Tabanlarım Kaşınıyor

Tek başına
Foto: Kokia Sparis

Her yaş günümde, bizim Bey’den bana bir hafta tek başıma tatil hediye etmesini dilerim. Yanlış anlaşılmasın, o tatili finanse etmesini değil, sadece helal etmesini isterim yaş günü hediyem olarak. Yani, ben şu tarihte, tek başıma veya arkadaşlarımla bir hafta filanca adaya, dağa, köye gideceğim dediğimde surat asmasın, “how about me?” krizine girmesin, hayatın bir haftasını bensiz idame ettirecek şekilde madden ve manen hazırlansın diye. O da her yaş günümde bana bu bir haftanın sözünü verir. Hatta beraber hayal de kurarız: Bu seneki yaş günü hediyeni Amorgos adasında geçir, bu sene Monemvassia’ya git, bu sene o çok istediğin Kars seyahatine çık, Büyükada’daki eve kapan vs vs.

Tüm iyi niyete ve hayallere rağmen ben bir hafta kocasız tatil hediyelerimi bir türlü kullanacak fırsat yaratamam. Zaten her ay bir, bazen iki defa yoga dersi vermek üzere Yunanistan’dan Türkiye’ye seyahat ettiğim ve her defasında kocamsız dokuz gün geçirdiğim için o ay içinde bir kez daha yollara düşmek, bir kez daha Bey’den ayrı kalmak istemem. Böyle böyle, aylar ayları ve yıllar yılları kovalar ve ben doğurduktan sonra bebeğiyle mümkün olan en uzun zamanı geçirmek isteyen kadınların hamilelik öncesindeki yıllar boyunca biriktirdikleri izin günleri gibi yaş günü hediyesi kocasız tatil haftalarımı biriktiririm. Şimdi hepsini aynı anda kullanacak olsam, rahat iki ay bir başıma tatile çıkabilirim.

Ocak ayını kendime tatil ilan etmiştim. Türkiye’ye gitmedim. Öğrenciler de bir ay tatilde kendi yogalarına odaklandılar. Ev ödevlerini yaptılar, yapıyorlar (inşallah). Ay sonunda misafir bir hocamızın yoğun bir atölye çalışması, ardından dokuz gün sürecek benim kurslarımla birbirimize kavuşacağız.

Bu tatil bana kırk gün aynı şehirde, aynı evde (bizim evde) kalma imkanı sağladı ki hayatımda çok nadir kırk günün kırkını arka arkaya aynı evde, aynı şehirde geçiririm. Yeni bir kitap hazırlıyorum. Mavi Orman’ın devamı niteliğinde. Onu son haline getirmek üzere içime kapanmak, her gün düzenli olarak metinle buluşmak için ayırdığım bir zamandı. Ayrıca hocalık ve seyahatten uzak bir dönemde kendi yogama da yoğunlaşmak, sabah akşam düzenli olarak serilerimi çalışmak istiyordum. Sosyal medyadan elimi ayağımı çektim. E-postalar ve asistanlarımla mesajlaşmak dışında dış dünyayla pek ilgilenmedim.

İyi gidiyorduk ama sonra hafiften kanım kaynamaya başladı. İlk ve çok sevgili yoga hocası çiftimin kadın yarısı bu durum için “tabanlarım kaşınıyor” tabirini kullanırdı. Evet, benim de tabanlar kaşınmaya başladı. Her sabah aynı yatak, aynı ev, aynı manzara, aynı rutin. Ne yapmalı? Nereye gitmeli? Kaç zamandır Paros adasındaki bir yoga merkezini merak ediyordum. Hem kendim için hem de hocalar için bir keşif gezisine çıkmanın tam zamanıydı. Hatta bu keşif gezisinin tek zamanıydı. Şubattan sonra İstanbul, İzmir, Şirince dersleri, kitap fuarları, kitap gezileri, söyleşiler derken zaman tam gaz geçecekti.

img_0871
Kolibitres, Paros

Kırk günlük  tatilim birinci ayını doldurdu. Yola çıkmak için mükemmel bir zamandı. Küçük çantama Kundera’nın Perde adlı  kitabını, bir boğazlı kazak, bir blucin, bir elbise, bir set de yoga kıyafeti attım. Havaalanından 2018 Man Booker ödülünü kazanmış olan Milkman kitabını aldım. Pervaneli pırpır uçak beni göz açıp kapayıncaya kadar Paros adasına indirdi. Kiraladığım Fiat Panda arabam beni bekliyordu ve uçsuz bucaksız mavilik, katman katman bulutlar, ağ ayıklayan balıkçılar, kış mevsimini uykuda geçiren sessiz, beyaz bir ada.

Otel odasını zevkime ve yogasal ihtiyaçlarıma göre düzenledikten, kitaplarımı, defterlerimi raflara dizdikten sonra çıktım, haritama baka baka bir fırın buldum.

“Sizde nistisimo yiyecek bulunur mu?”

Nistisimo benim Yunancada ilk öğrendiğim sözcüklerden biridir. Tam karşılığı oruç demektir. Türkçede kulağa oruç yemeği tuhaf gelse de Ortodoks Hristiyanların Paskalya öncesindeki kırk günlük oruçları etsiz, sütsüz, yumurtasız bir beslenme rejimi içeriyor. O kırk gün onlar için oruç, benim için bayram oluyor. Çünkü ben çocukluğumdan beri süt ve süt ürünlerinden, yumurtadan tiksinme derecesinde hoşlanmam. Yogaya başladıktan sonra et ve tavuğu da bıraktım. Bir fırında hem peynirsiz hem de etsiz bir şey bulmak o günden sonra baştan başa bir serüvene dönüştü. Özellikle bir türlü patatesli böreği keşfedemeyen Yunanistan’da.

Müjdeler olsun ki girdiğim bu ilk fırında nistisimo ürünler vardı. Manitaropita mesela nistisimo idi ve spanakopita da öyleydi. Zevkten dört köşe bir vaziyette sıcacık manitaropitamı ısırdım. Anladığınız üzere manitar ve pitta’nın bileşiminden oluşan bu kelime mantarlı börek anlamına geliyor. Olağanüstü lezzetliydi. Hemen ikinciyi, üçüncüyü almayı, akşama kadar sadece bu börekten yemeği kurdum. Çünkü tek başıma yolculuk ederken bir lokantaya girip masa donatmayı sevmiyorum. Bilhassa masalarında dört kuşak ailelerin neşeyle yemek yedikleri Yunan lokantalarına girip de tek başıma bir köşeye oturmak hoşuma gitmiyor. Tayland’dayken bu durum bana hiç koymazdı. Üstelik tıpkı Yunanistan’daki gibi Tayland’da da lokantalar hep uzun masalarda oturan kalabalık aileler veya arkadaş gruplarıyla doluydu. Eh, ama o on beş yıl önceydi. Ne alakası var derseniz, şu: Otuz yaşındaki genç bir kadının tek başına yemek yemesi ile kırk beş yaşındakinin tek başına yemek yemesi arasında bir fark vardır. Ben “o kadın” olmak istemiyorum. O kadın orta yaşlıdır. Dünyayı tek başına gezmektedir. Egzotik ülkelerin lokanta masalarında tek başına oturur, şarabını söyler, kitabını açar, okur. Hayatından memnun da görünse, etrafına yaydığı bir yalnızlık dalgası tarafından çevrilmiştir. Saçları kırdır. Erkeklerden ümidi ise kıttır.

Hayır, ben o kadın olmak istemiyorum. O yüzden bir börek alıp denize nazır bir kayaya oturup onu yiyorum. Hoş, istesem de kış uykusundaki Paros’da başımı sokup yemek yiyeceğim bir taverna bulamazdım. Her yer kapalıydı.

img_7117

Yoga merkezini gezdim. Sahibi Sasy ile hemen anlaştık, uzunca bir zaman onunla kaldım. Rüya gibi bir yer yapmışlar. Denize nazır bir yoga merkezi. Nisan ayından Kasıma kadar benim gibi kendi öğrenci grubuna sahip hocaları ve öğrencilerini ağırlıyorlar. Her bir ayrıntısı sevgiyle inşa edilmiş, sade ve çok güzel bir yerdi. En kısa zamanda bir grup ayarlayıp geleceğime söz verdim.

Akşam erken yattım. Sabah gün ağarmadan kalktım. Evden getirdiğim aeropress teşkilatımla kahvemi hazırladım. Odamı havalandırırken lobiye indim. Küçük, şık bir otelde kalıyordum. Özenle ve zevkle döşenmiş bir ada evi. Kundera’nın Perde kitabından bir bölüm okudum. Roman yazarının hikayesini kurarken ayrıntılar karşısında nasıl heyecanlandığını anlatan harika bir bölümdü. Romancı dünyayı kurarken kullandığı ayrıntılarının romanın ileriki bölümlerinde yankılanmasını ister, onları tekrar, tekrar kullanır, diyordu Kundera ve ben başımı sallıyordum. Evet, evet! Hatta ikinci yarı hep bu yankıyı dinleyerek yazılır diyordu. Yine evet evet!

“Onun için en küçük ayrıntı önemlidir, onu bir izleğe, bir motife dönüştürür ve tıpkı bir fügdeki gibi sayısız tekrarlarla, çeşitlemelerle, göndermelerle tekrar tekrar geri getirir.” (Kundera, Perde. Sf 148)

Ben şık otelimin lobisinde kahvemi yudumlar, başımı sallarken ve “mekân tasvirleriniz çok uzun”, “tam hikâyeye girecekken başka bir yere gittik”, “çok ayrıntı var” diye romanlarımı eleştiren okur güruhunu düşünürken Kundera da dedi ki:

“… zaten okuyucu bunu hemen unutacak … ve rafine bir ezgi halindeki müziği filan duymayacaktır. Bu unutuş karşısında romancı ne yapacaktır? Umursamayacak ve okuyucusunun kitaba kendini tamamen vermeden, hızla, unuta, unuta, asla içine giremeden göz gezdireceğini bile de, romanını unutulmayanın yıkılmaz şatosu gibi inşa edecektir.” (a.g.e)

Ne kadar doğru! Nasıl da trajik. Biz kocaman bir dünyaya açılan her bir pencerenin ayrıntısını işlemekle meşgulken, basit bir story, bir macera, peki sonra ne olmuş haydi sadede gel, diyerek okuyan okurla karşılaşmak ne kadar acı. Ama ben de okur tarafına geçtiğinde aynı şeyleri düşünmüyor muyum? Pek çok kereler evet. O yüzden bazı romanları ikinci defa okuyorum. Hikaye merakımı doyurduktan sonra Kundera’nın deyimiyle o şatonun içine girebilmek, orada vakit geçirmek için ikinci, bazen üçüncü, dördüncü defa okuyorum. Ancak o zaman yazarın kurduğu dünyayı anlıyorum.

Kundera’ya dalmıştım. Havanın aydınlandığını fark etmemişim. Sasy ile kahvaltı edecektik. Aynı fırında, aynı manitaropitayla. Yoga için çok az vaktim kalmıştı. Odama çıktım. Minicik bir daire halının üzerinde ısınmaları yaptım ve sonra her daim tutuk ayak bileklerime apana vayunun kara sularının inmesi için farklı şekillerde çöktüm, kalktım. Tabanlarıma, ayak parmaklarıma, ayak bileklerime vücudum ağırlığını bıraktım. Ayağımın üzerindeki enerji gitmeyen yerler sarı, beyaz şeritler halinde belirdi. Enerji fazlasının tıkandığı yerler mor, pembe, kırmızı. Nihayet ateş açılıp da tüm vücudumu ısıtana kadar aynı hareketleri ve udiyana bandaları tekrarladım. Önceki gün mantarlı börek dışında bir şey yemediğim için midem, bağırsaklarım boştu. Udiyanalar şahaneydi. Mayuralık vaktim yoktu ama yapsam eminim o da bir içim su olacaktı. Hocamın ayak bilekleri vücudun kilit noktasıdır, deyişi aklıma geldi. Onlar yumuşadıkça diğer eklemler, kalçalar ve nefes de açılıyordu. Zihnim durulmuş, kaprislerinden arınmıştı.

img_0875
Akşam güneşinde bir dost

Sokağa çıktım. Balıkçılar ağlarını onarıyordu yine. Önlerinden geçtim. Sasy ile yanlış anlaşmışız. O, aynı fırının adanın kuzeyindeki şubesinde beni beklemiş, ben limandakinde. Akşam yemeğe buluşuruz, ne yapalım dedik. O gün Sasy’nin isim günüymüş. Akşam yakın arkadaşlarını yemeğe götürüyormuş. Daveti hemen kabul ettim. Uzun bir masaya dahil olmak istiyordum.

Mantarlı böreğimi yiyip bir manastıra girdim. 100 Kapılı Panayiya (Meryem Ana) manastırı. Daha içeri adım atar atmaz, ruhani havası ciğerime doldu. Ben herhalde bir önceki hayatımda Ortodoks Hristiyan manastırında yaşayan bir keşiştim. Çocukluğumdan beri Büyükada’nın Aya Yorgi tepesi olsun, Fener’deki Kırmızı Kilise (o da ilk olarak kadınların ibadet edeceği bir manastır olarak Moğollu Maria tarafından düzenlenmiş) olsun manastırlar beni daima büyülemiştir. Girdiğim 100 Kapılı Panayiya Manastırı da bana Ayvansaray’daki Vlaherna Meryem Ana Kilisesi’ni hatırlattı. Yanılmıyorsam o da bir zamanlar manastır olarak kullanılmıştı. Ortada ağaçlı bir avlu ve etrafına dizilmiş odalar. Hindistan’ın Rişikeş kentinde kaldığım aşram da aynı bu mimariyle inşa edilmişti.

Odama döndüm. Hava güneşli ve pırıl pırıl olmasına rağmen çok soğuktu. Elementlere maruz kalınca yorgun düşmüşüm. Ne demişler hareket dinginliğe, dinginlik harekete evrilir. Evrenin kuralı budur. Çok sıcak bir duş aldım. “Sabunlanırken suyu kapat, termosifondaki suyu bitirme, elektrik faturasını düşün,” diye söylenen kocanın 160km uzağında olmanın verdiği gönül rahatlığıyla yarım saat sıcak suyun altında durdum. Sonra yatağa girdim. Battaniyeyi çektim boğazıma kadar. Milkman kitabını okumaya başladım. Hiçbir şey anlamadım. Kitapta isimler yok. Middle sister diye biri var. Anlatıcımız. Third brother-in-law ile akşamları koşuya çıkıyorlar. Middle sister’ın bir maybe-boyfriend’i var. Bağlanma sorunu yaşayan erkeğimiz. Bilge bir anne var: Ma. Depresif bir baba var: Da. Yer isimleri de verilmemiş. The land over the water diye bir yer var. Sonra bir de The land over the border var. Ama bunlar ne ola ki? Okuduğum kitaplar hakkında bilgi sahibi olmayı sevmem, arka kapağını bile okumam ama bu defa anlaşılan ufak bir araştırma yapmadan bu şatodan içeri adım atamayacaktım. Battaniyenin altında bir yerlerde laptop bilgisayarım duruyordu. Çıkarttım. Milkman. Bul bakalım Google Efendi.

Ne buldu beğenirsiniz Google Efendi? Guardian’da çıkmış bir eleştiri yazısı. Milkman’in okuması zor, çok zor bir metin olduğundan söz ediyordu. Öyle iyi bir yazıydı ki Milkman’i bırakıp onu okudum. Zor metinleri övmüyordu ama Milkman’i övüyordu. Zor diye bir kitabı kenara atmanın yazık olduğunu , iyi edebiyatla, çok satar arasındaki farkı hatırlamamız gerektiğini filan anlatan sıkı bir eleştiri yazısıydı. Sabah Kundera’nın başlattığı daire kafamda tamamlandı, kapandı. Land over the water’in İngiltere, land over the border’ın İrlanda Cumhuriyeti olduğunu ve Milkman’in 1970li yıllarda Kuzey İrlanda’da, Belfast’ta geçtiğini de öğrenmiş oldum.

Battaniyenin altında gerinirken aklıma bir film geldi: Kadın kocasına diyordu ki, bazen kaçıp gitmeyi hayal ediyorum. Adam soruyor: Nereye? Bilmiyorum diyor kadın. Bir otele. Ne yapacaksın orada? Adam kuşkulu. Hiç, diyor kadın. Bir otel odasında oturacağım. O kadar mı, diyor adam. O kadar, diyor kadın.

Onu o kadar iyi anlıyorum ki! O kadar.

Manastır Yunanca monastiri kelimesinden geliyor. Monos/moni mu tek başına demek.  Manastır da insanın monos/ moni mu  kalacağı yer anlamında kullanılıyor. Arabamı erken inen akşam güneşine nazır tepelerde, kıyılarda sürerken moni mu, yalnız başıma ne kadar huzurlu olduğumu düşündüm. Kafamdan bu yazıyı yazdım. Spotify The Ballad of Lucy Jordan‘ı çalmaya başlayınca gözlerim doldu.  Marianne Faithful’un bu parçasını ben ilk defa Thelma & Louise filminin soundtrack’inde duymuştum.  Thelma& Lousie yaşıtım kadınların hemen hepsi gibi benim de içime işlemiş bir filmdir. Bu şarkıyı ilk dinlediğim on dokuz yaşında “o kadın” olmaktan ne kadar korktuğumu hatırlıyorum. Bu parçadaki “o kadın” yukarıdaki bahsettiğim o kadın değil. Hatta onun tam tersi diyebilirim. Bu parçadaki “o kadın”, otuz yedi yaşına gelip de gençlik rüyalarının hiç birini gerçekleştiremeyeceğini anlayan Lucy Jordan.

Gaza bastım.Yanımda bir kız arkadaşım olsaydı şimdi. Ayşe, Yasemin, Evren, Zeyno, Deniz… Hayatta en çok özlediğim şey gençliğimi bilen bir kız arkadaşla beraber vakit geçirmek.

Akşam yeni arkadaşlarımla yiyip içtiğim erken akşam yemeğinden sonra (yaşasın akşam 16:30’da akşam yemeğine oturan yogacı dostlar!) yine saat dokuzu bulmadan yattım. Hemen uyudum. Ertesi sabah kısa bir yogadan sonra havaalanına, oradan eve döndüğümde ışıl ışıldım.

Kısa bir moni mu arası her eve lazım.

 

fullsizeoutput_34d8
Yuvaya Dönüş, Atina

(İzninizle) Sizi Kategorize Edeceğim!

Görsel
Nenem: Zahide Gökbek

Bizim Bey beni pek kategorik buluyor. İnsanları, kitapları, toplumları, yemekleri bölmek, kategorilere ayırmak derdindeymişim. Belki de haklıdır. Mesleki deformasyon vardır bende de. Biz sosyologların işidir bu çünkü. Zahiri olanının arkasındaki gizli şekli gör, sonra o şekle göre zahiri olanı sınıfla. Belki Chatterjee’ler, Homi Bhabba’lar, Calhounlarla yatıp kalktığımız yıllardan kalma bir alışkanlıktır bu bendeki.

Richard Freeman’a soracak olursanız, insan zihninin fonsiyonu zaten budur. Zihin dış dünyayı ancak kategorilere ayırarak algılayabiliyor. Karşısına çıkan her bir veriyi anlaşılır bir hale getirerene kadar uğraşıyor. Tanıdık gerçeklik içinde bir yere oturtunca rahatlıyor. Zihnin görevi bu: Ayrıştırmak ve algılamak.

Ben insan zihni ile akılcılığın yüceltildiği bir aileden geliyorum. Bizimkiler için aklın algılayamayacağı bir şey yoktur. Bunu iki anlamıyla birden söylüyorum. Yani 1) Evrende herşeyde akıl ile algılanır ve 2) Bir şey akılla algılanamıyorsa o şey yoktur.

Oysa sizin de bildiğiniz gibi evrende bizim sınırlı insan aklımızın alamayacağı (belki de kaldıramayacağı) pek çok şey var. Sadece hayaletler, cinler, Allah ya da inanılmaz tesadüflerden bahsetmiyorum. En keskin akılların bile “bizden bu kadar” dedikleri bir nokta var. Esas olay o noktadan sonra başlıyor. Esas olay akıldan sonra başlıyor.

Gel de bunu bizimkilere anlat!

Boşverdim.

Zaten bu akılcılık vs konularında yazmak değildi benim bugün niyetim.

Şunları yazacaktım:

Peşin peşin, bizim Bey ve onun gibi düşünen okurlardan özür dileyerek şu ayrımı yapıyorum. Dünyanın neresine giderseniz gidin, iki tip insanla karşılaşıyorsunuz:

1) Tek başına kalınca kendini rahat hissedenler.

2) Sohbet halinde kendini rahat hissedenler.

Bu demek değil ki tek başına kalınca rahat eden insanlar dost sohbetlerinden sıkılıyor. Sohbet halinde rahat edenler de tabii arada sırada tek başına kalıyorlar ve bu durumdan sıkılmıyor. Benim burada vurgulamak istediğim şey sadece rahat etmek değil, kendini tam hissetme hali olabilir. Bazıları yanında insanlar yoksa  bir eksiklik duyuyor. Bazıları ise o insanların varlığında aynı eksikliği duyuyor. Birisinin tamama ermesi için diğerinin varlığına ihtiyacı var, ötekisi ise ancak diğerinin yokluğunda kendini tamam hissediyor.

Ben tahmin edersiniz ki tek başınacılardanım. Her sabah bir kafeye gidip iki saat tek başıma oturuyorum. Annemi asla o kafede tek başına oturtamazsınız tek başına. O ikinci gruptandır. İnsanlar arasında, sohbet halinde kendini tamam hisseder. Babam daha çok benim gibiydi. Tek başınalık anları yaratmayı severdi.

Geçen sabah ben yine kahvede oturuyorum. Transpersonel Psikoloji ödemiz olan otobiyografime dalmışım. Bir arkadaşımın yanıma yaklaştığını masaya düşen gölgesini görene kadar farketmedim. Hiç sevmem parmaklarım klavye üzerinde tıkır tıkır giderken telefon, kapı çalmasını. Telefonu özellikle hayatta (küstah) bir kesinti olarak görmekten vazgeçemedim bir türlü. Benimle telefonda sohbet edemezsiniz. Burnunuzdan getiririm. “Konuya gel, ama hadi yaaa!” havasında ağzınızın tadını bir güzel bozarım. Siz de beni bir daha aramazsınız. Zaten email yazarsanız daha çabuk cevap veririm. Kahvede yanıma yaklaşan arkadaş neyse artık beni tanıdı da normalde bir merhaba deyip gidiyor.

Bu sefer yalnız, bir merhaba ile yetinmedi. Duruyor başımda. Onu karşımdaki sandalyeye davet etmeyeceğim ayan beyan ortada. 8 parmağım birden 8 harfin üzerinde taaruza hazır bekliyor. Son cümleyi unutacağım diye aklım çıkıyor. Çünkü siz de bilirsiniz insan yazarken kafası dolu dizgin gider, klavye üzerinde rüzgar gibi uçan parmaklarınız bile olsa aklınızın dikte ettiği metni yetiştiremezsiniz. Son cümle son cümle. (My prematured body didn’t allow me to have a full experience of childhood).  Sabırsız parmaklarım bir iki tuşa bastılar bile. (Bu cümle kaçmaz.) Arkadaş hala masamın yanında duruyor. Ay size anlatamam ben böyle durumlarda nasıl ters, nasıl sinir oluyorum! Asosyallikleri ile bilinen ünlü yazarlarımız var ya, benim yazı anımdaki aksi tabiatım onlarınkine beş basar.  Öyle bir hal içindeyim yani. Bu adam niye gitmiyor? Parmaklarım iki tuşa daha basıyorlar.

“Çok özeniyorum sana Defne” diyor arkadaş. “Ne güzel her sabah tek başına kalıyorsun. Kokia ile aranızda ne güzel bir anlaşma var. Her sabah kendinize ait bir zaman diliminiz var. Biz karımla bir türlü bu dengeyi kuramadık. Ben ne zaman tek başıma zaman geçirmek istesem karım bozuluyor, benim bu istediğimi kendisine karşı bir hareket olarak yorumluyor.”

Hay Allah! Üzüldüm. Tam da benim uzman olduğum konularda tavsiye istiyor arkadaşım. Tekbaşına tamama erenlerin mücadelesinde destek vermem gereken bir yoldaş kendisi. Parmaklarımı klavyenin üzerinden çekip kucağıma koydum. Mücadelenin ilk kuralını arkadaşıma hatırlattım:

You have to fight for your alone time! Each and every day, a new battle will be waiting for you. You have to fight for freedom.

Türkçe meali: Tek başına kalmak istiyorsan, mücadele edeceksin arkadaş. Her gün yeni bir meydan muharebesi için hazır olacaksın. Özgürlüğün için savaşacaksın.

Üzgün üzgün başını salladı.

“Biliyor musun” dedi. “İκi cins insan varmış. Ancak yalnız kaldıklarında dinlenip, reşarj olabilenler grubu ile yorulduklarında dostlar arasına katılıp orada günün stresini atanlar grubu. Biz karımla ayrı yapıda olduğumuz için bu konuda bir türlü anlaşamıyoruz.”

İki kategorinin ismini ve bu teorinin yaratıcı psikoloğun ismini de verdikten sonra kahvesini aldı, gitti. Bu tipler hakkında ayrıntılı bilgi için buraya da göz atabilirsiniz.

Bugün dişciden dönerken tek başıma Por Que No’ya gittim. Por Que No bizim mahalledeki Meksika lokantası. Ağzına kadar doluydu. Noel tatili ya, aileler, turistler, büyükanne ve babalar hepsi mahallemizin ünlü takolarından tatmaya gelmişler. Kasanın önünden sokağa taşan kuyrukta beklerken iyi ki yanımda Kokia yok diye düşündüm. Hiç tahammülü yok kuyrukta beklemeye bizim Bey’in. Siparişimi verince bara yerleştim. (Masaların hepsi doluydu) Kitabımı çıkardım. (Hala Middlesex ve her satırda güzelleşiyor) Sohbet edenlerin uğultusunda gömüldüm romanıma ve cipslerime. Çok mutlu hissettim kendimi.

Ben kesin tekbaşınalığında stres atanlardanım.

Tek başına yoga yapma konusunu şimdi bu bloğa bağlayıp, aranızdan ayrılacağım. Bazı öğrenciler için evde tek başına yoga yapmak hiç sorun değil. Onlara bir seri göstereyim ikinci haftanın başında o seriyi günlerine entegre etmiş oluyorlar. Bir de ötekiler var. Derse geliyorlar, hevesli, çalışkan, yetenekliler. Bir süre sonra hadi oldun sen, artık bir süre bu öğrendiklerini evde çalış ki pişsinler, diyorum. Orada ipleri bırakılmış kuklalar gibi kalakalıyorlar.

Bir gün pek akıllı bir öğrencim ile bu kendi yoga pratiğini geliştirme işini konuşuyorduk. Bana çok mantıklı bir şey söyledi:

Kendi başına vakit geçirebilen insanlar için evde tek başına yoga yapmak tanıdık bir durum. Sen de öyle bir insansın, sana zor gelmiyor. Tek başına kalmaya alışık olmayan benim gibi insanlara ise bir odada tek başına yoga yapmak zor geliyor. Tanıdığım, bildiğim bir hal değil bu, zorlanıyorum dolayısıyla…

İşte böyle bağladım,aradan çekiliyorum. Biraz kendinizi gözlemleyin bu aralar bakalım. Siz hangi tipsiniz?

Yılbaşına kadar yine yazacağım ben. Ama olur ya bir telefon, bir kapı, kahvede karşılaştığım bir dost yüzünden kesintiye uğrarsa parmaklarımın koşusu, şimdiden mutlu, neşeli, sağlıklı, bereketli bir yeni yıl diliyorum sizlere….

Defne

On Altı Yaşım: Yaşamak Zorunda Olduğum Beraberliğimsin

Kapıyı çektim, stüdyodan çıktım. Cüzdan, telefon ve anahtarlarım hepsinin üzerine kapı kilitlendi. Çantamı içeride unutmuşum. Araba ile birbirimize baktık. Elimde yoga matım. Kullandığım yok ya artık göçmeye hazırlanıyoruz diye stüdyodan eve götürüyordum. Elimde mat var diye mi çantamın eksikliğini hissetmedim acaba?

Böyle şaşkınlık anlarımda Bey bana Balık Hanım diye sesleniyor. Türkçe olarak. Balik Hanum.

Neyse…hayatın bizi hazırlıksız yakaladığı durumlarda önümüzde çatal çatal yollar beliriyor ya…İlla ki de çantama kavuşmam ve günü önceden planladığım şekline sokmak istiyorsam -sanki öyle bir şey olabilirmiş gibi- o anahtarı bulabileceğim alternatif kaynakarı araştırabilirim. Elimde olanlara değil, olmayanlara odaklandığım bir seçenek olur bu. Param, arabam, telefonum yok.  Stüdyo açılana kadar. Şimdi saat sabahın 7 buçuğu. Saat 10’a kadar bir daha ders yok stüdyoda. Bu fırsatı hayra yorup bir sonraki hocanın dersine kadar beklemeyi seçersem önceden planladığımdan farklı bir yol belirir önümde. O zaman elimde mevcut olanlara odaklanabilirim: Kitabım ve defterim.

Arabayı park ettiğim yerde bırakıp yürümeye başladım. İnsan yürürken ne çok şeyin farkına varıyor! Araba kullanırken ve hatta bisiklete binerken bile insanın dikkatinden kaçıyor hayat. Ağaçlar mesela… Artık yeşil, sarı filan değil bayağı parlak bir kızıla döndüler burada. Yeşil, huzurunu kızılın kalp çarpıntısına bıraktı. Resimlerini çekmek lazım diye düşündüm. Peki ama neden? Fotoğraftaki kızıl kalbimi hop ettirmez ki!

Daha biraz önce dersimi verirken öğrencilerime anlatıyordum: Nefes yavaşladığında, zihin dalgaları da kısa bir süreliğine durgunlaşırlar. Gölün üzerindeki çırpıntıların rüzgarsız bir anda dinmesi ve suyun berraklaşması, suyun dibinin ortaya çıkması gibi bir durum bu. Kendi akıl-kalp çırpıntılarımız bir düzlüğe erdiğinde de ruhumuz net ve berrak bir şekilde önümüze açılır. Ve bu sırada duyu organlarımız öyle hassaslaşır ki renkler, sesler, kokular, tatlar, hisler keskin bir iz bırakır zihinde.

O keskin iz ve ruhun berrak imgesi sadece iki nefes arasındaki boşlukta yaşanır. Klik klik. Onları geleceğe taşıyamayız.  Bu sonbaharın kızıl yapraklarını bir fotoğraf ile ileriye taşıyamayacağım gibi. Şimdiyi geleceğe saklama isteği eski bir alışkanlık sadece.

Kendimi de geleceğe saklamak isterdim eskiden. Günlüklerimi hep gelecekteki ben’e yazardım. On altı yaşındayken mesela. Geleceğimdeki kendimden başka kimsem yokmuş gibi bir şevkle yazardım ona. Şimdiki bana. Beni bir tek kendi istikbalim anlayacaktı. Bana ne yazmış o yeniyetme diye arada sırada bakarım da.

Geçen gün bir film seyrettim. Caller diye, kötü bir gerilim filmi. Ama bir fikir vardı ki içinde hoşuma gitti. Aynı evde yaşamış iki kadın telefonda konuşuyorlar. Ve konuşurken ikisi de hala aynı evde yaşıyorlar. Bir farkla:  Yaşadıkları zamanlar farklı. Birisi 1970’lerde, öteki 2011’de yaşıyor. Ama mekan aynı olduğu için 1970lerde yaşayan duvara bir gül çizip varlığını belli edebiliyor ötekine…sonra tarihin akışı değişiyor tabii. Biz de geriliyoruz.

Bazen ben de on altı yaşımdaki halimi düşünüp, onunla konuşmak, bugün bildiğim bir kaç bilgelik kırıntısını ona sunmak ve zincirlerini kırmak istiyorum. Bazen o olmak ve hayatı yine öyle ince deri hassasiyetinde hissedebilmek istiyorum. Ve yine gülme krizine girmek. İçmeden, etmeden, gençliğin hafifliği ile.

Çok zaman önce -ama on altı yaşımdan çok sonra- Safran adlı bir lokanta/barda (nenem hiç sevmezdi ona anlattığım hikayelerin bir barda geçiyor olmasını) tanıştığım ama o akşamdan sonra bir daha görüşmediğim, gördüysem bile selam vermeyi bile gereksiz bulduğum (aman beni nereden hatırlasın şimdi? )  bir kimse beni FaceBook’da bulmuş. Sayfasına baktım,  unuttuğum, özlediğim, özlediğimi unuttuğum şiirler var. Atilla İlhan’ın, Nazım Hikmet’in, Fazıl Hüsnü’nün, Behçet Necatigil’in şiirleri…(Nenem bu şairlerden ahbapları olarak bahseder, şiirlerini ezberden okurdu. Ah, ne olurdu on altı yaşındaki kızın değil de şimdiki benim yanımda olsaydı Neneciğim? )

Bir de eski bir Zuhal Olcay şarkısına bağlantı vermiş. Senesi 1990. Yaş onaltı.

Yalnızlığım… yaşamak zorunda olduğum beraberliğimsin. 

Yalnızlığım… kanımsın, canımsın, sen benim vazgeçilmezisin. 

Tanıdık notalarını, Zuhal Olcay’ın buğulu sesini ve kelimesi kelimesine hatırladığım sözlerini yirmi yıl sonra yeniden dinlerken sanki yüreğimin derisi inceldi. Bir aah ettim.(ki, en güzel ahları bizim ailede yine Nenem ederdi. Nenemin  bugün böyle sık sık aklıma düşüyor olması da hayırdır inşallah!)

Yalnızlığım, en değerli hazinem. O zaman da öyleydin, hala da öylesin, sen benim vazgeçilmezimsin. Şarkı devam ederken içimden geçen hisler geçidi hem eski ama hem tanıdık. Yalnızlığa mecbur olmanın tatlı hüznü…O zaman da benimleydi, hala da benimle.

Onaltı yaşındaki yalnızlığıma Şimdiki Ben eşlik ederdi. Genç olan anlatırdı. Şimdiki Bana. Okuldan sonra otobüs durağından eve yürürken içinden konuşurdu. Yağmur insanın içini titretirdi, ve o gri çirkin yol bitmek bilmezdi. Havada kömür kokusu, bazı kışlar insanın boğazını nasıl da yakardı! Ve nasıl da uzun sürerdi her aybaşı kanaması. Orkidler hem rahatsız hem de o incecik yapışkanlarından dolayı durmadan kayardı altımızda. Yürürdü yine de onaltı yaşındaki. Servis yerine otobüse binmiş olurdu çünkü. Sevdiği çocuk ile azıcık daha yanyana oturabilsin diye. Ve otobüsten inip yalnız kaldığında anlatırdı Şimdiki Ben’e bir bir olup bitenleri.

O yüzden böyle iyi hatırlıyorum.

O şarkıyı dinlerken anladım ki şimdiki Ben’in yalnızlığına da onaltı yaşındaki ortak. Yaşamak zorunda olduğum beraberliğim on altıncı yaşım! Hem kırılgan, hem cesur. Melankolik belki ama sevinmesi de an meselesi. İçiçe yürüyoruz caddeden aşağı. Gözümüzün önünde kızıl yapraklar aheste beste yere bırakıyorlar kendilerini, bir kısmı çoktan yere inmiş, ayaklarımızın altında fışır fışır ediyorlar.

Elimizde olmayanları boşverip, olanlara seviniyoruz: Bir defter, bir kitap, birbirimiz.

Ve bir fincan kahve belki şu köşedeki kafede.

Hesaba yazarlar artık.

Mutlu olmaya yetmez mi?

Foto: Kokia Sparis

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Lokma Lokma

Foto:Aisha Harley

Havalar burada da rahatımızı kaçıracak kadar ısındı. Artık havalandırmalı iç mekanlardan çıkmıyoruz. Bizim ev mağara gibi kuytu olmasına rağmen orada bile duramıyoruz. Yine Fresh Pot’a geldik. Yine ayrı masalarda oturuyoruz. Bey bir kirpi kitabı okuyor, ben bir saatlik yazma vardiyasındayım. Konuşmuyoruz. Diğer masalarda oturanlar bizim karı-koca olduğumuzu ve hatta tanıştığımızı bile bilmiyorlar. Bilemezler, anlayamazlar. Pekiyi, ben niye böyle neşeleniyorum bunu düşündükçe?

Kafelerde yalnız oturmayı pek sevdiğimi anlamışsınızdır.

Peki arada sırada restoranlara gidip tek başıma yemek yediğimi de biliyor musunuz? Ve bundan çok zevk aldığımı? Bu erkeklerin daha kolay yaptıkları ama galiba kadınların biraz çekindikleri bir davranış. Tek başına bir lokantaya gidip yemek ısmarlamak yani. Ben bir sonraki hayatıma erkek olarak gelmeyi planlıyorum. Şimdiden siparişi verdim. Heyecanla bekliyorum!

***

İnsanların grup olarak yemek yemeleri antropolojik bir olgu. Hayvanlarda sofraya oturmak, beraber başlamak, lokmalar arasında sohbet etmek gibi mevhumlar yok malum. Yemek zevkini paylaşmak insana özgü. Tek başına yemek yiyen insanlara acımamız belki de bir içgüdü aslında. Belki de bir alışkanlık…Çünkü o tek başına yiyen insan ben olduğumda kendimi öyle dengede, öyle sakin hissediyorum ki!

Yemek yerken konuşmak bazen beni zorluyor. Konuşmanın beni zorladığı ortamlar ve durumlar gani gani zaten hayatımda. Ben de bir  çok balık kardeşim gibi normali sessizlik olan bir yapıya sahibim. Gerekmedikçe konuşmam, bağ kuracağım diye “small talk” yapmam, bana havadan sudan bahsedildiğinde ne yapacağımı bilemez, kuru-kısa cevaplarla olayı geçiştirmeye çabalarım.

Belki de bu sessiz alt yapı sebebi ile beni tanımayanlar  ve az tanıyanlar tarafından ‘soğuk’ olarak bilinirim. Beni üniversitedeki  asistanlığım zamanından bilen bir öğrenci, Mavi Orman’ı bitirdikten sonra yazdığı bir notta okuldan bildiği Defne ile okuduğu Defne arasında dağlar kadar fark olduğunu bildirmişti. Zaten soğuk diye bildiğimiz insanlar illa ki yargıcı, snob, kendini beğenmiş olmak zorunda değiller. Muhtemelen değiller de. Ya utangaçlar ya da sessizliği boş muhabbete tercih ediyorlar, alt yapıları sessizlik bazında olduğundan konuşmadıklarında daha kolay bağ kuruyorlar. Dikkat ettiyseniz, soğuk diye bildiklerimiz rahat bir ortamda,  kendilerini besleyen bir konu konuşuluyorsa muhabbete can-ı gönülden katılabiliyorlar.

En güç olan sabah muhabbetleri. Ders vermek değil de karşılıkı konuşmak.  Zaten günaydını bile ağzımdan kerpetenle alırsınız becerebilirseniz. Yataktan fırladım mı kaçarım, ilk dersime kadar tek kelime etmem, dersin sonuna kadar sorulan sorulara cevap da verdiğim pek olmaz. Telefonum öğlene kadar kapalı durur. Mümkünse telefonum gibi ağzımı da öğlene kadar açmamayı tercih ederim.

Sessizlik alt yapısında faaliyet gösteren diğer insanlar gibi ben de konuşurken ve dinlerken başka bir şey pek yapamam. Müzik dinleyemem mesela. Ya da ya müzik dinlerim, ya da konuşurum. Bir şey söyleyeceğim zaman önce müziği kaptamak ihtiyacını duyarım. Odada televizyon, radyo gibi başka insanların konuştuğu sahalar açık ise ağızımı açıp da bir şey söylemek aklıma dahi gelmez, bana söyleyenenleri anlamakta zorlanırım. Ezan okunurken de otomatiktman susar, hala konuşabilenlere de şaşarım.

Hal bu olunca hem yemek yiyip hem konuşmak zor gelir. Dikkatimi ya birine ya da diğerine verebilirim ancak. İşte bu yüzden ancak tek başıma bir lokantaya gittiğim zamanlarda yemeğimin tadına  varabilirim.

***

Tayland’da yaşadığım yıllarda her öğlen kendi başıma papaya salatası ve sticky rice yemeğe nehir kenarıdaki salaş bir lokantaya giderdim. Benim tek başıma bir masada oturup da yemeğimi yemem, diğer masalarda oturanların tuhafına giderdi.  Beni tanımalsalar bile halime üzülüp,  sofralarına davet ettikleri bile olmuştu. Onlara anlat anlatabilirsen tek başına yemeğin zevkini! Neyse bir ara Zeyno geldi de dönüp dönüp bana bakmaktan yemeklerini yiyemeyen Tai aileleri önlerine döndüler.

Sonra vippasana meditasyonu için Chiang Mai’de 10 günlüğüne bir Budist manastıra kapandım. Kimse ile konuşmadığım o on gün boyunca kendimi açık sularda yüzen bir balık gibi yuvamda hissettim. 80 kişi uzun masalarda hep beraber yemek yiyor ama gözgöze bile gelmiyorduk. İçe doğru giden ilk kapı ağızlar konuşmaya kapanınca açılıyor çünkü! İnsanın kendini ve fikirlerini diğerlerine ifade etme ihtiyacından arınması nasıl büyük bir rahatlama getiriyor inanamazsınız!

11.gün ekstazi atmış misali  bir mutluluk dalgasının kucağında eve dönerken, dünyadaki her insan bu zevki bir defa tatmalı, herkes bir on gün Vippasana yapmalı, kimse bu zevkten mahrum kalmamalı, hayat bu mutluluk tadılmadan tam sayılmaz ki diye sayıkladığımı hatırlıyorum. Eve varıp da, kursun ne kadar harika geçtiğini Panço’ya anlatmak üzere ağzımı açtığım akşam ateşim çıktı, yediğim herşeyi kustum ve bir hafta hasta yattım. Sohbet zehirlenmesi dediler. Olurmuş.

***

İlk hocalık eğitimim için New Meksixo’ya gittiğimde de tam tersi bir biçimde zehirlendim! 40 kadar yoga öğrencisi ile bir mekanda kalıyor ve yine beraber yediğimiz yemeklerimiz sırasında konuşmuyorduk.  Ben yine bu düzenden çok memnun kalırım diye tahmin ederken, hiç beklemediğim bir bunalımın içinde buldum kendimi. Bir gün, iki gün, üç gün geçti. Yoga yapıyoruz, anatomi, Sanskrit dersleri, sabah erken meditasyon filan…Kendimi gittikçe iyi hissetmem gerekirken (yani ben öyle olması gerektiğini düşünürken) bunalıma batıyorum da batıyorum. Bir sabah meditasyonu sırasında ağlama nöbetine tutuldum. Yaşlar sağnak yağış halinde öğlene kadar aktılar da aktılar…

Öğle yemeği sırasında meditasyon hocamız Eliza beni masasına davet etti. Karşılıklı sessizce  yemeğimizi bitirdikten sonra konuşmaya başladı. Teşhisi too much alone time zehirlenmesi idi. Aşırı doz tekbaşınalık. Arada sırada insanın kendi kendine kalması, iç dünyasını seyredalması, yemeğini yalnız yemesi, bunlar ruhu besleyen şeylerdi kesinlikle ama dozunda yapıldığında. Benim sessizlik tutkum çoktan bağımlılığa dönüşmüş ve artık ruhumu zehirlemeye başlamıştı.

Hocalık eğitiminden Portland’a dönünce ‘her yemekte bir arkadaş’ programına başladım. Yemeğimi evde bile yesem bir arkadaşımı davet ediyor, öğlene kadar koruduğum sessizliğimi yemekler sırasında çözüyordum. Bunalım tez zamanda buhar oldu gitti. Sonra da Kokia hayatıma girdi, beraber yemek yemek ilişkimizin rutinine yerleşti. Şimdilerde sabahları 11’e kadar kendi başıma yoga, yoga dersi, kahve, kitap vs saati geçiyorum. 11’de evde kahvaltı/öğle yemeği arası bir öğün yiyoruz. Akşam üstü güneş batmadan bir öğün daha yemek için bir araya geliyoruz yine. Beslenme uzmanız Yasemin Ağazat’a göre de çiftlerin beraber yemek yemesi ilişkinin beslenmesi için mühim bir şey.

Ama bu demek değil ki kaçamaklar yapmayacağız. Dün mesela, Vietnam lokantası Pho Van’ın serin sessizliğinde koca bir çanak vejeteryen çorbanın sebzelerini ağır ağır çiğnerken tek başıma idim.  Freedom kitabım yanımda açıktı ama okumadım. Oysa sürükleyici bir kitap. Onun yerine gözlerimi boşluğa dikip damağımdaki lezzetler geçidini seyredaldım. Kalktığımda öyle bir doymuştum ki bu sabaha kadar bir daha yemek yeme ihtiyacını hissetmedim. Lokmaların yüzde yüz farkındalığı bende bir de böyle bir tatmin etkisi yaratıyor.

Siz de bir deneyin. Tahminimce tatmin olacaksınız!