Dün ne yedin?

‪#‎glütensizşekersizkırkgün‬
IMG_0293
Gün 10
Sevgili Mehtap Yıldız dünkü mesajında şöyle demiş:
“Hocam acaba benim gibi nasıl besleneceğini hayal bile edemeyenler için dipnot olarak gün içinde tam ne yediğinizi yazabilir misiniz? Çok faydalı olur.”
Ben aslında herkesin deneye yanıla, içini dinleyerek, vücudunu hissederek, gözünün beyazına, dökülen saç sayısına, tırnaklarına, dişlerine bakarak kendisine en çok uyan beslenme reijimini bulacağına inanıyorum ama Mehtap’ın ricasnı da yerine getirmeden edemeyeceğim. Madem çok faydalı olur demiş:
 
Dün (cumartesi) neler yedim?
Sabah ilk iş iki tane espresso içtim. Aç karnına çat, çat gözlerim açılsın diye. İçine birazcık şekersiz soya sütü koydum. Gözüm açıldı. Yogamı yaptım. Bitirdiğimde tok hissediyordum kendimi (yoga mucizesi), bir saat sonrasında da öğle yemeği için teyzemle dışarıda buluşacaktık, “hadi bir şey yemeden bekleyeyeim” dedim. Βöylece uyandığım andan (8:00 civarı) öğlen 1e kadar iki espresso ile durdum. Bu benim için de yeni bir olay. Şekersizlikle alakası var sanırım. Belki de glütensizlikle. Normalde sabah 5 saat aç karnına işlev gösteremez, bir şeyler atardım ağzıma.
 
Öğle yemeği için Hint lokantasına gittik ve ben orada şunları yedim:
Gavur dağı gibi bir salata ama içinde ceviz yerine fıstık vardı.
Nohut, yanında bir kaç kaşık safranlı beyaz pilav.
Baharatlı soslarla pişmiş bir patates.
 
Evet pilav, patates gibi hiç şeker açısından hiç de masum olmayan yemekler menüde mevcuttu ama Cumartesidir, olur. Önemli olan zaten ekstra içine katılmış tatlandırıcılardan uzak durmak.
 
Akşamüzeri yeşil çay içiyordum. Karnım kazındı. Yeşil çay içince hep karnım kazınır zaten. Bir tane şeftali yedim.
 
Akşam yine yemeğe çıktık bizim Bey ile. (Cumartesi date night- yemek, sinema yapalım dedik) Hem de geç bir saatte (bana göre) 20:00’de karidesli domatesli küçük bir salata yedim, yanında da bir bardak roze şarap içeyim dedim. İçemedim. Şerbet gibi geldi. Oysa kaliteli bir şaraptı, üstelik pahalıydı da. İçim yana yana masada bıraktım. O kadar geç yediğim akşam yemeği bu sabah bir kilo fazla olarak geri dönmüş)
 
İşte böyle Mehtapcığım. Umarım senin sayende başkaları da faydalanmıştır bizim listeden.
 
Hepinizi öptüm.
 
10 gün bitti bu arada. Yolun çeyreğini katettik. Hem bu kürü ömürlük yapmayı düşünüyorum artık, öyle bir canlandım ki!
#‎glütensizşekersizkırkgün‬ 
 
 
 
 
 
Türkçe Yazılar, Yaşama Dair, Yoga içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , | Yorum bırakın

Azaltmak ya da Bırakmak (işte bütün mesele)

IMG_2227 (4)‪#‎glütensizşekersizkırkgün‬

Gün 6

Yoga dersi vermeye başladığım zamanlarda benden “asker gibi hoca” diye bahsedilirdi. Ne zaman bunu duysam çok üzülürdüm. Hâlâ da üzülürüm.

Üzülürüm çünkü evet bir yandan yoganın belli kurallar ve koşullar çerçevesinde öğretilmesi ve uygulanması gerektiğini söyler ve benimle çalışmaya baş koymuş öğrenciden bunu talep ederim öte yandan da bu kural ve koşulların hatha yoga geleneği içinde bir yeri ve bilimsel bir açıklaması olduğunu da bilir, aktarırım. Hiç birini ben sağa sola komutlar yağdırayım ve kendimi daha güçlü hissedeyim diye derslerime dahil etmem yani!

Yoga geleneği – diğer mistik öğretilerde olduğu gibi- öğrenciden değişmesini talep eder. Öğrenci de zaten bildiği halinden daha farklı, daha derin bir başka varoluş hali var mı, hayatı oradan yaşarsa kendini daha mutlu, daha özgür hisseder mi diye merak ettiği için hocanın kapısına dayanır. Bu süreçte madem bildiğimizden başka bir varoluş halini araştırıyoruz ilk değiştireceğimiz şey de alışkanlıklarımız olacaktır elbette. Yoga bir alışkanlık kırma disiplinidir. Disiplinidir evet. Disiplinli bir şeydir.

Disiplin ise eteğimizin boyu kısa diye çağrıldığımız (ben çok çağrılırdım!) lisedeki disiplin kurulunda adı geçen yapay ve içi boş kurallar silsilesinden çok başka bir şeydir. Bence disiplin sebat, sabır, irade ve sevginin mükemmel bir karışımıdır ve insanı kısıtlamaya değil, özgürlüğe, sanata ve benliğin bilinmeyen hallerinin keşfine taşır. Hayran olduğumuz sanatçılar, yazarlar, yoga hocaları sessiz sakin her gün aynı şeyi sevgiyle, sebatla tekrarladıkları için hayran olduğumuz o eserleri üretmişlerdir.

Şimdi bunun bizim glütensiz, şekersiz beslendiğimiz kırk gün ile ne ilgisi var diyeceksiniz? Bir çoğunuzun yogayla ilgisi bile olmayabilir.Doğru. Bunu şu sebeple yazıyorum: Bir şeyi azaltmak ve bırakmak arasında kocaman bir uçurum var.

Şekeri ele alalım. Şekeri azaltmak şüphesiz ki iyi bir şey ama dönüşümü sağlayacak ateş ancak yüzde yüz bir baş koyuşla tutuşacak. Her şeyde bu böyle. Azaltmak aslında gizli gizli değişmeye direnmek. Bir ayağım eski halimde kalsın, öbür ayağımla şu yeni halime bir adım atayım diyemiyoruz. Olmuyor. Bırakmak çok ciddi bir cesaret işi. O yüzden zaten kırk gün diye sınır koyduk. Kırk gün boyunca suya atlayıp bilmediğimiz adalara, koylara, kıyılara kulaç atabiliyor muyuz? Sevmezsek kırk gün sonra bildiğimiz kıyıya döneriz, seversek yüzmeye devam ederiz.

İdare değil, sebat etmek bir çoğumuz için yeni, yepyeni bir şey.

Yeniliğe şans veriyor muyuz?

Hadi atlayayım. İlk önce soğuk ama bir girince çıkmak istemiyorsun!!!

ANNEME NOT: Anneciğim ben çok iyiyim, gayet iyi besleniyorum. Hiç merak etme. Dört bir yandan beslenme uzmanları da kararımı destekliyorlar. Şekersiz glutensiz hayat çok sağlıklı bir şey. Sen de bize katıl hatta.

IMG_2225 (4)

 

 

 

Türkçe Yazılar içinde yayınlandı | Tagged , , , | Yorum bırakın

Gün 5

#glütensizşekersizkırkgün
Gün 5
Bugün ilk defa canım çok fena çikolata çekti. Bunun için de bir adet havuç yedim. Bugüne kadar meyve bile yememiştim. Şeker isteği (ihtiyacı diye bir şey yok, isteği var) yedikçe azalacağına çoğalan bir şey. O istek geldiğinde yemediğimizde yavaş yavaş geçiyor. Bir de bir bilge beslenme uzmanı bana demişti ki şeker isteği aslında susuzluk alametidir. Bir bardak su iç. Ben de havucun üzerine su içtim. Çikolata hayalleri suya karıştı gitti.
Bir de bugün 10km bisiklete bindim. Hiç de enercik filan hissetmiyorum kendimi Perişan yorgunum hatta. Ama ilk hafta beklenen bir şey yorgunluk. Detoks. Toksinler yüzeye çıkıyor. Su içip içip onları atmak lazım.
Aklıma bir şu geldi:
Azaltmakla bırakmak arasında çok büyük bir fark var.
Öğrencilerime hep söylediğim gibi bir şeyi yüzde 99 yapmakla yüzde 100 yapmak arasındaki farkı yaşayınız.
Bu konuda da yarın konuşuruz.
Siz ne yapıyorsunuz?

IMG_0084

Türkçe Yazılar, Yaşama Dair, Yoga içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , | 3 Yorum

Kilo meselesi ve içimizdeki ergen

#glütensizşekersizkırkgün

Gün 4

Geldik mi dördüncü güne? Biraz hafifledik değil mi? Ben regl oldum ama yine de karnımda, ellerimde, ayaklarımda normalde hissettiğim ağırlığı duymuyorum. Tabii bunun glütensiz şekersiz geçen dört günün sonucu olduğunu söylemek için çok erken ama bir kilo vermişim ki bence bunun ortak yürüttüğümüz kürümüz ile yakından ilişkisi var!

Kilo konusu… Pek çoğunuz gibi benim gençliğim de kilo takıntısı içinde her tür rejimi, deneyerek, tartı üzerinde kriz geçirip, eti formdan başka bir şey yememeye yeminler ederek sonra bir vecd halinde rejim bozmalarla geçti. Elli kilonun altına düştüğüm çok nadir bir kaç hafta dışında 12 yaşımdan 28ime kadar vücudumu olduğu gibi kabul edemedim, sevemedim ve sırf vücudum yüzünden beğenilmeyeceğime, sevilmeyeceğime inandım. Biraz daha zayıf olsam, popom biraz daha küçük, bacaklarım daha ince… Sanki o zaman aşık olduğum erkek benden vazgeçemeyecek, kapımda yatıp kalkacaktı. Ben inandım buna. Beni Boğaziçi Üniversite’sindeki birinci tercihime birincilikle sokacak kadar iyi çalışan kafam bu formüle sahiden inandı!  Ve biliyorum ki yalnız değildim bu inanışta. Bu isteri benim kuşağımın genç kadınlarını ezdi, geçti. Bir elmadan, bir kibrit kutusu beyaz peynire, bir dilim kepekli ekmekten, bir dilim hindi fümeye kadar herşeyin kalorisini ve birbirimizin o  günkü kilolarını ezbere bildik.

Sonra ben yogaya başladım. Hayır vücudum değişmedi. Değişti tabii ama eğer ki zihnim ve içindeki formüller dönüşmeseydi ben vücudumu yine beğenmezdim. Yoga bana vücudun bir nesne değil, bir yuva olduğunu öğretti. Yoga seansı sırasında ve sonunda hissettiğim o ulvi titreşimleri o kadar çok sevdiysem, varolmaları için onlara alan açan vücudumu da sevmeliydim. Yogayı da vücudumu istediğim şekle getirmek için kullanabilirdim. Eğer ki zihnim değişmeseydi yapardım da. Hocama gidip “popomu küçültüp, iştahımı kapatacak hareket serileri gösetrebilir misiniz,” diye sorabilirdim eski kafada olsaydım. Ama bir şeyler değişmişti. Nasıl göründüğümü artık umursamıyordum. Sevilme, beğenilme ve onaylanma ihtiyaçlarımın dış görüntüm üzerinden giderilmeyeceği bir şekilde kafama dank etmişti.Nasıl etmişti bilmiyorum. Diyelim Allah’ın lütfu.

Böyle güzel bir havada geçti işte otuzlu yıllar. Hayatımdan tartı çıktı, ayna bile önünden geçerken şöyle bir bakıp geçtiğim bir şeye dönüştü. Bir ara çok kilo verdim. İlk gençlik hayallerimden bile inceydim artık ama yüzüme bakan ağlamaklı oluyordu. Hele zavallı babam! “Sarılacak bir lokma et kalmamış” diye diye sahiden ağlıyordu. Bir tek kişi bile “kilo vermişsin, ne güzel olmuşsun,” demiyordu. Ben de zaten iyi uyuduğum gecelerin sabahında bile bitkin bir yüzle uyandığımı fark etmiştim. Yanaklarım çökmüştü filan. Üzüntülü yüzlerden “ne kadar yaşlanmışsın” mesajını okuyordum.

Neyse uzatmayalım. Bu iskelet görünüm geçsin diye ben yemeğe verdim kendimi.  Çocuklar gibi şendim. Tabak tabak patates kızartmaları, mezeler, balıklar, içine pide doğranan ezogelin çorbaları… Yediklerimin niteliği fena değildi ama niceliği on dört yaşındaki bir oğlan çocuğunu bile doyurabilirdi. Ben tabii hâlâ tartısız hayatı sürdürüyorum, aynalara da şöyle bir bakıp  geçiyorum ama insanlar başladılar (zaten hiç susarlar mı?) “sen kilo mu aldın? A, çok yakışmış. Sakın verme!”lerine. Ben de memnundum.

Böyle de bir iki yıl geçti ve ben geçenlerde bir tartıya çıkayım dedim. Küçük dilimi yutuyordum. Hayatımda hiç görmediğim bir sayı vardı tartıda! On sekiz yaşında olsaydım kendimi yatağa atar, kırk günü sadece su içerek geçirirdim herhalde. Neyse velsahıl son beş senede 7-8 kilo almışım anlaşılan. Beş senedir evli olduğumu düşününce insan ister istemez suçu evliliğe atmak istiyor ama aslında suç yok, suçlu da yok. Biz kadınlar kırk yaşımızı geçince (1) yumurtalarımızın kalitesi düşüyor, (2) metabolizma yavaşlıyor. Bir tabiat olayı, fazla dehşete kapılmaya gerek yok. Kırklı yaşlar hâlâ en güzel yaşlar. Kadınlar cinsel olgunluklarına ancak ancak varıyorlar. (Bu konuya da bir gün değiniriz.)

Tartı hadisesinden sonra bir aynaya baktım. Vücudum aynı vücudum, hâlâ sevdiğim, yogamın yuvası, titreşimlerin, hazların yuvası…evet, evet ama böyle kat kat tüller örtmüş sanki. Yıllar içinde (benim on dört yaşında oğlan çocukları gibi yemek yediğim yıllar içinde) incecik katmanlar eklenmiş etrafına. Fazla değil ama nereye gideceğini görüyorum. Hâlâ katmanları çıkartıp atabileceğimi de görüyorum.

Şimdi mesele on sekiz yaş obsesyonuna girmeden bu katmanlardan kurtulmak. Kafalar çok kolay eski obsesyonlarına düşüyorlar çünkü. Bence hepimizin içinde daima sevilmeyi bekleyen bir ergen yaşıyor ve ilk fırsatta hayatın komutasını ele almaya hazır. Onun egemenliğine girmeden katmanları eritmek meselesi… Bunun için de vücudun şekli ile beğenilme arasındaki bağı koparmamız, vücudumuzu her şekli ile sevmemiz gerekiyor sanırım. Katmanlı, ya da katmansız. Katmanlardan arınmak istemek toksinlerden arınmak demek. Beni daha sağlıklı yapacağı kesin ama daha sevilesi bir insan haline getirmeyecek.

İçimizdeki ergenin dikkatine!

Lokma Lokma

Foto: Kokia Sparis

 

 

 

 

 

 

 

Türkçe Yazılar, Yaşama Dair, Yoga içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , | Yorum bırakın

Bir Yoga Günlüğü: Gün 1

Şekeri glüteni bıraktık ama yogayı bırakmadık!
Öğrencim Pınar Üstün’ün önderliğinde bu önümüzdeki ayın (3 Ağustos yeni ayın ilk günü) her safhasına bir yoga dokunduruyoruz. Pınar’ı kendi bloğundan takip edebilirsiniz.

Ne Var Ne Yok

Büyük ustanın huzuruna çıkmama bugünden itibaren tam olarak 1 ay 10 gün kaldı. Ay haliydi, ayın kendi halleriydi, eğitim için yapacağım yolculuktu derken bu bana çalışılabilir yaklaşık 30-35 gün bırakıyor. Ne kadar ‘formda’ ya da hazırlanmış olsam, biliyorum ki onun karşısına hiçbir zaman tamamen hazırlanmış olarak çıkmak imkansız. Ama en azından geçtiğimiz aylarda sıcaklar, tatiller, dersler, darbeler vs. sebeplerden ötürü kaytardığım zamanların arasını bu bir ayda biraz olsun kapatabilir, kaybettiğim gücümü biraz olsun toparlayabilirim.

İşte o yüzden ben de 1 Ağustos itibariyle, geçtiğimiz Ramazan ayı boyuca hocam Defne Suman’ın yaptığı gibi, #28günyoga sloganıyla niyet ettim bir yoga diyetine girmeye! Hem yarın da yeni ay. Eğer siz de benim gibi yaz aylarının rehavetinde kişisel yoga pratiğinizi sürdürmekte zorlananlardansanız, buyurun bu yeni ayın peşine birlikte takılalım.

Dün gece, tamamen kendi yogam etrafında düzenlemeyi planladığım bu yeni ayın ve başka birkaç gelişmenin de heyecanıyla bir türlü uyuyamadım. Saati, sıcaklardan biraz olsun kurtulmak ve güneşle beraber…

View original post 294 kelime daha

Türkçe Yazılar içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Şeker Olayı

Kufeta

Foto:Aisha Harley

#glütensizşekersizkırkgün

Gün 3

Bugün şekerden bahsedecektim ama sonra baktım zaten okurların çoğu bu konuda epeyce bilgili. Üstelik şekersiz beslenme  bir çoğunuz tarafından uygulanan bir şey anladığım kadarıyla. Yani bu kulvarda acemi olan benim.

Yine de bildiğim azıcık şeyi buraya aktarayım. Siz de lütfen yorum olarak kendi bildiklerinizi ekleyin.

Şeker (beyaz şeker, esmer şeker, fruktoz, meyve şekeri, kuru meyve, meyve suyu, şurup, stevia, agave ve aklıma gelmeyen diğer organik ve sentetik tatlandırıcılar) metabolizma bozukluklarından, madde bağımlılığına, diş çürüğünden kansere, bkinlikten depresyona, kadar pek çok rahatsızlığın sebebi olarak gösterilebiliyor. Modern insanın şeker bağımlılığı başlı başına bir araştırma konusu  -ki bu konuda yapılmış pek çok araştırma var- ve son iki yüzyılın artan hastalıklarının arkasında (auto-immune hastalıkları, kanser, şeker, kalp ve damar rahatsızlıkları) ihtiyacın çok ama çok (çooook) üzerinde şeker tüketmemizin yattığı söyleniyor.

Bazı doktorlar şekeri nikotin ayarında bir zehir olarak tanımlıyorlar. Hatta ABD’nin çeşitli eyaletlerinde şekerli gıdaların paketine “şeker sağlığa zararlıdır” yazılması konusunda mücadele veren çocuk doktoları bile var. Kimi araştırmalar da kanserin özellikle çocuklukta tüketilen şekerle bağlantılı olarak gelişebildiğini gösteriyor.

Benim ilgimi çeken bir başka araştırmada da şeker bağımlılığı için modern insanın bir numaralı bağımlılığı söyleniyordu. Yani insanın en zor bırakabildiği şey -sigara, alkol, uyuşturucu madde değil- şekermiş! Aynı araştırma hayatlarının ilk dört yılında şekeri tadan çocukların ileriki yaşlarında sigara, alkol ve madde bağımlılığına daha yatkın olduğunu göstermişti.

Yani hani derler ya, sigara içiyorsanız ne yaparsanız yapın sağlılklı yaşayamazsanız, bu verilere bakarak aynı şeyi şeker için de söyleyebiliriz. Spor da yapsak, kilomuzu da muhaza etsek, organik ve temiz gıdalar almaya da özen göstersek şekeri kesmiyorsak sağlıklı bir sisteme kavuşamıyoruz.

Ama bütün bunların ötesinde benim merak ettiğim ve bu kırk günlük şekersiz hayata heves etmemi sağlayan nokta şekersiz yaşayan insanların rapot ettikleri dengeli duygusal haller. Şekerin ruh halimiz üzerinde acayip bir etkisi var. Kendimizi neşeli ya da öfkeli hissetmemizi bile düzenliyor. Ve sizin de bildiğiniz gibi öfkenin egemenliği altına giren zihin dünyayı bir başka görüyor, neşenin egemenliği altındaki zihin bir başka. Aslında dünya değişmiyor. Hep aynı. Kötüyle iyinin karışımı bir yer.

Ben de son zamanlarda çok sık  öfkeleniyorum. Memleket meselelerine bağlamak kolay tabii bu öfkeyi ama yeterli değil. Daha başka bir şey var ve tek tabi ki tek başına şeker bırakmakla çözülecek bir şey değil öfke ama sabahları efkarlı, öğlen öfkeli, öğleden sonra isteksiz ama akşama pür neşe  dolaşmam sadece memleketle ilgili de değil. Başka bir dengesizlik de mevcut.

Şekersizlik mi çözecek bunu? Bilmiyorum. Denemeden bilemem. Bir de yorgunum. Fazla bir şey yapmadığım halde yorgunum. Ona da çare olur mu acaba? Deneyelim görelim.

Bir de kilo meselesi var…!

Buna da yarın geçelim.

Siz nasılsınız? Nasıl gidiyor?

 

Türkçe Yazılar, Yoga içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , | 12 Yorum

Glutensiz Şekersiz Kırk Gün 2

food 1

Photo: Aisha Harley

#glutensizsekersiz40gün.

Bugün kırk günlük glütensiz ve şekersiz beslenme rejiminde ikinci gün. FaceBook aracılıyla pek çok okur bu kırk günü benimle beraber geçirmek istediklerini yazdılar. Siz de istediğiniz noktada trene atlayabilirsiniz.

Bugün ikinci gün. Kırk gün boyunca içinde glüten maddesi olan gıdalar ile taze meyve dışında şekerin her türlüsünden uzak duracağız.  Dünkü FaceBook paylaşımını da buraya koyuyorum. Bundan sonra hem blogdan hem FaceBook’dan beni takip edebilirsiniz.

Bir şey fark ettim: Bu kırk gün glütensiz, şekersiz besleneceksem hiç ama hiç aç kalmamam gerekiyor. Açlık anında gözüm dönüyor. Zevk düşkünü zihnimin kölesiyim o anda. O yüzden mideler hep dolu olsun. Çünkü sokakta aniden acıkırsak (ki bana bu sabah oldu) etrafımızda kırk günlük kürümüze uygun bir şeyler bulmamız zor olabilir.

Tecrübelerimi ve bildiklerimi buradan paylaşacağım. Beslenme uzmanı değilim o yüzden buraya yazacağınız her türlü yeni bilgiyi,  düzeltmeyi ve kişisel yorumlarınızı merakla bekliyor olacağım.

Ben her bünyenin kendine en iyi geleni deneye yanıla bulacağına inanıyorum. Glütensiz beslenmeyi denemiştim. Beş yıl önceydi. İlk kırk gün çok zor geçmişti ama bir alıştıktan sonra özellikle beyaz un içeren besinlerin yenilir şeyler olduğunu bile unuttum diyebilirim. Bütün mesele zihni programlamakta sanırım.

Bu arada glüten ile şeker arasında dağlar kadar fark var. İkisinden aynı anda vazgeçiyorum diye aynı şey sanılmasın. Glüten buğday, arpa, çavdar, yulaf gibi tahılların içinde bulunan bir (aslında iki) cins protein. Bu protein bağırsakların iç çeperine yerleşip enflamasyon yaratıyor. Kimi bağırsak bu maddeyi kolayca eritip temizlerken, kimi bağırsak gluten karşısında güçsüz kalıyor. O zaman da bu proteinler bağırsakların iç çeperinde bir duvar örmeye başlıyorlar. Bu duvarı biz dışarıdan karın şişliği, gaz veya karın serliği gibi algılayabiliriz. Belki de glütene karşı bir hassasiyettir. Bir bırakıp görebiliriz. (Benim glütensiz geçen iki yılımda karnım hem minicik, hem de yumuşacıktı.)

Bu arada önemli bir bilgi: Glütensiz beslenme çok hızlı kilo verdiriyor. Zaten zayıfsanız, bünye zaten yeterince besin alamıyorsa kesinlikle tavsiye etmiyorum. Ayrıca glüten hassasiyeti bulunmayanlar için temiz, saf, tam buğday da eşsiz bir besin kaynağı.

Glütenden laf açılmışken dünyada bir glütensiz besin pazarı mevcut, malumunuz. Bisküviler, krakerler, makarnalar, ekmekler… Glütensiz sağlıklı anlamına gelmiyor. Bir çoğu beyaz pirinç, patates, mısır gibi hiç de masum olmayan besinlerden üretildikleri için tam da tersine sağlıksız gıdalar. Şekeri hiç saymıyorum bile ama nedense glütensiz ürünlerin çoğunda müthiş miktarda şeker bulunuyor.

Size tavsiyem “glütensiz”adıyla üretilmiş gıdalar yerine zaten doğal olarak içinde bu maddeyi barındırmayan gıdalarla beslenin.

Şeker konusuna da yarın geçelim….

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Türkçe Yazılar, Yoga içinde yayınlandı | Tagged , , , , , | 4 Yorum

Glutensiz Şekersiz Kırk Gün 1

IMG_0347
#glutensizsekersiz40gün.
Gün 1
Öncelikle şunu söyleyeyim ki ben beslenme uzmanı değilim. Sağlıklı beslenme bilgilerimin çoğu deneme yanılma yoluyla edinilmiş bilgiler. Şekerin zararlı olduğunu aklımla biliyorum tabii ama şekeri kestiğim zaman enerji seviyemde ve ruh halimde ne gibi değişiklikler olacağını bilmiyorum. Beraber keşfedeceğiz. Bugünlük kısaca “şekersiz”in ne olduğunu açalım:
Beyaz şeker, bal, kuru meyve, agave, meyve şekeri, şurup ve meyve suları. Şekersiz 40 günümüzden bunları çıkarıyoruz. (Neden? Ona da geleceğiz) Abartmamak kaydıyla taze meyve yiyebiliriz.
Glüten başlı başına bir hikaye. Ne olduğu ve bağırsaklarımıza ne yaptığını anlatacağım önümüzdeki günlerde. Şimdilik bilmemiz gereken nelerde gluten var:
Beyaz un, arpa, buğday, çavdar, yulaf.
Nelerde yok? Sebze, meyve, et, tavuk, balık, pirinç, saf mısır unu, yağlar, karabuğday (saf) ve kinoa.
Hadi bir deneyelim mi?
Yorumlarınızı merakla bekliyorum! 

Türkçe Yazılar, Yoga içinde yayınlandı | Tagged , , , , , | 11 Yorum

Mektup

Dün gece seni özledim.

Gökyüzüne baktım. Tanımadığım yıldız kümeleri. Tabii burası güney yarım küre. Normal. Telefona sarıldım. Bir kaç kişiye haber verdim. Burada başka yıldızlar var. Gökyüzü alıştığımız gibi değil. Aldırmadılar. 

Son yıllarda Night Sky diye bir uygulama çıktı. Senin zamanına yetişseydi bayılırdın kesin. Elimizden düşürmezdik. Telefonu gökyüzüne tutuyorsun, ekranın karşısına düşen gezegenlerin ismini, hangi yıldız kümesine baktığını söylüyor. Eskiden telefonumda bu uygulama vardı. Bir ara silmişim demek ki. Bulamadım. Sen de yanımda değildin. Kimse gökyüzündeki yeni yıldızlara benimle sevinmedi. Sonra hava bulutlandı. Ben eve döndüm.

İçimde bir boşluk. Ama yıldız kümeleri gibi değil. Bu bildik bir boşluk. Tanıdık bir mağara. Kapısına koca bir taş dayadığım bir mağara. Giriş taşını sadece özlem duygusu yerinde oynatabiliyor. Onu da pek hissetmemem zaten bilirsin. Yeni bir yere vardığımda eskisinin varlığını unutan hafızasız bir balık gibi yaşıyorum ne zamandır. Ne zamandır? Eskiden böyle değildi. Uzak memleketlerden İstanbul’a kartpostallar yollardım. Hediye getirirdim dönüşlerimde. Şimdi ise yeni bir ülkede günlük rutinime kavuşur kavuşmaz ardımda bıraktığım insanlar sanki hiç yaşamamışlar gibi geliyor. Ben onları hayal etmiştim. Ya da yeni bitirdiğim bir kitabın arka kapağının kapanmasıyla hayatımda çıkıvermişler. Öyle bir hal. Apati mi diyorlar? Pek kimseyi özlemiyorum artık. Şehri de, yemeklerini de, alışkanlıklarımı da. Derin sularda yüzen bir balığım ben yalnızken. Tek başınalığımı bile günler sonra fark ediyorum.

Ama sonra işte bir an geliyor… Başımı kaldırıyorum. Şehrin ışıksız bir mahallesinde yıldızlar pırıl pırıl ve yepyeni. Telefona sarılıp da bu haberi verebileceğim sen yoksun. Oysa arayıverirdim olsaydın (kalsaydın). Bilgisayarı açar, hemen sokaklarında yürüdüğüm o ışıksız mahalleyi bulurdun  ve oranın yıldız haritasını açardın karşına. Bak Defnoş, başını kaldır şimdi sağda Centaurus yarı at, yarı insan görüyor musun? Onun yanında Carina, ortasında Canupa, o da aslında bir süpernova. Uyduruyor musun, sahi mi söylüyorsun bilemezdim ki hiç. Uydurmakta üstüne yoktu. Yüzüne hep kuşkuyla bakardım. Çünkü benim görevim eğer ki uyduruyorsan bunu açığa çıkarıp, senden daha akıllı olduğumu ispatlamaktı. Akılsız insan değersizdi de. Alay konusuydu. Sevilmezdi. Eğer yanılır da o günkü oyununa kanarsam, ellerini yüzümde, fazla süzgün bulduğun gözlerimde gezdirip ah benim aptal kızım diye severdin beni. Severdin de sahiden. Benim içimde tsunami dalgası gibi yükselen paniğin hiç farkına varmadan… (O yüzden herhalde bir ömür bütün erkeklerin yüzüne beni kandırıyorlar mı kuşkusuyla baktım.)

Bir an geliyor içimde birikmiş bütün özlemler kabarıp yükseliyor. Bir anı, bir gece, bir kişi tetikleyiveriyor o duyguyu. Mağaranın giriş taşı yerinden oynuyor.  Arkasından? Arkasından boşluk çıkıyor. Karanlık koca bir boşluk. Tıpkı? Tıpkı ne zamanki gibi? Tarih öncesi bir zaman gibi. Orası öyle tanıdık ki! İçeride hiç bir şey değişmemiş. En çok da buna şaşırıyorum. Çoktan şifa buldu sandığım boşluğum yıllar boyunca meğer ölü taklidi yapıyormuş. Ben içimdeki uçurumların, mağaraların çoktan güvenle, tatminle, sevgiyle sağlamca doldurulduğunu zannederken o boşluk tüm keskinliğiyle varlığını korumuş. Şimdi soluğumu, iç organlarımı, elimi, ayağım, düşüncelerimi kesiyor. Mağaranın içinde paramparçayım. Bir diğerinin hayranlığına muhtacım. O kendine yeter tek başınalık hali değil bu artık. Bu bambaşka… Bu işte gerçek yalnızlık. Kimse dolduramaz biliyorum. Yine de günün birinde birinin dolduracağına inanıyorum. Hayalini kuruyorum.

IMG_1993Ama bütün büyük kitaplar seni işaret ediyor. Sen gidince yerine boşluk açılmış, ben içine düşmüşüm, onu doğal ortamım o zannederek büyümüşüm. Alıştığım sulardan asla çıkmamak için de doğal ortamımı sürdürecek durumlar yaratmıştım.

Oysa seninle yüzleşseymişim o boşluğu belki de doldurabilirmişim.

Yüzleşmek? Bir milleti yüz yıllık tarihiyle yüzleştirmek üzere kitaplar yazıyorum ben. Ama seninle? Zor geldi. Kavga etmek daha kolaydı. En çok kavga ederek kaçtık meselelerimizden zaten. Baş başa çıktığımız bütün seyahatlerde. Sen çok yavaştın. Ben sabırsız. Ben uyanır uyanmaz yola düşmeye can atıyordum. Yemek, içmek, tuvalet, bunların hepsi sonra da halledilirdi. Hele önce bir yola çıkılsındı. Sen ağırdın. Benden çok uyuyordun ve jimnastiğini, kahvaltını, tuvaletini, temizliğini tamamlayana kadar saat öğleni buluyordu. Beni bul bir yerde o zaman, deyip çantamı sırtladığımda da  alınıyordun. (Küsmek aile mirası silahımızdı, her sahnede de patladı.) Seni sevdiğimi ancak seni bekleyerek ispat edebilirdim. Sen tuvalette otururken ben hep bir not yazıp kaçtım oysa ki. Sonra da gümbür gümbür kavga ettik, ıvır için zıvır için. Esas kaygımızı asla dile getirmeden…

Şimdi hikayelerimde kızları babalarına kavuşturmaya çalışıyorum. Kendi boşluklarının sorumluluğunu üstlenecek cesur kadın kahramanlar yaratıyorum. En çok kadınları yazıyorum. Etrafım da kadınlarla dolu. Erkeklerden hâlâ uzağım. Tedirginim onların yanında. Özellikle beni sevenlerin. Hayran olan var, bana ihtiyaç duyan, beni arzulayan da var. Onların yanında daha rahatım. Ama sevgiyi içime almayı hâlâ beceremiyorum. Sevgi böyle kalın bir kabuğu kırıp da bana yetişir mi? Erişir mi? Bilmiyorum.

Babalarının peşine düşen cesur kadınların  romanını yazıyorum. Yaşasaydın (kalsaydın) senin peşine düşmezdim ben. Öyle takılır giderdik. Işıksız sokaklarda yan yana yürüyüp yıldızlardan, kedilerden, antika bisikletlerden, ağaçların cinsinden konuşup, Avrupa başkentlerinin üç yıldızlı otel odalarında kavga ederek. Ama işte roman yazmanın öyle iyi bir tarafı var. Gidemeyeceğin yerlere gidiyorsun. Asla yaşayamayacağın hayatları yaşıyorsun. Yaşıyorsun. Yazarken yaşıyorsun. Yazmayınca zaman yavanlaşıyor. Şimdi sen olsan kalk o bilgisayarın başından, çık şu uzak kıtanın havasını ciğerlerine çek, sokaklarında dolaş, derdin. Ben ise şehir kütüphanelerinde bir ekrana kilitliyorum kendimi. Böyle geziyorum dünyayı. Böyle yaşıyorum hayatı.

Ama hayır, günahını almayayım. Sen beni anlarsın. Senin için de yazmadığın hayat yavan bir şeymiş. Çok sonra keşfettim. Geride bıraktığın her şeyi didik didik ederken… Önüne geçilmez bir merakla. Başka türlü ölseydin, duygulanmak için eşyalarına şöyle bir bakar, bir kaç gözyaşı döker ve sonra hepsini atardım ama kendini vurmayı seçtiğine göre bilmediğim bir sırrın olmalıydı. (Ne tuhaf şimdi fark ettim: İntihar eden annesinin sırrını araştıran bir adamın hikayesini de yazıyorum. Hayat nasıl hiç çaktırmadan yazıya sızıveriyor.)

Senin çekmecelerini açtım ve dedemden kalma küflü sandığı. (İçinde hâlâ bir vesikalık fotoğrafı duruyordu, aldım.) Kitap aralarına baktım, başkalarına yazdığım kırgın, küskün, yenik e-maillerini okudum. Bana yazdıklarını da okudum. Uykusuz gecelerimin biriydi. Yalnızdım. Yine uzak bir ülkede hocamın yanında eğitimdeydim. Kurslar sırasında olur böyle. Gece iner, benim gözüme uyku girmez. Enerji patlaması mı dersin, yoksa açlıktan mı bilmiyorum. Malum bu kurslarda pek az şey yiyoruz. Geceleri hep açım. Dönüşümde beni havaalanından alacak olsan kakıdı çıkmış yahu yine diye söylenirdin. Hiç dayanamazdın zayıflamama, yorulmama, saçımdaki beyazlara… Yaşlanmama.

İşte o e-maillerin birinde söylüyordun, artık sadece kitabını yazmak istediğini. Şirketin işleriyle uğraşmak istemediğini. Belki o yüzden anlarsın, Avusturalya’ya kadar gelip de öğleden sonralarımı şehir kütüphanesinde bir ekran karşısında geçirmemi.

Avusturalya’yı görmeyi de pek arzu etmişsin. Haberim yoktu. Yeni öğrendim. Dilediğin gibi cenazeni usulünce yaktırabilseydik küllerinden bir avuç getirir, yüksekçe bir tepeden okyanusa serperdim. Sonra yıldızlar çıkardı. Bilmediğim, tanımadığım kümeler, bulutlar, süpernovalar…

Ama olmadı.

Ben de babasının küllerini denize saçan cesur bir kadının öyküsü ile avunuyorum.

 

 

Anı, Öykü-Edebiyat-Yazarlık, Türkçe Yazılar, Yaşama Dair, Yoga içinde yayınlandı | Tagged , , , , , | 5 Yorum

Sesimi Duyan Var mı?

Ben bir yoga hocasıyım. İşim yoganın eğlence için, rahatlama, güzelleşmek, gençleşmek, canlanmak için pazarlandığı, sirk cambazlığına dönüştüğü bir dünyada bir avuç insana yogayı ciddiye almayı öğretmek.

Ama bu yazı bir yoga yazısı değil. Yoga zaten üzerinde fazla yazılması, çizilmesi gereken bir öğreti değil. Öğrencinin yüreğine hocası tarafında aktarılan bir uyanış bilgisi.

O kadar.

Bu satırları yazdığım günlerde hocamın rehberliğinde bir eğitimden geçiyorum. Yılda iki defa tekrarladığım bu eğitimlerde evimden, eşimden, işimden, günlük hayatın rutininden uzağa bir adım atmam gerekiyor. On günlüğüne yeni bir şehirde, yeni bir evde, yeni bir hayata başlıyorum. Eğitimlerimizin dünya coğrafyası üzerindeki yeri durmadan değiştiği için her seferinde yeni bir diyar karşılıyor beni.

Şimdi de işte yeni bir diyardayım. Her mevsimi ilkbahar serinliğinde yaşayan bir diyar. Körfezden gelen okyanus kokulu rüzgârları evimin kokusunu getiriyor burnuma.

Evimin adresi yok, kokusu var.

Alışageldiğimiz rutinden uzak geçen bu süre içinde içimize dönmemiz bekleniyor bizden. Eğitimin önemli bir parçası bu. Yüzleşmemek için bin dereden su getirdiğimiz gölgelerimiz, günlük meşguliyetlerimiz aradan çekilince birer birer su yüzüne çıkıyor. Sabah ve akşam derslerinde o gölgelerin içinden geçiyoruz ışığa varmak için.

Hayat sakinleşip zihnimin arka sıralarında oturan düşünceler, duygular nihayet kendilerini ifade etme imkânına kavuştuklarında hep aynı şey oluyor: Dünyanın nasıl berbat bir yer olduğunu hatırlıyorum. İnsanların birbirlerinden ve bu âlemden kopuk halleri iliklerimi donduruyor.

Korkuyorum. Üşüyorum. Üzülüyorum. Bunalıyorum. Utanıyorum.

İnsan ötekinin kendinden olduğunu göremez iken,  hâkim güçler eliyle çizilmiş sınırlara, tarih adına uydurulmuş yalanlara, zenginler tarafından sınıflandırılmış katmanlara dayanarak birini diğerinden kayırırken, dünyanın hali bu iken benim benden özgürleşmem neye yarar?

Diye düşünüyorum.

Dünyanın akarsuları birer birer şirketlere satılmış, daha anaokulunda iken ismini öğrendiğimiz barajların ülkemiz için önemi kafamıza kakılmış, Devlet-Şirket ortaklığına karşı ayaklanan insanlar Londra’dan Şam’a, İstanbul’dan Şırnak’a, NewDelhi’den NewYork’a kadar her yerde ‘’vatan haini’’ olarak tutuklanırken ben ve öğrencilerim bağımdaşlıktan bağımsızlaşmışız neye yarar?

Diye düşünüyorum.

Dünya yüzündeki bir avuç insan son on yıl içinde olup bitene uyandı. Harekete geçenler avlandı. Avlanıyor. Uyanmayanların uykularının derinleşmesi için daha sıkı önlemler alındı. Korku spreyleri havaya bir güzel sıkıldı, ekonomik kriz ile korku havadan karaya geçti.

Herkes daha çok çalışmak zorunda artık. Çünkü az çalışanı işinden atarlar. Sizden daha çok çalışmaya hazır bir işsiz daima bulunur çünkü. Çok çalışmanız lazım. Yoksa aç kalırsınız. Sahiden mi? Tamam belki aç kalmazsınız da… Eh tabii başka ihtiyaçlarınız var… Çocuklarınız var. Ha, evet çocuklar… Onlardan yapın, üç tane olsun en az. Üç çocuklu orta sınıf ailelerin ihtiyaçları hiç bitmez. Biterse biz yenilerini yaratırız. Kredi kartınızın limitini arttırdık ki RAHAT RAHAT ALIŞVERİŞ edin.

Başka bir arzunuz?

Ha, evet, teröristlerden de temizleyeceğiz dünyayı. Az kaldı. Siz de bize yardımcı olun ama bu arada. İşbirliğiniz mühim. Beraber başarabiliriz.  Ayakkabılarınız şu kutuya, bilgisayarlarınızı çantadan dışarı alalım,  likitlerinizi de şöyle boşaltalım, yerine panik, nefret, vatan, millet dolduracağız.

Bu seslere kulağınızı tıkarsanız şu soruyu duyarsınız:

İhtiyaçlarıma gerçekten ne kadar ihtiyacım var mı?

Belki sizin yok ama tarihin en tıkırında işleyen döneminde Sistem’in sizin ihtiyaçlarınıza ihtiyacı var. Tüketmeyene para yok. Ona göre.

Tüketmeyene yardım da yok bu arada. Tüketme kapasitesi düşük toplulukların yaşam değeri de düşük oluyor. Basit bir matematik hesabı yapılıyor. Kurtarmalık değerleri var mı? Yoksa şansa bak, dünya başlarına yıkılmışken kalsınlar orada. İşler tıkırında. Medya’cım sen bizi meşru kıl insanların gözünde. Temel zaten hazır, insanı insana düşürdük biz. Sen bir haber geç yeter. Diziden önceye denk getir yalnız. Komşunun tatlı kızıyla babacan yüzlü sohbet etsinler. Kimin neyi hak ettiği konusu herkesin kafasında  iyice bir netleşsin.

Korkuyorum. Üşüyorum. Üzülüyorum. Bunalıyorum. Utanıyorum.

ÇOK KIZIYORUM!

Sadece Türkiye’nin hikâyesi değil bu anlattığım. Bütün dünyanın hikâyesi. Ve koştururken bir dersten diğerine, çamaşırdan bulaşığa, ana yemekten tatlıya unutuyorum ben bu hikâyeyi. Herkes gibi ben de uyurgezer yaşıyorum günümü. İhtiyaç sandığım şeyleri satın alıyorum. Bir reklamdan beynim yıkanmış, farkında bile değilim.

Bakar kör gezerek geçirdiğim her gün, her an dünyanın bu berbat haline katkı sağlıyor.

Hocamın rehberliğinde çalıştığım dönemlerde ise gözlerimi bakar-kör eden o gölgelerden arındırıp da dünyanın halini görür olduğumda neden yoga yaptığımı da hatırlıyorum.

Çünkü hocamın bireysel özgürlüğü bizim özgürlüğümüze dönüşüyor. Yanılsamalardan, kendini kandırmacadan, pis oyunlardan, ayrımcılıktan sıyrılmak bireysel özgürleşmeden önce olmuyor.

Benim özgürlüğüm suya atılan bir taşın etrafındaki halkalar gibi kendi öğrencilerime yayılıyor. Oradan onların öğrecilerine…
Hocamın su gibi hareketlerinde rüzgâr gibi esen o özgür cana bakarken neden yaşadığımı hatırlıyorum:

Uyanmak için.

Uyandırmak için.

Dünyanın hali böyle olsa bile değil,

Dünyanın hali böyle olduğu için yoga yapmalıyım.

Sesimi duyan var mı?

 

Türkçe Yazılar, Yoga içinde yayınlandı | Tagged , , , | 6 Yorum