Vritti’nin Panzehiri

Nrtta 2
Foto: Fatoş Şafak P.

Bu sabah evin dört köşesinde çalan saatlere uyandım. Telefonumu mutfakta unutmuşum. Bir diğer alarm da salonda kalmış. Ben ise çalışma odasında, ikili kanepede üzerimde bir tanecik battaniyeyle uyumuşum. Neden? Çünkü gecenin üçünde sarman kedimiz Havuç odamızın kapısında acı acı miyavlıyordu. Rüzgardan ürküyor Havuç. Pencerenin önündeki ağaçlar eğilip büküldükçe, gecenin karanlığını rüzgarın uğultusu doldurunca huzursuzlanıyor. Kedileri Leros’a götürüp doğaya saldığımızda keşfettik onun bu korkusunu. Rüzgar çıkınca yatağın, yorganın altına kaçtı, ortalık durulana kadar da orada kaldı.

Dün gece de ağaçların arasında ıslıklar çalarak esiyordu rüzgar. Kalktım, ara kapıyı kapattım. Çalışma odasındaki kanepeye kıvrıldım. Havuç yanıma yattı. Yatıştı. Biraz uyuduk. Sonra alarmlar çaldı. Evin içi buz gibiydi. Karşımızdaki park, gökyüzü ve arka pencelere bakan avlumuz zifiri karanlıktı. Bey derin uykuda. Günün en sevdiğim saati. Karanlık sabah.

Şimdi bunu yazar yazmaz aklıma bir anım geldi: İlkokul ikinci sınıftaydım. Folklor oynuyordum. Oynayamıyordum. (Gerçekten) Oynayamadığım için yarışmalara gittiğimizde okulun flamasını taşıtıyorlardı bana. Kafkas kıyafetini ben de giyiyordum ama sen flamayı taşı, başka da bir şey yapma deniyordu bana. Benim canıma minnetti. Çünkü hiç sevmiyordum folkloru. Bu sevmeyişimde de çok yalnızdım. Herkes bayılıyordu. İlkokul ikinci sınıfım folklor yıldızları ile doluydu. Artvin, Kafkas, Silifke…. Allah, cennet yurda ne kadar halk dansı bağışlamışsa benim folklor yıldızı sınıf arkadaşlarım da o kadarını oynuyordu. Bir ara iş öyle azıttı ki dersi mersi boş verdi bizim sınıf, safi folklor çalışır olduk. Davul, zurna, sek sek bas, vur sek bas diye kükreyen folklor hocamız önderliğinde alt katın feci çiş kokan buz gibi tenefüshanesinde zıplayıp hopladık.

Neyse… Size yazarken hatırladığım anımda da biz folklar yarışmasına gidiyoruz. Spor Sergi Salonu’nda olacak ama nedense önce okula gideceğiz, son bir prova için mi, otobüs mü oradan kalkacak yoksa okulda mı giyineceğiz hatırlamıyorum. Dediğim gibi ben zaten sadece flamayı taşıyorum. Aynı şimdiki gibi kış. Günler kısa. Normalde okula 8:30da gidiyorsak, bu defa 7:00de okulda olmamız  gerek. Oktay Abi’nin Murat 131 servisi ile gidecek halimiz yok. Annemle taksiye binmişiz. Taksici (o zamanlar ailemizin taksi durağı olan Ulaş taksiden çağrılmuş) yazık bu yavrulara, sabahın karanlığında okula mı gidilir, diyor. Ben yani yazık yavru ise büyülenmiş bir halde pencereden dışarıyı seyrediyorum. Hiç karanlık sabah görmemişim o güne kadar. Sabah ve karanlığın aynı cümlede kullanıldığını bile bilmiyorum. İnanılmaz bir şey! Hava kapkaranlık ama sabah!

İşte o gün bugündür karanlık sabahlar beni büyüler. Yıldızlı sabahla güne başlamak ne eşsiz bir şeydir.

Boğazlı kazak, yün tayt, tozluk donandım. Mumları yaktım. Altılı serimi yaptım. Altılı seriyi yeni icat ettim. Bu ay ileri seviye öğrencilerime de göstereceğim. Her hareketi altı nefes ya da altı tekrar yapıyorsunuz. Neden altı diye sormayın. Bilmiyorum. Karnı ağrıyan çocukla başlıyor, altı nefes. Sonra vajra çökmesi, dengede olanı, suçi, ve sonra vajrasana (virasana) da oturup üç pasif, üç aktif udiyana banda, sonra dizler ve dirsekler üzerinde altı tane aşvini mudra, malasana, purna mandala, varahi derken ayağa kalktığında zaten cilalanmış gibisin. Tüm kilitler açık. Altılı devam ediyorsun. Altı sama suçi squat. Altı surya namaskara vs vs . Hanuma dönüşleri de altı defa, sonuna kadar böyle gidiyor. Ritim seni götürüyor, hiç boş yok, dalmıyorsun. Dalamıyorsun. İçinde metronom çalışıyor. Tık tık tık tık tık tık. (Bahsettiğim seri size bir şey ifade ediyorsa yarın sabah deneyin.)

Hatha Yoga’da ritim, hareketten daha önemli. Şöyle demeliyim: Hareketten önce ritim gelişmeli. Bazı insanlarda ritim duygusu doğuştan var. Bende yoktu. Çok çalıştım. Çalışıyorum. İçimdeki ritmi bulmak, onu doğurtmak için. Hareketleri yapmak asla zor olmadı ama onları bir ritme oturtmak meseleydi. Tabii yogada ritmi veren,  yani içimdeki metronom dediğim şey nefes. Nefesi dinlemek gerek.  Kulağımıza dayadığımız bir deniz kabuğunun hışırtısı gibi nefes gelip, gitmeli. Bir prana, bir apana. Bir alış, bir veriş. Bir abyasa, bir vayragram. O yüzden de hareket olsun nefesi sonra oturturum dememeli insan. Ben eskiden derdim. Nefes ritmi verecek. Hareket sonra gelecek.

Ritim apana vayu tarafından yönetilir. Hareket ise prana vayu. Apana vayu ayaklara, tabana,  ayak bilekleri ile kaval kemiklerine indiği zaman çözülmüş oluyor. Oralara inemediyse ve dizin üzerinde bir yerde, uyluk kemiği ya da pelviste takıldıysa dizlerde incinmeler baş gösteriyor. O yüzden başta apanayı aşağı indirebilmek lazım. Bu da tastamam ayaklarıma kara sular indi, diye tabir ettiğimiz durum aslında. İnsin. Yogaya başlamadan önce ayaklarınıza kara sular insin. Neden? Apana vayunun rengi siyah, unsuru da sudur da o yüzden!

Apana ritimdir. Onun akımı bir defa çözülsün ritim konusunu kafaya takmaya gerek kalmaz. Apana hem ritimdir, hem de vritti’nin panzehiridir. Çok düşünen, dertlenen, ayrıntıya takılıp varolanı hissetmekten aciz yapıdaki insanlara özellikle bol apana çözücü lazım. Enerji aşağı aksın ki kafanın ağırlığı azalsın. Vritti’nin panzehiridir apana.

Panzehirden, zehirden bahsederken aklıma bir şey daha geldi. Yıllar önce hocamız, küsmekle insanın kendini zehirlemesi hakkında pek yerinde bir cümle söylemişti. Kendini sokan akrebin, karşısındakini zehirleyeceğini sanması gibi bir şeydir küsmek. Bu konuda da yazacağım. Ancak, malum günümüz insanının internetten bir şey okuma sabrı az, tahammül sınırları düşük. O yüzden ben şimdi çekileyim. Yakında yine gelirim. Madem oradasın, sevgili okur, ben de buradayım işte.

Kal sağlıcakla….

DefneNrtta 2.jpeg

 

 

 

 

 

Cumartesi Mektubu

Atina’dan günaydın hepinize!

Hava burada hiç böyle soğumaz.

Bu sabah bizim Bey’in baş ucunda duran ve evin içi ile dışının derecesini gösteren termometrenin ekranında 5 dereceyi görünce şapkam düştü. Neden saatlerce yataktan çıkamadığımız anlaşıldı! Atina’da kalorifer yakmak gibi bir adet yok. Yani var da, akşam iki saat 7 ila 9 arası. O kadar. Bunun İtalya ve İspanya’da da böyle olduğunu duyup çok şaşırmıştım. Neyse zar zor yün çoraplarımı ayağıma geçirip kalktım. Salonda kedileri dün gece bıraktığım koltukta uyur vaziyette buldum. Bu demek oluyor ki on bir saat boyunca hiç yer değiştirmemişler. Yün çorap, yün hırka mutfağa girdim. Kahvelerimizi pişirdim. Bey’inkini yatağa , kendiminkini salona, kedilerin yanına götürdüm. Tomris Uyar’ın Diz Boyu Papatya’larını elime, ayağımı altına, kedileri kucağıma aldım.

Ne güzel bir cumartesi!

Bugün yoga yapmıyorum. Altı gün üst üste her sabah ve kimi akşamlar yaptıktan sonra bir gün ara veriyorum. Siz de öyle misiniz, bilmem ama ben zaten güneş doğduktan sonra yoga yapamıyorum. Saçma geliyor. İlahlar uykuya yatmış ve ben boş bir tapınağın kapısını çalıyorum gün doğduktan sonra.  O yüzden de sonradan uyuyacak bile olsam 6da mumları yakıp, sunağımın başına geçmeye gayret ediyorum. En geç 6:30’da. Karanlığın açılıp, gökyüzünün renkten renge girdiği o saatte yogayı neden yaptığımı ve yoganın ne işe yaradığını tüm yüreğimle anlıyorum, en içimde biliyorum. Gün doğduktan sonra yaparsam ama kafamın gürültüsünde giden bir tren gibiyim. Yine güzel ama kutsal kanadı kırık.

Hocamız der ki ara verecekseniz Satürn’ün günü olan Cumartesi verin. İçecekseniz kendinizi zehirleyecek veya suç işleyecekseniz de Cumartesiyi seçin. Karanlık işlerinizi Satürn’ün etkisi altındaki dünyada görün!

Pekala.

Bey’i kaldırdım. Giyinmesine yardımcı oldum. Kahvaltıyı hazırladım. Elbisemin içine yün fanilamı giydim. Bey’in fizyoterapisti gelirken ben evden çıktım. Fizyoterapistimiz dedi ki çok soğuk, yüzüne maske takmadan bisiklete binme! Ben de kaşkolumu, beremi kuşandım. Bisikletin selesine oturup da pedala bastığımda bu Atina’lıların soğuk karşısındaki dehşetlerini yine fazla ciddiye aldığımı anladım. Biz ki Boğaziçi Üniversitesi’ne kurtlar inerken dersten derse naylon çorapla koştuk. 5 derece bize koyar mı?

Evimizin önünde çok büyük bir park var. Basar giderseniz metro istasyonuna kadar varıyorusunuz. Metroyla iki durak gittim. Thissio durağında indim. Thissio’da trenden inen turistler, sokağa çıkıp başlarını kaldırdıkları an bir AH çekerler. Çünkü çamlık tepenin en üstünde şehrin tanrıçası Atina için inşa edilmiş Parthenon Tapınağı çıkar karşılarına. Bisikleti çamlar arasında sürdüm. Ne kadar güzeldi her şey parlak kış güneşi altında. Motorlu araç trafiğine kapalı bir yol, iki yanında çam ormanları ve sağda solda antik kent, yokuş  benim en sevdiğim kahveye çıkıyor. On dakikalık bir bisiklet yolculuğu. Akıllı i-podumu cebimden çıkardım, audio kitaplarım arasından Lolita’yı seçtim. Humbert Humbert anlatırken ben yeşillerin ve masalarını kuran sanatçıların arasından bisikletle geçtim.

IMG_6196.JPG

Bisitlete binerken veya şehirde yürürken Audio-kitap dinlemek son bir yılda edindiğim bir alışkanlık ve olağanüstü haz veriyor bana. Herkese tavsiye ederim. Yazı erkekse, söz dişidir derler ya… Hakikatten bir kitabı dinlerken onunla başka türlü, daha gizemli, daha sıkı bir bağ kuruluyor. Sanki bilişsel beyni aşıp, doğrudan bilince akıyor. Kitabın öyküsü anıların, rüyaların barındığı yere yerleşiyor.

Little Tree and Books kahvesi cumartesi sabahı kalabalığıyla doluydu. Bisikleti kilitleyip, kendime bir masanın bir ucunda yer buldum. Minicik bir espresso istedim. Bir yarım saat daha Tomris Uyar’a devam ettim.

Mutluluğun ne basit bir şey olduğunu düşündüm.

Ve blog yazmayı ne kadar özlediğimi. Yaratıcılığın insanın tek başına geçirdiği avare zamanlarda geliştiğini hatırladım. (Sadık okur hatırlayacaktır: Bu konuda bir yazı yazmıştım.) Ve bir kaç saatlik avareliğin hayatın zor yanlarına tahammülü ne kadar kolaylaştırdığını…

Tabii bir de siz blog okurlarını ne kadar özlediğimi. (Hâlâ orada mısınız?)

Sonra da bilgisayarımı açtım.

Karşınızdayım.

Mektuplarım sürecek. Siz de bana yazın. (Umarım hâlâ oradasınızdır)

Esen kalın.

Defne.

 

 

Artfulliving – Kahvaltı Sofrası röportajı

artfulliving_roportaj

Kahvaltı Sofrası dördüncü romanınız.  Kitapla ilgili sorulara geçmeden önce bunun nasıl bir his olduğunu sormak istiyorum.

Doğrusu her kitap ayrı bir heyecanla doğuyor. Kurduğum dünyada gezecek okurlar ne hissedecekler?  Benim aylardır (bazen yıllardır) haşır neşir olduğum karakterlerle tanıştıklarında onları sevecekler mi? İç dünyam başka zihinlerde yankı bulacak mı? Bu gibi sorular her romanın sonunda aklıma üşüşüyor. Bu defa farklı olarak stres seviyem daha düşük. Galiba kendime güvenmeye başladım. İlk üçün tedirginliğini üzerimden attım. Hikayenin kendi yolunu ve okurunu bulacağına dair güvenim artmış. Onu fark ettim.

Kahvaltı Sofrası kitabınızda aile sırları teması karşımıza çıkıyor. Bu temayı daha önceki kitaplarınızda da görmüştük. Sizin özel olarak bu konuya ilginizin sebebini öğrenebilir miyiz?

Meraklı bir çocuktum. Esrarengiz öyküleri sever, metruk evlerin bahçelerinde dolanmanın hayalini kurardım. Tek çocuk olarak büyüdüğüm için belki de, bir kulağım daima yetişkinlerin konuşmalarındaydı. Yetişkinler seslerini alçalttılar mı benim kulaklarım dikilirdi. Bütün ailelerin sırlarının bulunduğuna o zamanlarda karar vermiş olmalıyım. Çocuğa anlatılan hikaye ile hakikatin örtüşmediğini de. Akıl hastalıkları, alkolik aile fertleri, cinayet, intihar, gayrimeşru çocuklar, sonradan ortaya çıkan kardeşler, sadece annenin bildiği esas (biyolojik) babalar… Aileler bu tür sırları sadece çocuklarından değil, birbirlerinden de saklar aslında. Ya da şöyle demeliyim: Ağız birliği etmişçesine bu konuda konuşmazlar. Yazar olarak aile veya toplumdaki bu dinamik benim çok ilgimi çekiyor. Gerçek diye bildiğimiz şeyin basit bir yanılsama olduğunu hatırlattığı için belki de. Ortaya çıkan her sırla kimliğimizden geçmişimize kadar hikayemizi yeniden kurabildiğimiz için de.

Sır kavramı hakkında ne düşünüyorsunuz. Bir gün açığa çıkmakla malul müdür her sır sizce?

Sırlar kişiyi kendisi veya öteki ile kuracağı samimiyetten kopartacağı için zehirli şeylerdir aslında. Hakikati bulmaya çalışan kimsenin önüne dikilen engellerdir. Ve kişinin özgürlüğü sırlarını dökmekle başlar bence. Sırlar insanın sırtına yük gibi biner. Yüzleşme ve itiraf cesaret ister. Bu cesareti gösteremeyen insan o yük ile bir ömür yaşayabilir. Sonra o sır onunla mezara gider. Ancak çocukları ve torunları o sırların izini vücutlarında ve zihinlerinde taşımayı sürdürürler. Onlar bir gün merak edip deşerlerse evet, belki ortaya çıkar bir takım sırlar ama hepsi için böyle bir şart bulunduğunu düşünmüyorum. Bir çoğumuz büyükanne ve büyükbabalarımızın hikayesini merak etmeden, gündelik hayatın akışına kaptırmış gidiyoruz kendimizi. Oysa bir ailenin üç kuşağını anlatan bir roman okurken biliyoruz ki dedenin başından geçenler muhakkak torununun kim olduğunu belirleyecektir. Kendi dünyamıza baktığımızda ise bunu göremiyoruz.

Diğer kitaplarınızdan farklı olarak bu kitabınız tek bir günde geçiyor. Bu fikir nasıl gelişti, kurgu sürecinde sizi zorlayan noktalar oldu mu?

Aslında tüm hikaye bir kahvaltı sofrasının etrafında geçsin istiyordum. Sabahın erken saatlerinden itibaren sofraya oturan, kalkan aile fertleri ile gazeteci Burak bir yandan şimdi’nin sahnesinde kahvaltı etsinler diğer yandan biz onların kafalarının içinde gezinelim, iç dünyalarını ve geçmişlerini tanıyalım. Ama yazarlık benim verdiğim kararlarla ilerleyen bir şey değil. Karakterleri sofraya taşımaya çalışırken her biri başka bir hikayeye açıldı. Ben de bıraktım, öyle kalsın. Merkezi istediğim gibi kahvaltı sofrası sahnesi kaldı. Ama günün diğer saatleri de kurguya dahil oldu. Hafızalarda birikmiş pek çok başka kahvaltı sofraları vardı. Bu sayede onlara da yer verebildim.

Kitabın bir diğer ilgi çekici yanı ise, dört farklı anlatıcının ağzından anlatılıyor olması. Anlatıcılara baktığımızda ise hem farklı jenerasyondan hem de kadın ve erkek farklı karakterlerin anlatıcı rolünü üstlendiğini görüyoruz. Birbirinden bu kadar farklı karakterlerin ağzından yazmak nasıl bir deneyimdi sizin için?

Evet, böyle bir şeyi ilk defa denedim. Bu tarz anlatıları ben çok severim. Orhan Pamuk’un Sessiz Evi veya Oya Baydar’ın Erguvan Kapısı benzer yapıya sahip romanlardır. Aynı sofrada oturan dört kişinin o anı algılayışlarındaki farklılığı ortaya dökmek zorlayıcı oldu ama yaratıcılığın sınırlarını zorladığım için beni heyecanlandırdı. Hatta bazı günler, Selin’in bölümü bitse de Sadık’ın gözünden şu sofrayı anlatsam diye sabırsızlandığım da oldu. Zaten çok sabırsız bir insanım yine de bir bölümü tamamlamadan diğerine başlamam. Karakterden sahne çalmayı sevmem.

Büyükada’nın sizin için ne kadar önemli olduğunu artık biliyoruz. Bu kitap da sanki Büyükada’ya bir armağan gibi geldi bana. Siz ne söylemek istersiniz bu konuda?

Evet, ben Büyükada’da büyüdüm. Annem ve teyzem de orada büyüdüler. Organik bir bağım var adayla. Büyükada her kitabıma sızmıştır ama ilk defa Kahvaltı Sofrası’nda başrolü kaptı. Bu açıdan, söylediğiniz de çok doğru: Büyükada’ya bir armağan bu kitap. Öte yandan romantik bir üslupla ada güzellemesi yapmak da istemedim. Bir yabancının gözünden adanın ve adalarının nasıl göründüğünü de anlatmak istedim. Bir de şu var: Büyükada’nın benim için en çarpıcı tarafı köşkleri, bahçeleri, yüksek duvarlar arkasında yaşanan eski moda hayatlarıdır. Bu yüzden de bu defa hikayemiz dış mekanlardan çok Şirin Saka’nın evinin içinde ve bahçesinde geçiyor. Elbette çamlar, iskele, kiliseler, faytonlar ve bisikletler de fonda mevcut ama esas sahnemiz Şirin Saka’nın denize kadar inen bahçesinde bulunan iki katlı taş konağı.

 Kitaplarınız her ne kadar kurgu da olsa toplumsal olayların, cinsiyet rollerinin ve kimi zaman da siyasi yapıların izlerini taşıdığı için çok gerçekçi. Bu noktada sizi besleyen şeyler neler?

Boğaziçi Üniversitesi’nde sosyoloji okudum. Daha sonra aynı bölümde yüksek lisans yaptım. Kıymetli hocalarımdan toplumun gözle görünmeyen unsurlarını “okumayı” öğrendim. Daha sonra sosyolog olarak çalışmayı seçmedim ama bu bilimin bana kattığı zenginliği de yitirmedim. Biz bireydeki toplumu okumayı,  insan ilişkilerindeki toplumsal dinamikleri gözlemlemeyi öğrendik bölümde. Bu pratik yazarlık serüvenimde bana yardımcı oluyor. Beni besleyen başlıca iki şey var: Yaşam ve kendi zihnim. Yaşam derken etrafımda olup biten her şeyi kastediyorum. Siyasi, toplumsal olaylar, sanat ve kültürel etkinlikler, aşklar, öfkeler, ölüm, adaletsiz durumlar, vicdansız insanlar… Yaşam vücudumdan ve etrafımdan akıp giderken zihnimin ona verdiği tepkiyi, algılama çabasını, anlamlandırma telaşını  izliyorum.

Kitabın adı Kahvaltı Sofrası, sizin kahvaltı ile aranız nasıl?

Çok kötü! Kahvaltılık hemen hemen hiçbir şeyi sevmem. Peynir, yumurta, tereyağı, şarküteri ürünleri… Hiçbiriyle aram yoktur. Bu, çocukluğumdan beri böyleydi. Okul yıllarımda annemin zoruyla sabah erken bir kuru ekmek dilimi yer, yanında ıhlamur içerdim. Öğlene kadar da bir daha bir şey yemek ihtiyacı duymazdım. Bu hâlâ böyle devam ediyor. Bir tek kahveye tutkuyla bağlıyım. Bana kahvemi verin, öğlene kadar dokunmayın olur.

Anne-kız ilişkisini ana eksenine alan bir kitap var karşımızda, kitabınızı da aynı zamanda annenize ithaf etmişsiniz. Bu açıdan anneler ve kızlarının ilişkisinin önemi nedir sizin için?

Ha, tam da annemden söz açılmışken! Romanın merkezine ana-kız ilişkisini koydum çünkü bu roman kimliğimizin bize ailemizden geçtiğini öne süren bir roman, anne kimliğin aktarımında başrolü oynar. Bilinçli olmak zorunda değil. Kahvaltı Sofrası’nda genç yaşta dul kalan bir Osmanlı kadını yeniden evlenip kızını eğitim için İstanbul’a yollar. İyi niyetle belki. Ama babasını yitirmiş kız çocuğu bu hareketin iyilik tarafını görecek durumda değildir. O sadece kaybı hisseder. Sonra da o kaybın acısı etrafına bir kabuk örer. Hissetmemek için. Kendi kızı doğduğunda o kabuk onu samimi bir ilişki kurmaktan alıkoyar. Aynı kopukluk acısını, kızı alkol ile uyuşturur. Alkolizm yoluyla o da kendi kızından kopar. Böylece zincirin en başındaki kopukluk kuşaktan kuşağa aktarılır, analarına bir türlü sokulamayan yaralı kız çocukları bir türlü iyileşemez. Annesi ile ilişkisini onaramayan bir kadının diğer insanlarla sağlıklı ilişkiler kurması ise çok zordur. Ana kucağının soğukluğunu nerede ısıtacağını bilemez, sonunda kendi soğur.

Bugün olduğunuz kişiye baktığınızda annenizin bunda nasıl bir etkisi var sizce?

Ben annemin tek çocuğuyum. Hamurumun karılmasında, bugün vardığım yere gelmemde annemin çok büyük rolü vardır. Beni sanatın ve edebiyatın yüceltildiği bir evde büyüttüğü ama kibir yerine eşitliği öğrettiği için ona çok şey borçluyum. Kitabın başında Metin Altıok’un şiirinden bir alıntı var: “Anamın bıraktığı yerden sarıl bana/ Sevgiden caydığım yerde darıl bana.” Bu dizeler Kahvaltı Sofrası’nın karakterlerinin ruhundaki başlıca yırtığı tastamam dile getiriyor. Herkes anasının bıraktığı yerden ona sarılacak birini arıyor. Benim annemse beni sarmayı hiç bırakmadı. Gençken bunalırdım, ona çıkışırdım. Şimdi ise desteğinden öyle memnunum ki! Beni sarmayı hiç bırakmadığı için ben başka kucaklar aramadım, kendine yeten bir bireye evrilebildim.

Son olarak kitabın kapağına değinmek istiyorum. Kitap kapağındaki fotoğrafın Büyükadalı ressam Tiraje Dikmen’e ait olduğunu biliyorum. Bu seçimin sebebi neydi, sizde özel bir yeri var mıdır Tiraje Dikmen’in?

Demin de söylediğim gibi Büyükada’da büyüdüm. Dedem Macit Gökberk ile nenem Zahide Gökberk’in evinde.Nenem her akşam, sanat ve edebiyat çevresinden dostlarını misafir ederdi. Muazzam çay sofralarında Firuzan ve Meral Ataç gibi yazarları ağırlardı. Tiraje Dikmen de evimize sık sık gelirdi. Komşumuzdu. Bahçesine girmeme izin verirdi. Evin çalışanlarının kızları en iyi arkadaşlarımdı. İkisi de zehir gibi kızlardı. Tiraje Hanım onları okuttu, Boğaziçi Üniversitesi’ni beraber bitirdik. Evin bahçesi denize kadar inerdi. Önünde kendi iskelesi vardı. Bahçenin köşesini bucağını karış karış bilmeme rağmen evin içine girmemize izin yoktu. Uzaktan bakar, iç çekerdim. Bu sayede hayal gücüm gelişti. Çok sonra, üniversitede bir araştırma yaparken Tiraje Hanım ile mülakat yapmak üzere bir kış günü evin içine girdim. Bu defa muazzam çay sofrası benim için kurulmuştu. Nasıl mest olduğumu tahmin ediniz! Ne zaman adada geçen bir hikaye yazmaya kalkışsam o ev gözümde canlanır. Kahvaltı Sofrası’nı yazarken hayal gücümü serbest bıraktım, o evin bahçesinde, mutfağında, odalarında gezinsin… O ev yıllarca benim hayalimde bir hayalet gibi dolandı, şimdi okurların dünyasında da yaşasın.

Edebiyathaber’deki Kahvaltı Sofrası röportajı

edebiyathaber

Çeşitli aile sırlarının etrafında dönen bir romanla karşımıza çıktınız. Sır kavramı zaten başlı başına ilgi çekici. Mevzu bahis aile sırrı olunca iş daha da çetrefilli hale geliyor. Sizin için meseleyi ilginç kılan nedir?

Benim için meseleyi ilginç kılan özellikle bu topraklarda yaşayan ailelerin sırlarının bir çoğunun ülke sırları ile örülmüş olması. Sır değilse bile hepimizin aile tarihçesinde boşluklar, bilinmezler var. O boşlukların tarihine baktığımızda savaşlarla, kıyımlarla, mecburi göçler, sınır dışı edilmelerle aynı zamanlara geldiğini görüyoruz. Bu beni hem romancı hem de sosyolog olarak ilgilendiriyor. Birey olarak tecrübe ettiğimiz acıların aslında uzun bir zincirin ucundan bize dokunduğunu da görmeme yarıyor.

Sizin sonradan öğrendiğiniz aile sırlarınız oldu mu peki? Bir sırrı taşımak kadar sonradan öğrenmek de ağır bir yük. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Evet elbette. Babamın babasının gençliğinde karısını (babaannemi) ve kızlarını (halalarımı) dövdüğünü öğrendim. Bunu bana anlatan halalarım doksan yaşına gelmelerine rağmen hâlâ konuşurken seslerini alçaltıyor, kimseye söyleme diye tembih ediyorlardı. Aslında sırların çözülmesi özgürlük getirir. Bir de anlayış ve yakınlaşma. Ben babamın böyle bir dehşet ve şiddet ortamında büyüdüğünü öğrendiğimde ona bakışım, hislerim değişti. Neden ablalarını ve annesini, sonra beni ve eşini korumak ve kollamak için kendini öldüresiye sıktığını daha iyi anladım. Babam sonunda intihar etti. İnsan yakının intiharını “bunu bize nasıl yapar” diye karşılıyor. Babamın çocukluğundan beri sırtında taşıdığı yükün altında ezildiğini anlamak benim yüreğimi yumuşattı. Sevgiyi yeniden hissettim. Sırlar iki insanı birbirinden kopartıyor. İtiraf ne kadar zor da olsa, nihayetinde insanı kendi içiyle ve diğerleriyle yakınlaştırıyor.

Kitabın benim için en ilgi çekici yanı dört farklı anlatıcının ağzından ilerlemesi oldu. Bu tercihi neye borçluyuz? Zorlandığınız oldu mu?

Başta böyle tasarlamamıştım. Sadece gazeteci Burak Gökçe anlatacaktı hikayeyi. Ben yazarken tıkandığım yerlerde farklı alıştırmalar yaparım. Mesela evlerin mimari planını çizerim. Ya da bir karaktere günlük yazdırırım. En sevdiği yemeği sorarım. Çocukluk hayalini… Bunları sonradan metne yedirme gayesiyle yapmam, dikkatimi başka bir yere verdiğimde tıkanıklık çözülür. O yüzden. Burak’ın Büyükada’ya gelmesinden kısa bir süre sonra tıkandım. Açılmak için aynı olayları bir de Selin’in ağzından yazayım dedim. Genç bir anlatıcının yazarı ferahlatan bir tarafı var. İstediğini yazabiliyorsun. Üslup derdin, şiirsellik derdin yok. İlk romanım Saklambaç’ı neden yirmi bir yaşındaki Eda’nın ağzından anlattığımı anladım o sırada. Selin’den sonra Sadık’ı deneyeyim dedim. Oya Baydar’ın Erguvan Kapısı ile Orhan Pamuk’un Sessiz Evi geldi aklıma. İkisi de dört anlatıcılı romanlardır. Onları bir daha okudum. Dört kişinin anlatısını da romana katmaya karar verdikten sonra, hayır zorlanmadım. Tıkanıklık açıldı. Yazarken daima excel’de tablolar yaparım. Kim saat kaçta nerede, ne yapıyordu diye. O sayede dört karakteri de düzenli olarak takip ettim. Kurguda boşluk kalmadı.

Yazarlık serüveninizde dört kitabı geride bıraktınız. Yazı ile ilişkinizin çok daha öncesine dayandığına eminim ancak yazı ile ilişkinizi sizden dinlemek isterim.

Yazmayı öğrendiğim günden beri yazıyorum. Yani ilkokul birinci sınıftan beri. Tek çocuktum. Apartmanda büyüdüm. Annem üniversitede öğretim görevlisi. Babam çok çalışıyor, devamlı seyahatte. Ben eve gelir, kapıyı anahtarla açarım. Biraz orayı burayı karıştırdıktan sonra ne yapayım, kendi kendimle arkadaşlık etmek için yazmaya otururum. Bir çocuk bu kadar çok zamanı tek başına geçirince iç sesi o kadar yükseliyor ki, kafasına sığmaz oluyor. O yüzden yazıyordum. Sonraları yaşadıklarımı anlamlandırmak, ne hissettiğimi bulmak ve bazen de düşüncelerimin derinine inebilmek için yazdım. Sayısını bilmediğim kadar günlüğüm vardır. 1981’den bugüne kadar tutulmuş. Yazı benim içimdeki dostla buluşmamın, yalnızlığımı yenmenin tek yolu.

Adalı bir yazar olduğunuzu biliyoruz. Hem bu kitap özelinde hem de tüm hayatınızı düşündüğümüzde Büyükada’nın sizin için önemi nedir?

Beni Büyükada’ya ilk götürdüklerine üç aylıkmışım. O günden beri de Büyükada’dan hiç kopmadım. Dedemin büyüdüğü evde annemle teyzem doğmuş. Sonra da teyzemin kızı ile ben orada büyüdük. Üç kuşak beraber geçirdiğimiz yazlar hayatımın en güzel yıllarıydı. O ev, bahçe ve ailem babamın pek ortalarda olmayışını dahi umursamayacak kadar derin ve sağlam bir aidiyet duygusu uyandırırdı bende. İnsanın bir yandan kendini gerçekleştirme, Tanpınar’ın deyimiyle “şahsi çeşni”sini bulma çabası, diğer yandan da bir bütüne aidiyet ihtiyacı vardır ya, ben Büyükada’daki çocukluğum sırasında bu iki ihtiyacın da tatmin olduğunu hissederdim. Hem özgürüm, tek başıma geziyorum, bahçeler, sokaklar, bisikletimle çıktığım çamlar benim, hem de akşam eve dönüyorum nenem köfte pilav pişirmiş, annemle teyzem televizyonda iyi bir film bulmuşlar, yanlarına sokuluyorum. Ne demiş Edip Cansever: “Gökyüzü gibi bir şey çocukluk, hiçbir yere gitmiyor”. O yıllar da benimle beraber her yere geliyor, her romana sızıyor.

Kahvaltı Sofrası romanınızın diğerlerinden ayrı olarak sizin için yeri nedir?

Dördüncüsünü yazıp bitirdiğimde anladım ki bir yazar için romanlar çocukları gibi oluyor. Hani derler ya hepsini ayrı seviyorum, birini diğerinden ayıramam. Ben de romanlarım için bunu söyleyeceğim. Kahvaltı Sofrası’nı yazarken çok içime baktım. Her bir karakterin sesini bulmak için iç dünyamdaki sesler orkestrasını dikkatle dinlemem gerekti. Bir de benim için özel olan şöyle bir tarafı var Kahvaltı Sofrası’nın: Nur ile Burak’ın gençliklerine dair yazdığım bölümlerde kendi gençliğime, 1990’lı yıllara ve günlerimi geçirdiğim yelere, Taksim’e, Kelebekler Vadisi’ne, Hisar’a, Boğaziçi Üniversitesi’ne değinme fırsatım oldu. O zamanların tadı kaldı ağzımda.

 Son olarak sormak için çok erken biliyorum ama yeni kitap projeniz ya da en azından bu konuda bir fikir var mıdır?

Bir şeyler uyanıyor. Öykü yazmak istiyorum. Öykü benim için romanın bir üst seviyesinde yer alıyor. Zorlanıyorum. Şiir elbette en üstte. Bir kaç öykü deneyeceğim. Sahneler ve karakterler aklımın sisli bir köşesinde kıpırdanıyorlar. Kahvaltı Sofrası’nın heyecanı geçince, kapıları kapatıp o sisin içinde yürümeye başlayacağım, beraber keşfedeceğiz.

Cumhuriyet Gazetesi Kitap Eki’ndeki Kahvaltı Sofrası röportajı

Cumhuriyet kitap kapak

– Kahvaltı Sofrası her şeyden önce bir aile romanı. Aile için “küçük hapishaneler” derler. Romanda kurduğunuz ilişkiler ağı da bu “küçük hapishane” tanımına yerli yerinde oturuyor. Nedir aile kavramının bu anlamda bize söylemek istediği? Dahası siz, roman özelinde ne anlatmak istiyorsunuz bu aile ilişkileriyle?

Bakın, bu soruya yanıt vermeden önce bile “şimdi ailem ne diyecek” diye düşünüyorum! Komik değil mi? İşte böyle bir hapishane aile. İnsanı kendisi olmaktan alıkoyan toplumun en küçük birimi. Klişe ama doğru işte. En özgür aile bile çocuğun bireyselliğinin önüne set çekiyor. Bilmeden, istemeden ve hatta çocuğun mutluluğu için bir adım attığını düşünerek. Ailem ne der, kaygısından özgürleşmeden birey olamıyoruz. Öte yandan insanın doğasında bir bütüne aidiyet ihtiyacı var. Bu antropolojik bir gerçek. Bu ihtiyaç bireysellik ihtiyacından önde gidiyor. Yani ilk önce onun tatmin edilmesi gerek. Biraz çelişkili gibi ama özgür bireylerin sırtlarını dayayabilecekleri sağlıklı aidiyetler geliştirmeleri önemli. Ben tam da bu gerilimi anlatmak istedim Kahvaltı Sofrası’nda.
– “Dedeler yaşar torunlar yazar” diye bir söz vardır. Özellikle de kimlik ve göç gibi meselelerse söz konusu bu çoğu zaman geçerli bir kural oluyor. Kahvaltı Sofrası’nda nasıl işliyor bu?

Kundera’nın bir sözü vardır: Hayat ancak hafızaya düştüğü zaman anlam kazanır. Bence de insanın yaşadığı anı anlamlandırması imkansız bir şey. Bu sebeple göç ya da kimlik gibi meselelerin üzerinde düşünmeye başlamamız ancak hareket durulup, tortular dibe oturduktan sonra mümkün oluyor. Bunun için de en az iki neslin yetişmesi gerektiriyor sanırım. Kahvaltı Sofrası’ndaki büyükanne de bir zamanlar İstanbul’a gelmiş ama nereden gelmiş, neden gelmiş, niye dayısının yanında kalmış, anası babası neredeymiş gibi kayıplara dair soruları sormak için torunların kırk yaşına varmaları ve kendilerini tanıma çabasına girmeleri gerekmiş.

– Kimlik üzerine düşündüğünüzü önceki romanlarınızdan biliyoruz. Kahvaltı Sofrası’nda da “kimlik arayışı” ya da “yitirişi” merkeze aldığınız konulardan biri. Nedir buraya sizi çeken?

Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji bölümünde okudum ve sonra orada yüksek lisans yaptım. Kıymetli hocalarımız bize bireyin içindeki toplumu görmeyi öğrettiler. Bu, benim altın bileziğim oldu. Sonrasında sosyoloji alanında çalışmadım ama insan ilişkilerinden toplumu okumayı sürdürdüm. Etnik, dini, milli, cinsel, toplumsal, sınıfsal tüm kimliklerimiz sonradan inşa edilmiş olmalarına rağmen biz onları kanımızda taşıdığımız değişmezler olarak algılama eğilimindeyiz. İnsan zihninin düştüğü bu yanılsama bana daima çok ilginç gelmiştir. Uzak bir ülkede tek başımayken birden hafızamı kaybetsem benden geriye kalan kişi kimdir? Bu soru beni her seferinde kimliklerin ters yüz edildiği kurgulara çağırıyor.

– Kimlik meselesinden bahsetmişken, bu yitirişlerin ya da unutuşların edebiyatımızda kapladığı alandan da konuşalım isterim. Yeterince işleniyor mu bu konu sizce ya da işlendi mi?

Türk edebiyatında doğulu-batılı kimliği üzerine çok yapıt verildi. Yitenlerin küllerinden yeni ve iyi bir şey çıktığına inanıyorum orada. Öte yandan yası tutulmamış diğer kayıplara değinen edebiyat henüz tedirgin bir yerde duruyor. Kahvaltı Sofrası’na ilham veren Ayfer Tunç öyküsünü de içeren Murathan Mungan’ın Bir Dersim Hikayesi gibi eserlerden söz ediyorum. Dersim, Ermeni kıyımı, Rumların ülkeden kovulması, Kıbrıs harekatı, Madımak katliamı gibi olayların ruhumuzda açtığı yarayı unutarak geçiştiremeyeceğimiz kesin. Edebiyatçının görevi toplumu iyileştirmek midir peki? Elbette değildir. Ben zulmü ve insanın kötülüğe yatkın doğasını örneklediği için bu olayların etrafında düşünüp duruyorum. Zulme tanıklık edenlerin yaşadığı dehşet kuşaktan kuşağa aktarılıyor. Zulmü ve dehşeti anlama çabası benimki. Yani bugünü, şimdiyi.

– Bu türden “Kimlik” meseleleri, aile gündemine de gelmez genelde. Birer “sır” olarak kalırlar, tıpkı Kahvaltı Sofrası’nda da olduğu gibi… O nedenle öğrenilmesi, yazılması da zordur. Özel bir çalışmanızın olup olmadığını merak ediyorum bu konuda. Dolayısıyla romana nasıl hazırlandığınızı soracağım…

Aileler özellikle intihar, cinayet ve akıl hastalığı konularında çok sır saklıyorlar. Bir kaç yıl önce Kanada’daki bir üniversitenin üç yıllık psikolojik danışmanlık programına katılmıştım. Bu programda aile tarihçesi çalışmanın metodunu öğrendik. İnsan zihninin ağır travma ya da yitiriş sonrasında unutmaya nasıl meylettiğini ve aile sırlarının bir kuşaktan diğerine hangi yollarla, hangi formlarla aktarıldığını öğrendik. Kendi ailemizin hikayesini yeniden yazdık. Bu çalışma benim içime üç romanın tohumunu attı. Emanet Zaman, Yaz Sıcağı ve Kahvaltı Sofrası’nı sadece ailelerin değil, bu coğrafyanın sırlarına dokunan bir üçleme gibi de düşünebiliriz. Yası tutulmamış yitirişlerin, unutuşların hikayesi.
– Romanın en dikkat çeken yanlarından biri kadın hâkimiyetinde örülmüş bir dünya oluşu. Büyük aşklar da, genetik bir miras gibi aktarılan meseleler de hep kadın merkezli ilerliyor Kahvaltı Sofrası’nda. Baskın karakterlerin kadın oluşu, hikâyeye nasıl bir katkı sağlıyor sizce? Dahası, kadın merkezli bir hikâye anlatmak, erilliğin her yanı kapladığı dünyamızda nasıl bir farklılık öne sürüyor?

Bu, isteyerek ya da metne bir katkı sağlasın diye özellikle başvurduğum bir yöntem değil. Ben bir kadınım.Ve ben bir yazarım. Tanpınar’ın şu sözünü çok severim: “Asıl dava derin bir şekilde yaşamak ve kendi kendisini gerçekleşirmek, ölümlü hayata şahsi bir çeşni vermekti.” Yazmaya başladığımda kendi iç dünyamdan başka bir referans noktam bulunmadığı için ben kendi biricik hayat deneyimimi ortaya koyuyorum. Benim şahsi çeşnim dişiliği baskın bir çeşni. Dişiliği baskın derken sakın ola ki duyarlı kadın yazar klişesinden bahsettiğim sanılmasın. Anlatıyı düz bir çizgiden dairesel zamana taşıyan, okura her şeyi açıklama kaygısı gütmeden kendi karanlığı içine dalabilen, güneşten çok aya yakın bir anlatıdan söz ediyorum. Dişi bir anlatıyı bir kadından beklemek gerekmez. Hatta genelde kadınlar kafa karıştırmaktan korktukları için ya da belki okur kaygısıdır bilmiyorum, dişiliğin karmaşasını taşıyan metinler erkeklerden çıkar. Ben kadın olma halini bir mesele olarak işlemek istedim. Kadın-erkek eşitliği paradigmasının dışından bir yerden, hükümde bulunmadan kadınlığı ifade etmeye çalıştım. Aynısını başka bir romanda erkeklik için de yapmak isterim.
– Romanda anlatılan cinselliğin ne çok ne az, tam yerinde ve olması gerektiği gibi anlatılabilmesinde az önce konuştuğumuz romandaki kadın hâkimiyetinin rolü olduğunu düşünüyor musunuz?

Böyle düşünmenize sevindim. Cinselliğin dozunu da dilini de ayarlamak zor yazarken. Yazsan bir türlü, yazmasan metin eksik kalır. İçten bir dil kurmak en önemlisi. Ve tabii ki merak. Ne yaşıyoruz biz sevişirken? İki insan arzu ve haz tarafından ele geçirilip de, gündelik hayatta yapmayı aklına dahi getirmediği şeyleri yaparken neler hisseder? Sonra bir de şu var: Niçin sevişiyoruz? Hangi boşluğu doldurmak ümidi ile birbirimize sarılıyoruz? Sonra nasıl kopuyoruz birbirimizden? Bunlar insan olarak benim merak ettiğim meseleler zaten. Bu merakımda tek başıma olmadığıma da eminim. Evet, haklısınız: Romandaki kadınlar cinselliği seven, zevkten kaçmayan ve ondan utanmayan kadınlar. Bu da muhakkak ki cinselliğin yaşantımızın, ilişkilerimizin doğal bir uzantısı olduğu gerçeğinin altını çizmemde etkili olmuştur.
– Anlatıcıların sürekli değiştiği, bir kurguyla ilerletiyorsunuz romanı. Dolayısıyla anlatıcılarla birlikte dil de değişiyor. Şunu merak ediyorum: Her kahramanın diline, dünyasına ayrı ayrı girebilmek yazarı nasıl bir yazı imtihanından geçiriyor?

Kesinlikle sıkı bir imtihandan geçiriyor! Ben yazmaya başlamadan önce dilimi akord ederim. Bunun için de en az bir saat okumam gerekir. Bazen yeni bir şeyler okurum ama dilime ayar vermek için okumaya oturduysam bildiğim bir metini elime almayı tercih ederim. Bu kitabı yazarken her bir karakter için elime başka bir öykü aldım. Sadece öykü değil aslında. Nur’lu bölümleri yazmadan önce şiir okudum. Burak’da daha düz, sade dili olan yazarlara meylettim. Sadık Usta için bolca Tanpınar karıştırdım ve Selin için de Ekşi Sözlük’de gezindim epey. Karakterler ortaya çıktıkça dünyalarına girmek kolaylaştı ama ilk aylarda henüz onlar bana, ben onlara yabancıyken epey konuşmamız gerekti. Ben karakterlerimle mülakat yaparak başlarım yazmaya. Defterime soru yazarım, sonra beklerim kalem kendiliğinden yazmaya başlasın. Tüm karakterlerin içimizde yaşadığına, hayal dünyamızın bir kıyısında bizi beklediklerine inanıyorum. Çocukluğumda kurduğum oyunları hatırlatır bu süreç bana. Onlarla düzenli bir şekilde vakit geçirmeye başladıkça onları tanıyorsunuz, aranızdaki bağ güçleniyor. O noktadan sonra artık bir dünyadan diğerine geçmek, evin odalarında dolaşmak gibi oluyor.

– Büyükada, romanın kahramanlarından biri olarak öne çıkıyor. Adayla ilişkinizi merak ettim. Kıyı köşe çıkarılmış bir ada haritası üzerinde dolaştırıyorsunuz bizi. Aynı şekilde adanın sorunları da -fayton atlarının ölümü gibi- romanınıza dâhil oluyor. Nedir hikâyesi?

Ben Büyükada’da büyüdüm. Dedem Prof.Dr. Macit Gökberk’in, ona kendi babasından kalan evinde üç kuşak beraber yaşadık. Özgür bir çocuktum ve çok küçük yaşımdan itibaren bisikletle adanın her bir köşesini gezdim, öğrendim. Annem ve teyzem de adadaki büyüdükleri için bizi gezmeye çıkardıklarında, bize esrarengiz köşkleri, ıssız manastırları, en güzel kocayemişlerin yetiştiği çalılıkları, ıssız plajları gösterirlerdi. Dedem de onları öyle gezdirmiş. Anlayacağınız, adayı gezdirme tutkusu aileden geliyor. Atların ölümü, günübirlik turistlere karşı alınan tavır, eski günler nostaljisi gibi adada yaşayan herkesin gününe sızan temalara da dokunmadan gerçekçi bir atmosfer yaratamazdım.

– Romanlar öğrenmek için okunmaz ama okuruna öğretir aynı zamanda. Fakat şöyle bir durum da var: Yazar da öğrenir kaleme aldıklarından. Şunu soracağım: Kahvaltı Sofrası ne öğretti size? Bu romandan size kalan ne oldu?

Ne hoş bir soru! Kurgunun gizemini açık etmeden söylemeye çalışayım: Ailenin keşfettiği sırrın aslında bir bölgenin büyük bir kısmı tarafından taşınıyor olduğunu öğrenmek beni çok şaşırttı. Araştırma yapmak için aradığım, bulduğum insanların nineleri, dedeleri hakkında anlatacak benzer hikayelere sahip olmaları ve kitap çıkar çıkmaz beni dağlardaki o evlerine beklediklerini ısrarla tekrarlamaları beraber iyileşebileceğimiz umudunu doğurdu içimde. Kahvaltı Sofrası bir iyileşme öyküsü aslında. Kalpleri kırık ana-kızlardan, taşığı sırrın yükünden iki büklüm olmuş ihtiyarlara, aşkın nesnesi olmayı reddeden kadınlardan, onlara bir türlü ulaşamayan çaresiz erkeklere uzanan bir iyileşme öyküsü. Galiba bana bu romandan en çok gerçeğin ve samimiyetin aramızdaki kopuklukları onaracağı umudu kaldı. İyileşme umudu. Evet, bu.

Kahvaltı Sofrası Milliyet röportajı

‘Büyükada hikâyenin bir yerine sızıyor’

Defne Suman’ın 1990’lı yıllardaki haliyle Taksim, Beyoğlu ve Kelebekler Vadisi gibi pek çok mekânda geçen, Doğan Kitap’tan çıkan yeni romanı ‘Kahvaltı Sofrası’nın çıkış noktası ise Büyükada.

Saklanan kimlikler, aile sırları ve büyük bir aşk üzerine kurulu olan ve Doğan Kitap etiketiyle yayımlanan “Kahvaltı Sofrası”, Defne Suman’ın dördüncü kitabı. Suman, Ayfer Tunç’ın “Yük” isimli öyküsünden doğan kitabını anlattı.

– Büyükada’nın başrolde olduğu son romanınız ‘Kahvaltı Sofrası’nın çıkış noktası neydi?

Çıkış noktam, Ayfer Tunç’un ‘Yük’ adında bir öyküsüdür. Bu öyküde bir gazeteci, babasının geçmişi hakkında konuşmak için yaşlı bir kadının evine gider. Yaşlı kadın söyleşinin bir noktasında, tüm hayatı boyunca yüreğinde bir yük gibi taşıdığı büyük bir aile sırrını söyleyiverir. Ve birden sadece geçmiş değil, aile fertlerinin o güne kadar sımsıkı sarıldıkları kimlikleri de alaşağı olur. Bu öyküyü okuduğumda içimde bir şeyler kımıldadı. Böyle bir yükü hayatı boyunca içinde taşıyan bir kadının çocuklarını, torunlarını, torunlarının çocuklarını düşündüm. Onları bir kahvaltı sofrası etrafında hayal ettim. Böylece Büyükada’nın ilk yaz sabahlarından biri belirdi. Öte yandan o sıralarda geçmişimden unsurlar, örneğin Boğaziçi Üniversitesi’nin Güney Kampüsü, 1990’lı yıllardaki haliyle Taksim ve Beyoğlu ve Kelebekler Vadisi imgeleri kafama üşüşüyordu. Oralarda geçen sahneleri de yazdıkça, hikâyenin ilk taslağı belirdi.

 Büyükada’nın sizin için özelliği nedir?

Tüm çocukluğum, ilk gençliğim Büyükada’da atların, bisikletlerin, çamların, üç dinden ve dilden insanın arasında geçti. Dedemin babasından kalan büyük evde üç kuşak bir arada yaşardık. Büyükada’ya bağım ve sevgim çok kuvvetli. Son zamanlarda geçirdiği sancılı değişime rağmen ben hâlâ orada sadece güzel olanı görüyorum. Ve elbette tüm romanlarımda çıkıp geliyor, hikayenin bir yerine sızıyor.

 Türkiye’deki azınlık hikâyeleri önceki romanınızda olduğu gibi bu romanda da kendini gösteriyor. Bu ilginizin özel bir sebebi var mı?

Bunu yine Büyükada’da büyümeme bağlayabilirim. Demin de söylediğim gibi üç din ve dile mensup insanların arasında büyüdüm. Yahudiler, Rumlar, Ermeniler ve Müslümanlar hep bir aradaydık ben çocukken.

‘Hissettikçe yaşıyoruz’

 ‘Kahvaltı Sofrası’ büyük aşkların da romanı. Kavuşamamak aşkı büyütüyor mu? Ya da aşk sadakat mi?

Evet, Burak Nur’a âşık. 25 sene boyunca o aşkı içinde yaşatmış. Sadık Usta’nın Şirin Saka’ya duyduğu aşkın tarihi neredeyse 100 yıla yaklaşıyor. İki erkek de aynı ailenin ulaşılmaz iki kadını etrafında duygusal dünyalarını kurmuşlar. Bu galiba hissedebilmek, hissetmeyi sürdürebilmek için insan zihninin uydurduğu bir yöntem. Ulaşılmaz insanları bilerek seçiyoruz ki aşkı, heyecanı, tutkuyu hissetmeyi sürdürelim. Hissettikçe yaşıyoruz çünkü. Hissettikçe üretiyoruz. Bu, bir bakıma sadakat evet ama bir insana sadakat değil, sevdaya sadakat. Veya yaşama.

Milliyet - Defne Suman - DK

Paça kurtarma yalanları*

Photo 21-05-2017, 15 49 28.jpg

Geçenlerde beni utandıran bir duruma düştüm. İlk defa dersime gelen bir öğrencinin tıbbi bir sorunu vardı ve ben hareketlere katılmalı mı, yoksa arkada oturmalı mı karar veremiyordum. Kararsız kaldığımda daima hocalarıma danışırım. Ama bu sefer zaman dardı. Ders başlamak üzereydi. Öğrenci karşımda duruyordu. Hiç yapmadığım bir şeyi yapıp hocama whatsapp mesajı yazdım. Yanıt hemen geld: Öğrenci hareketleri yapmamalı, arkada oturup dersi izlemeliydi. Ders başlıyor diye ben telefonu oracıkta bırakıp, stüdyoya girdim.

Bir kaç hafta sonra aklıma başka bir soru geldi. Hocama e-posta yazdım. Yanıtının başında kısa bir not vardı: Bir daha ona mesaj yolu ile akıl danışırsam en azından kısaca bir teşekkür notu yazabileceğime dair. Bunu görünce ben bilgisayarın karşısında kıpkırmızı kesildim. Sanki hocanın huzurundaydım ve haklıydı, o gün telaştan ona teşekkür etmeyi bırakıp, yanıtını öylece bırakıp gitmiştim. E-postayı yanıtla tuşuna bastım. Yanıtım hazırdı. O kadar hazırdı ki, sonradan bu konu üzerinde düşünmeye başladığımda hiç tereddütsüz yalan söyleyebilme yeteneğimden korktum. Evet, yanıtım bir yalan olacaktı. Ama ne yapalım? Mecburdum. Yalan yanıtımda şöyle diyecektim: “Hocam kusura bakmayın, mesajı yazmışım da gönder tuşuna basmayı unutmuşum. Orada duruyormuş. Bakın şimdi yazdım, telefonunuza düşmüştür.” Ve sonra da tabii hemen whatsapp’a bir (sözde unutulmuş) teşekkür mesajı yazıp hemen gönderecektim.

Hoca buna inanır mıydı? Bilmiyorum. Önemi var mı? Önemli olan benim utanç denen duyguyla karşılaştığım her durumda derhal yalana sarılıyor olmam. Geçmişim ve şimdim irili ufaklı yalanlarla bezeli. Kimseye bir zararı yok. Beyaz yalan. Ama yalan. Hepsi kendi paçamı kurtarmak için söylenmiş. Çoğunlukla insanlar bana kızmasın, benden hoşlansınlar, beni sevmeye devam etsinler diye.

Psikologlar sorarlar ya: Kendini bu ve benzeri bir durumda ilk defa bulduğunda kaç yaşındaydın? (Just like when?) Ben ilk anılarımda dahi yalan söylüyorum sevgili okurlar. Babamın pillerini şarj ettiği cihazın arkasındaki voltaj düğmesiyle oynadığım için bozulmuş. Ben dokunmadım diyorum. Saçlarını yıkamam yasak olan bebeğimi küvette yüzdürmüşüm. Yıkamadım diyorum. Bir arkadaşım hakkında ettiğim fena laflar kulağına gitmiş, hayır ben söylemedim öyle şeyler diyorum. Üniversitede araştırma görevlisi olarak çalıştığım yıllarda uyanamadığım için sabah ofise geç kalıyorum. Arabam yolda kaldı, diyorum. Tatilden iki gün geç geliyorum. Uçağı kaçırdım. Çoktan dolmuş bir kursa kaydolmak için hocalara yalvarmak zorundayım. Ben zamanında başvurumu yapmıştım, sizin elinize geçmemiş diye tutturuyorum. Sokaklarda boş boş gezinmek istiyorum. Kocama işim var dışarıda diyorum.

Hayatım boyunca söylediğim bu tarz yalanları uç uca ekleseniz dünyayı dönersiniz. Ben bu işte ustayım. Ne zaman, nasıl ustalaşmışım? Kim bana paçamı kurtarmak için ise yalan söyleyebileceğimi öğretmiş? Ben bunun zararsız bir şey olduğuna neden inanmışım? Yoksa bu sadece bana özgü bir şey değil de biz paça kurtarmak için söylenen yalanların mubah olduğuna inanan bir toplum muyuz?

Şimdi diyebilirsiniz ki –ve eğer yukarıda saydığım önermelerden sonuncusu doğruysa- bunda ne var canım? Kimseye zararın dokunmuyor ki bu yalanları söylediğinde? Diyebilirsiniz tabii. Haklısınız. Ben de yıllarca kendime böyle dedim. Bu yalan sayesinde filancanın kalbi kırılmıyor, bunun sayesinde içim rahatlıyor, bu minik, tatlı, beyaz yalan bana bir kaç saat özgürlük veriyor, bu ise zaten yalan bile sayılmaz gerçeğin bir kısmı…

Evet bunda ne var canım?

Bunda şu var: Gerçek olmayan bir gerçeğin kurgulanması iki insan arasındaki bağı kirletiyor. Beyaz da olsa, gri de siyah da olsa yalan yalandır. Kurulmuş, kurgulanmıştır. Utancı usul usul ilişkiye sızar, en zararsız görünen yalan yüzleşmenin yerine geçtiğinde ilişkiyi zehirler.

İnsanların sanal alemde yarattıkları sahte kimlikleriyle birden fazla hayat yaşadıkları günümüzde inatla hakikati savunmak cılız ve beyhude bir gayret gibi görünse de ben özgürlüğün utançtan kurtulmakta, sevilmeme kaygısıyla yüzleşmekte ve bunun için de dürüstlükte yattığına inanıyorum. Her zamanki gibi işe mikro mücadele ile kendi içimde başlıyorum. Benim çekirdeğimden etrafa, size yayılacağını umarak.

Kendime şöyle diyorum: Paçanı kurtarmak ya da birilerini kırmamak adına kurguladığın hikayeleri bir yana bırakıp, hatanın sorumluluğunu teknolojiye, ona, buna, şuna, “normalde hiç yapmam da bu bir istisna” bahanesine, atmayıp da tastamam üzerine alsan, özür dileyip yola devam etsen utanç mı büyür içinde, yoksa özgürlük mü?

*Bu yazının ilk hali Yoga Journal Türkiye‘nin 20. sayısında çıkmıştır.

Prana’nın İşleri

IMG_1870.jpgSize en sık tekrarlanan kabusumu anlatayım mı?

Yoga dersi veriyorum. Öğrenciler sessiz, sakin, sözümü dinliyor, havada hoş bir huşu, nefeslerin hışırtısından başka bir şey duyulmuyor. Derken pencereden yerdeki parkeye bir tutam ışık düşüyor. Bir öğrenci hareketi kesiyor. Güneş açtı, diye bağırıyor. Çamaşırları asmalıyız! Ve hepsi birden dışarı, avluya çamaşır asmaya koşuyorlar. Sınıf bir anda boşalıyor. Ben öndeki yerimde ufalıp, ufalıp ipe dizdikleri mendil kadar bir şey oluyorum.

Bendeki kontrol kaybetme korkusunun boyutlarını anlamak için psikanaliz bilmeye gerek yok. Her şey ortada. Kötü bir yoga hocası olmaktan çok korkuyorum. “Kötü hoca”yı da nasıl tanımlıyor bilinçaltım? Sınıfın dikkatini üzerinde tutamayan hoca. İyi hoca öyle bir ders verir ki citta vritti (zihin dalgası/düşünce) tamamen nirodoha’ya (düzlük/sükûnet) erer. Değil açan güneşte çamaşır kurutmayı düşünmek, gözlerini kendi kozalarının ötesinde bir yere çevirmeyi dahi düşünemezler. Düşünmezler. Çünkü düşünce sükûnete ermiştir. İyi hoca bunu mümkün kılan kişidir. Kötüsü ise… Kötüsü de dağınık dikkatlerden, bıkkın, sıkkın yüzlerden, sağa sola kayan gözlerden, açan güneşi görünce çamaşırları düşünen akıllardan sorumlusu olan hocadır.

Tahmin edersiniz ki bu formül hayatta bana sonsuz sayıda asap bozukluğu olarak geri dönmüştür. Sadece kendimi üzsem haydi neyse. Dikkati dağınık öğrenciyi haşladığım da olmuştur. Mesela benim için serilerin ezberlenmesi bir dikkat ve çaba meselesidir. Serileri bir türlü öğrenemeyen öğrenci muhakkak ki benim kötü bir hoca olduğumun işaretidir. O halde serileri öğrenemeyen öğrenci kalmamalıdır. Ayrıca ben konuşurken arkada fısıldaşan, gülüşen öğrencilere “komik bir şey varsa, söyleyin de hep beraber gülelim” fırçasını attığım da çok olmuştur. İbretlik hadiseler, neyse.

Yakın bir geçmişte anladım ki yoga bir şeyden bir şeye dönüşme çabası değil. Ama öte yandan yoga geleni, geçeni, geçerken bir tekme indireni, uyuşukluğu, sorumsuzluğu “olduğu gibi” kabul etme disiplini de değil. Zihnimiz illa ki ya biri, ya diğeri olsun diyor. Değişmeyeceksek her şeyi kabul edelim, her şeyi olduğu gibi kabul etmeyecek isek başka bir şeye dönüşmek için çabalayalım. Hangisi? Haydi, seç seç!

Ben bu ikiliğin ötesinde bir yeri işaret etmek istiyorum. Aslında hep içimizde olan (o yüzden dışarıdan müdahale gerektirmeyen) ama önündeki engelleri kaldırmazsak gün yüzüne çıkamayan (o yüzden günlük yoga çalışmasını gerekli kılan) bir hal yoganın diyarı. Hem var olanın eksiksizliğini kabullenip hem de daha iyi bir versiyonumuza doğru bilinçli adımlar attığımız bir hayat mümkün.

Ve iyi haber! Bu hayat için yogadan başka bir şey yapmamıza gerek yok. Çünkü tüm işi Prana yapıyor. Prana yani kainatı döndüren güç. Biz her gün yogamızı yapıyoruz. Prananın muntazam akışının önüne çıkan engelleri nefesimiz ile canımız ile temizliyoruz. O akıyor. O aktıkça gücü artan bir nehir gibi zihin/ego katmanından her gün bir ufak kırıntı daha kopartıp kendine katıyor. Ertesi gün tekrar. Zihin ego katmanı aşındıkça ne oluyor? O katmanın sakinleri varlığımız üzerindeki mutlak egemenliği azalıyor. Kimdi o katmanın sakinleri? Ben ve kabuslarım. Ben ve bozulan asabım. Beklentilerim, hayal kırıklıklarım, kaygılarım ve yargılarım. Ben ve kötü hoca olma korkum.

Bir yere gidiyor mu o zihnin sakinleri? Hayır, orada duruyorlar. Ama Prana denen o büyük güç zihin kozasını minik minik aşındırıp beni varlığımın daha derindeki katmanları ile tanıştırdıkça ben kendimi çok da ciddiye alamıyorum. Kendim derken, kötü hoca olma korkumu. Veya sevilmeme. Ve hatta ciddiye alınmama kaygımı bile umursamaz oluyorum. Çünkü Prana delmiş geçmiş o kozayı. Beni daha büyük varlığım ile tanıştırmış. Belki kısa sürmüş tanışma anımız, sonra unutmuşuz birbirimizi ama ertesi gün yine oradayız. Kaygının egemenliği bir tık daha aşınmış. Sevgininki biraz daha gün yüzüne çıkmış.

Bunlar işte hep Prana’nın işleri.

Sevginin merceğinden bakınca:

Varsın bir seriyi baştan sonra yapamasınlar. Varsın güneşi gören öğrenciler dersi kessin, avluya çamaşır asmaya çıksınlar.

Ne olacak yani?

 

Bira yasak mı hocam?

img_0233

Geçen hafta Budapeşte’de hocalarımın huzurundaydım. Yılda bir defa hocalarım ile dünyanın herhangi bir noktasında buluşuyorum. Haftalık veya iki haftalık kurslarına devam ediyorum. Her defasında ayaklarım biraz daha yere basıyor ve tüm yıl boyunca içimde çözmeye çabaladığım dertlerim su olup akıyor, gidiyor. Soru sormama, akıl danışmama bile gerek kalmadan hem de. (Ben yine de akıl danışıyorum o ayrı.)

Yıllardır bu eğitimlere benimle beraber öğrencilerim de geliyor. Başlarda tek bir tanesi geliyordu, sonra üç, dört öğrencim benimle beraber hocaların açtığı kurslara katılır oldu. Bu sene on üç öğrencim ile beraber Budapeşte’deki kurstaydık. Hatha Yoga’nın geleneğine sıkı sıkıya bağlı bu sistemde hocalık eğitimi diye bir şey olmadığından (hocamız der ki: hoca olunmaz, hoca doğulur) bizlerin geleneği aktarma usulümüz ve yetimiz de öğrencilerimize bakılarak anlaşılıyor. Benimkiler sağolsunlar saygıda kusur etmediler, kuvvetliydiler, dikkatli ve meraklıydılar. Güzel şeyler duydum hocalarımdan. Çok sevindim.

Son akşam isteyenlerle beraber yemeğe gittik. Kurs süresince akşam yemeği yemediğimiz ve çokcana içe döndüğümüz  için dersler haricinde beraber vakit geçirmemiştik. Hocamız da gündüzleri iki ders arasında insan arasına karışıp, yorulacağımıza evde kalıp dinlenmemizi salık vermişti. Günlerce, saatlerce evde oturduk, dinlendik, içimize baktık. Zaten çok yorgunduk. Ben gün ışığına bile çıkmak istemiyordum. Oysa ki en uzun günleriydi yılın.

Son akşam şeytanın bacağını kırdık ve bir restorana gittik. Zaten kurs da kapanış müziğine geçmişti. Ertesi sabahki son seansta sadece sorularımızı soracaktık. Yine de zincirlerimizden boşalmış gibi kendimizi sokağa attığımız sanılmasın. Bir haftalık sabah-akşam yoğun hatha yoga temposunun izleri içimize yer etmişti bir defa. İçi boş olmayan bir boşluk ile doluyduk ve sesimizin tonuna iç sessizliğimiz sinmişti.

Günlerden cumartesiydi. Yılın en uzun günlerini geçirmeye gelmiş yüzlerce, binlerce turist Budapeşte’nin sokaklarını, bira bahçelerini, avlularını, parklarını doldurmuştu. Bizim oturduğumuz bahçede dolanan garsonlar da bira ve patates kızartması dolu tepsileri rengarenk masalara taşıyorlardı. Masalarda oturanlar bira bardaklarını tokuşturup, gülüşüyorlardı. Bu manzarayı gören en genç öğrencim derhal bana döndü ve sordu:

“Bira yasak mı Defne hocam?”

Bu soruyu duyunca bilmiyorum nasıl bir ifade belirdi yüzümde. Ona hüzünlü bir tebessümle bakmak isterdim. Hüzünlü tebessümüm vasıtasıyla içinden geldiğini yap ama içini iyi, çok iyi dinle demek isterdim. Çünkü, evet yoga bir içtenlik meselesidir. Bizi biz ve diğeri ile samimi bir yerden ilişki kurmaya çağırır. Gerçekte ne olmaktadır? Onca ağır dersten sonra, tertemiz olmuş nadileriyle vücut ve sakin sularda yol alan vrittileri ile zihin gerçekten bira ister mi, yoksa bu refleks gibi bir gençlik, bir haz alışkanlığı mıdır?

En genç öğrencim gözümün içine bakıyordu. Yasak ya da değil, kararı benim vermem için bekliyordu.

Ah, yasakları ne çok seviyoruz! Birisi bize bir şeyi yasak etse de biz de ona uysak ve zorlansak veya o yasağı delsek ve zevklensek!

Hatha yoga’nın kuvvetli bir öz disiplin damarı var, doğru ama özünde yoga yasaklara karşı bir sistemdir. Tabii, spontan tepkiyi araştırır. Alışkanlıkların ve olması gereklerin ötesinde şimdiki zamanda kimsin ve istersin, sorusunu sorar. Bu da zihin oyunlarına gelmeden yanıtlaması çok zor bir sorudur.  Zihin daima öne çıkar ve “sahici seni” ve sahici senin istekleri ve anlık ihtiyaçlarını herkesten iyi bildiğini iddia eder. Zihnin sesini, iç sesten ayırt etmek için bazen ikisiyle beraber yıllar geçirmek ve hocaların gösterdiği yolda adım adım yürümek gerekir.

Yoganın hiç mi kuralı yoktur peki? Kuralı yoksa nefs nasıl terbiye olur? Sabah gün doğarken yapılır, karın boş olur, bacaklar güçlenmeden kollara geçilmez, apana düzelmeden pranayla oynanmaz, dolunayda durulur, yeni ayda durulur, regl esnasında ara verilir vs vs vs tüm bunlara ne demeli?

Hassasiyet demeli. İnce ayar hassasiyetlerin olayıdır hatha yoga. Bir zaman gelir zaten tüm bu sözde kurallar içinizden gelir, onların neden o şekilde metinlerde belirtildiğini anlayıverir insan. Çünkü canın zekası vardır. Analitik zekaya benzemez. İlla ki anlayacağım diye dayatan bir zeka değildir bu. Canın zekası bir zamanlar bizi yatar vaziyetten oturmaya geçirmiştir, oradan ayağa kaldırmış ve ilk adımımızı attırmıştır. Hayatın zekasıdır bu. Anlasan da işini görür, anlamasan da. O zekanın işleyişi mantığın sınırlı araç gereci ile kavranmaz. Acihtya’dır. Zihin ve mantık ötesi.

Gün doğarken yoga yapmak, gün ortasında yapmaya benzemez. İnsan kendini daha derin bir yerden yakalar sabah gün doğarken. Kainatın ritmi insanın içsel zekası ile yan yana gider. Alkolden, uyuşturudan temizlenmiş bir zihin ve açık ciğerlerle çalışmanın farkını da insan ancak tecrübeyle anlar. O yüzden deneyin ve görün derler. Zaten deneriz. İlla ki deneriz. Akşamdan kalma bir halde sabah onda yaptığımız yoga ile sabah beşte, açık kafayla yaptığımız yoganın farkını etimizde, kemiğimizde biliriz.

Nefsi terbiye etmenin yolu kurallardan değil, sevgiden geçer. Öyle seversiniz ki yogayı onu daha derinden tecrübe edebilmek için akşam yemek yemezsiniz, ya da o birayı söylemezsiniz, sigarayı söndürürsünüz. Öyle seversiniz ki hakikatin su yüzüne çıktığı, önceliklerin yer değiştirdiği o kısacık aydınlanma anlarını, gününüze onunla başlamak için herkesten önce kalkar, köşenize çekilir kendinizle buluşursunuz. Yoga kurala dayanmaz. Kurallara, yasaklara dayanarak yoga hayatınızı kurarsanız yanar biter kül olur. Bir amaç güderseniz de öyle.

Ama sevgiye odaklanırsanız, geleneceğin ilkelerinin size yol gösterdiğini anlarsınız. Yargı ve korkuyla değil, merakla yaklaşırsanız o ilkelerin yoganın derinliğine açılan kapılar olduğunu anlarsınız. Sonra da denersiniz. Ve size de öyle gelirse, o ilkeyi hayatınıza sokuverirsiniz, zorlanmadan. Birayı sahiden isteyip istemediğinizi de o kapıların açılıdığı derinlikten, içi dolu boşluktan, tonuna sessizlik sinmiş iç sesinizden öğrenirsiniz zaten.