YAZ SICAĞI ÇIKTI!

Sevda bir kapıdır.

Nereye açıldığını bilmezsin, yine de içeri adımını atarsın.

Yaz Sicagi_kapak.indd

Sanat tarihçisi Melike, İstanbul’daki Bizans kiliselerini gezdireceği Yunan yönetmen Petro’nun kendisini bambaşka bir amaçla aradığını bilemezdi.

Petro’nun ortaya çıkışının, ailesindeki sır kapılarını bir bir aralayacağını, aşk hikâyelerini, kayıp hikâyelerini, acılı ada hikâyelerini ortaya sereceğini hayal bile edemezdi.

Yaz Sıcağı bir parçalanma ve kavuşma öyküsü. Baba ile kızın… Kadın ile erkeğin… Ana ile oğulun… İkiye bölünmüş topraklar ile ayrı düşmüş kardeşlerin…

 

Tanıtım videosu  burada!

Yorumlarınızı heyecanla bekliyorum. Tüm kitapçılarda…

 

Öykü-Edebiyat-Yazarlık, Türkçe Yazılar, Yaşama Dair, Yoga içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | 2 Yorum

Artfulliving ile Söyleşi

Çok severek takip ettiğim sanat ve edebiyat sayfası Artfulliving bugün benimle bir söyleşi yaptı. Çok mutluyum. Buyurun, buradan okuyabilirsiniz.

Artful 1.jpg

http://www.artfulliving.com.tr/edebiyat/duydugum-farkli-dilleri-artik-duymuyorum-i-11758

Öykü-Edebiyat-Yazarlık, Basında, Türkçe Yazılar, Yaşama Dair içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Yogiler Kül ile Yıkanır

Yogiler Kül ile Yıkanır(Yoga Journal Türkiye‘nin geçen sayısında yayımlanan yazım.)

Yogiler Kül ile Yıkanır

Defne Suman

Bir kaç yıl önceydi. Sırbistan’da yoğun bir yoga eğitimindeydim. Ülkenin kuzeyinde, nehir kıyısında, yeşillikler içinde, zamanın durduğu bir köyde hocamız canımızı çıkartarcasına bizi çalıştırıyordu. Sabah dersinden çıkışta vücudumuz kadar nefesimiz, nefesimiz kadar zihnimiz çalkalanmış durumda yeşilliklerin arasından odalarımıza yürürken ağzımızı bıçak açmıyor, bilincimiz dünyayı tüm sesleri, renkleri ve hisleriyle içine çekiyordu. Az konuşuyor, az yemek yiyor, çokça bir başımıza vakit geçiriyorduk.

İşte böyle günlerin birinde sabah dersinden odama döndüğümde ağlamaya başladım. Babamı düşünüyordum. Babam bir sene önce ölmüştü. İntihar etmişti. Kafasına silahı dayayıp beynini havaya uçurmuştu. Doğru dürüst yasını tutamadan bize miras bıraktığı borcun derdine düşmüştük. Kızgındım ona. Yarıda kestiği yaşamını başımıza bıraktı gitti diye, doya doya onu özleyemeyeceğim diye. Hasrete daima haksızlık hissiyle mağduriyet karışacaktı. Benden ihtiyar babasının gözlerini elleriyle kapatma hakkını çalmıştı.

Yoğun yoga çalışmasının yarattığı sarsıntı aylardır içime gömdüğüm öfkeyi su yüzüne çıkartmıştı. Ufacık odamda bir aşağı bir yukarı yürüyor, köpürüyordum. Düşündükçe kızdığım şeylerin listesi uzuyordu. Öfkeden ağlıyordum. Kederden ağlıyordum. Neden ağladığımı bilmiyordum. Ya ağlamam akşam dersinde de sürerse diye dertleniyordum. Benimle beraber bu eğitime gelmiş öğrencilerim vardı. Onların önünde kendimi bırakamazdım.

Öfke, keder, utanç ve telaş birbirine girmiş, iç organlarımı yakıp duruyordu. Biliyordum. Bunlar duyguydu. İngilizcesi emotion idi. İçinde motion barındıran bir kelimeydi. Motion hareket demekti. Duygu gelir geçerdi. Duygu bir takım düşüncelerin, inanışların belli şartlar altında bir araya gelmesinden üreyen bir buluttu. Zihin gökyüzü ise duygu onun maviliğinde süzülür, bazen yoğunlaşıp içimizi karartır, sonra bir sağanakla boşalıverirdi. Aklımla tüm bunları biliyordum. Gel gör ki duygu geçtiği yeri yakıyordu. Ben de alevler içindeki kafesinde hapsolmuş bir hayvan gibi küçücük otel odamda bir aşağı, bir yukarı yürüyüp duruyordum.

Saat ilerliyor, son sürat akşam dersine yaklaşıyordu. Nihayet aklıma bir fikir geldi. Daha önce hiç yapmamıştım, epeyce çekiniyordum ama bana böyle bir durumda hocam yol göstermeyecekse kim gösterecekti? Tedirgin parmaklarım hocaya çabucak bir eposta döşediler. “Dersten sonra konuşabilir miyiz?” Cevap beklerken kendime kızıyordum. Ben bilmiyor muyum sanki dersten sonra hocaların nasıl da yorgun düştüğünü? Hele bizim sınıf gibi yetmiş küsur kişinin nabzını elinde tuttuktan sonra insanın nasıl da kendini kemiği, iliği emilmiş gibi hissettiğini? Öfkeye utanç, utanca telaş, telaşa pişmanlık yine eklen babam babam. Tam o sırada cevap geldi: “Evet ama sadece beş dakika.”

O “sadece beş dakika”nın vaadi bile bana yetti. Voltayı kestim. Yemeğimi ısıtıp usul usul yedim. Akşam dersinde sakindim. Yalnız değildim. Hocam vardı. Yoga vardı. Koskoca beş dakikam vardı. Ders bitti, herkes gitti. Koskoca salonda hocayla ikimiz baş başa kaldık. Gözlerim üzüm gibi dolu, çatlak sesimle zar zor bir “babam” diyebildim. Hoca babamı biliyordu. Haberi aldığımda ilk önce ona yazmıştım. “Yogaya altı hafta ara ver, deniz kenarında yürüyüşten başka hiç bir şey yapma,” diye öğütlemişti.

Bu sefer de bir bakışta anladı öfkemi. “Duygusallaşmışsın,” dedi. Burnumu çektim. Bir tebessümüyle başımı okşadı. Sonra manomaya koşa’yı hatırlattı bana. Hatha Yoga’da insanın üçüncü katmanı. En dış katman vücut, sonra can, hemen sonra da zihin. Birini çalıştırırken diğeri de çalkalanıyor, hep birden fazlalıklardan arınıyorlar. Korku ve öfke temelli duygular aslıdan zihindeki toksinler. Nasıl ki yoga yaparken kandaki, dokudaki toksinlerden arınıyoruz, zihin de kendi temizliğine girişiyor.

“Ama yakıyor,” dedim.

“Yanmasa nasıl küle dönüşür? Yoksa içine zehir gibi aksın mı istersin?”

Karşılıklı gülümsedik. Sonra kalktım. Beş dakikamız dolmamıştı bile ama ben öğreneceğimi öğrenmiştim. Duyguyu hissetmeden ondan geçiş yoktu.

Kapıdan çıkarken arkamdan seslendi:

“Unutma yogiler külle yıkanır.”

Hiç unutmadım.

 

Anı, Türkçe Yazılar, Yoga içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 2 Yorum

Bu Yazın Okuma Listesi

 

Sevgili dostum Ferhan İstanbullu ile buluştuk, yoga, yazı, kadınlık ve son romanım Yaz Sıcağı hakkında konuştuk. Söyleşimizi buradan okuyabilirsiniz.

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ferhan-istanbullu/bu-yazin-okuma-listesi-40444207

Version 2

Öykü-Edebiyat-Yazarlık, Basında, Türkçe Yazılar, Yaşama Dair içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Yoga mı yazıdan, yazı mı yogadan?

IMG_1852Bana sıkça sorulan sorulardan biri yoga ile yazı arasında bir bağ kurup kurmadığımdır. Acaba ciddi bir yoga öğrencisi olmasaydım da yazabilir miydim, ya da yazılarımla yogaya dokunmasaydım bunca yıl sonra hâlâ yogaya şevkle sarılabilir miydim? Tabii ki bunun cevabını kesin olarak vermeme imkan yok ama hayatımda yoga ile yazının sıkı sıkıya arasında sıkı bir ilişki bulunduğu biliyorum. Mesela yoga yapmadığım günler kelimeler kalemimden akmıyor. Ya da iyi yazdığım, ürettiğimden tatmin duyduğum akşamların ertesinde yogamı yaparken kafamın sakin, nefesimin uzun, vücudumun da hem daha yumuşak hem de daha güçlü olduğunu fark ediyorum. Birinin başlattığı akımı diğer yakalıyor, kendine katıyor ve yoga ile yazı iki nehir gibi iki koldan hayatımı besliyorlar.

Bildiğim şey şu ki yoga bana yazmam konusunda cesaret verdi. Hayır, sadece yazmam konusunda değil. Şöyle demek daha doğru: Yoga özgür bir birey olarak kendimi gerçekleştirmem konusunda ihtiyacım olan cesareti içimde bulmamı sağladı. Çünkü ben yaptıklarıyla annesinin gözüne girememiş bir kız çocuğu idim. Geçen gün annem avukat olmuş bir çocukluk arkadaşımdan bahsederken “elle tutulur bir işi var ne de olsa,” diye şaka yaptı, benim işimin (yoga hocalığı) “hafifliğine” dokundurarak . Kalabalık bir sofradaydık. Gülüşüyorduk. Aldırmadım. Hatta esas elle tutulur işin benimki olduğuna dair bir şaka da ben patlattım. Artık annemin sahiden şaka yaptığını ve benimle gurur duyduğunu biliyorum ama bu tip şakaları, hicivleri duyarak büyümüş bir kız çocuğu olarak neredeyse otuz yaşıma kadar yazdıklarımı kimseciklere okuyamadım. Hep birilerinin dalga geçtiğini düşündüm. Uzaklardan kahkahalar duydum. Durduğum yerde terleyip, kızardım. Doldurduğum saman kağıtlarını çekmecenin arkasına ittim.

Sonra işte internet hayatlarımıza girdi ve blog denen bir mecrada ben iç/dış seyahatlerimi yazarken buldum kendimi. Hiç kimse de kötü kötü gülmüyordu. Alay eden de yoktu. Eleştiren, sorgulayan, kavgaya girmek isteyen tek tük insanlar çıktıysa da genel olarak yazı benim hayatıma eşi benzeri bulunmaz bir tatmin ve pırlanta değerinde bir alay öğrenci kazandırdı. Bloğumu açışımın onuncu yılında yoga ve yazı hayatımda ve ilişkilerimde öyle bir iç içe girdiler ki  artık hangisi hangisi besliyor, ben de bilmiyorum.

Yoga zihni keskinleştirip hali hazırda duran duygunun, düşüncenin, inancın, tepkinin arkasında başka bir varoluş biçimi de mümkün mü diye sorduğu için hayatla daha derinden ilişki kurmamı sağlıyor ama edebiyat gibi bir alanım olmasa elimde acaba o ilişkiyi ifade edebilir miyim, yoksa uçar gider, yiter mi boşlukta?

Sense Writing_2.jpg

Bu arada bu sabah kalemi elime müjdeli bir haber vermek için almıştım. Sonra laf lafı açtı. Bir çoğunuzun bildiği “Sense Writing” atölye çalışması Mayıs ayında İstanbul’da tekrarlanıyor. (Biz Türkçeye “His Odaklı Yazarlık” olarak çevirdik bunu ve bence çalışmanın içeriğine de pek güzel uydu) Vücut hareketi, nefes, yaratıcılık ve yazı üzerine yıllardır çalışan ve tekniğini her sene biraz daha geliştiren dostumuz Madelyn Kent dünyayı gezerek bu eğitimi veriyor. Yazıyı bir beyin faaliyeti olmaktan çıkarıp, hislerle, hareketle, vücutla birleştirmenin tekniklerini bize sunuyor. Mayıs ayındaki duraklarından biri de İstanbul. Her zamanki gibi çalışmaya ev sahipliği edecek olan mekan da bizim Atölye Yeşil.

Ayrıca şunu da söylemeden geçmeyeyim. Bir grup içinde yoga yapmak nasıl ki insanı daha derin bir ruh haline götürüyor, bir grup içinde yazmanın etkisi de öyle güçlü. Bunu en son kitabım Yaz Sıcağı’nın yazım sürecinden biliyorum. İlk defa hayatımda bu kitabın yaratım sürecini kapalı kapılar ardında değil, bir atölye çalışması içinde geçirdim. Bir yandan yazdım, bir yandan okudum, değiştirdim, yeniden okudum, yeniden yazdım. Benzer heyecan ve tecrübenin içinden geçen dostlara insanın sırtını dayaması hem hevesini hem de yazma cesaretini arttıyor.

Yazıya, yaratıcılığa, yogaya, hislere ve bilindik kalıpların dışındaki varoluş biçimlerine meraklı dostları bu çalışmayı yapmak üzere mutlaka Atölye Yeşil’e  bekliyoruz! Bazen günü geçirmek için küçücük bir yaratıcılık kıvılcımı yeter, siz de bilirsiniz.

Ayrıntılar şöyle:

Sense Writing 1, 23-24 Mayıs Salı ve Çarşamba günleri;
Sense Writing 2 ise, 27-28 Mayıs Cumartesi ve Pazar Atölye Yeşil’de.

Diğer ayrıntılar için yesilstudyo@gmail.com veya https://www.facebook.com/events/1386708598055701/

Sense Writing_1.png

Öykü-Edebiyat-Yazarlık, Türkçe Yazılar, Yaşama Dair, Yoga içinde yayınlandı | , , , , , , , , ile etiketlendi | 6 Yorum

İzmir’de Hatha Yoga Anatomisi

Bu cumartesi (21 Nisan 2017) İzmir Yoga da Hatha Yoga’nın işleyiş mekanizmasını, enerji anatomisini, apanayı, pranayı ve diğer vayuları, koşaları, çakraları, nadileri konuşuyor, basit bir seri eşliğinde nefesi ve canı hissediyoruz! 

Meraklı ruhları mutlaka bekliyoruz! Yoga bilmeniz gerekmiyor

img_1857Ayrıntılar şöyle: 

Beden, zihin ve nefes çalışmaları vasıtası ile bütünleşmeyi amaçlayan Hatha Yoga’nın bize sunduğu anatomi sadece fiziksel beden ile sınırlı bir anatomi değildir. Beden iç organlar, sinir, solunum, dolaşım, sindirim sistemi ve beş duyu organı ile donatılmıştır ama bu yapıyı birbirine bağlayan ve ölü bedeni canlısından ayıran çok önemli bir parçası daha vardır: CAN. Hatha Yoga canın vücutta ahenkle akmasını sağlar. Bu süreci konuşacağımız sohbetimizde Hatha Yoga anatomisinin temel unsurları olan nadiler, vayular, çakralar ve koşalar hakkında bilgi edineceğiz ve basit bir seri eşliğinde bu unsurların işleyiş dinamiğini kendi nefesimiz, vücudumuz ve zihnimizde deneyimleyeceğiz.

PROGRAM
27 Nisan Cumartesi
11:00 – 13:30

Yer: İzmir Yoga
1377 Sk. Çiftçi Apt. No.7 Kat.4 D.8 Alsancak / İzmir

FİYAT:200 TL KAYIT

Yerinizi ayırtmanız ve ön ödeme yapmanız  gereklidir.
İzmir Yoga: +90 232 421 11 65

Türkçe Yazılar, Yoga, İstanbul Yazıları içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | 5 Yorum

Gilead Gelecek mi?

(Bu yazının orijinali 11 Nisan 2017 tarihinde Hürriyet gazetesinde yayımlanmıştır. Aisha Harley‘nin fotoğraflarıyla şimdi İnsanlık Hali’nde.)

Aisha_Marathonas_2017_4Margaret Atwood’un ünlü ‘Damızlık Kızın Öyküsü’nü ilk okuduğumda hikâyenin ne ile ilgili olduğu hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Dünyanın uzak bir köşesinde, Laos dağlarının arasına sıkışmış bir vadide kaldığım pansiyonda elime geçmişti kitap. Sırtımda ufak çantamla Asya’yı geziyordum. Yanıma fazladan tişört, ayakkabı ya da normal boy diş macunu alamadığım gibi kitap taşıma lüksüm de yoktu. Neyse ki gezgin rotalarına kurulmuş pansiyonlarda derme çatma da olsa daima bir kitaplığa rastlıyordunuz ve raflarından istediğinizi alıp, sırtınızdaki kitabı oraya bırakabiliyordunuz.
‘Damızlık Kız’ da elime böyle geçti. O uzak köyde karşıma çıkınca eski bir dostla karşılaşmış gibi sevindim. Atwood’un pek çok kitabını okumuştum. Tozlu, virajlı yollarda, üstü açık kamyonetlerde, tavuklarla, keçilerle, annelerinin kucağıma bıraktığı bebeklerle yolculuk etmekten yorulmuştum. ‘Damızlık Kızı’ kolumun altına kıstırıp Mekong nehrine nazır hamaklardan birine uzandım. Dağ tepe gezmeye hiç niyetim yoktu. Zaten kaldığım köyün fosforlu yeşile çalan pirinç tarlalarında Vietnam savaşından kalma mayınlar döşeliydi hâlâ. Böylece ilk sayfayı çevirdim.

Bence şanslıydım. Şanslıydım çünkü ‘Damızlık Kızın Öyküsü’ hakkında hiç bir şey bilmiyordum. Prensipten çok sabırsızlıktan arka kapak okuma huyum da yoktur. Kapak tasarımına bile ancak kitabın ortalarına geldiğimde dikkat ederim. O akşamüstü de sevdiğim bir yazarın kurduğu dünyaya balıklama dalmanın telaşı içinde ne kitabın ismine, ne de ön yüzündeki kırmızı pelerinli, kukuletalı kadına bile dikkat etmişim. Hâl böyle olunca ilk bölümü bitirmeden şaşkınlığa düştüm. Bu hikaye nerede, ne zamanda geçiyordu? Fredinki (orijinalinde Offred) diye anılan anlatıcı karakterimiz tam olarak hangi işlevle o evde bulunuyordu? Dünyaya ne olmuştu?

Evet bence çok şanslıydım. Çünkü sorularımın cevaplarını perde perde açılan ustaca kurguda buluyordum. Kısa sürede güneş dağların ardında yitti gitti, sivrisinekler taarruza geçti, hamaktan kalkıp odama girdim. Akşamları sadece iki saat çalışan jeneratör tavandan sarkan çıplak ampullere elektrik gönderdi. Sonra o da bitti. Ben mum ışığında okumayı sürdürdüm. Kurgu en sevdiğim cinstendi. Baştan hiç bir şey anlamıyorsun. Bir zaman dilimine, dünya üzerinde bir coğrafyaya, bir kadının hayatına ortasından giriveriyorsun. Anlatıcı senin kafandaki karışıklığı düzeltmek için çaba sarf etmiyor. Kendi zihin ve zaman akışı içinde kâh gününü, kâh maziden bir anıyı anlatıyor. Okur da anlatan kadar çaba göstermek zorunda bu yapbozun parçalarını yerine koymak için. Ve sonunda işte yazarın ustalığı orada kendini gösteriyor ve bir tek yönü bile aksamayan, okurun kafasındaki her bir sorunun cevabı verilmiş bir biçimde hikâye sona bağlanıyor.

Tabii ‘Damızlık Kız’da hikâye sona bağlanıyor mu, yoksa aslında her şey o sonda mı başlıyor, bu metin ne zaman yazılmış, yazar bu konuda bizim ne düşünmemizi istemiş gibi sorularla bitiriyor insan. Sadece hikayeyi değil, metnin oluşma hikâyesini de düşünmeye davet ediyor. Bu açıdan metakurmacasal bir tarafı da var. Ama ben o genç yaşımda, dağların arasına sıkışmış bir Laos köyünde, mum ışığında bitirdiğim romanı yastığımın yanına bırakıp yatağıma sırt üstü uzandığımda bunları düşünmüyordum.

Aisha_Marathonas_2017_1

Tüm kadınlar bir erkeğin…

Ben Gilead Cumhuriyeti’ni düşünüyordum. ‘Damızlık Kızın Öyküsü’nün geçtiği teokratik diktatörlük ülkesini… Yakın gelecekte bir zamanda Amerika Birleşik Devletleri’nde toplumsal düzeni tepetaklak eden bir askeri darbe yapılmış. Hristiyan püritenlerin idareyi ele geçirdiği o günden sonra da evlilik dışı ilişki yaşayanlar, boşanmışlar, feministler, Yahudiler ve hatta Katolikler bile yeni düzen tarafından yutulup yok edilmeye başlanmış. Gilead’ın yeni toplumsal yapısı ve egemen ideolojisi elbette kadınların görünürlüğü üzerinden düzenleniyor. Ülkede yaşayan tüm kadınlar bir erkeğe ait sayılıyor. Anlatıcımız gibi bir erkeğe çocuk versin diye damızlık kız olarak görevlendirilmiş kadınların isimleri bile yok. Hangi erkeğin ‘damızlığı’ ise o erkeğin isminden türemiş bir isimle çağrılıyor. Hane halkının başı Fred ise damızlık kızın ismi Fredinki mesela. (Kitabın orijinalinde Offred- ki burada Atwood her zamanki sözcük oyunlarına başvurmadan edemiyor. Offred bir bakışta bize sunulmuş, adanmış, anlamlarına gelen ‘offered’ kelimesini de hatırlattığından.)

Pansiyondan ayrılırken kitabı Laos dağları arasına sıkışmış o küçük vadide bıraktım, bir sonraki okuru için ama Fredinki ve içinde yaşadığı dünya benimle dünyayı gezmeye devam etti. Orwell’in ‘1984’ünü okurken ilk defa hissettiğim ama “Bize olmaz öyle şey canım” diye diye bilincimin gerisine attığım o kaygı, bir kadın anlatıcın ağzından aktarıldığında, giydiğini, çıkardığını, bakışını, oda perdesinin aralığını devamlı olarak bir suçluluk çerçevesi içinde düşünmek zorunda kalmanın aşina çilesini ucundan tanıyınca yüreğimi ele geçirmişti.

Aisha_Marathonas_2017_3Gilead gelecek miydi?
Tozlu virajlı yollarda, üstü açık kamyonetlerde bir ülkeden diğerine geçerken kendi kendime bunu soruyordum.
Gilead gelecek miydi? Ben kadın başıma, sırtımda bir çanta ile ülkeden ülkeye hoplaya zıplaya dolaştığım, “Bana bir oda lütfen” diye pansiyon lobilerine, evime girer gibi girdiğim şu zamanlardaki özgürlüğümü hayretle anacak, belki de Fredinki’nin geçmişi hatırlarken sık sık başına geldiği üzere bu kadar özgürlük hikâyesi karşısında belleğimin beni yanılttığına kanaat getirecek miydim?

O zaman daha 20. yüzyıldaydık. Sonraki yüzyıl özgürlüklerimizi güvenlik adına kendi ellerimizle teslim ettiğimiz, özel hayatımızı eşi benzeri tarihte görülmemiş bir açıklıkta dünya aleme ilan ettiğimiz bir sahne ile açıldı. Telefon numaralarımız, ev adreslerimiz, bir gün içinde girip çıktığımız tüm mekânlar meraklısı için bir tık ötedeydi artık. Gilead’ın ‘gözleri’, ‘1984’ün ‘Büyük Birader’i gibi her anımızı, her adımımız izler oldu ama ne Atwood’un ne de Orwell’in aklına gelen ayrıntı, o gözlere bizzat kendi irademizle açılacağımızdı. Eh, boşuna dememişler edebiyat asla hayat kadar şaşırtıcı olamaz diye!

‘Vay be ne özgürmüşüz!’
‘Damızlık Kızın Öyküsü’nü yirmi yıl sonra bu defa Türkçe çevirisinden okudum. (Sevinç Altınçekiç ile Özcan Kabakçıoğlu’nun tercümesi insana çeviri bir metin okuduğunu unutturtacak kadar iyi.) Gilead gelecek mi, artık aklımda bir soru değildi. Gilead şüphesiz gelecekti. Gilead geleceğimizdi. Atwood bunu –ironiye bakın ki- 1984 yılında görmüş, geleceği ince ince kurmuştu.
Gilead gelecek ise oradan maziye bakıp da “Vay be ne özgürmüş” diyeceğimiz günler de tam bu günler olmuyor mu? İnterneti cebimizde taşıyoruz, istediğimize mesaj yazıyor, merak ettiğimiz bilgiye çok da zorlanmadan ulaşıyoruz. Bize dayatılan doğrunun dışında da gerçekler bulunabileceğine dair bir kuşku duyabiliyor, kuşkunun peşinden gidip farklı kaynakları araştırabiliyoruz. Savaşlar, kadına şiddet, terörizm, vize gereklilikleri derken gezegende fütursuzca gezeceğimiz alanlar azalsa da az buçuk zorlanarak bir çoğumuz hâlâ ülkeden çıkıp, sonra geri dönebiliyoruz. Âşık olabiliyor, âşık olduğumuz insanla bir hayat hayal edebiliyoruz hâlâ.
Gilead’ın insanları bunları yapamıyor.
Geleceği düşündükçe ben bugünden şikayet etmeyi bırakıyor, eriyip giden özgürlüklerime daha sıkı sarılıyorum. Gilead günlerinde çünkü gerçeğin bize dayatılan tek doğru olmadığını hatırlamamız ve onu bilmeyenlere hatırlatmamız için bugüne tanıklık etmiş olmamız önemli.
Çok önemli.

Aisha_Marathonas_2017_2

Öykü-Edebiyat-Yazarlık, Diren İnsanlık, Türkçe Yazılar, Yaşama Dair içinde yayınlandı | ile etiketlendi | 2 Yorum

Yoga ve Kadınlar

 

IMG_5923

Yoga ve Kadınlar SOHBETİ etkinlik duyurusu

19 Mart Pazar akşamı saat 17:00de Gayrettepe Atölye Yeşil’de yoganın kadınlık hallerimizi nasıl etkilediğini konuşacağız. Sadece kadınlara açık bu konuşmaya katılmak için lütfen yesilstudyo@gmail.com adresinden bize yazıp, kaydınızı yaptırınız. Etkinliğimiz iki saat sürecek ve fiyatı 80 TL. 

 

 

 

YOGA ve KADINLAR

Bugün dünyaki yoga yapan insanların ezici çoğunluğunu kadınlar oluştursa da, yoga geleneğinin kadınlara özel haller için yaptığı uyarılar ve öneriler çok az sayıda hoca tarafından öğrencilere aktarılıyor. Oysa geleneksel yoga metinleri ve o metinlerin derinlemesine çalışmış ustalar, yoganın kadınlar ve erkekler tarafından aynı şekilde uygulanamayacığını hem kitaplarında, hem de konuşmalarında defalarca tekrarlamışlar.

Kadınların hayat döngülerini erkeklerden farklı kılan üç tane olay var: Mensturasyon, hamilelik ve menapoz. Bu üç hâl Hatha Yoga ile dönüşen, düzenlenen bedenin iç enerjisini doğrudan etkilediği için bahsi geçen dönemlerde yoga-asana çalışmasında kadınların değişiklik yapması icab ediyor.

Hamilelik döneminde kadınların uygulamalarını nasıl yeniden düzenleyeceklerine dair kaynaklar, dersler mevcut. Mensturasyon döneminde yapılması gerekenler ise şaşırtıcı derecede az sayıda kadın tarafından biliniyor ve uygulanıyor. Bazı hocalar regl halindeki kadınların sadece ters duruşlardan uzak durmalarının yeterli olduğunu söyleseler de işin doğrusu (hem Ayurveda hem Hatha Yoga metinleri tarafından altı çizile çizile belirtilen) kadınların regl oldukları günler boyunca yoga-asana, meditasyon, ilahi okuma gibi iç enerjiyi kalbin yukarısına çıkartacak faaliyetlere ara vermeleri gerektiği.

Menstrurasyon dönemi biz kadınlar için biz temizlenme süreci. 4-5 günlük bir sürede attığımız kan pek çok toksin yüklü. Toksinlerinden arınan beden her ay yeni, taze kan üretebiliyor. Genel olarak sağlık, ama özellikle kadınların sağlığı kanlarının sağlığı ile ölçülüyor. Kanımız sağlıklı ise iç organlarımıza, doku ve hücrelerimize sağlıklı enerji taşınıyor.

Ben yogadan önce regl olduğum dönemlere hiç aldırmazdım. Çok şükür regl dönemlerim ağrısız, sancısız geçtiği için ben orkidi taktığım gibi (hiç bir zaman tamponcu olamadım) baleye, yüzmeye, dans etmeye çıkardım. Lisedeyken regl olduğumuz günler beden eğitimi dersine girmeme hakkımız vardı, onu bile kullanmazdım. (Hem o zamanlar nasıl kanardık!) Dolayısıyla, yogaya başladığım hafta regl olduğumda hiç aldırmadım. Hocalarıma söyleme ihtiyacını bile görmedim. Onlar da bu konuda bizi uyarmadılar. Bir haftalık yoğun kursun üç gününde ben şakır şakır regl oluyor, asana, prayanama, mediyasyon ve Allah daha ne verdiyse yoga başlığı altında hepsini yapıyordum.

Büyük yanlış!  Bir ay sonra bir şeylerin ters gittiğini hisseder oldum. İki ay sonra hala regl olmamıştım. Aradan üç, dört, beş ay derken tam iki yıl geçti, benden bir damla kan akmadı. Hocalarım durumun hiç hayra alamet olmadığını söyleseler de regl sırasında yaptığım yoganın bu durumdan sorumlu olabileceğini düşünmediler. (Zaten ben onlara söylememiştim ki, nereden aklı edecekler?) Doktorlar da bir anlam veremediler, herşey yolunda görünüyordu içeride. Hindistan’daki bazı -afedersiniz- gerizekâlı sözde hocalar reglimin kesilmesinin maneviyatın ileri bir safhasına  işaret ettiğini, ancak kanaması kesilen kadınların pranayı (iç enerji) yükseltip samadi (Yoga’da aydınlanma) aşamasına geçebileceğini zırvaladılar.  Daha fenası ben onlara inandım. İnandım ve sonraki yıllar boyunca durumumu yanımda çaılıştığım hocalara söylemedim bile.

Reglimin kesildiği iki yıl boyunca yüzüm ergenlikte sivilcelenmediği kadar sivilcelendi. Devamlı bir pms halindeki sinirlerim laçka, hormonların egemenliğinde bir duygudan diğerine savrulur oldum. Canım her akşam tatlı istiyor, bir tatlı bitmeden diğerine aşermeye başlıyordum. Aniden kilo verip, verdiğimin iki katı kadar kilo alıyordum. Libido sıfırlanmış, bir tabak makarnayı iyi bir sevişmeye tercih edecek duruma gelmiştim. Atamadığı kan ve toksin ile dolmuş bedenim ile zihnimi etrafta saatli bomba gibi taşıyordum.

Nihayet Aştanga yogaya başladığımda birisi bana regl sırasında yoga yapılmayacağını söyledi. “No problem”, dedim. “Ben zaten regl olmuyorum. Her gün yoga yapabilirim.”  Yine Hindistan’da gördüğüm itibarlı tepkiyi bekliyordum Aştanga hocamdan. Tabii cevabı hiç de sandığım gibi gelmedi. Soruların ardı arkası kesilmiyordu. Ne kadardır regl olmuyordum? Doktor ne demişti? Nasıl başladığını hatırlıyor muydum? O sordukça ben de -nihayet- durumun vehametini kavramaya başladım. Söylediklerimi dinleyen hocam bana özel bir seri gösterdi ve ilk damla geldiği anda yoga, meditasyon vs ne varsa hepsinden el ayak çekmem söylendi. İki ay sonra yeniden regl olmaya başladım. Sivilcelerim yok oldu, balon gibi şişmiş yüzüm indi, elmacık kemiklerim belirdi. Kanım temizlendi.

O gün bugündür regl olduğum günlerde yogaya mola vermenin ne kadar önemli olduğunu anladım. Kimi zamanlar reglim en pahalı, en nadir ve kısa dönemli eğitimin en can alıcı günlerine denk geldi. Gittim, sınıfın en arkasında oturup dersi seyretmekle yetindim. Bu vücut benim ve ona iyi bakmak benim sorumluluğum. Bilgisizlikten ve aptallıktan yapılan yanlışların, bedenin doğal döngüsüne karşı çıkışların hesabının şimdi değilse bile, ileride, hamilelik ve menapoz dönemlerinde kesileceğini artık iyi biliyorum.

Regl başlamadan önce yumurtalıklar etrafında şişkinlik meydana geldiği için karna baskı yapan mayurasana ve udiyanabandha hareketlerin bırakılması gerekiyor.  Bu durum hamile ve hamile kalmak isteyen kadınlar için de geçerli. Regl bittikten sonra (5. veya 6. gün) yogaya geri dönüşümüz de yavaş yavaş olmalı. Ayakta yapılan kısa bir seriden sonra, sırtı, göğsü ve karnı destekleyen minderler yardımı ile yapılan hafif bir restoratif seri. Kanı kesen derin burgular (twistler) ile, iç ısıyı arttıran hanumasana, kaundinyasana gibi hareketlere de geçiş ise iyice ağırdan alınmalı. Mayurasana, udiyanabanda kanama tamamen bittikten sonra verilen bir günlük aradan sonra uygulanmaya başlamalı.

Bu arada Ayurveda, yoganın kadınlar tarafından nasıl uygulanması konusunda zengin bilgiler içeren bir alan. Benim şahsi görüşüm, ciddi bir yoga öğrencisinin az biraz Ayurveda bimesi yolunda. Yoga felsefesinde 25-50 yaş arası yaşanan hayat dönem hayata en çok dahil olduğumuz, aile kurup çocuk yaptığımız, iş güç sahibi olup hayata, insanlığa katkı sağladığımız, tabiri yerindeyse dünyaya çeşnimizi bıraktığımız  yıllar.  Bu dönemde yoga çalışmamız ağırlıklı olarak asana (fiziksel hareketler) ve bu dönemin ikinci yarısında başlamak üzere pranayama (nefes çalışmaları oluşmalı. Asana ve pranayama iç enerjiyi düzenleyip, organlarımızın sağlığını korumamızı sağlıyor.  

Ayurveda (Hayat Bilgisi) asanaların bedeni ve iç organları nasıl etkilediğine dair zengin bilgiler içeren bir alan. Agni (sindirimi sağlayan ve bedenin ısınmasını sağlayan ateş) nin arttırılması ve düzenlenmesi, mensturasyondan, döllenmeye, hamilelikten  menapoza kadar bir çok kadınlık halinin sağlıklı ve sorunuz yaşamamızı sağlıyor. Agniyi nasıl koruyup, nasıl besleyeceğimiz Ayuveda metinleri tarafından etraflıca anlatılıyor. Pitta, vata, kapha gibi maddenin ateş, hava, su yapısını belirleyen elemanların, bedeni nasıl etkilediği de, hangi asanaların hangi maddeyi düzenlediği gibi bilgileri de Ayurveda ile elele giden iyi bir Hatha Yoga eğitiminde öğrenilebilir.

Şimdilik bu kadar…Sorularınızı lütfen yazın. Sizin sorulardan yeni konulara yelken açacağımıza eminim.

Sevgiler,

Defne S.

Yoga ve Kadınları konusunda daha kapsamlı bilgi edinmek için:

Emma Balnaves, Yoga for Women

Bu konuda yapılmış yorumlara ve sorulmuş sorulara cevaben aklıma gelen bir kaç noktayı aşağıya yorum olarak yazdım.

Türkçe Yazılar, Yoga içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 26 Yorum

Sen önce kendine inan (mı)?

Biraz önce bulaşık yıkarken ayrımına vardığım bir gerçek:  “Sen önce kendine inan” bir bakıma içi boş bir slogan. İnsanın kendine inanması için önce ona bir başkasının inanması gerekiyor.

IMG_4274Bu da nereden aklıma geldi?

Geçenlerde Doğan Kitap’ın genel yayın yönetmeni Cem Erciyes ile sohbet ediyorduk. Ben içinde bulunduğumuz tarihsel dönemi (hayalimdeki) gelecekle kıyasladığımda bir özgürlükler çağında yaşadığımızı düşündüğümü söyledim. Gelecek benim için Margaret Atwood’un romanlarında anlattığı ultra muhafazakar, totaliter rejimlerin hüküm sürdüğü, şu anda sahip olduğumuz internet, email, evdeki nakit para birikimi, pasaport sahiplerinin seyahat izni, aşk evliliği, doğum kontrolü gibi şeylerin hayal bile edilemez özgürlükler olarak algılandığı bir zaman dilimi. (Belki de bu yüzden bir türlü çocuk sahibi olmaya heves edemedim) Cem Erciyes’e bunu söyleyince, “yazsanıza bunu Defne” dedi. Onlar da Doğan Kitap olarak tam da Atwood’un distopik romanlarını basmaya hazırlanıyorlarmış.

O bana öyle söyleyince aklımdan ilk önce ben nasıl yazarım böyle bir yazıyı geçti. Edebiyat eleştirisi gibi ama içinde kişisel görüşlerim de olacak. Eğer aramızda bu diyalog geçmeseydi, eğer o sırada bir başkası benim bunu yapabileceğime inanmasaydı, benim aklımın ucundan bile geçmezdi böyle bir yazı kaleme almak. Oysa şimdi iskeletini çıkarttım bile, etini, budunu doldurmak kaldı.

Burada inanmak derken “hadi koçum ben sana inanıyorum, yapabilirsin” anlamında bir gaz vermeden bahsetmiyorum. İhtimale inanmak. Senin o şeyi (bir şeyi) yapabilme ihtimalini karşındakinin ağzından duymanın yarattığı etki.

Sonra düşündüm. Eğer Saim Koç zamanında bana “sen roman yaz, Defne” demeseydi, ben Saklambaç’ı da, Emanet Zaman’ı da ve çok yakında çıkacak olan yeni romanım Yaz Sıcağı’nı da yazmazdım. Saim Koç bana inandığı için ben kendime inanabildim. Çağlayan Erendağ bloglarımı toplayıp, basıp Kuraldışı Yayınlarına sunmasaydı Mavi Orman doğmazdı. David Cornwell bana “hadi Cihangir Yoga’ya blog yaz, yoga tecrübelerini anlat”demeseydi on yıl önce bu okuduğunuz satırlar da olmazdı.

Tek başına yürümüyor bu kendine inanma işi. Birinin size inanması gerek sizin kendinize inanmanız için. Kişisel gelişim eğitimlerinde öz güven, öz saygı, öz sevgi geliştirmeye çalışırken atladığımız bir nokta olabilir mi bu? Etrafımızdaki insanların teşviki, bize inanmaları, kör noktamıza düşen zaaflar kadar yeteneklerimizi ve potansiyelimizi görmeleri, bize göstermeleri.

Kendini sevmek de  böyle bir şey. “Önce kendini sev” diyorlar ya. Sev tabii kendini. Ama bir başkası sevmezse beni bunu yapamayabilirim. Başta annem ve babam sevdiler beni ki ben sevilesi bir varlık olduğuma inandım. İnanmasaydım, sevemezdim kendimi.

Kendini sevme işi de tek başına yürümüyor. Önce sevilmek gerekiyor…

Evet, işte bulaşık yıkarken aklıma düştü bunlar. Çabucak sizinle paylaştım. Şimdi bulaşıklar da bittiğine göre Margaret Atwood, aklımdaki gelecek ve özgür bugünler yazıma geri dönüyorum.

Etrafınızı size inanan ve sizi seven insanlarla kuşatmayı unutmayınız.

Defne. img_0542

 

 

 

Türkçe Yazılar içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | 11 Yorum

Yoga ve Ben

Yoga Journal Türkiye‘nin desteği ile gerçekleştirdiğimiz sohbeti dinlemek isterseniz buradan buyurun. Ozgecan Tapa ile yogadan, aşktan, edebiyattan, İstanbul’dan, hayattan söz ediyoruz. Kahvenizi hazırlayın, kulaklıkları takın ve bize katılın!

Türkçe Yazılar içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum