Hayat Rengini Buldu

Bu yazı bu sabah derse gelen öğrencilerime adanmıştır.

Kış kış kış canım kış, hoşgeldin kış! (Hem de en güzel halinle geldin.)

Foto: Ayşe Kaya

Bütün mevsimlerin en yalnızı, en kırılganı, ve bence en güzeli kış:  Geldin ya, çok sevindim.

O kadar sevindim ki, dersten sonra,  Karaköy’den vapura bindim.  Beyaz kat katlarını giymiş İstanbul’a denizden baktım. Pek bir masum göründü gözüme. Glutensiz beslenmeyi boşverip simit yedim, çay içtim. Simit çayın basitliğine hayran oldum. Karnım doydu. Kadıköy’de hem güneş, hem kar…Karın yumuşaklığı kalbimize mi yansımış ne, herkes birbirine gülümsüyor. Vapura koşup da yetişemeyenler, omuz silkiyorlar. Kısmet, diyorlar. Çünkü kimse karlı havalarda geç kalanlara kızmaz. İskeledeki büfeye gidip tost yaptırıyorlar.

Bu sabah evden çıktığımda, -henüz saat 6 olmamıştı- İstanbul ayak değmemiş bir beyaz örtü altında uyuyordu. Kar, biliyorsunuz, günlerdir yağıyor. Ben günlerdir sabah 7’de başlayan dersimi vermeye Gayrettepe’den Fındıklı’ya gidiyorum. Yollar idare ediyordu. Bugün ilk kez sadık taksime binerken, “eyvaaaah” dedim. Barbaros Bulvarı bile kar tutmuş. “Buz değil bu abla, yumuşak kar”dedi taksi şoförü.  Yumuşak, sert Barbaros bulvarı gitmiş, yerine Ağrı dağı gelmiş. Gördüğümüz tek renk beyaz.

“Tamam” dedim “bugün derse kimse gelmez. Hatta bir mesaj atsam da hiç evden çıkmasalar.” Toplu mesaj atmayı bilmiyorum, bir de herkesin telefon numarası yok bende. Atmadım.

Ve onlar geldiler!

Kendi yogamı bitirip de onlara dönünce gördüm:  Bu son kursa kaydolan on öğrencinin sekiz tanesi karşımda oturuyordu. Saat daha 7:00 bile olmamış, kar bütün sesleri örtmüş. Fatih’den,  Ataşehir’den, Tarlabaşı’ndan,  Ataköy’den, Altunizade’den, Üsküdar’dan gelmişler.

Bravo size. Gurur duyuyorum sizlerle!  Siz hayattaki çok önemli bir dönemeci döndünüz bu sabah gelerek. O dönemecin adı: Ne olursa olsun, yaşamaya mecbursun.

Mutsuz insanların hayatlarındaki en büyük gedik de bu bana sorarsanız. Ulaşmak için bütün engelleri aşıp da gidecekleri bir yerleri olmaması. Hayatın sevdaların önüne geçmesi…Ben de dünyayı çok gezmek istiyorum ama….Ben de erken kalkıp yoga yapmak istiyorum ama….Ben de sevdiğim bir işte çalışmak istiyorum ama….Ben de yazmak istiyorum aslında da…..

Nazım Hikmet ne demiş:

Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın 
bir sincap gibi mesela, 
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.

Bulutsuzluk özlemi de eklemiş işte: Ne olursa olsun, yaşamaya mecbursun.

İnsan “ne olursa olsun” deyip de bir yere gitmeye niyet ettiği zaman kendini (hem kendinden, hem de başkalarından) daha bir üstün görüyor. Görmeli de bence. Yaşamı ciddiye almış oluyor. Sevdayı ve kendini ciddiye almış oluyor. Bunun ödülü çok tatlı. Sadece hocalarının onlara ekstra tatlı davranması değil ödül.  Bütün gün süren o “ben istediğim her şeyi, yeterince istersem yapabilirim”, “ben istersem, yollar benim için açılır” bilinci ile geleceğe bakmak…Çok tatlı çoook!

Kadıköy’de en eski arkadaşlarımdan birinin babası ile buluşup ona bir adet imzalı Mavi Orman verdim. Aslı’ya götürsün. Aslı yıllardır Sidney’de yaşıyor. Bütün ortaokul, lise, üniversite hayatımız boyunca Sidney diye sayıkladı, sonra da bastı gitti. Hala orada. Babası ziyaretine gidecekmiş, Aslı’ya Mavi Orman götürecekmiş.”Buluşalım da imzalısını vereyim babana”, dedim.  İşte öyle bindim vapura.

Aslı’nın babası, ilk gençliğimize tanıklık etmiş bütün “büyükler” gibi, akrabammış gibi geliyor bana. Yirmi yıl oldu kendisini görmeyeli.Şimdi Kadıköy vapur iskelesinde, güneşle oynaşan kar tanelerinin altında sarılışırken, sanki dün görüşmüş gibiyiz. Aslı’nın Mavi Orman’ı İstanbul karından Sidney yazına doğru yola çıkıyor.

Kadıköy’den Beşiktaş’a dönüyorum. Akıllı I-pod’um (soğuklarda bir hal oldu kendisine, habire pili bitiyor)  son gücüyle bana Aylin Aslım çalıyor.

Elimde bir çay, beyaz, yumuşak İstanbul’un kalbinde ilerlerken  Aylin’e katılmamak elde mi?

Hayat Rengini Buldu.  

Beklediğime değdi, ne güzel oldu! 

Bence beyaz İstanbul’a çok yakıştı, ne dersiniz?

On Altı Yaşım: Yaşamak Zorunda Olduğum Beraberliğimsin

Kapıyı çektim, stüdyodan çıktım. Cüzdan, telefon ve anahtarlarım hepsinin üzerine kapı kilitlendi. Çantamı içeride unutmuşum. Araba ile birbirimize baktık. Elimde yoga matım. Kullandığım yok ya artık göçmeye hazırlanıyoruz diye stüdyodan eve götürüyordum. Elimde mat var diye mi çantamın eksikliğini hissetmedim acaba?

Böyle şaşkınlık anlarımda Bey bana Balık Hanım diye sesleniyor. Türkçe olarak. Balik Hanum.

Neyse…hayatın bizi hazırlıksız yakaladığı durumlarda önümüzde çatal çatal yollar beliriyor ya…İlla ki de çantama kavuşmam ve günü önceden planladığım şekline sokmak istiyorsam -sanki öyle bir şey olabilirmiş gibi- o anahtarı bulabileceğim alternatif kaynakarı araştırabilirim. Elimde olanlara değil, olmayanlara odaklandığım bir seçenek olur bu. Param, arabam, telefonum yok.  Stüdyo açılana kadar. Şimdi saat sabahın 7 buçuğu. Saat 10’a kadar bir daha ders yok stüdyoda. Bu fırsatı hayra yorup bir sonraki hocanın dersine kadar beklemeyi seçersem önceden planladığımdan farklı bir yol belirir önümde. O zaman elimde mevcut olanlara odaklanabilirim: Kitabım ve defterim.

Arabayı park ettiğim yerde bırakıp yürümeye başladım. İnsan yürürken ne çok şeyin farkına varıyor! Araba kullanırken ve hatta bisiklete binerken bile insanın dikkatinden kaçıyor hayat. Ağaçlar mesela… Artık yeşil, sarı filan değil bayağı parlak bir kızıla döndüler burada. Yeşil, huzurunu kızılın kalp çarpıntısına bıraktı. Resimlerini çekmek lazım diye düşündüm. Peki ama neden? Fotoğraftaki kızıl kalbimi hop ettirmez ki!

Daha biraz önce dersimi verirken öğrencilerime anlatıyordum: Nefes yavaşladığında, zihin dalgaları da kısa bir süreliğine durgunlaşırlar. Gölün üzerindeki çırpıntıların rüzgarsız bir anda dinmesi ve suyun berraklaşması, suyun dibinin ortaya çıkması gibi bir durum bu. Kendi akıl-kalp çırpıntılarımız bir düzlüğe erdiğinde de ruhumuz net ve berrak bir şekilde önümüze açılır. Ve bu sırada duyu organlarımız öyle hassaslaşır ki renkler, sesler, kokular, tatlar, hisler keskin bir iz bırakır zihinde.

O keskin iz ve ruhun berrak imgesi sadece iki nefes arasındaki boşlukta yaşanır. Klik klik. Onları geleceğe taşıyamayız.  Bu sonbaharın kızıl yapraklarını bir fotoğraf ile ileriye taşıyamayacağım gibi. Şimdiyi geleceğe saklama isteği eski bir alışkanlık sadece.

Kendimi de geleceğe saklamak isterdim eskiden. Günlüklerimi hep gelecekteki ben’e yazardım. On altı yaşındayken mesela. Geleceğimdeki kendimden başka kimsem yokmuş gibi bir şevkle yazardım ona. Şimdiki bana. Beni bir tek kendi istikbalim anlayacaktı. Bana ne yazmış o yeniyetme diye arada sırada bakarım da.

Geçen gün bir film seyrettim. Caller diye, kötü bir gerilim filmi. Ama bir fikir vardı ki içinde hoşuma gitti. Aynı evde yaşamış iki kadın telefonda konuşuyorlar. Ve konuşurken ikisi de hala aynı evde yaşıyorlar. Bir farkla:  Yaşadıkları zamanlar farklı. Birisi 1970’lerde, öteki 2011’de yaşıyor. Ama mekan aynı olduğu için 1970lerde yaşayan duvara bir gül çizip varlığını belli edebiliyor ötekine…sonra tarihin akışı değişiyor tabii. Biz de geriliyoruz.

Bazen ben de on altı yaşımdaki halimi düşünüp, onunla konuşmak, bugün bildiğim bir kaç bilgelik kırıntısını ona sunmak ve zincirlerini kırmak istiyorum. Bazen o olmak ve hayatı yine öyle ince deri hassasiyetinde hissedebilmek istiyorum. Ve yine gülme krizine girmek. İçmeden, etmeden, gençliğin hafifliği ile.

Çok zaman önce -ama on altı yaşımdan çok sonra- Safran adlı bir lokanta/barda (nenem hiç sevmezdi ona anlattığım hikayelerin bir barda geçiyor olmasını) tanıştığım ama o akşamdan sonra bir daha görüşmediğim, gördüysem bile selam vermeyi bile gereksiz bulduğum (aman beni nereden hatırlasın şimdi? )  bir kimse beni FaceBook’da bulmuş. Sayfasına baktım,  unuttuğum, özlediğim, özlediğimi unuttuğum şiirler var. Atilla İlhan’ın, Nazım Hikmet’in, Fazıl Hüsnü’nün, Behçet Necatigil’in şiirleri…(Nenem bu şairlerden ahbapları olarak bahseder, şiirlerini ezberden okurdu. Ah, ne olurdu on altı yaşındaki kızın değil de şimdiki benim yanımda olsaydı Neneciğim? )

Bir de eski bir Zuhal Olcay şarkısına bağlantı vermiş. Senesi 1990. Yaş onaltı.

Yalnızlığım… yaşamak zorunda olduğum beraberliğimsin. 

Yalnızlığım… kanımsın, canımsın, sen benim vazgeçilmezisin. 

Tanıdık notalarını, Zuhal Olcay’ın buğulu sesini ve kelimesi kelimesine hatırladığım sözlerini yirmi yıl sonra yeniden dinlerken sanki yüreğimin derisi inceldi. Bir aah ettim.(ki, en güzel ahları bizim ailede yine Nenem ederdi. Nenemin  bugün böyle sık sık aklıma düşüyor olması da hayırdır inşallah!)

Yalnızlığım, en değerli hazinem. O zaman da öyleydin, hala da öylesin, sen benim vazgeçilmezimsin. Şarkı devam ederken içimden geçen hisler geçidi hem eski ama hem tanıdık. Yalnızlığa mecbur olmanın tatlı hüznü…O zaman da benimleydi, hala da benimle.

Onaltı yaşındaki yalnızlığıma Şimdiki Ben eşlik ederdi. Genç olan anlatırdı. Şimdiki Bana. Okuldan sonra otobüs durağından eve yürürken içinden konuşurdu. Yağmur insanın içini titretirdi, ve o gri çirkin yol bitmek bilmezdi. Havada kömür kokusu, bazı kışlar insanın boğazını nasıl da yakardı! Ve nasıl da uzun sürerdi her aybaşı kanaması. Orkidler hem rahatsız hem de o incecik yapışkanlarından dolayı durmadan kayardı altımızda. Yürürdü yine de onaltı yaşındaki. Servis yerine otobüse binmiş olurdu çünkü. Sevdiği çocuk ile azıcık daha yanyana oturabilsin diye. Ve otobüsten inip yalnız kaldığında anlatırdı Şimdiki Ben’e bir bir olup bitenleri.

O yüzden böyle iyi hatırlıyorum.

O şarkıyı dinlerken anladım ki şimdiki Ben’in yalnızlığına da onaltı yaşındaki ortak. Yaşamak zorunda olduğum beraberliğim on altıncı yaşım! Hem kırılgan, hem cesur. Melankolik belki ama sevinmesi de an meselesi. İçiçe yürüyoruz caddeden aşağı. Gözümüzün önünde kızıl yapraklar aheste beste yere bırakıyorlar kendilerini, bir kısmı çoktan yere inmiş, ayaklarımızın altında fışır fışır ediyorlar.

Elimizde olmayanları boşverip, olanlara seviniyoruz: Bir defter, bir kitap, birbirimiz.

Ve bir fincan kahve belki şu köşedeki kafede.

Hesaba yazarlar artık.

Mutlu olmaya yetmez mi?

Foto: Kokia Sparis

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yaşamak Şakaya Gelmez

Foto: Aisha Harley

Herkese iyi bayramlar!

Pazar günü yeni (karanlık)  ay günü idi.  Ayın yüzde yüz karardığı ve yüzde yüz aydınlandığı günlerde beden ve zihin hassas olduğundan yoga yapmamız tavsiye edilmiyor.

Benim dolunay ve yeni ay günlerinde yoga yapamadığım için hala üzüldüğüm oluyor. Bir gün kaçırsam yogamı hemen özlüyorum. Karşılığında daha uzun uyku, sabah keyfi, gün doğumunda yürüyüş yapmak gibi zevkleri elde etsem de, hiç biri sabah serinliğinde yapılan yoganın yerini tutmuyor.

Sık sık duyduğum sorulardan bir tanesi de ”kendi başıma yoga yapma düzenimi nasıl oturtturabilirim”? Yogaya, yazmaya, yabancı dil öğrenmeye ve  yaratıcılık/kendini ifade yollarına içimizden geldiğide değil, düzenli olarak girmenin önemini cümle alem biliyor. Düzenli bir şekilde bu yollara girenlerin de  fark ettiği üzere işin keyfi bir rutine, bir ritime oturtunca çıkıyor. Buna disiplin de diyebilirsiniz ama disiplini olumsuz bir şey olarak düşünmemek kaydı ile. Görev mantığı ile dişimizi sıkıp da kendimizi zorla soktuğumuz disiplin durumları yaratıcı süreci geliştirmek bir yana onu köstek oluyor. Sahici disiplin zordan değil, candan (spirit anlamındaki) gelir. Sahici disiplin zorlama, yargı, suçluluk, korku gibi duyguları değil, işimize ve kendimize karşı nazik, şefkatli, yargısız bir yaklaşımı içerir.

Sahici disiplin yaratıcı sürecin mühim bir öğesi olduğu gibi tatminkar hayatlar sürmemizi de kolaylaştıran bir şey.  Yine sıkça duyduğum sözlerden bir misal -kendi hocam değil de arkadaşım olan yoga hocalarından- kendini çok zorluyorsun, bu kadar düzenli, disiplinli olmak zorunda değilsin.

Oysa her sabah yoga yapmak dişlerimi fırçalamak, yüzüme soğuk su çarpmak, yatmadan önce ılık bir duş almak, kahve içerken günlüğümü yazmak , saçlarıma yağ sürmek, uyumadan önce dizi seyretmek gibi beni mutlu ve tatmin eden bir şey. Zorlayan, sıkan değil.

Sadece yoga yapmak değil, yazmak için de geçerli bu söylediklerim. Sabahları bir saat yoga yapıyorsam, öğleden sonraları bir saat yazı yazmak için de günümde muhakkak yer açıyorum. Disiplinin bir zaman değil, öncelik meselesi olduğunu anladım. Günün iki saatini insanın kendine ayırması herkes için mümkün olabilir. Full time işlerde çalışanlarınız, full time anne olanlarınız bu söylediklerime inanmayıp, dudak bükebilirsiniz. Ama bu söylediğim sizlerin hayatına da uygulanabilir bir şey. Yeter ki önceliklerinizi bilin.

***

Bu aralar burada Portland’da üç adet İstanbul’lu öğrencim var. Üçü de benimle yoga çalışmak üzere buraya geldiler. Biri bir, diğeri iki, üçüncüsü de üç ay kalacaklar yanımda. Öncelikleri yoga öğrenmek. Bunun için işlerini, eşlerini, paralarını, ailelerini, okullarını ayarladılar, alıştıkları bildikleri düzenlerden çıkıp yanıma Portland’a geldiler.

Birlikte geçirdiğimiz zamanlarda ben onların kişilikleri ve hayatları hakkında bilgi ediniyorum. Üniversite öğrencisi olan iki tanesi arkadaş ve ailelerinin yogalı hayatlarını ne kadar yadırgadıklarından bahsediyorlar. Tabii ki yadırgayacaklar! Kaç kişi üniversite yıllarında sabahın 6’sında kalmak için gece 10’da yatar? Kaç kişi sabaha boş bir midesi olsun diye akşam yemeğinden vazgeçer? Bir şeylere sevdalanmış olması gerekir kişinin! İş bu sevdayı tanıyıp, kabul etmek ve daha mühimi bu sevdayı ÖNEMSEMEK!

Bir şeyi kendimize nasıl sunarsak, dünyaya da öyle sunuyoruz. Mesela iyi yoga yapmak sahiden önceliğimiz ise, bunu göğsümüzü gere gere söyleyebiliriz. Bizim kendi sevdamıza saygımız, diğerlerinin bize saygısını belirliyor. Eski bir dosta bir defasında açıklamaya çabaladığım gibi sabahları yoga keyfini yaşamak o kadar eşsiz ki, gece çıkmakmış, sarhoş sefil olup çok gülmek, sonrasında hamburger yemekmiş bunların hiçbirisi onun yerini tutmuyor!

Toplumun geneli tabi ki disiplini olumsuz bir şey olarak görüyor. Çünkü toplumun geneli tembel, değişiklikten ölesiye korkan  ve hayatlarının sorumluluğunu almak istemeyen insanlardan oluşuyor.  Eğer bizim sevdamıza, yolumuza güvenimiz tam ise bu insanların bizim hakkımızdaki kanaatlerinin zerre kadar bizi etkilememesi gerek. Ama elbette hepimizin sevilme, takdir edilme, ve gruba dahil olma ihtiyacımız var. Ve toplumun genelini oluşturan insan grubu tam da bu ihtiyaçlarımızdan bizi vuracak şekilde atağa geçiyorlar. Dalga geçerek, disiplinini küçümseyerek, sevdayı anlamayarak. Ve aslında kıskanarak.

Ama onların ne düşündüğü, ne dediği önemli değil. Bir kitap var: What you think about me is none of my business. Benim hakkımda ne düşündüğün beni ilgilendirmiyor. Orası öyle ama bizim de bir sorumluluğumuz var. Kendi önceliklerimizden utanmamak ve onlara saygı duymak. Sevdayı yaşayacağımız alanları açmak ve en sonunda da önceliklerimizi net bir şekilde dile getirip gerekli ricaları etmek. “Beni akşam 9’dan sonra aramayın”, “gündüzleri görüşelim”, “o saatlerde yoga yapıyorum/ yoga dersine gidiyorum, toplantıyı biraz daha geç saate alabilir miyiz”, “katılmak istediğim bir yoga kursu için bir günlük izin istiyorum” vs gibi.

İster inanın ister inanmayın, siz kendi ihtiyacınıza saygı gösterirseniz, etrafınızdaki insanlar da bir süre sonra saygı göstermeye başlıyorlar. Herşey kendimizde başlıyor.

***

Ama bizim hep bir işlerimiz çıkıyor! İş güç, çocuklar, eşler, aile, ev işleri, iş işleri, sosyal aktivitiler, yorgunluk, tatiller, festivaller…Hayat önceliklerimizi bizden çalıyor sanki. Öyle ise sevdanız ile sözleşin. Bu sevda yoga ya da yazı olmak değil. Kendinizi ifade ettiğiniz, sizi besleyen, büyüten hayatı ve varoluşu keşfetmenizi sağlayan ve daha önemlisi gece yatağa uzandığınızda sizi tastamam hissettiren herhangi bir şey olabilir. Onunla hergün belli bir saate, ve belki belli bir yerde buluşmak üzere sözleşin. Gün içinde vakit yaratamıyorsanız bir saat erken kalkın. Veya bir saat geç yatın. Veya öğle tatilinizi kullanın. Veya çocuğunuzun dersinin bitmesini beklerken bir alan yaratın. Veya sosyal ortama bir saat geç gidin, oradan erken ayrılın.

Sevdayı orada bulacağınıza dair inancınız olmasa bile randevu saatinizde o yere gidin ve sizi o buluşmadan koparacak şeyleri -telefon, internet, yemek, televiyon, başka insanlar- randevunuza karıştırmayın.

En nihayetinde sevdanız çıkıp gelecek, karşınıza geçecektir.

Yeter siz kendinizi herkesi aldığınızdan daha çok ciddiye alın!

Çünkü…

Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın 
bir sincap gibi mesela, 
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak. 

Nazım Hikmet