İskemle Egzersizi

Bugün “Yoga ve Kadınlar” başlıklı bir yazı yazmak üzere yeni yazıhaneme doğru yola çıktım. Bildiğiniz üzere benim yazıhane bir kahve. İsmi Fresh Pot. Buraların en büyük bağımsız kitapevi Powell’s Bookstore’un içine konuşlanmış kitap ve kahve kokularının birbirine karıştığı bir yazı cenneti. Aslında çirkin bir mekan. Görsel zekâsı yüksek,  etrafının zevkli nesnelerle döşenmiş olmasından hoşlanan Bizim Bey gibi insanlara  Fresh Pot’da randevu vermenizi tavsiye etmem meselâ. Biraz tren gibi. Sokağa bakan boydan boya bir ön camı ve o camın önüne kurulmuş her daim dolu üç masası var ama geri kalan masalar dizi dizi yanyana sıralanmış. Bir taraflarında bir bank var, duvar boyunca uzayıp gidiyor. Karşıda oturan o duvara yüzünü dönüyor. Bankta oturan, o gün şanslı gününde ise kasaya, yok eğer değilse tuvalet kapısına bakarak oturmak durumunda. Sabahın erken saatlerinde çalışan baristalar Beatles, Billy Jean filan çalıyorlar da, benim bugün gittiğim gibi akşamüstüne kalırsanız trash metal’e denk gelme olasılığınız yüksek. 

Neyse benim kitapçıya gitmem zaten gerekiyordu. Facebook’da yaptığım kapsamlı “ne okusam?” araştırmasının sonucunda tavsiye edien onlarca nefis romandan birini almak için. Evin, benim ve Bey’in işleri saat dörde kadar sarktığı için ancak güneş batıya dönmüşken çıkabildim. Bizim evden Fresh Pot’a giden yol pek tatlı. Gürgen, palamut, meşe (uyduruyorum tabii. nerede bende bir ağacı diğerinden ayıracak göz? bir çınar bilirim, bir de incir. onlardan da burada yok. ) öncelikli olarak bisikletlere ayrılmış caddenin iki yanına dizilmiş, ağaçların arkasındaki iki katlı ahşap renk renk evler…Sizlere yazmadan önce evden yazıhaneye uzanan maceramı paylaşabilmek  için geçenlerde bu yolculuğu bisiklet kaskımın önüne monte ettiğim telefonumla videoya çektim ama bloğa vidyo yükleme olayına daha giremedim. Yakında inşallah. 

Kitabı aldım. Bir de baktım kahve tıklım. Geçen yazıda da aynı şey olmuştu değil mi? Ama bu sefer masa paylaşacak genç de yok. O denli tıklım. benim korpırıt avukatı kuzenim, “gündüz vakti kahvelerde oturan bu insanlar ne iş yapıyorlar, merak ediyorum” diye söylenir arada sırada. Aklıma o geldi. Birazdan mesaisi biter, yarım saat trafikle cabelleşerek çocuğunu sabahtan bıraktığı kreşe ulaşır, eve gider, aileyi besler. Sonra da sabah beş buçukta uyanmak üzere yatar. Bizim gibi bütün günü kahvelerde geçirenlere kuzen kin duymayacak da kim duyacak yani? 

Aklıma bir de  çaycı geldi. Çaycı geçen yıl açıldı. Taksim’in en kuul mekanlarından biri olana KİKİ, sizin bildiğiniz “Kiki Bar.Restaurant.Dance Club” olmazdan önce Kiki Çay Evi idi.   Aynı bu bizim mahallede yeni açılan çaycı gibi envai çeşit çay kaynardı avuç içi kadar mutfağında. Kiki Çay Evi’nde yaşadığım kısa mazimin tadı hâlâ damağımda kaldığından mı nedir, bu Mahallemizin Çaycısını bir başka seviyorum. Kahve olmamasına rağmen. Kitapçı kahveden çıktım, gidonu güney istikametine çevirdim (Portland’da yaşayınca ağaç isimlerini öğrenmek zorunda değil insan ama yönünü her daim bilmek zorunda) beş dakika sonra çayımı ısmarlıyordum. Burası, kahve satmıyorlar diye midir nedir bilinmez, hep sakin. Müzik yumuşak, insanlar konuşuyorlarsa eğer (o da pek nadir) neredeyse fısıldayarak birbirleri ile konuşuyorlar. Geri kalan çaycı sakinleri bilgisayarlarının ya da kitaplarının arkasına gömülmüş, otlu, sütlü, ballı çaylarını yudumluyorlar. Bakın buradan bir hissine varabilirsiniz belki.  

Çayımı alıp yerime yerleşince aklıma bu sabah terapi seansında yaptığımız bir alıştırma geldi. Çok basit ve insanı çok rahatlatan bir alıştırma olduğu için sizinle paylaşmak istedim. Ben üç yıllık bir Psikolojik Danışmanlık eğitimine kayıtlıyım. Birinci yıl bitti, ikinci yıl Ekim’de başlayacak. Aynı okulun bu sene olan mezunları biz çömezlere çok uygun fiyata terapi yapıyorlar. Onlara staj, bize şifa oluyor. Benim terapistim Kanada’nın hiç bilmediğim bir yerinde yaşıyor. Her perşembe skype ekranlarından birbirimize bakıyoruz. Nasılsın, hayat nasıl gidiyor vs ile başlayıp hiç beklemediğim yerlere giden seanslar oluyor bunlar. Müthiş faydalanıyorum. (tavsiye ederim) 

Bugünkü seans da hal hatır sorma ile başladı, beşinci dakikada yazmak, yaratıcılık, üretkenlik ve bunların benim hayatımdaki anlamlarına doğru kıvrıldı. Dedim, “O kadar çok vaktim var. Ama nasıl çok vaktim var, herkeslerin özendiği kadar çok. Bütün gün kitap okuyabilir, yunanca çalışabilir, yazılar yazılar ne yazılar yazabilirim…Ama olmuyor…Ne oluyor? Ben bütün günü ıvır zıvır işlerle geçirdikten sonra ilham gelmiyor. Oysa ben dar zamanlarda ne yazılar çıkardım da vıdı vdı dıdıdı.” 

Benim ucu bucağı görünmeyen şikayetlerimi hiç yorum yapmadan dinledikten sonra terapistim,  “hadi bir egzersiz yapalım, var mısın” diye sordu.  İki iskemle çektim yanyana. Biri kendim için, öteki de diğer ben için. Birine eleştirel Defne dedik, ötekine sahici Defne. Önce eleştirel Defne’nin iskemlesine oturdum. Oradan sahici Defne’ye konuşuyorum. Bu kısım çok kolay, çünkü ben bunu hep yapıyorum. “Allah sana yetenek vermiş, zaman vermiş, sen yapıyorsun? Harcıyorsun hepsini. Bütün hayatını ziyan ediyorsun. Neler neler yazabilir, ne çok öğrenciye ulaşabilir, ne kadar çok insanaın hayatında bir anlam yaratabilirsin. Ama tembellik ediyorsun. Kendi yıkımını hazırlıyorsun. Hayatın ziyan oluyor, kırk yaşına geldin. Şu romanı da bastıramadın hala…”

 

Dedim ya bu yargılayan iç sesten konuşmak benim için çok kolay. Onu hep duyuyorum çünkü. Terapist de zaten monoloğun özünü kaptıktan sonra beni kesti, iskemle değiştirmemi istedi. Sahici Defne’nin iskemlesine geçerken, Eleştirel Defne’ye ne cevap vereceğim konusunda ne ufak bir fikrim yoktu. Gözlerimi kapattım, Eleştirel’in bana söylediklerini düşündüm. Sanki bir başka insan bana bunları söylemiş gibi…Sonra konuşmaya başladım. Ama ne konuşmak? Düşünsem aklıma gelmeyecek sözler ağzımdan pıtır pıtır döküldü. Dedim ki,

“Ben hiç bir şey yazmasam da, bundan sonra bir öğrenciye bile ders vermesem de değerli ve sevilesi bir insanım. Benim değerim yaptıklarımdan, yazdıklarımdan, değil, içeriden geliyor. Bundan böyle bu odadan dışarı adımımı atmadan yaşasam bile benim evrendeki yerim herkesin gibi önemli ve eşsiz. Sadece varolarak bile evrende bir fark yaratıyorum. Hayatım ziyan olmuyor, amacı ne ise tam da orada duruyor.”

Sonra durdum. Kendime şaşmıştım çünkü. Sonra anladım ki şaşan Sahici Defne değil, Eleştirel Defne. Onun iskemlesine geçtim. Bu sefer tatlı dilli olmuş Eleştirel. Dİyor ki, “Αma ben senin mutluluğunu istiyorum. Disiplinli olursan daha tatminkâr bir hayat yaşadığını sen de biliyorsun, daha önce tecrübe ettik bunu.” Sahici Defne cevap versin diye iskemle değiştirdim. Terapist arada nabız alan doktor gibi duygularımı kontrol ediyor. “Ne hissediyorsun?” “Hafif doz acı (sanki bir kuş tüyü açık yaraya dokunuyormuş gibi)” “Nerede hissediyorsun bunu?” “Boğazımda.” “Rengi var mı?” “Mavi”. 

Böyle böyle bir iskemleden ötekine geçerek Sahici Ben’i yargılayan Eleştirel Ben’i yumuşatmayı ve kontrolü elden bırakmasını sağladık. İki Defne, Sahici olanın liderliğinde beraber çalışmak üzere anlaştılar. Eleştirel olan (ego)ı red etmeye gerek olmadığını, yargının, eleştirinin perspektif ve netlik sağlayan bir işlevi olduğunu da hatırladık. Bundan böyle Eleştirel D,  Sahici D’ye co-pilotluk yapacakmış. Uçağı kaçırmaya kalkışmayacakmış.

Bakalım, göreceğiz.

Hepinize tavsiye ederim bu egzersizi. “Ya olur mu öyle  şey” demeyin, üşenmeyin, evde yalnız kaldığınız bir zaman iki iskemleyi koyun karşılıklı. Birinden ötekine geçmeyi sakın ola ihmal etmeden, ve yüksek sesle “senli-benli” konuşturun iki kendinizi. 

Sonra bana yazın ne oldu..

Yoga ve Kadınlar yazısı da yarına kaldı artık…

Görüşme üzere,

Sahici D.  

Yoga ve Ben 3: İkinci Yarı

samakonasana
Foto: Rebeka Haas

Yoga ile aşkımızın ikinci aşamasına geçerken ben ne haldeydim, bir önceki yazıdan az çok çıkardınız.

Ancak şimdi, altı yıl sonranın penceresinden baktığımda gördüğüm manzara benim o zamanların şimdisinde gördüğümden de çok farklı. İyi ki gelecekteki kendimiz var. İyi ki onun bizden daha iyi, daha olgun, daha bilge ve kim bilir belki de daha mutlu bir hayat yaşadığını düşünüp avunuyoruz. Ben Gelecekteki Ben’i çocukluğumdan beri ablam, rol modelim olarak düşünüp hem sakinleşir, hem heyecanlanırım. Şimdi bile size bu satırları yazarken altı, on, on beş sene sonra bunları okuyup gülük küçüklüğüme, acemiliğime, tecrübesizliğime  gülümseyen  bir Gelecekteki Ben’in şefkatli bakışlarını üzerimde hissediyorum.

Portland uçağında nihayet kabul edildiği Shadow Yoga eğitimine giden bana da ben buradan gülümsüyorum. Daha başına geleceklerden haberin yok yavrucuğum. Ne kadar kibirli olduğunun farkında bile değilsin. O kibiri senden silkeleyecek bir hocanın huzuruna çıkacaksın birazdan.

Evet kibir…Kibirlinin kör noktasına düşen baş belası. Gezi olaylarının başlangıcında yazdığım “What is Happenning in Istanbul” adlı yazıya gelen binlerce yorumdan bir tanesi beni Kemalist kibirimden ötürü kınıyordu. Hayatta ne Atatürkçülüğe özenmiş, ne de din karşısında durmuş olmama rağmen bence pek nötr bir yazıdan Kemalist kibrimin okunması canımı sıktı tabii. Canımı sıktı çünkü muhtemelen doğruydu. Dedim ya kibir insanın hep kör noktasına düşer. Ben ki bütün ideolojik söylemleri ayrımcı ve elitist bulduğumu her fırsatta dile getirdiğimi zanneder, ideolojiye değil her insanın onurlu yaşam hakkına inandığımı söylerken demek ki kibiri elden bırakmıyordum. Kibir insana ailesinden geçer, ince ince diline, zevkine, bakışlarına, yargılarına sızar. Kibirli insan kendinin bir şekilde ötekinden daha özel olduğuna inanır.

 

Ben de bizim yoga ile aşkımızın, yoga yapan  bütün diğer insanlarınkine göre daha özel olduğuna inanıyor muydum? Tüm kalbimle. Tüm kibrimle. Evet filanca da yoga yapıyordu ama her sabah kalkıp yapmıyordu. Ötekisi her sabah yapıyordu ama yogayı sadece fiziksel bir şey olarak yapıyordu. Diğerinin pranayamadan haberi yok. Falanca Hindistan’a gitmemiş, bütün yoga hayatını kalabalık bir şehri kalabalık bir stüdyosunda geçirmişti.

Hayır kimse, hiç kimse yogayı benim kadar sevmiyordu işte! Bizimki çok özel bir ilişkiydi.

İşte Zhander Remete ile çalışmaya doğru uçarken bilincimin çekirdeğine bu fikir ağlarını geçirmişti. Kimsenin yoga ile ilişkisi benimki kadar özel olmadığından Zhander Hoca bendeki cevheri muhakkak görecek, bana her daim muhtaç olduğum (ama o zaman daha bilmiyorum) onayı, beğeniyi, alkışı tutacaktı.

Zhander  hocayı aranızdan tanıyanlar, onunla çalışanlar var. Eminim şimdi siz de gülümsüyorsunuz. Sevgili yoga ustamızın -bence- en karakteristik özelliği  öğrencinin şahsi hikayelerine karşı kayıtsızlığı. Karşısına geçip de “ahh şuram ağrıyor”, “vaahh kalbim sıkışıyor”, “gözüm doluyor”, “travmam su yüzüne çıktı” diyemezsiniz. Dedirtmez size. Bir parçacık akl-ı selim varsa, o hikayenin anlatılması değil, hayattan arıtılması gerektiği mesajını ustadan almışsınızdır zaten.

Bende var mıydı bir parça akl-ı selim? Hayır. O yüzden her dersten sonra “pardon bir şey soracağım” bahanesi ile ne kadar özel olduğumun onayını dilenirken bir güzel silkelendim. Küserdim normalde, ama yogası çok iyiydi ustanın, az zamanda çok derin yerlere dokunuyordu. Dört yıllık yoga hayatımda, saatler pranayamalı, meditasyonlu, omlu çalışmalarımda hiç böyle bir tatmin ve aidiyet hissetmemiştim.  Küsmek yerine kalmaya karar verdim.

Ön sıradan arkalara bir yere geçtiğim sabah Zhander hoca kime hitap ettiği tam olarak kestirilemeyen konuşmaların birinde “Βuraya duygusallığınızı getirmeyin. Gidin temizlenin duygusal dertlerinizden, ondan sonra sakin, merkezde bir zihinle karşıma çıkın, yoga sizin duygusal mastürbasyon alanınız değildir” dedi. Ben şaşkına döndüm. Yoga benim bir numaralı duygusal mastürbasyon alanım olmuştu çünkü o güne kadar. Yoga yaparken duygulanırdı insan. Ağlar, güler, duyguların dalgasında sörf yapar, zevki de acıyı da uzun uzun çiğnerdi. İyi bir film seyretmek gibiydi yoga yapmak. İnsana insan olduğunu hatırlatırdı.

Yoksa öyle değil miydi?

Kibir gibi kör noktama düşen başka bir özelliğim de buydu işte. Duygusal bir hayatın zengin bir hayat olduğuna inanıyordum. Bu inanç beni durmadan dramatik hikayelerin kucağına, üzüldüğüm, kızdığım, kırıldığım ya da çılgıncasına sevdiğim durumlara itiyordu. Herşeye herşeye karşı bir duygum olmalıydı.  Yeni biri ile mi tanışıyorum? Yeni bir yoga hareketi mi deniyorum? Bir koku mu duydum? Bir müzik mi dinledim? Sevmek, sevmemek arasında karar vermem gerektiğine inanıyordum. Bir dur değil mi? Bir izle, bir gözle. Hayır duygusallık öyle sabırlı bir şey değildir. Duygu durmaz çatlak sesli kocakarı gibi konuşur sana. Sevdim dersin, yok ben bunu beğenmedim, sevmedim. Duygunun yargısı iner hemen. Varolana isim verir, hüküm giydirir. Bir sakin durup izleyemezsin olup biteni.

Zhander Hoca’nın yanında eğitimime devam ettiğim yıllarda his ile duygu arasındaki farkı öğrendim. Duyguyu tanımayı, onun değişken doğasına kapılmamayı ama aynı zamanda onu bastırmamayı, yaşamayı da öğrendim. Duygu tam olarak hissedilmediği zaman zihinde bulanıklık yaratıyor. Bir şeye karar veremiyoruz mesela. Arkasında korku duygusu yatıyor. Korkuyu hissetmek yerine akılcı hesaplar yaparak kararımızı vermeye çalışıyoruz. Olmuyor. Karar içimize sinmiyor. Korku (ya da duygu ne ise o) farkedilip, hissedilmedikçe sindirilmiyor, zihinde bulanıklık yaratmayı sürdürüyor.

Yoga bir psikoterapi yöntemi değil. Hissedilmemiş karmaşık duygu katmanlarının  iyice bulandırdığı zihinlere berraklık getirme gibi bir amacı da yok zaten. Bedeni, nefesi, zihni ve duyguları hissettmeyi kolaylaştırdığı için psikoterapi ile elele gittiğinde mucizeler yaratabiliyor. Ama tek başına yaralı ruhları iyileştirmeye yetmiyor.

Kendimi keşfetmek için yogadan başka araçlara da ihtiyacım olduğu işte bu ikinci yarıda aklıma düştü. Herşeyin cevabı yogada saklı değildi. Her türlü derdime o şifa olmayacaktı.

Hayal kırıklığına uğradım mı?

Hayır. Hem de hiç. Biraz rahatladım hatta. Yoga herşeye şifa değildi tamam ama beni bırakmayacaktı. Zhander Hoca ile çalışmaya başladıktan sonra hissettiğim ve yıllar içinde iyice belirginleşen his şükran oldu. Artık dört saatlik sabah seansları yerine kırk beş dakika, bazen yarım saat ve hatta bazen sadece on beş dakikalığına beraber oluyorduk kendisi ile. Elimdeki ısısını bütün gün hissediyordum. Sabaha buluşacağız diye heyecandan gözüme uyku girmediği geceler de mazi olmuştu ama her sabah beni usul usul kendisi ile buluşmaya davet ediyordu. Kendimi çözmeye giriştiğim uzun meditasyon seansları da, bütüne aidiyeti ve yaradanın kudretini ve mermametini hissettiğim kutsal ancıklara dönüşmüştü.

Ama sanırım ki en büyük değişim bir insana aşık olunca geldi.

Hep duymuştum, yoga tek başına değil, ancak ve ancak bir ilişkide yaşanır diye.

Ne demek istediklerini yine bu ikinci yarıda anladım.

O da tabii yarına kaldı!

Hepinize çok sevgiler.

 

 

 

 

 

 

 

Roman Keyfi

Foto: Ayşe KayaEn Sevdiğim Mevsim
Foto: Ayşe Kaya
En Sevdiğim Mevsim

Portland’da havanın bir türlü aydınlanmadığı bir kış sabahı, dersimden sonra bisikletime atlayıp daha bir defa –o da Aylin sayesinde- gittiğim bir kafeye yollandım.  Burada ders verdiğim stüdyo ani bir kararla bir gecede kapatıldı, ben de geride kalan bütün öğrencilerimle beraber mahalledeki başka bir stüdyoya aktarıldım. Mülteci konumundayız şimdilik. Ben nasıl olsa yakında Istanbul’a dönüyorum diye aldırmıyorum ama stüdyonun tam zamanlı diğer hocaları için bu bir gecede kapı dışarı edilmekle eş bir durum aslında. Mülteci olarak sığındığımız yeni stüdyo yine aynı semtte ama yoga stüdyolarına yürüyerek gitmeye alışmış bazı Portland’lılar için bu ani mekan değişikliği benim derslerimden vazgeçmeye kadar gidebiliyor. Nitekim, sığındığımız yeni stüdyodaki derslere 8 kişilik sabah sınıfımdan sadece üç öğrenci geldi. Diğerleri benim derslerimi çok sevdiklerini ancak yeni yere gelemeyeceklerini bildirerek, paralarını geri istediler.

Onlara Istanbul’daki öğrencilerimin sabah yoga yapabilmek için bazen bir saat boyunca toplu taşıma araçları ile yolculuk ederek stüdyoya geldiklerini anlattım. Kibarca gülümsediler. İstanbul’da, derslerin çok erken saatte yapıldığından şikayet eden öğrencilere, Portland’daki öğrencilerimin sabah 6:15’de derse geldiklerini söylediğimde, onların da  yüzlerinde böyle kibar bir tebessüm belirir.

Peki, öyle olsun. İstanbul’da saat, Portland’da mekan sıkıntısı. Hocalık eğitimi verdiğim öğrencilerime sık sık söylediğim gibi enerjimiz her şeye rağmen derse gelen öğrenciye yönelsin, soluğunu derse gelememe mazeretlerini sıralayanlara değil.

Neyse, yeni stüdyodan çıktım. (Nefis bir stüdyo bu arada. Yerler en kalitelisinden rabıta kaplı, yüksek tavanlar, tertemiz matlar, renk renk –jilet gibi katlanmış- yün battaniyeler…) Bu aralar bizim araba çalışmıyor. Ben bilmem, Bey bilir. Ben bisikletimi alıp çıkıyorum evden.  Bisikletin önünde ve arkasında ışıkları var.  Sabahın bir türlü aklanmayan karanlığında, yeni stüdyoya yakın ve Aylin’in keşfettiği o kafeye doğru pedal çevirdim. Yakınmış zaten. Bisikleti bağlayıp içeri girince baktım bir çam ağacı kafenin orta yerinde. Işıklar bezenmiş. Hemen yanında da çıtır çıtır yanan bir şömine. Kahvemi alıp şöminenin dibindeki deri yumuşak koltuklardan birine çöktüm.  Tam kitabımı açmış keyifle bir yudum bir satır alacaktım ki gözüm önümdeki pencereden görünen manzaraya takıldı.  Dışarıda koca koca taneleriyle kar yağmaya başlamış. Ama ne güzel bir görüntü!
Mutluluk!

Deri koltuğa, kahveme ve romanıma iyice gömüldüm.

İki gün önce ani bir kararla Middlesex’i yeniden okumaya başladım. Middlesex, Jeffrey Eugenides’in bence en iyi kitabı.  Bundan beş-altı yıl önce şansa Bey ile aynı zamanda okumuştuk. O gün bugündür, romanın karakterleri ve olayları günlük hayatımızda bize eşlik ederler.

“Bak şimdi tam Desdemona gibi konuştun,” der mesela Bey arada sırada bana.  Biliriz hangi Desdemona’dan bahsettiğini. Middlesex’deki Desdemona’dır. Ya da ben Uludağ’dan söz ederken Stefanides’lerin köyünün olduğu dağ var ya, orası işte derim.  Hangi Stefanideslerden bahsettiğimiz kitaba referans vermesek bile ikimiz tarafından bilinir. Eşle, dostla aynı romanı okumanın yarattığı bağ pek güzel, pek özel bir bağdır. Birlikte dizi seyrederken oluşan bağdan daha sağlamdır fikrimce.

Şimdi biz Bey ile otobiyografimizi yazıyoruz. Öğrencisi bulunduğumuz Transpersonal Psikoloji eğitimimizde bize verilen bir ödev bu. Siz hiç otobiyografinizi yazdınız mı? Zor bir iş. Hayatınızı romanlaştırıyorsunuz. Herşeyi katamıyorsunuz tabii. Ödevin de anlamı amacı bu zaten. Kendin denen şeyi kurgularken hayatın, geçmişin hangi öğelerini ona katıyorsun, hangilerini dışarıda bırakıyorsun. Buna bakacağız hep beraber.

Benim otobiyografim, kadınca daireler çizerek ilerliyor. Bey’inki ise düz bir çizgide. Aramızdaki bu farkı konuşurken yine aklımıza Calliope ya da Cal geldi. Calliope Middlesex romanının esas kahramanı. Bir hermafrodit.  Genetik olarak erkek ama cinsel organları dışarı değil içeri doğru gelişmiş olduğu için ilk bakışta dişi izlenimini uyandırıyor. Özellikle bebekken pipisinin gizli doğası nedeniyle oğlan olduğunu anlamaya imkan yok. Böyle böyle on altı yaşına kadar kız çocuk zannedilerek büyütülüyor Calliope. (Devamını yazmayayım alıp okuyun.  Türkçeye de tercüme edilmiş. İnkılap Kitapevi tarafından basılmış.  Türkçe ismi de Middlesex.)

On altı yaşına kadar kız çocuğu olarak büyütülen ama genetik olarak erkek olan Calliope’nin kendi hayatını anlattığı roman da haliyle hem dairesel hem de lineer özellikler taşıyor. Burada, romanının baş rolünü bir hermafrodite veren yazarın ustalığını görüyoruz. Hem kadın, hem de erkek olarak yaşayan bir insanın beyni nasıl kendi geçmişini nasıl algılar, nasıl aktarır? Yazarımız bence bu işi iyi kıvırmış.  Sadece ben değil, başkaları da böyle düşünmüş olmalı ki Middlesex adlı romanı ile Jeffrey Eugenides 2003 Pulitzer ödülüne layık görülmüş.

Çıtır çıtır yanan şömine ile ışıl ışıl çam ağacının arasındaki deri koltuğuma gömülmüş, hafiften aydınlanan sabaha süzülerek düşen kar tanelerini izlerken ruhumun bir yanı beni orada bırakıp 1922 yılının sıcak bir Ağustos öğleden sonrasına, Kirazlı Yayla yakınlarındaki ufacık bir Rum köyüne (Desdemona’nın köyü), oradan Bursa’nın Türk, Rum, Ermeni ipek tüccarlarının pazarlık ettiği Koza Hana, oradan Fransız İngiliz subayların limanında limonata içtikleri Smyrna’nın çay bahçelerine…

Var mı şu hayatta iyi bir roman okumak gibi biri zevk?

Yarın: Shadow Yoga hareketlerini derslerimde kullanabilir miyim?

Bekar Defne’nin Hayalleri

Foto: Aisha Harley
Foto: Aisha Harley

Bey iş gezisine çıktı. Beş gün boyunca şehirde yalnızım. Beni bilenler bilirler, bu benim en renkli hayallerimden biridir. Bey gidecek, ben kalacağım. Bütün günü tek başıma kafelerde geçireceğim, eve hiç girmeyeceğim, hep yazıp, hep okuyup hiç ev işi yapmayacağım. Hayaldir çünkü bizim Bey pek bir yerlere gitmez. Ben gider gezer, gelirim, o beni bekler. O benim gibi meraklı değildir evden uzaklaşmaya, otel odalarında, çadırlarda, uyku tulumlarında, kahvelerde vakit geçirmeye. Yapı meselesi. O yengeç, ben balık. Ben açık denizlere yüzmek isterim, o kuytu bir mağaraya girip orada kendini eylemek.

Ve fakat işte bu dönem denk geldi. O gitti, ben kaldım. Her evli kadın bekarlık hayalleri kurar mı benim gibi bilmiyorum. Üstelik ben mutlu bir evliliğin kadınıyım. Ama illa ki bir öteki hayat süsleyecek ya hayallerimizi işte benimki de “bekar Defne” nin hayatı. Sanki bekar Defne’nin hayatını otuz küsur yıl yaşamamışım gibi…Neyse zaten hayaller hayalken güzel. Gerçekleştikleri zaman hayal formatındayken aklımıza gelmeyen bir dolu sevimsiz ayrıntı da beraberinde geliyor.

Benim Bekar Defne hayallerimde mesela Bekar Defne yogadan sonra bir kahveye gidiyor ve sonra ilhamı kuruyana kadar yazı yazıyor. İlham kuruyunca kahve kitapçıya bitişik ya, oradan bir kitap çekiyor okuyor, yeniden ilham buluyor, yazıyor. Acıkınca gidiyor, bol sarmısaklı iki taco biraz cips yiyor. Yemek yerken kitabını okuyor. Hiç yemek yapmıyor. (sanki Evli Defne çok yapıyor ya!) Hiç araba da kullanmıyor. Bisikletiyle nehir kıyısına iniyor. Müzik dinleyerek pedal çeviriyor. Nereye? Önemli değil. Su kenarında olmak yeter. Mola verince Yunanca ödevlerini yapıyor. Akşama kadar eve girmiyor. (annesi gibi)

Bey’i havaalanına bırakır bırakmaz Bekar Defne’nin hayatını yaşamaya başladım. İlk önce iyi gitti. Kahveye değil de, yeni bir çaycı açılmış mahallede, sessiz sakin sıcacık bir mekan. Oraya gittim. Çay içtim. Dört saat filan oturmuşum, sırtım ağrıyınca farkettim. Ne yaptın o kadar saat deseniz, valla bilmiyorum. Zamanım sonsuz diye biraz savruk davranmışım. Yazı yazdın mı? Romana bir iki rötuş attım ama o kadar. Sonra dikkatim dağıldı. Biraz uçak, biraz bilet, biraz feysbuk bakmışım.

Çıktım. Hadi tacoları, cipsleri yemeye Meksika lokantasına gittim. İçerisi çok gürültülü geldi, dışarıda da yok güneş, yok rüzgar. Doğal elementler canımı sıktı. Gölge bir köşeye sıkıştım. Rüzgar kitabımın sayfalarını karıştırdı. Cipsler çok tuzluydu. Öğleden sonra kahve falı bakacağımı hatırlayınca belki de sarmısak konusunda dikkatli olmam gerek diye düşündüm. Üzerime çökmekte olan huysuzluğu, bütün saatler benim, istediğimi yapabilirim diye neşelendirmeye çalıştım.

“Hadi gel bisiklete binelim.”

Bindik, müzik dinledik. Bir yere yetişme derdi olmadan nehir kıyısında gidip geldik. Mola verince kendimi bir daha yokladım.

“Yunanca ödevlerimizi yapalım mı?”

“Cık. Nasıl olsa çok zaman var, sonra yaparız.”

“Ne yapalım?”

Cevap yok.

Huysuzluk bütün sistemi sarmakta farkındayım. Ama nasıl olur? Bekar Defne’nin gününü yaşarken tam? Birden hatırladım. Bekar Defne’nin eski zamanlarda yaşadığı buhranları. “Too much alone time” diye teşhis koymuştu bir hocası bir zamanlar. Tek başına geçirilen zaman fazlası. “Öteki”nin tanıklığında yaşamaya muhtaçtır insanevladı, demişti bilge bir dostu da.

Eve döndüm. Ev nasıl da boş! Bütün ışıkları da yaksam aydınlanmıyor. Ne yapardım ben evde tek başıma kaldığımda? Televizyonumuz da yok ki. Olsa da Amerikan televizyonunu anlamam. Anlasam televizyon içimdeki boşluğu iyice derinleştirmekten başka be yapacak? Bilgisayardan bir film seyretsem? Tek başıma film seyretmek de canım çekmedi. Kitap okuyayım bari. Okudum. Şimdi ne olacak? Uyumaya karar verdim. Daha saat 9 bile olmamıştı. Yastıkları kokladım. Bey’i özledim. Özlem böyle bir duyguydu değil mi? İngilizcesi missing. Kaçırmak yani. Treni, uçağı kaçırmak gibi. Birisiyle geçirilecek güzel zamanları kaçırmak. Özlemek.

Öyle olsa gerek. Yatağın ortasına yerleştim. Uyudum.

11 saat sonra uyandım. Kahveye geldim. İki kahve içtim.

Şimdi ne yapayım?

Bey’i özledim. Evli Defne daha iyi bir hayalmiş, şimdi iyice anladım.

Boş Ders

Bu sabah dersime kimse gelmedi.

Ben kendi yogamı yapıyordum, keyfim de yerindeydi. Bazı sabahlar insan bedenen güçlü ve esnek, zihnen de sakin uyanıyor. Bunun esrarı, sırrı nedir bilmiyorum. Bazı sabahlar ise yataktan çıkmasına imkan yok, çıktı diyelim ayakta durup hareket etmesine imkan yok. Hadi ayakta durdu biraz hareket etti diyelim, nefesini, kafasını toplamasına imkan yok. Neyse, uzatmayayım.

Zaten bugün öyle bir gün değil bugün. Esnek, dinamik, sakin, neşeli bir gün bu. Öyle bir keyifle açılmış, yoga sularında yüzüyorum. Hatta kendi kendime diyorum ki, “aaa ne güzel bugün erkenden başlamışım, öğrenciler gelmeden herşeyi yaptım bitirdim, şimdi kalkıp tuvalete bile gidebilirim”. Warm down da bitince, döndüm de saati o zaman gördüm. 6:25 (sabah). Dersin başlama saati 6:15. Derhal anladım, gelmeyecekler. bir tanesi bile. Çünkü burada, Amerika’nın nezih Portland kentinde insanların geç kalmak gibi bir alışkanlıkları yok. Fazla bahaneleri de yok. (Trafik yok, uzun mesafeler yok, köprüler çok, herkesin evine yürüme mesafesinden en azından dört yoga stüdyosu var vs.) Gelmeyeceklerini anladım ama yine de yerleri süpürdüm, battaniyeleri düzelttim, altardaki baygın çiçekleri attım.

Çıktım, bizim kahveye geldim. Albina Press. Şükür, 6’da açılıyor. Kahvemi yapan güçlü kuvvetli genç kahvenin de çok yavaş bir sabah geçirdiğini bildirdi. Bugün “öyle” bir günmüş. Kimse yatağından çıkmamış. Ne yoga için, ne de kahve için. Ay haline yorduk. Ayın yüzde 3’ü kalmış. Ucunun ucu yani. Onu da sabaha karşı şansa yakalarsanız ne ala. Göklerde toplasan yarım saat takılıp kaybolup gidiyor. Yarından tezi yok, karanlık geceler. Yeni ay, kara ay. Ne derseniz desin. Aysız geceler. (Bodrum sahillerinde şahane yakamoz olur.)

Yakamozuna doyum olmaz ya, esasında bu kara ay da dolunay gibi musibet bir ay hali. Benim öğrenciler bilirler, hep insan ayaklarını yaralar bu yeni ay günlerinde. Ayak parmağını kıranlar, bileğini burkanlar, cama basıp ayağını kesenler…Kara ay gününde ay bütün gücüyle ayak baş parmağımıza bastırıyor da ondan. Hatha Yoga metinlerine bakacak olursanız, ay her gün bedenin başka bir yerine vuruyor. Dolunay günü başın tepesi, kara ay günü de ayak başparmağı. Aradaki günler de aradaki noktalardan sırayla aşağı yukarı iniyor, çıkıyor.

Neyse işte ayın bu musibet halleri yüzünden, Hatha Yoga metinleri dolunay ve kara ay günlerinde yogadan uzak durun derler. Hassasiyet had safhaya vardığından.

Aldım, kahvemi oturdum masaya. Hani hoca gelmezdi de ders boş geçerdi okuldayken. Bazen yedek hoca gönderirlerdi, başımızda dururdu bir şey öğretmeden. Ödevlerinizi yapın derdi, konuşturmazdı ama roman okumamıza da ses etmezdi. O da güzeldi gerçi ama daha iyisi bazen bizi okulun bir ucunda unuturlardı. 7E’de okurken mesela, bizim sınıf okulun kuş uçmaz kervan geçmez bir köşesindeydi. Hoca herhangi bir sebepten derse gelemezse, biz önce soluklarımızı tutup beklerdik ki kimselere başı boş kaldığımızı anlamasın. Aradan on beş dakika geçip de unutulduğumuz kesinleşince, kapıyı sımsıkı kapatır bayram ederdik. Hemen herkes yer değiştirirdi bir kere. Sanki bütün derdimiz boy sırasıymış gibi. Sonra fularlar kravatlar çözülürdü. Sokaktan mısırcı geçiyorsa, o fularlar ve kravatlar birbirine bağlanıp ucunda bir adet torba ile sokağa sarkıtılır, bütün sınıfa süt mısır alınırdı.

İşte şimdi içimde benim de öyle bir neşe. Sanki boş geçen dersin hocası değil de öğrencisiyim ben.

Geldim kahveye, dedim ben şu Türkçe konuşan okurlarıma bir mektup yazayım. Kaç zaman oldu sesim soluğum kesildi. Nasıllar, niceler bir soruşturayım. Günler ne kadar kısaldı fark ettiniz mi? Ben bile neredeyse gökyüzünde yıldızları görecek hale geleceğim. İstanbul çok sıcakmış, duyuyorum, bizim burada hava limonata gibi ayıptır söylemesi, bir atlayıp gelirseniz, size burada kahve ikram ederim.

Hadi şimdilik bu kadar, kalın sağlıcakla, ben yine yazarım!

Defne

 

 

 

 

Bir İyi Öğrencim Olsun, O Bana Yeter

Biraz önce Venüs’ü gördük.

Mahalledeki komşular kapılarının önüne teleskop koymuşlar. Gelen geçen herkes -ve hatta arabalar bile- durup güneşin yüzündeki bir ben gibi görünen Venüs’e bakıyorlar. Biz de Bey ile patene çıkmıştık. Ben paten kayarak onun tekerlekli sandalyesini itiyorum, çok hızlanırsak o fren yapıyor. Böyle böyle mahallemizin  gül kokulu dümdüz sokaklarını turluyoruz. Komşuların teleskopundan Venüs’e bakmak da bizim evin arka sokağından kendimizi aşağı saldığımız sırada kısmet oldu.

(Bu blogu çooook ileriki tarihlerde okuyacak çocuklarımız için bir not düşelim. Bugün (5- Haziran-2012) bizim komşu Venüs öyle bir yere geçti ki biz onu güneşin önündeki minik bir leke olarak görebildik. Bu türden bir Güneş, Venüs, sıralanması 2117 yılına kadar bir daha olmayacak, sevgili çocuklarımız. Korkarım sizin hayat dönemize ras gelmeyecek. Ama üzülmeyin. Ben buraya bir fotoğraf koyuyorum ki, nasıl bir şey olduğunu anlayın.)

Foto: National Geographic sitesinden alınmıştır.

Bizim hocamızın önündeki halimiz gibi Venüs de güneşin titreşiyordu. “Kendi etrafındaki dönüşünden öyle görünüyor” diye açıkladı bizim bilgin Bey. Güneşin önünden geçiyor diye telaşa kapıldığından değil yani. Peki, o zaman öyle olsun.

Bu güzel akşamın sabahı berbat başlamıştı. Yeni kursuma sadece iki öğrenci kaydolmuş. Her yıl İstanbul’dan Portland’a döndüğümüzde böyle başlıyoruz. Bir kişi, iki kişi. Sonradan artıyorlar.

Derse Mr. Iyengar’ın “hayatınız boyunca bir tane iyi öğrencim olsun, o bana yeter” sözünü hatırlayarak başladım. Kendi yogamı dersten sonra yapabildim. Çıkışta gittiğim kafede bir tanıdığa rasladığım için, tek başıma kalma ihtiyacım tatmin edilmeden eve döndüm. Bey duştaydı. Merhaba bile demeden kulağıma kulaklıklarımı takıp romanıma gömüldüm.

Öğlen teyzemle buluştuk. Aldığı finansal kararların duygusal yapısı ve mantıksızlığı karşısında cinlerim tepeme çıktı. Sana ne oluyor ki diyebilirsiniz? O mantıksız finansal kararlarda sadece kendimi değil, bütün anne tarafı ailemin para ile kurduğu beceriksiz ilişkiyi görüyorum. Kendimi ondan ayıramadığım için de sinirleniyorum. Ani bir duygusallıkla verilen kararlardan dolayı yitirilen paraların, alınıp sevilmediği için terkedilen evlerin, kaybedilen arsaların, batan otellerin, yıllarca kira  ödemeyen kiracıların oturduğu katların trajedisi gözümün önüde canlanıyor ve kendimi çaresiz ve çok kırılgan hissediyorum.

Otoparkta kamyonetin teki arabamızı sıkıştırmış. Çıkmaya imkan yok. Otoparkın valecisi çağrıldı, milimetrik gel, gel, tam sağ yap, topla toplalarla araba sıkıştığı köşesinden kurtarıldı. Koskoca otoparkta o kamyonet sürücüsünün niye bizimkinin yanına sıkışmaya çalıştığını anlamaya imkan yok. Amerika’da pek olmaz böyle şeyler, ama adamın bize kızmış bir hali vardı. O da duygusallaşmış ve bizi cezalandırmaya karar vermiş anlaşılan.

Bir  öğrencim duygusal bir anında çok emek verdiği ve çoğunu tamamladığı stajını pat diye bıraktı. Bir başkası babasıyla kavga etti diye evini terk etti. Gidecek bir yeri olmamasına rağmen. Teyzem yüz binlerce dolar borca girerek yeni satın aldığı evinde içine sıkıntı bastı diye, başka bir daire kiralamaya  karar verdi. Benim de pek çok kez, bavulumda taşıdığım eşyaların ağırlığına dayanamadığım için bir buhran geçirip, çok sevdiğim kıyafetlerimi, kitaplarımı ve elektronik eşyalarımı otel odalarında bırakıp gittiğim olmuştur.

Bu  ani bir duygusallık anında almış karaların attırdığı adımlar insana kendini hiç de iyi hissettirmiyor. Sonrasında bolca pişmanlık ve iç huzursuzluğu olarak kendilerini gösteriyorlar.  Bizim hoca duygular ile hisleri birbirinden ayırmanın öneminden sık sık bahseder. Duygular zihni bulandırıp gerçeği olduğu gibi görmemizi engelleyen şeyler. Hisler ise zihinsel şartlanmalardan bağımsız daha derinden bir yerden kaynaklanıyorlar.  Bazı kararlar vardır, bilirsiniz. Serinkanlı bir anda verilirler. O kararı verdiğiniz anda doğru bir şey yaptığınızı bilirsiniz. Bir daha ardınıza da bakmazsınız, pişmanlık da duymazsınız. O kararlar ani bir duygusallığın değil, hislerin sonucudur.

Neyse, benim niyetim bu konulara girmek değildi aslında. Nereden nereye geldik.

Arabayı sıkıştığı yerden çıkardıktan sonra eve döndük. Ben sabahtan beri tek başıma kalmak istediğimde kendimi kapatacağım bir odam yok diye vızıklanıyor, Bey’den çalışma masasını bana helal etmesini isteyip duruyordum. Baktım, çalışma masasını toparlamaya girişmiş. Sevindim ama bir şey demedim. Onun çalışma masası bizim yatak odasında. Benim olursa, kapısını kapatıp yazacağım bir odam olacak. Ne demiş Virgina Woolf: Her kadının kendine ait bir odaya ihtiyacı vardır.

Ama günün esas dönüşümü bir öğrencimin benim hakkımda yazdığı bir yazısını okuyunca gerçekleşti. Pırlanta gibi bir öğrencim, bu sene tanıştık daha. Çekingenliği, kibarlığı, mütevaziliği ile farkında olmadan bana çok şey öğretti. Derste az konuşanların yazdıklarını okurken insan gizli bir dünya keşfetmiş gibi oluyor. Bir anda yüzüm güldü. Bir tek insanın hayatında bile bir fark yaratmak hepimiz için ne büyük bir moral ve yaşama sevinci kaynağı.

Bir anda tüm dünyam değişti!

“Bey” diye seslendim içeri , “boşver mektupları , kağıtları toplamayı , gel güneş batmadan mahalleye patene çıkalım.”

İşte sonra da 200 yılda bir güneşin önünden geçmeye cesaret edebilen Venüs’ü gördük.

Iyengar gerçekten de ne iyi demiş:

Şu hayatta bir iyi öğrencim olsun, o bana yeter!

Bu da Nasa arşivinden.

Tılsımlı Labirent

Tılsımlı Labirent

Git dedi bey, git ne istiyorsan yap, akşama kadar özgürsün. Benim işim var, sana ihtiyacım yok.

Sekerek dışarı çıktım. Küçük katlanır Dahon bisikletimi mi, diğerini mi alsam diye biraz düşünüp büyük olanını çözdüm. Yüncüde şuursuz bir yarım saat geçirmişim. Çıkışta gidonu ev yönüne değil de, evden uzağa kırdım. Hava limonata. Çorapsız ayakkabı giyiliyor ama güneş değdi mi yakmıyor. Biraz yokuş yukarı çıktıktan sonra dümdüz aşağı bırakabiliyorsunuz kendinizi. O zaman bir meltem -çıplak ise kollarınız- öyle bir okşuyor ki kıkırdamak geliyor insanın içinden.

Yüncüden öteye giden yollar Büyükada’yı hatırlatıyor bana. Arabasız, dar sokaklarına kocaman köşkler sıralandığı için bir ihtimal. Bu  yol üzerinde – Ladd’s Addition deniyor- dört adet gül bahçesi var. Ortada kocaman bir çimen daire ve o daireden aynı derecede açı yapan dört adet çiçek isimli sokağın ucunda gül bahçeleri. Ladd abimizin Portland’a hediyesi bir mahalle. Ladd’s Addition.

Bu bahçelere her girişimde kayboluyorum. Bahçelerin dördünü de arka arkaya ziyaret ediyim diyorum ama nafile. Sanki büyü var. Doğu bahçesini buluyorum, oradan güney bahçesine de geçiyorum. Girdiğim yollara bir daha girmemeye çalışarak kuzey ve batı bahçelerine dönüyorum. Tam geldim sanırken bir de bakıyorum yine doğu bahçesindeyim. Tılsım var sanki bu bahçelerde. Google earth’den bakıp da görmüş olmasam dört adet bahçe olduğuna inanmyacağım.

Ladd's Addition

Tılsımlı labirent Ladd’s Addition’ın bir kenarından ana caddeye çıktım. Belmont üzerinde ilerleyerek Stumptown kahvesine girdim. Burası bey ısrar etmedikçe tercih etmediğim bir kahve aslında. Dar bir mekanda yükses sesli müzik gibi bir derdi var. Ve fakat içimdeki ses “Stumptown kahvesinden başka yerde yazmam” diye tutturdu.

Seni mi kıracağım sesim? Nitekim geldim. Kahvemi aldım, yerleştim. Müzik fena değil ama havalandırmayı köklemişler. Bu sonbahar günü ne gereği var?

Bu aralar kahve tüketimi tavan yaptı. Günde dörtlere çıktık. Mevsim dönüyor diye midir nedir durmadan canım kahve içmek istiyor. Belki de tatlıyı bıraktım diye. Olabilir mi böyle bir bağlantı beslenme uzmanım?

Tatlıyı mı bıraktım?

Evet olay şöyle gelişti: Canım hiç tatlı çekmiyordu. Sabah, öğle, akşam, yemekten önce sonra çikolata, dondurma, kurabiye hiç bir şey istemiyor ama alışkanlık, kendimi iyi hissetmek için ve en çok da açlıktan yiyordum. Karnım acıkınca yemek yerine glutensiz cookie yemek ve yanında tabi ki kahve içmek, sonra da tabii bir daha acıkmayıp, ertesi sabah güçten düşmek…Bunlar klasik durumlar. Yakaladın mı başını ezeceksin.

Tatlı tıkınıp tıkanmak yok artık. Bir tek meyve. Suyu, püresi filan da değil. Kendisi.

Yanında acı bir kahve!

Şimdi yazmaya hazırım!

***

Evinizim yogasyoloğu olarak yeni bir psikolojik rahatsızlık hakkında araştırmaya başladım. Zannedersem milletçe acısını çektiğimiz sinir hastalığı. İngiliz dilindeki ismi Codependency. Bir nevi bağımlılık, veya bağımlığa bağımlılık gibi birşey. Tam türkçesini bulamıyorum. Zaten mevzuyu tam da anlamış değilim. Hakkında okumayı sürdürüyorum.

Anladığım kadarını size aktarmayı deneyebilirim.

Konu ile ilgilenmem geçen sabah bir öğrencime karşı hissettiğim mantıksız ölçüde güçlü bir öfke ile başladı. Dolunay diye sırt üstü yatıp minderlerde yuvarlanacağımız tarzda bir yoga yapacaktık. Bu amaçla öğrencilerden duvar kenarına gidip minder, battaniye, mat ve blokları ile döşeli minik yuvalar yapmalarını söyledim.

Yuvaların inşaası bütün hareket ve sesleri ile nihayet sona erip herkes yuvasının ortasına rahatça yerleşince meditasyonu başlattım. Ve dedim ki, ¨şimdi derse geç girenler olabilir, onların çıkaracakları hareket ve sesler sizleri etkilesin. Etrafınızda olup bitenlere tepki vermek zorunda değilsiniz. Bırakın ses olsun, hareket olsun, siz sükunetinizi ve sabitliğinizi muhafaza edin.

Daha lafımı bitirmeden sol tarafımdaki yuvada bir hareket başladı. Gözlerimi aralayıp bir baktım ki ne göreyim. Az önce yuvasına yerleşmiş, gözlerini yummuş Carol (diyelim adına) yerinden kalkmış, minderlerin, battaniyelerin durduğu dolaptan yeni bir yuva için malzeme indiriyor.

Hayrola ne yapıyorsun?

Geç gelecekler için…

“Hiç gerek yok, sen geç otur yerine, herkes kendiden mesul. Zaten gelecekleri de belli değil. Gelirlerse kendi yuvalarını kurarlar” dedim ama  kimbilir gözlerimden nasıl bir ateş fışkırdı ki kadıncağız koşar adım yerine döndü. Öfkemin dozu, dedim ya, anlaşılmaz bir biçimde yüksekti. Carol’ın davranışı için için nefret ettiğim bir duruma örnek teşkil etmişti muhakkak ama neye?

Böyle mantıksız bir öfke nöbetine iki defa daha yakalandığım hatırlıyorum. Bir defasında iptal ettirmek istediğim kablolu televizyon faturasını annem bana sormadan ödediği için ve bir keresinde yine annem sokak kapımın dışına poster asmam konusunda ısrar ettiği için. Her iki seferde de annem kendi evim ile ilgili olarak verdiğim bir kararı duymazdan gelmiş, kendi istediğini gerçekleştirmeye çalışmış, ben de öfkeden çılgına dönmüştüm.

Bu durumların birbiri ile ne ilgisi var ki?

Bekleyin! Hepsinin cevabı codependency adlı davranış bozukluğunda saklı!

***

Codependency sadece öfke nöbetlerime değil, birbirinden ilgisiz görünen bir çok davranışım için de ortak bir açıklama sundu. Mesela, on yıl önce, kızlara sırnaşan sarhoş –ve sevgilim olmadığını her fırsatta dile getiren- sevgilim, kendisine tokat attım diye beni bir yumruk ile yere devirmişti. Halka açık bir gece mekanında yaşanan olayda ben yerden kalkınıp ne yapmıştım beğenirsiniz? Ağlayarak peşinden gitmiş ve ÖZÜR DİLEMİŞTİM! O ne yapmıştı peki? Bildiniz. Bir yumruk daha sallamış, bir de üzerine tekme atmıştı. Ben hacıyatmaz gibi yerimden fırlayıp yine peşinden koşturarak NE OLUR BENİ BIRAKMA, diye ağlamış, bir yumruk daha yemiştim.

Sonunda arkadaşlarımızın araya girmesi ile durmuştuk  ya ben yine de adamın peşini bırakmamıştım. Gecenin devamında bütün arkadaşlarımın tavsiyeden ısrara, ısrardan tehtide, tehtitten dehşete dönüşen tepkilerini ardımda bırakarak sarhoş sevgilimin peşinden evine gitmiş, salonda kanepede biraz uyumuş, uyandığımda yediğim yumruklardan ve ağlamaktan mosmor yüzümü yıkayıp, kahvaltıyı hazırlamıştım.

O zamanlarki ben gibi sevgiliyi insan düşmanının başına vermesin!.

Öyle bir obsesyon hali.

Değilmiş… Codependency imiş. Başka örnekler de var. Bu rahatsızlık labirent gibi. Birinden girip diğerinden çıkıyorsunuz. Bunların ne alakası var ki diyorsunuz ve hepsi ortada copendency’ye bağlanıyor.

Ama artık daha fazla vaktinizi almayayım. Codependency’den anladıklarımı ve diğer hikayeleri de bir sonraki sefer anlatayım.

Haa yalnız bir de şu var: Ayıp olmasın, kalbi kırılmasın, komşular duymasın…Bunların hepsi de codependency davranış bozukluğuna alamet…

Hatta kalın, devamı gelecek!

Defne

The Back Side of the Earth

Lesvos Island, Greece
Photo: Ayse Kaya

Happy full moon everyone!

This month, beginning of the lunar and solar months -almost- coincided, so now they are peeking at the same time. Full moon and the midsummer’s dream together…This is the perfect time to be in a boat in the Mediterranean sea! If you are in the middle of the ocean in mid-August you can see the sun setting on one side of the boat and the moon rising a minute later.  On the eastern horizon the moon looks so hot and big that there has been a few times I thought I had been watching the sun-set only later to realise that it was actually the moon rise!

I always think of the middle of August as the peek point of summer. From that point onwards, it is a downfall to Fall. Many of friends and family are actually watching the sunset/moonrise over the Mediterranean sea this time of the year because they live nearby. Plus with the economic crisis in Greece, the islands have become the cheapest destinations for the Turks whose country is competing with Switzerland in terms of the prices of the boutique hotels, which were once simple family guesthouses.

Long story short, this summer’s favourite holiday pattern in Turkey is to rent a boat and hit the Greek shores, have wine and fish and swim in the unpolluted Aegean waters away from the hot political climate in the country. This is what my friends are doing now…

Here in Portland, if clouds allow we may be able see the full moon and enjoy its silver light over the pine leaves.

Maybe because we are on the “back” side of the world, I feel like we are catching everything the last minute. In terms of the time zones I mean! By the time it is morning for us, majority of the world population has already lived that day and are ready for bed. Most of the time I think I have something precious in hand, that is a fresh “today, something my friends and family on the “front” side already used up!

The full moon will salute us the last and I find it very special for some reason.

***

This morning I woke up around 7am. No yoga practice due to fullmoon. In fifteen minutes I was already on my bicycle heading towards…

Where?

Somewhere where I can write my morning pages.

Now if you are from the front side of the world, you may ask, what kind of a coffee shop opens at 7 on a Saturday morning? As oppose to Istanbul where the earliest good coffee starts to be served around 9am and Athens around 11am, in Portland, coffeeshops do open at 6am! Believe it or not! This is an American dream!

And it is not just that…If you come to Portland from a dense city like Istanbul, entire town looks like a scene from a fairy tale. I remember my first morning here, only 8 weeks ago. As I was cycling up on the Clinton street and looking at the quiet green scene around me, I kept asking to myself: Is this a movie set or some sort of a Truman show situation? Could this be real?

How is it possible that this little back corner of the world remained so green, abundant, quiet and healthy while in the rest of the world people live shoulder to shoulder in dusty, polluted cities or filthy villages where there are children with black teeth.

Every time I come back to Portland I can’t help but ask: How real can this life be?

***

Well for the people of Portland, it is real. Now, after 8 weeks of my arrival, it is real tome as well. I quickly forgot how its beauty and its ease seemed surreal at the beginning. Now I act and spend my day as if the American dream is my only life.  I live as if the front of the world with its dusty narrow streets and tiny portions of meals does not exist!

But more than anything it is the availability of the space that strikes me the most! It is this space I miss the most when I am away. It is for this space that I choose the clouds over Mediterranean Sea.  And it is not just space in the physical sense. Yes, the streets are wide, houses have 2-3 bedrooms, plus a basement and an attic and a front porch and a back yard!  The bathrooms in the restaurant are so spacious two people and a wheelchair can move around freely…Abundance of physical space…That is something we have in Portland for sure. But  there is more…

There is inner space, there is space in between parked cars, space in the human relationships and there is private space, and here even time feels spacious…(maybe because the distances are near and there is no traffic to struggle through)

In the midst of all this space, I am thinking about writing a series of blogs.Let’s call it the “Space Series” and see where it takes us!

To be continued, stay tuned!

Defne Suman

Nasıl Bırakılır ki Bu Şehir?

Hava ayaz mı ayaz, ellerim ceplerimde çıktım evden.
Çantamda Alice Munro’nun hikaye kitabı, günlüğüm ve bilgisayarım.
Nereye?  (dedi nişanlım)
Buffalo Exchange’e.
Bizim taraftakine değil, nehrin öte yakasındaki esas mağazaya.
Buffalo Exchange kaliteli ikinci el kıyafetlerin vezgeçilmez adresi. Kaşmirler, tiftikler, ipekliler…Doldurdum çantamı beş adet kazakla. Toplam 50 dolar tuttu.

Nasıl bırakılır ki bu şehir? 
Hemen karşısında Powells. Batı yakasının en büyük kitapçısı. Beş katlı bina bir blok dönüyor. Pırpırpır ellerimi kitaplara sürttüre sürttüre labirentlerinde yürüdüm, kokladım, baktım, dinledim, tadına bakmış kadar oldum. Beğendiğin kadar kitabı kolunun altına sıkıştırıp labirentin bir ucundaki  kahvede okuyabiliyorsun. Kahvede dört kişilik masalar da var ama çoğunluk ortadaki uzun ahşap ”community” masasında kitaplarına gömülmüş. Sakin bir mırıltı kaplamış boşluğu, yanında kahve kokusu, gluten free minik elmalı kurabiyeler. OOOOH nasıl da dingin bir pazar günü.

Tam elimdeki kitaplardan ilkine başlayacağım, dit dit dit dit. Buradaki arkadaşlarımdan biri diyor ki, ”hadi beraber örgü örelim”. Ay nasıl da havası aslında ama gel gör ki sosyalleşme arzum sıfırın altında. Cevap bile vermiyorum öylesine kapalıyım dış dünyaya. Çok ayıp.

Bu sabah erken -7  gibi- uyanıp kahve içmeye çıktık. Köpeğini-bebeğini gezdiren, bisikletini süren, ayaz dinlemeden kısacık şortları ile koşan insanların mola verdiği mahalle kahvemizde sıcacık yayıldık. Sonra ben çocukların gürültüsüne ve kelimeleri yaya yaya konuşmalarına sinir oluyorum diye birazcık kapıştık. Haniymiş yüreğimdeki sıcaklık? Biz bu ay nezaketi (kindness anlamındaki) elden bırakmadan kendi sınırlarımızı belirleme ve ifade üzerine çalışıyoruz. Sabahki nezaket testinden çaktım. Eve dönene kadar somurttum.

Kahvaltıyı hazırlarken herşeye fazla fazla tuz koymuşum. Domates, kara lahana (kale anlamında), avokado, füme somon, sahanda yumurta, tost ekmeği (GF), kalamata zeytinleri. Sundance’de yılbaşını konuşurken yumuşadım. Kokia tuz zehirlenmesi geçirmemek için fazla bir şey yiyemedi.

Kitapçının kafesinde 5 Love Languages adlı kitabı okumaya başladım. Otuz küsur yıldır evli  çiftlerle çalışan psikolog Gary Chapman yazmış. Çok ilginç ve eğlenceli. İlişkilerin ne kadar çok emek ve karşılıklı çalışma gerektiğini anlatıyor.  Yarın şehir kütüphanesine uğrayıp alacağım bu kitabı. Biraz okuduktan sonra öğrendiklerimi yazarım.

Derken -siz iphonecuların artık unutmaya yüz tuttuğu- klasik nokai tune dınınııının-dınınıının- dınınıının-dın…Aynı arkadaş şimdi de arıyor. Açabiliyor muyum? Hayıııır. Telesekretere mesaj bıraktı, onu bile dinlemedim. Kindness testi iki. Hayır diyeceğime yerin yedi kat altına gömün beni.  Yine çaktım.

Whole Foods’dan Kokia’ya tavuk, bana mercimek çorbası alıp volvomuza bindiğimde gördüm ki ceza yemişim. Hatalı park etmekten. Şit dedim . 55 dolar girmiş. Unutursam başıma bela.

Hava ha demeden kararıyor. Hava kararınca sokaklarda olmak bana bir tuhaf geliyor. Hemen eve döndüm. Çorbamı içip yatmak isterim şimdi.

Sizin orada ise sabahın ilk ışıkları…
Günaydın olsun.