Korona Günlerinde Kitap

Yazarken dinlediğim parçalardan biri buydu. Paris’te bir Türk. (Turkos isimli bir kedinin öyküsü!)

Şimdi biraz konuyu değiştirelim. Ne kitaplar okuyorsunuz? Kitap okuyabiliyor musunuz? Bu korona günlerinde dikkati toplamak, odaklanmak, yazmak, okumak her zamankinden de zorlaştı mı? Bir dönem galiba çoğumuz ekranlara kilitlendik, dünyadaki vaka ve ölüm sayılarından gözümüzü ayıramadık. Benim elim twitter’a gidip duruyordu. Sonra sakinleşti, bir zaman geldi sosyal medyadan tamamen çekildim. En sevdiğim twitter’dan bile. Bana mesaj var mı diye hızlıca bakıp, çıkıyorum. Yine de bir kitaba odaklanmak kolay değil. Bu yüzden ben saat kuruyorum. En az 24 dakika, başka hiçbir şey ile ilgilenmeden, telefona bakmadan kitabımı okuyacağım, diyorum. Genelde ilk 24 dakikadan sonrası geliyor.

Gelelim kitaplara… Ben yıllardır İstanbul’dan Atina’ya kitap taşırım. O kadar ki bir rafım okunmayı bekleyen Türkçe kitaplarla doludur. Eh, madem seyahatler, dersler kesildi, o süreyi şu rafı eriterek geçireyim bari dedim, rafımın karşısına geçtim. Kırk günlük korona karantinamın en başında, belki hatırlıyorsunuzdur, Salman Rushdie’nin Quichotte adlı romanını okuyordum. Mart seferinde benimle İstanbul’a gitti, sonra Atina’ya döndü. Tuğla gibi kalın. Bir de ben Hindistan’dan aldığım ciltli versiyonunu okuyordum. (Paperback’i henüz çıkmadı bildiğim kadarıyla). Quichotte biteli bir ay oldu. Destan gibi kitabı okudun, uçaklarda el bagajlarında, bisiklet selelerinde taşıdın, ne kaldı pekala diyeceksiniz. Anlatayım: Bir 21. yüzyıl paradosi. 21. yüzyıl Don Kişot’u sosyal medyaya karşı… Üstelik ABD’de bir Hintli Müslüman. Büyük aşkı bir televizyon yıldızı. Bu aşkın huzuruna çıkabilmek için ABD’yi otomobiliyle boydan boya kateden bizim Hintli Müslüman Quichotte’un yaşadıklarını siz düşünün. Hele Rushdie’nin kaleminden çıkıyorsa… Edebiyata doymuş, bolca düşünmüş ve çokça gülmüş olarak tuğla kitabın son sayfasını kapattığımı hatırlıyorum. Bu dediğim karantinanın ilk günleriydi. Tam 40 gün önce.

Hemen sonra Anayurt Oteli’ni elime aldım. Aylak Adam’ı ve Yusuf Atılgan’ın öykülerini bir kaç defa okumama rağmen neden bilmiyorum Anayurt Oteli’ne bir türlü elim gitmemişti. Ancak bir defa elime alınca da bir daha bırakamadım. Ne güçlü bir metinmiş. Kısacık romanın her bir satırı mı insanı içine alır? O otelin her bir köşesi, Zebercet’in iç dünyası, hafızası ve arzularının her biri bu kadar mı ustaca tasvir edilir… Bayıldım, bayıldım. İki günde bitirdim. Okurken kanepeden kalkmadım. Okumadıysanız hemen, hemen edinin.

O bitince Alice Munro’nun Sevgili Hayat adlı öykü kitabına başladım. Alice Munro Kanada’nın Nobel ödüllü öykü yazarı. Portland’da yaşadığım yıllarda bu kitabı kütüphaneden almıştım ama ilk öykünün ilk bölümünü geçememiştim. İade tarihi gelince de kütüphaneye geri vermiştim. Bu defa, edebiyat yazarlığı atölyemiz için okumam gerekiyordu. İlk öyküyü geçince açıldı ve Munro’nun öykülerinin sadeliğini ve o sadelik içindeki derinliği çok sevdim. Bir çoğu 1950ler veya daha eskide benim hiç bilmediğim Kanada kırsalında geçse de, iç dünyanın evrenselliği, ailelerin her yerde aile, çocukların her yerde çocuk oluşu öyle ustaca verilmişti ki, şimdi bazı öyküleri kendi anılarım gibi hatırlıyorum. Bunun bir sebebi de Munro’nun öykülerini bir yandan okurken bir yandan da Audible’dan sesli olarak dinlememdi. Mutfağı temizlerken, yatağı toplarken veya gözlerim kanlandığında öyküleri dinledim. Yüksek sesle dinleyince öykünün ritmini duyuyorsunuz ya, hem öykülerin ritmi hem de Munro’nun sıradan olaylardan yola çıkan dramatik üslubu bana esin kaynağı oldu. Munro’nun Sevgili Hayat’ını okurken, hayatımda ilk defa bir oturuşta bir öykü yazdım.

Öyküden yola çıkmışken, raftan bir diğer öykü kitabı çektim. Bu seneki Sait Faik Armağanı için kısa listeye alınan Maruzatım Var. Nurhan Suerdem’in 2019’da İletişim’den çıkan öyküleri. Kitabın inceliğine bakmamak gerek. Her bir öykü öyle lezzetliydi ki, ağzımdan tadı silinmesin diye her sabah kahvemin yanında bir tane okudum. Son öykü, Yetişkin Oyunları da son darbeyi vurdu, etkisi uzun sürecek bir iz bıraktı bende. Sait Faik öykü armağanı Türkiye’nin en nitelikli öykücülerini hayatıma katmıştır. Nurhan Suerdem de listeme girdi.

Sabahları kahvemin yanında Maruzatım Var’dan yudum yudum okurken, gün içinde de hem trajikomik, hem de çok hüzünlü öyküsüyle Herkül Millas’ın Aile Mezarı’nı okudum. 1964’te sürgün edilen İstanbullu Rumların hikayesiydi bu. Yitip gitmiş bir İstanbul’un izini çocukluğundan beri süren (neyin izini sürdüğünü bile bilmeden, Beyoğlu’nda, geçitlerde, pasajlarda, eski şapkacı levhalarında) benim için özellikle içli bir öyküydü. Öte yandan komik de. Aile mezarına kim girecek, kim girmeyecek kavgaları etrafında dönen, ustaca yazılmış mizah dolu sahneleri, diyalogları var bu romanın. Bir dönem Heybeliadası, Beyoğlu’su, vapurları, Yahudi çalgıcılarıyla benim gibi sizlerin de bilmediği ama belki de bilmeden hasretini çektiği bir İstanbul da Millas’ın satırları arasından bana göz kırptı durdu. Bu kitap beni pek etkilediğinden K24 için bir de kitap incelemesi yazdım. Onu da buradan okuyabilirsiniz.
Aİle Mezarı sırasında yine ilham geldi. Ustaca tartışılan biz kimiz, bizi ne tanımlar, dilimiz mi, dinimiz mi; yurt neresidir, toprağın anlamı nedir, soyumuza bizi toprak mı bağlar yoksa kan mı, meseleleri aklımda dönerken bir öykü daha doğdu benden. Bir oturuşta değilse bile iki günde yazıldı. Kİtaplar yeniden basılmaya başlayınca çıkacak olan öykü kitabımda okuyacaksınız inşallah.

Aile Mezarı’ndan ilhamla yazdığım Soy Adı isimli öyküdeki genç kız da Suat Derviş gibi yazar olmak istiyordu. (Soy Adı 1936 Ocak ayında geçiyor) Suat Derviş’in HİÇ adlı romanı bana yıllardır rafımdan bakar durur. Seza küskün küskün, beni Atina’ya kadar getirdin, iki sayfamı okuyup kaldırdın der… Bir kaç gün önce Hiç’e başladım. Genelde bir roman, bir öykü kitabını beraber okuduğumdan (sabah kahvesiyle öykü, gün içinde roman) HİÇ’in partneri olarak Mahir Ünsal Eriş’in Sarı Yaz’ını yanıma aldım.

Suat Derviş beni şaşırttı. Bu denli ince bir ruh analizi beklemiyordum. Usta bir yazar. Usta bir yogi olmalı bu kadın. İç dünyanın derinine nasıl da inmiş. Seza’nın Atıf’a karşı duyguları nasıl da gerçekçi ayrıntılarla anlatılmış. Gençliğimin tüm obsesif aşklarını yeniden yaşıyor gibi oldum. Sonra evlat kaybı. Yalnızlık. Gençlik hayalinin yerle bir oluşu… İnsanı bunalıma sürükleyen bir eser çünkü bunalımı öyle ustaca anlatmış ki Seza ne hissediyorsa siz de onu hissediyorsunuz. Eğer romanların konusundan etkileniyorsanuz, içinizi sıkıyorsa şimdi okumayın ama buhranı bile bu kadar iyi anlatabilen bir yazarın eseri sizde bir tamamlanmışlık saadeti uyandırıyorsa, buyurun Suat Derviş hanımefendinin dünyasına adım atın.

Hiç biraz önce bitti. Tam da beklediğimiz gibi bitti. Yine damağımda hoş bir tat. Mahir Ünsal Eriş’in Sarıyaz’ına devam ediyorum. O da bitsin, onun hakkında da yazarım. Şimdi ona eşlik edecek bir roman lazım. Umberto Eco’nun Baudolino’sunun başını Kindle’a indirdim. O da insanların Konstantiniye’de evlerine hapsolduğu 4. Haçlı Seferi sırasında geçiyormuş (1204). Eco romanlarını biliyordum. Başı zordur. O geçidi geçenlere, sonrasında bir gül bahçesi vaadeder Eco. Bakalım şu Kindle sample’ı hayırlısıyla bitirebilirsem, gül bahçesini de satın alırım.

Benden şimdilik bu kadar… Umarım kitap tavsiyelerim hoşunuza gitmiştir. Siz neler okuryorsunuz bu ara?

Sevgiler,

Defne.

Bu parça Κεμαλ bana babamı değil, Yaşar Kemal’i ve İnce Memed’i hatırlatır. Anlattığı da İnce Memed gibi bir Kemal’dir.

Korona Günlerinde Kasvet

Pek muhterem okurlar,

Size de bir kasvet bastı mı? Karantinanın kırkıncı günü yaklaşırken dünya ağrısı vargücüyle sırtıma binmiş gibime geliyor. Haftalardır internette olan biteni takibi bıraktım. Televizyon da yok. Nitelikli yazıları zaten eş dost yolluyor sağolsunlar. Bizim Bey de buluyor, okuyor, beni dünyadan haberdar ediyor. Dünyadan haberimiz oluyor da ne oluyor? Bugüne kadar içimizi sızlatan, öfkemizi kabartan, çaresizliğimizi arttıran, dev bir canavar karşısındaki çelimsizliğimizi hatırlayan o çirkin dünya tüm rezilliği ile su yüzüne çıktı. Güç konumlarının her biri kötülüğün elli tonuyla işgal edilmiş. Bir hikâyeye bu kadar kötücül lideri bir araya toplasan editör itiraz eder, gerçekçi değil, azalt bunların sayısını der. Bazı insanların ömrü kurtarılmaya değerken, bazılarınınki kolayca feda edilebilirmiş. İktidar zirvelerinden baktığında insan hayatı çok kolay sarfedilir bir şey gibi görünüyor olmalı. Emanet Zaman’da yazdığım bir cümle vardır, kurgunun kilidi cümlelerden biridir hatta: Can çekişen şu binlerce insan arasından birini kurtarmak neye yarar ki der yüzbaşı Mehmet. Miralay Hilmi Rahmi de ona yanıt verir (sonradan kafasında): O kurtardığın hayatı yaşayacak kişi için dünyalara bedeldir o biricik hayat.

Ölümlerin binlere vardığı sabahlara uyanıyoruz. Dünya ağrısı nasıl gelsin de oturmasın yüreklerimizin ortasına koca bir manda gibi? İnsanevladının en duyarsızı bile tüm gezegeni saran matem ve kaygı dalgasından nasibini alıyordur. Ha, bunun farkında mıdır, yoksa sağa sola mı saldırıyordur bilmiyorum.

Neredeyse 40 gündür evdeyiz. Bu süre zarfında manava, bakkala, eczaneye gittiğim seferlerin sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Başta, neşemi koruyordum. Yazarım diyordum. Size yazıyordum. Öykülerimi yazıyordum. Erken kalkıyordum. Ağırlık yavaş yavaş sızdı, tüm bünyemi sardı. Sabah kahvesi, bir öykü, sonra yoga, sonra yemek derken baktım öğleni bile geçmişiz. Akşam yemeği hazırlığı, şu, bu. Günler geçiyor. Günler verimsiz, devinimsiz, birbirinin aynı geçiyor. Gün demek hayat demek. Saçlarım kirleniyor. Aldırmıyorum. Saçlarımın dibindeki üç parmak beyaza sürme çekiyorum. Oluyor. Aylin Aslım’ın şu parçasını söylüyorum. Kaç gündür evdeyim… Dokunsan ağlayacağım. Durmadan kedimiz Mili’nin balkondan atlamasından kaygılanıyorum. Sanki kaygıların hepsi yanardağ gibi içimde yığıldı, Mili’nin balkondan düşmesi kaygısı zirvede. Bir patlarsa hepsi birden lav olup akacak, beni yakacak. Balkonun hemen dışında vişne ağacı bembeyaz çiçeklendi. Arılar, kelebekler tüm gün vızır vızır can var, yaşam var. Mili’nin içi gidiyor. Kapıyı açtığım anda incecik balkon demiri üzerinde catwalk. Bir daha görene aşk olsun.

Aylin Aslım’ın parçası kafamda dönmeye devam ediyor:

Görüştüğüm tek insan bakkal çırağı İhsan

(benimki manav Aris. Yakışıklı çocuktu ama bu korona günlerinde iğne ipliğe döndü yazık)

Dedi abla bu böyle olmaz, çık dolaş biraz.

Bana Manav Aris demiyor ama ben kendime diyorum. Bu böyle olmaz. Çık dolaş biraz. Çıkıp yürüyebilirim gerçekten de. Bakkala gidiyorum derim, izin mesajım gelir, mahallede bir tur atabilirim. Aman diyorum, ne var yine dönüp döneceğimiz yer bu ev değil mi? Çıksam ne olacak, benim içim yine benim içim. Dışarıda da kararacak, içeride de. Çıksın tüm kasveti, kahvenin telvesi, neyse halin işte odur falin. Kasvet geçsin diye bile uğraşmak anlamsız. Klasik buhran alametleri anlayacağınız.

Son bir hafta böyle geçti. Eh, dolunay sonrası enerji düşer. Dolunay dönemi nasıl aile mezarı, aile ağacı, halalar, Soy Adı hikayesi tam gaz çağlamıştı. Sonradan Pınar bana bir astroloji yorumu gönderdi, geçtiğimiz dolunay herkesin ailesine, soyuna bağını hissedeceği göksel bir enerji salmış hayatlarımıza. Bu yıldız işlerini bilenleriniz daha kapsamlı anlatabilirsiniz, yorumlarda. Gerçekten de 8 Nisan dolunayı öncesi ve o gün ben internette hazırladığım aile ağacımıza yapışmış kalmıştım.

Sonra sondördün. Ve geldik düşüşün sonuna.

23 Nisan ayın yüzde yüz karanlığa girdiği gün. Sonra yeni ay başlıyor. Ramazan başlıyor. Tüm gezegende bir şeyler değişecek. Karantina 40 güne erecek. Ondan sonra hafifleyeceğimi umuyorum. Veya bu ağırlıkla yaşamı yeniden düzenleyecek gücü bulacağımı umuyorum. Öğrencilerle de önümüzdeki günler için görüşme akşamları ayarladım. Ufaktan derslere de başlayacağız. Geçecek geçecek diye avutmaktansa, şimdi şu anda tüm ağırlığı ile yaşamın hâlâ elimizdeki tek yaşam olduğunu hatırlayacağız. Tüm kaçış yolları tıkandığında ben kimim, nasıl bir insanın, nasıl ilişkiler kuruyorum. Uyuşukluğumdan bir çıkabilirsem, bunlara bakacağım.

Yeni aydan umutluyum. Dünya da belki bu ağrıyı sırtından atacak… Güzel şeyler de olacak. İnsanın insana el verdiğini de göreceğiz. Görüyoruz zaten. Birbirimizden başka kimimiz var ki?

Sevgiler herkese!

Defne.

Korona Günlerinde Aile Mezarı

IMG_3441
Foto: Fatma Şafak Pınarbaşı

Sevgili Okurlar,

Biz iyiyiz. E-posta ve mesajlarınız için çok teşekkür ederim. Sesim kesildiği için meraklandınız. Beni pek duygulandırdınız. Sağ olun. İyi ki varsınız.

Evet, iyiyiz. Bey de iyi. Kayınvalide ve kediler de. Evdeki günlerimizin düzeni oturdu. Haftada bir ya da iki defa alışverişe gidiyorum. Onun dışında hiç çıkmıyorum. Alışveriş de eziyet. Süpermarketlerden içeri insanları tek tek aldıkları için kapıda uzun kuyruklarda bekliyoruz. Birbimizin arası iki metre, yerde artık çizgiler var, onlara göre ayakta dikiliyoruz. Süpermarket içinde herkes çok hızlı hareket etmeye çalışıyor ama öyle dalgınız ki unların durduğu rafta maya bulmak için on dakika geçirebiliyoruz. Sonra eve gelince bitmeyen dezenfekte… Kıyafetler yıkanıyor, saçlar yıkanıyor, naylon torbadaki ürünler günlerce balkonda bekliyor. Biliyorsunuz işte… Artık hepimizin rutini olan şeyler.

Size neden yazamadım? İyice içime kapandım. Balkona bile çıkmak gelmiyor içimden. Kitap okuyorum. Günlüğümü yazıyorum. İstanbul’da uzaktan kumanda ile halletmem gereken dünya kadar iş var, onlarla uğraşıyorum. Para işleri, iade işleri, gitmeyen swiftler, kredi kartına eksik yatan iadeler, hala kurdan çalıp küçük kârlar peşinde koşan dev bankalarla süren kıyasıya mücadele… Bu gibi işlerin vaktimi fazla almasına izin vermiyorum. Belki günde bir saat. Sonra o kapıyı kapatıyorum. En azından akşama kadar. Einstein şöyle demiş: Bir meseleyi yaratan zihniyet ile o meseleyi çözemezsiniz.

Zihniyet değiştirmek bence eylemle oluyor. Bir eylemden diğerine geçmek gerekiyor. Rusya’ya gönderdiğimiz bir iade hesaba geçmemiş, karışık bir swift hikayesi. Çözmek için bankayı aramam şart. Bunalıyorum. Bunaldığım zaman, bunalmama rağmen bankayı aramıyorum, eskiden arardım. Olsun bitsin, der elektriği yüklerdim sisteme. Sigorta atsın diye bir cins sabotaj belki. Artık öyle değil. O odanın elektriğini kapatıyorum. Başka odaya geçiyorum. Kitabımı okuyorum. Veya günlük yazıyorum. Mutfağa giriyorum. Yemeği hazırlıyorum. Kedileri tarıyorum. Başka bir kafaya geçtiğim başka bir saat ve hatta başka bir gün ve kim bilir önümüz hafta sonu belki de iki gün sonra bu konuyla ilgilenirim diyorum. Ne demiş Scarlett O’Hara: Tomorrow is another day.

Balık burcuyum. Yükselenim yengeç. Yengeç burçları evlerine bağlıdır. Balık tarafım uçsuz bucaksız okyanuslarda yüzmek, gitmek, gitmek ister. Yengeç hep bir yuva hasreti içindedir. Evlerim onun sayesinde hep çok güzeldir. Bir giren çıkmaz istemez. İşte bu korona günlerinde yengeç idareyi eline aldı. Balığı da ehlileştirdi. Haydi, canım, iyiyiz işte. Masayı duvardan sunağa çevirelim, yüce güçler ve mumun alevi bize eşlik etsin. İşe yaradı. Masayı sunağa çevirdiğim gün bir öykü yazdım. İki gün sonra bir tane daha. Şaşırdım kaldım. Size yazmıştım, ayda bir öyküye niyet etmiştim. Eylül Konukları öyküsü Şubat ve Mart aylarına yayılmıştı. 40 günde ancak bitirdim. Sonra bu iki fırlama (Otostopçu ve Soy Adı) çıkıverdi. Kolayca, zevkle. Tüm yazı enerjimi onlara saklamıştım. Bloğu ihmal etmemenin sebebi işte buydu.

Geçen hafta okuduğum bir kitap, Herkül Millas’ın Aile Mezarı bu öykülerin (özellikle Soy Adı’nın) yazılmasına esin kaynağı oldu. 1964’de İstanbul’dan sürülen Rumların hikayesi. Kalabalık bir ailede geçiyor. Benim romanlardan da bilirsiniz ya, kalabalık aile kitaplarına bayılırım. Yüzyıllık Yalnızlık, Geceyarısı Çocukları, Cevdet Bey ve Oğulları, Budenbrook Ailesi, Ruhlar Evi… Bana bu kitaplarla geliniz. Girişlerinde aile ağacı olsun ama dönüp bakmayayım. Kendim çözeyim, kim kimin nesi olur. Herkül Millas’ın Aile Mezarı da işte bu tarz bir roman. Hem hüzünlü, hem komik, herkesin ailesinde bulunan tanıdık gerilimler ile sadece İstanbullu Rumların yaşamak zorunda kaldığı acılar, dışlanmışlıklar, hasretlerin buluştuğu, bir çırpıda okunan ve insanın dudağında bir tebessüm ile yüreğinde ince bir sızı bırakan bir romandı.

Aile Mezarı’nı okuduğum günlerin birinde Meral Halama telefon ettim. Benim üç halam var. En büyükleri Zuhal Halam, ben çocukken rahim ağzı kanserinden (pisipisine) öldü. Resim öğretmeniydi. Diğer iki halam, Meral ile Aysel hayattalar çok şükür, Allah uzun ömürler versin. Babam en küçük halamdan on iki sene sonra doğmuş. Üç kız kardeş babama bebekleri gibi bakmışlar ve onunla bebekleri gibi oynamışlar. (Kızlar babamın kulaklarını bile delmişler, ip geçirmek için.) Halalarım alem kadınlardır. Komiklerdir ve çok zeki. Geleneksel hiçbir kalıba uymazlar. İsyankâr, duygusal ve çok güzeldirler.

Meral Halamı FaceTime’dan görüntülü aradım. “Ne yapıyorsun?” “Ne yapayım, You Tube’dan dünyanın manyetik alanına dair bir belgesel izliyorum. Ondan önce de Normandiya Çıkartması hakkında bir tane izledim ama bu manteyik alan daha ilginç.”

Meral Halamın yaşını size söylemeyeceğim. Soyadı yasasının çıktığı yıllarda artık çocukluktan genç kızlığa geçtğini ve babasının Suman soyadını aldığı zamanı gayet iyi hatırladığını yazayım sadece. Siz hesap edin. Benim Soy Adı öyküsü de halamla ettiğimiz sohbetten doğdu. Ona aile büyüklerinin hikayelerini anlattırdım. Bunu sık sık yaparız. Emanet Zaman’ın Filibeli Sümbül’ü de yine Meral halamla yaptığımız bir mülakat sonrasında kâğıda akmıştı. Sümbül’den de bir bütün Emanet Zaman doğdu.

img_1682
Meral hala evleniyor.

Halamla bir saat konuştuk. Çocukluk öykülerini, kuzenlerin isimlerini, şimdi kimin nerede ne yaptığını sordum. Kuzenleriminden bazılarını Facebook’dan buldum. Hayretle gördüm ki hiç tanımadığım ikinci göbek kuzenlerim var. Onları aile ağacımıza yerleştirdim. Ailenin erkeklerinde tekrarlanan kimi tuhaflıklar da kâğıt üzerinde iyice belirdi. (Intiharlar, eve kendini kapamalar, saçı, sakalı salıvermeler, bitmek tükenmek bilmeyen asosyallikler, boşanmalar, boşanmalar, boşanmalar…)  Bir saat kadar konuştuk. Ben kapattığımda bitkin ama mutluydum. İnsanın toprağına bağı, aile denen ağacın kökleri vasıtasıyla oluyor. Millas’ın kitabında da bu kökler, aile, toprak temaları tekrar tekrar karşıma çıkıyordu, Soy Adı öyküsünün öyle kolayca ortada çıkmasına şaşmamalı!

Bu ara, ailenin büyüklerini arayın. Anlatsınlar. Not alın. Annelerini, babalarını, daha iyisi dedelerini, nenelerini. Çünkü onlar göçtükten sonra bu bilgilere ulaşmak imkânsız olacak. Hiç kimsenin öyküsü dedesinin ninesininkinden bağımsız değildir. Yukarıda adı geçen romanların hepsi bize bunu hatırlatır. Seni sen yapan atalarındır. Toprak ataları birbirine bağladığı için önemlidir. Amerika’nın yerlileri bunu bildikleri için topraklarına totem dikerler. Totemde soyun erkekleri dizilidir. Toprağa yakın olan şimdi yaşayan baba ve göklere yakın olanı da kabilenin yaratıcısı ulu güç. Bu konuya değinen çok çarpıcı bir roman da Erlend Loe’nin Doppler adlı kitabıdır. Orada da baba, oğulu ile birlikte bir totem dikmeye çalışır. Şehir hayatından elini eteğini çeken bir modern isyankâr babanın hayatının amacı bu totemi dikmektir ve ne kadar anlamlıdır!

Biz kadınların totemi topraktan semaya uzanan dikey bir totem değildir. Bizimki hikayelerden örülen bir ağdır. Eril enerji düz ve dikey çizgide yükselir, dişiler yayılır, yayılırken ağını örer, ilmek ilmek aile fertlerini birbirine ve toprağa ve göksel olana bağlar. O yüzden halalarım benim için çok kıymetlidir. Ailemin toteminin ilmeklerini onlar atarlar. Ağın başlarındaki ilmekleri atan elleri, Sümbülleri, Refiaları, Sıtkiyeleri bir tek onlar bilirler. O yüzden onlar benim kıymetlimdirler. Yüzlerine karşı hiç dile getirdim mi bilmem, buradan okurlar nasıl olsa…

Son bir anı: Bundan 5-6 sene önce Aysel Halamı koluma taktım, Üsküdar Nüfus Müdürlüğüne gittik. Henüz şecerelerimiz açığa çıkmamıştı. Halamın vukuatlı nüfus sureti sayesinde ben büyük dedelerime dair bir şeyler öğrenirim diye umuyordum. Vukuatlıyı da ancak Aysel hala çıkarabilirdi. Girdik, müracaat ettik ve birden etrafımızı gencecik memurlar sardı. Bazısı Aysel halamın ellerini tuttu, bazısı ünlü birisiyle karşılaşmış gibi yakınlaşmaya çekindi, uzaktan hayranlıkla izledi. Ne oluyor yahu, dedik. Ben değil, o dedi. Ne oluyor yahu? Nihayet elini tutan kızlardan biri dedi ki biz hep sizin gibi insanların isimlerini kayıtlara, kütüklere, defterlere geçiriyoruz ama sizin yıllarınızda (1920’ler olduğunu anlamışsınızdır) doğmuş kimseyi daha önce görmemiştik.

Güldük. Çıktık. Elimizde vukuatlı. Bilmediğimiz bir şey söylediği yok. Nasıl olsun ki? Arşivci bir millet değiliz. Herkes 1 Temmıuzda doğmuş. 1934’de evlenmiş. Olacak iş mi? Hayır, kayıtları o zaman girmiş memurlar. Neyse, isim, cisim öğrendik. Kol kola yürüdük, Karacaahmet’e. Aysel hala babaannesinin mezarını bulacak. Mermeri henüz yapılmamış, onu yaptıracağız! Aysel halanın babaannesi Sıtkiye/Sıdıka Hanım (kimi memurlar da ismi Sıdıka diye duymuş olmalı ki bazı yerde Sıtkiye bazısında Sıdıka diye geçiyor) 1870 yılında doğmuş (vukuatlı öyle diyor), 1935 yılında ölmüş! Mezarını bul bulabilirsen. Aysel halam önde, çekirge gibi, ben arkasında, elimizde mezarlığın kim bilir kim tarafından çizilmiş bir krokisi, komşu mezarların isimleri, ara babam ara… Bulamadık. Ben çok yoruldum. Aysel hala bir de şuraya bakalım, bir de buraya diyor. İkna ettim. Gel dönelim. Karacaahmet derya, Sıtkiye/Sıdıka’nın mezarı iğne başı. O sırada aklıma gelmedi, sormadım, neden sadece babaannenin mezarını arıyoruz. Bu kadının kocası, büyük dedem Arapgirli Mehmet’in mezarından neden bahsetmiyoruz? (Vukuatlıya bakarsan, büyük dede Mehmet’in doğumu 1847 ve hâlâ sağ, öldüğünü kimse kayıtlara geçirmemiş!)

Bir daha İstanbul’a gittiğimde halacığımı koluma takıp o aile mezarını bulmayan ne olsun!

Yogadan bilirim, hareket durulup da insan sabit oturuşa geçince, hep bildiği ama unuttuğu meseleleri, benliğin esası diyebileceğim parçaları, dalgası dinmiş bir gölün dibindeki taşlar gibi belirir. Evde oturduğumuz günler için ben de bunu düşünüyorum. Sabit bir noktada durdukça ben de benliğimin esasınına kavuşuyorum. Hikayeleri ile ailemin kadınları. Beraber ördüğümüz totem ağımızı beni dünyaya ve ilahi olana bağlıyor.

Ay, yazmayı ne özlemişim!

En kısa zamanda görüşmek üzere….

Defne.

Not: Bu mektubuma bir iki tane hala fotoğrafı eklemesem olmaz galiba. Siz de merak etmişsinizdir.

IMG_0359
En sevdiğim aile fotoğraflarından biri babaannem Güzide, Zuhal Hala ve Aysel Hala. Sene 1928

 

 

Yazarken ben şunu dinliyordum. (benim için çok anlamlı bir parçadır, birden fazla sebepten)

 

 

 

 

 

 

Korona Günlerinde Yemek

(Yazarken şunu dinliyordum. Ayrıca “Athens Diaries” playliste de yeni parçalar ekledim.)

Herkese merhaba,

Akşamın 8’i oldu ve ben ancak şimdi bloğumun başına oturdum. Üstelik sabahtan beri çalışıyorum. Günü yine ghatikalara böldüm. (Ghatika: Yogada 24 dakikalık zaman dilimleri) Blog için ayırdığım iki ghatikalık süreye bir türlü sıra gelmedi. Üç kitap birden okuyorum. (Öykü, roman ve araştırma) . Yunanca dersim vardı, Skype’da. Günlük yazdım iki ghatika. Yoga yaptım 3 ghatika. Kahvaltı ettim. Öğlen/akşam yemeğimi yedim. Kedileri balkonda taradım. Bilmiyorum, gün geçiverdi. Bir ghatika mesajlarıma, emaillerime yanıt yazmak için internete girdim ama orada çok durmadım. Birden akşam oldu. Bu yaz saati uygulamasını hiç sevmiyorum.

Kokia’nın ateşi bugün normal seyrine döndü. Bir kez daha hepinize dularınız, şifa ve iyilik dilekleriniz için teşekkür ediyoruz.

Bir okurum karantina günlerinde yemek ile ilgili bir önerim olabilir mi diye sormuş. Bu yemek konusu dipsiz konu, ben de otorite olduğumu iddia edemem. Beni zehirlemediğini bildiğim ve tadını sevdiğim tüm besinleri iştahla yerim. Ama madem okurum karantina günlerine dair sormuş, şu aralar dikkat ettiğim bir iki şeyi sizinle paylaşayım:

İnsanın tüm zamanı evde geçice canı sıkılıyor. Zihinler yüksek tempoyla, hareketli yaşama alışık. Özellikle istanbul’da yaşayanlar için eve kapanmanın iyice travmatik olduğunu tahmin ediyorum. (Aklıma bir anım geldi. Doktora için ABD’ye başvuru yaptığım yıldı. İki senedir New York’ta yaşayan bir arkadaşım bana şöyle demişti, İstanbul’dan sonra seni NewYork’tan başka bir yer kesmez. Haydi canım Berkeley? Nope. Los Angeles? Yok. İstanbul’da alıştığın yüksek tempoyu sadece New York’ta bulabilirsin. Haklıydı. Sonraki yıllarda doktora için değilse bile başka sebeplerle yaşadığım ABD’nin nadide kentlerinin hiç birinde Manhattan’daki gibi huzur bulmadım, bir tek New York sokaklarında kendimi evde hissettim.) Yüksek tempodan ev inzivasına geçiş can sıkıntısını beraberinde getirir. Can sıkıntıyla baş etmenin nice yolu vardır. Bir tanesi de durmadan yemek yapıp, yemek yemektir. Bu durumda kendinize şunu sorunuz: Vücudumu mu besliyorum, ruhumu mu? Yemek ruhu beslemez. (Bu konu tartışılır tabii. Bizim Bey’e ve Yunan halkına soracak olursak yemek pişirmek, onu sunmak ve yemek bir sanattır ve kesinlikle ruhu besler). Şimdi biz tartışmamız dallanıp budaklanması diye yemek, yemek içindir argümanına sadık kalalım ve karnımızı doyumak için yediğimiz basit besinlerden bahsedelim. Pilav, köfte, mercimek, nohut, salata, kabak, havuç, patates filan öyle şeyler.

Can sıkıntısını geçirmenin en kolay yolu haz peşine düşmektir. Bize çabucak haz veren şeyler: Yemek ve cinsellik. Bol bol yemek yiyip sevişiyorsanız belki de canınız sıkılıyordur! Can sıkıntısına daha köklü bir çözüm ruhu doyurmaktan geçer. Sizi mutlu ve tatmin eden işleri günün merkezine koyun ve sağdan soldan gelen tüm rüzgara karşı o merkeze sadakatinizi korumaya çalışın. İnsanın ruhu doyduğu zaman, karnı kolay kolay acıkmaz. Bunu yaratıcı bir faaliyete daldığımız anlardan hatırlarsınız. Bazılarımız yaratıcı bir faaliyete en son çocukluğumuzda ya da lise yıllarımızda dalmış olabiliriz, öyle ise o zamanları anımsayın. Saatler geçer ve açlığımızı duymazdık.

Ruhu doyuran işlerle meşgul olmak karnımızı boş tutmayı gerektirmiyor. Ama pek hareket etmediğimiz için fazla da bir şeyler yemeğe ihtiyacımız yok. Sabah az bir şey ve öğlen 11:00  ila 15:00 arasındaki zaman diliminde sıkı bir öğle yemeği, akşama bir çorba belki. Aralarda birer meyve. Vücut gibi zihin de rutin sever. Can sıkıntısına karşı mücadelede rutin iyi bir silahtır. İnsanın canı rutinsizlikten sıkılır aslında. Yaratıcı bir rutin vücudu da, ruhu da besler. Her gün aynı saatte olmasa bile aynı saat aralığında (6 ila 8 arası) uyanın, yemeklerinizi  her gün aşağı yukarı aynı saatlerde yeyin, yatağa aynı saate girin. En geç 11de uyumuş olmaya çalışın. 11 ila 3 arasındaki uyku altın gibi kıymetlidir. Hormonlar, organlar o arada yenilenir.

Dr. Svoboda şöyle bir bulgudan söz etti: Akşam 18:00’den sonra yenen ağır akşam yemekleri özellikle kadınlarda kalp hastalıkları riskini arttıyormuş. 18:00den sonra bacaklar gündüzki kadar çok hareket etmedikleri için, kalp yemeğin sindirimi sırasında daha fazla yoruluyormuş. Bu da aklınızda olsun. Akşam yemeğini hafif tutun. Çorba dediysem yarım somun ekmeği içine doğramayın! Aslında akşam yemeği işi akşam 18:00lere kalmasa en iyisi. Biz 15:00 gibi günün yemeğini yiyoruz, sonra çay içiyoruz. Dikkat kesilirseniz fark edeceksiniz ki şu aralar vücudun fazlaca yakıta ihtiyacı yok. Yemek diye tutturan canın sıkılan zihin. Onu yaratıcı etkinliklerle oyalarsanız açlığı unutur.

Şu da var: Stres altındayken insanın kendini yaratıcı etkinliklerle oyalaması çok zor. Kaygılı, stresli günlerden geçiyoruz. Dışarıda ölüm çok kollu bir canavar gibi geziniyor, dokunduğu kapı kollarından, asansör düğmelerinden, plastik poşetlerden evimize girmeye çalışıyor. Bu zaten başlı başına korkutucu bir durum. Bunun üzerine devletlerin salgını önlemek için aldığı, almadığı, alamadığı tedbirleri ve muktedire mahsus gündemleri var. Ben derim ki stresinizi arttırmayın. İnsanlar ölüyor. Sapır sapır. Kimin öldüğünü bilmiyoruz. Nereye, nasıl gömülüyorlar, meçhul. Ölenlerin isimleri? Koronadan mı ölmüş? Aradığınız sayfaya ulaşılamıyor. Tüm bu ahval ve şerait içinde kim oyalanır yaratıcı etkinliklerle?

Oyalanmak değildir bu. Üzerinize düşeni yapmaktır. Benim bu bloğu yazmam gibi. Ufukta hayaleti beliren bir roman için araştırmaya başlamam gibi (evet, evet gerçekten!) bazılarımız evde oturup yaratmak, üretmek zorundayız. Bu hayatta bize biçilmiş rolleri yerine getirmek zorundayız. Yoksa mutsuz, yoksa hasta oluruz.

Bir öneri: En azından öğlene kadar sosyal medyayı, interneti açmayın. Bu çok zor ise sabah iki saat gündemden ayrı kalın. Hatha Yoga metinlerinde geçen niyamalardan birisi Mitahara’dır. Mitahara saf besinlerin idareli tüketimi anlamına gelir ve sadece mideye inen besinden değil, zihni besleyen bilgiden de dem vurulur. Akla giren bilgi de az, öz ve saf olmalıdır ki zehirlenmeyelim. Gündemden ayrı kaldığınız o iki saati sanki isteğinizle inzivaya çekilmişsiniz gibi o çok istediğiniz şeyi (yazmak? okumak? çocuğunuzla kesintisiz oynamak? müzik çalmak? Yoga? dans?)  yapın. Gündem pek değişmiyor, ben size baştan söyleyeyim. Gündem sadece bizden yaşama sevincini çalıyor. Yaşama sevincini kaptırmadan ne kadar çok saat geçirebilirsek o kadar iyileşiriz.

Birey ve toplum olarak.

Yemek hakkında söyleyeceklerim şimdilik bu kadar…

fullsizeoutput_833
Yemek, yemek için midir, sanat için midir? (Foto: Kokia Sparis)

Atina Günlükleri- Karantineda 22. gün

 

 

 

 

Korona Günlerinde ATEŞ

img_0233
Omuzları bırakın. Foto: Rebekka Haas

Bizim balkondan sizinkine selam olsun!

Şimdi siz sanıyorsunuz ki bizim burada sokaklar bomboş. Sokağa çıkma yasağı ilan edildi ya… Hayır, aksine. Bizim şu karşı kaldırım hiç böyle kalabalık olmamıştı. Koşanlar, bebek gezdirenler, bisiklete binenler. Aileler, çiftler. Görmeyin yani! Evden çıkmak için bir numaraya bir mesaj gönderiyorsun. Kodlar var. Doktor için 1, eczane için 2, bakkal manav için 3, spor için 4, köpek gezdirmek için 5 gibi. Adresini ve adını da yazıyorsun, sana bir onay mesajı geliyor. Sonra o mesajı çantaya, kendini de sokağa atabilirsin ki milletin durumu da bu benim gördüğüm. Hava da nasıl güzel. Kuşlar cıvıl cıvıl. Erikler, bademler, kirazlar çiçeklendi. Dünkü mektubuma iliştirdiğim fotoğrafta da bizim balkonun önündeki kiraz ağacı vardı.

Kokia dün gece hiç uyumadı. Avrupa’da Pazar günü yaz saati uygulamasına geçildi. Türkiye’deki dostlar ile aynı zaman dilimine geldik. Bir saat ne değiştirir demeyin, bizim zaten tepetaklak olmaya pek müsait kırılgan korona/yüksek ateş rutinimizi iyice dağıttı. Kokia 4’e kadar uyuyamadı. Ben de yanında. Sağa çevir, sola çevir, otur, olmadı, yatır, aşağı çek, çok oldu, yukarı it derken ikimiz de uyku yüzü görmedik. Nihayet sabaha karşı 4’de salona geçip, yemek masasına koyduğumuz bir yastığa başını dayayarak uyumayı başardı. Yüksek ateş, MS hastalarının sinir sisteminde yeni hatları da yakabiliyor. Umarım ellerini, kollarını etkilememiştir bu durum ve iyileşince eski kısıtlı gücüne kavuşur.

Ateşten söz açılmışken ateş elementi ile ilgili bir kaç şey söyleyeyim. Sonra yemek ve yoga konularına da kısaca değineceğim. Sormuşsunuz.

Hatha Yoga gökcisimleri ve evreni oluşturan elementlerin insana etkisini araştırır. Kadim çağlardan günümüze erişen asana, pranayama ve meditasyon çalışmaları elementlerin düzenlenmesini hedefler. Bir elementin fazlası varsa (örnek suyun fazlası nem olur, insanı fiziken ve zihnen ağırlaştırır) ondan arınmanın yolu asanalardan geçer. Nefes havadır, agni ateştir, ses uzaydır vs. Nefesin belirlediği ritim ile yapılan asanalar toprak, su, ateş, hava ve uzay elementlerini harekete geçirir. Bu elementler içinde ateş, yani agni, ince bağırsakta bulunur. Ellerin ve ayakların ısınmasını sağlar, gözlere ve tene ışıltı verir, besinlerin ve bilgilerin sindirilmesini sağlar. Gereğinden fazla besin ve gereğinden fazla bilgi agniyi boşa harcar, bitirir.

Ateşi keşfettiğinden beri insanevladı ateş tarafından büyülenmiştir. İnsanlık, asırlar boyunca ateşin karşısına geçip sosyalleşmiş, ateşin karşısında ateşle beraber yaratmıştır. Umarım sizler de  hayatında en az bir defa kalabalık bir grupla ateş etrafında oturup öyküler anlatmış, müzik çalmışsınızdır. Eğer öyleyse, siz de takdir edersiniz ki bunlar anılarımız içinde en özel olanlardır. Benim için öyledir. Özellike yıldızlı gecelerde geçenler.

Ateş, memeli hayvanları kendine çeker. Yoga yaparken karşımda yaktığım mum, yoganın kendisi kadar (belki daha çok) bizim kedileri büyüler. Ateş, insanın yaratıcılığı körükler. Ateş elementi göze bağlıdır. Göz etrafında şekiller görür. Şekilleri ateş oluşturur. Herhangi bir maddeyi ateşe tutarsanız o maddenin formu değişir, A iken B olur.

İnsanlar her akşam ateşe bakarak günü bitirmek arzusu duyarlar. Çünkü gözleri önünde değişen formlara bakmaya ihtiyaçları vardır. Değişen şekillere bakarken zihin boşalır. Fikri sabitin iğnesi takıldığı yeri atlar, plak yeniden dönmeye başlar. Bu zihin boşaltma işlevi için insanın gözü ateşi arar. Ateş olmayan yerde, değişen formların başka kaynaklarına kayar. Mesela televizyon. Mesela bilgisayar ekranı. Mesela akıllı telefon. İnstagram, youtube, facebook. Ekrana bağımlılığımız işte buradan gelir. Ateş yoksa ekrana bakalım.

Burada sorun nedir? Bakalım. Evet. Ateş yoksa ekrana bakalım.

Burada sorun şu: Ateş insanda yaratıcı gücü körükler ve Dr Svoboda’nın tabiriyle ateş, insan ile beraber yaratırken, ekran sadece sonsuz sayıda formları arka arka sunar. (Fire co-creates, screen delivers)  Ekran da bizi tıpkı ateş gibi ipnotize eder ama ekran karşısında aklımıza parlak fikirler gelmez. Bir öykü için esin düşmez. Bir müzik parçasının notaları zihnin derininden bir yerden çalmaya başlamaz. Ateş bizi birbirimize, toprak anaya ve ulu güçlere bağlarken, ekran bizi tüm bunlardan kopartır. Kopartmasının sebebi de bizden bir şey beklemeden durmadan bize bir şeyler sunabiliyor olmasıdır. Biz çocukken televizyona aptal kutusu denirdi ve bir tv bağımlısı olarak bu benim çok gücüme giderdi. Ama doğruydu.

Bugün çocukları ekranlardan koparmanın bu kadar zor olmasının sebebi işte bu genetik olarak türümüze işlemiş, sürekli değişen, devinen formlara bakma ihtiyacımız. Prometeus ateşi tanrılardan çalıp insanlara getirdiği için cezanlandırılır. Çünkü bundan böyle insan da ateş ile beraber yaratabilecektir. Ateş yaratıcılıktır. Evinizde şömine varsa sık sık yakın. Çoluk çocuk karşısına geçin. İnsan toplulukları ateş başında evrilmiş, ateş başında incelmiş, “insan” olmuştur. Ateşi unutmayın. Bir kaç mum yakıp ailecek karşısında 20 dakika bile geçirmeniz, ne bileyim akşam yemeğini mum ışığıda yemeniz, yatmadan önce sevgilinizde mum ışığında iki laf etmeniz hayatınızda hiç ummadığınız değişiklikler yapabilir!

Prometeus’un çektiği cefayı boşa çıkartmayalım. Bize ateşi getirmek için her sabah ciğerinden bir parçanın  atmacalara yem olmasına katlandı. Prometeus’un anısına saygı duyalım ve ekranların mavi ışığıyla agniyi öldürmeyelim.

Gelelim yogaya.

Biz hocalarla eğitimlere gittiğimizde hocalar bize der ki, dışarılarda koşturmayın, bu kurs süresince evlerinizde oturun, dinlenin. Ama kurslar güzel şehirlerde olur. Budapeşte, Viyana, Paris, Berkeley… Duramazsın. Durdum sanırdım. Bir parka giderim, sonra evde dinlenirim dersin. Bir kahvede iki saat oturayım, ondan sonra yatarım dersin. Şimdi, ev inzivamın 21. gününde HİÇ BİR YERE gitmemenin vücudumdaki etkisini hayretle izliyorum. Vücudum yumuşacık. Kasıklar, sakrum, kuyruk sokumu açılmış, nefes mükemmel akıyor, bandalar şıkır şıkır. Güç desen boğa gibi. Nasıl olur, bir günde toplasan 100 adım attığım hayatımda bu vücut. Üstelik, hatırlatayım her gün defalarca benden 10 kg fazla olan bir insanı kaldırıyorum, taşıyorum. Gerçi o ağrılar var ama onlar yüzey ağrısı. Bir iki ısınma hareketiyle geçiyor. Daha derinde kapıların, dokuların, eklemlerin açıldığını, Prana’nın açılan boşluğa aktığını, nefesin yavaşladığını, zihnin sakinleştiğini duyuyorum. Demek sahiden hiç ama hiç evden çıkmamak lazımmış.

Yogamız nasıl olmalı? Hangi seriyi yapalım? İKinci prelütü öğreniyorduk, şimdi onu yapalım mı, yapmayalım mı? Bu işin bir reçetesi yok. Ama şöyle bir ölçü tutturabilirsiniz: Nefesinizi kısaltan, sizi soluk soluğa bırakan hareketleri serinize dahil etmeyin. Diyelim ki 2. Prelütü yapıyorsunuz ama sarpastana sizi soluk soluğa bırakıyor, veya At Parantezi adı altında öğrettiğim seride nefesiniz hızlanıyor, o zaman oraları atlayın. Bu aralar yoganın abhava özelliğinin iyice altının çizilmesi gerek. Abhava heyecansız demek. Duygusallaşmadan. Serinkanlı bir çalışma. İleri seviye Shadow yoga öğrencileri siz bile, baktınız mayurasana, hanuman, samakonasana, atikrantam gibi hareketler abhavanızı alıp götürüyor, atlayın onları. Herkes sakin olsun. Fazladan vata üretmesin. Uzun oturuşlar, asanaları uzun (8 ila 16 nefes) tutmalar, uzun öne katlanmalar, uzun laya(hazım/soğurma) oturuşları, şavasanana veya bacakları duvara kaldırarak bitiriş iyi olur.

Bir diğer ölçü de omuzların hareketine bakın, herhangi bir asanayı kollarınızdan, omuzlarınızdan çekerek yapıyorsanız o kesin olarak zihinde heyecan, nefeste kısalma yaratır. Kollarımdan çekmediğimde nerede duruyorsam orada durayım. Kollarınızı bırakın, onlar yoga sırasında çalışmasın. Omuz zihinle bağlıdır. Omuzdan güç alınca agresifleşir yoga çalışması. Karından güç alın, omuzları bırakın. Ahimsayı hatırlayın. Kendinizi incitmeyin.

Yemek konusuna da gelecektim ama kaynanam geldi ve yemek hazır dedi.

O da yarına kalsın.

Hoşçakalın!

 

 

 

Korona Günlerinde Gerçeğin Tatbiki

IMG_7809
Sokağa Çıkma, Balkona Çık!

Herkese merhaba!

Hemen yazayım. Kokia çok daha iyi. Dualarınız, şifa dilekleriniz, sevginiz evimize ulaştı ve bu sabah uyandığında ateşi 36,5’a düşmüştü. Gün boyunca da bir daha yükselmedi. Şükürler olsun yüce Tanrı’ya ve siz dostlara. Benden size tavsiye hastanız varsa veya hasta olan siz iseniz bunu saklamayın. Bizim kültürde, neden bilmem, hastalık saklanır. Aman kimseye söyleme denir. Sırların, yüklerin, suskunlukların zaten insanı hasta ettiğini biliyoruz, bir de hastalığın kendisini saklamanın alemi ne? Sevgi gibi ilaç var mı? Sevdiğimiz birinin hastalandığını duyunca, dünkü yazıda bahsettiğim tüm o geçici halleri; kinleri, güceniklikleri, hasetkeri, haksızlıkları, utançları bir kenara koyup o kişiye koşmuyor muyuz? Sevgi iyileştirir. Bu bilgi DNA’mızda mı, karmamızda mı bilmiyorum ama bir yerimize işli. Kesin bilgi.

Herkese sevgi dolu mesajları, duaları, mektupları, sesleri, canları için çok teşekkür ediyoruz.

Bu hastalık araya girmeden önce size, Dr. Robert Svoboda’nın kursundan biraz daha bahsetmek istiyordum. Bu kursa şimdi bana yıllar öncesinde gibi gelen beş hafta önce bir cumartesi gecesi başladık. Sevgili bir öğrencimin annesinin cenazesinden dönmüştük. Cenazede bol bol sarılışmıştık. El ele tutuşmuştuk. İyi ki de sarılışmışız, meğer sonmuş topluca bir alanda bulunup da sarılıp ağlamalar. Ayça annesini öte alemlere yolcu ederken yanında durmuştuk. (Benim yıllar önce kendime verdiğim bir söz vardır: gidebildiğim tüm cenazelere ve düğünlere giderim. Cenaze yakını ve düğün sahibi için orada olan her bir insanın ne kadar önemli ve özel olduğunu ben bizzat yaşadım, biliyorum.)

Sonra yine sevgili öğrencilerimden Fatma’yla bizim eve geldik. Öğleden sonra dersimiz vardı. Benim evde dinlenirken Fatma, Dr. Svoboda’nın  “Practicing Reality: Incinerating Your Limitations” (Gerçeğin Tatbiki: Sınırları Yakıp Kül Etmek) adlı kursuna kaydolduğunu söyledi. Kurs 5 hafta boyunca her cumartesi gecesi, Türkiye saatiyle geceyarısı 12:30-02:30 arası Zoom’da bir sınıfta veriliyordu. Dikkatinizi çekerim Zoom o zamanlar bildiğimiz bir mecra değildi. Şimdiki gibi yol geçen hanı olmamıştı. Ay, o saate kadar nasıl dayanırsın dedim Fatma’ya. Kayıtlardan daha sonra da dersler dinlenebilirmiş. Neyse Fatma gitti, stüdyoya çıktı, hazırlanmaya. Ben kanepeye uzandım. Ders öncesi inzivama çekildim. Gözlerimi kapattım. Beynimin derinliklerinden incecik bir sinyal geldi. Ciiik. Kalkıp şu kursun ayrıntılarına baksana. Bırak şimdi. Kurs manyağı şey. Bir şey öğrenme açlığını evdeki okunmamış kitaplarla gider sen. Ciiik. Bir baksana ya. Nasıl bir şeymiş. Neler öğreneceklermiş. Yatıyorum şimdi. Svoboda’nın Agora kitabı var. Üç cilt. Prakriti kitabı var. Hiç birini bitirmedin. Sen haftada iki saat onları oku önce. Hadi canım.

Bu mücadele içeride sürüyor. Trik trak trik trak saat ilerliyor. Dersim başlayacak. Üç saatlik ders. Sabah da vermişim üç saat ders. Arada Erenköy’e geçtik, metrobüs, dönüşte iki katlı otobüs (hey gidi günler, cenazelerde sarıldığımız, otobsülerde tıkış tıkış bir bütün olduğumuz!) Bir gatikacık (24 dakika) uyumak istiyorum.  Sonraki sahne, kanepede oturuyorum. Kucağımda bilgisayar açık. 500 dolar mı kurs? (ah, paranın hiç eksilmeden bize akacağından emin olduğumuz o güzel günler!) Pazarlık bile etmeyeceğim. Bir hoca bilgiye ne paha biçtiyse onu ödemeliyim ilkesiyle, tıkır tıkır kredi kartı numarası girildi ve dink! Kursumuza hoş geldiniz! Akşama Zoom filanca odada görüşmeş üzere. Om Namo!

Birden başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Sen ne yaptın kadın? Ciiiiik beni ipnotize etmiş olmalıydı. Ben ne yaptım? Defne, sen ne yaptın? Senin vaktin mi var? Senin hard diskte yerin mi var yeni bilgiye? Ziyan edecek 500 doların mı var? Ya hocalar? Hocalarından izin aldın mı? (En çok bu noktada fenalaştım.) Başka bir hocanın vidyası (bilgisi) altına gireceksin. Sadakatsizlik sayılır mı? Dr Svoboda ile Emma ve Shandor hoca çok iyi dostlar, beraber çalışmalar yapıyorlar ama yine de, bize hep dedikleri Ayurveda başkadır, Yoga başkadır. Aynı kavramları kullansalar da biri hayat bilgisidir, diğeri bu fiziksel varoluğun ötesini incelediği için ölüm bilgisi. Yürek çırpıntıları içinde hocalara yazdım. Uygun görmezlerse paramı geri isteyecektim.

Pişmanlığın gri pembe bulutuyla sarılı bir biçimde dersime çıktım. Ders sırasında bulut dağıldı. Aşağı, evime döndüğümde, hocalardan onay da gelmişti. İyi etmişsin, diyorlardı.

Ve şimdi, ateşli yatak döşek kocamın yanından katıldığım son dersin akabinde şunu söyleyebilirim: Hayatımda attığım en İYİ adımlardan biriydi. Bitersen saadetten ağlıyordum. (Ki son ders Saadet Kozası olarak türkçeleştireceğim Ananmaya Koşa’ya adanmıştı.) Dr Svoboda çocukluğumdan beri merak ettiğim tüm soruların yanıtlarını vermekle kalmadı, o uzaklardaki Cumartesinin hemen sonra patlak verip de hayatımızın altını üstüne getiren Korona günlerine, karantinaya  gezegenlerin içinde bulunduğumuz zamana etkisine ışık tuttu, sakinleşmemi ve olup bitenleri bir perspektife oturtmamı sağladı. Vidya (bilgi) Dr Svoboda’dan aktı. Elektrik akımı gibiydi, gördüm. Bu zeki, öğrenmeye aşkla bağlı insanı seçmişti Vidya ve oradan bize nehir gibi çağladı.

Uzun zamandır ruhum böylesine beslenmemişti. Fatma’ya teşekkür ediyorum ve tabi ki Dr Robert Svoboda’ya.

Diyeceğim şu, sevgili dostlar: İçinizdeki minik ciiik’i dinleyin. Özellikle de uyku ile uyanıklık arasında ciiiklliyorsa, oradan mutlaka hayrınıza bir şey çıkacaktır. Onu susturmaya çalışan zihnin sesi, alışkanlıkların, her zamanki sen’in sesini kaale almayın. Geleceğin ne getireğini biz bilmiyoruz, o ince ciiiiik çoğunlukla biliyor. Ciiik’leri takip ettiğimiz zaman evren ihtiyacımız olan şeyleri sağdan soldan toplayıp önümüze yığıyor. Yolumuz açacak kişileri karşımıza çıkartıyor. Tesadüfün bu kadarına pes doğrusu dedirtiyor. Baştan param yok, vaktim yok, halim yok, yok, yok dememeli. Önce suya atlamalı, sonra yüzmeli. Şahsi sınırlarımızı yakıp kül etmenin yolu ateşe atlamaktan geçiyor. Gerçeğin tatbiki de, hayatı kontrol edeceğim korkusuyla kısıldığımız köşede değil, aman ne olacaksa varsın olsun, batacaksak batalım, çıkacaksak çıkalım artık dediğimiz noktada başlıyor.

Bu kursta öğrendiğim (hatırladığım diyeyim) en kıymetli bilgilerden biri buydu.

Bir de şu:

Bir merkeziniz olsun. O merkez mümkünse insan türüne katkı sağlayacak bir edim içersin. Mümkünse doğduğunuz toprağa (oranın insanlarına, atalarınıza) bir şeyler katsın. Hayatı o merkez etrafında düzenleyin. Günlük rutininiz merkezin etrafına dizilsin. Çabayı bu yönde sarfedin. Pek çok sorunun yanıtı gelecektir.

Önümüzdeki günlerde bu kursta öğrendiğim ve beni çok etkileyen bilgileri Vidya benden akmayı seçtiği takdirde aktaracağım.

Kalın sağlıcakla…

Defne.

Bu yazının parçası da eski dost Aylin Aslım’dan gelsin.

(Yazarken dinlediğim bu değildi ama sonra dilime takıldı)

 

Korona Günlerinde Ölüm üzerine

fullsizeoutput_11f8
Foto: Kokia Sparis

Gökteki yıldızların durumu iyice mi vahimleşti nedir, bizim burada durumlar büsbütün karardı.

Bey hastalandı. İki akşam önce gece diş ağrısıyla başlayan bir ateş tüm vücudunu sardı. İki gecedir hiç uyumadık. Sabah zar zor kalktı ama başını bile dik tutamıyordu, tekrar yatırdık. MS hastası olduğu için bedeninin yüzde 95’ini zaten kullanamıyor. Ateşlenince bir de hepten kaskatı kesiliyor, dizi kilitleniyor, parmakları içine kıvrılıp pençe oluyor, yatsa sağdan sola dönemiyor, otursa gövdesini, başını taşıyamıyor, dengesini kaybedip tekerlekli sandalyenin üzerinde oturduğu yerden yana devriliyor. Tuvalet, su içirmek, ilaç yutturmak, yemek yedirmek meşakatli işlere dönüşüyor. İyi ki annesi de bizde kalıyor da, beraber bakıyoruz, bacakların bir ucundan ben, omuzlardan o tutuyor, kaldırıp oturtuyoruz, yatırıyoruz. Zor günler.

Dün sabah ateşli uyanınca sizin gibi biz de korona mı diye telaşa kapıldık. Ama düşmeyen ateş haricinde COVD19 semptomları göstermiyor. Boğazı ağrımıyor, nefes darlığı çekmiyor, burnu bile akmıyor. Biz de hastaneye koşmadık. Zaten koronanın ateş sınırı 38,2ymiş. Bu sabah uyandığımızda Kokia’nın ateşi 38,4’e fırlamıştı gerçi ama hemen sonra indi. Bizim ikimizin de sağlıklı günlerde ateşimiz 35,5 derece civarında seyrediyor. Ben de ateşim 37dereceye çıksa, yatak döşek olurum. Hiç ayakta geçiremem ateşli hastalıkları. Ama muhtemelen pek çoğunuz, normal ateşinizin 2-3 derece üstündeki ateşle faaliyet gösterebiliyorsunuzdur. Bir çok tanıdığım 38 ateşle sokağa çıkar, yürür, ders verir. Ben 38 ateşle sadece sanrılar görürüm. Kokia da o durumda şimdi. Yatırdık. Gözlerini yumdu, kalas gibi uzandığı yerde sızdı.

Lütfen dualarınızı üzerimizden eksik etmeyin.

Biraz önce Kokia’nın başında otururken Rober Koptaş’ın yazısını okudum. Facebook’ta da paylaştım, o zaman da söyledim: Ülkenin kederini, kaderini kayıplarını, ruhunu  sağlam ve çok dokunaklı bir biçimde gözler önüne seren bir yazı. Buraya bağlantısını koyuyorum. Lütfen okuyun, okutun.

Yıllardır, romanlarımda ve edebiyat dışı kitaplarımda, yazılarımda tutulmamış yasların, dökülmemiş yaşların sonraki kuşaklarda nasıl bir çaresizlik, kopukluk ve delilik olarak ortaya çıktığını anlatmaya çalıştım. Bu yazı da tam bu noktaya değiniyor.

“Öteki türlüsü, kuşaklar boyunca bizi huzursuz edecek, kuşaktan kuşağa aktarılacak, yarın bizi, öbür gün çocuklarımızı, daha öbür gün onların çocuklarını, onları çıldırtanın ne olduğunu bir türlü bilemedikleri çaresizliklere sürükleyecek bir delilik hali olacak.”

Bütün gün sayılar duyuyoruz. Türkiye’de kaç kişi ölmüş? Yunanistan’da? İtalya Çin’i geçmiş. ABD İtalya’yı da geçecekmiş. Her bir sayı bir can. (Çin büyükelçisinin konuşmasını çok şansa, İstanbul’da bindiğim bir  takside duymuştum. Onlar sayı değil can, demişti mükemmel Türkçesiyle) Her bir canın etrafına yayılmış, sevdikleri var. Aİlesi, dostları. Her birimiz bu evrende eşsiz ve çok kıymetli bir yer tutuyoruz. Birimiz kayıp gittiğinde onun yerinde doldurulamaz bir boşluk oluşuyor. Bir yakınını kaybetmiş herkes bu duyguyu bilir: Babamın ölerek hayatımda boşalltığı yeri kimse dolduramaz. Babam diye söylemiyorum. Büyük halam Saadet’in, nenemin, dedemin, kazalarda ölen Murat isimli iki arkadaşımın, intihar eden bir dostum ile bir eski sevgilimin yerini de başka dostlar, sevgililer, aşklar, akrabalar tutamaz. Herkes bu evrende biricik ve eşsiz bir yer işgal eder. O yeri terk-i diyar ettiğinde, o yer artık dolmaz. Boşluğa alışılır mutlaka. Çekilmiş bir dişin boşluğuna alışıldığı gibi, ama o yer dolmaz. Dolamaz. Çünkü o yer sadece bir kişiye aittir. (Bu yüzden derler ki bir kaç aylıkken ölen bebeklerin hemen sonrasında doğan ikinci bebekler kendi hayatlarını yaşıyor gibi hissedemezlermiş hiç. Yası tutulmamış bir kaybı yamamak için aileye gelmişiz hissinden kurtulamazlarmış.)

YAnımda kaskatı yatan eşime bakarken ya şimdi ölürse diye düşünüyorum. Bu düşünce bana yabancı değil. Hasta bir insanla beraber yaşadığınızda, ölüm sık sık mevzu bahis olur. Onu bakıcımızla bırakıp İstanbul’a derslerimi vermeye gittiğimde düşünmeden edemem: Ya bu kadın, banyoya sokarken bizim Bey’i düşürürse, başını çarparsa, ölürse? Ya bu kadar hareketsiz bir vücutta bu kalp artık dayanamayacağım der ve durursa? Ya bu, bir başkasına vız gelecek ateş iç organlarını harab eder bitirirse? Ölümü aramızda sık sık konuşuruz. Eşlerden birisi diğerinin ölümünü görecektir. Bunu kavramak çok zor da olsa, bu gerçektir. Kim kiminkini görecek acaba diye konuşuruz. Olasılık hesapları mantığımızın almadığı bir düzende  çalıştığına göre bu sorunun yanıtını asla bilemeyiz.

Ancak şunu biliyorum: İnsan yakınlarının ve kendinin ölümünü sık sık düşünmeli. Ölümsüz olduğumuza dair duyduğumuz tuhaf inanç, yanılsama, kibirli, kavgacı ve kıymet bilmez tarafımızı keskinleştiriyor. Kişisel, egosal sebeplerden, ben haklıydım, o haksızdı vs gibi petite kavgalardan arası açılan dostların, bir tanesinin ölüme yaklaşması anında nasıl da gerçeği kavradıklarını unutmayın. Gerçek sevgidir. Bunu, Atina Günlükleri’ne başladığımda yazmıştım. Yoganın bizim hoca tarafından verilen tanımında, yoga ruhu ruh olmayan her şeyden ayıklamaktır, denir. Hınçlar, kinler, gücenmeler, onlara tutunmazsanız gelir, giderler. Sevgi, ona tutunmazsanız bile kalır, onu fark edeceğiniz günü bekler.

Tüm kayıplarımın yasını doya doya çekmek isterim. İntihar eden eski sevgilimin cenazesine gitmedim diye bugün hâlâ dövünürüm. O yüzden midir nedir, bir türlü vedalaşamadım. Onunla ilgili bir şeyler yapmalı, belki bir öykü yazmalı, yazıya bir anıt dikmeliyim diye düşünür dururum. Oysa pek kimsenin bildiği bir sevgilim bile değilldi. Babamın cenazesine yetişmek benim için çok önemliydi. Tüm ritüelleri sonuna kadar yerine getirmek için takıntılı bir çaba sarfettiğimi biliyorum. Yine Rober Koptaş’ın yazısından bir alıntı yapacak olursam” “Buralarda da, başka yerlerde de, insan evladı ölümü en çok ritüellerle idrak eder. Bizimkiler kilisede kahve içip helva yer mesela. Sizler evlerde, sanki o an tek ihtiyaç yemekmiş gibi konu komşu, hısım akraba çorbaya kaşık sallarsınız. Ölüler gömülür, gözyaşları dökülür ve hayat sürer gider.”

Bugün korona virüsünün aldığı canların arkasından cenaze töreni yapılmıyor ve yakınlarına yas tutma hakkı tanınmıyorsa, evet Saroyan’ın dediği gibi “Birileri yazmalı. hakkında bir şey yazılmadan kimse bu dünyadan göçüp gitmemeli.” Ben de bu minicik bloğumda yazarak ve birilerini belki de uyandırarak tarihten silinen, adları bilinmeden gömülen insanların hikayesinin, insanlığa geri kazandırılmasına katkıda bulunurum.

Bugünkü yazıyı yine Koptaş’la bitiriyorum:

“…neticede biz de insanlığın bir parçasıyız, benzer dertlere benzer dermanlar aramak muradındayız. Ölülerimizi gömmek, başlarında iki damla gözyaşı dökmek, onları hak ettikleri şekilde anmak da dermanın kendisi.”

Yarın yine yazarım….

Ben yazarken şunu dinledim, siz de okurken dinleyebilirsiniz.

 

 

 

 

Korona Günlerinde Yoga

Okurken dinlemek isterseniz:

Herkese merhaba,

PAZARTESİ sabah 6’da Atina’ya sokağa çıkma yasağı geldi. Bizim bir yere çıktığımız yoktu zaten ama yasağı görünce bir koşu gittim, balkonda duran çöpü sokaktaki konteynıra attım. O arada mahallemizde bir iki dakika yürüdüm. Serin bir kış gecesiydi. Rüzgar, ağaçların yaprakları arasından hışırdayarak geçiyordu. Bizimki yeşil bir mahalle. Hem büyük parkın kıyısında, hem de her apartmanın önünde, bir kaç ağacın gölgesine konmuş banklardan oluşan mini parklar var. Banka oturmuyoruz tabii. O eskidendi. Ellerimizi cebimizden çıkartmıyoruz. Eve girmeden çıkan pabuçlar doğrudan balkona gidiyor, kıyafetler çamaşır makinesine. Eve girmek bu denli meşakkatli bir işe dönüşünce, insanın dışarı çıkmaması belki de daha iyi. Bu çöpü çıkarma gezisini saymazsak tüm haftasonu ve pazartesi ve salı evde oturduk. Hava soğudu. Balkona bir iki dakika çıkıp geri giriyorum. Kaynanamı da bizim eve taşıdık. Tek başına kalmasın. Binasında kimse kalmamış zaten. En üst katta bir başına yaşayamazdı. Gelir gelmez evin altını üstüne getirip bir temizlik yaptı. Kendini bu işe o kadar kaptırdı ki istirahatı bir kaç gün sürdü. Nihayet bugün, kanı pirelendi, ben bir evime kadar gideyim, buzlukta balık vardı, onu getireyim demeye başladı. Koltuğuna oturttuk tekrar.

Bugün ilkbahar Navratti’si başladı. Navratti dokuz gece demek. Önümüzdeki 9 gece, 10 gün boyunca gezegen mevsim değiştirecek. Toprak anaya yüz sürmek, hürmet etmek için bir biz aman. Az yemek, içe dönmek, dönüşümü müdahale etmeden izlemek için de. Pek çok kültürde bu mevsim geçişleri vücudu ve zihni arındırma pratikleriyle geçer. Yunanistan’da mesela, biz şu anda Büyük Perhiz’in 40 günü içindeyiz. Bu süre zarfında et, balık, tavuk, yumurta ve sütlü mamul yenmiyor, içilmiyor. Navratti süresince de tahıl tüketimine ara veren topluluklar var Hindistan’da. Siz de vücudu toksinlerinden ve zihni de alışkanlığından arındırmak isterseniz önümüzdeki 9 günü bu çalışmaya adayabilirsiniz.

Karantinanın başladığı ilk günlerde -sanırım geçen hafta oluyor, her ne kadar bana aylar öncesi gibi gelse de!- ben de çoğunluk gibi online buluşmaların büyüsüne kapıldım. Türkiye’deki yoga öğrencilerimle buluştum. Üç ayrı sınıfım var. Onlarla kısa yoga çalışmaları da yaptık. Sonra bir yorgunluk çöktü bana. İstanbul’da, İzmir’de bir aynı günün içinde saatlerce ders verdiğim, saatlerce konuşup hareket gösterdiğim günlerde bile hissetmediğim bir yorgunluktu. Sanki ekranda bir kara delik açılmıştı ve enerjimi sonsuz bir vakumla çekiyordu. Normalde, fiziksel açıdan çok yorulduğum derslerde bile yaptığım işin tatmini ve öğrenciden bana dönen enerjinin gücüyle kendimi dinç hissederim. Ne oldu, acaba hastalanıyor muyum diye düşünürken hocamızdan bir mektup düştü posta kutuma. Her zamanki gibi hocamın sözleri bulutları dağıtan rüzgar oldu. Gerçeği olduğu gibi gördüm.

Karantina, içeride kalmayı gerektiren bir inziva hali. Bir yandan salgını yavaşlatalım diye evet  ama bir yandan da ola ki virüsü kaptıysak evde dinlenip, bağışıklığımızı güçlendirelim diye karantinadayız. Güçlü bir bağışıklık sistemi COVID19’u öldürebiliyor. (Aşağıya bir video ekliyorum. Orada da gayet açık ve net bir biçimde anlatılmış.)

Bağışıklık sisteminin yuvası bağırsakta. İnce bağırsak Agni’nin de yuvası. Agni besinlerin özlerini kana karıştıran, gözümüze ışık, tenimize ışıltı, elimize, ayağımıza ısı veren iç ateşin yogadaki adı. Agni iyi yanmadığı zaman yüzümü soluyor. Bağışıklık sistemi, bir virüs, bakteri ya da mikrop ile savaşırken agni tüm gücünü bu savaşa veriyor. O yüzden hastalık sırasında az yemek yenir. Alman anneler ateşlenen çocuklarına sudan başka bir şey vermezler. Agni bir de sindirimle uğraşmayın, kuvvetleri dağılmasın. Hayvanlar bunu bizden iyi bilir; ateş yükselince yemeğin yanından bile geçmezler.

Online olsun olmasın tüm dersler, konuşmalar, toplantılar agniyi dışarı taşıyan eylemler. Yanıp bitiyor, tükeniyoruz. Dışa rotasyonların  içe rotasyonla dengelenmesi gibi dışa dönük eylemlerimizin de eve dönüp, sessizlik içinde (veya uykuyla) beslenmesi gerekiyor. Karantina döneminde ise elimizdeki tüm agniyi içeride tutmalıyız. Dışarıda harcayacak bir gıdım bile ateşimiz yok. Çünkü hastalık dışarıda kol geziyor ve yaşımız ne olursa olsun hepimiz bu hastalığın bıçağının sırtında geziniyoruz. Dünya nüfusunun en az yüzde 60’ının Covid19 virüsünü kapacağı hesaplanıyor. Her iki kişiden biri garanti yani. Sen değilsen ben. Ben değilsem o. Dikkatimizi, ne  yapsak da virüsü kapmasak’a  değil, onunla nasıl mücadele edeceğimize çevirmeliyiz. Şöyle diyeyim: Kafayı virüsü kapmamaya ya da bulaştırmamaya değil, ateşi harlamaya takmalıyız. İlla ki bir şeye takacaksak. Daha iyisi kafayı bir şeye takmamak.

Online dersleri iptal ettim.

IMG_1475

Yoga konusuna gelince. Bu günlerde yapacağınız yoga sakin olmalı. Uzun oturuşlar. İçe dönüşler. Dikkatinizi dağıtacak unsurlardan arınmış, sakin bir odada tek başına. Mümkünse yoga yaptığınız odada bilgisayar, telefon, modem, printer bulunmasın. Bunlar kendi dalgalarını yayan cihazlar olduğu için yoganın frekansını dağıtabilirler. Ben yazarken daima müzik dinlerim ama yoga sırasında mutlak sessizliği tercih ederim. Yine frekans meselesi yüzünden. (Bu günlükleri yazarken dinlediğim müziklerden bir de playlist yaptım. Yazının sonuna onu da ekliyorum.)

Maddi kaygılar herkeste tavan yaptı. Hepimizin döndürmesi gereken çarkları, ödenecek kiraları, iade edilecek kurs ücretleri var. Yalnız değilsiniz. Batıyorsak, bu gemide hep beraber batıyoruz. Battığımız yerden beraber çıkacağız. Kanallar açıp, herkesi ekran başına çağırmak şart değil. Bana soranlara aynı şeyi söylüyorum  40 gün derslerinize ara verin hocalar. Öğrencileriniz 40 günün sonunda yine sizin olacaklardır. (Olmazlarsa zaten hiç sizin olmamışlardır!) Sessiz duruşunuzla da onlara rehberlik edebilirsiniz.

Yoga konusunda son bir şey: Öğrencilerden sık sık duyuyorum. E-maillerinizde yazıyorsunuz. Serinin tamamını hatırlamıyorum, bize söylediğiniz Brahma Muhurta saatinde uyanamıyorum, her gün yapamıyorum, gün doğumuna denk getiremiyorum, sonunu unuttum. Bunlar içinde bulunduğumuz bu olağanüstü hal içinde HİÇ AMA HİÇ önemli değil. Yoga bir adaptasyon çalışmasıdır. Yere, zamana, koşullara uygun bir biçimde zihni esnetmeyi öğretir bize. Esnetin zihninizi. Brahma Muhurtayı kaçırdıysanız ne olacak, saat 9’da yapın yoganızı. Akşam 5’te yapın. Başını yapın, ortasını unutun, sonunu bağlayın. Hiç bir şey öğretemediysem bunu öğretebilmiş olmayı isterim. İlahi olanla bağ kurduğunuz sürece neyi, nerede, nasıl yaptığınızın önemi yoktur. O bağ kurulduğunda da zaten “yapan”ın biz olmadığını anlarız.

Yapan, yapacağını yapacaktır.

Bize durup izlemekten başka iş düşmez.

 

BU VİDEO VİRÜSÜN DOĞASINI VE VÜCUDU NASIL ELE GEÇİRDİĞİNİ ÇOK İYİ ANLATMIŞ

 

BU DA KORONA GÜNLÜKLERİNİ YAZARKEN DİNLEDİĞİM MÜZİKLERİN LİSTESİ:

https://open.spotify.com/playlist/3JBbiU3TCYxuba1zWpNG3Y?si=hGq33Q7jShOUDfSMgbdkaQ

 

 

 

 

 

Sizin için Bir Öykü

Herkese merhaba!

Hava da soğudu. Evlerimize de çekildik. Size bir hikaye anlatayım o halde… Buraya buyurunuz:

https://parsomenfanzin.com/2020/03/24/dinamit/

Yakında Doğan Kitap’tan çıkacak öykü kitabımdan bir parçayı Parşömen Fanzin’de yayımladık. Parşömen Fanzin nitelikli bir edebiyat sitesi. Hazır gitmişken, gezinin. İyi yazılar, öyküler, şiirler bulacaksınız.

Bloglar da devam edecek…

İyi okumalar

Defne.

75385b52-8ba1-4812-9951-65e18cf92075

 

Kuraldışı Akademi ile Saklambaç söyleşisi, 18 Mart 2014

Defne_Suman_Saklambac_Turkish_2014_Kapak“Fark etmek her şeyin başı. Öncelikle fark ediyoruz. Eda’yı o kadar küçük bir alana kıstırmamın nedeni, mecburen içine dönecek zorunda olmasıydı. Ancak o içe dönüş sürecinde ötekinin onayına ne kadar muhtaç olduğumuz fark ederiz. Yoksa bunu fark etmeden hayatımızı geçirebiliriz. İnsanlar bunu Eda’nın örneğinde olduğu kadar uç noktalarda yaşamasalar da kendi içlerine dönme pratiğini geliştirmeye başladılar, farklı farklı araçlar kullanarak. Bu pratik geliştikçe insan kendi ile kurduğu ilişkinin dinamiklerini net bir şekilde görmeye başlıyor. Ve o dinamikler görülmeye başladıktan sonra her şeyin kendi içimizden başladığını görüyoruz.”