Hayat Rengini Buldu

Bu yazı bu sabah derse gelen öğrencilerime adanmıştır.

Kış kış kış canım kış, hoşgeldin kış! (Hem de en güzel halinle geldin.)

Foto: Ayşe Kaya

Bütün mevsimlerin en yalnızı, en kırılganı, ve bence en güzeli kış:  Geldin ya, çok sevindim.

O kadar sevindim ki, dersten sonra,  Karaköy’den vapura bindim.  Beyaz kat katlarını giymiş İstanbul’a denizden baktım. Pek bir masum göründü gözüme. Glutensiz beslenmeyi boşverip simit yedim, çay içtim. Simit çayın basitliğine hayran oldum. Karnım doydu. Kadıköy’de hem güneş, hem kar…Karın yumuşaklığı kalbimize mi yansımış ne, herkes birbirine gülümsüyor. Vapura koşup da yetişemeyenler, omuz silkiyorlar. Kısmet, diyorlar. Çünkü kimse karlı havalarda geç kalanlara kızmaz. İskeledeki büfeye gidip tost yaptırıyorlar.

Bu sabah evden çıktığımda, -henüz saat 6 olmamıştı- İstanbul ayak değmemiş bir beyaz örtü altında uyuyordu. Kar, biliyorsunuz, günlerdir yağıyor. Ben günlerdir sabah 7’de başlayan dersimi vermeye Gayrettepe’den Fındıklı’ya gidiyorum. Yollar idare ediyordu. Bugün ilk kez sadık taksime binerken, “eyvaaaah” dedim. Barbaros Bulvarı bile kar tutmuş. “Buz değil bu abla, yumuşak kar”dedi taksi şoförü.  Yumuşak, sert Barbaros bulvarı gitmiş, yerine Ağrı dağı gelmiş. Gördüğümüz tek renk beyaz.

“Tamam” dedim “bugün derse kimse gelmez. Hatta bir mesaj atsam da hiç evden çıkmasalar.” Toplu mesaj atmayı bilmiyorum, bir de herkesin telefon numarası yok bende. Atmadım.

Ve onlar geldiler!

Kendi yogamı bitirip de onlara dönünce gördüm:  Bu son kursa kaydolan on öğrencinin sekiz tanesi karşımda oturuyordu. Saat daha 7:00 bile olmamış, kar bütün sesleri örtmüş. Fatih’den,  Ataşehir’den, Tarlabaşı’ndan,  Ataköy’den, Altunizade’den, Üsküdar’dan gelmişler.

Bravo size. Gurur duyuyorum sizlerle!  Siz hayattaki çok önemli bir dönemeci döndünüz bu sabah gelerek. O dönemecin adı: Ne olursa olsun, yaşamaya mecbursun.

Mutsuz insanların hayatlarındaki en büyük gedik de bu bana sorarsanız. Ulaşmak için bütün engelleri aşıp da gidecekleri bir yerleri olmaması. Hayatın sevdaların önüne geçmesi…Ben de dünyayı çok gezmek istiyorum ama….Ben de erken kalkıp yoga yapmak istiyorum ama….Ben de sevdiğim bir işte çalışmak istiyorum ama….Ben de yazmak istiyorum aslında da…..

Nazım Hikmet ne demiş:

Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın 
bir sincap gibi mesela, 
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.

Bulutsuzluk özlemi de eklemiş işte: Ne olursa olsun, yaşamaya mecbursun.

İnsan “ne olursa olsun” deyip de bir yere gitmeye niyet ettiği zaman kendini (hem kendinden, hem de başkalarından) daha bir üstün görüyor. Görmeli de bence. Yaşamı ciddiye almış oluyor. Sevdayı ve kendini ciddiye almış oluyor. Bunun ödülü çok tatlı. Sadece hocalarının onlara ekstra tatlı davranması değil ödül.  Bütün gün süren o “ben istediğim her şeyi, yeterince istersem yapabilirim”, “ben istersem, yollar benim için açılır” bilinci ile geleceğe bakmak…Çok tatlı çoook!

Kadıköy’de en eski arkadaşlarımdan birinin babası ile buluşup ona bir adet imzalı Mavi Orman verdim. Aslı’ya götürsün. Aslı yıllardır Sidney’de yaşıyor. Bütün ortaokul, lise, üniversite hayatımız boyunca Sidney diye sayıkladı, sonra da bastı gitti. Hala orada. Babası ziyaretine gidecekmiş, Aslı’ya Mavi Orman götürecekmiş.”Buluşalım da imzalısını vereyim babana”, dedim.  İşte öyle bindim vapura.

Aslı’nın babası, ilk gençliğimize tanıklık etmiş bütün “büyükler” gibi, akrabammış gibi geliyor bana. Yirmi yıl oldu kendisini görmeyeli.Şimdi Kadıköy vapur iskelesinde, güneşle oynaşan kar tanelerinin altında sarılışırken, sanki dün görüşmüş gibiyiz. Aslı’nın Mavi Orman’ı İstanbul karından Sidney yazına doğru yola çıkıyor.

Kadıköy’den Beşiktaş’a dönüyorum. Akıllı I-pod’um (soğuklarda bir hal oldu kendisine, habire pili bitiyor)  son gücüyle bana Aylin Aslım çalıyor.

Elimde bir çay, beyaz, yumuşak İstanbul’un kalbinde ilerlerken  Aylin’e katılmamak elde mi?

Hayat Rengini Buldu.  

Beklediğime değdi, ne güzel oldu! 

Bence beyaz İstanbul’a çok yakıştı, ne dersiniz?

Yaşamak Şakaya Gelmez

Foto: Aisha Harley

Herkese iyi bayramlar!

Pazar günü yeni (karanlık)  ay günü idi.  Ayın yüzde yüz karardığı ve yüzde yüz aydınlandığı günlerde beden ve zihin hassas olduğundan yoga yapmamız tavsiye edilmiyor.

Benim dolunay ve yeni ay günlerinde yoga yapamadığım için hala üzüldüğüm oluyor. Bir gün kaçırsam yogamı hemen özlüyorum. Karşılığında daha uzun uyku, sabah keyfi, gün doğumunda yürüyüş yapmak gibi zevkleri elde etsem de, hiç biri sabah serinliğinde yapılan yoganın yerini tutmuyor.

Sık sık duyduğum sorulardan bir tanesi de ”kendi başıma yoga yapma düzenimi nasıl oturtturabilirim”? Yogaya, yazmaya, yabancı dil öğrenmeye ve  yaratıcılık/kendini ifade yollarına içimizden geldiğide değil, düzenli olarak girmenin önemini cümle alem biliyor. Düzenli bir şekilde bu yollara girenlerin de  fark ettiği üzere işin keyfi bir rutine, bir ritime oturtunca çıkıyor. Buna disiplin de diyebilirsiniz ama disiplini olumsuz bir şey olarak düşünmemek kaydı ile. Görev mantığı ile dişimizi sıkıp da kendimizi zorla soktuğumuz disiplin durumları yaratıcı süreci geliştirmek bir yana onu köstek oluyor. Sahici disiplin zordan değil, candan (spirit anlamındaki) gelir. Sahici disiplin zorlama, yargı, suçluluk, korku gibi duyguları değil, işimize ve kendimize karşı nazik, şefkatli, yargısız bir yaklaşımı içerir.

Sahici disiplin yaratıcı sürecin mühim bir öğesi olduğu gibi tatminkar hayatlar sürmemizi de kolaylaştıran bir şey.  Yine sıkça duyduğum sözlerden bir misal -kendi hocam değil de arkadaşım olan yoga hocalarından- kendini çok zorluyorsun, bu kadar düzenli, disiplinli olmak zorunda değilsin.

Oysa her sabah yoga yapmak dişlerimi fırçalamak, yüzüme soğuk su çarpmak, yatmadan önce ılık bir duş almak, kahve içerken günlüğümü yazmak , saçlarıma yağ sürmek, uyumadan önce dizi seyretmek gibi beni mutlu ve tatmin eden bir şey. Zorlayan, sıkan değil.

Sadece yoga yapmak değil, yazmak için de geçerli bu söylediklerim. Sabahları bir saat yoga yapıyorsam, öğleden sonraları bir saat yazı yazmak için de günümde muhakkak yer açıyorum. Disiplinin bir zaman değil, öncelik meselesi olduğunu anladım. Günün iki saatini insanın kendine ayırması herkes için mümkün olabilir. Full time işlerde çalışanlarınız, full time anne olanlarınız bu söylediklerime inanmayıp, dudak bükebilirsiniz. Ama bu söylediğim sizlerin hayatına da uygulanabilir bir şey. Yeter ki önceliklerinizi bilin.

***

Bu aralar burada Portland’da üç adet İstanbul’lu öğrencim var. Üçü de benimle yoga çalışmak üzere buraya geldiler. Biri bir, diğeri iki, üçüncüsü de üç ay kalacaklar yanımda. Öncelikleri yoga öğrenmek. Bunun için işlerini, eşlerini, paralarını, ailelerini, okullarını ayarladılar, alıştıkları bildikleri düzenlerden çıkıp yanıma Portland’a geldiler.

Birlikte geçirdiğimiz zamanlarda ben onların kişilikleri ve hayatları hakkında bilgi ediniyorum. Üniversite öğrencisi olan iki tanesi arkadaş ve ailelerinin yogalı hayatlarını ne kadar yadırgadıklarından bahsediyorlar. Tabii ki yadırgayacaklar! Kaç kişi üniversite yıllarında sabahın 6’sında kalmak için gece 10’da yatar? Kaç kişi sabaha boş bir midesi olsun diye akşam yemeğinden vazgeçer? Bir şeylere sevdalanmış olması gerekir kişinin! İş bu sevdayı tanıyıp, kabul etmek ve daha mühimi bu sevdayı ÖNEMSEMEK!

Bir şeyi kendimize nasıl sunarsak, dünyaya da öyle sunuyoruz. Mesela iyi yoga yapmak sahiden önceliğimiz ise, bunu göğsümüzü gere gere söyleyebiliriz. Bizim kendi sevdamıza saygımız, diğerlerinin bize saygısını belirliyor. Eski bir dosta bir defasında açıklamaya çabaladığım gibi sabahları yoga keyfini yaşamak o kadar eşsiz ki, gece çıkmakmış, sarhoş sefil olup çok gülmek, sonrasında hamburger yemekmiş bunların hiçbirisi onun yerini tutmuyor!

Toplumun geneli tabi ki disiplini olumsuz bir şey olarak görüyor. Çünkü toplumun geneli tembel, değişiklikten ölesiye korkan  ve hayatlarının sorumluluğunu almak istemeyen insanlardan oluşuyor.  Eğer bizim sevdamıza, yolumuza güvenimiz tam ise bu insanların bizim hakkımızdaki kanaatlerinin zerre kadar bizi etkilememesi gerek. Ama elbette hepimizin sevilme, takdir edilme, ve gruba dahil olma ihtiyacımız var. Ve toplumun genelini oluşturan insan grubu tam da bu ihtiyaçlarımızdan bizi vuracak şekilde atağa geçiyorlar. Dalga geçerek, disiplinini küçümseyerek, sevdayı anlamayarak. Ve aslında kıskanarak.

Ama onların ne düşündüğü, ne dediği önemli değil. Bir kitap var: What you think about me is none of my business. Benim hakkımda ne düşündüğün beni ilgilendirmiyor. Orası öyle ama bizim de bir sorumluluğumuz var. Kendi önceliklerimizden utanmamak ve onlara saygı duymak. Sevdayı yaşayacağımız alanları açmak ve en sonunda da önceliklerimizi net bir şekilde dile getirip gerekli ricaları etmek. “Beni akşam 9’dan sonra aramayın”, “gündüzleri görüşelim”, “o saatlerde yoga yapıyorum/ yoga dersine gidiyorum, toplantıyı biraz daha geç saate alabilir miyiz”, “katılmak istediğim bir yoga kursu için bir günlük izin istiyorum” vs gibi.

İster inanın ister inanmayın, siz kendi ihtiyacınıza saygı gösterirseniz, etrafınızdaki insanlar da bir süre sonra saygı göstermeye başlıyorlar. Herşey kendimizde başlıyor.

***

Ama bizim hep bir işlerimiz çıkıyor! İş güç, çocuklar, eşler, aile, ev işleri, iş işleri, sosyal aktivitiler, yorgunluk, tatiller, festivaller…Hayat önceliklerimizi bizden çalıyor sanki. Öyle ise sevdanız ile sözleşin. Bu sevda yoga ya da yazı olmak değil. Kendinizi ifade ettiğiniz, sizi besleyen, büyüten hayatı ve varoluşu keşfetmenizi sağlayan ve daha önemlisi gece yatağa uzandığınızda sizi tastamam hissettiren herhangi bir şey olabilir. Onunla hergün belli bir saate, ve belki belli bir yerde buluşmak üzere sözleşin. Gün içinde vakit yaratamıyorsanız bir saat erken kalkın. Veya bir saat geç yatın. Veya öğle tatilinizi kullanın. Veya çocuğunuzun dersinin bitmesini beklerken bir alan yaratın. Veya sosyal ortama bir saat geç gidin, oradan erken ayrılın.

Sevdayı orada bulacağınıza dair inancınız olmasa bile randevu saatinizde o yere gidin ve sizi o buluşmadan koparacak şeyleri -telefon, internet, yemek, televiyon, başka insanlar- randevunuza karıştırmayın.

En nihayetinde sevdanız çıkıp gelecek, karşınıza geçecektir.

Yeter siz kendinizi herkesi aldığınızdan daha çok ciddiye alın!

Çünkü…

Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın 
bir sincap gibi mesela, 
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak. 

Nazım Hikmet 

Toplumsal İçerikli 4: Bu Hasret Bizim

Bizim devrin devrimi de benliklerin evrimi.

Mücadelemiz önceki devirlerin devrimlerinden farklı. Bizimki bireysel boyutta gelişen bir devrim. Tek tek. Hindistan’da kaldığım aşramda Yoga Felsefesi dersi veren hocamız söylemişti: Bu alemin devranı her bir ruh aydınlanana kadar sürecek. Kısacası herkes er ya da geç ermiş’e varacak. Her insanın özünde iyilik var çünkü. Bazıları o öz ile haşır neşir, bazıları için ise hatlar kopuk. Yine de öz orada orta yerde duruyor. Hatlar tamir olduğunda, her benlik özüne bağlanacak ve bütünlüğün farkına varacak.  Er ya da geç herkes erecek yani.

(Hatırlatın da size bir ara o Hindistan seyahatini anlatayım!)

Önemli bir nokta: Benliklerin evrimi skalasının neresinde durduğumuz diğerine oranla daha üstün veya daha haklı olduğumuzu belirlemiyor. Hatta kendimizi yoga, meditasyon yapıyor, sağlıklı besleniyor, şiddetsiz iletişim dili kullanıyoruz diye diğerlerinden üstün görmeye başlarsak skalada beş derece anguta doğru açı yapıyoruz.

Skalada ermişe yaklaşmak diğerlerine oranla daha mutlu, daha tatminkar, daha tamam hayatlar yaşadığımızın işareti. Zaten  benliğin evrimi skalasında hergün aynı yerde durmuyoruz. Kimbilir neye bağlı olarak bazen anguta, bazen ermişe yakın bir yerde uyanabiliriz bir sabah.

Benliklerin evrimi  skalasındaki yerimizi belirleyen şey ise ilişkilerimiz. Kendimizle ve diğer insanlarla kurduklarımız. Geçenlerde şöyle bir şey okudum: İnsanlara ne kadar saygı gösterdiğinizi anlamak için tanımadıklarınız ile telefonda konuşurkenki tavrınıza bakabilirsiniz.

Kategorik olarak sinir olduğumuz insanlar var ya, hani çağrı merkezlerinde çalışanlar. Hani  bizi kızdırmak, çıldırtmak ve yardım etmek bir yana, hayatlarımızı zorlaştırmak adına kurulmuş bi ordu çağrı merkezi görevlisi…Daha fenası da var. Tele-pazarlama amaçlı arayanlar. İşte onlarla konuşma biçimimize bakıp, içimizdeki sahici sevgi ve saygı pınarı hakkında bilgi sahibi olabilirmişiz. Bu insanların hakkımızdaki düşünceleri zerre kadar önemli değil ya, onlara ağzımıza geleni söyleyebiliyor, onları azarlıyor, eleştiriyor ve hatta telefonu yüzlerine bile kapatabiliyoruz. (Yani ben yapıyorum en azından.)  İşte o konuşmalar benliğin evrimi skalasındaki yerimi gösteriyor.

***

Bir kaç yıl önce annem ve ahbaplarının içinde bulunduğu bir grup ile bir seyahate çıktım. Rehberimiz ben yaşlarda bir Türk, gittiğimiz ülkenin tarihine ve kültürüne özel bir ilgisi ve dolayısı ile bir hayli bilgisi var. Kabul ediyorum ki sempatik bir kişilik değil. Genç erkeklerin egosal kendini kanıtlama derdinden muzdarip. Ve bilgisini bu açığını yamamak için kullanıyor. Dolayısıyla bilgisine (yani gücüne) dair yapılan bir sorgulamama ve/veya karşı-bilgi durumunda kıllanıyor ve defansa geçiyor. Bir klasik. Bence üzerinde durmaya gerek yok.

Ve fakat beni esas şaşırtan içinde bulunduğum grubun, 60 küsur yaşındaki “aydınların” rehber ile girdikleri ego mücadelesi oldu. Boyun damarlarını şişire şişire iddialarını savunmaları, ben haklıyım savaşları, kimin ne dediği anlaşılmayan bir kavganın sonunda otobüste otele dönerkenki bitkin, üzgün ve küskün halleri. Yenilgileri…

Belki de koca bir kuşağın hikayesi.

Dönüş yolunda, havaalanında beklerken rehberimiz ile aynı masada oturmuş kahve içiyorduk. İki haftanın sonunda ilk kez kendi kuşağından birisi ile başbaşa kalmanın etkisi ile mi, yoksa ben mi bir şey dedim hatırlamıyorum, birden çözülüverdi. Yolculuğun onun için ne kadar stresli geçtiğini, kendisini nasıl aşağılanmış hissettiğini, iddialaşmaktan, mücadeleden bitkin düştüğünü anlattı da anlattı. Dokunsam ağlayacak, o kadar gerilmiş.

Konuşmasına ara verince, bir süre sessiz kalıp, duty-free’de can sıkıntılarını gidermek üzere alışveriş yapan grubumuzu seyrettik. Son dakika hediyelerini tamamlama derdine düşmüşlerdi. Bu insanlar benim ailem, diye içimden geçirdim. Evet belki kan bağımız yok ama ben onların elinde büyüdüm. İçimden eleştirsem de, mutsuzluklarının nedeni davranışlarını gözlemlesem de, ben onları kayıtsız şartsız seviyorum. Sevgim onların davranışlarından, inançlarından ve zaaflarından bağımsız. Sevmek hayran olmayı gerektirmiyor.

…diye diye düşüncelere dalmışken rehberimizin kızgın sesi ile silkindim:

”Bunlar mı 68 kuşağı? diyordu. ”Bunlar mı insanlığı kurtaracaklardı? Önce insan olmayı öğrensinler. Kardeşlik, eşitlik hepsi lafta! Önce diğer insanlarla insan gibi  ilişki kursunlar. Üstünlük taslamadan. Yenilgilerine şaşırmamak lazım!”

***

Bir araştırmaya göre insanın en yakınına ve  en uzağındakine tavrı en az maskelenmiş olan kendisini yansıtıyormuş. Ana-babamıza, eşimize, çocuğumuza davranışlarımız ile tele-pazarlama görevlisine davranışlarımızda ortak noktalar varmış. Her iki ilişki de kendimiz ile kurduğumuz ilişkinin aynası imiş.  Arada kalan insanlara ise  sahici kendimizden çok maskemizi göstermeye yatkınız. Ortadakilerin  bizi beğenmesi ve değer vermesi çok yakındakilerden ve en uzaktakilerden daha önemliymiş.

Üniversitede bir hocamız vardı. Sonradan ailesi ile de samimi olmuştuk. Hepberaer yemeğe gittiğimizde kocası bize dert yanardı: ” Yahu siz şu hocanızı  bir de benimle  ile konuşurken duyacaksınız! Size  melek! Bana  gelince cadı cadı! Şu siz öğrencilerin gördüğü muameleyi ömrümde bir defa ben görmedim. ”

Kendileri ile yüzleşmekten korkan insanlar, kendilerini es geçerek başkalarına odaklanıyorlar. Büyük gruplar karşısından fedakar davranıp, yakın ilişkilerinde sert ve yargı dolu olabiliyorlar. Ya da kendilerine bakmamak için bütün enerjilerini başkalarına -çocuklarına, kocalarına- harcayabiliyorlar.

***

Aklım rehberimizin sözlerine gidiyor yine. Ve bizi yetiştiren kuşağın kavgacı tabiatına. Artık 60’lı yaşladını süren 68 kuşağının bugün bile kavgaya ne kadar yatkın olduğu gözümden kaçmıyor. Birbirleri ile, trafikte diğer sürücüler ile, iş yaptıkları insanlar ile kavga etmek normal bir şey onlar için. Mücadelenin yüceltildiği, davaya hizmet etmenin mutlu olmaktan daha önemli olduğu bir devirde gençliklerini yaşadıkları için mi? Kavgalarını doya doya edemedikleri, sindirildikleri, kaçmak zorunda, sürgünde yaşamak zorunda bırakıldıkları için mi? Kimbilir? Sahiden öfkeliler mi yoksa  kavgadan başka iletişim yolu bilmiyorlar mı? Bilmiyorum.

Politika veya toplumsal hareketler ile ilgisi olmayan insanlar bile çağın rüzgarlarından etkileniyor. Biz 60’larda, 70’lerde ve 80’lerde doğanlar, kavganın popüler iletişim dili olduğu ailelerde, toplumlarda büyüdük. Şiddeti bu kadar normal karşılamamız, arka planda kaıp giden ”tartışma” programlarına omuz silkmemiz bu yüzden mi acaba?

Bugün hala annemle kavgamız toplumsal/bireysel ideal üzerine. Annem benim ideallerimi -kendime mutlu, sağlıklı ve tatminkar bir hayat sağlamak- küçük ve egoist buluyor. Onun gözünde toplumu geliştirmek amacı ile kullanılmayan bir hayat ziyan edilmiş bir hayat. Ben ise diyorum ki kendini iyileştirmekten aciz, kendi çocuğun ile ilişki kurmaktan muzdarip isen, o büyük davanın hepsi yalan. İnsanlığı seviyorsan, önce kendinden başlamalısın.

Yine geldik mi aynı noktaya: Private is political.

***

Oya Baydar’ın kitaplarından birindeydi. Eski solcu iki arkadaş bir tanesinin evinde sohbet ediyorlar. Eski günlerden, “kavga”dan, yenilgiden, düş kırıklıklarından, umuttan bahsediyorlar. Onlar konuşurken eve bir tanesinin kızı giriyor. 20’li yaşlarında alev kırmızısı saçlı, canlı, heyecanlı bir genç kadın. Çoşku ile onlara kendi hayatına dair bir şeyler anlatıyor. Kendini geliştirmekten, kendini büyütmekten ve özgürlükten söz ediyor. Kişisel, toplumsal, ailesel kısıtlamaların ötesinde insanın özünü keşfedebileceğini ve o sahici ben olma mücadelesinin esas devrim olduğunu  anlatıyor.

Orta yaşlı iki eski devrimci anne alev saçlı genç kadını dinlerken yeni kuşağın devrimini kavrıyorlar. İnsanlığın salt kendisini dönüştürmeye baş koymuş bireylerin liderliğinde ilerleyebileceğini, mutlu olmayı kendine amaç eden insanların hakimiyetinde haksızlığın sona erebileceğini anlar gibi oluyorlar. Bu devrimin bir günden diğerine gerçekleşecek  bir şey olmadığını, bir değil bir çok genç kuşağın önünde yenilgilerle dolu çok uzun bir yol olduğunu görüveriyorlar.

Okurken anladım ki o kız bendim.

Benliklerin evrimi bizim devrimimiz. Bizim devrin devrimi. Herkes kendi evriminden sorumlu. Bizim devrimde amacımız skaladaki yerimizi ermişe doğru taşımak. Herkesin mücadelesi kendine. Ütopyamız ermişlerin hakimiyetinde bir yeni dünya düzeni. Davamız kendimize mutlu, tatminkar, sağlıklı yaşamlar kurmak…

Ve

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür,

Ve bir orman gibi kardeşcesine

Bu hasret bizim.