Korona Günlerinde Aşk/ Atina Günlükleri 1/İkinci Tur

11 Mart 2020

Atina

Sevgili Okurlar,

Atina’ya, size ve günlüklere geri döndüm. Neredeyse iki haftadır yazmıyorum. Bu süre zarfında İstanbul’daydım. Biliyorsunuz. İstanbul’a her gidişimde yaptığım işlerin dışında bu sefer yeni bir kursa da başladım. Dr. Robert Svoboda’nın düzenlediği Gerçeğinizi Yaşamak ve Kısıtlamaları Yakıp Kül Etmek olarak tercüme edebileceğim, 5 haftalık bir online kurs. Dünyanın her yerinden kırk dört öğrencinin katıldığı bir sanga. (sanga: manevi  bilgi -ve onu aktaran bir hoca- etrafında buluşan cemaat) Dersler Cumartesi akşamları İstanbul saatiyle 23.30da başlıyor ve iki saat sürüyor. Ben yoga dersimden önce kendi yogamı da mutlaka yapmak istediğim için sabahları genelde 5 gibi uyanmak zorundayım. Uykumdan çalacağını bile bile ilk dersin sonuna kadar oturdum. Bilgi Dr. Svoboda’dan akıyor, akıyor, internetin nadilerinden (nadi: yogada kanal/nehir) bizlere varıyor, oradan yeni kollara ayrılıp yolunu yapıyordu. 3 saatlik uykumdan uyanıp da elli kişilik Temeller sınıfımın karşısına geçtiğimde tam böyle hissettim. Dersimi çalışmama, öğrencilerim için hazırlanmama gerek yoktu. Ben sadece kendi yogamı yapmalı, yüce güçlere önümdeki engelleri kaldırması ve ulu bilgiye vasıta olarak beni seçmesi için dua etmeliydim. Gerisi geliyordu. Geldi. Bilginin etrafında benim sangam birbirine kenetlendi.

Bu kurs beş hafta sürecek ve bu beş hafta boyunca sadece Dr. Svoboda’nın derslerini dinlemekle kalmıyoruz. Ödevlerimiz var. Bağımlısı olduğumuz (onun deyimiyle bizi ele geçiren) bir maddeden bir hafta uzak kalmak (simit? kahve? domates? hâlâ seçemediğim için bu ödevimi henüz yapamadım. :), hocanın sorularını yanıtlamak, günlük yazmak, saatte bir durup, her ne yapıyorsak ara verip soluk alıp vermek gibi…. Ayrıca bir tavsiye: Bu beş haftayı, nerede olursanız olun inziva gibi yaşayın. Sağlıklı beslenin, iyi uyuyun, yoganızı aksatmayın, sizi zehirleyen iç ve dış unsurlardan uzaklaşın, Netflix’i askıya alın ve sosyal medya hesaplarınızı beş haftalığına kapatın. Nasıl da muazzam bir zamanlama! Şimdi, bu dönemde sosyal medya kapatılır mı demeyin. Tam da şimdi kapatılır. Peki ama korona? Peki ama sınıra sıkışan mülteciler? Savaş? Ateşkes? Yas? Van’daki deprem? İnanın hepsinden haberiniz oluyor. Bir adım atacağınız varsa atıyorsunuz. Hem de daha sakin, daha merkezde bir  yerden atıyorsunuz o adımı. Sosyal medya çorbasına herkes her düşüncesini ve her duygusunu -çok afedersiniz- kusuyor. Kustukça da rahatlıyor ve bu rahatlamayı bir şey yapmış olmanın rahatlamasıyla karıştırıp günlük hayata devam ediyor. Sosyal medyaya post girmek, yorum yazmak, birilerini linç, diğerlerini yüzbin kere layk etmekle insan bir şey yapmış olmuyor. Aksine Kali Yuga’nın (yogada içinde bulunduğumuz kafa karışıklığı ve felaketler çağı) karmaşasına hizmet ediyor. Yalnızlığı da gidermiyor. Yüzlerce insan layk etse de ekranın diğer yanında tek başınayız. Bu gerçek değişmiyor.

Bizim hocamızın bir sözü vardır: Ne gerekiyorsa yapınız. Ne eksik, ne fazla. Tastamam gerektiği kadar.

Korona günlerinde bu söz sık sık aklıma geliyor. Saatlerce korona virüsü hakkında yazılanları okumak ve muhtelif spekülasyonu yaymak yapılması gereken şey değil. Yapılması gereken: sık sık elleri yıkamak, öpüşmemek, sarılmamak, asansör düğmelerine dokunmamak, yüzümüze, burnumuza, gözümüze (7+2 deliğimize) elimizi değdirmemek, yemeğimizi pişirmek, suyumuzu kaynatmak, hastalıktan şüphe ediyorsak evimizden çıkmamak. Ne eksik, ne fazla. Bunların dışındaki eylemlerimiz global bir pandemic olarak yayılan paniğe katkı sağlayacaktır.

Şunu unutmayın:

Dikkatinizi neye verirseniz o büyür, güçlenir. Dikkatinizi virüse değil, bağışıklık sisteminize verin. Prana (can) ve Manas (zihin) aynı nehirde yüzen iki balık gibidir. Biri nereye gidersen öteki de onu izler. Canınızı sağlığa yöneltin.

Yine bizim hocanın sözlerinden:

Yoga ruhu ruh olmayan her şeyden ayırmaktır.

Korona günleri bu ayrımı yapmayı kolaylaştırır. Ruh nedir? Sankya’da Puruşa. Kalıcı olan. Ölümsüz olan. Evrensel ilkeyi içinde barındıran. Şahitlik eden. Ruh olmayan nedir? Prakriti. Değişen, evrilen, doğan ve ölen. Nefes, vücut, dünya, güneş sistemi, samayolu, para, evler, arabalar, şan, şöhret, başarı, yenilgi, korku, kaygı, sevinç ve tüm duygular, düşünceler, parlak fikirler, not so parlak fikirler, tutku, arzu, haz… Ruhu ruhtan ayırmak, kalıcıyı geçiciden, sevgiyi kuşkudan, güveni kaygıdan ayırmak, ayıklamak demektir. Yogada bahsedilen hakikat budur. Dikkatiniz hangisini büyütüyor? Ruhu mu geçici olanı mı?

Ben elimdeki kalıcı olan şeylere bakmayı seçiyorum. Ruhun tekamülüne de inanıyorum. Bu hayat burada bitecekse bir yerde, bir zamanda bir yenisi başlayacaktır. Kalıcı olanla bir sonraki turda buluşuruz elbet.

tayland kasim 2005 007Benim hayatımda neredeyse kırk senedir değişmeyen, ruhumu her daim besleyen biri var. Bugün de onun doğumgünü. Ruh kardeşim, ikiz kardeşim, yeğenimin annesi, en yakın dostum Yasemin. Hayatımdaki her şey bitse de, gitse de, sahip olduklarımın tamamını ve hatta ortak anılarımızın barındığı hafızamı bile yitirsem yanımda duracağını bildiğim bir insan. Mühim olan dostluktur. Gün dostlukları ve iyiliği hatırlama günüdür. Dikkati iyiye yönelttiğimizde iyilik büyür. Kavga değil. Yasemin benim için iyiliktir. Beraber yaptığımız pek çok şeyden hayat için anlamlı parçalar doğmuştur. Tayland’daki evimi terk etme vakti geldiğinde Yasemin’i çağırmıştım. Tek başına altında kalkamayacağım yüktü. Beraber evi topladık, kutuladık, kapattık. Bir sonraki adımı atmam doğrusuydu ama korku, kuşku, ayıp olacak, kalpler kırılacak gibi kaygılardan tek başıma çıkamıyordum. Serinkanlı Yasemin elimden tuttu, Tayland’dan beraber çıktık. Bu fotoğraf da o zamanda çekilmiş. İkizimin doğumgününü kutlamak için buraya ekliyorum. İyi ki doğdun canım benim.

Son olarak: Atina günlüklerinin on yedincisinin altına bırakılmış bir okur yorumuna yanıt vermek isterim ki bu yorum epeydir aklımı yoruyordu. (Demek ki sahiden içimde bir yere dokunmuş.) Okurum beni sorumluluklarımdan kaçmakla ve günümü güzel geçirmekten başka bir düşünceyle iştigal etmemekle suçluyordu. Sorumluluklarımdan kaçtığımı neye dayanarak söylemiş olduğunu bilmiyorum. Burada her sabah yüzde 90 bedensel engelli bir kocanın günlük bakımı  için neler yaptığımı tek tek saymamayayım. Bilenler biliyor. Şuna takılıyorum. Bir erkek yazar, romanını, kitabını, öyküsünü, bloğunu yazmak için engelli karısını evde, yardımcıya bırakıp çıksa ve bir kafede yazılarını yazsa zannetmiyorum ki kimse onu sorumluluklarından kaçmakla suçlamaz. Hele ki o erkek yazar sabahtan öğlene kadar engelli eşini tuvalete taşısa, yıkasa, giydirse, kahvaltısını hazırlasa, akşam taksiye bindirip gezmeye götürse, gece kucaklayıp yatağa taşısa hiç kimse ona öğleden sonrasını yazarak geçiriyor ve bunu başarabilmek için de evet sırtına yüklenmesi muhtemel işleri geri çeviriyor ya da başkalarına dağıtıyor diye hiç ama hiç sorumluluklarından kaçıyor diye suçlamaz, aksine alkışlar. Sayın kadın okurum bu yorumu yazarken ayrımcılık yaptığının farkında değildir, muhakkak. Buradan hatırlatmak isterim.

Gününü güzel geçirmeye çalışma meselesine gelince… Hayat günlerden oluşur. Hayatı güzel geçirmeye çalışmak, sadece keyif peşinde koşmak değildir. Benim için hayatı güzelleştiren şey dostluk ve yoga kadar edebiyattır. Hayatımı bu güzelliklere yer açacak şekilde düzenlemek bence benim insanlığa borcumdur. Bu bakımdan evet, haklısınız, günümü güzel geçirmekten başka bir şey düşünmüyorum. Güzel bir gün anlamlı edimlerle dolu bir gündür. İnsanlığın ihtiyacı olan da anlamlı edimlerle işlenmiş zamandır.

Sonunda ise yazılarımda bıkkınlık sezdiğini eklemiş. Buna bir şey diyemeyeceğim. Bazen gerçekten bıkıyorum.

Sizden değil, kendimi anlatma çabasından.

Günlükler devam edecek. Hatta kalın. Bugünlük bu kadar.

Hava nefis ve sokaklar, metrolar bomboş. Prakriti tüm cazibesiyle dansını sürdürüyor, biz de ömrümüzü yettikçe ona eşlik edeceğiz. Daha ne edelim?

 

 

 

Mart 2020 Etkinlikleri

İstanbul’dan herkese merhaba!

Ben sağ salim Dersaadet’e vardım ve yoga öğrencilerim ve ailemle buluştum. Mart ayına girmemize bir kaç saat kala size İstanbul’da kalacağım bir hafta boyunca nerelerde buluşabileceğimizi yazayım:

UNADJUSTEDNONRAW_thumb_41b93 Mart Salı Kış Masalları

Piyano dinletisi eşliğinde biricik romanım Emanet Zaman’ı okuyorum. Şömine, çay, kış, şarap, usta piyanist Fatma Ş. Pınarbaşı’nın Emanet Zaman’ın bölümlerine uygun olarak seçtiği nefis ezgiler… Bu etkinliğe zaten kaydolduğuysanız bu Salıyı unutmayın.

Emanet Zaman’ı okuduysanız ve bu salı gelmek dileğindeyseniz bana yazınız. (sumandefne@gmail.com)

Salı, 19:00 Kurtuluş Son Durak

 

5 Mart Perşembe 19.00

İstanbul Edebiyat Evi Kıraathane’de Sohbet

IMG_4828

Dostum, ilk editörüm ve yeni kitabımın genel yayın yönetmeni Çağlayan Erendağ ile yeni kitabım İnsanlık Hali’ni konuşuyoruz. Yoga, evlilik, ilişkiler, kadınlık, seyahat, yazarlık toplum ve daha nice konuları ele alacağız. Yerimiz kısıtlı. Mutlaka rezervasyon yaptırın.

30Ocak2020--DefneSuman--4

5 Mart 202

Perşembe, 19:00

İstanbul Edebiyat Evi, Beyoğlu

 

 

 

 

 

8 Mart Dünya Kadınlar Günü Etkinliği

Biricik kitap satış sitemiz Kitap Koala  Nişantaşı’da kitapçı dükkanı açtı. Dünya Emekçi Kadınları gününde biz de yazar dostum Kiraz Akın ile bu şirin kitapçıda sizlerle buluşacağız. Konumuz kadın roman kahramanları veya kahraman roman kadınları… Melike, Edith, Nur, Panayota, Sümbül, Safinaz, Selin… Bu güzel günü kutlamaya tüm cinsiyetleri bekliyoruz.

8 Mart Pazar, saat 12:00 Teşvikiye,

Kitap Koala ®| Kitaplarla Gelen Mutluluk, Şakayık Sokak, Nişantaş

DEFNE_SUMAN_insta
Kahraman Roman Kadınları

 

AYRICA….

Ayrıca izinlerinizi ve programınızı şimdiden ayarlayınız diye yazıyorum!

3 Nisan Cuma Kahvaltı Sofrası Kitap Gezisi, Büyükada.

Kayıt ve bilgi için bana yazınız. sumandefne@gmail.com

UNADJUSTEDNONRAW_thumb_3aad

 

 

 

 

 

 

Atina Günlükleri 17 -Son

Portland’dan gelecek bir arkadaşım Türkiye seyahatini iptal ettiğini yazmış. Haksız mı? Ben de şimdi Atina havalimanından papatya çayına peksimet batırırken sosyal medyayı son bir defa tarıyorum. (Sosyal) Medyası kapatılmış bir ülkeye gitmenin klostrofobik bir hissi var. Uçak inecek ve duvarlar yükselecek. Dışarıda olup bitenlerle bağımız kopacak. Gerçi hangi haber doğru ki diyebilirsiniz. Senin şimdi internet dediğin alan özgür bir alan mı? Hiç sanmıyorum. Ben bile kelimeleri seçe seçe tuşlara basıyorum şimdi. Oysa söyleyecek ne çok sözüm var. (ve onları burada söylemeyecek kadar aklım)

Atina Eleftherios Venizelos Havalimanı. Bomboş. Korona Günlerinde Aşk diye bir öykü yazacağım!  Maskeler gelişmiş, cins cins maske var etrafımda. Bazıları 1. Dünya savaşından kalma gaz maskelerini andırıyor.  Yunanistan’da ilk korona virüsü vakasını İtalya’dan ihraç etmiş. Patra’da hastanede yatan kadının durumu iyiymiş. Zaten bağışıklığınız güçlüyse bu virüs öldürmüyor. Bir de sıcak suda yaşayamıyormuş. Siz de benim gibi sadece sıcak su için. Ben Hindistan’dan beri 36 derecenin altında sıvıyı mideme indirmedim.

Yolculuklar beni hep heyecanlandırır. Strese girdiğim pek nadir olur. Günlük hayatın dertlerinden uzaklaşacağım gün havalimanlarına kuş gibi giderim. Yola çıkayım da bu kuş gibi hal hemen gelsin, beni bulsun diye sabırsızlanırım. Bu sabah da yolcuyum diye 6’da kalktım. (sorunsuzca ve hevesle) Kahvemi yaptım. Kedilerimi doyurdum, öptüm, okşadım. Hastabakıcı kızımız dün gece ilk defa bizim evde kaldı. O da uyandı. Bey’in kahvesini nasıl pişireceğini gösterdim (ama ona bu konuda bol şans diliyorum. Bey’in istediği kıvamda aeropress kahvesi yapmak kolay iş değil). Bey’i yatakta oturttuk, kahvesini sunduk. Havuç kaçtı. Mili’yi öptüm. Bey’i öptüm.  Bir troleybüs ve bir tren yolculuğundan sonra havalimanındayım. Herşey toplam birsaat sürdü. Tüm yol, check-in, pasaport, güvenlik dahil. Yolda sosyal medyada baktım. Ülkede fena, çok fena birşeyler olduğu belliydi. Birisi söylenecek söz yok yazmış kendi duvarına. Hiç katılmıyorum.

Yolun devamında Quichotte kitabımı okumayı sürdürdüm. Müziklerde Birsen Tezer ve Fikret Kızılok. Tren normalde tıklım tıklım olur sabah havalimanı yönünde. Bu defa o kadar boştu ki tüm yol boyunca oturdum. İnsanlar seyahatten korkuyor, haklı olarak. Harvard Üniversitesi’nden bir uzman demiş ki bu koronavirüsü dünya üzerindeki insan nüfusunun yarıdan fazlasını kırıp geçirebilirmiş. Bir yandan biricik yaşamım için korkuyorum ama bir yandan da bizim hayatımız dünyanın sonunun başlangıcına rastgeldi diye de biraz seviniyorum. O hep konuşulan kıyametin nasıl da bir anda kapımızın eşiğinde bitiverdiğini bizzat yaşıyoruz, yaşayacağız. Nihayetinde de herkes ölecek. Bu fikre ne kadar çabuk alışırsak o kadar rahat ve özgür yaşarım gibime geliyor. Ölümsüzlük yanılgısı insanevladını açgözlü ve kibirli yapıyor. Anlam arayışımız bu çerçevede sürmeli.

Bizim cephede, hastabakıcımız şimdi Bey’i kaldırmıştır, inşallah. Düşürmeden tekerlekli sandalyesine oturtmuştur. Kayınvalidem de birazdan bize geliyor. Artık onları düşünüp düşünüp dertlenmeyeceğim.

Zaten bizim kapıdan uçağa binecekleri çağırıyorlar.

Ben de müsadenizle Atina Günlüklerine burada son veriyorum. Bu yolda benimle yürüdüğünüz, her gün yazmama vesile ve esin kaynağı olduğunuz için çok teşekkür ederim.

İstanbul günlükleri gelecek mi?

Bunu bilmiyoruz. Yarın ola hayrola…

Şimdilik kali sas mera…

Defne.

IMG_1543
Korana Günlerinde Aşk

 

 

 

 

Boğaziçi Üniversitesi röportajı

İyi edebiyat okurunu bulur!

Kendi deyimiyle ‘’Hayatının en güzel 10 yılını’’ Boğaziçi’nde, orta kantinde, çimlerde, yüzme havuzunda ve öğrencisi olduğu Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde geçirdi. Lisans ve yüksek lisans eğitimini Boğaziçi’nde tamamladıktan hemen sonra dünyayı keşfetmek üzere yollara çıktı. UCLA’de doktora yapmak üzereyken yazar olmaya karar verdi… İlk romanı Saklambaç 2014’te, Emanet Zaman (Doğan Kitap) 2016’da ve Yaz Sıcağı (Doğan Kitap) 2017’de basıldı. Halen Atina ile İstanbul arasında yaşıyor; roman ve modern toplumda yaşayan insanın psikolojisini araştıran yazılarını yazmayı sürdürüyor. Aynı zamanda yoga eğitmeni olan Defne Suman ‘’Boğaziçi yıllarımı düşünmediğim bir günüm bile yok. Ruhumun bir parçasını orada bıraktım’’ diyor. Suman ile edebiyat, kitaplar, yoga ve Boğaziçi yıllarını konuştuk.

Kendinizden biraz bahsedebilir misiniz?

Defne Suman- İyi kitapların yazarı olarak tanınmak isterim. Benimkinden önce kitaplarımın ismi hatırlansın. İnsanların aklında hikâye kalsın, yazarın adı sanı değil. Aslında ben tanınmak değil, şahsen tanışmak isterim insanlarla. Tuhaf belki ama şahsen tanışmadığım insanlar tarafından tanınmak beni kaygılandırıyor. Her neyse…

İsmim Defne. Hayatımın on yılını Boğaziçi Üniversitesi’nin sosyoloji bölümünde, çimlerinde, orta kantinde, aşağıdaki yüzme havuzunda geçirdim. Bu on yılın son üçünde bölümde araştırma görevlisi olarak çalışıyordum. Öğle tatillerinde Rumelihisarı’ndaki büfeden bol soslu sosisli sandviç alıp Ali Baba’nın kahvesinde büyük su bardağında gelen çayımla içtim, tek başıma denize bakıp roman okudum. (öğle tatilimizi uzundu) Hayatımın en güzel on yılıydı. Bugünkü kimliğimin hamuru o yıllarda tanıştığım insanlar, okuduğum kitaplar ve o zamanlarda yaşadıklarımla yoğruldu. Yogayı geleneğine uygun bir biçimde öğretmeyi amaçlayan bir okulun öğrencisi ve öğretmeniyim. Roman yazıyorum. Atina’da yaşıyorum. Türkiye’de sadık bir öğrenci ve okur kitlem var. Sık sık onlarla bir araya gelmek üzere İstanbul’a, İzmir’e seyahat ediyorum.

Bir konsere gittim hayatım değişti!

Yaşadığınız hayatı siz mi seçtiniz yoksa her şey bir şekilde bu noktaya mı geldi?

Filmi geriye sarıp baktığımda benim seçimimin sandığım kararların hasbelkader hayatıma girmiş insanların, kitapların, sanatçıların sayesinde verildiğini görüyorum. Meselâ, 1988 yılında bir yaz akşamı Açık Hava Tiyatrosu’nda Joan Baez’i dinlememiş olsaydım, toplumsal olaylara merak duyar mıydım, dünyadaki adaletsizliğe ve şiddete karşı hassasiyetim gelişir miydi? Bunun devamı olarak sosyoloji okumaya karar verir miydim? Muhtemelen evet. On dört yaşındaki bir çocuğun Joan Baez’den o denli etkilenmesi ve bir gece içinde sosyoloji okumaya karar vermesi için zaten belli bir kıvama gelmiş olması gerekir. Kim getirmiştir o çocuğu kıvama? Kendisi değil. Çokça ailesi, biraz okulu ve arkadaşları. Böyle bakınca başıma gelmiş iyi ya da kötü hiç bir şeyden kendimi pek sorumlu tutamıyorum doğrusu. Bir konsere gittim ve hayatım değişti. O güne kadar oyuncu olmak istiyordum. O günden sonra “topluma faydası dokunacak bir iş” yapmak istediğime karar verdim. Boğaziçi Üniversitesi sosyoloji bölümünü gözüme kestirdim. Sonraki üç yıl boyunca canla başla bu bölüme girmek için çalıştım. Buradan bakınca ise aklıma koyduğum her şey için gözümü kararttığımı söyleyebilirim. Belki de şöyle demeliyiz: Hayallerime kavuşmak için çok çalıştım ama hayallerimin ne olacağına hayat karar verdi.

Dedeniz Prof. Macit Gökberk veya ailenizdeki başka insanların böyle bir hayat seçmenizde/sahip olmanızda etkisi oldu mu?

Beni ben yapan unsurların büyük çoğunluğunu ailemden aldığıma eminim. Çocukluğumda dedem Macit Gökberk ve nenem Zahide Gökberk ile bolca vakit geçirdim. Büyükada’da bir evimiz var. Dedeme de babasından kalmış. Annem ile teyzem de orada büyümüşler. Ben ve kuzinim de yaz tatillerimizi o evde dedemiz ve nenemizle beraber geçirirdik. Dedemin çalışma masası ile bizim oyun odamız aynı yerdeydi. Biz kuzinim Esin’le bir köşede evcilik oynarken dedem aynı odanın diğer köşesinde yazardı. Şimdi düşünüyorum da, ne tatlıymış. O zamanlar biz dedemi fark etmezdik bile. Bütün gün köşesinde, okuyan yazan bir dede. Sabahları odasında jimnastik yapar, kadınlar uyanmadan kahvaltıyı hazırlar, gün batımında bir kadeh viski içer, yanında fıstık yer. Tüm bu özellikler, günlük adetler ruhuma nüfus etmiş. Büyüdükçe anladım. Uzun bir yaz gününü masa başında okuyarak, yazarak geçirmek sıradan bir şeydi benim için. O yüzden belki de tek başıma ders çalışmak benim için asla bir sorun olmadı. Aileden gördüğüm buydu. Annem de profesördü. O da akşamları geç saatlere kadar daktilo başında otururdu. Teyzem de öyle. Nenem çeviri yapardı. Uzun mektuplar yazardı. Herkesin masa başında çalıştığı bir evde büyümek beni yazıya ve yalnızlığa yatkın kıldı. Ancak şunu da eklemeden edemeyeceğim: Dedemden çok nenem Zahide Gökberk bana esin vermiştir. Nenem gerçek bir edebiyat aşığıydı. Lisedeki o çok sıkıcı divan edebiyatı şiirleriyle dolu kitabı kucaklayıp onun yanına gittiğimde bana şiirleri öyle güzel açıklardı ki birden tüm Fuzuli’ler, aruz veznine saklanmış bülbüller, güller canlanırdı. Nenem edebiyat okumak istemiş ama dedeme aşık olunca kaydını felsefe bölümüne yaptırmış. İyi okur, iyi yazardı. Evdeki romanlar çoğunlukla onundu. Sanırım onun yarım kalan hayalini şimdi ben tamamlıyorum.

Boğaziçi yıllarınız, sosyoloji bölümü, kulüpler vesaire… geriye dönüp baktığınızda aklınıza neler geliyor?

Boğaziçi yıllarımı düşünmediğim bir günüm bile yok. Ruhumun bir parçasını orada bıraktım. Bunu olumsuz anlamda söylemiyorum. Nostalji bile değil. Bir elçi gibi bıraktım o parçayı orada. Bana o zamandan hatırlatmalar yapıyor. Çocukken de büyüklüğüme mektuplar yazardım. Sakın bir zamanlar anaokulunda çektiğin acıları unutma, gibi notlar düşerdim geleceğe. Boğaziçi yıllarından bugüne ise tam tersi mektuplar geliyor. O yılların tazeliğini, heyecanını, çimenlerin bahardaki kokusunu, kafamız bize anlattıkları bir konu sayesinde açılıp nihayet ufkumuz genişlediğinde hocalarımızın gözlerinde çakan ışığı, Orta Kantin’den alınan patatesli börek ile çayın tadını sakın unutma diyor orada bıraktığım elçi. Hiç unutmadım. Boğaziçili olmak belki de böyle bir şeydir. İnsanın ruhunun bir parçasının hâlâ TB’deki bir derslikte ya da çimenlerde oturuyor oluşu. Sabahları Cihangir’den Bebek’e bisikletle gelirdim. 19 Mayıs sonrası ise bisikleti aşağıya kilitleyip havuzda yarım saat yüzerdim. Sonra yürüyerek bölüme çıkardım. Sosyoloji bölümünde üç sene asistanlık yaptım. Toplamda on yılımı üniversitede geçirim. Büyükada’daki ev bir esin kaynağımsa, Boğaziçi Üniversitesi diğeridir.

Sosyoloji eğitiminin yaptığınız işlere etkisi oldu mu? Yazarlık deneyimi içinde bunu nasıl aktarabilirsiniz?

Boğaziçi Üniversitesi’nin sosyoloji bölümünde öğrendiğim her şey (çok sıkıldığım istatistik dersi bile) hayatımın her anında benimle birlikte oldu, oluyor. Hocalarımız bize sıradan teori öğretmediler. Hocalarımız bize etrafa bakıp da görünmeyeni görmeyi öğrettiler. Görüneni herkes yazıyordu. Peki ya perde arkasında neler oluyordu? Aleni olanı hemen kabul etmek yerine fonda işleyen dinamiği gösterdiler bize. Duygusal tepkilerimizin ve aileden gelen şartlanmaların ötesinde toplumu organik bir varlık olarak kavramanın yolunu öğrettiler. Kabul görmüş değerleri sorgulama ve gerektiği yerde alt üst etme pratiğini de Boğaziçi’nde edindim. O kadar kıymetli bilgilerdi ki bunlar sadece yazarken değil tüm ilişkilerimde kullandığım ömürlük bir hazineyle mezun oldum ben okuldan. Romanlarımın hepsinde sosyolojinin izlerini bulabilirsiniz. Hatta ilk romanım Saklambaç’ı yüksek lisans tezimden esinlenerek yazmıştım. Diğer romanlar da ben öyle niyet etmesem bile döner dolaşır, bir takım tabulara, konuşulmayan tarihi ve toplumsal konulara dokunur.

UCLA doktora bursunu reddetti, yazarlığı seçti

Yogaya nasıl başladınız? Hayatınızda yoga olmasaydı nasıl olurdu diye düşünüyor musunuz hiç?

Yogaya Tayland’da başladım. Boğaziçi Üniversite’sinde yüksek lisansımı tamamladıktan sonra dünyayı gezmeye karar verdim. Şimdi bunu böyle söyleyince çantamı sırtladım ve neşeyle yola çıktım gibi geliyor kulağa. Aslında sancılı bir dönemdi. Ailemin akademik kariyer geleneğini ve UCLA’den gelen sekiz senelik tam burslu doktora kabulünü elimin tersiyle itmemi gerektiren bir karardı. İttim de. Akademik kariyer yapmak istemiyordum. Hocalarım ve ailem çok üzüldü. Sırf onları üzmemek için Kaliforniya’ya gidip doktora yapmayı bile düşündüm. Derken bir sabah Boğaziçili dostum rahmetli Dicle Koğacıoğlu’yla konuşuyorduk. Daha doğrusu ben kararsızlık içinde sızlanıyordum, o kahve içiyordu. Doktoraya mı gitsem, burada mı kalsam? Birden konu romanlardan açıldı. Arundhati Roy’un Küçük Şeylerin Tanrısı o aralar yeni yayımlanmıştı. Biz tüm sosyoloji öğrencileri ağzımızın suları akarak ve “işte bu!” nidalarıyla romanı okumuş, gözyaşları içinde bitirmiştik. Dicle’ye dedim ki, “bizim senelerce uğraşarak, didinerek yazdığımız doktora tezlerimizde söyleyebileceğimiz her şeyi ve çok daha fazlasını kadın romanında yazmış işte.” Dicle yerde bağdaş kurmuştu. Elinde kahve kupasını tutuyordu. Başını kaldırdı ve bana baktı sonra da dünyanın en basit gerçeğini yüzüme vurdu: “Roman yazabileceğine inanıyorsan, elbette doktoraya filan gitme. Hemen otur romanını yaz.”

O gün doktora bursunu reddettiğimi aileme açıkladım. Ne yapacaksın peki, dediler. Öfkeyle, acıyla, hayal kırıklığıyla. Bilmiyordum. Amacım yoktu. Param da. Gönüllü öğretmenlik yapabileceğim işler buldum. Bali’de, Laos’da, Tayland’da. Yogaya da Tayland’ın kuzeyindeki küçük bir kasabada başladım. Başladığım anda da doğru yolda olduğumu hissettim. Müthiş şanslıydım. Çok sıkı iki hocanın eline düşmüştüm. Onlar üç sene boyunca beni tepeden tırnağa terbiye ettiler. Sadık bir çırak oldum ben de onlara. Gitme vakti gelince de saldılar beni. İlk hocalarımı bıraktım ama yogayı bırakmadım. Ha, soruyorsunuz yoga olmasaydı hayat nasıl olurdu? Kesinlikle daha sıkıcı olurdu.

Yazarken hayatın içinden mi yoksa kurmaca mı yazmayı tercih edersiniz? Neden?

Kurmacayı tercih ediyorum ama kurmaca hayatın içinden geliyor zaten. Kurmacayı daha özgür buluyorum. Kulağa çelişkili gibi de gelse insanın içten yazması bir karakter aracılığıyla daha kolay oluyor. Gerçi ben yıllar içinde ve yoga sayesinde karanlığı ve gölgeleriyle ruhumu okura aktarmayı öğrendim (diye umuyorum) ama bazı şeyler var onları sadece karakterler aracılığıyla anlatabiliyorum. İşte kurmacanın özgürlüğü orada. Öte yandan bir dünya kurmak, çocukluğumuzdaki oyun kurmalar gibi çok zevkli bir şey. Emanet Zaman’ı yazdığım üç yıl boyunca 1900’lü yılların başındaki İzmir’de yaşadım. Karış karış şehri, hayatı, insanları ve hatta konuştukları dili bile öğrendim. Kurduğunuz dünyaya bir dalıp da yazmaya başladığınızda duyduğunuz haz hiç bir şeye benzemiyor.

Toplumsal olaylar yazarlığınızı etkiliyor mu? Etkiliyorsa nasıl?

Şöyle oluyor: Aklımı bir harita gibi düşünüyorum. Haritanın bir kıtası -büyükçe bir kıtası- ülkemde olup bitenle meşgul. O kıtada durduğum zaman kötülüğün vardığı son noktaya dehşet içinde bakıyorum. Ağlıyorum. Ne yapabilirim diye düşünüyorum. Yazıyorum. Başka yazarların yazılarını paylaşıyorum. Benim gibi düşünen insanların yanına sığınıyorum. Sonra akıl haritamın başka bir kıtasına yolum düşüyor. Oradan dünyaya bakıyorum ve tarihe. Kötülüğün tarihi içinde şimdinin sıradanlığını görüyorum. Uzayın sonsuzluğunda bizim gezegenin önemsizliğini hatırlıyorum. Küçük Şeylerin Tanrısına sığınıyorum: Dostluğa, doğaya, eşime, kedilerime, Leonard Cohen şarkılarına ve edebiyata. Ve yine yazıyorum. Bu kıtalar arasındaki yolculuğum gün içinde sürüp gidiyor. İyi ki de sürüp gidiyor. Tek bir kıtaya takılıp kalırsa insan delirebilir.

Türkiye’de roman yazarlığı ve özellikle kadın yazarlar için neler söyleyebilirsiniz?

Benim biraz eski moda bir düşüncem var: Bir eser iyi ise okurunu bulur. Bunu yetiştirdiğim yoga öğrencilerime de söylüyorum. Hoca iyiyse öğrenci onu bulur. Bir defa duyurmak yeter. Öte yandan romanlar açısından (yoga dersleri de böyle ya) öyle bir tanıtım bombardımanı var ki kitabınızı yayınevine teslim edip de bir yenisini yazmak üzere odanıza çekilemiyorsunuz. Edebiyatçıların fildişi kulelerinde yaşadığı zamanlar sona erdi. Okur ile gerek sosyal medyada, gerekse imza günlerinde, seminerlerde, fuarlarda buluşmak, tanışmak gerekiyor. Bunda bir sorun yok. Benim şahsen okurlarla buluşmak çok hoşuma gidiyor. Kurduğunuz dünyada gezmiş, karakterlerinize bağlanmış, onların kaçınılmaz kaderlerine kahrolmuş insanlarla aranızda olağanüstü güzel bir bağ kuruluyor. Ve hâlâ iyi eser okurunu bulur diye düşünmeye de devam ediyorum. Benim sorumum eserin yazarına indirgenmesi ki bu kadın yazarlarda daha da belli oluyor. Genç kadın yazarlardan sosyal medyada güzel yüzlerini göstermeleri bekleniyor. Ne kadar hoşsanız, o kadar çok takipçiniz oluyor. Kitaplarınız o kadar çok okunuyor. Önce yazar tanınıyor, sonra sıra kitaba geliyor. Elbette diyebilirsiniz ki iyi edebiyat ile çok okunma aynı şey değil ki. Bu noktada ben eski moda inanışıma dönüyorum: İyi edebiyat okurunu her halükarda bulur.

Hâlâ “biraz daha büyümeyi” bekliyorum

 Gelecekle ilgili ne gibi planlarınız var? Yoga ve yazarlık deneyimlerinizi nereye götürmek istiyorsunuz?

Yaşım kırk dört. Ben büyüdüğümün ayrımına daha yeni yeni varıyorum! Hâlâ birçok şey için “biraz daha büyümeyi” bekliyorum. Bir ev almak mesela bana inanılmaz bir şey gibi geliyor. Ancak yetişkinler yapar öyle şeyleri. Eşimle beraber işlettiğimiz bir okulum olsun istiyorum. Büyükada’da ya da bir Yunan adasında olabilir. Az biraz bakımsız bahçesinde meyve ağaçları ve yabani otlar olan. O okulda yoga ve yaratıcı yazarlık dersleri verelim. İsteyen gelsin romanını yazmak üzere bir odasına kapansın. İsteyen bahçesini, isteyen mutfağını işletsin. Yetiştirdiğim öğrencilerim yogayı su katılmamış yöntemiyle ciddi ve sebatkâr başka öğrencilere aktarsınlar. Benim de orada kendime ait bir odam olsun ve romanlarımı yazayım. Sabahları aşağı inip yoga öğrencilerimle buluşayım. Uzun sıcak öğleden sonralarında serin köşelere çekilip okuyalım, yazalım. Böyle bir hayalim var. Ama dediğim gibi bunun için biraz daha büyümeyi bekliyorum. Şimdilik kurulu düzende yürümeye devam.

 

Söyleşi: Serdar Yetkin, Özgür Duygu Durgun/Kurumsal İletişim Ofisi

Atina Günlükleri 16

Son günler bunlar. Yarın sabah 9:20 uçağıyla İstanbul’a uçuyorum. Ondan sonra başlıyor, koşturmaca. İlk dersim yarın 16:00’da.

Bu sabah ortalık sakindi. Yeni hasta bakıcımız yine ümitsiz manevralarıyla bizi üzdü ama sonra dün bana yazdığınız mesajlardan aldığım güç ile kendimi avuttum. Şunun şurası dokuz gün yokum. Ailecek bizim Bey’in elinden, kolundan, bacağından tutar bir şekilde yatırır, kaldırır, yıkar, giydirir, beslerler yani. Yalnız değiliz ya! Yardım istemek pek mühim bir erdem.

Sabah Bey’i yıkadık. Sonra giyindi. Kahvaltıda ne zamandır istediğim bir şey yedim: Peksimet. Evet glutensiz değil ama arpadan yapılma ve çok doyurucu. Girit kahvaltısı: Bir parça peksimet, beş zeytin, beş çeri domates, zeytinyağ, kekik, tuz, baharatlı çay. Neden istiyorum bunu? Az ve doyurucu diye. Kahvaltıda çok ekmek, çok domates, çok zeytin, tahin, bal, reçel, roka, maydanoz, avokado vs vs yiyecek olursam öğlene hiç acıkmıyorum. Oysa sindirim ateşi agninin kuvvetli yandığı saatler 11:00 ila 14:00 arası. İnsan besleyici öğünü o sırada yemeli. Sabah 8 ya da 9 gibi yenen kahvaltı keşiş kahvaltısı olmalı. Nitekim ben de günüme bu keşiş kahvaltısıyla başladığımdan öğlene kurt gibi acıkmıştım. Pilav pişirdim, yanına mercimek yemeği, dünden bezelye vardı. Roka domates salatası yaptım. Biraz da horta. (Pişmiş ege otları) Bey bunların yanında öğlen bir de tost yedi. (Ona yılbaşı hediyesi tost makinesi aldım.) Akşam yemek yemediğimiz için böyle zengin bir menümüz var. Akşam çok içimiz kazınırsa az birşey çorba içiyoruz. Sebze çorbası- Kabak, havuç, patates. Çabucak pişer.Limon maydanoz ekle. İşlem tamam.

Size bu satırları kuaförden yazıyorum. Aslında hiç niyetim yoktu ama saç diplerimdeki beyazlara tahammülüm kalmadı. Tuhaf bir şekilde hayatımda bir saatlik bir boşluk açıldığı sırada aynaya bakıyordum. Sonra bisiklete atlayıp Exarcheia’daki Arvavut kuaförüme geldim. İstanbul’da dip boya vakti olmaz belki.

Dün gece yatarken Bey’den rica ettim. Ne olursa olsun beni sabah 6:00da kaldır diye. Zavallı adam. Ben benim kadar uyku düşkünü bir insan tanımıyorum. Top patlasa uyanmıyorum. İki alarm çalıyor başımda. Yine uyanmıyorum. Oysa güneş doğuşundan 96 dakika önce uyanmalı yogi. Bir bardak sıcak su içmeli ve yogasına koyulmalı. Ben ilk önce sıcak kahvemi içiyorum. Kahvemi içerken bir gati (24 dakika) boyunca roman okuyorum. (Şu aralar Salman Rushdie bildiğiniz gibi) Eğer bu bir gatilik kahve/roman süresini başta geçirmezsen yoga boyuna o anı hayal etmekten bir hal oluyorum. Seneler önce bu savaşı bıraktım. Kahve ve roman mı istiyorsun? Al, dedim, al ve beni yogam sırasında rahatsız etme. Yine ilk 24 dakika bu bağımlısı olduğum iki keyifle geçti. Sonra yogaya başladım. Sakin kafayla. Hasta bakıcımız 8:30da kapıyı çaldığında bitmişti yoga, kapanışını da usulünce yaptığım için mutlu mesut güne başladım.

Kahvaltı bitince Little TRee and Books’a gittim bisikletle. Eylül Konuklarını yazmaya. Giderken sesli kitaptan Anna Karenina’ya başladım. Bir kez daha. On iki yaşımdan beri defalarca Anna Karenina’ya başladım. Farklı diller, farklı çeviriler, farklı baskılar… Bir defa bile bitiremedim. En son denememde (beş altı sene önce) son çeyreğe gelmiştim. İlk çeyreği ise ezbere biliyorum diyebilirim. İşte yine, bisiklet selesinde  Levin’i, Stiva’yı, Kitty’yi , Anna’yı dinlerken eski dostlarla buluşmuş gibi oldum. Nasıl güzel yazmış üstat! Kulağında yankılanınca insan daha da iyi anlıyor. İnsanlık hallerinin tümü… Film gibi.

Little Tree’den Thisio’ya indim. Atina yolcuları bu yürüyüşü mutlaka yapın. Akropolis’de, Parthenon Tapınağı’nın eteklerinde, yayalar için bir yol var. Caddenin adını unuttum. Tarih kadar eski bir yol. Çamların içinde antik şehir. Canlı müzik. Kuşlar hep birden havalanıyor ve çamlara zeytin ağaçları karışıyor. Onların arasında antik sütunlar, tiyatro ve en tepede şehrin koruyucusu mavi gözlü güzel tanrıça Athena’ya adanmış Parhenon Tapınağı. İnsan kendini bir film karesi içinde hissediyor. Üstelik şehrin içindesiniz. Ben evimden sadece yirmi dakika uzaktayım mesela o anda. Videoya çekip size de göstermek istedim. Işık, renk, ses… Nefis bir andı. Anlatılmaz yaşanır. İyisi mi siz gelip sabah saatlerinde o yoldan aşağı yürüyün.

Eve döndüm. Yukarıda bahsi geçen yemekleri yaptım. Yedik. Sonra yine uyumuşum. Uykuyla aramız iyidir, söylemiştim değil mi? Biraz daha iş yaptım. Öğrenci kayıtları, Agniyogana biletleri, Tiyatro Medresesi, hocalarımın kursu için erkenci ödemenin son günleri, yazışmalar, İstanbul etkinlikleri ve kursları için son hatırlatmalar.

Saçlarım da ben size yazarken boyandı, fönlendi. Ben galiba İstanbul için hazırım. Bakalım İstanbul bana hazır mı?!

Yarın havalimanından son günlüğü yazarım. Hoşçakalın şimdilik

Defne.

IMG_1525
İstanbul’a hazırım. İki elim kanda da olsa sizi aksatmadığımın kanıtıdır!

 

Atina Günlükleri 15

Bugün stres diz boyu. Günlerden Çarşamba. Cuma sabahı İstanbul’daki yoga derslerimi vermek ve kitap etkinliklerimi yürütmek için İstanbul’a geliyorum. Hasta bakıcımız Bey’i tekerlekli sandalyesiden (hâlâ) kaldıramıyor. Demin küçük tuvaleti için denedik. Bir değil, iki değil, üç defa denedik. I-ıh! Olmuyor. Belki yanında ikinci bir insan olursa başarır ama ikisini kendi başlarına evde bırakmama imkan yok. Bu cümleyi yazdım ve sonra sildim ve sonra tekrar yazdım çünkü cümleye bakar mısınız: Evde bırakmamama imkan yok. Gizli özne: Ben. Gizli nesne: onlar. Yüklem: bırakamamak. Bu yüklem benim sırtıma yüklediğim bir şey. İstanbul’a giderken onları bırakıyorum gibi hissediyorum. Yani Atina’da kalmak, Bey’i tuvalete transfer etmek benim görevim ve ben görevimi yerine getirmiyorum. Benim işlevlerimi yerine getirecek birini bulmadan ben o yeri boşaltamam. Kendimi klonlamam  gerek ki gidebileyim.

Oysa gittiğim yer – yoga hocalığımı ve yazarlığını icra ettiğim yer- esas görevim. Haydi, esas demeyelim. En önemli görevim. Yıllar önce Hindistan’da kaldığım aşramın yüz yaşındaki gurusu ve sonra da bizim hocamız Sundernath bana demişlerdi ki senin bu hayattaki işin ülkendeki insanlara yoga öğretmek. Bunu farklı zamanlarda söylemişlerdi ama her iki zamanda da benim Türkiye’ye dönmeye hiç niyetim yoktu. Hindistan’daki Guruji bu öğüdü kulağıma fısıldadığında Tayland’a döneceğimden emindim. Oradaki ilk hocalarım Panço ve Beatrix’in yanında yin yoga dersleri verecektim. Yoga Evi’ne ortak olacaktım. Muhtemelen geçen haftaki günlerin birinde bahsettiğim, Nong Khai’de yabancıların yaşadığı o sokağa bir gün ben de yerleşecektim ve hatta oradaki yabancılardan birisi ile evlenecektim. (damat adayını gözüme kestirmiştim bile ama o ümitsiz vaziyette bir Tai kadına aşıktı. ) İkinci defa bu öğüdü şimdiki hocam Sundernath’dan duyduğumda da Portland’a yerleşmiştim ve oradan ayrılmayı hiç mi hiç düşünmüyordum. Shadow Yoga hocası olarak Portland’da kök salacaktım. Yeni birini gözüme kestirmiş, ümitsiz ilişkisini bitirmesini bekliyordum. Türkiye bitti diyordum kendi kendime. Ben artık Portland’lıyım. Bisiklet, kahveler, hoş insanlar, organik yemekler, ormanlık alanlar ve masal gibi bir ev. İnsan daha ne ister?

(Aşk meraklıları için bir parantez: Nong Khai’den Portland’a gittiğimde, Tayland’daki geleceğim için gözüme kestirdiğim İngiliz damat adayının aklı başına geldi ve beni Portland’daki evimde ziyarete geldi. Yalanım yok, bu kişiyle Portland sokaklarıdan romantik iki hafta geçirdik ve hatta ben onunla Tayland’a dönüp o eski hayali yeniden ateşlemeyi bile düşündüm.  Ama sonra o tırstı. Bu kadar ciddi bir şeye başlamaya hazır değilmiş filan falan. Hayal hiç ateşlenemeden söndü ve ben Portland’da gözüme kestirdiğim damat adayının ümitsiz ilişkisini bekleme pozisyonuma geri döndüm. Tayland’a dönen İngiliz hâlâ oralarda dolanıyormuş duyduğum kadarıyla. Bana bir iki pişmanlık mektubu yazdıktan sonra sesi kesildi. )

Uzattım. (çünkü stres altındayım) Şunu diyorum: Bir değil iki Guru tarafından bana verilmiş bir mesaj mevcut: Ülkenin insanlarına yoga öğret. Ben de bunu Gurular söyledi diye yapmıyorum. Gerçekten de kendimi en mutlu, en yuvamda, en tatminkar hissettiğim zamanlar Türkçe ders verdiğim zamanlar. Guruların bana doğruyu söylediklerini biliyorum. O yüzden esas işlevim yoga hocalığı diyorum. Sırtıma yüklediğim bu yüklem: onları bırakamamak meselesinde yanılıyorum. Onları bırakabilirim. Ancak onları bırakırsam zaten onlar bensiz bir çözüm üretebilirler. Ben orada durduğum sürece tabi ki bana yaslanacak hayat. Demek ki cümlelerimin öznesini, nesnesini, yüklemini değiştirip yeniden kurmalıyım.

Siz strese girdiğinizde ne yaparsınız? Hamur işi mi yersiniz? Sigara mı yakarsınız? Bir drink mi alırsınız? YouTube’a, instagrama mı gider eliniz? Veya çıkıp hızlı hızlı yürür müsünüz? Belki yoga yaparsınız. Ben strese girdiğimde mutlaka yalnız kalmak isterim. Huysuzlandığımda odasına kapanan bir çocuktum. Odamda tek başına, kitaplarla kendimi sakinleştirirdim. Bu hâlâ böyle. Sabahki çiş hadisesinden sonra (bu arada evde ustalar, temizlik, hasta bakıcı, kayınvalide, görümce ve açık balkon kapılarından dışarı fırlayacaklar diye krizler geçirdiğim kediler de var) ben gözlerim dolu dolu, Salman Rushdie’nin Quichotte’sini kolumun altına kıstırdığım gibi evden fırladım. Little Tree’ye gidecek vaktim yok. Bizim evden taksiyle 20 dakika sürüyor. Zaten yürümek istiyorum. On dakika yokuş yukarı yürüyüşle Ipokratus (Hipokrat) caddesindeki Kaldi Kahveye geldim. Badem sütlü kakaomu bu seferlik orta şekerli sipariş ettim. Yan masada oturan adam sarkmak istedi (ya da sadece sohbet etmek- fark etmez- ikisi için de açık değiliz) kulaklıklarımı takıp yüzümü ekrana çevirdim. Size yazıyorum. Salman yanımda sabırla beni bekliyor. Eylül Konukları da öyle. Bugün önceliği siz aldınız. Öğleden sonra Yunanca dersim var. (Pınar soruyor: Ne zaman bitecek bu Yunanca dersleri?) O zamana kadar bu kahvenin bu köşesinde oturup yazsam dünya tekrar tahammül edilecek bir yere dönüşecek, biliyorum.

Yarın görüşmek üzere,

Defne.

Bu yazıyı Nong Khai, Tayland günlerime itafen çok sevdiğim bir eski fotoğrafla noktalıyorum. Orada bıraktığım için aklımdan hiç çıkmayan bisikletim, selesinde sokakta gezen bir eskiciden aldığım kitaplık ve yukarıdaki yazıda hiç mi hiç bahsi geçmeyen İtalyan sevgilimle sokakta karşılaştığımız bir an. Kim, neden fotoğrafımızı çekmiş bilmiyorum. Akıllı telefon öncesi yıllar. Ekim 2003.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

 

 

 

 

 

Atina Günlükleri 14

Merhaba sevgili günlük okurları,

Bu bloğu Beste, Burcu, Bey ile Ananas kahvesinden yazıyorum. Bahar gibi bir gündü. Sabah evde işler bitince, çıkıp Little Tree kahvesine gittim. Orada bir kaç saat öykümü yazdım. Herkes kahvenin dışarıdaki, ağaçlar altındaki masalara yayılmış, ceketleri, hırkaları çıkarmış yayılmıştı. Beste ile Burcu geldiler bir süre sonra. Ben de onlarla dışarıda oturdum. Badem ağaçları çiçeklenmiş, kuşlar şakıyordu. Böyle günlerde insanın hiç eve gidesi gelmiyor. Hele ki Little Tree and Books gibi bir kahvede otururken. Öykü açıldı. Fatoş’un bir anısından aldığım ilhamla yazdığım başka bir öykü de Eylül Konukları’nın içine eridi.

Burcu  fotoğrafımızı çekerken Beste, benim öykü defterime göz atıyordu. Orada trende geçen öykünün başını okudu. Beğendi. Devam etmem için bana cesaret verdi. Ben o hikayeye başladığımı bile unutmuştum. Oysa daha bir ay bile olmadı o notları alalı. Şimdi Beste’nin cesaretlendirmesi ile Eylül Konukları bitince ona da bir el atarım.

WhatsApp Image 2020-02-25 at 12.34.47
Beste benim tren öykümü okurken Little Tree and Books

Eğer gönlünüzde yazmak varsa mutlaka yazdıklarınızı birilerine okutun. En kaba taslağını değilse bile okunacak kıvama geldiğinde (mükemmel son halinden çok uzak bir yerden söz ediyorum) birilerine okutun. Belki en iyisi yüksek sesle siz okuyun onlara. Biz yoga öğrencilerimle kurduğumuz küçük edebiyat yazarlığı grubumuzda tam da bunu yapıyoruz. Bir buçuk saat boyunca üzerinde çalıştığımız öykülerimizi yüksek sesle birbirimize okuyoruz. İnsan kendini çok ağır eleştiriyor ve sonra öykünüzün başka birilerinin hayalinde uyandığını görmek, başka yüreklere dokunduğunu hissetmek size cesaret veriyor. O kadar da kötü bir öykü değilsin sen ya, diyorsunuz. O gazla devam ediyorsunuz. Ben hiç bir romanıma beğenerek başlamadım. Hep istediğim yerden çok ama çok uzaktaydılar. Yazanki halime sorsanız asla istediğim edebi derinliğe erişmiyorladı. (Bende yüzeysellik fobisi var. ) Hep okuyan başka birileri beni yüreklendirdi. Bir öykünün yüzde ellisini yazar, diğer yüzde ellisini de okur yazarmış ya, o hesap işte.

İkinci yüzde elli okurun hayalinde yazılıyor. Bu yüzden de aynı öyküyü okuyan iki ya da üç kişi aynı öyküden başka şeyler hatırlıyor, aynı metin onlarda değişik izler bırakıyor.

Eve döndüm. Bey’e dedim ki hava çok güzel. Haydi gel dışarı çıkalım. Kızlarla erken akşam yemeği yiyelim. Psiri mahallesinde Zambano lokantasına gittik. Zambano çok cici bir fusion restoranı. Güzel yedik. Gülçin’i gözlerimiz aradı. Hatta hesap geldiğinde beşe böldük yanlışlıkla.

Kızlar yarın dönüyor. Şu anda size yazarken onlarla son bir kahve tatlı molası verdik. Bizim de günlüğümüz yavaştan sona eriyor. Yarın, öbür gün yazmamı istediğim bir şey var yorumlara bu konuları giriniz.

Beste ve Burcu Atina’dan ayrılırken buraya sizi de davet ediyorlar. Tüm hipster kahveleri, fusion mutfakları, uzak sahilleri, daracık sokakları gezdiler. Blogun parçarsı oldukları için de çok mutluymuşlar. Masanın karşısından el sallıyorlar. Kocaman bir kek var önlerinde bilmiyorum bitirecekler mi. Ben glutensiz pestil gibi bir şey yedim. Beyaz çay içtim.

Bey’in de size bir mesajı varmış. Şu anda oturduğumuz kahvede çalan müziklerle ilgili bir şey. Gençliğinden bildiği ve sevdiği parçaları duyduğunda (Enola Gay) içinde kimi hisler kımıldanıyormuş ama bunun parçanın kendisiyle mi yoksa o gençliğin hatırasıyla mı olduğunu bilemiyormuş. Acaba şimdiki gençler de mesela Enola Gay’i duyduklarında benzer hisler duyar mı? Mesela Bey, onun gençliğinden bir nesil önce yazılmış olan Leonard Cohen parçalarını duyduğunda hisleniyormuş. Bu Leonard’ın dehasına da bağlanabilirmiş.

Böyledir işte bizim bey…

Kızların süpermarkete gidip peynir, jambon filan alacaklarmış. O yüzden kesiyorum.

Yarın görüşmek üzere!

D.

Ananas
Veda kahvesi ve kekleri

Atina Günlükleri 13

Screenshot 2020-02-24 at 7.56.09 PM
Pazartesi Sendromu

Geldik mi 13. güne!

Atina’da bu defa on yedi gün kalıyorum. Cuma günü İstanbul’a yolculuk. Dokuz günlük hummalı bir yoga dersleri, kitap etkinlikleri başlayacak. Bey Atina’daki evde kedilerle beni bekleyecek. Yeni hasta bakıcımız maalesef pek ümit vaadetmiyor. Bu kadar erken konuşmamak lazım ama Bey’in tekerlekli sandalyeden yatağa, tuvalete, arabaya geçirilmesi sadece güç değil, aynı zamanda vücut mekaniğini anlamayı da gerektiriyor. Bu hanım kızımızın kuvveti yerinde sayılır ama tekniği henüz kapamadı. Onları yalnız bırakamam. Kayınvalidem de bizde kalacak muhtemelen. Beraber biri bir ayağı çeker, diğeri ellerini yerleştirir, en azında düşüp de başını küvete çarpacak endişesi duymadan gidebilirim.

Erkeklerimizin sorumluluğu nasıl da biz kadınların sırtına biniyor. Bu, nasıl, ne zaman oluyor? Bizim Bey MS hastası diye özel bir durumumuz olduğunu düşünmüyorum. Roller değişmiş olsa, tekerlekleli sandalyedeki ben ve evin ekmek parasını kazanan o olsa ben emimin ki o benim şimdi hissettiğim sorumluluğu -haydi doğrusunu açıkça Türkçe, mertçe söyleyelim- suçluluğu duymayacak. Güvendiği kimselere beni teslim ettikten sonra yoluna gidecek. Ben de bunu yapıyorum ama içimdeki ataerkil sistem parmağını sallıyor. Bu suçluluğu hissedeceğine, onu da yanına al İstanbul’a götür diyor -ki bunu defalarca yaptık. Oysa biz bu düzene geçerken, yani benim 9 gün İstanbul’da, 20 gün Atina’da kalacağım  bir hayat programı yaparken, İstanbul’da kocasız geçireceğim  dokuz günün benim ruh sağlığım açısından önemini de konuşmuştuk. O zamanlar bir terapistimiz vardı. Evlilik terapisti. Sanırım biraz da onun sayesinde bu kararları verebilmiştik. Terapist özgürlüğümü ve huzurumu benden çalan sistemik utancı ortaya çıkartıp, kenara ayırmayı öğretmişti bana. Ancak hayallerini yaşayan bir kadın mutlu bir yuva kurabilirdi. Bunu da bizim Bey’e terapist anlattı. Erkeklerin modern dünyada, bağımsız kadınlar karşısındaki çaresizliklerini özetleyen “peki ya ben?” sendromunu da terapistimizden duyduk. Kadının muharebesi özgürlüğünü kısıtlayan utanç ve suçluluk duygusu ile olacaksa,  erkeğinki de yetersizlik kaygısıyla gelen ve yine kadının özgürlüğünü kısıtlayan “peki ya ben?” sendromuyla olacak.  Kadın erkeğin peki  ya ben sorusuna yanıt aramayacak. O iş erkeğin. Erkek de kadının suçluluk duygusunu gidermeye uğraşmayacak. O iş de kadında.

Bunlara ben postmodern feminist mücadeleler adını veriyorum. Erkeğin kadın üzerinde hiç fark etmeden, hiç bilmeden ve hiç mi hiç istemeden kurduğu baskılar bunlar. Kadın da aynı baskıyı kendi içinde kuruyor. Seni eğlendirmek, gönlünü hoş tutmak, yalnızlığını gidermek benim değil, senin işin diyemiyor. Diyemiyoruz. Bey’in İstanbul’a geldiği ilk yıllarda ona şehri beğendirmek, sevdirmek için nasıl didindiğimi hatırlıyorum. Ben çocukluğumdan beri candan bir bağla bağlı olduğum şehri görüyordum. Son on, yirmi, yirmi beş yılda şehrin geçirdiği değişimi hafızam filtreliyordu. Şehirlerimize bakarken oradaki mazimizi görürüz. Benim İstanbul’umu ancak benimle beraber Bebek’te, Hisarüstünde, Büyükada’da, Kadıköy vapurunda, İstiklal Caddesinde, Cihangir’de büyüyenler görecektir. Bunu çok geç anladım ve şehrimi beğenmiyor diye Bey’e gücendim.  Üstelik beğenmiyor değildi, benimki gibi duygusal bir bağ kuramıyordu sadece.

Nereden geldik buralara?

IMG_1502
Hafta sonu eğlenceleri. Atina sokaklarında Bey’i tek sıra, sağdan say.

Pazartesi sendromu yaşıyorum ben aslında. Hafta sonu o kadar eğlendik ki, kızlar sağolsun, o kadar gezdik, dans ettik, güldük, yedik içtik ki bugün tam bir akşamdan kalmalık halinde geçti. Sabah erkenden Gülçin’i metro istasyonuna bıraktım. O metroyla havalimanına gitti. Eve dönünde bir gati Salman Rushdie’nin Quixote’sini okudum. Niyetim on yedi günlük günlüklerim biterken kitabı ve başladığım öykü Eylül Konukları’nı bitirmekti. Ama galiba hem benim öykü, hem de Salma abinin Kişot’u İstanbul sonrasına kalıyor. Belki İstanbul günlükleri de yazarım. Ne dersiniz? Alıştık birbirimize.

24 dakikalık Kişot ghatisinden sonra yogamı yaptım. Biliyorsunuz cumartesiyi yeni ay sandım diye yoga kaldı, pazar ise sahiden yeni aymış. İki gün ayrı kalınca benim her yanım tutulmuş. Burnum da tıkalı. Üşüdük tabii sokaklarda günlerce. Burada hava çok soğuktu hafta sonu. Yoga çok güzeldi. Bitince hiç kalkasım yoktu ama kapı çaldı. Saat dokuz olmuş. Hasta bakıcımız ve Bey’i kaldırma vakti, kahvaltı ve öğrencilere yazılacak emailler, Cuma başlayacak derslerin kayıtları, derken bir kaç saat uçtu geçti. Yunanca dersi, erken akşam yemeği derken Pazartesi hayatımda bir kaç saat daha yuttu. Yemekten sonra bir ağırlık çöktü. Dün gece sadece beş saat uyumuştum. Havuç’un yanına iki dakika kıvrılayım dedim. Havuç içini geçire geçire uyuyordu. Ondan bana bulaştı herhalde. Çalışma odamın iki kişilik kanepesinde karanlık, derin bir uyku kuyusuna düştüm. Kim bilir ne zaman gözlerimi açtığımda nerede ve neden uyandığımı bilmiyordum. (İstanbul’da mıyım? Hangi sınıfın dersini vereceğim şimdi? diye düşündüm.) Bizim Bey de salonda benimkine benzer bir uyku komasına girmiş. Mili Gülçin’in yatağında, geri gelir diye bekliyor. Bir saat uyumuşuz.

Zar zor kalktım. Bir çıkmam gerek. Evde kalırsam bu blog çıkmaz. Öyküye hiç bakılmaz. Yürümeliyim. Temiz hava. Akşam vakti. Kaldi Kafe’ye geldim. Mahallede sayılır. Loş bir ortam. Kakao sipariş ettim. Hamur işlerine şöyle bir baktım ama dünkü kahvaltıdan sorna kırk günlük hamur işi arası veriyorum. Yoksa artık mayurasana’da filan kollarım vücudumun ağırlığını taşımayacak. 40 gün hamursuz.

Atina’ya akşam çöktü. Sizin orada gece olmuştur.

Huzurlarınızdan ayrılıyorum. Biraz da öyküme bakayım.

Yarın görüşmek üzere,

Defne.

Mili Havuç Uyku
Uyku kuyusuna düşenler

 

 

 

 

Atina Günlükleri 12

Sevgili Günlük okurları,

Ayurveda doktoru Robert Svaboda’nın bir sözü vardır: Haftanın bir gününü ters rutine ayırınız. Her gün ne yapıyorsanız o gün aksini yapın. Her sabah yedide kalkıp yogaya duruyorsanız o gün saat ona kadar yatakta kalın. Kahve içiyorsanız yerine bitki çayı için gibi gibi. Ben rutinlerin insanı olarak bu anti rutin deneyine henüz girişemedim. Bir gün yogamı yapmamak bile moralimi bozarken, kahvesiz bir sabah nasıl olabilir… Ama ne demişler: Yeni bir şeyin doğması için eski bir şeyin ölmesi gerekir. Her ölüm beraberinde yas getirir. Hem yas tutmayayım, hem de hayatımda bir şeyler değişsin, dönüşsün, eskisinden daha mutlu, daha sağlıklı, huzurlu, tatminkar bir insan olayım olmuyor işte. Dönüşmekse arzumuz o zaman bir parçamızı öldürmemiz gerek. Ardından da yas tutulur. Yeni bir aşk bile eski düzenin ölümünü gerektirdiğinden hüzünlü bir tarafı vardır. Taze aşık neden bir türlü mutlu olamıyorum diye kendine eziyet etmemelidir.

Hayatta yeni ilişkilere yer açmak için bazen eskileri öldürmek gerekiyor. İşte bu bana çok zor geliyor. Eski dostlukların bazıları biz öldürmeden, zaten yaşları gereği ölüyorlar. Ben bunu bir türlü kabullenemiyorum. Artık çok seyrek görüştüğüm ama eskiden canım ciğerim olan bir dostla buluşmuşsam muhakkak o eski bağı yakalamak istiyorum. Yakalayamazsak -ki o bağ çoktan tarihe (toprağa) karışmış olduğu için yakalayamıyoruz- o eski dostun değiştiğine, bana soğuk davranadığına, veya muhtemelen bana bir sebepten kızgın olduğuna karar veriyorum. Bir türlü o eski bağın artık toprağa karıştığına, yeni bri şeylere başlayamayacaksak o dotlukla inat etmemek gerektiğine inanmıyorum. İlk gençliğimde de böyle muhafazakar bir tararfım vardı. Herks yeni bir şeye başlardı, ben o şeyin karşısında dururdum. Sonra bir başladım mı herkesten çok ben tutulurdum o yeni şeye.

Aynı insanla yeniden başlasak bile o eski bağı kuramayız. O öldü. Yenisini kurabiliriz. Bunu dostluklarda anlamak zor belki. Eski sevgililerle daha kolay. Diyelim ki yıllar önce beraberdiniz ve sonra ayrıldınız, araya evlilikler, çocuklar, yaşanmışlıklar, kayıplar girdi ve yıllar sonra yeniden karşılaştınız, aşk alevlendi. Yirmi sene önceki aşkı yeniden alevlemek yerine, yenisini yaşarsınız. Yeni kimliğinizle birbirinizi tanırsınız. Dostluklar da böyle olmalı, ayrı düşmüş dostların yolları yeniden buluşursa sıfırdan kurulmalı o bağ. Benim aklım hep eskilere gidiyor. Yeniden bağ kurabilmek için eskiye değil, yeniyi bakmak lazım oysa ki.

Bunlar nereden aklıma geldi? Bugün yine dostlarla geçti. Portland’dan Meg, İstanbul’dan Beste, Burcu ve Gülçin bize geldiler. Uzun uzun bir Türk kahvaltısı ettik. Bey ile Gülçin Amerikavari bir dokunuşla kahvaltı kokteyli de hazırladılar. Sabahın erken saatlerinden itibaren evde hummalı bir çalışma vardı. Son yıllar içinde uzun soluklu yoga öğrencilerim, diğer Shadow Yoga hocaları, yazarlık atölyesinden arkadaşlarım vaktimi en çok geçirdiğim insanlar oldular. Yasemin gibi, Evren gibi çok eski dostlarla düzenli görüşüyoruz, onlarla bağ durmadan yenileniyor ama eski Cihangir arkadaşlarım, ünviersite ve lise arkadaşlarım benden uzaklaştı. Aileler kuruldu. Yeni çevreler edinildi. Ben de onlardan uzaklaştım. Bir yanım onları çok özlüyor. Bir yanım özlediğimin gençliğim olduğunu kulağıma fısıldıyor. Bir yandan da onlar hep görüşüyorlar, bir tek ben uzaklaştım sanıyorum ve sonra tek tek konuşunca herkesin yeni sulara yelken açtığını da anlıyorum. Öte yandan çok eski dostlarla akrabalık ilişkisine benzer bir şey de kuruluyor. Evet görüşmüyoruz, evet beni gündelik dertlerimi yeni arkadaşlarım daha iyi biliyor belki ama eskilerin de zor zamanlarda orada olacağını biliyor insan. İçin için hissediyor.

Yeni bir şeyin doğması için bir şeylerin ölmesi gerek mottosunu zaman için de kullanıyorum. Eğer öykü yazmak için zaman istiyorsam, o zamanı kullandığım bir diğer şey (uyku, sosyallik, sosyal medya, email yazışmaları) ölmese bile uykuya yatırılmalı. Bir zaman dilimi sadece o öyküye adanmalı. Veya yoga için aynı şeyi söyleyebiliriz. Ve hatta dostluklar için de… Bir dosta ayrılan zamanda diğer şeyler uyumalı. Zamanı bu şekilde kompartmanlara ayırmanın çok faydasını görüyorum ben. Tatminkar yaşamlar için zamanın parmaklarımızın arasından akıp gittiği hissine karşı bir takım önlemler almamız gerekiyor. O yine akıp gidecek tabii ama aktığı yerde biriken kumdan kule bizi mutlu edecek…

İşte böyle şeyler…

Bu pazar akşamı İstanbullu misafirlerimizi Tai yemeği yemeğe Blue Bamboo’ya götürüyoruz. Müsadenizle kalkıyorum.

Yarın görüşmek üzere…

İyi haftalar!

Defne.