Ben Olsam Almam Beni *

 

fullsizeoutput_34c5

“Uyan, uyan da bak dışarısı ne güzel!”

Gözlerimi zar zor açtım. O da ne! Odamızın perdesiz penceresinden Uludağ’a bakıyorum. Çamlar, meşeler, selviler, kavaklar bembeyaz! Kar yağmış. Atina’ya kar yağmış. Kar yağmış ve çamların dallarını eğecek ağırlığa gelmiş. Arabaların üzerini kaplamış. Bu bir ilk. Atina’ya taşındığımızdan beri benim başıma ilk defa geliyor yani.

Yataktan çıkmak çok zor oldu. Atina binaları kar kış dinlemiyor. Kaloriferin yandığı iki saat var: Sabah yedi ile sekiz arası ve akşam yedi ile sekiz arası. Sonra herkes kendi kendini ısıtmaktan sorumlu. Biz biraz fazla uyumuşuz. Kaloriferi kaçırmışız. Dün gece Netflix’den Marie Kondo belgeseli seyretmeye daldığımız için uykuya daldığımızda saat gece yarısını geçmişti. Marie Kondo evlerimizi düzenleyerek hayatımızdaki eksik parçayı bulan tatlı Japon kadın. Kitapları bir kaç yıldır en çok satanlar raflarından inmiyor. Ben okumamıştım ama Netflix’in pırıltılı tanıtımına kapıldım. Rica minnet bir bölüm seyredelim ne olur, ne olur diye Bey’i de razı ettim. Sonra da kaptırdık. Uyumadan önce en son ben Marie Condo’yu İstanbul’a veya bir Yunan adasına getirtip bir seminer ayarlamayı kuruyordum. Öyle bir kaptırış.

Marie Kondo çok şeker bir kere. Dünyalar güzeli bir Japon kadını. Kar beyazı hırkalar, pembe kloş etekler giyiyor. Siyah saçları pırıl pırıl ve gülbeyaz bir teni var. Güzelliği orada bitmiyor. Etrafına saçtığı bir de ışık var. Bizim Bey’in keskin gözlem gücüyle belirttiği üzere ancak içinde huzur ve neşeyi bulmuş insanların aydınlığını yansıtıyor kadın. Amerika’da bir takım dağınık evlere girip çıkıyor, dolaplarını, çekmecelerini, garajlarını düzenleyerek onlara da neşenin yolunu gösteriyor. Belgesel bu hikaye üzerine kurulu.

Düzen, çocukluğumdan beri benim için de pek önemli bir konu olmuştur. Evlerin düzeni ile neşenin arasınd bir bağ olduğunu nasıl ne zaman keşfetmiştim, bilmiyorum ama odamı toplardım daima. Marie Kondo’nun tekniğini dinlerken o yüzden de başımı sallayıp durdum. Yatağımı toplamadan evden çıkmayın. O yeah! Bunu Perihan Mağden de söylerdi. Yatağınızı toplayın, yoksa tüm gün peşinizden gelir. Sonra Marie Hanım diyor ki her şeyin bir yuvası olsun, onunla işiniz bitince yuvasına koyun. Evet, bundan daha doğal bir şey olabilir mi? Kahve içtin, kupa mutfağa döner. Kirli kupanın benim gönlümde tek bir yeri vardır: Bulaşık makinesi. O yüzden bulaşık makinesinin temiz tabaklarla dolu beklemesi beni derin bir kedere iter. Kıyafetler giyilmiyorsa yerlerine asılmalıdır. Yuvaları orasıdır. Çalışma odasındaki sandalyenin arkası bir hırkanın yuvası değildir mesela. Onu orada görmek de neşemi kaçırır. Her çekmece başka bir kıyafet takımının yuvasıdır. Tişörtlerimi Marie Kondo gibi katlamam ama muhakkak katlarım. Ve her şeyi aynı biçimde katlarım, evet. Çalışma odasına yemekle girmek hiç tercih ettiğim bir şey değildir. Yoganın ve yazının yer aldığı yerlere domestik unsurlar girmesin. Sadece kahve. İçildiği sürece. Kitapları salona götürdüysem onlarla işim bittiğinde toplayıp çalışma odasına geri taşımaya özen gösteririm. Çamaşır sepetini boş görmeyi tercih ettiğimden sık sık çamaşır yıkarım. Ütülenecekleri bir sepete koyar hep aynı temiz örtüyle üstlerini örterim. Yemek yaptıysam o yemeği yemeden önce mutfağı toplarım. Kirli bulaşıkların mutfakta durduğu bir mutfak içeride beklerken rahat rahat yemeğimi yiyemem. Evden çıkmadan önce mutlaka her şey yuvasına geri döndü mü diye kontrol ederim. Bir şeyi ortada, yuvası dışında gördüysem koşar yerine yerleştiririm.

Eh, hal böyle olunca Marie Kondo bana konuşuyor gibi gelmesin de ne olsun? Hemen ben de benzer bir şeyi Türkiye’deki evler için yapayım diye düşündüm. Ben de ülkemizin Marie Kondo’su olamaz mıyım? Olurum tabii! Çocukken de Yasemin’in evine gittiğimde onun dolabını toplardım. Çağırın geleyim, sizin evinizi de nasıl toplayacağınızı anlatayım.

Marie Kondo heyecanı yüzünden geç uyandık. Zaten kar da yağmış. Kalktık. Kahvemizi yapmamızla kapının çalması bir oldu. Yardımcımız Galiba pür neşe eve daldı. Onun neşesi bana hiç bulaşmadı. Aksine o yüksek sesle espiri üzerine espiri patlatırken ve gülmediğimiz için espirilerin de sesinin de dozunu yükseltirken ben surat astım. Bey bana bakıp “po po po!”dedi. Yunanca’da bu vay vay vay gibi bir şey demek. Bayan Sparis’in durumu kritik bugün. Evet neden böyle? Bazı sabahlar Bayan Sparis’in insanlara tahammül eşiği yerlerde. Konuşan her iki ayaklı neşe kaçırmaya yeterli. Kimse konuşmasın. Evde yalnız kalabildiğim eski günleri düşünüce gözlerim yaşardı. Ne çok özledim evde yalnız kalmayı bir bilsen dedim bizim Bey’e. What a loss, dedi. Komiklik olsun diye demedi, bunun benim için önemli bir yitim olduğunu bilecek kadar tanıyor beni.

“Haydi git. Senin kahven açılmıştır.”

Dışarısı kar kış kıyamet, hiç fark etmez. Yoga kıyafetimin üzerine bir boğazlı kazak, bir yün etek, atkı, bere, eldiven, tamamım. Sokaktayım. Bir nefes alabilirim. Tek başınayım. Neden ben böyleyim tanrım? Ben olsam almam beni. Kesin.

Bayan Sparis’in konuşmaya ve konuşan insana tahammülü bu denli az iken taksiye binmesi söz konusu olamaz. Atina’nın flörtçü taksicileri Bayan Sparis’i sessizliğe terk etmezler. Onu kahvesine götürecek olan 15 numaları troleybüsün on iki dakika sonra durağa geleceğini söylüyor tabela. Bekleyelim. Spotify’dan Kalben’i dinleyelim beklerken. Çünkü Kalben’i dinlemek öykü okumak gibidir. Her bir şarkı bir öykü anlatır. Zengin, derin, anlamlı, sizi acı tatlı gülümseten şarkı sözleri. Şiirin ve edebiyatın etkisi kısa zamanda Bayan Sparis’de kendini gösterir. Artık kendi dertleri önemsizdir. Her birlikte akıp gidiyoruzdur işte şu hayatta.

15 numaralı troleybüsün on iki dakikası Einstein’ın izafiyet kuramınına açılım sağlayacak şekilde uzadı. Telefon altı dakika geçtiğini söylüyor ama tabelaya bakıyorsunuz, sadece iki dakika geçmiş. 15 numara on dakika sonra gelecek. Sonra bir dört dakika daha geçiyor (kolumdaki saate göre) ama otobüslerin geliş saatlerini gösteren tabelaya bakarsanız 15 numaranın gelmesine sekiz dakika var. Hangisine inanacağım? Kolumdaki saate mi, tabeladakine mi?

Bu bana Turk Telekom’la konuşmamızı hatırlatıyor. Bana göre ben o mesajları göndermedim ama onlara göre gönderdim. Bana göre bana tarifem yurtdışında etkin hale gelmiştir diye bir mesaj gelmedi. Onlara göre geldi. İspat edebilir miyim? Benim hesabıma telefonlar, mesajlar, internet kullanımları yükleyebilirler. Ben kullanmadığımı ispat edebilir miyim? Hayır. Onlara göre ben yaptım, bana göre ben yapmadım. Hangimize inanacak sayın hakim?

Ben olsam almam beni. Adamdan saymam beni. Uzun uzun soymam beni. Deli miyim?

Çok güzel ya!

Kalben kalbimi ısıtıyor tamam ama eldivenlerin içinde ellerim hafiften donmaya başlamış.  O sırada troleybüs geldi. Balık istifi. Bu kadar beklersek olacağı bu, kapılardan sarkarak gittik bir süre. Sonra boşaldı. Ben oturdum hatta.

Nihayet kahvemdeyim. Ne anlattın şimdi sen bize derseniz, inanın ben de bilmiyorum. Sonuna kadar geldiyseniz teşekkür ederim.

*Başlık ve yazının içindeki alıntı Kalben’in Saçlar şarkısından.

fullsizeoutput_34c6
Siz de bu sabah yataktan çıkamayanlardan mısınız?

 

Şikayet Mektubu #turktelekom

Herhalde herkesin başından geçen bir hikaye ama ben de benimkini şuraya bırakıp kaçacağım. En azından elimizde yazılı metin bulunsun, aynı şekilde dolandırılanlar yalnız olmadıklarını bilsinler:

Efendim, hikayemiz Aralık 2018’in ortalarına doğru bir gün (13 Aralık Perşembe) başlıyor. Ev arkadaşım Gülçin ile Turk Telekom’a gidiyoruz. Ev telefonu ile internet hattımızı Gülçin’in üzerine geçireceğiz. Geçiriyoruz. İşlemimizi yapan gencin ağzı laf yapıyor, uzun kirpikleriyle kardeşime benzediği için biz de ona sempati duyuyoruz, o da beceriksizce bizimle flört ediyor, ha ha hi hi hi herşey yolunda. Derken bana dönüyor,

“Εh sizi de Turk Telekom’a alalım.”

Şartları konuşuyoruz. Benim Vodafon’u nasıl ne kadar kullandığıma, kaç para ödediğime bakıyoruz. Önerdiği plan akla yatkın. İnce ince her şeyi soruyorum. Taahhüt süresi, yurtdışı kullanımları, interneti, şusu busu. Gülçin’in şahitliğinde defalarca soruyorum: Bu telefon numarasını ben yurtdışında kullanmıyorum. Ararlarsa  telefonu açmıyor, kimseye mesaj göndermiyor, kimseyi aramıyorum, hücresel kapalı, 3G kapalı, her şey kapalı. Bir tek telefon açık, o da birisi ararsa göreyim de sonra email atarım diye. Bu şartlar altında yurtdışındayken tek kuruş fazla ödemeyeceğim, doğru mu? Doğru. Doğru. Sadece 39TL ödeyeceksiniz, bir kuruş fazla değil. Emin misiniz? Emin, emin, of nasıl emin kendinden!

Hattımı Turk Telekom’a geçiriyorum. 15 Aralık Cumartesi gecesi mesaj geliyor, nakil işlemini onaylıyor musunuz? Onaylıyorum. Geçtik. 16 Aralık Pazar öğleni de Atina’ya uçuyorum. Uçak kalkmadan sim kartı çıkartıp eski bir iphone 4e takıyorum. Hücreseli, 3gsi, her bir şeyi kapalı mı? Kapalı. Uçak moduna geçiyorum. Uçuyoruz.

Atina’da olduğum günler boyunca telefonu hiç kullanmıyorum. Ne bir SMS, ne bir arama, hiç bir şey. Bir süre sonra pili bitiyor, zaten iphone 4, kapanıyor ben de açmıyorum. Günler geçiyor ve ilk faturam geliyor. Tahmin edin? 117 TL. Bu ne? Ayrıntılara bakıyorum: TARIFEN YURTDIŞINDA SERVIS ÜCRETİ: 83, 67 TL! Üzerine vergisini de bindirince olmuş size 107TL.

Hemen telefona sarılıyorum. Yurtdışından Turk Telekom’a ulaşmak ne mümkün. Zart için şunu, zurt için şunu tuşlayın diyor neşeli ses ama müşteri temsilcisini benden bucak bucak kaçırıyor. Biz de dün doğmadık. O kaçırdıkça ben basıyorum 0’a. Nihayet adını kaçırdığım bir hanım kızımız karşımda. Durumu açıkıyorum. Müşteri temsilcisi benim yanımda, işbirliği yapacağız, bana bu hanım kız yardım edecek. O bana karşısındaki kağıtlardan bir şeyler okurken ben bu mantrayı içimden tekrar ediyorum. Sonra tane tane tekrar Tarifen Yurtdışında diye bir servise üye olmadığımı, üyeliğimin bilgim ve iradem dışında gerçekleştiğini söylüyorum. Beraber araştırıyoruz. Müşteri temsilcisi hanım kız gerçekten benim yanımda. Beraber öğreniyoruz ki başka bir operatörden Türk Telekom’a nakil yapan herkese bu Tarifen Yurtdışında servisi otomatik olarak yükleniyor. Bilgin ve iraden dışında evet. Neden? Efendim, sizi fazla ödemelerden korumak için. Bu paket ile günde 35TL ödeyerek aynı Türkiye’deki gibi telefonunuzu kullanabilirsiniz. Ben bu telefonu kullanmayacaktım ki, benim bir Yunan hattım var, onu kullanıyorum. Kullanmayacağım bir telefona neden fazla ödeme yapayım? Kullanmadığınız durumlarda zaten bu servis etkin hale gelmiyor efendim. Bu 107TL ne o zaman? Hemen bakıyorum efendim.

Buraya kadar ben kaygılar içinde bize hile ile cebren dayatılan bu tarifeleri düşünüyordum. Kaldı ki Turk Telekom’daki ağzı laf yapan gencin bana imzalattığı kağıtların hepsini Gülçin’in şahitliğinde ince ince okumuş, yurtdışına dair bir madde var mı didik didik etmiştim. Yoktu. Tarifem Yurtdışı diye bir paketin Türk Telekom’a geçen herkese bilgisi dışında verileceği bilgisi hiç yoktu. Olsaydı geçmezdim. Bir yıllık taahhütnameyi asla imzalamazdım. Ben yurtdışında yaşıyorum. Günde 35TL ödeyeceğim bir pakete evet der miyim? Efendim, size bir mesaj gelmiş bu paketin aktif olduğuna dair. Hayır gelmedi. Bir daha bakıyorum. Hayır yok. Zaten telefonum kapalıydı. A, o halde zaman aşımına uğramıştır mesaj. Bana ne? Ben öyle bir mesaj aldım mı? Hayır.

Bundan sonrası iyice dehşet! Müşteri temsilcisi hanım kızımız benim yurtdışı kullanımlarıma baktı ve dedi ki 16 Aralık günü 0559 ile başlayan bir numaraya BEŞ  adet SMS gönderdiğiniz için Tarifem Yurtdışı paketiniz aktif hale gelmiş. O günden sonra da her gün 35TL yazmış. Ben SMS filan göndermedim. Biliyorum. Eminim. Nitekim kendi hat kullanım detaylarımı açıp da bahsi geçen 0559 ile başlayan numaranın ne olduğunu görünce iyice emin oldum. Numara 0559 800 80 00. Görünen o ki bu numaraya ben sadece 16 Aralık günü değil, daha sonra da 23 ve 25 Aralık günlerinde de beş adet mesaj göndermişim. Böyle bir numarayla işim olmaz. Hemen Google’a girdim bu numarayı. Kime ait çıktı beğenirsiniz? Turk Telekom tabi ki.

Yani ne oluyor? Turk Telekom benim hattımdan kendine ait olan 0559 800 80 00’a mesaj gönderilmiş gibi yapıyor sonra da bana diyor ki “e ama siz Yunanistan’dayken SMS göndermişsiniz, o yüzden Tarifem Yurtdışı paketi aktif olmuş, o mesajları gönderdiğiniz  her bir gün için de biz sizden 35TL kesmişiz.”

Müşteri Temsilcisi hanım kızımıza her şeyden evvel derhal bu Tarifem Yurtdışı paketini iptal etmesini söyledim. Bir naz, bir naz. Aslında onun böyle bir şeye yetkisi yokmuş da, iptaller yukarıdan bir yerden yapılıyormuş da ama benim çok özel durumumda kendisi bir istisna yapıp,  iptali gerçekleştirecekmiş.  Galiba o sırada bağırmaya başladım. (İnsan bu görüşmeleri ağlamadan, bağırmadan yapabiliyor mu?) Paramı geri istedim. Olmaz dedi. Dolandırıcılığın böylesini daha önce duyup duymadığını hanım kıza sordum. Koskoca Turk Telekom’un rezilliğini kınadım. İznim olmadan bana dayattığı planı, benim atmadığım mesajları ben atmışım gibi göndererek aktif hale getirip, günlük 35Tlyi benden kesmesinin adil bir tarafı olup olmadığını sordum. Koskoca Telekom dururken bu cezayı neden benim ödeyeceğimi bana bir kez daha anlatmasını istedim. Ve daha ağır şeyler. Hanım kız hanımlığını korudu. Yarım saat geçmişti bu arada. Üst düzeyleri ile konuştu. Onları o mesajları 0559 800 80 00 numaraya benim göndermediğime ikna edemedi. İptal işlemi çok uzun sürdü. Anlamadığım bir sürü şeyi iptal ettik. Anladığım artık telefonunun internet servisini Türkiye’ye geldiğimde de onlara telefon edip özel bir işlemle açtırmadan kullanamayacağım, sonra  Yunanistan’a dönerken her bir şeyini kapattırmazsan o lanet Tarifem Yurtdışı paketi devreye girecek ve sözde benden 0559 800 80 00’a mesajlar gidecek, paket katif hale gelecek ve bu yılan hikayesi sürecek.

Yarım saatin sonunda Skype ‘daki param bitti, telefon kapandı. Evet, müşteri hizmetlerini Skype üzerinden arıyordum, çünkü yurtdışından müşteri hizmetlerini ararsam bu sefer de Ocak ayı için Tarifem Yurtdışı paketini etkin hale getirip canıma okuyacaklar.

Gece sinirden uyuyamadım. Nasıl bir dünyada yaşıyoruz? Nasıl dolandırılıyoruz? Elimiz kolumuz nasıl böyle başlandı? Ne yapabiliriz? Bir şey yapabilir miyiz?

Sabah Google’a 0559 800 80 00 numarasını bir daha girdim. Benim durumumda ne çok insan olduğunu görünce doğrusunu isterseniz biraz moralim düzeldi. Anlaşılan Turk Telekom benim gibi yurtdışında yaşayanlarla, kısa bir süreliğine yurt dışına çıkanları bu numaraya SMS atmış gibi göstererek faturalıyor, Tarifem Yurtdışı paketlerini etkinleştiriyor. Ne kadar çaresisiz, Tanrım!

İşte bu da benim hikayem. Gençlerin dediği gibi şunu şuraya bırakıp çekiliyorum. Varsa bana öneriniz, lütfen yazın. Bu yazıyı ekşi’ye veya başka yerlerde, madur insanların buluştuğu platformlarda paylaşmak isterseniz buyurun onu da yapın. Türk Telekom’dansınız, 107 liramın geri verilmesi için işlem başlatın (3 defa şikayet talebinde bulundum), taahhütnamemi iptal edin ve şirketinizden utanın.

Hadi gittim.

 

 

 

 

 

Hürriyet Kitap Sanat Eki Kahvaltı Sofrası Röportajı

Hatırlamak iyileşmektir.

defne hurriyet

Defne Suman’ın yeni romanı ‘Kahvaltı Sofrası’ ailenin bir gününe ama daha çok da geçmişine tanıklık ediyor.

Bir güne, bir hafızanın içerisine ne çok şey sığdırılabilir, ufak bir anımsama ile insan olduğu yerden kopup yıllar öncesindeki bir ana öylece sığınabilir. Bir koku, bir melodi, bir ses neleri hatırlamamıza kadir olabilir? Defne Suman’ın Doğan Kitap’tan yayımlanan yeni romanı ‘Kahvaltı Sofrası’ bir ailenin bir gününe ama daha çok geçmişine tanıklık ediyor.

Suman’ın yıllar önce açtığı blog’u ‘İnsanlık Hali’nde aslında insan ilişkilerine, insanın hayatta başına gelenlere dair pek çok yazısı mevcuttu. Şimdiler de blog Defne Suman’ın kişisel web sitesi üzerinden devam ediyor. Daha önce yazdığı romanlarda da aile mahremiyeti üzerine eğilen Suman, sırları ortaya çıkarmayı seviyor.

Aile önce her şeyin çözülüp, sonra her şeyden kurtulunması gereken bir yapıya sahiptir. Ama önce öğrenmek gerekir. Bir aile bir çocuğun en büyük hayal kırıklıklarının nedeni olabilir. Ne kadar mutlu ya da mutsuz olduğunuz bir şeyi değiştirmez. Sonuçta anneler, babalar, büyükler de insan. Ve insan bile isteye ya da bilmeyerek, ailesini, kendisini, sevdiklerini korumak adına neler yapıyor, neleri hatırlıyor, neleri unutmayı tercih ediyor biliyoruz.

Defne Suman’ın romanı ‘Kahvaltı Sofrası’nda Şirin Saka bir dönemin ünlü ressamlarından biri. Onun 100. yaşı nedeniyle aile bireylerinden Saka’nın torunları Nur ve Fikret, Fikret’in üniversite öğrencisi kızı Selin ve Nur’un eski dostu ve bir zamanlar sevgilisi olan gazeteci Burak Gökçe, Büyükada’da taş bir konakta toplanıyorlar. Gazeteci Burak Gökçe aynı zamanda Şirin Saka ile özel bir röportaj yapmak için adaya gidiyor. Fikret ve Nur’un, aileleri ve Şirin Hanım hakkında farklı fikirleri var. Hayatları da zaten birbirine benzemeyen iki kardeş, geçmişin araştırılması, konuşulması, yorumlanması konusunda da farklı hassasiyetlere sahipler.

Defne Suman bütün romanı Selin’in, Nur’un, Burak’ın ve evin yardımcısı Sadık Efendi’nin ağızlarından anlattırıyor. Kahramanlar dün ve bugün arasında gidip geliyor. Ortaya çıkmasından endişe edilen bir sırrın ya da sırların olduğu, kahvaltı sofrasının gerginliği ile yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Torunlar büyüklerini araştırmak istiyorlar. Ailenin üzerindeki lanetin nereden geldiğini merak ediyorlar. Ailenin yaşlılarının hafızaları bir bir kaybolurken, onlar da unutmak isteyecekleri pek çok şey yaşıyorlar. Herkes bir yerden sonra kendi kuyusunda kimseyle çok yakın olmadan yaşamanın derdine düşüyor.

‘Kahvaltı Sofrası’nın akışı bir polisiye misali. Suman’ın kendisi de Büyükada’da büyümüş. Romanın içerisinde adaya dair detaylı bilgi, elbette orada geçen çocukluğundan hafızasında kalanlar. Yazar bir kahvaltı sofrası sırasında ve elbette öncesinde / sonrasında bir ailenin sırlarını ortaya dökmeye hazırlanırken dönüp çocukluğundan kendi anılarını da bulup çıkarmış.

Boğaziçi Üniversitesi’nde Sosyoloji okuyan ve yüksek lisansını da aynı bölümde yapan Suman, romanında farklı kuşakları tanımlamayı başarmış. Her insanın içerisinde, ait olduğu yerin dışında kendine kurduğu başka bir alan, başka bir kimlik olduğunu da anlatmanın derdine girmiş.
Defne Suman, ‘Kahvaltı Sofrası’nın finalinde bir kısmımızın bildiği, bir kuşağın haberdar bile olmadığı bir coğrafyaya savuruyor. Bir arayışı bir acıyla buluşturuyor. Mazinin o kadar mazi olmadığını, unutmanın değil hatırlamanın iyileşmek olduğunu okuruna yeniden hatırlatıyor.

Yaş Günü Hediyesi

Selim’e

Yine böyle bir aralık ayıydı. 1980 yılı. Ben ilkokul bire gidiyordum. Öğlenciydim. Yani okula öğlen 12:30 gibi gidip, akşam 17:00 gibi eve dönüyordum. İlkokula öğlenci olarak başlamak bana baştan yenilgi gibi geliyordu. Öğlenciler tembel, sabahçılar çalışkandı. Biz miskindik. Sabah erken uyanmamıza gerek yoktu. Sabahçıların dersi sabah 7:30da başlıyordu. İkinci sınıfta sabahçı olacaktım.

O sabah geç uyanmıştım. Kahvaltı ediyordum. Babam dönmüştü. Babam o yıllar hep seyahatteydi. Bir sabah uyanırım var, sonra bir bakarım yok. Hesabını tutmuyordum. Ama o seferki seyahati önemliydi. O sefer gidişine dikkat etmiştim. Dönüşünü de beklemiştim. Çünkü o sefer Almanya’ya gitmişti. Ben altı yaşındaki kafamla bile babamın Almanya’ya gitmesine gülüyordum. İlk duyduğumda, ama sen Almanca bilmezsin ki, demiştim. O da bana benim bile bildiğim bir kaç komik Almanca kelime söylemişti. Alman lisesi mezunu, Alman felsefesi uzmanı, Alman filolojisi okumuş, Berlin üniversitesi doktoralı Gökberkler arasında Almanca bilmeyen bir tek biz ikimizdik babamla. Annem, Alman filolojisi okumuştu. O Almanya’ya gittiğinde, mesela bir eczaneye girdiğinde onun Alman olmadığını kimse anlamıyordu. Sormuştum bu mühim soruyu. Hayır, Almanlar sarışın annemi Alman sanıyordu. Ben de bununla gurur duyuyordum.

Oysa babam? Esmer, kıvırcık siyah saçlı, kara gözlü babamın ne işi vardı Almanya’da? Annemin girdiği dükkanlarda, eczanelerde, oyuncakçılarda babamı berbat Almancasıyla hayal edip edip, kendi kendime kıkırdıyordum.  Bu yüzden de annemin bir önceki seyahatinde getirdiği Zapt oyuncak bebeklerinin kataloğundan hangi bebeği istediğimi dikkatle işaretledim. Siyah gazlı kalemimle etrafına büyük bir daire çizdim. “Baba, oyuncakçıdaki kızla konuşamazsan bile bu kataloğu göstersen yeter,” dedim. Olur olur, sen hiç merak etme dedi. Kataloğu çantasına koydu mu diye baktım. Koydu.

Ondan sonrası endişeli bir bekleyişti. Aslında babama pek  güvenmiyordum. Bir yandan Almanca meselesi vardı. Öte yandan da babam beni pek tanımıyordu. Annem kadar tanımıyordu yani. İşaretlediğim oyuncak bebeğin benim için önemini kavrayacak mıydı? Tastamam onu, başkasını değil o bebeği istediğimi bilecek miydi? Yoksa kataloğu gösterdiği dükkanda o bebekten yoksa başka bir tanesini alıp gelecek miydi? Benim fark etmeyeceğimi mi düşünecekti? Yoksa onun için fark etmeyecek miydi? Ha o bebek, ha bu bebek. Zaten büyükler bebeklerin yüzlerini bile birbirlerinden ayırt etmesini beceremiyorlardı ki.

Yürek çarpıntıları içinde bekledim. Ve sonunda, aynı bugünkü gibi bir aralık sabahında, okula gitmeden önce kahvaltımı ederken (eti burçak, şokella, eti burçak, vişne reçeli, eti burçak şokella, eti burçak vişne reçeli) babam masaya kocaman bir paket koydu. Eti burçak boğazıma takıldı. Babam kahvaltımı hiç tasvip etmezdi. Eve geldiği her sefer bana karaciğerime ettiğim eziyet hakkında uzun diskurlar çekerdi. Yine öyle olacak sandım ama o tabağıma bakmadan klasik ın-ın-ın-ın-ın nidasını çıkarttı. Önemli şeylerden önce ın-ın-ın-ın gelirdi. Ben kendimi hayal kırıklığı için hazırladım. Yanlış bebek çıkacaktı. Kesin.

IMG_1492 In-ın-ın-ın… Yeşil bir naylon paketten bir kutu çıktı. Kutunun şeffaf ön yüzünden bana bir çift kahverengi göz bakıyordu. Kahverengi kaküller, lacivert kazak, fitilli kadife sütlü kahve salopet, kırmızı botlarıyla kutunun içinde hayallerimin oyuncak bebeği duruyordu. Gerçek bir ın-ın-ın-ın anıydı bu. Çiğdem gelmişti. Çiğdem! Evet adı bile hazırdı. Adı çoktan hazırdı. Çiğdemdi o. Benim kardeşimdi. Yıllardır beklediğim. Yalnızlığım sonuydu. Çiğdem’i bağrıma bastım. Gelmişti! Sevinçten ağladım. Sevinçten ağlandığını annemin bana okuduğu kitaplardan biliyordum. Gerçekten oluyormuş demek. Sevinçten ağlanıyormuş.

O gün okul bitmek bilmedi. Akşam Oktay Abi’nin Murat 131 servisinde on beş çocuk üst üste alt alta eve dönerken Çiğdem’e kavuşacağım için içim içime sığmıyordu. O zamanlar ne olduğunu bilemezdim ama bildiğin aşktı hissettiğim. Onu düşünmeden edemiyor, her anımı onunla geçirmek istiyordum. Küçük kız kardeşim Çiğdem.

Çiğdem kardeşim statüsünü hiç yitirmedi. Geceleri ona sarılıp yattım, her gittiğim yere birlikte götürdüm. Elbiseler diktim ona, kazaklar ördüm. Saçlarını kestim, yıkadım. Gül yanaklarının rengi soldu. Bacağı koptu. (Babam ameliyat etti.) Sonra diğer bacağı koptu. (Babam artık bizim evden taşınmıştı. Sonra biz de bizim evden taşındık.) Çiğdem’in bir gözü içine kaçtı, çıkartayım derken kirpikleri koptu. Ama Çiğdem her gece benimle uyudu.  Her sene Aralık ayında doğum günü partisini kutladık. Annem bana yaptığı vişneli pastadan Çiğdem’e de yaptı. Masaya oturup beraber kutladık.

Annemle babamın boşanacağını ilk olarak hain arkadaşım Ilgaz’dan duymuştum. Hainlik olsun diye söylememiştir belki ama çocukken birbirimizi acıtacak şeyleri yaparız. Annemle, Ilgaz’ın annesi Nilüfer Teyze Almanya’ya gitmişlerdi yine. Ilgaz’ın babası Hasan Dayı annelerimizi karşılamaya ikimizi havaalanına götürmüştü. Çiğdem de yanımdaydı. (Annem ne de olsa Çiğdem’in de annesiydi!) Bekliyorduk. Beklediğimiz için zaman geçmek bilmiyordu. Annem kim bilir bana neler getirmişti. Eve dönüp de bavulu açacağımız anı hayal ederken bir yandan da karşımdaki büyük saatin yelkovanını seyrediyordum. Bir dakikadan diğerine tık diye atlıyordu. Ben her defasında heyecanlanıyordum. Tam o sırada Ilgaz, kulağıma eğilip “baban dönünce ne olacak biliyor musun?” dedi. Bilmiyordum. Babam yine seyahatteydi. İçim kararıverdi. Ilgaz’ın soruş tarzından mı, yoksa zaten bildiğim, sağdan soldan duyduğum şeylerin birden kafamda tamamlanmasından mı ne, kavradım. Boşanma! Boşanacaklardı. Evet, tabii babam dönünce boşanacaklardı. Ama ben bunu biliyordum. Yani kimse söylememişti ama biliyordum işte. Beni üzen şey boşanacak olmaları değildi. Arkadaşım Ilgaz’ın canımı acıtmak için bunu söylemesiydi. Çiğdem’e sarılıp susmuştum, yelkovan bir daha atladığında sevinmiş numarası yapmıştım. Hasan Dayı Ilgaz’ın kenara çekmiş, çok ciddi bir yüzle kulağına bir şeyler söylüyordu. Arkadaşımı boş boğazlığı için azarlıyor olmalıydı. Üzülmedim ki, demek istedim onlara. Hem ben zaten biliyordum. üzülmedim. Diyemedim. Yelkovan bir daha atladı diye kıkırdadım.

Şimdi biliyorum ki çok üzülmüştüm. Dağılmıştım. Çok utanmıştım. Annesi babası boşanmış tek çocuk bendim. Sadece boşanmış değil, hemen akabinde bir daha evlenmişlerdi. Öğretmenler için bile anlaşılması zor bir şeydi. İzin dilekçelerinde annemin soyadı ile benimki tutmuyordu. Nasıl açıklayacağımı bilmiyordum. Yere bakıyordum. Mete babamı nasıl takdim edeceğimi bilmiyordum, Selva’dan bahsederken ne diyeceğimi şaşırıyordum. Yine de kuyruğu dik tutmaya çalışıyordum. Üzülmedim, beni merak etmeyin diyordum. İçimde yanıp bitiyordum. Çiğdem’e sarılıyordum. Atlatacağız diyordum. Sen ve ben.

Beni bu karanlıktan küçük bir bebek çıkarttı. Annemin benim çamaşırlarımı yıkarken kayıp ayak bileğini beş yerden birden kırdığı, babamın beni Amsterdam’a ve Londra’ya götürdüğü yaz sonrasında, yine böyle bir Aralık ayı, okuldan döndüğümde babam telefon etti ve kardeşin doğdu, dedi. Tıpkı Çiğdem’i beklerken duyduğum tedirginlikle kardeşimin doğumunu bekliyordum. Evet, Selva hamileydi. Her şey de yolunda gidiyordu ama yine de büyük hayal kurmamak lazımdı. Ya babam yanlış bir şey yaptıysa!

Alman Hastanesine gittik. Selim beyaz tenli, mavi gözlüydü. Ufacıktı. Kollarıma verdiler. Nasıl da güzel tutuyor, doğuştan abla dediler. Bıngıldağını gösterdiler. Oraya dokunma dediler. Artık sen abla oldun dediler. Selim kırmızı eliyle parmağımı tuttu. O minicik kurabiyeyi kollarımda tutarken hayatımda ikinci defa sevinçten ağladım. O günden sonra okuldan sonra babamın evine gitmeyi dört gözle beklemeye başladım. Tıpkı Çiğdem’in geldiği günkü gibi bir heyecanla dersler bitsin de kardeşimi görmeye koşayım dedim. Kardeşim bence dünyanın en güzel bebeğiydi. Çok iyi huylu, güler yüzlüydü ve beni herkesi sevdiğinden bir başka seviyordu. Ben de bunu biliyordum. Ben de bunu biliyorum.

“Ne hediye istersin,” diye sordum ona bugün.

“Bilirsin ben hediye istemem. Hem zaten ne istersem sen getiriyorsun,” dedi. Tokgözlü kardeşim benim. Hep böyledir. O zaman ben de ona bir yazı hediye edeyim dedim.

Selim, sen hayatın bana verdiği en güzel yeni yıl hediyesi oldun. Bugün senin doğum günün. Kutlu olsun. Seni çok seviyorum canım kardeşim.

 

 

 

 

 

 

Yazar Yılbaşı Seviyor

IMG_6957Büyüdüğüm evde yılbaşlarına çok önem verilirdi. Bayramlardan ve hatta yaş günlerinden bile daha önemliydi yılbaşı. Muhakkak bizim evde toplanırdık. Annem emektar yardımcısı Ayşe Hanım’la beraber bütün gün yemek pişirirdi. Tavuğun içi doldurulur, lahana dolmalar sarılır, kayısılı, kestaneli pilav hazırlanırdı. Kütür kütür salatalar, cevizli kabak tatlısı derken benim içim içime sığmazdı. Benim görevim, evin tek çocuğu olarak süslemeler ve hediyelerdi. Gerçek çam ağacımız olmazdı ama Gayrettepe’mizin sayılı kırtasiyecilerinden olan Emek Kırtasiye’den bir plastik çam almıştım, her sene onu çıkartırdık. Ufak bir şeydi. Sarı çini sobanın üzerine kurardık ki boyu boyumuza erişsin. Günler önce onu süslerdik. Mavi, yeşil, kırmızı toplar takardık dallarına. Renkli topların parlak yüzeyi yumurta kabuğu gibi incecik bir maddeden yapılmıştı, deliğinden iplik geçirirken elimden kayar da parkeye düşerse hemen tuzla buz olurdu. Mavi, yeşil pırıltılar yere yayılırdı.

Hediyeler de önemliydi. Ufak tefek şeylerdi ama annem herkese hediye alırdı. Ben de alırdım. Çoğu yine Emek ya da Erdoğan kırtasiyeden kokulu kalem, defter, kitap belki bir iki biblo. Annem, neneme, büyük halamıza, dedeme Sinan Pasajı’ndan pijama, gecelik, sabahlık, terlik alırdı. Ben bazen de fotoroman hazırlardım. Büyük projeydi. Zaman isterdi. Önce hikayeye karar verirdim, sonra hikayede kullanacağım fotoğrafların negatiflerini bulup, numaralarını zarfı üzerine yazıp yine Sinan Pasaj’ındaki Foto Köksal’a götürürdüm. Fotoğraflarım hazır olunca bir deftere uhu ile yapıştırır, altına fotoğraflarda görünen insanların (ben, Yasemin, annem, Mete baba) gerçek kişilikleri ve hayatlarıyla ilgilisi alakası olmayan bir öykü yazardım. Yasemin’e hazırladığım bir fotoromanda biz önce devrimci gençlik iken sonra kötü yola düşüyorduk. Herkes kendi fotoğrafını başka bir hikaye örgüsü içinde görünce gülerdi. Fotoroman hediyelerim pek sükse yapardı aile içinde.

Yılbaşı günü okul yarım gündü. Önceki gün kardeşim Selim’in doğumgünü olduğu için babamlarda kalmış olurdum. Babamların evi Nişantaşı’ndaydı. Selim’in yaş günü partisi ile yılbaşını beraber kutlardık. Halalarım, baba tarafından kuzinlerin gelirdi. Ortaokuldan en yakın üç arkadaşım da Selim’in yaş gününü kaçırmazdı. Pasta keser, çocuğun hediye oyuncaklarıyla oynardık. Gülmekten sarhoş olurdum. Kardeşimi öper, ranzanın üst katındaki yatağıma çok mutlu yatardım. Ertesi sabah, babamlar uyanmadan kalkar, Selva’nın kremlerini sürünüp Nişantaşı soğuğunda koşa koşa okula giderdim. Okula yürüyerek gitmek harika bir şeydi. Okulun yarım gün olması daha da harika bir şeydi. Akşam yeni yıla girecek olmamızın heyecanı ise paha biçilmezdi. Hele bazen kar yağardı ya, sevinçten ağlayacak gibi olurdum. (abartmıyorum)

Sonra akşam, lahana dolmalar sarılmış, tavuk poposunda bir elma ile fırına verilmiş ve ben şıkır şıkır giyinmişken salona geçerdim. Elimde günlüğümle. Annem sehpaya kuru yemiş bırakırdı. Mumlar yakardı. Sofra kurulurdu. Şarap bardakları dizilirdi. Jan Garbarek albümünü müzik setine yerleştirirdi. Ben yere, halının üzerine otururdum ve dünyanın en ciddi işini yapar gibi günlüğüme biten yılın olaylarını yazardım. Ocak ayından başlar ve başıma gelenlerden, duygularıma, dünyadaki gelişmelerden, derslere, aile içinde olaylara kadar her şeyi bir bir not ederdim. Bir ritüeldi bu benim için. Bir arınma süreci belki. Önceki yılın muhasebesini yapmadan yenisine girmemeliydim. Önceki beni kapatmadan yeni ben’e adım atmamalıydım.

Bir yılbaşını özellikle çok iyi hatırlıyorum. 1989’a giriyorduk. Ben yine salonda orta sehpanın başına çökmüş hummalı bir şekilde yılın özetini çıkartıyordum. Televizyon açıktı. Jan Garbarek de çalıyordu ama televizyonun sesini yine de açmıştım. Doğu bloğu yıkılıyordu. Prag’da yüzbinlerce insan toplanmış ellerinde mumlarla özgürlüğü kutluyordu, Gorbaçov gülümsüyordu, Estonya’dan Letonya’ya insanlar el ele zincir kurmuşlardı. Televizyondaki sunucu tarihin çok önemli bir dönüm noktasında duruyoruz diyordu. Ben heyecanlanıyordum. Tam anne gel, gel tarihin dönüm noktasını beraber yaşayalım diyecekken televizyon Moskova’ya dönüyordu. Marx ile Lenin’in heykellerini yere indirip sürüklüyorlardı. Annemi mutfaktan getirtmekten vazgeçiyordum. Annemler bunu görürse üzülürdü. Kanal değiştiriyordum. Artık bizim de renkli televizyonumuz, uzaktan kumandamız ve birden fazla kanalımız vardı. Ne çabuk alışmıştık.

Üç kuşak bizde toplanırdık. Biz ve Kuruyazıcı ailesinin üç kuşağı. Kuruyazıcı ailesi akrabalarımız gibiydi. (Hâlâ öyle) Masanın etrafını yediden yetmişe kuşatırdık. Şaraplar açılır, çocuk, yaşlı hepimizin eline bir kadeh tutuşturulurdu. Renkli külahlar takılır, balonlar şişirilir, düdükler çalınırdı. Hediyeleri ben dağıtırdım. Düğün çığırtkanı gibi. Her paketin üzerine önceden kimden kime olduğunu yazmış olurduk. Nilüfer’den Saadete. Mete’den Defne’ye, Dede’den Nene’ye… O ağacın etrafında hediyesini bekleyen herkese çocuklaşırdı. Davetsiz bir misafir geliverirse annem bir koşu içeri odalara koşar, zulasından muhakkak bir hediye çıkartır, ağacın altına sürüverirdi.

Sonra yerdik, ne yerdik ama! Patlayana kadar yerdik. Mide fesadı geçireceğim galiba derdik ama yine de yerdik. Yeni yıla girerken Mete babam şampanya patlatırdı, annem yayvan ağızlı kadehleri köpüklerin altına tutardı. Ben sevinçten sarhoş olurdum.

İnanır mısınız bu düzen tüm çocukluğum, gençliğim boyunca sürdü. Annemin evinden ayrılıp, Cihangir’e taşındığım yıllarda bile muhakkak yılbaşı yemeğini orada yedim. Yasemin de benimle geldi. Sevgililerimize de masada yer açıldı. Plastik ağacın yerini gerçek ağaç aldı, parlak yeşil mavi topların hepsi kırıldı, yerine plastikleri asıldı. Sonra her sene yaşlı kuşaktan birileri eksilmeye başladı. Dedem gitti. Arkasından Nezahat teyze, nenem, koca hala, kırmızı nene… Yerlerini Kuruyazıcıların torunları aldı. Bazı şeyler hiç değişmedi. Yılbaşının yüreğimdeki yeri mesela.

Herkesi benim gibi sandım. O yüzden de Tayland’da geçirdiğim ilk yılbaşında yanımdaki sevgilim erkenden yatıp horul horul uykuya dalınca acımdan ne yapacağımı şaşırdım. Kamboçya sınırında bir adadaydık. Hava ılıktı. Kaldığımız otel plaja renkli ampuller asmıştı. Müzik çalıyor, dans ediyor, yiyor içiyor ve yeni yılı kutluyorlardı. Yeni yıl çünkü dünyadaki insanların çoğunluğunun aynı anda ümitle geleceğe baktıkları bir gündür. Kutlansa da kutlanmasa da benim sehpa başına çöküp de muhasebesini yaptığım gibi önceki zaman kısaca gözden geçirilir ve sonraki zamana umutla adım atılır. Bir şeylerin değişeceğine, daha iyiye gideceğine dair bir ümit belirir. Kısacık da olsa, karanlık göklerde patlayıp yıldızları dökülen bir havai fişek gibi de olsa bir an için birlikte hissederiz onu. İnsan yanındakine sarılmak ister. O ana beraber değer vermek ister.

Ben Kamboçya sınırındaki o adada, kaldığımız bungalovun balkonundaki plajın renkli ampulleri altında dans eden insanlara bakarken İstanbul’u, Gayrettepe’de bir dairede plastik ağacın altında birbirine hediye veren ailemi çok özledim ve ağladım.

Dün yeni bir projeye başladım. Kitaplarımdaki yılbaşı bölümlerini İnstagram’da canlı yayında okuyorum. Türkiye saati ile 17:00de, 26-29 Aralık arası her gün. Bu projeyi ilan ettiğimde, öğrencilerimden biri haklı olarak “her kitabınızda bir yılbaşı sahnesi mi var,” diye sordu. Ben evet deyince de ekledi:

“Demek ki yazar yılbaşını seviyor!”

Doğru bu yazar yılbaşını çok seviyor!

Akşam 17:00’de instagram canlı yayında görüşmek üzere. Yeni yılınız kutlu ve çok mutlu olsun. Sağlığa, özgür günlere, beraberliğe, ilhama ve dayanışmaya… Ümitle,

Defne

 

 

Vritti’nin Panzehiri

Nrtta 2
Foto: Fatoş Şafak P.

Bu sabah evin dört köşesinde çalan saatlere uyandım. Telefonumu mutfakta unutmuşum. Bir diğer alarm da salonda kalmış. Ben ise çalışma odasında, ikili kanepede üzerimde bir tanecik battaniyeyle uyumuşum. Neden? Çünkü gecenin üçünde sarman kedimiz Havuç odamızın kapısında acı acı miyavlıyordu. Rüzgardan ürküyor Havuç. Pencerenin önündeki ağaçlar eğilip büküldükçe, gecenin karanlığını rüzgarın uğultusu doldurunca huzursuzlanıyor. Kedileri Leros’a götürüp doğaya saldığımızda keşfettik onun bu korkusunu. Rüzgar çıkınca yatağın, yorganın altına kaçtı, ortalık durulana kadar da orada kaldı.

Dün gece de ağaçların arasında ıslıklar çalarak esiyordu rüzgar. Kalktım, ara kapıyı kapattım. Çalışma odasındaki kanepeye kıvrıldım. Havuç yanıma yattı. Yatıştı. Biraz uyuduk. Sonra alarmlar çaldı. Evin içi buz gibiydi. Karşımızdaki park, gökyüzü ve arka pencelere bakan avlumuz zifiri karanlıktı. Bey derin uykuda. Günün en sevdiğim saati. Karanlık sabah.

Şimdi bunu yazar yazmaz aklıma bir anım geldi: İlkokul ikinci sınıftaydım. Folklor oynuyordum. Oynayamıyordum. (Gerçekten) Oynayamadığım için yarışmalara gittiğimizde okulun flamasını taşıtıyorlardı bana. Kafkas kıyafetini ben de giyiyordum ama sen flamayı taşı, başka da bir şey yapma deniyordu bana. Benim canıma minnetti. Çünkü hiç sevmiyordum folkloru. Bu sevmeyişimde de çok yalnızdım. Herkes bayılıyordu. İlkokul ikinci sınıfım folklor yıldızları ile doluydu. Artvin, Kafkas, Silifke…. Allah, cennet yurda ne kadar halk dansı bağışlamışsa benim folklor yıldızı sınıf arkadaşlarım da o kadarını oynuyordu. Bir ara iş öyle azıttı ki dersi mersi boş verdi bizim sınıf, safi folklor çalışır olduk. Davul, zurna, sek sek bas, vur sek bas diye kükreyen folklor hocamız önderliğinde alt katın feci çiş kokan buz gibi tenefüshanesinde zıplayıp hopladık.

Neyse… Size yazarken hatırladığım anımda da biz folklar yarışmasına gidiyoruz. Spor Sergi Salonu’nda olacak ama nedense önce okula gideceğiz, son bir prova için mi, otobüs mü oradan kalkacak yoksa okulda mı giyineceğiz hatırlamıyorum. Dediğim gibi ben zaten sadece flamayı taşıyorum. Aynı şimdiki gibi kış. Günler kısa. Normalde okula 8:30da gidiyorsak, bu defa 7:00de okulda olmamız  gerek. Oktay Abi’nin Murat 131 servisi ile gidecek halimiz yok. Annemle taksiye binmişiz. Taksici (o zamanlar ailemizin taksi durağı olan Ulaş taksiden çağrılmuş) yazık bu yavrulara, sabahın karanlığında okula mı gidilir, diyor. Ben yani yazık yavru ise büyülenmiş bir halde pencereden dışarıyı seyrediyorum. Hiç karanlık sabah görmemişim o güne kadar. Sabah ve karanlığın aynı cümlede kullanıldığını bile bilmiyorum. İnanılmaz bir şey! Hava kapkaranlık ama sabah!

İşte o gün bugündür karanlık sabahlar beni büyüler. Yıldızlı sabahla güne başlamak ne eşsiz bir şeydir.

Boğazlı kazak, yün tayt, tozluk donandım. Mumları yaktım. Altılı serimi yaptım. Altılı seriyi yeni icat ettim. Bu ay ileri seviye öğrencilerime de göstereceğim. Her hareketi altı nefes ya da altı tekrar yapıyorsunuz. Neden altı diye sormayın. Bilmiyorum. Karnı ağrıyan çocukla başlıyor, altı nefes. Sonra vajra çökmesi, dengede olanı, suçi, ve sonra vajrasana (virasana) da oturup üç pasif, üç aktif udiyana banda, sonra dizler ve dirsekler üzerinde altı tane aşvini mudra, malasana, purna mandala, varahi derken ayağa kalktığında zaten cilalanmış gibisin. Tüm kilitler açık. Altılı devam ediyorsun. Altı sama suçi squat. Altı surya namaskara vs vs . Hanuma dönüşleri de altı defa, sonuna kadar böyle gidiyor. Ritim seni götürüyor, hiç boş yok, dalmıyorsun. Dalamıyorsun. İçinde metronom çalışıyor. Tık tık tık tık tık tık. (Bahsettiğim seri size bir şey ifade ediyorsa yarın sabah deneyin.)

Hatha Yoga’da ritim, hareketten daha önemli. Şöyle demeliyim: Hareketten önce ritim gelişmeli. Bazı insanlarda ritim duygusu doğuştan var. Bende yoktu. Çok çalıştım. Çalışıyorum. İçimdeki ritmi bulmak, onu doğurtmak için. Hareketleri yapmak asla zor olmadı ama onları bir ritme oturtmak meseleydi. Tabii yogada ritmi veren,  yani içimdeki metronom dediğim şey nefes. Nefesi dinlemek gerek.  Kulağımıza dayadığımız bir deniz kabuğunun hışırtısı gibi nefes gelip, gitmeli. Bir prana, bir apana. Bir alış, bir veriş. Bir abyasa, bir vayragram. O yüzden de hareket olsun nefesi sonra oturturum dememeli insan. Ben eskiden derdim. Nefes ritmi verecek. Hareket sonra gelecek.

Ritim apana vayu tarafından yönetilir. Hareket ise prana vayu. Apana vayu ayaklara, tabana,  ayak bilekleri ile kaval kemiklerine indiği zaman çözülmüş oluyor. Oralara inemediyse ve dizin üzerinde bir yerde, uyluk kemiği ya da pelviste takıldıysa dizlerde incinmeler baş gösteriyor. O yüzden başta apanayı aşağı indirebilmek lazım. Bu da tastamam ayaklarıma kara sular indi, diye tabir ettiğimiz durum aslında. İnsin. Yogaya başlamadan önce ayaklarınıza kara sular insin. Neden? Apana vayunun rengi siyah, unsuru da sudur da o yüzden!

Apana ritimdir. Onun akımı bir defa çözülsün ritim konusunu kafaya takmaya gerek kalmaz. Apana hem ritimdir, hem de vritti’nin panzehiridir. Çok düşünen, dertlenen, ayrıntıya takılıp varolanı hissetmekten aciz yapıdaki insanlara özellikle bol apana çözücü lazım. Enerji aşağı aksın ki kafanın ağırlığı azalsın. Vritti’nin panzehiridir apana.

Panzehirden, zehirden bahsederken aklıma bir şey daha geldi. Yıllar önce hocamız, küsmekle insanın kendini zehirlemesi hakkında pek yerinde bir cümle söylemişti. Kendini sokan akrebin, karşısındakini zehirleyeceğini sanması gibi bir şeydir küsmek. Bu konuda da yazacağım. Ancak, malum günümüz insanının internetten bir şey okuma sabrı az, tahammül sınırları düşük. O yüzden ben şimdi çekileyim. Yakında yine gelirim. Madem oradasın, sevgili okur, ben de buradayım işte.

Kal sağlıcakla….

DefneNrtta 2.jpeg

 

 

 

 

 

Cumartesi Mektubu

Atina’dan günaydın hepinize!

Hava burada hiç böyle soğumaz.

Bu sabah bizim Bey’in baş ucunda duran ve evin içi ile dışının derecesini gösteren termometrenin ekranında 5 dereceyi görünce şapkam düştü. Neden saatlerce yataktan çıkamadığımız anlaşıldı! Atina’da kalorifer yakmak gibi bir adet yok. Yani var da, akşam iki saat 7 ila 9 arası. O kadar. Bunun İtalya ve İspanya’da da böyle olduğunu duyup çok şaşırmıştım. Neyse zar zor yün çoraplarımı ayağıma geçirip kalktım. Salonda kedileri dün gece bıraktığım koltukta uyur vaziyette buldum. Bu demek oluyor ki on bir saat boyunca hiç yer değiştirmemişler. Yün çorap, yün hırka mutfağa girdim. Kahvelerimizi pişirdim. Bey’inkini yatağa , kendiminkini salona, kedilerin yanına götürdüm. Tomris Uyar’ın Diz Boyu Papatya’larını elime, ayağımı altına, kedileri kucağıma aldım.

Ne güzel bir cumartesi!

Bugün yoga yapmıyorum. Altı gün üst üste her sabah ve kimi akşamlar yaptıktan sonra bir gün ara veriyorum. Siz de öyle misiniz, bilmem ama ben zaten güneş doğduktan sonra yoga yapamıyorum. Saçma geliyor. İlahlar uykuya yatmış ve ben boş bir tapınağın kapısını çalıyorum gün doğduktan sonra.  O yüzden de sonradan uyuyacak bile olsam 6da mumları yakıp, sunağımın başına geçmeye gayret ediyorum. En geç 6:30’da. Karanlığın açılıp, gökyüzünün renkten renge girdiği o saatte yogayı neden yaptığımı ve yoganın ne işe yaradığını tüm yüreğimle anlıyorum, en içimde biliyorum. Gün doğduktan sonra yaparsam ama kafamın gürültüsünde giden bir tren gibiyim. Yine güzel ama kutsal kanadı kırık.

Hocamız der ki ara verecekseniz Satürn’ün günü olan Cumartesi verin. İçecekseniz kendinizi zehirleyecek veya suç işleyecekseniz de Cumartesiyi seçin. Karanlık işlerinizi Satürn’ün etkisi altındaki dünyada görün!

Pekala.

Bey’i kaldırdım. Giyinmesine yardımcı oldum. Kahvaltıyı hazırladım. Elbisemin içine yün fanilamı giydim. Bey’in fizyoterapisti gelirken ben evden çıktım. Fizyoterapistimiz dedi ki çok soğuk, yüzüne maske takmadan bisiklete binme! Ben de kaşkolumu, beremi kuşandım. Bisikletin selesine oturup da pedala bastığımda bu Atina’lıların soğuk karşısındaki dehşetlerini yine fazla ciddiye aldığımı anladım. Biz ki Boğaziçi Üniversitesi’ne kurtlar inerken dersten derse naylon çorapla koştuk. 5 derece bize koyar mı?

Evimizin önünde çok büyük bir park var. Basar giderseniz metro istasyonuna kadar varıyorusunuz. Metroyla iki durak gittim. Thissio durağında indim. Thissio’da trenden inen turistler, sokağa çıkıp başlarını kaldırdıkları an bir AH çekerler. Çünkü çamlık tepenin en üstünde şehrin tanrıçası Atina için inşa edilmiş Parthenon Tapınağı çıkar karşılarına. Bisikleti çamlar arasında sürdüm. Ne kadar güzeldi her şey parlak kış güneşi altında. Motorlu araç trafiğine kapalı bir yol, iki yanında çam ormanları ve sağda solda antik kent, yokuş  benim en sevdiğim kahveye çıkıyor. On dakikalık bir bisiklet yolculuğu. Akıllı i-podumu cebimden çıkardım, audio kitaplarım arasından Lolita’yı seçtim. Humbert Humbert anlatırken ben yeşillerin ve masalarını kuran sanatçıların arasından bisikletle geçtim.

IMG_6196.JPG

Bisitlete binerken veya şehirde yürürken Audio-kitap dinlemek son bir yılda edindiğim bir alışkanlık ve olağanüstü haz veriyor bana. Herkese tavsiye ederim. Yazı erkekse, söz dişidir derler ya… Hakikatten bir kitabı dinlerken onunla başka türlü, daha gizemli, daha sıkı bir bağ kuruluyor. Sanki bilişsel beyni aşıp, doğrudan bilince akıyor. Kitabın öyküsü anıların, rüyaların barındığı yere yerleşiyor.

Little Tree and Books kahvesi cumartesi sabahı kalabalığıyla doluydu. Bisikleti kilitleyip, kendime bir masanın bir ucunda yer buldum. Minicik bir espresso istedim. Bir yarım saat daha Tomris Uyar’a devam ettim.

Mutluluğun ne basit bir şey olduğunu düşündüm.

Ve blog yazmayı ne kadar özlediğimi. Yaratıcılığın insanın tek başına geçirdiği avare zamanlarda geliştiğini hatırladım. (Sadık okur hatırlayacaktır: Bu konuda bir yazı yazmıştım.) Ve bir kaç saatlik avareliğin hayatın zor yanlarına tahammülü ne kadar kolaylaştırdığını…

Tabii bir de siz blog okurlarını ne kadar özlediğimi. (Hâlâ orada mısınız?)

Sonra da bilgisayarımı açtım.

Karşınızdayım.

Mektuplarım sürecek. Siz de bana yazın. (Umarım hâlâ oradasınızdır)

Esen kalın.

Defne.

 

 

Artfulliving – Kahvaltı Sofrası röportajı

artfulliving_roportaj

Kahvaltı Sofrası dördüncü romanınız.  Kitapla ilgili sorulara geçmeden önce bunun nasıl bir his olduğunu sormak istiyorum.

Doğrusu her kitap ayrı bir heyecanla doğuyor. Kurduğum dünyada gezecek okurlar ne hissedecekler?  Benim aylardır (bazen yıllardır) haşır neşir olduğum karakterlerle tanıştıklarında onları sevecekler mi? İç dünyam başka zihinlerde yankı bulacak mı? Bu gibi sorular her romanın sonunda aklıma üşüşüyor. Bu defa farklı olarak stres seviyem daha düşük. Galiba kendime güvenmeye başladım. İlk üçün tedirginliğini üzerimden attım. Hikayenin kendi yolunu ve okurunu bulacağına dair güvenim artmış. Onu fark ettim.

Kahvaltı Sofrası kitabınızda aile sırları teması karşımıza çıkıyor. Bu temayı daha önceki kitaplarınızda da görmüştük. Sizin özel olarak bu konuya ilginizin sebebini öğrenebilir miyiz?

Meraklı bir çocuktum. Esrarengiz öyküleri sever, metruk evlerin bahçelerinde dolanmanın hayalini kurardım. Tek çocuk olarak büyüdüğüm için belki de, bir kulağım daima yetişkinlerin konuşmalarındaydı. Yetişkinler seslerini alçalttılar mı benim kulaklarım dikilirdi. Bütün ailelerin sırlarının bulunduğuna o zamanlarda karar vermiş olmalıyım. Çocuğa anlatılan hikaye ile hakikatin örtüşmediğini de. Akıl hastalıkları, alkolik aile fertleri, cinayet, intihar, gayrimeşru çocuklar, sonradan ortaya çıkan kardeşler, sadece annenin bildiği esas (biyolojik) babalar… Aileler bu tür sırları sadece çocuklarından değil, birbirlerinden de saklar aslında. Ya da şöyle demeliyim: Ağız birliği etmişçesine bu konuda konuşmazlar. Yazar olarak aile veya toplumdaki bu dinamik benim çok ilgimi çekiyor. Gerçek diye bildiğimiz şeyin basit bir yanılsama olduğunu hatırlattığı için belki de. Ortaya çıkan her sırla kimliğimizden geçmişimize kadar hikayemizi yeniden kurabildiğimiz için de.

Sır kavramı hakkında ne düşünüyorsunuz. Bir gün açığa çıkmakla malul müdür her sır sizce?

Sırlar kişiyi kendisi veya öteki ile kuracağı samimiyetten kopartacağı için zehirli şeylerdir aslında. Hakikati bulmaya çalışan kimsenin önüne dikilen engellerdir. Ve kişinin özgürlüğü sırlarını dökmekle başlar bence. Sırlar insanın sırtına yük gibi biner. Yüzleşme ve itiraf cesaret ister. Bu cesareti gösteremeyen insan o yük ile bir ömür yaşayabilir. Sonra o sır onunla mezara gider. Ancak çocukları ve torunları o sırların izini vücutlarında ve zihinlerinde taşımayı sürdürürler. Onlar bir gün merak edip deşerlerse evet, belki ortaya çıkar bir takım sırlar ama hepsi için böyle bir şart bulunduğunu düşünmüyorum. Bir çoğumuz büyükanne ve büyükbabalarımızın hikayesini merak etmeden, gündelik hayatın akışına kaptırmış gidiyoruz kendimizi. Oysa bir ailenin üç kuşağını anlatan bir roman okurken biliyoruz ki dedenin başından geçenler muhakkak torununun kim olduğunu belirleyecektir. Kendi dünyamıza baktığımızda ise bunu göremiyoruz.

Diğer kitaplarınızdan farklı olarak bu kitabınız tek bir günde geçiyor. Bu fikir nasıl gelişti, kurgu sürecinde sizi zorlayan noktalar oldu mu?

Aslında tüm hikaye bir kahvaltı sofrasının etrafında geçsin istiyordum. Sabahın erken saatlerinden itibaren sofraya oturan, kalkan aile fertleri ile gazeteci Burak bir yandan şimdi’nin sahnesinde kahvaltı etsinler diğer yandan biz onların kafalarının içinde gezinelim, iç dünyalarını ve geçmişlerini tanıyalım. Ama yazarlık benim verdiğim kararlarla ilerleyen bir şey değil. Karakterleri sofraya taşımaya çalışırken her biri başka bir hikayeye açıldı. Ben de bıraktım, öyle kalsın. Merkezi istediğim gibi kahvaltı sofrası sahnesi kaldı. Ama günün diğer saatleri de kurguya dahil oldu. Hafızalarda birikmiş pek çok başka kahvaltı sofraları vardı. Bu sayede onlara da yer verebildim.

Kitabın bir diğer ilgi çekici yanı ise, dört farklı anlatıcının ağzından anlatılıyor olması. Anlatıcılara baktığımızda ise hem farklı jenerasyondan hem de kadın ve erkek farklı karakterlerin anlatıcı rolünü üstlendiğini görüyoruz. Birbirinden bu kadar farklı karakterlerin ağzından yazmak nasıl bir deneyimdi sizin için?

Evet, böyle bir şeyi ilk defa denedim. Bu tarz anlatıları ben çok severim. Orhan Pamuk’un Sessiz Evi veya Oya Baydar’ın Erguvan Kapısı benzer yapıya sahip romanlardır. Aynı sofrada oturan dört kişinin o anı algılayışlarındaki farklılığı ortaya dökmek zorlayıcı oldu ama yaratıcılığın sınırlarını zorladığım için beni heyecanlandırdı. Hatta bazı günler, Selin’in bölümü bitse de Sadık’ın gözünden şu sofrayı anlatsam diye sabırsızlandığım da oldu. Zaten çok sabırsız bir insanım yine de bir bölümü tamamlamadan diğerine başlamam. Karakterden sahne çalmayı sevmem.

Büyükada’nın sizin için ne kadar önemli olduğunu artık biliyoruz. Bu kitap da sanki Büyükada’ya bir armağan gibi geldi bana. Siz ne söylemek istersiniz bu konuda?

Evet, ben Büyükada’da büyüdüm. Annem ve teyzem de orada büyüdüler. Organik bir bağım var adayla. Büyükada her kitabıma sızmıştır ama ilk defa Kahvaltı Sofrası’nda başrolü kaptı. Bu açıdan, söylediğiniz de çok doğru: Büyükada’ya bir armağan bu kitap. Öte yandan romantik bir üslupla ada güzellemesi yapmak da istemedim. Bir yabancının gözünden adanın ve adalarının nasıl göründüğünü de anlatmak istedim. Bir de şu var: Büyükada’nın benim için en çarpıcı tarafı köşkleri, bahçeleri, yüksek duvarlar arkasında yaşanan eski moda hayatlarıdır. Bu yüzden de bu defa hikayemiz dış mekanlardan çok Şirin Saka’nın evinin içinde ve bahçesinde geçiyor. Elbette çamlar, iskele, kiliseler, faytonlar ve bisikletler de fonda mevcut ama esas sahnemiz Şirin Saka’nın denize kadar inen bahçesinde bulunan iki katlı taş konağı.

 Kitaplarınız her ne kadar kurgu da olsa toplumsal olayların, cinsiyet rollerinin ve kimi zaman da siyasi yapıların izlerini taşıdığı için çok gerçekçi. Bu noktada sizi besleyen şeyler neler?

Boğaziçi Üniversitesi’nde sosyoloji okudum. Daha sonra aynı bölümde yüksek lisans yaptım. Kıymetli hocalarımdan toplumun gözle görünmeyen unsurlarını “okumayı” öğrendim. Daha sonra sosyolog olarak çalışmayı seçmedim ama bu bilimin bana kattığı zenginliği de yitirmedim. Biz bireydeki toplumu okumayı,  insan ilişkilerindeki toplumsal dinamikleri gözlemlemeyi öğrendik bölümde. Bu pratik yazarlık serüvenimde bana yardımcı oluyor. Beni besleyen başlıca iki şey var: Yaşam ve kendi zihnim. Yaşam derken etrafımda olup biten her şeyi kastediyorum. Siyasi, toplumsal olaylar, sanat ve kültürel etkinlikler, aşklar, öfkeler, ölüm, adaletsiz durumlar, vicdansız insanlar… Yaşam vücudumdan ve etrafımdan akıp giderken zihnimin ona verdiği tepkiyi, algılama çabasını, anlamlandırma telaşını  izliyorum.

Kitabın adı Kahvaltı Sofrası, sizin kahvaltı ile aranız nasıl?

Çok kötü! Kahvaltılık hemen hemen hiçbir şeyi sevmem. Peynir, yumurta, tereyağı, şarküteri ürünleri… Hiçbiriyle aram yoktur. Bu, çocukluğumdan beri böyleydi. Okul yıllarımda annemin zoruyla sabah erken bir kuru ekmek dilimi yer, yanında ıhlamur içerdim. Öğlene kadar da bir daha bir şey yemek ihtiyacı duymazdım. Bu hâlâ böyle devam ediyor. Bir tek kahveye tutkuyla bağlıyım. Bana kahvemi verin, öğlene kadar dokunmayın olur.

Anne-kız ilişkisini ana eksenine alan bir kitap var karşımızda, kitabınızı da aynı zamanda annenize ithaf etmişsiniz. Bu açıdan anneler ve kızlarının ilişkisinin önemi nedir sizin için?

Ha, tam da annemden söz açılmışken! Romanın merkezine ana-kız ilişkisini koydum çünkü bu roman kimliğimizin bize ailemizden geçtiğini öne süren bir roman, anne kimliğin aktarımında başrolü oynar. Bilinçli olmak zorunda değil. Kahvaltı Sofrası’nda genç yaşta dul kalan bir Osmanlı kadını yeniden evlenip kızını eğitim için İstanbul’a yollar. İyi niyetle belki. Ama babasını yitirmiş kız çocuğu bu hareketin iyilik tarafını görecek durumda değildir. O sadece kaybı hisseder. Sonra da o kaybın acısı etrafına bir kabuk örer. Hissetmemek için. Kendi kızı doğduğunda o kabuk onu samimi bir ilişki kurmaktan alıkoyar. Aynı kopukluk acısını, kızı alkol ile uyuşturur. Alkolizm yoluyla o da kendi kızından kopar. Böylece zincirin en başındaki kopukluk kuşaktan kuşağa aktarılır, analarına bir türlü sokulamayan yaralı kız çocukları bir türlü iyileşemez. Annesi ile ilişkisini onaramayan bir kadının diğer insanlarla sağlıklı ilişkiler kurması ise çok zordur. Ana kucağının soğukluğunu nerede ısıtacağını bilemez, sonunda kendi soğur.

Bugün olduğunuz kişiye baktığınızda annenizin bunda nasıl bir etkisi var sizce?

Ben annemin tek çocuğuyum. Hamurumun karılmasında, bugün vardığım yere gelmemde annemin çok büyük rolü vardır. Beni sanatın ve edebiyatın yüceltildiği bir evde büyüttüğü ama kibir yerine eşitliği öğrettiği için ona çok şey borçluyum. Kitabın başında Metin Altıok’un şiirinden bir alıntı var: “Anamın bıraktığı yerden sarıl bana/ Sevgiden caydığım yerde darıl bana.” Bu dizeler Kahvaltı Sofrası’nın karakterlerinin ruhundaki başlıca yırtığı tastamam dile getiriyor. Herkes anasının bıraktığı yerden ona sarılacak birini arıyor. Benim annemse beni sarmayı hiç bırakmadı. Gençken bunalırdım, ona çıkışırdım. Şimdi ise desteğinden öyle memnunum ki! Beni sarmayı hiç bırakmadığı için ben başka kucaklar aramadım, kendine yeten bir bireye evrilebildim.

Son olarak kitabın kapağına değinmek istiyorum. Kitap kapağındaki fotoğrafın Büyükadalı ressam Tiraje Dikmen’e ait olduğunu biliyorum. Bu seçimin sebebi neydi, sizde özel bir yeri var mıdır Tiraje Dikmen’in?

Demin de söylediğim gibi Büyükada’da büyüdüm. Dedem Macit Gökberk ile nenem Zahide Gökberk’in evinde.Nenem her akşam, sanat ve edebiyat çevresinden dostlarını misafir ederdi. Muazzam çay sofralarında Firuzan ve Meral Ataç gibi yazarları ağırlardı. Tiraje Dikmen de evimize sık sık gelirdi. Komşumuzdu. Bahçesine girmeme izin verirdi. Evin çalışanlarının kızları en iyi arkadaşlarımdı. İkisi de zehir gibi kızlardı. Tiraje Hanım onları okuttu, Boğaziçi Üniversitesi’ni beraber bitirdik. Evin bahçesi denize kadar inerdi. Önünde kendi iskelesi vardı. Bahçenin köşesini bucağını karış karış bilmeme rağmen evin içine girmemize izin yoktu. Uzaktan bakar, iç çekerdim. Bu sayede hayal gücüm gelişti. Çok sonra, üniversitede bir araştırma yaparken Tiraje Hanım ile mülakat yapmak üzere bir kış günü evin içine girdim. Bu defa muazzam çay sofrası benim için kurulmuştu. Nasıl mest olduğumu tahmin ediniz! Ne zaman adada geçen bir hikaye yazmaya kalkışsam o ev gözümde canlanır. Kahvaltı Sofrası’nı yazarken hayal gücümü serbest bıraktım, o evin bahçesinde, mutfağında, odalarında gezinsin… O ev yıllarca benim hayalimde bir hayalet gibi dolandı, şimdi okurların dünyasında da yaşasın.

Edebiyathaber’deki Kahvaltı Sofrası röportajı

edebiyathaber

Çeşitli aile sırlarının etrafında dönen bir romanla karşımıza çıktınız. Sır kavramı zaten başlı başına ilgi çekici. Mevzu bahis aile sırrı olunca iş daha da çetrefilli hale geliyor. Sizin için meseleyi ilginç kılan nedir?

Benim için meseleyi ilginç kılan özellikle bu topraklarda yaşayan ailelerin sırlarının bir çoğunun ülke sırları ile örülmüş olması. Sır değilse bile hepimizin aile tarihçesinde boşluklar, bilinmezler var. O boşlukların tarihine baktığımızda savaşlarla, kıyımlarla, mecburi göçler, sınır dışı edilmelerle aynı zamanlara geldiğini görüyoruz. Bu beni hem romancı hem de sosyolog olarak ilgilendiriyor. Birey olarak tecrübe ettiğimiz acıların aslında uzun bir zincirin ucundan bize dokunduğunu da görmeme yarıyor.

Sizin sonradan öğrendiğiniz aile sırlarınız oldu mu peki? Bir sırrı taşımak kadar sonradan öğrenmek de ağır bir yük. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Evet elbette. Babamın babasının gençliğinde karısını (babaannemi) ve kızlarını (halalarımı) dövdüğünü öğrendim. Bunu bana anlatan halalarım doksan yaşına gelmelerine rağmen hâlâ konuşurken seslerini alçaltıyor, kimseye söyleme diye tembih ediyorlardı. Aslında sırların çözülmesi özgürlük getirir. Bir de anlayış ve yakınlaşma. Ben babamın böyle bir dehşet ve şiddet ortamında büyüdüğünü öğrendiğimde ona bakışım, hislerim değişti. Neden ablalarını ve annesini, sonra beni ve eşini korumak ve kollamak için kendini öldüresiye sıktığını daha iyi anladım. Babam sonunda intihar etti. İnsan yakının intiharını “bunu bize nasıl yapar” diye karşılıyor. Babamın çocukluğundan beri sırtında taşıdığı yükün altında ezildiğini anlamak benim yüreğimi yumuşattı. Sevgiyi yeniden hissettim. Sırlar iki insanı birbirinden kopartıyor. İtiraf ne kadar zor da olsa, nihayetinde insanı kendi içiyle ve diğerleriyle yakınlaştırıyor.

Kitabın benim için en ilgi çekici yanı dört farklı anlatıcının ağzından ilerlemesi oldu. Bu tercihi neye borçluyuz? Zorlandığınız oldu mu?

Başta böyle tasarlamamıştım. Sadece gazeteci Burak Gökçe anlatacaktı hikayeyi. Ben yazarken tıkandığım yerlerde farklı alıştırmalar yaparım. Mesela evlerin mimari planını çizerim. Ya da bir karaktere günlük yazdırırım. En sevdiği yemeği sorarım. Çocukluk hayalini… Bunları sonradan metne yedirme gayesiyle yapmam, dikkatimi başka bir yere verdiğimde tıkanıklık çözülür. O yüzden. Burak’ın Büyükada’ya gelmesinden kısa bir süre sonra tıkandım. Açılmak için aynı olayları bir de Selin’in ağzından yazayım dedim. Genç bir anlatıcının yazarı ferahlatan bir tarafı var. İstediğini yazabiliyorsun. Üslup derdin, şiirsellik derdin yok. İlk romanım Saklambaç’ı neden yirmi bir yaşındaki Eda’nın ağzından anlattığımı anladım o sırada. Selin’den sonra Sadık’ı deneyeyim dedim. Oya Baydar’ın Erguvan Kapısı ile Orhan Pamuk’un Sessiz Evi geldi aklıma. İkisi de dört anlatıcılı romanlardır. Onları bir daha okudum. Dört kişinin anlatısını da romana katmaya karar verdikten sonra, hayır zorlanmadım. Tıkanıklık açıldı. Yazarken daima excel’de tablolar yaparım. Kim saat kaçta nerede, ne yapıyordu diye. O sayede dört karakteri de düzenli olarak takip ettim. Kurguda boşluk kalmadı.

Yazarlık serüveninizde dört kitabı geride bıraktınız. Yazı ile ilişkinizin çok daha öncesine dayandığına eminim ancak yazı ile ilişkinizi sizden dinlemek isterim.

Yazmayı öğrendiğim günden beri yazıyorum. Yani ilkokul birinci sınıftan beri. Tek çocuktum. Apartmanda büyüdüm. Annem üniversitede öğretim görevlisi. Babam çok çalışıyor, devamlı seyahatte. Ben eve gelir, kapıyı anahtarla açarım. Biraz orayı burayı karıştırdıktan sonra ne yapayım, kendi kendimle arkadaşlık etmek için yazmaya otururum. Bir çocuk bu kadar çok zamanı tek başına geçirince iç sesi o kadar yükseliyor ki, kafasına sığmaz oluyor. O yüzden yazıyordum. Sonraları yaşadıklarımı anlamlandırmak, ne hissettiğimi bulmak ve bazen de düşüncelerimin derinine inebilmek için yazdım. Sayısını bilmediğim kadar günlüğüm vardır. 1981’den bugüne kadar tutulmuş. Yazı benim içimdeki dostla buluşmamın, yalnızlığımı yenmenin tek yolu.

Adalı bir yazar olduğunuzu biliyoruz. Hem bu kitap özelinde hem de tüm hayatınızı düşündüğümüzde Büyükada’nın sizin için önemi nedir?

Beni Büyükada’ya ilk götürdüklerine üç aylıkmışım. O günden beri de Büyükada’dan hiç kopmadım. Dedemin büyüdüğü evde annemle teyzem doğmuş. Sonra da teyzemin kızı ile ben orada büyüdük. Üç kuşak beraber geçirdiğimiz yazlar hayatımın en güzel yıllarıydı. O ev, bahçe ve ailem babamın pek ortalarda olmayışını dahi umursamayacak kadar derin ve sağlam bir aidiyet duygusu uyandırırdı bende. İnsanın bir yandan kendini gerçekleştirme, Tanpınar’ın deyimiyle “şahsi çeşni”sini bulma çabası, diğer yandan da bir bütüne aidiyet ihtiyacı vardır ya, ben Büyükada’daki çocukluğum sırasında bu iki ihtiyacın da tatmin olduğunu hissederdim. Hem özgürüm, tek başıma geziyorum, bahçeler, sokaklar, bisikletimle çıktığım çamlar benim, hem de akşam eve dönüyorum nenem köfte pilav pişirmiş, annemle teyzem televizyonda iyi bir film bulmuşlar, yanlarına sokuluyorum. Ne demiş Edip Cansever: “Gökyüzü gibi bir şey çocukluk, hiçbir yere gitmiyor”. O yıllar da benimle beraber her yere geliyor, her romana sızıyor.

Kahvaltı Sofrası romanınızın diğerlerinden ayrı olarak sizin için yeri nedir?

Dördüncüsünü yazıp bitirdiğimde anladım ki bir yazar için romanlar çocukları gibi oluyor. Hani derler ya hepsini ayrı seviyorum, birini diğerinden ayıramam. Ben de romanlarım için bunu söyleyeceğim. Kahvaltı Sofrası’nı yazarken çok içime baktım. Her bir karakterin sesini bulmak için iç dünyamdaki sesler orkestrasını dikkatle dinlemem gerekti. Bir de benim için özel olan şöyle bir tarafı var Kahvaltı Sofrası’nın: Nur ile Burak’ın gençliklerine dair yazdığım bölümlerde kendi gençliğime, 1990’lı yıllara ve günlerimi geçirdiğim yelere, Taksim’e, Kelebekler Vadisi’ne, Hisar’a, Boğaziçi Üniversitesi’ne değinme fırsatım oldu. O zamanların tadı kaldı ağzımda.

 Son olarak sormak için çok erken biliyorum ama yeni kitap projeniz ya da en azından bu konuda bir fikir var mıdır?

Bir şeyler uyanıyor. Öykü yazmak istiyorum. Öykü benim için romanın bir üst seviyesinde yer alıyor. Zorlanıyorum. Şiir elbette en üstte. Bir kaç öykü deneyeceğim. Sahneler ve karakterler aklımın sisli bir köşesinde kıpırdanıyorlar. Kahvaltı Sofrası’nın heyecanı geçince, kapıları kapatıp o sisin içinde yürümeye başlayacağım, beraber keşfedeceğiz.

Cumhuriyet Gazetesi Kitap Eki’ndeki Kahvaltı Sofrası röportajı

Cumhuriyet kitap kapak

– Kahvaltı Sofrası her şeyden önce bir aile romanı. Aile için “küçük hapishaneler” derler. Romanda kurduğunuz ilişkiler ağı da bu “küçük hapishane” tanımına yerli yerinde oturuyor. Nedir aile kavramının bu anlamda bize söylemek istediği? Dahası siz, roman özelinde ne anlatmak istiyorsunuz bu aile ilişkileriyle?

Bakın, bu soruya yanıt vermeden önce bile “şimdi ailem ne diyecek” diye düşünüyorum! Komik değil mi? İşte böyle bir hapishane aile. İnsanı kendisi olmaktan alıkoyan toplumun en küçük birimi. Klişe ama doğru işte. En özgür aile bile çocuğun bireyselliğinin önüne set çekiyor. Bilmeden, istemeden ve hatta çocuğun mutluluğu için bir adım attığını düşünerek. Ailem ne der, kaygısından özgürleşmeden birey olamıyoruz. Öte yandan insanın doğasında bir bütüne aidiyet ihtiyacı var. Bu antropolojik bir gerçek. Bu ihtiyaç bireysellik ihtiyacından önde gidiyor. Yani ilk önce onun tatmin edilmesi gerek. Biraz çelişkili gibi ama özgür bireylerin sırtlarını dayayabilecekleri sağlıklı aidiyetler geliştirmeleri önemli. Ben tam da bu gerilimi anlatmak istedim Kahvaltı Sofrası’nda.
– “Dedeler yaşar torunlar yazar” diye bir söz vardır. Özellikle de kimlik ve göç gibi meselelerse söz konusu bu çoğu zaman geçerli bir kural oluyor. Kahvaltı Sofrası’nda nasıl işliyor bu?

Kundera’nın bir sözü vardır: Hayat ancak hafızaya düştüğü zaman anlam kazanır. Bence de insanın yaşadığı anı anlamlandırması imkansız bir şey. Bu sebeple göç ya da kimlik gibi meselelerin üzerinde düşünmeye başlamamız ancak hareket durulup, tortular dibe oturduktan sonra mümkün oluyor. Bunun için de en az iki neslin yetişmesi gerektiriyor sanırım. Kahvaltı Sofrası’ndaki büyükanne de bir zamanlar İstanbul’a gelmiş ama nereden gelmiş, neden gelmiş, niye dayısının yanında kalmış, anası babası neredeymiş gibi kayıplara dair soruları sormak için torunların kırk yaşına varmaları ve kendilerini tanıma çabasına girmeleri gerekmiş.

– Kimlik üzerine düşündüğünüzü önceki romanlarınızdan biliyoruz. Kahvaltı Sofrası’nda da “kimlik arayışı” ya da “yitirişi” merkeze aldığınız konulardan biri. Nedir buraya sizi çeken?

Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji bölümünde okudum ve sonra orada yüksek lisans yaptım. Kıymetli hocalarımız bize bireyin içindeki toplumu görmeyi öğrettiler. Bu, benim altın bileziğim oldu. Sonrasında sosyoloji alanında çalışmadım ama insan ilişkilerinden toplumu okumayı sürdürdüm. Etnik, dini, milli, cinsel, toplumsal, sınıfsal tüm kimliklerimiz sonradan inşa edilmiş olmalarına rağmen biz onları kanımızda taşıdığımız değişmezler olarak algılama eğilimindeyiz. İnsan zihninin düştüğü bu yanılsama bana daima çok ilginç gelmiştir. Uzak bir ülkede tek başımayken birden hafızamı kaybetsem benden geriye kalan kişi kimdir? Bu soru beni her seferinde kimliklerin ters yüz edildiği kurgulara çağırıyor.

– Kimlik meselesinden bahsetmişken, bu yitirişlerin ya da unutuşların edebiyatımızda kapladığı alandan da konuşalım isterim. Yeterince işleniyor mu bu konu sizce ya da işlendi mi?

Türk edebiyatında doğulu-batılı kimliği üzerine çok yapıt verildi. Yitenlerin küllerinden yeni ve iyi bir şey çıktığına inanıyorum orada. Öte yandan yası tutulmamış diğer kayıplara değinen edebiyat henüz tedirgin bir yerde duruyor. Kahvaltı Sofrası’na ilham veren Ayfer Tunç öyküsünü de içeren Murathan Mungan’ın Bir Dersim Hikayesi gibi eserlerden söz ediyorum. Dersim, Ermeni kıyımı, Rumların ülkeden kovulması, Kıbrıs harekatı, Madımak katliamı gibi olayların ruhumuzda açtığı yarayı unutarak geçiştiremeyeceğimiz kesin. Edebiyatçının görevi toplumu iyileştirmek midir peki? Elbette değildir. Ben zulmü ve insanın kötülüğe yatkın doğasını örneklediği için bu olayların etrafında düşünüp duruyorum. Zulme tanıklık edenlerin yaşadığı dehşet kuşaktan kuşağa aktarılıyor. Zulmü ve dehşeti anlama çabası benimki. Yani bugünü, şimdiyi.

– Bu türden “Kimlik” meseleleri, aile gündemine de gelmez genelde. Birer “sır” olarak kalırlar, tıpkı Kahvaltı Sofrası’nda da olduğu gibi… O nedenle öğrenilmesi, yazılması da zordur. Özel bir çalışmanızın olup olmadığını merak ediyorum bu konuda. Dolayısıyla romana nasıl hazırlandığınızı soracağım…

Aileler özellikle intihar, cinayet ve akıl hastalığı konularında çok sır saklıyorlar. Bir kaç yıl önce Kanada’daki bir üniversitenin üç yıllık psikolojik danışmanlık programına katılmıştım. Bu programda aile tarihçesi çalışmanın metodunu öğrendik. İnsan zihninin ağır travma ya da yitiriş sonrasında unutmaya nasıl meylettiğini ve aile sırlarının bir kuşaktan diğerine hangi yollarla, hangi formlarla aktarıldığını öğrendik. Kendi ailemizin hikayesini yeniden yazdık. Bu çalışma benim içime üç romanın tohumunu attı. Emanet Zaman, Yaz Sıcağı ve Kahvaltı Sofrası’nı sadece ailelerin değil, bu coğrafyanın sırlarına dokunan bir üçleme gibi de düşünebiliriz. Yası tutulmamış yitirişlerin, unutuşların hikayesi.
– Romanın en dikkat çeken yanlarından biri kadın hâkimiyetinde örülmüş bir dünya oluşu. Büyük aşklar da, genetik bir miras gibi aktarılan meseleler de hep kadın merkezli ilerliyor Kahvaltı Sofrası’nda. Baskın karakterlerin kadın oluşu, hikâyeye nasıl bir katkı sağlıyor sizce? Dahası, kadın merkezli bir hikâye anlatmak, erilliğin her yanı kapladığı dünyamızda nasıl bir farklılık öne sürüyor?

Bu, isteyerek ya da metne bir katkı sağlasın diye özellikle başvurduğum bir yöntem değil. Ben bir kadınım.Ve ben bir yazarım. Tanpınar’ın şu sözünü çok severim: “Asıl dava derin bir şekilde yaşamak ve kendi kendisini gerçekleşirmek, ölümlü hayata şahsi bir çeşni vermekti.” Yazmaya başladığımda kendi iç dünyamdan başka bir referans noktam bulunmadığı için ben kendi biricik hayat deneyimimi ortaya koyuyorum. Benim şahsi çeşnim dişiliği baskın bir çeşni. Dişiliği baskın derken sakın ola ki duyarlı kadın yazar klişesinden bahsettiğim sanılmasın. Anlatıyı düz bir çizgiden dairesel zamana taşıyan, okura her şeyi açıklama kaygısı gütmeden kendi karanlığı içine dalabilen, güneşten çok aya yakın bir anlatıdan söz ediyorum. Dişi bir anlatıyı bir kadından beklemek gerekmez. Hatta genelde kadınlar kafa karıştırmaktan korktukları için ya da belki okur kaygısıdır bilmiyorum, dişiliğin karmaşasını taşıyan metinler erkeklerden çıkar. Ben kadın olma halini bir mesele olarak işlemek istedim. Kadın-erkek eşitliği paradigmasının dışından bir yerden, hükümde bulunmadan kadınlığı ifade etmeye çalıştım. Aynısını başka bir romanda erkeklik için de yapmak isterim.
– Romanda anlatılan cinselliğin ne çok ne az, tam yerinde ve olması gerektiği gibi anlatılabilmesinde az önce konuştuğumuz romandaki kadın hâkimiyetinin rolü olduğunu düşünüyor musunuz?

Böyle düşünmenize sevindim. Cinselliğin dozunu da dilini de ayarlamak zor yazarken. Yazsan bir türlü, yazmasan metin eksik kalır. İçten bir dil kurmak en önemlisi. Ve tabii ki merak. Ne yaşıyoruz biz sevişirken? İki insan arzu ve haz tarafından ele geçirilip de, gündelik hayatta yapmayı aklına dahi getirmediği şeyleri yaparken neler hisseder? Sonra bir de şu var: Niçin sevişiyoruz? Hangi boşluğu doldurmak ümidi ile birbirimize sarılıyoruz? Sonra nasıl kopuyoruz birbirimizden? Bunlar insan olarak benim merak ettiğim meseleler zaten. Bu merakımda tek başıma olmadığıma da eminim. Evet, haklısınız: Romandaki kadınlar cinselliği seven, zevkten kaçmayan ve ondan utanmayan kadınlar. Bu da muhakkak ki cinselliğin yaşantımızın, ilişkilerimizin doğal bir uzantısı olduğu gerçeğinin altını çizmemde etkili olmuştur.
– Anlatıcıların sürekli değiştiği, bir kurguyla ilerletiyorsunuz romanı. Dolayısıyla anlatıcılarla birlikte dil de değişiyor. Şunu merak ediyorum: Her kahramanın diline, dünyasına ayrı ayrı girebilmek yazarı nasıl bir yazı imtihanından geçiriyor?

Kesinlikle sıkı bir imtihandan geçiriyor! Ben yazmaya başlamadan önce dilimi akord ederim. Bunun için de en az bir saat okumam gerekir. Bazen yeni bir şeyler okurum ama dilime ayar vermek için okumaya oturduysam bildiğim bir metini elime almayı tercih ederim. Bu kitabı yazarken her bir karakter için elime başka bir öykü aldım. Sadece öykü değil aslında. Nur’lu bölümleri yazmadan önce şiir okudum. Burak’da daha düz, sade dili olan yazarlara meylettim. Sadık Usta için bolca Tanpınar karıştırdım ve Selin için de Ekşi Sözlük’de gezindim epey. Karakterler ortaya çıktıkça dünyalarına girmek kolaylaştı ama ilk aylarda henüz onlar bana, ben onlara yabancıyken epey konuşmamız gerekti. Ben karakterlerimle mülakat yaparak başlarım yazmaya. Defterime soru yazarım, sonra beklerim kalem kendiliğinden yazmaya başlasın. Tüm karakterlerin içimizde yaşadığına, hayal dünyamızın bir kıyısında bizi beklediklerine inanıyorum. Çocukluğumda kurduğum oyunları hatırlatır bu süreç bana. Onlarla düzenli bir şekilde vakit geçirmeye başladıkça onları tanıyorsunuz, aranızdaki bağ güçleniyor. O noktadan sonra artık bir dünyadan diğerine geçmek, evin odalarında dolaşmak gibi oluyor.

– Büyükada, romanın kahramanlarından biri olarak öne çıkıyor. Adayla ilişkinizi merak ettim. Kıyı köşe çıkarılmış bir ada haritası üzerinde dolaştırıyorsunuz bizi. Aynı şekilde adanın sorunları da -fayton atlarının ölümü gibi- romanınıza dâhil oluyor. Nedir hikâyesi?

Ben Büyükada’da büyüdüm. Dedem Prof.Dr. Macit Gökberk’in, ona kendi babasından kalan evinde üç kuşak beraber yaşadık. Özgür bir çocuktum ve çok küçük yaşımdan itibaren bisikletle adanın her bir köşesini gezdim, öğrendim. Annem ve teyzem de adadaki büyüdükleri için bizi gezmeye çıkardıklarında, bize esrarengiz köşkleri, ıssız manastırları, en güzel kocayemişlerin yetiştiği çalılıkları, ıssız plajları gösterirlerdi. Dedem de onları öyle gezdirmiş. Anlayacağınız, adayı gezdirme tutkusu aileden geliyor. Atların ölümü, günübirlik turistlere karşı alınan tavır, eski günler nostaljisi gibi adada yaşayan herkesin gününe sızan temalara da dokunmadan gerçekçi bir atmosfer yaratamazdım.

– Romanlar öğrenmek için okunmaz ama okuruna öğretir aynı zamanda. Fakat şöyle bir durum da var: Yazar da öğrenir kaleme aldıklarından. Şunu soracağım: Kahvaltı Sofrası ne öğretti size? Bu romandan size kalan ne oldu?

Ne hoş bir soru! Kurgunun gizemini açık etmeden söylemeye çalışayım: Ailenin keşfettiği sırrın aslında bir bölgenin büyük bir kısmı tarafından taşınıyor olduğunu öğrenmek beni çok şaşırttı. Araştırma yapmak için aradığım, bulduğum insanların nineleri, dedeleri hakkında anlatacak benzer hikayelere sahip olmaları ve kitap çıkar çıkmaz beni dağlardaki o evlerine beklediklerini ısrarla tekrarlamaları beraber iyileşebileceğimiz umudunu doğurdu içimde. Kahvaltı Sofrası bir iyileşme öyküsü aslında. Kalpleri kırık ana-kızlardan, taşığı sırrın yükünden iki büklüm olmuş ihtiyarlara, aşkın nesnesi olmayı reddeden kadınlardan, onlara bir türlü ulaşamayan çaresiz erkeklere uzanan bir iyileşme öyküsü. Galiba bana bu romandan en çok gerçeğin ve samimiyetin aramızdaki kopuklukları onaracağı umudu kaldı. İyileşme umudu. Evet, bu.