşmeye. Bence en tatlı uyku 10 ila sabaha karşı 2 arasında uyunan uyku. Beni o uykumdan uyandıranları hiç afettmem, canlarına okurum. (Mesela sabah 5te ararım onları, “dün gece geç bir saatte aramışsınız, bir şey mi vardı” diye sorarım şeker gibi sesle.) Başlıca hayallerimden biri dört saat uyku ile yetinen bir yogiye evirildikten sonra sabaha karşı 2de kalkıp yogamı yapmak ve sonra sabaha kadar yazmak. Belki bir sonraki #28günyoga döngüsünde buna niyet ederim! (HOP, dedi zihnim bu noktada. “Sabah derslerimin 6:15de başladığını unuttun galiba!” Peki bu niyetimi dersim olmayan sabahlarda 2de kalkarım olarak tashih edelim. Haftanın dört saati dersim varsa, üçünde de yok değil mi?)  

Bunca lafı ben şimdi neden ettim? Şunun için: Yoganın her gün yapılanının makbul olduğu bilgisi benden öğrencilerime, okurlarıma geçmiş. İyi. Yazılarınızda bunu görüyorum. Zaten buradaki öncelikli niyetimiz de 28 günün dolunaysız ve kansız geçen günlerinin tümünde yoga yaparak şeytan çatlatmak. (Bu arada neye niyet neye kısmet. Hareketimizin lideri Pınar’ın kısmeti bu ay oturmak oldu. Niyet bizdense kısmet Allah’tan. Teslim olmayalım da taşa mı dönelim? Biraz abhyasa, biraz vayragram. Pınar’ın durumunda yapılacak yoga hakkında da bir sonraki yazıda yazacağım. Çünkü gerçekten nefes alıp veren -ve zihni kendi iradesinde bulunan- her insan yoga yapabilir.)

Evet, ne mutlu bana ki yogayı her gün yapmanın önemini size geçirebilmişim. Derslerde antibiyotik örneğini de veriyorum ya. Hatırlayalım: Antibiyotiğin işlemesi için düzenli aralıklarla sürekli alınması gerekiyor. Çünkü ilacın bakteri ile muharebesi sırasında helak olan bir tabur askerin yerine yeni birlikler göndermek gerekiyor. Zincirin halkası eriyip gitmeden yeni zinciri ona takmalıyız. Yoga da böyle. Nefs ile girdiğimiz muharebede (bkz Bhagavad Gita) vritti (bakteri gibi düşünün – faydalısı da var, zararlısı da) dalgası yükselip de bizim gerçeklik algımızı  yüzde yüz ele geçirmeden önce, ona Prana (antibiyotik oluyor o da bu durumda) birliklerini göndermek gerekiyor ki vrittilerden ibaret gerçeklik algısının haricinde, onun uzağında, daha başka, çoğunlukla daha kapsayıcı, huzur veren, kabul eden, gülümseyen, gülümseten bir gerçeklik daha varolduğunu görelim.

Yükselen vritti‘ye karşı her gün en az bir doz prana yazıyorum size. (Doktor Kemal, orada mısınız?) Sabırsızlandığınızı görür gibiyim. Evet, hocam bunu biliyoruz. Siz de dediniz. Bu bilgi bize geçti. Bunca cümleyi kurduğunuza göre bize geçmeyen bilgiye geçelim artık.

Geçiyoruz.

Her gün en az bir doz alınan prana’nın sabah ilk iş, kimseyle konuşmadan, insanlar arasına karışmadan, telefonu açmadan, aç karnına alınması gerektiği bilgisi ve bunun önemi… Tamam, sabah ilk iş yapın, vaktiniz yoksa akşam gün batarken yapın, o da olmazsa ne zaman yapabilirseniz o zaman yapın diyen bendim size. Kabul. Ama sabah vaktiniz olduğu halde sırf üşendiğiniz, hazır hissetmediğiniz veya şu ya da bu vrittisel sebepten yapmıyorsanız, buna bir bakın. Sabahın erken saatlerinde uykuyla yatışmış vrittilere karşı prananın avantajlı poziyonda bulunduğunu unutmayın.  Güne o daha büyük, daha kapsayıcı gerçeklik algısı ile başlamak, günlük ilişkilere o kafayla girmek kişisel bir dönüşümün de kapısını tutuyor.

İlk yoga öğretmenim Panço bizi 7 günlük Yogaya Başlangıç kursumuzdan mezun ederken ve biz şimdi ne olacak, nasıl ilerleyeceğiz bu yolda diye sorarken “her gün kalkıp bu seriyi yapacaksınız, o kadar” demişti. O sırada kursta benden başka aynı coğrafi noktada sabitlenmiş öğrenci yoktu. Herkes sırt çantalı gezgindi. Tayland’dan Laos’a geçmek üzere bizim sınır kentimize varmış, yoga kursuna da denk geldiklerini görünce kalışlarını bir hafta uzatmışlardı. Hemen itiraz ettiler. Canım yolda, pansiyonda, kampta, yataklı trende geçen gecelerin sabahında nasıl kalkıp yoga yapsınlardı?

Panço’nun muhteşem parlak mavi gözleri vardır. Yoga dersi verdikten sonra iyice parlar. Işıl ışıl, yüzlerimize bakıp, tek bir şey söylemişti:

“Otel odalarınızı ona göre seçeceksiniz. Bir battaniye olsun mesela. ”

Benim o gün anladığım sabah kalkıp da yoga yapmamak gibi bir seçenek yoktu.

Yoga bana bir sürü şey verecekti. Ben de karşılığında ona öncelik verecektim.

Yani büyüsünü daima içimde taşımak istiyorsam yogayla her sabah randevulaşacaktım.  İlk öğretmenim sözleriyle, gözleriyle, sesiyle (deep, even, relaxed breath) her gün hep aynısını yaptırdığı stana-asana serisiyle zaten bildiğim ama unuttuğum kuyuların kapağını kaldırmış, beni yuvama geri getirmişti. (Bana yuvamı getirmişti .) Ne derse sualsiz yapardım ben artık.

Yaptım da. Hâlâ da yapıyorum. Artık Panço dedi diye değil . Antibiyotik zincirini kırdığımda başımı ele geçiren vrittisel gerçeklik (Eski Ben) bana artık dar geldiği için.  Prananın ahenkli akışı neticesinde açılan yeni gerçeklik algısında ben daha mutlu, daha verimli, daha güvenli bir insanım. İnsanları daha çok seviyorum. O yüzden.

Sabah meselesine geri dönecek olursak… Günlük yaşam vritti besler. İşi budur zaten. Sabahtan ikindiye, ikindiden akşama geçene kadar vritti hızlanır, bölünerek çoğalır, zihni ele geçirir. Gece Ayfer Tunç’un ise gün vrittiye aittir. Sabahın körü ise prananın saatidir. Tüm dünya sessiz bir bekleyiş içindedir o sırada. Vritti de sabahın büyüsüne kapılır susar. Onun suskunluğunu boşa harcamamak lazım fikrimce.

Ey ahali (sanga yani) sabah yapabiliyorsanız, yoganızı sabah yapın. Gün doğumunu yakalayabildiğiniz mevsimlerde gün doğumuna denk getirin. Ben diyorum diye değil.  Prana’nın hatırına.

Not: Ben bu sabah büyük bir hata yapıp yogadan önce telefonumu açtım. Sakın, sakın, sakın! Telefonun yogaca ismi vritti coşturan olmalı. Tutun kendinizi. Benim tüm yogam tek bir meselenin çözümü üzerine odaklandı, rüsva oldu.

Reçeteyi tahsis ve tekrar ediyorum: Bir doz Prana, sabahları aç karnına ve boş kafaya!

Bir deneyin, farkı farkedeceksiniz.

 

Nefesin Vadesi

IMG_0201
Foto: Rebeka Haas®

(Bu yazının originali #28günyoga hareketi kapsamında  https://28gunyoga.wordpress.com’da yayımlanmıştır. 28günyoga hareketi için buraya bakabilirsiniz.)  

Bugün acayip önemli bir gün. Neresinden başlasam? Sevgili kocamdan tabii. Bugün Kokia’nın 49. doğum günü. Sabah yatakta henüz kirpiklerim birbirine yapışıkken ona “kırklı yaşlarının son yılı”nda mutluluklar diledim. Ya, va, amanın öyle değil mi diye mırıldandı. Sonra ben hemen yataktan fırladım. Mahallemizin kahvesinin yolunu tuttum, Kokia’nın en sevdiği barista kıza bir cappucino yaptırttım. Kokia’nın en sevdiği barista kız bu özel kahveyi yatakta bekleyen bizim bey’in doğumgünü olduğunu duyunca to go kupanın üzerine bir happy birthday yazıverdi. Bizimkinin keyfine diyecek yok artık.

Ona ismine imzalı cappuccinosunu sunduktan sonra ben halıyı yuvarladım, sandalyeyi çektim, yerleri silip mumları yaktım. Şevval ayının birinci günü. Hocalarıma, öğrencilerime ve okurlarıma selam olsun. Niyetlerimi hatırladım. Niyetlerimi sunağımın önünde tekrarladım. Sahip olduklarım için şükrettim. Bana niyetlerimi gerçekleşecek gücü,talihi ve ilhamı ihsan etmesi için Allah’a dua ettim. Ve Kokia’ya sağlığını… Geri vermesi için değil de daha fazla almaması için.

Günün ikinci önemli özelliği tabii ki #28günyoga döngümüzün yeniden ve çok daha kalabalık bir ekiple başlaması. Bilgisayarımı açıp takipçi sayımızın bir gecede 90dan 321e çıktığını görünce minik bir sevinç çığlığı attım. Dünyayı kucaklamaya doğru gidiyoruz. Tanımadığım yeni yazarlar ile biricik öğrencilerin yazılarını bir heves okumaya başlamıştım ki telefonumu açmadığım aklıma geldi. Sosyal medyam yok ya artık (uygulamaları sildim) gereksiz bulmuş olmalıyım. Ama whatsapp’ı ve bayramı unutmuşum. Açar açmaz 300 mesaj da whatsapp’dan yağdı. Bir yandan Bey için tertiplediğimiz kahvaltı daveti için domates soyar, peynir keserken bir yandan da bayram tebriklerimi gönderdim.

Öğleden sonra yazı saatim gelip de ben her zamanki kahvemde yerimi aldığımda bugünle ilgili bir şey daha fark ettim: Benim yeni romanım bugün başlıyor. Evet, bugün yani 25 Haziran 2017 Pazar günü, bayramın birinci günü, sabah 7de başlıyor. Ben çoktan yazmaya başladım ama yakın geleceğe kurmuştum ilk sahneyi. Beşyüz kelimemi yazdım. O kadar kolay yazdım ki word acaba yanlış mı hesapladı diye ben bir de defterim kenarında elle hesap ettim. Olmuş 500. Belki de bu sayıyı 1000 kelimeye çıkartmalıyım. Stephen King üstad da On Writing adlı kitabında yeni başlayan bir roman için günde 1000 kelimenin uygun olduğunu belirtiyor. Sonra arttıracakmışısız. Bunu düşüneyim.

Saat 5 gibi kahveden eve geldim. Akşam yogasına koyuldum. Ne güzel bir şey akşam yogası… İnsan lastik gibi esnek. Sonunda bir süre sessiz oturup, zihnimden akıp giden imgeleri, sesleri dinledim. Canım yerimden kalkmak istemedi. Uzanıp Shadow Yoga kitabımdan rasgele bir sayfa açtım. Şu çıktı:

Pranayama Hakkında
Shadow Yoga-The Principle of Hatha Yoga® by Shandor Remete SF 74

 

Zhander hoca’nın pranayamadan bahsettiği bir bölüm. Bu küçük pasajdan da anlayacağınız gibi burada bahsedilen pranayama, asanalar sırasında tatbik edilen nefesi özetliyor. Mulabanda yoga çalışması boyunca tutulur. (O fitili bir ateşledikten sonra bırakmak yok, arkadaş) Jalandara nefes alışın sonunda başlıyor ve udiyananın sonuna kadar sürüyor. Udiyana ise nefes verişin sonunda başlıyor ve nefesi dışarıda tuttuğumuz sürede bizimle beraber. Derslerimde üzerinde durduğum bir noktayı hocamız burada bize hatırlatmış. Yoga yaparken nefesin dört hali var. Al, tut, ver, tut. Hareketleri yaparken nefesin bu dört halini  tutturduk mu ritim tamam. İşte o zaman vayular akmaya başlıyor, nadilerdeki pürüzler temizleniyor. Nadi temizlendikçe zihin de vrittisinden arınıyor. Shadow Yoga kitabında nefesin dört haline dair de bir bölüm. Geçen gün rastgele açtığımda da ona rast gelmiştim. Orada da diyordu ki Prana ciğerlerimize çektiğimiz hava ile karıştırılmamalıdır. (Biz Prana’yı Türkçeye can olarak tercüme ettiğimiz için karıştırmıyoruz) Ama jivatman  yani ruh ile de karıştırılmamalıdır. Ayama – yani pranayama sözcüğünün ikinci yarısı-  uzatmak ve hatta süreyi uzatmak anlamına gelir. Burada uzattığımız şey nefesin vadesidir. Bir yandan nefesin süresini uzatır, bir yandan prananın vücuttan sızmasını engelleyecek şekilde bandalarımızı kullanırsak can rezervleri merkez kanda‘da birikmeye başlar. İşte nefesin dört hali burada, yani onun vadesini uzatma tekniği olarak karşımıza çıkıyor ki bu dört halin yogaca isimleri şöyle:

  1. Puraka- nefes alış
  2. Antara kumbhaka- nefesi içeride tutmak
  3. Reçaka – nefes veriş
  4. Bhaya kumbhaka- nefesi dışarı tutmak

Bu şekilde sıkı bir şekilde çalıştıktan sonra gelen bir pranayama daha vardır ki onun ismi de kevala kumbhaka- nefesin kendiliğinden durması. Bu durumda prana vücudun içinde kapalı devre gezer, dışarından ciğerlere nefes çekmeden canı içimizde döndürerek hayati işlevleri sürdürürüz. (bir süre) Bu zorlanacak bir aşama değildir, kendiliğinden gelmesi gerekir. (Aksi takdirde sinir sistemini müthiş zorlayacağı için psikolojik açıdan kişiyi olumsuz etkiler.) Bu konularda daha çok bilgi edinmek isterseniz Shadow Yoga kitabının Çakralar, Pranayama ve Mudralar bölümünü okuyabilirsiniz.

Bizim Bey doomgünü dondurması istiyormuş. Eh ben de niyet ettiğim her şeyi bugün yerine getirdiğime göre onunla gidip o yerken seyredebilirim.

Siz uyanıyorsunuz ağırdan. İyi bir ikinci gün olsun.

A! Sosyal medyasızlığın etkilerini anlatmayı unuttum. O da yarına kalsın.

Defne.

 

 

 

 

 

Defne II_Gün 0_Annelik, Yazı, Niyet, Diyet

28 GÜN Yoga Hareketinde yeni bir dönem başlıyor!

28GünYoga

Niralamba Sarvangasana Foto: Rebekka Haas

Bugün karanlık ay. Yogada biz ona yeni ay diyoruz ama aslında diğer ayın sonu. Yarın hilal çıkınca yeni ay (28günlük dönem) başlayacak. Hatha yoga ayın yüzde yüz dünyanın gölgesine girdiği bu günlerde yoga asana yapmamızı öneriyor. Pek çok kültürde ve dinde dolunay kadar karanlık ay da hem kutsal sayılıyor, hem de bir çok şeyden kaçınılan bir gün olarak geçiriliyor. Yoga bunlardan bir tanesi.

Bir kaç #28günyoga yazarı Shadow ve Aştanga yoga sistemlerinde karanlık ve dolunay günlerinde asana tatbik edilmediğini yazmışlar. Doğru ama eksik. Tüm Hatha yoga sistemleri için geçerli bir ilkedir bu. Dolunay ve yeni (karanlık) ay günleri yogasana’ya ara verilir.

Önceki yazımda ilkelerin öneminden bahsetmiştim. İlkeler vücudun sağlığı ve aklın selameti için mevcuttur. Yoksa kural koyalım da nefs zorlansın diye değil. Hani yine geçen yazıda fiziksel vücudun, can akışının, zihnin ve benliğin diğer katmanlarının ahengi için nasıl bir seri takip etmemiz gerektiğini anlayacak inceliğine yıllarca çalışarak…

View original post 732 kelime daha

Defne_Gün24_Yoga: Nefs için midir yoksa keyf için mi?

28GünYoga

img_0233

Sevgili #28GünYoga Ekibi,

Bu sabah benim dersim yoktu. Dün gece arkadaşlarımızla çıktık, yedik, içtik. Eve dönünce ben yastık üzerinde Yunanca ödevlerimi yaptım, üzerine bir de film seyredelim dedik. Film bittiğinde saat geceyarısını geçiyordu ve sabah uyanmam sekizi buldu. Çok nadir yaşanan bir durum bu. Sersem gibiydi. İki kahve sonrasında ancak gözüm açıldı. Yunanca dersine (skype’da özel ders) zor yetiştim. Hal böyle olunca yogaya başlamam da öğlen 12yi buldu. Aslında için için yogasını sabahın ilk işi haline getirmeyen  28güncülere bir laf atmak istiyordum ne zamandır. Benim başıma geldi. Oldu mu? Oldu tabii. Hiç yapmamaktansa günün bir noktasında yapmak elbette daha iyi ama yoga disiplininin özü güneşi güneş doğarken selamlamak.

Ve buradan derhal geçelim ne zamandır aklımda olan konuya: Keyif yogası. Yoga keyif için midir? Nihai amacımız kendimizi iyi hissetmek midir? Güzel duygularla dolup taşmak mıdır? Değildir. Keyif duyabilirsiniz, güzel duygularla da dolup taşabilirsiniz. Yogayı yanlış yaptığınız anlamına gelmez bunlar. Ancak ve…

View original post 526 kelime daha

Defne_GÜN 23_Ağızdan alınan Nefes Yoga mıdır hocam?

28GünYoga

IMG_1115_gobeksizDün nihayet şeytanın bacağını kırdım ve akşam yogamı yaptım. Hem Kadir gecesi hem de kuzey yarımkürede en uzun gün birleşince bana da bir güç geldi. Bir de bey ile yeni bir karar aldık. Artık en son yemeğimizi saat 13:00 ila 14: 00 arasındaki dilimde yiyeceğiz. Sonra da yatmadan önce bir kupa miso çorbası içeceğiz o kadar. Bu sayede öğleden sonraları hem yazı faaliyetlerim hem de yoga için kesintisiz beş-altı saatlik bir alana dönüştü.

Dün akşam sandım ki yoga sonrası derin bir huşu alemine dalacağım ve oradan hiç çıkmak gelmeyecek içimden. Ölenlerin ruhlarına huzur, yaşayanların ömürlerine bolluk, bereket, sevgi ihsan etmesi, beni ve yakınlarımı (bu liste hocalarım, öğrencilerim, ailem, dostlarım ve tüm sevdiklerim olarak uzuyor) kazalardan belalardan hastalıklardan ırak tutması için tanrıya uzun uzun dua edeceğim. Bilmem gereken bir şey var mı diye soracağım. Cevabını bekleyeceğim. Çünkü huşu içinde biten seanslarında böyle olur. Ama dün akşam yogamı da yaptım diye pek…

View original post 331 kelime daha

Edebiyat, Yoga ve Hayat Üzerine

(Bu söyleşi 28 Mayıs 2017 tarihinde http://www.superergen.com/gunun-soylesisi–defne-suman-ile-edebiyat–yoga-ve-hayat-uzerine bağlantısında yayımlanmıştır) 


Sevgili Defne Suman’a  sorularımıza verdiği sımsıcak yanıtlar için Süper Ergen Ailesi adına çok teşekkür ediyor ve sizleri keyifle okuyacağınızı tahmin ettiğimiz bu güzel söyleşiyle baş başa bırakıyoruz.

Önce sosyoloji eğitimi, ardından yoga, tüm bunların içinde hayatın geneline yayılan bir yazma deneyimi ve bunun da ötesinde yazarlık… Hepsi bir bütünün hoş birer parçası adeta.

Siz bu yaşamdaki yolculuğunuzu nasıl tanımlıyorsunuz?

Yaşamı bir yolculuk olarak görüyorum. Bu, hem mekanda bir yolculuk, hem de zamanda. Belki günlerim hep yollarda geçtiği için bana öyle geliyordur. Günleri tren vagonlarına benzetiyorum. Artarda dizilmişler, sabah uyandığımda o vagonların birindeyim. Tren gidiyor. Tren insanlarla dolu. Onlar benim bu hayatta karşılaştığım, karşılaşacağım (belki ilk defa, belki bir defa ve belki de defalarca) yol arkadaşlarım. Yolculuğun anlamı onlarla beraber kurduğumuz bütünde aslında. Belki de şöyle demeliyim: Hayat bir yol hikayesi benim için. Aynı tren içinde giden bir avuç insanın karşılaşmaları, sevinçleri, hüzünleri, etkileşimleri sonucunda insanlığa sundukları öyküleri. Bir araya geldiğim insanları çok önemsiyorum. Hiç kimsenin hayatıma boş yere girmediğine inanıyorum. Bir de günleri çok önemsiyorum. Hayat günlerden örülü ne de olsa. Gününü nasıl geçiriyorsan hayatın odur nihayetinde. Ben de günümü sevdiğim faaliyetler ve bana varlığımın derin sularını hissettirebilen insanlarla döşemeye çalışıyorum. Bu başlı başına bir çaba aslında. Çünkü zaman uçup gidiyor. Ben çok sevdiğim bir şey olan roman okumaya ya da yazmaya ya da yoga yapmaya başlayana kadar binbir angarya karşıma çıkıyor. Angarya el alıyor, vakit alıyor. İnsanın hep aslında gönlünde yatanı hatırlaması, kendine hatırlatması gerekiyor.


Romanlarınızdan okura geçen şöyle bir his var: “Aslında roman, kendini daha önceden yazıp bitirmiş ve siz gerçekte bitmiş bir romanı hatırlayıp kaleme almış; böylelikle, sanki roman metnini uzun zamandır durduğu eski sandıktan gün ışığına çıkarmış ve düzenleyip okuyucuya hediye etmişsiniz.

Öyle rahat, akıcı ve kıvrak bir dil kullanıyor, öykü ve karakterleri öyle rahat ve gerçekçi bir şekilde kurguluyor, tarihi unsurları hikayenin içinde öylesine dile getiriyorsunuz ki, sanki gerçekten hafızada sessiz sakin durmakta olan anılarınızı yazmış ve sonuçta ortaya bir roman çıkarmışsınız gibi bir hisse kapılabiliyor insan.

Bu anlamda, yazma sürecinizi anlatır mısınız?  Siz de, okurun bir çırpıda okuduğu şekilde,  “su gibi” yazar mısınız romanlarınızı?

Bu güzel sözleriniz için çok teşekkür ederim. Hayır, romanları yazmak o kadar kolay olmuyor. Su gibi akan bölümler de var, yarım paragrafı için tüm günü geçirdiğim bölümler de var. Edebiyat yazarlığının bir taraftan çocuksu bir hazzı var. İstediğim şeyi yazabilirim. Çocukluktaki oyun kurmak gibi ki ben çocukken çok oyun kurdum. Tek başıma kurdum hepsini. Oyuncak bebeklerimle, sonsuz sayıda romana, senaryoya imza attım. Hayal alemimde tabii. Aileler kurdum, dostluklar, aşklar, kaygılar yarattım onlara. Belki bu yüzden romanda karakter yaratmak bana aşina geldi, onlara bir şeyler istetmemek, onları bir yerden bir yere götürmek, yavaş yavaş tanımak, huylarını, geçmişlerini, arızalarını öğrenmek çocukluğumdan bildiğim ve iyi yapabildiğim bir şeydi. Romanların da ilk aşamasını bu yüzden kolay kuruyorum.

Ama sonra “edebiyat işçiliği” dediğimiz bir kısmı var ki, orada bir yetişkin olarak çalışmam gerekiyor. Bir yandan sanat tarafı var: Hep orada olup da hiç görmediğimiz bir tarafını (hayatın, dünyanın, ilişkilerin, ailenin, şehrin) göstermek, onu kendi içinde bulmak, sonra söze dökmek. Bu başlı başına bir iş. Üstelik insanı en zayıf yerinden vuruyor: Özgüveninden… “Ya, benim dünyayı görüş biçimimde orijinal bir şey yoksa, ya klişelere kaçıyorsam?” kaygıları ile baş ediyorsun bu aşamada (veya baş edemiyorsun).

Sonra daha teknik meseleler var: Maddi hata yapmamak, kurguda boşluk bırakmamak, metni inandırıcı kılmak gibi. Tüm bunların yanında benim bir de romanların konusu olan tarih araştırması yapmam gerekiyor. Bir yandan yine maddi hata olmasın diye, bir yandan da geçmişte kalmış bir dünyayı kurarken tüm ayrıntılar yerli yerinde olsun diye. Tüm bunlar bir araya geldiğinde uzun saatler çalışma isteyen bir nakış işi edebiyat yazarlığı. Her bir satır üzerinde uzun uzun düşünüyorsunuz inanın ki.



Bilindiği gibi, “kültürel turizm” denince, dünyanın değişik yerlerinde, yazarların yaşadığı ve romanların geçtiği mekanlara düzenlenen geziler de akla geliyor ve bu gezi türüne “Edebiyat Turizmi” deniliyor. Son iki romanınıza bakıldığında, mekanlar ve romanı oluşturan kurgu arasında son derece sıkı bağlar olduğu görülmekte. Öyle ki, romanda adı geçen mekanlara sizin kılavuzluğunuzda bir günlük bir gezi düzenleniyor, verilen minik molalarda kitaptan parçalar okunuyor ve böylelikle, – romanın okuruna bir nevi hediyesi niteliğinde – hoş bir edebiyat gezisi ortaya çıkmış oluyor.

Bu kapsamda, mekan – roman arasındaki sıkı bağlar konusunda neler söylersiniz? Romanlarınızda “mekanlar” sizin için nasıl bir anlam ifade ediyor?

Öncelikle şunu söyleyeyim; uzun yıllar ben ailemden bahsederken “Fertleri akademisyenlerden oluşur.” tabirini kullanmıştım. Bu bir bakıma doğru, ama sadece yarısı.

Anne tarafımın tamamı üniversitede profesördür evet, ama babam da turizmciydi. Hem de Türkiye’nin ilk turizmcilerinden biri. Ben teleks makineleri etrafında büyüdüm. Tur otobüslerimizin şoförlerinin omuzlarına tırmandım. Henüz on bir yaşındayken babama turlarında asistanlık etmeye başladım. Bu da doğal olarak içimde insanları gezdirme isteği geliştirdi.

Emanet Zaman’ı yazarken, hep okurlarla buluşup bir kısmı çok değişmekle birlikte hâlâ orada duran, bir kısmı ise çoktan kül olup gitmiş mekanları gezmeyi hayal edip dururdum. Ve evet, benim için mekan çok önemli. Özellikle de şehirler çok önemli. Ben büyük şehirde doğdum. Şehrin benliğimde çok derin bir izi var. Karakterlerim de hep şehir insanları. Şehir demek, bireyin gününü geçirmek üzere hayatına dahil ettiği mekanlar demek. Bu yüzden mekanları ben karakter olarak görüyorum metinlerimde. Onlarla duygusal bir bağ geliştiriyoruz.

Mesela “Emanet Zaman”da Panayota, Kraemer Palas’a aşıktır. Her gün gidip o görkemli binayı, kendisine haram bir güzeli seyreder gibi, seyreder içini çeke çeke.

“Yaz Sıcağı”nda Melike’yi Petro’ya çeken şey, genç adamın ilk buluşmaları için seçtiği Kanlı Kilise’nin çocukluk anılarında değerli bir yeri olmasıdır.

Şehrin mekanlarına fark etmeden bağlanırız ve onlar hayatımıza giren sevgililer gibi seçimlerimizde rol oynarlar.


Yogayla tanışınca, yazdıklarınızı paylaşma konusunda cesaretinizi topladığınızı, yazmanın “sadece kendine ait değil, diğeri ile paylaşılacak bir araç” olduğunu kavradığınızı belirtiyorsunuz.

Buradan hareketle, özellikle romanlarınızı yazma sürecinize okuru ne ölçüde dahil edersiniz?

İlk başta okur yokmuş gibi yazıyorum. Daha doğrusu, sanki birisi (ya da birileri) bana öykü anlatıyormuş gibi gelişiyor yaratma süreci. Daha sonra, yani ilk taslak, başıyla sonuyla bittiğinde ve ben yazdıklarımı okumaya koyulduğumda okuru düşünmeye başlıyorum. Bu süreçte okurun ilgisini metinde tutma gayreti değil de onu hayal kırıklığına uğratmama çabası beliriyor. Ben de iyi bir okur olduğumdan bir öyküdeki tutarsızlıkların, beni o kurgu dünyasının gerçekliğine inanmaktan alıkoyacak detayların varlığına ne kadar sinir olunabileceğini biliyorum. O yüzden bir okur gibi okuyorum baştan sona hikayeyi. Eğer benim kafama takılıyorsa bir ayrıntı, muhakkak okurun da kafasına takılacaktır. Hemen onu temizliyorum. Ama okurun bulması için sağa sola sakladığım bir sürü hazineler de var. Onları da metne zekice yerleştiriyorum ki okur da hikayeye dahil olsun.


“İnsanlık Hali” adlı blog’unuzda yer alan “Bir İçe Dönüş Hikayesi”nde şöyle diyorsunuz:

O bir haftada hocalarımız bize yogaya dair temel bilgileri öğrettiler. Yerinde, isabetli ve hala kendi yogamda ve derslerimde kullandığım bilgiler bunlar. Ama benim için çok daha önemli olan bir başka şeyi daha öğrettiler bize o kursta. İçe dönmeyi… Her dakika konuşmak, her söze cevap vermek zorunda olmadığımızı. Tek başınalığın nimetlerini. Sessizliğin kıymetini. Yavaşlığın, yumuşaklığın, zerafetin gücünü.

Edebiyat ve yoga arasındaki ilişkiyi bu anlamda nasıl değerlendiriyorsunuz?

İçe dönmek, hem yazarlığın (yaratıcılığın) hem de yoganın (maneviyatın) hem gereği, hem de sonucu. Her iki dal da benliği araştırıyor. “Ben kimim, neyi, nasıl yaşarım, çektiğim acıların, varoluşsal krizlerimin kaynağı içimde nerededir?” sorularını soruyor.

Yoga hareketleri, dışa rotasyonların muhakkak içe rotasyonlarla dengelendiği serilerden oluşur. Edebiyat da öyle bence. Aslında her türlü yaratıcı faaliyet için bunu söyleyebilirim. Bir yandan hayata atılmak, insanların arasına karışmak, ilişkilere girip çıkmak, “insanlık hali”ni her yönüyle yaşamak gerek. Bunu yogadaki dışa rotasyonlara benzetebiliriz. Sonra biraz da yalnız kalmak, yazmak, çizmek, deniz kenarında uzun yürüyüşlere çıkmak, belki yakınlarda bir adaya tek başına bir hafta sonu gezisine çıkmak gerekiyor. Bu da içe rotasyon. Yaratıcılığın tohumu içimize, insanlara karıştığımızda atılıyorsa, o tohumun filize dönüşmesi için gerekli suyu da bize tek başınalık anlarımız sağlıyor.


Eserlerinizin Türk Edebiyatında nasıl bir iz bırakmasını, bir yazar olarak ne tür farklar yaratmayı istersiniz? Ve sizce Defne Suman, aradan yıllar geçtiğinde edebiyat dünyası tarafından nasıl anılsın?

Yarattığım karakterlerin toplumun hafızasında canlı kalmasını isterim. Nasıl hepimiz Feride’yi tanıyor, onu eski bir dostumuz gibi hatırlıyoruz, ben de karakterlerimin insanların yüreklerinde yer bulmasını isterim. Ama bunu hangi yazar istemez? Öte yandan, konuşulmamış konuları, aile sırlarını, kadınlığın romanlara konu edilmeyen sancıları ile hazlarını yazmış bir yazar olarak tanınmak isterim. Bunu yapmaya çalışıyorum çünkü. Bir de resmi tarihe bir alternatif üretmek, bize “düşman” diye belletilmiş toplumların içinden seçtiğim karakterler ile okur arasında bir gönül bağı kurarak gençlerin geçmişi yeniden düşünmelerini sağlamak gibi bir arzum da var.



Yazarlık, yaşamınızda yoga eğitmenliği kadar önemli bir yer tutuyor. Her iki açıdan bakarsak, bundan sonrası için hayalleriniz, yapmak istedikleriniz nelerdir?

İnsan hayatı için uzun sayılacak bir zamandır (neredeyse on dört yıldır) sürekli seyahat ederek, evden eve geçerek yaşadım. Son iki yıldır ilk defa hayatımda bir düzen var ve ben bu düzeni seviyorum. Bir süre daha İstanbul ve İzmir’de yoga dersleri verip, Atina’da yazarlık yaparak yaşamayı sürdürmek istiyorum. Daha sonrası için bir Yunan adasında edebiyat ve yoga evi açmak gibi bir hayalim var. Eşim de kafe işletmek istiyor. Alt kat kafe ve kitabevi, orta kat yoga, en üst katta benim yazma odam olacak şekilde düzenleyeceğim bir okul hayal ediyorum. Orada sadece yoga dersleri değil, yaratıcı yazarlık da öğretirim belki.


Tayland’daki yoga deneyimlerinizde “Hocalar, içe dönük tabiatın nimetlerini anlattılar. Dünyanın içe dönüklerin sessizliğine, yumuşaklığına, sakin sakin iş bitirme yeteneklerine ve bireyselliğine ne kadar muhtaç olduğunu anlattılar.” şeklinde ifade ettiğiniz içe dönüş haline, özellikle ergenlik dönemi açısından bakarsak, bu dönemde ebeveyn ile çocuk arasındaki ilişki nasıl kurgulanmalı? Ebeveyn bu dönemde çocuğun hayatında nasıl bir rol almalı sizce?

Ben pek fazla olmalı olmamalı tarzında tavsiyeler vermekten yana değilim. Ancak kendimden referansla bir şeyler söyleyebilirim. “Ben ergen iken yaşadığım şeylerin hangisi bugün mutlu ve tatminkar bir yere varmamı sağladı, hangilerini farklı yaşasaydım vakit kaybetmezdim?” bunları sıkça düşünüyorum. Aileme pek çok konuda müteşekkirim ama galiba en çok şu üç konuda: Bağımsızlık, güven ve saygı. Sadece bir ergenin değil, her yaşta insanın ihtiyacı olan şeyler bunlar. Kendi kararlarımı bağımsızca ben verdim. Hangi bölümde okuyacağıma, hangi üniversiteye gireceğime, hangi müzik aletini çalacağıma, kimden özel ders alıp, hangi dershaneye gideceğime ben tek başıma karar verdim. Onlar bana güvendiler. Yanlış bir adım attığımı düşündüklerinde bu fikirlerini dile getirdiler ama fikrimi değiştirmem için baskı yapmadılar. Ben düşünüp kendim geri adım attım ya da inat ettim. Yenildiğim, yıldığım zamanlarda ise “Bak biz sana söylemiştik.” demediler. Ayağa kalkıp yoluma devam etmem için destek oldular. Ben küçük yaşımdan beri sevilen ve sayılan bir birey olduğumu hissettim. Bu da ayaklarımı yere sağlam basmamı ve insanları sevmemi sağladı.



Hemen her yaştan insanın en büyük hayali, dünyayı gezmektir. Sadece turistik gezi yapmanın ötesine geçerek, dünyanın değişik yerlerinde belli bir süre kalıp yeni bir yaşam kurmayı seçmiş bir kişi olarak siz, tüm seçimlerinizi ve yaşam deneyimlerinizi gözönüne aldığınızda, gençlere kendilerini bulma sürecinde neler önerirsiniz?

Öncelikle acele etmemelerini. Bir de belki de kendini bulmak diye bir şeyin olmadığını. Ben dediğimiz kişi son derece değişken bir varlık. On dört yaşındaki ben ile kırk dördümdeki ben aynı kişi miyiz? Elbette değiliz. O zaman bulunacak bir ben var mı? Tabii bu çok felsefi bir soru.

Soruyu “Ben hayatta ne yapsam mutlu olurum?“a çevirdiğimizde ise şunu söyleyebilirim: Güne odaklanın. Bunu daha önce de söylemiştim. Hayat günlerden oluşur. Gününü nasıl geçiriyorsan o senin hayatındır. Büyüyünce ne olacaksın, diye sorarlar ya. Bence bu sorunun yanıtı hiç verilemiyor. Çünkü büyüme hiç bitmiyor. Ben sosyoloji bölümünü üniversite tercihlerimin en tepesine yazarken hayatımın tamamını belirleyecek bir karar verdiğimi sanıyordum. Bir bakıma öyleydi ama benim düşündüğüm gibi değil. Sosyolog olacaktım, sonra araştırmacı gazeteci, kenarda köşede kalmış insanların öykülerini yazacaktım. Hayalim buydu. Bu hayale tutunarak test çözüyordum, özel derslere, dershanelere tahammül ediyordum. Sonra o hayalin artık hayalim olmadığı bir dönem geldi. Yeni bir hayal kurdum. Dünyayı gezecektim. Blog yazıp, gezilerimi anlatacaktım. O hayale tutundum bu sefer. Onunla gezdim. Daha sonra yoga geldi. Sonra romanlar. Hayaller sürüyor. Hayaller değişiyor, dönüşüyor. Onlara tutunup bir vagondan diğerine geçiyoruz.

Galiba en çok şunu önermek isterim: Hayal kurmayı asla bırakmayın ve hayallerin peşinden koşmayı. Mutluluğu bulanlar hayalperestlerdir. Cesaret, hayallere inanmaktan geliyor. Yıldığınız zamanlarda size hayallerinizi hatırlatacak, sizin hayallerinize inanan iyi bir dost bulundurun yanınızda, yakınınızda. O elinizden tutup kaldırsın sizi düştüğünüzde. Çünkü hayallerin peşinde günleri işlemek cesaret ister, etrafınızı onlardan güç alacağınız insanlarla çevirin. Cesaretinizi kıranları arka saflara yollayın.


Bir söyleşinizde “Edebiyat, bir yandan bir zihin jimnastiği, öte yandan ötekini anlama yolunda çok önemli bir adım. Ben en çok roman okumayan insandan korkarım! Bir başkasının dünyasını nasıl anlar roman okumayan birisi?” diyorsunuz. Gençlerimize edebiyat dünyasında rehberlik edeceğini düşündüğünüz “10 kitaplık bir Defne Suman Seçkisi” sunabilir misiniz?

Elbette, seve seve.

Ayfer Tunç – Yeşil Peri Gecesi

Murat Gülsoy – Bu Filmin Kötü Adamı Benim

Arundhati Roy – Küçük Şeylerin Tanrısı

Tom Robbins – Parfümün Dansı

Haruki Murakami – Sahilde Kafka

Oğuz Atay – Korkuyu Beklerken

Orhan Pamuk – Masumiyet Müzesi

Pınar Kür – Bir Cinayet Romanı

Leyla Erbil – Bir Tuhaf Kadın

Adalet Ağaoğlu – Ölmeye Yatmak

Yasal Uyarı: Her hakkı http://www.superergen.com’a ait olan özgün içerik, Fikir ve Sanat Eserleri ve Türk Ceza Kanunu kapsamında korunmaktadır. http://www.superergen.com adresine çalışır durumda link verilerek alıntı yapılabilir.

 

28 Gün YOGA’nın 8. GÜNÜ

Bu bloğun orijinali https://28gunyoga.wordpress.com/ adresinde yayımlanmıştır. #28günyoga hareketini takip etmek için sizi https://28gunyoga.wordpress.com/’e bekliyoruz. 

IMG_1199.JPGBu defa saydım. 8 gün olmuş. Baktım, diğer 28günyoga’cılar da 8. günden sesleniyor. Ben saat farkı yüzünden geriden takip ediyorum. 8. gün yogasını en son yapan benim. O halde en son raporu da ben yazayım.

Dün ve önceki gün ne kadar güçlü ve esnek idiysem bu sabah da bir o kadar çelimsiz ve sertti vücutcağızım. Böyle olunca ister istemez aklıma sorular üşüşüyor. Öne katlanamamış gövdemin ucunda sallanan başımın içinden şunlar geçiyor: Dün ne yaptım ki böyle katılaştım? Yediklerim yüzünden mi? Suşi yemiştim. Evet, evet çiğ balık bana yaramıyor. Zaten çiğ hiç bir şey bana yaramıyor. Sen domatesleri bile kaynar suda bekletip de yiyen kadın, ne işin var çiğ balıkla, işte böyle kaskatı kalırsın. Suşi’den değilse neden olabilir bu hal? Sonra fark ettim, nefes alamıyorum. Alerji yine burnumu, dolayısıyla nadileri tıkamış. O öne katlandığım yerden balık gibi ağzımı açıp kapatıyorum. Sanki bir paket sigara içmişim dün. (Oysa sigara içmem ben.) Ciğerlerim izzet ikram söyle bir açılıp bir lokmacık soluğu alıyor, hemen kapılarını kapatıyorlar. İnsan nefes alamayınca kalbi de böyle donuk kalıyor fark ettiniz mi? Eh, ne de olsa canı nefes taşıyor. Ciğer nefesi kabul eylemeyince yürek de cansız kalıyor.

Yüzüm de sapsarıydı zaten dişimi fırçalarken görmüştüm. Cansız kalmış bir yüreğin neşe damarı tıkanmış demektir. Ben de son derece aksi uyanmıştım zaten. Oysa dün. Ah dün… Ne kadar neşeliydim. Yoluma çıkacak tüm zorlukları koca bir tebessüm ve derin tevekkülle karşılamaya, kabullenmeye hazırdım. Oysa bugün… Bugüüüüün.

İçimde Teoman’ın şarkısını mırıldanmaya başladığımı fark edince kalktım öne katlandığım pozisyondan.  Burnum biraz açılmış mı? Yooo. Kurmastana sekiz can çekişen balık nefesi ile geçti. Keza mayura. Sonra bir yerde, serinin ortaları olabilir, dün yaptığım serinin aynısını yaptığımı fark ettim. Şu akşam yogası rutinini halen oturtamadığım için aslında bir gün bir seriyi, diğer gün de diğer seriyi yapıyorum. Yapmalıyım yani. Ben bugünü çarşamba sanmışım. Dün fersah fersah uzağımda gibi geldi. Neyse dümen kırdım, ortadan bir yerden bugün yapmam gereken seriye daldım. Olmadı tabii.

Bunlar zincirleme. Nefes, zihin, vücut, can, neşe… Biri açıksa hepsi düzene giriyor. Biri herhangi bir sebepten tıkandıysa diğerleri de etkileniyor. İşte, alerjiler nefesi çalmış, nefes neşemi, dikkatimi, vücudumun eksikliğini çalmış. Nefessiz yoga olmuyor. Bir kez daha hatırladık. Nefes yoksa yoga yok. Nefessiz yoga yapmak rüzgarsız bir günde denize dalıp koca bir yelkenliği kas gücüyle itmeye benziyor.

İte kaka.

Neyse belki akşama tekrar yaparım. O zaman yine yazarım.