Korona Günlerinde Kader

IMG_1117
Kasım ayında gittiğim Vaidyagrama Ayurveda Merkezi’nden

Herkese merhaba!

Hayırlı dolunaylar. Ramazan’ın tırmanış kısmı bitti, bundan sonrası rüzgarda yokuş aşağı bırakmak gibi bisikleti. Gökteki ay, bu geceden sonra küçülmeye yüz tutacak. O küçülürken biz de bir soluk alacağız. Bu hafta sonuyla, önümüzdeki haftanın ilk günlerinde göklerdeki durum biraz gevşeyecek gibi. Haydi, insanlık sık dişini.

Diyorum ama sıkılıyorum mu ben? Dişimi sıkacak bir şeyim var mı, ondan da emin değilim. Öyle alıştım ki halime! Geçen pazartesi Yunanistan’da sıkıyönetim kalktı. Sokağa çıkma yasağı kalktı. Şehri terk etmediğimiz sürece mahallemizden çıkabiliriz. Taksiler tekrar çalışmaya başladı ve toplu taşıma araçları. Sokaklarda arabalar belirdi yeniden. Parklarımız açıldı. Biz yine de temkinliyiz. Akdeniz halkı malum, sokağa çıktı mı öbekleşmeden duramıyor. Koşanlar yanınızdan kıl payı geçiyor, geçerken hapşuruveriyor. Biz de Bey ile beraber, iki günde bir, sadece bir saatliğine akşamları yürüyüşe, parkımıza inmeye karar verdik. İki balkon arasında geçen 40 günden sonra yürüyebilecek miyim, tekerlekli sandalyeyi itebilecek miyim, bunları hep göreceğiz.

Dün akşam Vedik Astroloji haritama baktırdım. Vedik Astroloji, Hindistan’ın geleneksel astroloji sistemi. Batı astrolojisi gibi işliyor,  doğum anındaki gökcisimlerinden gelen enerjisini kişinin karakterine ve hayatına etkisine bakılıyor. Vedik astrolojiye, yoganın da kozmolojisini belirleyen Veda’lar kaynaklık ediyor. Vedik kozmolojiye göre ruh aydınlanana kadar hayata tekrar tekrar gelir ve her bir yaşamdaki davranışları, tutumları bir sonraki hayatın karmasını belirler. Karmayı kader gibi düşünebiliriz. İlişkilerde örülür. Bu hayatta sorunlu veya dostane, ilişkiye girdiğimiz herkes ile önceki seferlerden kapanmamış bir hesabımız vardır  ve her bir yeni hayat hesapları kapatmak için bize sunulmuş imkandır. Bu kozmolojiye göre ruha karma yüküne uygun bir ana bana verilir.  (Ben, doğrusu “ruh aileyi seçer” hikayesini geleneksel metinlerin hiç birinde okumadım- ailemizi seçtiğimizi düşünmeyi seviyoruz, biliyorum ama Vedalar karmasına göre her bir ruha bir aile verildiğini söyler. Ruh’un pek bir seçim gücü yoktur, en azından önemli meselelerde.) Ruh’un görevi (dharması) ona verilen ilişkiler ağı içinde yeni karma üretmeden, eskileri yakmaktır. Her bir hayatı ne kadar az karmayla tamamlarsak, bir diğerine o kadar hafif ve rahat koşullar altında geliriz.

Bu da demek oluyor ki, bu kozmolojiye göre etrafımızdaki herkesle önceki hayatlardan tanışıyoruz. Kırık biten dostluklar, nefret ve hasetle ayrılan sevgililer, yüzünü şeytan görsün denen eski kocalar hepsi ve hepsi öncesinde de vardı, sonrasında da olacak. Karma yakmanın yolu bağışlamak ve kabul etmek. “Her şeyi, herkesi olduğu gibi kabul etmek” klişesi buradan geliyor. Bizim başımıza gelenleri de, etrafımızdaki insanların bize ve kendilerine davranışlarını da kabullenmek, dövünüp, öfke, nefret, ıstırap üretmeden serinkanlılıkla yolumuza çıkan taşların arasından yürümek. Kimi karmalar maalesef çok ağır. Bu ne demek, önceki hayatlarda fenalıklar mı yapmış kişi? Kİmisi öyle iddia ediyor. Ben emin değilim. Ağır karmalar (Bizim Bey’in hastalığı mesela) kişinin aydınlanması için ekspres yol olarak sunulmuş da olabilir. Öyle bir karmadır ki, değişmek zorundasındır. O değişim de seni Dharma’na taşır.

Vedik Astroloji, ne gibi yüklerle bu hayata geldiğine bakar. Karma ve dharma. Bu hayata ne getirdin ve buraya  ne yapmaya geldin? Bu hayata ne yapmaya geldiysek, illa ki onu yapacağız diye bir şart yok. Tatminsizliğimiz  de büyük ölçüde dharmamızdan uzak işlerle meşgul olmamızdan kaynaklanıyor. Böyle durumlarda bilen birinin harita okuması yolumuza ışık tutuyor.

Benim haritamda da daha en baştan çok seyahat edeceğim, yabancı ülkelerde yaşayacağım ve bir yabancı ile evleneceğim belliymiş. Annemle babam doğduğumda bu haritayı okutsalardı, tüm bunları bileceklerdi.  Önceki hayatlarımda hocalarıma sadık kalmışım ve iyi bir müritmişim. Çocukluğumdan beri hocalarıma aşkla bağlanmama şaşmamalı! Ve hoca aşkıyla derslerime çalışmama. Bir yanım (ketu) dünyevi hayattan elini eteğini çekmek isterken, diğer yanım hayatı milimetrik bir biçimde düzenlemek ve hep o düzenin içinde yaşamak istiyormuş (satürn). Çok mantıklı. Size de bir görünüp bir kaybolmam işte bu Ketu-Satürn birlikteliğinden. Dharmam insanlara maneviyata dair rehberlik etmekmiş. Bu açıdan yogaya ilk şavasanada sevdalanmam ve yuvamı bulmuş gibi hissettmem çok normalmiş. Hindistan’daki aşramın gurusu ile ustam Sundernath’ın ayrı ayrı zamanlarda söyledikleri gibi görevim kendi ülkemin insanlarına yoga öğretmekmiş. Bunu da bizzat tecrübe ediyorum. Başka ülkelerde defalarca yoga dersi vermeyi denedim. Ufacık bir topluluktan öteye sesim yetişmedi. Türkiye’de ise çabasızca buluştuk daima öğrencilerimle. Manyetik alan gibi birbirimize çekildik.

Karma meselesine gelince, benim için iş daima tanınma meselesinde düğümleniyor. Tanınma tutkum ayağıma prangaymış. Doğru. Başıma ne geldiyse dikkat çekmeye çalıştığımda geldi. Tanınma (recognition) tutkumdan vazgeçtiğim gün yollar açılacakmış. Üzerinde çalışacağım alan surrender- teslimiyet. Kendi doğrumu kabul ettirmeye çalışmaktan, benim performansımı etrafımdaki insanlardan beklemekten, sonra üzülüp kahrolmaktan, hocamın gözünde değerli miyim, kitaplarım ödül alacak mı, ingilizcede de basılacak mı, Orhan Pamuk tarafından okunacak mı diye düşünüp, dertlenmeyi bıraktığım gün o karma yanıp kül olacakmış. Astrolog Paula dedi ki, unutma sen sadece bir araçsın. Bilginin akacağı bir araç. Aradan çekillirsen bilgi senden akacak. Yeter ki kendini dahil etme. Pay çıkarma. Kahrolma. Sadece orada dur.

Hani bir yazı yazmıştım ya, Bir Pabuç Gibi diye, tastamam orada düşündüğüm şeyler aslında. Düşünmesi kolay tabii. Eyleme geçiniz. Karma eylem demek.

Bu harita okuması bana bir ışık oldu. Neden buradayız, hangi engelleri kaldırırsak parlarız, bunları hatırladık. Bizim Bey ile de ilgili bir şey söyledi Astrolog Paula, o da şu: Siz önceki hayatınızda anlaşmışsınız. Sen ona bakma sözünü vermişsin. Ve şimdi o sözünü tutuyorsun.

Kİm bilir bana ne büyük bir iyilik etti bizim Bey! Şimdi düşünüyoruz, acaba ne yaptı?

Şaka bir yana, bu yorum beni birden çok rahatlattı. Arada sırada beni yoklayan, ben neden evlendim, bir kadın neden evlenir, şimdi bekar olsam neler neler yapar, potansiyelimi nasıl da gerçekleştirirdim (o ne demekse artık!) gibi sorular bu bilginin içine çözündü, gitti birden. Sanki ona verdiğim sözü hatırladım. Öyle bir “tabi ya”, anıydı! Hayatın kontrolünün elimizde olmadığını hatırlamamanın özgürleştirici bir tarafı var.

Yani şunu diyorum sevgili okular, hayatımıza giren herkesin bu hayatta bir rolü var. Belaların, hastalıkların, kötülüklerin de. Yoga kozmolojisinde, içine doğup doğup öldüğümüz ve adına yaşam dediğimiz bu döngünün defalarda tekrarlanacağı söylenir. Bir tiyatro oyunudur yaşam. Ölünce kulise geçer, oyun arkadaşlarımızı rollerinden sıyrılmış halleriyle görürüz, sonra Yönetmen yeni bir oyun sergilemek üzere perdeyi açar ve biz aynı oyun arkadaşlarımızla yeni rollerimize soyunuruz. Oyunun sonuna kadar da gerçek zannederiz tiyatroyu. Sonra perde kapanır ve tekrar kulise…

fullsizeoutput_46c0
Bu yazının altına bu fotoğraftan başka bir şey koyamazdım. 1990. Lisedeki tiyatro oyunumuz. Mutluluğuma bakar mısınız!

 

Vedik Astroloji Haritama Paula Crossfield baktı. Dr. Robert Svoboda’nın asistanıyken tanıştık. O da Shadow Yoga öğrencisiymiş. Dünyanın iki ayrı ucunda, aynı kafada iki kadın. Tavsiye ederim. Bu da web sitesi : https://www.weaveyourbliss.com/

Unutmadan:

YAZ SICAĞI kitabımı okuyacağım seanslarımız dolmak üzere. Bu Pazar başlıyoruz. 4 hafta sürecek. Ben kitabı okuyacağım, sonra sohbet. Katılmak istiyorsanız lütfen bana kayıt için bir email atınız. sumandefne@gmail.com

 

 

 

 

 

Yaz Sıcağı okumaları 10 Mayıs’ta başlıyor

IMG_20200503_153421_714 2 Mayıs Cumartesi akşamı dünyanın dört bir bucağından okurlarla buluştuk. Evimizin kanepesinde, çaylar elimizde, kediler kucağımızda. Ben onlara ilk romanım Saklambaç’ı okudum. Onlar nasıl yazdığımı sordular. Uzayın değilse bile zamanın içinde yan yana durduk. Çok güzeldi. Bu etkinliği soranlarınız pek çok olduğu için Yaz Sıcağı okumalarına da hemen başlamaya karar verdik. Önümüzdeki pazar (10 Mayıs) akşamı 21:00’de Yaz Sıcağı’nı 20 kişilik bir gruba okuyacağım. Aynı grupla tüm kitabı beraber okuyup tartışacağız. Kitaplarınızı sipariş etmek için bir haftanız var. Kayıt için bana sumandefne@gmail.com adresine e-mail yazınız. Görüşmek üzere!

ANNEMİN DOĞUM GÜNÜ

Annemin yaş günü sebebiyle Korona Günleri Günlüklerine bir ara verelim. Soluk alalım. Aşağıdaki yazı İnsanlık Hali adlı kitabımda çıktmıştı. Benim için pek mühim ve kıymetli bu günün onuruna buradan da sizinle paylaşıyorum.

Screenshot 2020-05-01 at 4.12.41 PM
Foto: Adnan Onart (https://www.instagram.com/eskilerden1970/)

Bugün annemin yaş günü.

1 Mayıs.

Bu ikisi çocuk kafama beraber işlemiştir. 1 Mayıs “İşçi ve Emekçinin Bayramı” ile annemin yaş günü. Şairin dediği gibi çocukluk gökyüzü gibi bir şey olduğundan ve hiçbir yere gitmediğinden, ben çocukken kafamda birbirine bağlanmış hatlar, devreler, birbirinden alakasız da olsa bugünkü iç dünyamı belirleyen unsurlar olarak varlıklarını sürdürüyorlar.

Annem 1 Mayıs’ta doğduğu için daima gurur duymuştur. Onu hiçbir bayramda 1 Mayıs’taki kadar heyecanlı gördüğümü hatırlamıyorum. 1 Mayıs bebeği olarak nerede kalabalık bir grubu adalet, eşitlik ya da başka erdemler için yürürken görse yerinde duramaz, çocuk gibi heyecanlanır ve sonunda kendini kalabalığın içine atar. Annem kalabalıkları sever. Çok sever. Kapalıçarşı’nın kalabalığını da sever, Nişantaşı’nın da. Film Festivali zamanı İstiklal’e doyamaz. Sokakları eve tercih eder, insanları tek başınalığa. İnandığı davaları gider Adalet Sarayı’nda izler. Haksızlık karşısında eli kolu bağlı durulmayacağına inanır.

1977 yılındaki kanlı 1 Mayıs’ta da Taksim Meydanı’ndadır. Ben üç yaşında. Evde. Bana bakan büyük halam ve nenemin dehşetini kemiklerimde duyarım ama nedenini bilmem. Annemle ilgili çok çok çok korkunç bir şey olduğunu sezerim sadece. Soramam. Alacağım cevaptan korkarak. Sonra kapı çalar, annem gelir. Yanakları al al, teni serin, bahar kokulu ve korku dolu. Büyükler onu azarlarken ben kucağına tırmanırım.

“Senin artık bir çocuğun var, senin artık sorumlulukların var.”

Büyükler gider. Biz 1 Mayıs marşları dinleriz evde. Beraber söyleriz. “1 Mayıs, 1 Mayıs, işçinin emekçinin bayramı!” Ben el çırparım. Bir de annemin bayramı! Kırmızı bir teybim var. Karşıki apartmanda oturan babaanneme giderken teybimi sapından sallaya sallaya yürürüm. Teypten yükselen marş babaannemin yüreğini ağzına getirir. Üç sene geçmiştir aradan. Marşlar sokaklarda çalınmaz. Evlerde bile çalınmaz ama biz annemle çalarız. Ruhi Su’dan Aldırma Gönül’ü, İşçi Marşı’nı.

Defne Anne
Foto: Adnan Onart, 1975

Annem sonraki senelerde 1 Mayıs kutlamalarına ne zaman izin verildiyse meydanlara koştu. Ne 77’de ölümden kıl payı kurtuluşu, ne de büyüklerin azarları onu durdurabildi. Haksızlıklara karşı omuz omuza yürümek onun için en güzel doğum günü kutlamasıydı. Bilirdim.

Annem cesurdur. İnatçıdır. Aklına koyduğu bir şeyin ucunu bırakmaz. Tutkuludur. Çalışkandır. Sevecendir. Tükenmez bir enerji kaynağıdır.

Geçenlerde, Mavi Orman’ın yeni baskısını kutlarken, “Sen bana Mavi Orman’da haksızlık ettin,” dedi. “Çeşme Altınyunus’taki tatili anlattığın bir bölümde annem gece beni babama bırakıp diskoya gitmişti, yazmışsın. Ben aşağıda, Şeyda ve Cem’le oturuyordum oysaki!”

Bunu duyunca güldüm. Aslında anneme sarılmam lazımdı. O kadar saf, o kadar tatlı bir itirazdı ki bu! Ben çocuk aklımla onun diskoya gittiğine emindim. Disko (herhâlde Türk filmlerinin etkisinden olacak) benim dört yaşındaki aklımın içinde bir annenin çocuğunu bırakıp gidebileceği en berbat yerdi. Onu Ahu Tuğba gibi, ışıklı dev bir disko topunun altında dans ederken hayal ediyordum. Sonra da kriz geçirerek ağlıyordum. Babam ne yapacağını şaşırmıştı.

Annem diskoda değilmiş o gece. Odanın hemen aşağısında, belki havuz kenarında arkadaşlarıyla oturuyormuş. Önce kamuoyu önünde bu yanlışımı düzelteyim. Kayda geçsin. Mavi Orman’ın o bölümünü okuyanlar, bir de bu gözle yeniden okusunlar.

Ama annem haklıydı. Mavi Orman’da ben ona haksızlık etmiştim. Disko meselesinden dolayı değil. Beni ben yapan her şeyi ondan aldığımı söylemediğim için. Üzerimdeki emeğini yeterince, belki de hiç vurgulamadığım için. Oysa ben tutkuyu, cesareti, çalışkanlığı, inadı, insanlık sevgisini hep ondan öğrendim. Onu seyrederek, ona hayranlık duyarak.

Annem bana çok iyi analık etti. Hiç abartmıyorum. Beni Basri sandviçleriyle besledi, lise son sınıfa kadar her sabah çantama soyulmuş, doğranmış üç elma koydu. Üç tane ki arkadaşlarımla paylaşayım. Cumartesileri AKM’de çocuk tiyatrolarına, Sander Kitabevi’ne götürdü, Yıldız Parkı’nda gezdirdi, Büyükada’nın arka tarafındaki tepelerdeki çalıların arasında kocayemiş toplamayı öğretti, benimle bisiklete bindi, benimle yüzdü, sıcak yaz öğleden sonraları yanıma uzanıp benimle beraber kitap okudu.

Bunları yaparken asla kendini sadece bir anneye indirgemedi. Bana daima bir kadın olarak, bağımsız bir hayatı olduğunu ve o hayatta mutluluk bulduğunu hissettirdi. Ve bunu öyle doğal, öyle ustaca yaptı ki ben kıskançlık ya da eksiklik duyacağıma o bağımsız kadına hayran oldum ve bir gün onun gibi özgür ve mutlu bir kadın olma hayalleriyle büyüdüm. Bu, annemim bana verdiği en kıymetli hediyedir.

Mavi Orman ve diğer yazılar yazıldıysa, siz okura ulaştıysa, bu satırlar yüreklerde yankı buluyorsa bilin ki bu annem sayesindedir.

Umarım geç kalmış teşekkürümü buradan kabul edersin anne.

İyi ki doğdun!

KAPAK
bu kitabı nasıl alayım?

Korona Günlerinde Zaman

IMG_2093
Ön Balkonda Akşam Yemeği

Zaman nasıl akıyor…

Zaman nasıl akıyor?

Bizim burada şöyle:

Sabahları 8’den önce gözlerimi açamıyorum. Bu başlı başına tuhafıma giden bir şey. (demek ki yazar bu bloğunda tuhafına giden başka şeylerden de söz edecek) Ben ki dersim, işim, toplantım olsun olmasın gün doğumuna 48 dakika kalmayı kendine görev bilmiş, bu erken saatlerdeki uyanık var oluşundan duyduğu hazzı yedi cihana bildirmiş kişi, gün doğumundan üç saat sonra gözlerimi zorlukla açıyorum. Evet, people of zee (yoga) world relax. Herkes uyusun. Geçende Portland’daki bir arkadaşımla konuşuyorduk. O da Shadow Yoga hocası ve o da aynı benim gibi 8lere kadar uyuyormuş. Yılların uykusuzluğunu şimdi gideriyorum diyordu. Eh, öyle olsun bakalım.

Kalkar kalmaz kahvemizi hazırlıyorum. Aeopress makinesiyle bir bana, bir de yatakta bağdaş kurmasına yardım ederek oturttuğum Bey’e. Kedilerimiz Bey’in kucağına simit olup yatıyorlar hemen. Bey’in kucağı sabahın en kıymetli koltuğu. Kapanın elinde kalıyor. Onları yatak odasında bırakıp ben salona geçiyorum. Saatler 24 dakikaya kurulu. Günün ilk gatikası başlıyor. Balkon kapısından parkın yeşil serin esintisi salona doluyor. Telefonları açmıyorum. Telefonda kaybedilecek vakit yok, gatika dediğin 24 dakika. Bitiverir. Internetsiz çalışan ilk sürüm bir i-podumuz var, onu hoparlöre bağladık (kulaklık kablosuyla. pre-bluetooth bir cihaz) Bach çalıyorum. Bey gülüyor. Ah benim şu dededen kalma seçkin kentli alışkanlıklarım. Ona cevap yetiştirmeye de zaman yok. Gözlüğümü takıyorum. İlk yudum ve kitabımdan bir sayfa.

Oh! Ayıldım işte şimdi.

Sabah kahvesiyle 24 dakika roman okuyorum. Bu aralar Coetzee, Utanç. İkinci defa okuyorum. Yine de dağıtıyor beni. Konusu, acısı, çaresizliği, eşitsizlik, adaletsizlik, zulm ve düzen karşısında eli kolu bağlı kalmak… Şu günlerde özellikle. Kriz halindeki dünyanın resmi: UTANÇ.

Konusu ne kadar depresif olursa olsun, iyi yazılmış bir edebiyat eseri bende sıkıntıdan çok haz uyandırıyor. Utanç’ı da, evet içim ağırlaşmış olarak elimden bırakıyorum yirmi dört dakikanın sonunda ama bir yandan da estetik zevkin telleri tıngırdıyor. Bach da yardımcı sağolsun. İlk gatikadan sonra bizim evde rush hour. Bey kaldırılıyor. Giyiniyor. Tuvalet. İkinci kahvesi. Yatak topla. Odalardaki kahve fincanları ile su bardaklarını topla. Kedi maması. Kedi tuvaleti. Bulaşık makinesi boşalt. Yoga odasını havalandır. Yerleri süpür. Saat 10:00. Kapıda fizyoterapist Mihalis. Haydi onlar fizyoterapiye, ben yogaya. Frankincense kokulu yoga odamda bir tutam huzur. VE evet 10’da yoga. (Yazar bu bloğunda tuhaf şeylerden bahsedecek demiştik.) Hayatımda bir ilk.

11:30’da yoga ve fizyoterapi sonrası kahvaltı. Bitki çayı. Domates. Zeytin. Avokado. Tahin. Bana. Peynir-Jambon Bey’e. Ekmeğimiz artık elimizde ne varsa. Bugün ekmeğimiz  bitmiş olduğu için tablot kahvaltı menüsünü yulaf lapası ile değiştirdim. İçine de Peru’dan Atina’ya göçmüş nadide bir mango doğradım. Parmaklarımızı yedik.

Mutfağı toplamıyorum. Öylece bırakıyorum. Aferin bana. Arka balkona güneşin düştüğü bir saat var. D vitamini aldım aldım o sırada. Sonra bir daha güneşle karşılaşmak zor. Kedilerle arka balkona, yere yatıyoruz. Sıcak taşlara. Evlerin arka cephelerinin baktığı bir avluya bakıyor bizim arka balkon da. Üst kat komşum, (ona Zebercet adını taktım) tek başına yaşayan bir erkek, bir elinde sigarası, diğer elinde tek başına yaşayan erkek çamaşırlarıyla balkona çıkıp çoraplarını ipe diziyor. Tek eliyle mandalları takıyor. Beyaz atlet, siyah saç. Birileri hep balık kızartıyor ve bir bebek ağlıyor. Ne dil konuştuklarını anlamadığım bir çift kavga ediyorlar, belki de etmiyorlar. Diğer üst kat komşum mutfak balkonundaki bitkilerini suluyor. Merhabalaşıyoruz. Karşı komşum arka balkonuna yığdığı minderleri içeri taşıyor, tüllerini çekiyor. Diğer katların balkonlarının panjurları kapalı. Bazen siyah bir çocuk başı çıkıyor, örtülü panjurların arasından, taşların üzerinde sereserpe yatan bana ve kedilere bakıp kıkırdıyor, içeri kaçıyor. Yattığım yerden çatal bıçak seslerini dinliyorum. Ustaların bağrışmalarını. Çekiç ve matkap. Köpekler ve çocuklar bağırıyor. Giriş katında oturan şan hocası ders veriyor. Sol sol sol solfej sürüyor. Soprano, mezzo, alto…

Bu balkon saati benim eski kahveye gidiş saatimin yerini aldı. Görecek bir şeyleri yoksa sesleri dinlesinler, hareket edemiyorlarsa sırt üstü yatsınlar. Pekala. Zaten yogadan yorgunum. Şavasana.

Zaman?

Oldu mu size 1 o’clock. Kalk Defne kalk. Bu işin sonu yok. Kalkıyorum. Mutfağı topluyorum. Yunanca dersim varsa ödevlerin başına. Yoksa defter kitap önüme açık. Saat 2’de ya Yunanca başlıyor Skype’da (Salı ve Perşembeleri) ya da office hour. Önce emaillerimi okuyorum. Aslında bu işi en sona bırakmalıyım. Biliyorum ama dayanamıyorum. Sanki hemen o anda yanıt vermem gerek. Yanıt da yazmıyorum ya, işte okuyorum. Melodramlık bir durum yoksa ne âlâ. Varsa melodramın derdi sonraki saatlerimi etkileyecek, o yüzden okumak istemiyorum. Önce yazı. Önce yaratıcılık. Önce edebiyat, önce öyküm gelmedi. Olmuyor. Bilgisayar açılınca e-mailler dökülüyor.(Telefonu daha erken kahvaltı sırasında açmış oluyorum. Ama orada email yok. Sadece whatsapp. Gerekli yanıtlar kahvaltı sofrasından yollanıyor.) E-mailler okunduktan sonra hızlı bir sosyal medya taraması. Mesaj var mı yok mu? varsa ne olacak? Cevaplayacak mısın sanki? Hayır. Mesaj ve email cevaplama saati akşama. Neyse.

İnterneti kapat. Bilgisayarı da şimdilik kapat. Telefon hilal ay sembollü do not disturb halinde her daim. Ekranlardan nefret ediyorum. Günlüğümü açıyorum. 24 dakika yaz kızım. Ne yazayım? Aklım durmuş. Onu yaz. 24 dakika ne kadar uzun. 2,5 günlük sayfası doluyor. Yeni fikirler, saptamalar, iç dökmeler. 5. dakikada açılıyor kalem. Yeter ki yılmayın. Yeni öyküler için ilhamlar geliyor. Eski anılar. Bu anı ne diye şimdi aklıma geldi diye yazar-düşünürken bulunan bağ… İlişkilere bir bakış. Eski dostlarla biz şimdi neden böyle olduk? Bir zamanlar aşık olmuştum, ama şimdi ismi neydi unuttum. Günlüğümü yazarken mutlaka “Türkçe sözlü hafif müzik” dinliyorum. Spotify’da Birsen Tezer Radio’yu çalıyorum çoğunlukla: MFÖ, Bülent Ortaçgil, Ezginin Günlüğü, İncesaz, Yeni Türkü, Fikrek Kızılok dönüyor 24 dakikamda. Nazan Öncel çalacak olursa, günlük işi ikinci gatikaya da çıkar. Gidelim buralardan dayanamıyorum.

Yazar olunacaksa okunacak tabii. Sabahki bir gatikayla kalacak değiliz ya. Şimdi yazmak için okuma vakti. Margaret Atwood Flurya ve Antilop (Oryx and Crake). Bu kitabı da ikinci defa okuyorum. Bence iyi kitaplar mutlaka ikinci defa okunmalı. Yazarsanız ya da yazmaya niyetliyseniz üçüncü defa da okunmalı. Yazı öncesi enstrumanı akord etmek için bir yana, insanın dili açılsın, metnin ritmini kapsın diye elbette ama bir yandan da üstat bunu nasıl yazmış diye anlamak için. Bunu da, bence, ancak kurguyu bildiğiniz zaman yapabilirsiniz. Şimdi ne olacak acaba diye sayfaları çevirdiğimiz ilk okumada yazarın neyi nasıl anlattığıyla ilgilenmeye halimiz de vaktimiz de olmuyor. Olmasın da zaten. İlk okuyuşun hakkını yemeyelim. İlk okuyuş hikaye içindir. İkincisiyse edebiyat için. Fulrya ve Antilop’a yeniden başladım çünkü ona öykünen bir öykü yazıyorum. Biraz Atwood, biraz Ishiguro, biraz da Kudra ile Alobar’lı kısımlarıyla Parfümün Dansı. Sonuna erecek mi bu öykü, yoksa bir novellaya mı dönecek, yoksa solup gidecek mi hep beraber izleyip göreceğiz.

Günlük ve kitap seanslarından sonra tam yazmaya başlayacağım. Kapım aralanıyor. Bey.

-Hani akşama Pad Tahi Kung pişirecektin?

-E, pişireceğim. (Tayland usülü Karidesli Noodle yemeği)

-Hazırlıklara kaçta başlayalım?

-Bana iki gatika daha ver.

Zaman uçmuş. Bizim öyküye kala kala iki gati kalmış. O da bir şey. Orhan Pamuk ne demiş? “Bütün gün çalışırım. Sonunda beni tatmin eden yarım sayfa yazabildiysem ne mutlu bana.”

İki gati öykümü yazıyorum. (Bugün o iki gatiyi bu bloğu yazarak geçiriyorum.) Yarım sayfa bazen. Bazen daha çok. Ben kılı kırk yaran bir yazar olmadığım için tangır tungur yazabiliyorum. Sonra düzeltirim. Yarın yeni bir gün.

Akşam yemeğini Bey ile beraber hazırlıyoruz. Gün batımı ön balkonu kızıla boyuyor. Muşamba örtüyü sabunlu bezle siliyorum. Oraya çıkıyoruz. O bir kokteyl hazırlıyor. Old Fashion, Negroni, Gold Rush, Boulevardier. Batan gübe karşı kokteylini yudumluyor. Ben sıkıcı ve ayurvedik. Termosta kaynar su içiyorum yemeğimin yanında. Kedilerin ön balkona çıkması yasak. Camın arkasından bağırıyorlar.

Sonrası akşam. Lambaları yakıyoruz. Salona geçiyorum. Müzik koyuyorum. Bazen Pix Lax. Eleftheria Arnavikaki. Çoğunlukla da Leonard Cohen. İkimiz de Leonard’dan sıkılmıyoruz. Her bir şarkı ezbere bildiğimiz ama tekrar tekrar dinlemekten sıkılmadığımız bir hikaye çünkü. Chelsea Hotel, Famous BLue Raincoat, Suzanne, Maryanne.

Salondaki kanepede e-maillere yanıt veriyorum. Annemi arıyorum. Haftada bir New York’taki arkadaşım Esin ile konuşuyorum. Haftasonu akşamları öğrencilerimle buluşuyorum. Akşam geceye bağlanıyor. Güneşin battığı yerde venüs ile hilal şeklinde ay beliriyorlar bu ara. Kedilerle koşmaca oynuyoruz. Fare at, kovala, saklan, kovala… İkisi de helak olana kadar koşturmazsam gece bize uyku yok. Göz bebekleri kocaman attığım farenin peşinde koşturuyorlar, birbileriyle boğuşuyorlar, odadan odaya yürürken ben bacaklarıma atlıyorlar.  Kahkahalarını duyar gibi oluyorum o zaman.

Kedilerden önce ben yorgun düşüyorum. Kırmızı deri kanepemize yatıp bir gatika daha kitap okuyorum. Atwood ya da Coetzee. Hangisini canım çekerse. Türkçe bir öykü kitabı varsa elimde, bu saatlerde genelde Türkçe öyküler okuyordum. Şermin Yaşar’ın Gelirken Ekmek Al’ını yeni bitirdim. Şİmdi yeni bir öykü kitabına başlayacağım. Raymond Carver’ın Katedral. Cumartesi sabahı başlayacak Beliz Güçbilmez’in Tersine Mühendislik Yazı Atölyesi için ödevimiz bu. (Evet, Beliz Güçbilmez ile ne zamandır çalışmak istiyordum ama Türkiye’deki zamanın sınırlı olduğu için atölyesine bir türlü kaydolamamıştım. Bu korona karantinasının böyle bir faydası oldu işte. Biz uzakta yaşayanların imrenip durdukları etkinliler ayağımıza geldi.)

Sonra yatak vakti. Tekrar kedi maması, tekrar kedi tuvaleti. Kapıları kilitle. Bey’i yatır. Diş fırçala. Yüz temizle. Diş ipi. Tonik, serum, göz kremi, yüz kremi. Saçları çöz. Fırçala. Pijama. Yatakta film. Sanat filmi olsun ne olur! Sanat filmi yok elimizde. Netflix var. Bööö. Amazon prime? Bir nebze daha iyi ama festival filmi yok mu? Peki elimizde ne varsa onu seyredelim. Çoğunlukla elimizdeki film hüsran. Boşa geçirilmiş 90 dakika. Neredeyse 4 koca gati. Ben bu filmi seyredeceğim yerde neler neler yapardım… Saat olmuş 12. Geceyarısını geçirmeden uyumalı. Kediler odadan çıkart. Kapıları ört ki tırmalayıp açmasınlar. Bey’in bağdaştan yatay pozisyona geçmesine yardım et. Aman dizine dikkat.

VE uyku.

Zaman nasıl akıyor…

Zaman nasıl akıyor?

Sizin orada nasıl?

IMG_1653
Arka Balkonda D Vitamini

Korona Günlerinde Kitap

Yazarken dinlediğim parçalardan biri buydu. Paris’te bir Türk. (Turkos isimli bir kedinin öyküsü!)

Şimdi biraz konuyu değiştirelim. Ne kitaplar okuyorsunuz? Kitap okuyabiliyor musunuz? Bu korona günlerinde dikkati toplamak, odaklanmak, yazmak, okumak her zamankinden de zorlaştı mı? Bir dönem galiba çoğumuz ekranlara kilitlendik, dünyadaki vaka ve ölüm sayılarından gözümüzü ayıramadık. Benim elim twitter’a gidip duruyordu. Sonra sakinleşti, bir zaman geldi sosyal medyadan tamamen çekildim. En sevdiğim twitter’dan bile. Bana mesaj var mı diye hızlıca bakıp, çıkıyorum. Yine de bir kitaba odaklanmak kolay değil. Bu yüzden ben saat kuruyorum. En az 24 dakika, başka hiçbir şey ile ilgilenmeden, telefona bakmadan kitabımı okuyacağım, diyorum. Genelde ilk 24 dakikadan sonrası geliyor.

Gelelim kitaplara… Ben yıllardır İstanbul’dan Atina’ya kitap taşırım. O kadar ki bir rafım okunmayı bekleyen Türkçe kitaplarla doludur. Eh, madem seyahatler, dersler kesildi, o süreyi şu rafı eriterek geçireyim bari dedim, rafımın karşısına geçtim. Kırk günlük korona karantinamın en başında, belki hatırlıyorsunuzdur, Salman Rushdie’nin Quichotte adlı romanını okuyordum. Mart seferinde benimle İstanbul’a gitti, sonra Atina’ya döndü. Tuğla gibi kalın. Bir de ben Hindistan’dan aldığım ciltli versiyonunu okuyordum. (Paperback’i henüz çıkmadı bildiğim kadarıyla). Quichotte biteli bir ay oldu. Destan gibi kitabı okudun, uçaklarda el bagajlarında, bisiklet selelerinde taşıdın, ne kaldı pekala diyeceksiniz. Anlatayım: Bir 21. yüzyıl paradosi. 21. yüzyıl Don Kişot’u sosyal medyaya karşı… Üstelik ABD’de bir Hintli Müslüman. Büyük aşkı bir televizyon yıldızı. Bu aşkın huzuruna çıkabilmek için ABD’yi otomobiliyle boydan boya kateden bizim Hintli Müslüman Quichotte’un yaşadıklarını siz düşünün. Hele Rushdie’nin kaleminden çıkıyorsa… Edebiyata doymuş, bolca düşünmüş ve çokça gülmüş olarak tuğla kitabın son sayfasını kapattığımı hatırlıyorum. Bu dediğim karantinanın ilk günleriydi. Tam 40 gün önce.

Hemen sonra Anayurt Oteli’ni elime aldım. Aylak Adam’ı ve Yusuf Atılgan’ın öykülerini bir kaç defa okumama rağmen neden bilmiyorum Anayurt Oteli’ne bir türlü elim gitmemişti. Ancak bir defa elime alınca da bir daha bırakamadım. Ne güçlü bir metinmiş. Kısacık romanın her bir satırı mı insanı içine alır? O otelin her bir köşesi, Zebercet’in iç dünyası, hafızası ve arzularının her biri bu kadar mı ustaca tasvir edilir… Bayıldım, bayıldım. İki günde bitirdim. Okurken kanepeden kalkmadım. Okumadıysanız hemen, hemen edinin.

O bitince Alice Munro’nun Sevgili Hayat adlı öykü kitabına başladım. Alice Munro Kanada’nın Nobel ödüllü öykü yazarı. Portland’da yaşadığım yıllarda bu kitabı kütüphaneden almıştım ama ilk öykünün ilk bölümünü geçememiştim. İade tarihi gelince de kütüphaneye geri vermiştim. Bu defa, edebiyat yazarlığı atölyemiz için okumam gerekiyordu. İlk öyküyü geçince açıldı ve Munro’nun öykülerinin sadeliğini ve o sadelik içindeki derinliği çok sevdim. Bir çoğu 1950ler veya daha eskide benim hiç bilmediğim Kanada kırsalında geçse de, iç dünyanın evrenselliği, ailelerin her yerde aile, çocukların her yerde çocuk oluşu öyle ustaca verilmişti ki, şimdi bazı öyküleri kendi anılarım gibi hatırlıyorum. Bunun bir sebebi de Munro’nun öykülerini bir yandan okurken bir yandan da Audible’dan sesli olarak dinlememdi. Mutfağı temizlerken, yatağı toplarken veya gözlerim kanlandığında öyküleri dinledim. Yüksek sesle dinleyince öykünün ritmini duyuyorsunuz ya, hem öykülerin ritmi hem de Munro’nun sıradan olaylardan yola çıkan dramatik üslubu bana esin kaynağı oldu. Munro’nun Sevgili Hayat’ını okurken, hayatımda ilk defa bir oturuşta bir öykü yazdım.

Öyküden yola çıkmışken, raftan bir diğer öykü kitabı çektim. Bu seneki Sait Faik Armağanı için kısa listeye alınan Maruzatım Var. Nurhan Suerdem’in 2019’da İletişim’den çıkan öyküleri. Kitabın inceliğine bakmamak gerek. Her bir öykü öyle lezzetliydi ki, ağzımdan tadı silinmesin diye her sabah kahvemin yanında bir tane okudum. Son öykü, Yetişkin Oyunları da son darbeyi vurdu, etkisi uzun sürecek bir iz bıraktı bende. Sait Faik öykü armağanı Türkiye’nin en nitelikli öykücülerini hayatıma katmıştır. Nurhan Suerdem de listeme girdi.

Sabahları kahvemin yanında Maruzatım Var’dan yudum yudum okurken, gün içinde de hem trajikomik, hem de çok hüzünlü öyküsüyle Herkül Millas’ın Aile Mezarı’nı okudum. 1964’te sürgün edilen İstanbullu Rumların hikayesiydi bu. Yitip gitmiş bir İstanbul’un izini çocukluğundan beri süren (neyin izini sürdüğünü bile bilmeden, Beyoğlu’nda, geçitlerde, pasajlarda, eski şapkacı levhalarında) benim için özellikle içli bir öyküydü. Öte yandan komik de. Aile mezarına kim girecek, kim girmeyecek kavgaları etrafında dönen, ustaca yazılmış mizah dolu sahneleri, diyalogları var bu romanın. Bir dönem Heybeliadası, Beyoğlu’su, vapurları, Yahudi çalgıcılarıyla benim gibi sizlerin de bilmediği ama belki de bilmeden hasretini çektiği bir İstanbul da Millas’ın satırları arasından bana göz kırptı durdu. Bu kitap beni pek etkilediğinden K24 için bir de kitap incelemesi yazdım. Onu da buradan okuyabilirsiniz.
Aİle Mezarı sırasında yine ilham geldi. Ustaca tartışılan biz kimiz, bizi ne tanımlar, dilimiz mi, dinimiz mi; yurt neresidir, toprağın anlamı nedir, soyumuza bizi toprak mı bağlar yoksa kan mı, meseleleri aklımda dönerken bir öykü daha doğdu benden. Bir oturuşta değilse bile iki günde yazıldı. Kİtaplar yeniden basılmaya başlayınca çıkacak olan öykü kitabımda okuyacaksınız inşallah.

Aile Mezarı’ndan ilhamla yazdığım Soy Adı isimli öyküdeki genç kız da Suat Derviş gibi yazar olmak istiyordu. (Soy Adı 1936 Ocak ayında geçiyor) Suat Derviş’in HİÇ adlı romanı bana yıllardır rafımdan bakar durur. Seza küskün küskün, beni Atina’ya kadar getirdin, iki sayfamı okuyup kaldırdın der… Bir kaç gün önce Hiç’e başladım. Genelde bir roman, bir öykü kitabını beraber okuduğumdan (sabah kahvesiyle öykü, gün içinde roman) HİÇ’in partneri olarak Mahir Ünsal Eriş’in Sarı Yaz’ını yanıma aldım.

Suat Derviş beni şaşırttı. Bu denli ince bir ruh analizi beklemiyordum. Usta bir yazar. Usta bir yogi olmalı bu kadın. İç dünyanın derinine nasıl da inmiş. Seza’nın Atıf’a karşı duyguları nasıl da gerçekçi ayrıntılarla anlatılmış. Gençliğimin tüm obsesif aşklarını yeniden yaşıyor gibi oldum. Sonra evlat kaybı. Yalnızlık. Gençlik hayalinin yerle bir oluşu… İnsanı bunalıma sürükleyen bir eser çünkü bunalımı öyle ustaca anlatmış ki Seza ne hissediyorsa siz de onu hissediyorsunuz. Eğer romanların konusundan etkileniyorsanuz, içinizi sıkıyorsa şimdi okumayın ama buhranı bile bu kadar iyi anlatabilen bir yazarın eseri sizde bir tamamlanmışlık saadeti uyandırıyorsa, buyurun Suat Derviş hanımefendinin dünyasına adım atın.

Hiç biraz önce bitti. Tam da beklediğimiz gibi bitti. Yine damağımda hoş bir tat. Mahir Ünsal Eriş’in Sarıyaz’ına devam ediyorum. O da bitsin, onun hakkında da yazarım. Şimdi ona eşlik edecek bir roman lazım. Umberto Eco’nun Baudolino’sunun başını Kindle’a indirdim. O da insanların Konstantiniye’de evlerine hapsolduğu 4. Haçlı Seferi sırasında geçiyormuş (1204). Eco romanlarını biliyordum. Başı zordur. O geçidi geçenlere, sonrasında bir gül bahçesi vaadeder Eco. Bakalım şu Kindle sample’ı hayırlısıyla bitirebilirsem, gül bahçesini de satın alırım.

Benden şimdilik bu kadar… Umarım kitap tavsiyelerim hoşunuza gitmiştir. Siz neler okuryorsunuz bu ara?

Sevgiler,

Defne.

Bu parça Κεμαλ bana babamı değil, Yaşar Kemal’i ve İnce Memed’i hatırlatır. Anlattığı da İnce Memed gibi bir Kemal’dir.

Korona Günlerinde Kasvet

Pek muhterem okurlar,

Size de bir kasvet bastı mı? Karantinanın kırkıncı günü yaklaşırken dünya ağrısı vargücüyle sırtıma binmiş gibime geliyor. Haftalardır internette olan biteni takibi bıraktım. Televizyon da yok. Nitelikli yazıları zaten eş dost yolluyor sağolsunlar. Bizim Bey de buluyor, okuyor, beni dünyadan haberdar ediyor. Dünyadan haberimiz oluyor da ne oluyor? Bugüne kadar içimizi sızlatan, öfkemizi kabartan, çaresizliğimizi arttıran, dev bir canavar karşısındaki çelimsizliğimizi hatırlayan o çirkin dünya tüm rezilliği ile su yüzüne çıktı. Güç konumlarının her biri kötülüğün elli tonuyla işgal edilmiş. Bir hikâyeye bu kadar kötücül lideri bir araya toplasan editör itiraz eder, gerçekçi değil, azalt bunların sayısını der. Bazı insanların ömrü kurtarılmaya değerken, bazılarınınki kolayca feda edilebilirmiş. İktidar zirvelerinden baktığında insan hayatı çok kolay sarfedilir bir şey gibi görünüyor olmalı. Emanet Zaman’da yazdığım bir cümle vardır, kurgunun kilidi cümlelerden biridir hatta: Can çekişen şu binlerce insan arasından birini kurtarmak neye yarar ki der yüzbaşı Mehmet. Miralay Hilmi Rahmi de ona yanıt verir (sonradan kafasında): O kurtardığın hayatı yaşayacak kişi için dünyalara bedeldir o biricik hayat.

Ölümlerin binlere vardığı sabahlara uyanıyoruz. Dünya ağrısı nasıl gelsin de oturmasın yüreklerimizin ortasına koca bir manda gibi? İnsanevladının en duyarsızı bile tüm gezegeni saran matem ve kaygı dalgasından nasibini alıyordur. Ha, bunun farkında mıdır, yoksa sağa sola mı saldırıyordur bilmiyorum.

Neredeyse 40 gündür evdeyiz. Bu süre zarfında manava, bakkala, eczaneye gittiğim seferlerin sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Başta, neşemi koruyordum. Yazarım diyordum. Size yazıyordum. Öykülerimi yazıyordum. Erken kalkıyordum. Ağırlık yavaş yavaş sızdı, tüm bünyemi sardı. Sabah kahvesi, bir öykü, sonra yoga, sonra yemek derken baktım öğleni bile geçmişiz. Akşam yemeği hazırlığı, şu, bu. Günler geçiyor. Günler verimsiz, devinimsiz, birbirinin aynı geçiyor. Gün demek hayat demek. Saçlarım kirleniyor. Aldırmıyorum. Saçlarımın dibindeki üç parmak beyaza sürme çekiyorum. Oluyor. Aylin Aslım’ın şu parçasını söylüyorum. Kaç gündür evdeyim… Dokunsan ağlayacağım. Durmadan kedimiz Mili’nin balkondan atlamasından kaygılanıyorum. Sanki kaygıların hepsi yanardağ gibi içimde yığıldı, Mili’nin balkondan düşmesi kaygısı zirvede. Bir patlarsa hepsi birden lav olup akacak, beni yakacak. Balkonun hemen dışında vişne ağacı bembeyaz çiçeklendi. Arılar, kelebekler tüm gün vızır vızır can var, yaşam var. Mili’nin içi gidiyor. Kapıyı açtığım anda incecik balkon demiri üzerinde catwalk. Bir daha görene aşk olsun.

Aylin Aslım’ın parçası kafamda dönmeye devam ediyor:

Görüştüğüm tek insan bakkal çırağı İhsan

(benimki manav Aris. Yakışıklı çocuktu ama bu korona günlerinde iğne ipliğe döndü yazık)

Dedi abla bu böyle olmaz, çık dolaş biraz.

Bana Manav Aris demiyor ama ben kendime diyorum. Bu böyle olmaz. Çık dolaş biraz. Çıkıp yürüyebilirim gerçekten de. Bakkala gidiyorum derim, izin mesajım gelir, mahallede bir tur atabilirim. Aman diyorum, ne var yine dönüp döneceğimiz yer bu ev değil mi? Çıksam ne olacak, benim içim yine benim içim. Dışarıda da kararacak, içeride de. Çıksın tüm kasveti, kahvenin telvesi, neyse halin işte odur falin. Kasvet geçsin diye bile uğraşmak anlamsız. Klasik buhran alametleri anlayacağınız.

Son bir hafta böyle geçti. Eh, dolunay sonrası enerji düşer. Dolunay dönemi nasıl aile mezarı, aile ağacı, halalar, Soy Adı hikayesi tam gaz çağlamıştı. Sonradan Pınar bana bir astroloji yorumu gönderdi, geçtiğimiz dolunay herkesin ailesine, soyuna bağını hissedeceği göksel bir enerji salmış hayatlarımıza. Bu yıldız işlerini bilenleriniz daha kapsamlı anlatabilirsiniz, yorumlarda. Gerçekten de 8 Nisan dolunayı öncesi ve o gün ben internette hazırladığım aile ağacımıza yapışmış kalmıştım.

Sonra sondördün. Ve geldik düşüşün sonuna.

23 Nisan ayın yüzde yüz karanlığa girdiği gün. Sonra yeni ay başlıyor. Ramazan başlıyor. Tüm gezegende bir şeyler değişecek. Karantina 40 güne erecek. Ondan sonra hafifleyeceğimi umuyorum. Veya bu ağırlıkla yaşamı yeniden düzenleyecek gücü bulacağımı umuyorum. Öğrencilerle de önümüzdeki günler için görüşme akşamları ayarladım. Ufaktan derslere de başlayacağız. Geçecek geçecek diye avutmaktansa, şimdi şu anda tüm ağırlığı ile yaşamın hâlâ elimizdeki tek yaşam olduğunu hatırlayacağız. Tüm kaçış yolları tıkandığında ben kimim, nasıl bir insanın, nasıl ilişkiler kuruyorum. Uyuşukluğumdan bir çıkabilirsem, bunlara bakacağım.

Yeni aydan umutluyum. Dünya da belki bu ağrıyı sırtından atacak… Güzel şeyler de olacak. İnsanın insana el verdiğini de göreceğiz. Görüyoruz zaten. Birbirimizden başka kimimiz var ki?

Sevgiler herkese!

Defne.

Korona Günlerinde Aile Mezarı

IMG_3441
Foto: Fatma Şafak Pınarbaşı

Sevgili Okurlar,

Biz iyiyiz. E-posta ve mesajlarınız için çok teşekkür ederim. Sesim kesildiği için meraklandınız. Beni pek duygulandırdınız. Sağ olun. İyi ki varsınız.

Evet, iyiyiz. Bey de iyi. Kayınvalide ve kediler de. Evdeki günlerimizin düzeni oturdu. Haftada bir ya da iki defa alışverişe gidiyorum. Onun dışında hiç çıkmıyorum. Alışveriş de eziyet. Süpermarketlerden içeri insanları tek tek aldıkları için kapıda uzun kuyruklarda bekliyoruz. Birbimizin arası iki metre, yerde artık çizgiler var, onlara göre ayakta dikiliyoruz. Süpermarket içinde herkes çok hızlı hareket etmeye çalışıyor ama öyle dalgınız ki unların durduğu rafta maya bulmak için on dakika geçirebiliyoruz. Sonra eve gelince bitmeyen dezenfekte… Kıyafetler yıkanıyor, saçlar yıkanıyor, naylon torbadaki ürünler günlerce balkonda bekliyor. Biliyorsunuz işte… Artık hepimizin rutini olan şeyler.

Size neden yazamadım? İyice içime kapandım. Balkona bile çıkmak gelmiyor içimden. Kitap okuyorum. Günlüğümü yazıyorum. İstanbul’da uzaktan kumanda ile halletmem gereken dünya kadar iş var, onlarla uğraşıyorum. Para işleri, iade işleri, gitmeyen swiftler, kredi kartına eksik yatan iadeler, hala kurdan çalıp küçük kârlar peşinde koşan dev bankalarla süren kıyasıya mücadele… Bu gibi işlerin vaktimi fazla almasına izin vermiyorum. Belki günde bir saat. Sonra o kapıyı kapatıyorum. En azından akşama kadar. Einstein şöyle demiş: Bir meseleyi yaratan zihniyet ile o meseleyi çözemezsiniz.

Zihniyet değiştirmek bence eylemle oluyor. Bir eylemden diğerine geçmek gerekiyor. Rusya’ya gönderdiğimiz bir iade hesaba geçmemiş, karışık bir swift hikayesi. Çözmek için bankayı aramam şart. Bunalıyorum. Bunaldığım zaman, bunalmama rağmen bankayı aramıyorum, eskiden arardım. Olsun bitsin, der elektriği yüklerdim sisteme. Sigorta atsın diye bir cins sabotaj belki. Artık öyle değil. O odanın elektriğini kapatıyorum. Başka odaya geçiyorum. Kitabımı okuyorum. Veya günlük yazıyorum. Mutfağa giriyorum. Yemeği hazırlıyorum. Kedileri tarıyorum. Başka bir kafaya geçtiğim başka bir saat ve hatta başka bir gün ve kim bilir önümüz hafta sonu belki de iki gün sonra bu konuyla ilgilenirim diyorum. Ne demiş Scarlett O’Hara: Tomorrow is another day.

Balık burcuyum. Yükselenim yengeç. Yengeç burçları evlerine bağlıdır. Balık tarafım uçsuz bucaksız okyanuslarda yüzmek, gitmek, gitmek ister. Yengeç hep bir yuva hasreti içindedir. Evlerim onun sayesinde hep çok güzeldir. Bir giren çıkmaz istemez. İşte bu korona günlerinde yengeç idareyi eline aldı. Balığı da ehlileştirdi. Haydi, canım, iyiyiz işte. Masayı duvardan sunağa çevirelim, yüce güçler ve mumun alevi bize eşlik etsin. İşe yaradı. Masayı sunağa çevirdiğim gün bir öykü yazdım. İki gün sonra bir tane daha. Şaşırdım kaldım. Size yazmıştım, ayda bir öyküye niyet etmiştim. Eylül Konukları öyküsü Şubat ve Mart aylarına yayılmıştı. 40 günde ancak bitirdim. Sonra bu iki fırlama (Otostopçu ve Soy Adı) çıkıverdi. Kolayca, zevkle. Tüm yazı enerjimi onlara saklamıştım. Bloğu ihmal etmemenin sebebi işte buydu.

Geçen hafta okuduğum bir kitap, Herkül Millas’ın Aile Mezarı bu öykülerin (özellikle Soy Adı’nın) yazılmasına esin kaynağı oldu. 1964’de İstanbul’dan sürülen Rumların hikayesi. Kalabalık bir ailede geçiyor. Benim romanlardan da bilirsiniz ya, kalabalık aile kitaplarına bayılırım. Yüzyıllık Yalnızlık, Geceyarısı Çocukları, Cevdet Bey ve Oğulları, Budenbrook Ailesi, Ruhlar Evi… Bana bu kitaplarla geliniz. Girişlerinde aile ağacı olsun ama dönüp bakmayayım. Kendim çözeyim, kim kimin nesi olur. Herkül Millas’ın Aile Mezarı da işte bu tarz bir roman. Hem hüzünlü, hem komik, herkesin ailesinde bulunan tanıdık gerilimler ile sadece İstanbullu Rumların yaşamak zorunda kaldığı acılar, dışlanmışlıklar, hasretlerin buluştuğu, bir çırpıda okunan ve insanın dudağında bir tebessüm ile yüreğinde ince bir sızı bırakan bir romandı.

Aile Mezarı’nı okuduğum günlerin birinde Meral Halama telefon ettim. Benim üç halam var. En büyükleri Zuhal Halam, ben çocukken rahim ağzı kanserinden (pisipisine) öldü. Resim öğretmeniydi. Diğer iki halam, Meral ile Aysel hayattalar çok şükür, Allah uzun ömürler versin. Babam en küçük halamdan on iki sene sonra doğmuş. Üç kız kardeş babama bebekleri gibi bakmışlar ve onunla bebekleri gibi oynamışlar. (Kızlar babamın kulaklarını bile delmişler, ip geçirmek için.) Halalarım alem kadınlardır. Komiklerdir ve çok zeki. Geleneksel hiçbir kalıba uymazlar. İsyankâr, duygusal ve çok güzeldirler.

Meral Halamı FaceTime’dan görüntülü aradım. “Ne yapıyorsun?” “Ne yapayım, You Tube’dan dünyanın manyetik alanına dair bir belgesel izliyorum. Ondan önce de Normandiya Çıkartması hakkında bir tane izledim ama bu manteyik alan daha ilginç.”

Meral Halamın yaşını size söylemeyeceğim. Soyadı yasasının çıktığı yıllarda artık çocukluktan genç kızlığa geçtğini ve babasının Suman soyadını aldığı zamanı gayet iyi hatırladığını yazayım sadece. Siz hesap edin. Benim Soy Adı öyküsü de halamla ettiğimiz sohbetten doğdu. Ona aile büyüklerinin hikayelerini anlattırdım. Bunu sık sık yaparız. Emanet Zaman’ın Filibeli Sümbül’ü de yine Meral halamla yaptığımız bir mülakat sonrasında kâğıda akmıştı. Sümbül’den de bir bütün Emanet Zaman doğdu.

img_1682
Meral hala evleniyor.

Halamla bir saat konuştuk. Çocukluk öykülerini, kuzenlerin isimlerini, şimdi kimin nerede ne yaptığını sordum. Kuzenleriminden bazılarını Facebook’dan buldum. Hayretle gördüm ki hiç tanımadığım ikinci göbek kuzenlerim var. Onları aile ağacımıza yerleştirdim. Ailenin erkeklerinde tekrarlanan kimi tuhaflıklar da kâğıt üzerinde iyice belirdi. (Intiharlar, eve kendini kapamalar, saçı, sakalı salıvermeler, bitmek tükenmek bilmeyen asosyallikler, boşanmalar, boşanmalar, boşanmalar…)  Bir saat kadar konuştuk. Ben kapattığımda bitkin ama mutluydum. İnsanın toprağına bağı, aile denen ağacın kökleri vasıtasıyla oluyor. Millas’ın kitabında da bu kökler, aile, toprak temaları tekrar tekrar karşıma çıkıyordu, Soy Adı öyküsünün öyle kolayca ortada çıkmasına şaşmamalı!

Bu ara, ailenin büyüklerini arayın. Anlatsınlar. Not alın. Annelerini, babalarını, daha iyisi dedelerini, nenelerini. Çünkü onlar göçtükten sonra bu bilgilere ulaşmak imkânsız olacak. Hiç kimsenin öyküsü dedesinin ninesininkinden bağımsız değildir. Yukarıda adı geçen romanların hepsi bize bunu hatırlatır. Seni sen yapan atalarındır. Toprak ataları birbirine bağladığı için önemlidir. Amerika’nın yerlileri bunu bildikleri için topraklarına totem dikerler. Totemde soyun erkekleri dizilidir. Toprağa yakın olan şimdi yaşayan baba ve göklere yakın olanı da kabilenin yaratıcısı ulu güç. Bu konuya değinen çok çarpıcı bir roman da Erlend Loe’nin Doppler adlı kitabıdır. Orada da baba, oğulu ile birlikte bir totem dikmeye çalışır. Şehir hayatından elini eteğini çeken bir modern isyankâr babanın hayatının amacı bu totemi dikmektir ve ne kadar anlamlıdır!

Biz kadınların totemi topraktan semaya uzanan dikey bir totem değildir. Bizimki hikayelerden örülen bir ağdır. Eril enerji düz ve dikey çizgide yükselir, dişiler yayılır, yayılırken ağını örer, ilmek ilmek aile fertlerini birbirine ve toprağa ve göksel olana bağlar. O yüzden halalarım benim için çok kıymetlidir. Ailemin toteminin ilmeklerini onlar atarlar. Ağın başlarındaki ilmekleri atan elleri, Sümbülleri, Refiaları, Sıtkiyeleri bir tek onlar bilirler. O yüzden onlar benim kıymetlimdirler. Yüzlerine karşı hiç dile getirdim mi bilmem, buradan okurlar nasıl olsa…

Son bir anı: Bundan 5-6 sene önce Aysel Halamı koluma taktım, Üsküdar Nüfus Müdürlüğüne gittik. Henüz şecerelerimiz açığa çıkmamıştı. Halamın vukuatlı nüfus sureti sayesinde ben büyük dedelerime dair bir şeyler öğrenirim diye umuyordum. Vukuatlıyı da ancak Aysel hala çıkarabilirdi. Girdik, müracaat ettik ve birden etrafımızı gencecik memurlar sardı. Bazısı Aysel halamın ellerini tuttu, bazısı ünlü birisiyle karşılaşmış gibi yakınlaşmaya çekindi, uzaktan hayranlıkla izledi. Ne oluyor yahu, dedik. Ben değil, o dedi. Ne oluyor yahu? Nihayet elini tutan kızlardan biri dedi ki biz hep sizin gibi insanların isimlerini kayıtlara, kütüklere, defterlere geçiriyoruz ama sizin yıllarınızda (1920’ler olduğunu anlamışsınızdır) doğmuş kimseyi daha önce görmemiştik.

Güldük. Çıktık. Elimizde vukuatlı. Bilmediğimiz bir şey söylediği yok. Nasıl olsun ki? Arşivci bir millet değiliz. Herkes 1 Temmıuzda doğmuş. 1934’de evlenmiş. Olacak iş mi? Hayır, kayıtları o zaman girmiş memurlar. Neyse, isim, cisim öğrendik. Kol kola yürüdük, Karacaahmet’e. Aysel hala babaannesinin mezarını bulacak. Mermeri henüz yapılmamış, onu yaptıracağız! Aysel halanın babaannesi Sıtkiye/Sıdıka Hanım (kimi memurlar da ismi Sıdıka diye duymuş olmalı ki bazı yerde Sıtkiye bazısında Sıdıka diye geçiyor) 1870 yılında doğmuş (vukuatlı öyle diyor), 1935 yılında ölmüş! Mezarını bul bulabilirsen. Aysel halam önde, çekirge gibi, ben arkasında, elimizde mezarlığın kim bilir kim tarafından çizilmiş bir krokisi, komşu mezarların isimleri, ara babam ara… Bulamadık. Ben çok yoruldum. Aysel hala bir de şuraya bakalım, bir de buraya diyor. İkna ettim. Gel dönelim. Karacaahmet derya, Sıtkiye/Sıdıka’nın mezarı iğne başı. O sırada aklıma gelmedi, sormadım, neden sadece babaannenin mezarını arıyoruz. Bu kadının kocası, büyük dedem Arapgirli Mehmet’in mezarından neden bahsetmiyoruz? (Vukuatlıya bakarsan, büyük dede Mehmet’in doğumu 1847 ve hâlâ sağ, öldüğünü kimse kayıtlara geçirmemiş!)

Bir daha İstanbul’a gittiğimde halacığımı koluma takıp o aile mezarını bulmayan ne olsun!

Yogadan bilirim, hareket durulup da insan sabit oturuşa geçince, hep bildiği ama unuttuğu meseleleri, benliğin esası diyebileceğim parçaları, dalgası dinmiş bir gölün dibindeki taşlar gibi belirir. Evde oturduğumuz günler için ben de bunu düşünüyorum. Sabit bir noktada durdukça ben de benliğimin esasınına kavuşuyorum. Hikayeleri ile ailemin kadınları. Beraber ördüğümüz totem ağımızı beni dünyaya ve ilahi olana bağlıyor.

Ay, yazmayı ne özlemişim!

En kısa zamanda görüşmek üzere….

Defne.

Not: Bu mektubuma bir iki tane hala fotoğrafı eklemesem olmaz galiba. Siz de merak etmişsinizdir.

IMG_0359
En sevdiğim aile fotoğraflarından biri babaannem Güzide, Zuhal Hala ve Aysel Hala. Sene 1928

 

 

Yazarken ben şunu dinliyordum. (benim için çok anlamlı bir parçadır, birden fazla sebepten)

 

 

 

 

 

 

Korona Günlerinde Yemek

(Yazarken şunu dinliyordum. Ayrıca “Athens Diaries” playliste de yeni parçalar ekledim.)

Herkese merhaba,

Akşamın 8’i oldu ve ben ancak şimdi bloğumun başına oturdum. Üstelik sabahtan beri çalışıyorum. Günü yine ghatikalara böldüm. (Ghatika: Yogada 24 dakikalık zaman dilimleri) Blog için ayırdığım iki ghatikalık süreye bir türlü sıra gelmedi. Üç kitap birden okuyorum. (Öykü, roman ve araştırma) . Yunanca dersim vardı, Skype’da. Günlük yazdım iki ghatika. Yoga yaptım 3 ghatika. Kahvaltı ettim. Öğlen/akşam yemeğimi yedim. Kedileri balkonda taradım. Bilmiyorum, gün geçiverdi. Bir ghatika mesajlarıma, emaillerime yanıt yazmak için internete girdim ama orada çok durmadım. Birden akşam oldu. Bu yaz saati uygulamasını hiç sevmiyorum.

Kokia’nın ateşi bugün normal seyrine döndü. Bir kez daha hepinize dularınız, şifa ve iyilik dilekleriniz için teşekkür ediyoruz.

Bir okurum karantina günlerinde yemek ile ilgili bir önerim olabilir mi diye sormuş. Bu yemek konusu dipsiz konu, ben de otorite olduğumu iddia edemem. Beni zehirlemediğini bildiğim ve tadını sevdiğim tüm besinleri iştahla yerim. Ama madem okurum karantina günlerine dair sormuş, şu aralar dikkat ettiğim bir iki şeyi sizinle paylaşayım:

İnsanın tüm zamanı evde geçice canı sıkılıyor. Zihinler yüksek tempoyla, hareketli yaşama alışık. Özellikle istanbul’da yaşayanlar için eve kapanmanın iyice travmatik olduğunu tahmin ediyorum. (Aklıma bir anım geldi. Doktora için ABD’ye başvuru yaptığım yıldı. İki senedir New York’ta yaşayan bir arkadaşım bana şöyle demişti, İstanbul’dan sonra seni NewYork’tan başka bir yer kesmez. Haydi canım Berkeley? Nope. Los Angeles? Yok. İstanbul’da alıştığın yüksek tempoyu sadece New York’ta bulabilirsin. Haklıydı. Sonraki yıllarda doktora için değilse bile başka sebeplerle yaşadığım ABD’nin nadide kentlerinin hiç birinde Manhattan’daki gibi huzur bulmadım, bir tek New York sokaklarında kendimi evde hissettim.) Yüksek tempodan ev inzivasına geçiş can sıkıntısını beraberinde getirir. Can sıkıntıyla baş etmenin nice yolu vardır. Bir tanesi de durmadan yemek yapıp, yemek yemektir. Bu durumda kendinize şunu sorunuz: Vücudumu mu besliyorum, ruhumu mu? Yemek ruhu beslemez. (Bu konu tartışılır tabii. Bizim Bey’e ve Yunan halkına soracak olursak yemek pişirmek, onu sunmak ve yemek bir sanattır ve kesinlikle ruhu besler). Şimdi biz tartışmamız dallanıp budaklanması diye yemek, yemek içindir argümanına sadık kalalım ve karnımızı doyumak için yediğimiz basit besinlerden bahsedelim. Pilav, köfte, mercimek, nohut, salata, kabak, havuç, patates filan öyle şeyler.

Can sıkıntısını geçirmenin en kolay yolu haz peşine düşmektir. Bize çabucak haz veren şeyler: Yemek ve cinsellik. Bol bol yemek yiyip sevişiyorsanız belki de canınız sıkılıyordur! Can sıkıntısına daha köklü bir çözüm ruhu doyurmaktan geçer. Sizi mutlu ve tatmin eden işleri günün merkezine koyun ve sağdan soldan gelen tüm rüzgara karşı o merkeze sadakatinizi korumaya çalışın. İnsanın ruhu doyduğu zaman, karnı kolay kolay acıkmaz. Bunu yaratıcı bir faaliyete daldığımız anlardan hatırlarsınız. Bazılarımız yaratıcı bir faaliyete en son çocukluğumuzda ya da lise yıllarımızda dalmış olabiliriz, öyle ise o zamanları anımsayın. Saatler geçer ve açlığımızı duymazdık.

Ruhu doyuran işlerle meşgul olmak karnımızı boş tutmayı gerektirmiyor. Ama pek hareket etmediğimiz için fazla da bir şeyler yemeğe ihtiyacımız yok. Sabah az bir şey ve öğlen 11:00  ila 15:00 arasındaki zaman diliminde sıkı bir öğle yemeği, akşama bir çorba belki. Aralarda birer meyve. Vücut gibi zihin de rutin sever. Can sıkıntısına karşı mücadelede rutin iyi bir silahtır. İnsanın canı rutinsizlikten sıkılır aslında. Yaratıcı bir rutin vücudu da, ruhu da besler. Her gün aynı saatte olmasa bile aynı saat aralığında (6 ila 8 arası) uyanın, yemeklerinizi  her gün aşağı yukarı aynı saatlerde yeyin, yatağa aynı saate girin. En geç 11de uyumuş olmaya çalışın. 11 ila 3 arasındaki uyku altın gibi kıymetlidir. Hormonlar, organlar o arada yenilenir.

Dr. Svoboda şöyle bir bulgudan söz etti: Akşam 18:00’den sonra yenen ağır akşam yemekleri özellikle kadınlarda kalp hastalıkları riskini arttıyormuş. 18:00den sonra bacaklar gündüzki kadar çok hareket etmedikleri için, kalp yemeğin sindirimi sırasında daha fazla yoruluyormuş. Bu da aklınızda olsun. Akşam yemeğini hafif tutun. Çorba dediysem yarım somun ekmeği içine doğramayın! Aslında akşam yemeği işi akşam 18:00lere kalmasa en iyisi. Biz 15:00 gibi günün yemeğini yiyoruz, sonra çay içiyoruz. Dikkat kesilirseniz fark edeceksiniz ki şu aralar vücudun fazlaca yakıta ihtiyacı yok. Yemek diye tutturan canın sıkılan zihin. Onu yaratıcı etkinliklerle oyalarsanız açlığı unutur.

Şu da var: Stres altındayken insanın kendini yaratıcı etkinliklerle oyalaması çok zor. Kaygılı, stresli günlerden geçiyoruz. Dışarıda ölüm çok kollu bir canavar gibi geziniyor, dokunduğu kapı kollarından, asansör düğmelerinden, plastik poşetlerden evimize girmeye çalışıyor. Bu zaten başlı başına korkutucu bir durum. Bunun üzerine devletlerin salgını önlemek için aldığı, almadığı, alamadığı tedbirleri ve muktedire mahsus gündemleri var. Ben derim ki stresinizi arttırmayın. İnsanlar ölüyor. Sapır sapır. Kimin öldüğünü bilmiyoruz. Nereye, nasıl gömülüyorlar, meçhul. Ölenlerin isimleri? Koronadan mı ölmüş? Aradığınız sayfaya ulaşılamıyor. Tüm bu ahval ve şerait içinde kim oyalanır yaratıcı etkinliklerle?

Oyalanmak değildir bu. Üzerinize düşeni yapmaktır. Benim bu bloğu yazmam gibi. Ufukta hayaleti beliren bir roman için araştırmaya başlamam gibi (evet, evet gerçekten!) bazılarımız evde oturup yaratmak, üretmek zorundayız. Bu hayatta bize biçilmiş rolleri yerine getirmek zorundayız. Yoksa mutsuz, yoksa hasta oluruz.

Bir öneri: En azından öğlene kadar sosyal medyayı, interneti açmayın. Bu çok zor ise sabah iki saat gündemden ayrı kalın. Hatha Yoga metinlerinde geçen niyamalardan birisi Mitahara’dır. Mitahara saf besinlerin idareli tüketimi anlamına gelir ve sadece mideye inen besinden değil, zihni besleyen bilgiden de dem vurulur. Akla giren bilgi de az, öz ve saf olmalıdır ki zehirlenmeyelim. Gündemden ayrı kaldığınız o iki saati sanki isteğinizle inzivaya çekilmişsiniz gibi o çok istediğiniz şeyi (yazmak? okumak? çocuğunuzla kesintisiz oynamak? müzik çalmak? Yoga? dans?)  yapın. Gündem pek değişmiyor, ben size baştan söyleyeyim. Gündem sadece bizden yaşama sevincini çalıyor. Yaşama sevincini kaptırmadan ne kadar çok saat geçirebilirsek o kadar iyileşiriz.

Birey ve toplum olarak.

Yemek hakkında söyleyeceklerim şimdilik bu kadar…

fullsizeoutput_833
Yemek, yemek için midir, sanat için midir? (Foto: Kokia Sparis)

Atina Günlükleri- Karantineda 22. gün

 

 

 

 

Korona Günlerinde ATEŞ

img_0233
Omuzları bırakın. Foto: Rebekka Haas

Bizim balkondan sizinkine selam olsun!

Şimdi siz sanıyorsunuz ki bizim burada sokaklar bomboş. Sokağa çıkma yasağı ilan edildi ya… Hayır, aksine. Bizim şu karşı kaldırım hiç böyle kalabalık olmamıştı. Koşanlar, bebek gezdirenler, bisiklete binenler. Aileler, çiftler. Görmeyin yani! Evden çıkmak için bir numaraya bir mesaj gönderiyorsun. Kodlar var. Doktor için 1, eczane için 2, bakkal manav için 3, spor için 4, köpek gezdirmek için 5 gibi. Adresini ve adını da yazıyorsun, sana bir onay mesajı geliyor. Sonra o mesajı çantaya, kendini de sokağa atabilirsin ki milletin durumu da bu benim gördüğüm. Hava da nasıl güzel. Kuşlar cıvıl cıvıl. Erikler, bademler, kirazlar çiçeklendi. Dünkü mektubuma iliştirdiğim fotoğrafta da bizim balkonun önündeki kiraz ağacı vardı.

Kokia dün gece hiç uyumadı. Avrupa’da Pazar günü yaz saati uygulamasına geçildi. Türkiye’deki dostlar ile aynı zaman dilimine geldik. Bir saat ne değiştirir demeyin, bizim zaten tepetaklak olmaya pek müsait kırılgan korona/yüksek ateş rutinimizi iyice dağıttı. Kokia 4’e kadar uyuyamadı. Ben de yanında. Sağa çevir, sola çevir, otur, olmadı, yatır, aşağı çek, çok oldu, yukarı it derken ikimiz de uyku yüzü görmedik. Nihayet sabaha karşı 4’de salona geçip, yemek masasına koyduğumuz bir yastığa başını dayayarak uyumayı başardı. Yüksek ateş, MS hastalarının sinir sisteminde yeni hatları da yakabiliyor. Umarım ellerini, kollarını etkilememiştir bu durum ve iyileşince eski kısıtlı gücüne kavuşur.

Ateşten söz açılmışken ateş elementi ile ilgili bir kaç şey söyleyeyim. Sonra yemek ve yoga konularına da kısaca değineceğim. Sormuşsunuz.

Hatha Yoga gökcisimleri ve evreni oluşturan elementlerin insana etkisini araştırır. Kadim çağlardan günümüze erişen asana, pranayama ve meditasyon çalışmaları elementlerin düzenlenmesini hedefler. Bir elementin fazlası varsa (örnek suyun fazlası nem olur, insanı fiziken ve zihnen ağırlaştırır) ondan arınmanın yolu asanalardan geçer. Nefes havadır, agni ateştir, ses uzaydır vs. Nefesin belirlediği ritim ile yapılan asanalar toprak, su, ateş, hava ve uzay elementlerini harekete geçirir. Bu elementler içinde ateş, yani agni, ince bağırsakta bulunur. Ellerin ve ayakların ısınmasını sağlar, gözlere ve tene ışıltı verir, besinlerin ve bilgilerin sindirilmesini sağlar. Gereğinden fazla besin ve gereğinden fazla bilgi agniyi boşa harcar, bitirir.

Ateşi keşfettiğinden beri insanevladı ateş tarafından büyülenmiştir. İnsanlık, asırlar boyunca ateşin karşısına geçip sosyalleşmiş, ateşin karşısında ateşle beraber yaratmıştır. Umarım sizler de  hayatında en az bir defa kalabalık bir grupla ateş etrafında oturup öyküler anlatmış, müzik çalmışsınızdır. Eğer öyleyse, siz de takdir edersiniz ki bunlar anılarımız içinde en özel olanlardır. Benim için öyledir. Özellike yıldızlı gecelerde geçenler.

Ateş, memeli hayvanları kendine çeker. Yoga yaparken karşımda yaktığım mum, yoganın kendisi kadar (belki daha çok) bizim kedileri büyüler. Ateş, insanın yaratıcılığı körükler. Ateş elementi göze bağlıdır. Göz etrafında şekiller görür. Şekilleri ateş oluşturur. Herhangi bir maddeyi ateşe tutarsanız o maddenin formu değişir, A iken B olur.

İnsanlar her akşam ateşe bakarak günü bitirmek arzusu duyarlar. Çünkü gözleri önünde değişen formlara bakmaya ihtiyaçları vardır. Değişen şekillere bakarken zihin boşalır. Fikri sabitin iğnesi takıldığı yeri atlar, plak yeniden dönmeye başlar. Bu zihin boşaltma işlevi için insanın gözü ateşi arar. Ateş olmayan yerde, değişen formların başka kaynaklarına kayar. Mesela televizyon. Mesela bilgisayar ekranı. Mesela akıllı telefon. İnstagram, youtube, facebook. Ekrana bağımlılığımız işte buradan gelir. Ateş yoksa ekrana bakalım.

Burada sorun nedir? Bakalım. Evet. Ateş yoksa ekrana bakalım.

Burada sorun şu: Ateş insanda yaratıcı gücü körükler ve Dr Svoboda’nın tabiriyle ateş, insan ile beraber yaratırken, ekran sadece sonsuz sayıda formları arka arka sunar. (Fire co-creates, screen delivers)  Ekran da bizi tıpkı ateş gibi ipnotize eder ama ekran karşısında aklımıza parlak fikirler gelmez. Bir öykü için esin düşmez. Bir müzik parçasının notaları zihnin derininden bir yerden çalmaya başlamaz. Ateş bizi birbirimize, toprak anaya ve ulu güçlere bağlarken, ekran bizi tüm bunlardan kopartır. Kopartmasının sebebi de bizden bir şey beklemeden durmadan bize bir şeyler sunabiliyor olmasıdır. Biz çocukken televizyona aptal kutusu denirdi ve bir tv bağımlısı olarak bu benim çok gücüme giderdi. Ama doğruydu.

Bugün çocukları ekranlardan koparmanın bu kadar zor olmasının sebebi işte bu genetik olarak türümüze işlemiş, sürekli değişen, devinen formlara bakma ihtiyacımız. Prometeus ateşi tanrılardan çalıp insanlara getirdiği için cezanlandırılır. Çünkü bundan böyle insan da ateş ile beraber yaratabilecektir. Ateş yaratıcılıktır. Evinizde şömine varsa sık sık yakın. Çoluk çocuk karşısına geçin. İnsan toplulukları ateş başında evrilmiş, ateş başında incelmiş, “insan” olmuştur. Ateşi unutmayın. Bir kaç mum yakıp ailecek karşısında 20 dakika bile geçirmeniz, ne bileyim akşam yemeğini mum ışığıda yemeniz, yatmadan önce sevgilinizde mum ışığında iki laf etmeniz hayatınızda hiç ummadığınız değişiklikler yapabilir!

Prometeus’un çektiği cefayı boşa çıkartmayalım. Bize ateşi getirmek için her sabah ciğerinden bir parçanın  atmacalara yem olmasına katlandı. Prometeus’un anısına saygı duyalım ve ekranların mavi ışığıyla agniyi öldürmeyelim.

Gelelim yogaya.

Biz hocalarla eğitimlere gittiğimizde hocalar bize der ki, dışarılarda koşturmayın, bu kurs süresince evlerinizde oturun, dinlenin. Ama kurslar güzel şehirlerde olur. Budapeşte, Viyana, Paris, Berkeley… Duramazsın. Durdum sanırdım. Bir parka giderim, sonra evde dinlenirim dersin. Bir kahvede iki saat oturayım, ondan sonra yatarım dersin. Şimdi, ev inzivamın 21. gününde HİÇ BİR YERE gitmemenin vücudumdaki etkisini hayretle izliyorum. Vücudum yumuşacık. Kasıklar, sakrum, kuyruk sokumu açılmış, nefes mükemmel akıyor, bandalar şıkır şıkır. Güç desen boğa gibi. Nasıl olur, bir günde toplasan 100 adım attığım hayatımda bu vücut. Üstelik, hatırlatayım her gün defalarca benden 10 kg fazla olan bir insanı kaldırıyorum, taşıyorum. Gerçi o ağrılar var ama onlar yüzey ağrısı. Bir iki ısınma hareketiyle geçiyor. Daha derinde kapıların, dokuların, eklemlerin açıldığını, Prana’nın açılan boşluğa aktığını, nefesin yavaşladığını, zihnin sakinleştiğini duyuyorum. Demek sahiden hiç ama hiç evden çıkmamak lazımmış.

Yogamız nasıl olmalı? Hangi seriyi yapalım? İKinci prelütü öğreniyorduk, şimdi onu yapalım mı, yapmayalım mı? Bu işin bir reçetesi yok. Ama şöyle bir ölçü tutturabilirsiniz: Nefesinizi kısaltan, sizi soluk soluğa bırakan hareketleri serinize dahil etmeyin. Diyelim ki 2. Prelütü yapıyorsunuz ama sarpastana sizi soluk soluğa bırakıyor, veya At Parantezi adı altında öğrettiğim seride nefesiniz hızlanıyor, o zaman oraları atlayın. Bu aralar yoganın abhava özelliğinin iyice altının çizilmesi gerek. Abhava heyecansız demek. Duygusallaşmadan. Serinkanlı bir çalışma. İleri seviye Shadow yoga öğrencileri siz bile, baktınız mayurasana, hanuman, samakonasana, atikrantam gibi hareketler abhavanızı alıp götürüyor, atlayın onları. Herkes sakin olsun. Fazladan vata üretmesin. Uzun oturuşlar, asanaları uzun (8 ila 16 nefes) tutmalar, uzun öne katlanmalar, uzun laya(hazım/soğurma) oturuşları, şavasanana veya bacakları duvara kaldırarak bitiriş iyi olur.

Bir diğer ölçü de omuzların hareketine bakın, herhangi bir asanayı kollarınızdan, omuzlarınızdan çekerek yapıyorsanız o kesin olarak zihinde heyecan, nefeste kısalma yaratır. Kollarımdan çekmediğimde nerede duruyorsam orada durayım. Kollarınızı bırakın, onlar yoga sırasında çalışmasın. Omuz zihinle bağlıdır. Omuzdan güç alınca agresifleşir yoga çalışması. Karından güç alın, omuzları bırakın. Ahimsayı hatırlayın. Kendinizi incitmeyin.

Yemek konusuna da gelecektim ama kaynanam geldi ve yemek hazır dedi.

O da yarına kalsın.

Hoşçakalın!