Toplumsal İçerikli 4: Bu Hasret Bizim

Bizim devrin devrimi de benliklerin evrimi.

Mücadelemiz önceki devirlerin devrimlerinden farklı. Bizimki bireysel boyutta gelişen bir devrim. Tek tek. Hindistan’da kaldığım aşramda Yoga Felsefesi dersi veren hocamız söylemişti: Bu alemin devranı her bir ruh aydınlanana kadar sürecek. Kısacası herkes er ya da geç ermiş’e varacak. Her insanın özünde iyilik var çünkü. Bazıları o öz ile haşır neşir, bazıları için ise hatlar kopuk. Yine de öz orada orta yerde duruyor. Hatlar tamir olduğunda, her benlik özüne bağlanacak ve bütünlüğün farkına varacak.  Er ya da geç herkes erecek yani.

(Hatırlatın da size bir ara o Hindistan seyahatini anlatayım!)

Önemli bir nokta: Benliklerin evrimi skalasının neresinde durduğumuz diğerine oranla daha üstün veya daha haklı olduğumuzu belirlemiyor. Hatta kendimizi yoga, meditasyon yapıyor, sağlıklı besleniyor, şiddetsiz iletişim dili kullanıyoruz diye diğerlerinden üstün görmeye başlarsak skalada beş derece anguta doğru açı yapıyoruz.

Skalada ermişe yaklaşmak diğerlerine oranla daha mutlu, daha tatminkar, daha tamam hayatlar yaşadığımızın işareti. Zaten  benliğin evrimi skalasında hergün aynı yerde durmuyoruz. Kimbilir neye bağlı olarak bazen anguta, bazen ermişe yakın bir yerde uyanabiliriz bir sabah.

Benliklerin evrimi  skalasındaki yerimizi belirleyen şey ise ilişkilerimiz. Kendimizle ve diğer insanlarla kurduklarımız. Geçenlerde şöyle bir şey okudum: İnsanlara ne kadar saygı gösterdiğinizi anlamak için tanımadıklarınız ile telefonda konuşurkenki tavrınıza bakabilirsiniz.

Kategorik olarak sinir olduğumuz insanlar var ya, hani çağrı merkezlerinde çalışanlar. Hani  bizi kızdırmak, çıldırtmak ve yardım etmek bir yana, hayatlarımızı zorlaştırmak adına kurulmuş bi ordu çağrı merkezi görevlisi…Daha fenası da var. Tele-pazarlama amaçlı arayanlar. İşte onlarla konuşma biçimimize bakıp, içimizdeki sahici sevgi ve saygı pınarı hakkında bilgi sahibi olabilirmişiz. Bu insanların hakkımızdaki düşünceleri zerre kadar önemli değil ya, onlara ağzımıza geleni söyleyebiliyor, onları azarlıyor, eleştiriyor ve hatta telefonu yüzlerine bile kapatabiliyoruz. (Yani ben yapıyorum en azından.)  İşte o konuşmalar benliğin evrimi skalasındaki yerimi gösteriyor.

***

Bir kaç yıl önce annem ve ahbaplarının içinde bulunduğu bir grup ile bir seyahate çıktım. Rehberimiz ben yaşlarda bir Türk, gittiğimiz ülkenin tarihine ve kültürüne özel bir ilgisi ve dolayısı ile bir hayli bilgisi var. Kabul ediyorum ki sempatik bir kişilik değil. Genç erkeklerin egosal kendini kanıtlama derdinden muzdarip. Ve bilgisini bu açığını yamamak için kullanıyor. Dolayısıyla bilgisine (yani gücüne) dair yapılan bir sorgulamama ve/veya karşı-bilgi durumunda kıllanıyor ve defansa geçiyor. Bir klasik. Bence üzerinde durmaya gerek yok.

Ve fakat beni esas şaşırtan içinde bulunduğum grubun, 60 küsur yaşındaki “aydınların” rehber ile girdikleri ego mücadelesi oldu. Boyun damarlarını şişire şişire iddialarını savunmaları, ben haklıyım savaşları, kimin ne dediği anlaşılmayan bir kavganın sonunda otobüste otele dönerkenki bitkin, üzgün ve küskün halleri. Yenilgileri…

Belki de koca bir kuşağın hikayesi.

Dönüş yolunda, havaalanında beklerken rehberimiz ile aynı masada oturmuş kahve içiyorduk. İki haftanın sonunda ilk kez kendi kuşağından birisi ile başbaşa kalmanın etkisi ile mi, yoksa ben mi bir şey dedim hatırlamıyorum, birden çözülüverdi. Yolculuğun onun için ne kadar stresli geçtiğini, kendisini nasıl aşağılanmış hissettiğini, iddialaşmaktan, mücadeleden bitkin düştüğünü anlattı da anlattı. Dokunsam ağlayacak, o kadar gerilmiş.

Konuşmasına ara verince, bir süre sessiz kalıp, duty-free’de can sıkıntılarını gidermek üzere alışveriş yapan grubumuzu seyrettik. Son dakika hediyelerini tamamlama derdine düşmüşlerdi. Bu insanlar benim ailem, diye içimden geçirdim. Evet belki kan bağımız yok ama ben onların elinde büyüdüm. İçimden eleştirsem de, mutsuzluklarının nedeni davranışlarını gözlemlesem de, ben onları kayıtsız şartsız seviyorum. Sevgim onların davranışlarından, inançlarından ve zaaflarından bağımsız. Sevmek hayran olmayı gerektirmiyor.

…diye diye düşüncelere dalmışken rehberimizin kızgın sesi ile silkindim:

”Bunlar mı 68 kuşağı? diyordu. ”Bunlar mı insanlığı kurtaracaklardı? Önce insan olmayı öğrensinler. Kardeşlik, eşitlik hepsi lafta! Önce diğer insanlarla insan gibi  ilişki kursunlar. Üstünlük taslamadan. Yenilgilerine şaşırmamak lazım!”

***

Bir araştırmaya göre insanın en yakınına ve  en uzağındakine tavrı en az maskelenmiş olan kendisini yansıtıyormuş. Ana-babamıza, eşimize, çocuğumuza davranışlarımız ile tele-pazarlama görevlisine davranışlarımızda ortak noktalar varmış. Her iki ilişki de kendimiz ile kurduğumuz ilişkinin aynası imiş.  Arada kalan insanlara ise  sahici kendimizden çok maskemizi göstermeye yatkınız. Ortadakilerin  bizi beğenmesi ve değer vermesi çok yakındakilerden ve en uzaktakilerden daha önemliymiş.

Üniversitede bir hocamız vardı. Sonradan ailesi ile de samimi olmuştuk. Hepberaer yemeğe gittiğimizde kocası bize dert yanardı: ” Yahu siz şu hocanızı  bir de benimle  ile konuşurken duyacaksınız! Size  melek! Bana  gelince cadı cadı! Şu siz öğrencilerin gördüğü muameleyi ömrümde bir defa ben görmedim. ”

Kendileri ile yüzleşmekten korkan insanlar, kendilerini es geçerek başkalarına odaklanıyorlar. Büyük gruplar karşısından fedakar davranıp, yakın ilişkilerinde sert ve yargı dolu olabiliyorlar. Ya da kendilerine bakmamak için bütün enerjilerini başkalarına -çocuklarına, kocalarına- harcayabiliyorlar.

***

Aklım rehberimizin sözlerine gidiyor yine. Ve bizi yetiştiren kuşağın kavgacı tabiatına. Artık 60’lı yaşladını süren 68 kuşağının bugün bile kavgaya ne kadar yatkın olduğu gözümden kaçmıyor. Birbirleri ile, trafikte diğer sürücüler ile, iş yaptıkları insanlar ile kavga etmek normal bir şey onlar için. Mücadelenin yüceltildiği, davaya hizmet etmenin mutlu olmaktan daha önemli olduğu bir devirde gençliklerini yaşadıkları için mi? Kavgalarını doya doya edemedikleri, sindirildikleri, kaçmak zorunda, sürgünde yaşamak zorunda bırakıldıkları için mi? Kimbilir? Sahiden öfkeliler mi yoksa  kavgadan başka iletişim yolu bilmiyorlar mı? Bilmiyorum.

Politika veya toplumsal hareketler ile ilgisi olmayan insanlar bile çağın rüzgarlarından etkileniyor. Biz 60’larda, 70’lerde ve 80’lerde doğanlar, kavganın popüler iletişim dili olduğu ailelerde, toplumlarda büyüdük. Şiddeti bu kadar normal karşılamamız, arka planda kaıp giden ”tartışma” programlarına omuz silkmemiz bu yüzden mi acaba?

Bugün hala annemle kavgamız toplumsal/bireysel ideal üzerine. Annem benim ideallerimi -kendime mutlu, sağlıklı ve tatminkar bir hayat sağlamak- küçük ve egoist buluyor. Onun gözünde toplumu geliştirmek amacı ile kullanılmayan bir hayat ziyan edilmiş bir hayat. Ben ise diyorum ki kendini iyileştirmekten aciz, kendi çocuğun ile ilişki kurmaktan muzdarip isen, o büyük davanın hepsi yalan. İnsanlığı seviyorsan, önce kendinden başlamalısın.

Yine geldik mi aynı noktaya: Private is political.

***

Oya Baydar’ın kitaplarından birindeydi. Eski solcu iki arkadaş bir tanesinin evinde sohbet ediyorlar. Eski günlerden, “kavga”dan, yenilgiden, düş kırıklıklarından, umuttan bahsediyorlar. Onlar konuşurken eve bir tanesinin kızı giriyor. 20’li yaşlarında alev kırmızısı saçlı, canlı, heyecanlı bir genç kadın. Çoşku ile onlara kendi hayatına dair bir şeyler anlatıyor. Kendini geliştirmekten, kendini büyütmekten ve özgürlükten söz ediyor. Kişisel, toplumsal, ailesel kısıtlamaların ötesinde insanın özünü keşfedebileceğini ve o sahici ben olma mücadelesinin esas devrim olduğunu  anlatıyor.

Orta yaşlı iki eski devrimci anne alev saçlı genç kadını dinlerken yeni kuşağın devrimini kavrıyorlar. İnsanlığın salt kendisini dönüştürmeye baş koymuş bireylerin liderliğinde ilerleyebileceğini, mutlu olmayı kendine amaç eden insanların hakimiyetinde haksızlığın sona erebileceğini anlar gibi oluyorlar. Bu devrimin bir günden diğerine gerçekleşecek  bir şey olmadığını, bir değil bir çok genç kuşağın önünde yenilgilerle dolu çok uzun bir yol olduğunu görüveriyorlar.

Okurken anladım ki o kız bendim.

Benliklerin evrimi bizim devrimimiz. Bizim devrin devrimi. Herkes kendi evriminden sorumlu. Bizim devrimde amacımız skaladaki yerimizi ermişe doğru taşımak. Herkesin mücadelesi kendine. Ütopyamız ermişlerin hakimiyetinde bir yeni dünya düzeni. Davamız kendimize mutlu, tatminkar, sağlıklı yaşamlar kurmak…

Ve

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür,

Ve bir orman gibi kardeşcesine

Bu hasret bizim.

Nasıl Bırakılır ki Bu Şehir?

Hava ayaz mı ayaz, ellerim ceplerimde çıktım evden.
Çantamda Alice Munro’nun hikaye kitabı, günlüğüm ve bilgisayarım.
Nereye?  (dedi nişanlım)
Buffalo Exchange’e.
Bizim taraftakine değil, nehrin öte yakasındaki esas mağazaya.
Buffalo Exchange kaliteli ikinci el kıyafetlerin vezgeçilmez adresi. Kaşmirler, tiftikler, ipekliler…Doldurdum çantamı beş adet kazakla. Toplam 50 dolar tuttu.

Nasıl bırakılır ki bu şehir? 
Hemen karşısında Powells. Batı yakasının en büyük kitapçısı. Beş katlı bina bir blok dönüyor. Pırpırpır ellerimi kitaplara sürttüre sürttüre labirentlerinde yürüdüm, kokladım, baktım, dinledim, tadına bakmış kadar oldum. Beğendiğin kadar kitabı kolunun altına sıkıştırıp labirentin bir ucundaki  kahvede okuyabiliyorsun. Kahvede dört kişilik masalar da var ama çoğunluk ortadaki uzun ahşap ”community” masasında kitaplarına gömülmüş. Sakin bir mırıltı kaplamış boşluğu, yanında kahve kokusu, gluten free minik elmalı kurabiyeler. OOOOH nasıl da dingin bir pazar günü.

Tam elimdeki kitaplardan ilkine başlayacağım, dit dit dit dit. Buradaki arkadaşlarımdan biri diyor ki, ”hadi beraber örgü örelim”. Ay nasıl da havası aslında ama gel gör ki sosyalleşme arzum sıfırın altında. Cevap bile vermiyorum öylesine kapalıyım dış dünyaya. Çok ayıp.

Bu sabah erken -7  gibi- uyanıp kahve içmeye çıktık. Köpeğini-bebeğini gezdiren, bisikletini süren, ayaz dinlemeden kısacık şortları ile koşan insanların mola verdiği mahalle kahvemizde sıcacık yayıldık. Sonra ben çocukların gürültüsüne ve kelimeleri yaya yaya konuşmalarına sinir oluyorum diye birazcık kapıştık. Haniymiş yüreğimdeki sıcaklık? Biz bu ay nezaketi (kindness anlamındaki) elden bırakmadan kendi sınırlarımızı belirleme ve ifade üzerine çalışıyoruz. Sabahki nezaket testinden çaktım. Eve dönene kadar somurttum.

Kahvaltıyı hazırlarken herşeye fazla fazla tuz koymuşum. Domates, kara lahana (kale anlamında), avokado, füme somon, sahanda yumurta, tost ekmeği (GF), kalamata zeytinleri. Sundance’de yılbaşını konuşurken yumuşadım. Kokia tuz zehirlenmesi geçirmemek için fazla bir şey yiyemedi.

Kitapçının kafesinde 5 Love Languages adlı kitabı okumaya başladım. Otuz küsur yıldır evli  çiftlerle çalışan psikolog Gary Chapman yazmış. Çok ilginç ve eğlenceli. İlişkilerin ne kadar çok emek ve karşılıklı çalışma gerektiğini anlatıyor.  Yarın şehir kütüphanesine uğrayıp alacağım bu kitabı. Biraz okuduktan sonra öğrendiklerimi yazarım.

Derken -siz iphonecuların artık unutmaya yüz tuttuğu- klasik nokai tune dınınııının-dınınıının- dınınıının-dın…Aynı arkadaş şimdi de arıyor. Açabiliyor muyum? Hayıııır. Telesekretere mesaj bıraktı, onu bile dinlemedim. Kindness testi iki. Hayır diyeceğime yerin yedi kat altına gömün beni.  Yine çaktım.

Whole Foods’dan Kokia’ya tavuk, bana mercimek çorbası alıp volvomuza bindiğimde gördüm ki ceza yemişim. Hatalı park etmekten. Şit dedim . 55 dolar girmiş. Unutursam başıma bela.

Hava ha demeden kararıyor. Hava kararınca sokaklarda olmak bana bir tuhaf geliyor. Hemen eve döndüm. Çorbamı içip yatmak isterim şimdi.

Sizin orada ise sabahın ilk ışıkları…
Günaydın olsun.