Yavuklunun Yanı (41’e 1 kala bir Keşif)

Dün akşam, yaş 41’e 1 kala yeni bir keşifte bulundum.

Yine Bey ile didişiyoruz. Bütün çiftler gibi bizim de meşhur bir meselemiz var. En mutlu anlarımıza bile gölgesini bırakan, sadece bize özgü ve çözülmez olduğuna inandığımız bir mesele. Çok kişisel sandığımız sorunların içerikten bağımsız olarak birbirinin eşi olduğuna dair inancım doğrultusunda meselenin ne olduğunu yazmayacaktım ama keşfimi açıklamayı kolaylaştırır diye bizim meseleyi örnek olarak vereceğim. İsteyen içini başını ağrıtan herhangi başka bir mesele ile doldurup, yazıyı o mantıkla okuyabilir.

Bizim meselenin ismi “Biz Nerede Yaşayacağız?”. Evli barklı bir çiftin düğünden evvel çeyizdi, sandıktı, beyaz eşyaydı, koltuk kanepe takımıydı derken bu meseleyi çözmüş olmaları beklenir tabii ama biz işte atlamışız. Şimdi Bey’in acil ihtiyaçları (sağlık, tedavi) ve benim daha az acil ama epeyce mühim ihtiyaçlarım (manevi tatmin ve kariyer) dünya üzerinde iki ayrı ve birbirinden çok uzak iki noktayı işaret ettikleri için çuvalladık. Neredeyse üç yıldır bu bizim meselemiz haline geldi, geçici çözümler üretsek de bu konu etrafındaki gerginlik arka planda cızırdamaya devam ediyor ve evliliğimizi etkiliyor. Ben Türkiye’de, ya da en azından onun ülkesi olan Yunanistan’da yaşayalım istiyorum ki sık sık İstanbul’a gidip yoga derslerimi vereyim, kitaplarımın basımı, dağıtımı, tanıtımı için canla başla çalışayım, ailem ve arkadaşlarımla vakit geçireyim, yazılarımı yazdığım lisanda sohbet edeyim. O ise onu belki de tekerlekli sandalyeden kurtarıp yeniden yürümesine imkan tanıyacak bir tedavinin bedavaya sunulduğu Oregon’da kalmak istiyor.

Biz üç yıldır nerede yaşayacağımız konusunda kavga ediyoruz. Kavgalar, “peki o zaman bırakayayım tedaviyi de öleyim”lerden “zaten sen bırakmazsan ben burada öleceğim, görelim bakalım o zaman nerede yaşıyorsun?” gibi çirkin yerlere vardıktan sonra, birbirimizin kollarında ağlayarak sona eriyor ama iki taraf da neticeden memnun değil. Ben üç ay Türkiye’ye gidecek olsam Bey ondan çok uzaklaştığımdan, yalnızlığın dayanılmaz olduğundan şikayet ediyor, ben ise yapmak istediklerimin yüzde onunu bile o üç ayda yapamadığından… Dön baba dön….

Nihayetinde kendi başımıza bu işin altında kalkamayacağımızı anladık ve yardım almaya karar verdik. Bir evlilik terapisti ayalardık. Hakim karşısındaki avukatlar gibi savlarımızı sunduk ona. Terapistimiz bizi dinledi. İkimiz de kendimizi biraz haklı ama çokça suçlu bulduğumuzdan ve bu haklı/suçlu oranını tersine çevirme arzusu ile yanıp tutuştuğumuzdan saldırganlaştık. Ben her zamanki “bak gördün mü bana neler yaptın?” göz yaşlarımı döktüm, o mantıklı ve uzun açıklamalar yaparak bizim meselenin çözümsüzlüğüne parmak bastı. Terapistimiz bizi dinledi, dinledi, dinledi, ve sonra dedi ki “bu sizin meseleyi siz ikiniz birbirinizden uzaklaşmak için araç olarak kullanıyorsunuz.” Ha? “Yok yok” diye düzelttik ikimiz birden. “Meseleyi çözersek biz birbirimize yakınlaşacağız. Tek yapmamız gereken nerede yaşayacağımız sorusuna bir çözüm bulmak. Öyle bir çözüm bulalım ki hem Bey, hem de Hanım ihtiyaçlarını tatmin etsinler.” Terapistimiz bize gülümsedi ve sordu: “Çözümü bulunca meselenin kapanacağından emin misiniz?” Biz çok emin olduğumuz için başlarımızı salladık. Meğer bu kadar kesinlik sadece egodan kaynaklanırmış. Ego -sahici Ben’in aksine- hep eminmiş bizim için neyin en doğru olduğu konusunda. Ego hep emin, hep bir fikir sahibi ve sonuca odaklı yaşayan parçamızmış ve meselenin çözümünü aslında hiç mi hiç bilmiyormuş.

Bizim başlar  (egoların uzantısı olarak)  “evet, evet, hadi geçelim bunları da meseleye bir çözüm bulalım” dercesine sallandılar. Dudaklarımızın kenarında egosal küçük bir fiyonk tebessüm. Terapist zehir gibi bir kadın çıktı, o fiyonktan dudak bükmeyi hemen yakaladı. İki şeyin arasında kaldığımıza dair bir inancımız da varsa, o da ego kaynaklıymış. Ya böyle olacak, ya da öyle… başka yolu yok, işte bu da kendinden çok emin egonun bir incisiymiş. “Bize üçüncü bir yol var mı” diye sordu. Ayol ne olacak üçüncü yıl? Üç yıl oldu, biz kaç yol denedik, yok işte. Üstelemedi ama bir ödev verdi bize… Bu “bizim meseleyi” birbirimizden uzaklaşmak için de birbirimize yaklaşmak için bir araç olarak kullanmayı deneyecekmişiz.

Seansın akabinde ikimiz de pek hassastık. Egolar bir köşeye çekilmiş, sessiz sakin hiç konuşmadan, el ele oturduk. Bizim meselenin bizi birbirimize nasıl yaklaştıracağı konusunda en ufak bir fikrimiz yok. Nitekim akşam yine bildik saflarımızı almış, artık dilimize yapışmış repliklerimizi tekrarlıyoruz:

“Peki o zaman bırakayayım tedaviyi de öleyim!”

“Zaten sen bırakmazsan ben burada öleceğim, görelim bakalım o zaman sen nerede yaşıyorsun?”

Sonra birbirimizin kollarında ağlamalar, çok üzgünüm, ben de üzgünüm sevgilim, sence bu şekilde ödevimizi yapmış sayılıyor muyuz?

Sizce bu şekilde ödevimizi yapmış, “bizim mesele” vasıtası ile birbirimize yaklaşmış oluyor muyuz?

Tabii ki hayır. Kavgadan sonra yakınlaşmak, sevmek, sevişmek o arka planda cızırdayan gerginliği bir nebze bile azaltmıyor, geçici bir süre onu unutmamızı sağlıyor sadece. (Buna psikolojide “Endişeyi Geçiştirme Mekanizması” olarak Türkçeleştirebileceğimiz  Anxiety Binding Mechanism deniyor.)

Dün gece yine aynı yerdeyiz. Türkiye-Yunanistan seyahatimize 21 gün kala orada kimin ne kadar kalacağı, buraya (Amerika’ya) kimin ne zaman döneceği konusu açılacak ve çözülmeden kapanacak. Konuşma her zamanki hafif tonu ile başladı, acaba şöyle mi yapsak, böyle mi yapsak…. Tam gergin yerlere yaklaşırken, gözlerimden “bak bana neler yaptın” gözyaşları yerine dudaklarımdan şu sözler döküldü:

“Çok istediğim bir şey var. O da bu sefer Türkiye’ye gittiğimizde planladığımız gibi bir ay kalmak yerine, haziran ortasına kadar kalmak.”

Eh, bunu biliyoruz, diyebilir bizim Bey. Biliyor çünkü. Ama demedi. Öyle diyeceğine kulak kesildi çünkü ilk defa meydan muharebesinde pozisyon alır gibi değil de, saf ve sade bir hakikat olarak dile getirmiştim istediğimi.

O küçük ama büyük adımı attığımda ne oldu?

Adım neden büyüktü?

Büyüktü çünkü ben bugüne kadar (41’e 1 kala) hep ama hep istediğim, hayal ettiğim bir şey için mücadele etmem gerektiğine inanmışım. Bu inancın köklerine gitmeyeceğim ama en derinde bir yerde istediğim şeyler için savaşmazsam onların bana verilmeyeceğine, yani o şeylerin benim doğal hakkım olmadığına dair bir inanç taşıyorum. Üstelik öyle her dediğine hayır denmiş bir çocuk da değildim. Diğer çocuklara göre epeyece serbest büyüdüğüm doğrudur. Buna rağmen benim kadar güçlü bir karakter olan annemle yapmak istediğim kimi şeyler konusunda kıyasıya mücadeleye girdiğimiz çok olmuştur. Ama bundan doğal ne olabilir ki? İnsan bir şeyi isterse canını dişine takıp savaşır da savaşır öyle değil mi? O şeyi çok istiyorsa, çatışmaya öyle bir dalar, harp meydanında öyle kıyasıya dövüşür ki sonunda ya karşıdaki pes eder, ya razı gelir, ya da ikna olur, kişi de istediğini alır. Benim zaferlerimin arkasında hep bu kalıp yatar.

Bu keşif bana ait değil aslında. “İstediğin şeyler için mücadele etmek senin için aşina bir durum mu Defne?” diye soran zehir hafiye terapistimizin ustalıkla laf arasına sıkıştırdığı bir keşif bu.

İnsan çok istediği bir şey için mücadele etmezse ne yapar? Onu çok istediği söyleyip bekleyebilir… ki hiç yapmadım. Ama daha evvelden hiç aklıma gelmemiş ve dün gece ilk defa denediğim bir şey daha  yapabilir: Yardım isteyebilir! Bu kadar basit mi? Evet, dönüp şöyle diyebilir:

“Benim çok istediğim bir şey var. Onun gerçekleştirmem için bana yardım edebilir misin?”

Meydan muharebesi için kuşanmış bir kişi bu soruyu duyunca ne yapar? Belki önce bir afallar. Bizim Bey de bir şaşırdı. Ama dudaklarımdan döküşen bu sözleri bir de “tek başıma mücadele etmekten bitkin düştüm kocacığım, hayallerimi gerçekleştirmem için bana el verir misin?” izleyince zırhı, kılıcı, kalkanı birer birer bıraktı ve çıplak kollarına beni aldı. Üç yıldır “bizim mesele” açıldığında en dişli rakibim olarak gördüğüm insanın, bu hayatta yanımda yürümesi için kendi ellerimle seçtiğim hayat arkadaşım olduğu da işte o anda aklıma geldi.!

O an için küçük olan bu adımın benim için ne kadar büyük olduğunu ancak 12 saat sonra bu sabah, yoga dersinden eve dönüp de bizim Bey’i benim  İstanbul’da daha uzun kalmamı mümkün kılacak formülleri tartışırken bulunca anladım.

Meselenin içeriği değil mühim olan, nerede durduğumuz… Yavuklunun karşısına mı geçiyoruz, yanına mı yanaşıyoruz?

Meğer bu kadar basitmiş….

Foto: Görkem Daşkan
Foto: Görkem Daşkan

Bekar Defne’nin Hayalleri

Foto: Aisha Harley
Foto: Aisha Harley

Bey iş gezisine çıktı. Beş gün boyunca şehirde yalnızım. Beni bilenler bilirler, bu benim en renkli hayallerimden biridir. Bey gidecek, ben kalacağım. Bütün günü tek başıma kafelerde geçireceğim, eve hiç girmeyeceğim, hep yazıp, hep okuyup hiç ev işi yapmayacağım. Hayaldir çünkü bizim Bey pek bir yerlere gitmez. Ben gider gezer, gelirim, o beni bekler. O benim gibi meraklı değildir evden uzaklaşmaya, otel odalarında, çadırlarda, uyku tulumlarında, kahvelerde vakit geçirmeye. Yapı meselesi. O yengeç, ben balık. Ben açık denizlere yüzmek isterim, o kuytu bir mağaraya girip orada kendini eylemek.

Ve fakat işte bu dönem denk geldi. O gitti, ben kaldım. Her evli kadın bekarlık hayalleri kurar mı benim gibi bilmiyorum. Üstelik ben mutlu bir evliliğin kadınıyım. Ama illa ki bir öteki hayat süsleyecek ya hayallerimizi işte benimki de “bekar Defne” nin hayatı. Sanki bekar Defne’nin hayatını otuz küsur yıl yaşamamışım gibi…Neyse zaten hayaller hayalken güzel. Gerçekleştikleri zaman hayal formatındayken aklımıza gelmeyen bir dolu sevimsiz ayrıntı da beraberinde geliyor.

Benim Bekar Defne hayallerimde mesela Bekar Defne yogadan sonra bir kahveye gidiyor ve sonra ilhamı kuruyana kadar yazı yazıyor. İlham kuruyunca kahve kitapçıya bitişik ya, oradan bir kitap çekiyor okuyor, yeniden ilham buluyor, yazıyor. Acıkınca gidiyor, bol sarmısaklı iki taco biraz cips yiyor. Yemek yerken kitabını okuyor. Hiç yemek yapmıyor. (sanki Evli Defne çok yapıyor ya!) Hiç araba da kullanmıyor. Bisikletiyle nehir kıyısına iniyor. Müzik dinleyerek pedal çeviriyor. Nereye? Önemli değil. Su kenarında olmak yeter. Mola verince Yunanca ödevlerini yapıyor. Akşama kadar eve girmiyor. (annesi gibi)

Bey’i havaalanına bırakır bırakmaz Bekar Defne’nin hayatını yaşamaya başladım. İlk önce iyi gitti. Kahveye değil de, yeni bir çaycı açılmış mahallede, sessiz sakin sıcacık bir mekan. Oraya gittim. Çay içtim. Dört saat filan oturmuşum, sırtım ağrıyınca farkettim. Ne yaptın o kadar saat deseniz, valla bilmiyorum. Zamanım sonsuz diye biraz savruk davranmışım. Yazı yazdın mı? Romana bir iki rötuş attım ama o kadar. Sonra dikkatim dağıldı. Biraz uçak, biraz bilet, biraz feysbuk bakmışım.

Çıktım. Hadi tacoları, cipsleri yemeye Meksika lokantasına gittim. İçerisi çok gürültülü geldi, dışarıda da yok güneş, yok rüzgar. Doğal elementler canımı sıktı. Gölge bir köşeye sıkıştım. Rüzgar kitabımın sayfalarını karıştırdı. Cipsler çok tuzluydu. Öğleden sonra kahve falı bakacağımı hatırlayınca belki de sarmısak konusunda dikkatli olmam gerek diye düşündüm. Üzerime çökmekte olan huysuzluğu, bütün saatler benim, istediğimi yapabilirim diye neşelendirmeye çalıştım.

“Hadi gel bisiklete binelim.”

Bindik, müzik dinledik. Bir yere yetişme derdi olmadan nehir kıyısında gidip geldik. Mola verince kendimi bir daha yokladım.

“Yunanca ödevlerimizi yapalım mı?”

“Cık. Nasıl olsa çok zaman var, sonra yaparız.”

“Ne yapalım?”

Cevap yok.

Huysuzluk bütün sistemi sarmakta farkındayım. Ama nasıl olur? Bekar Defne’nin gününü yaşarken tam? Birden hatırladım. Bekar Defne’nin eski zamanlarda yaşadığı buhranları. “Too much alone time” diye teşhis koymuştu bir hocası bir zamanlar. Tek başına geçirilen zaman fazlası. “Öteki”nin tanıklığında yaşamaya muhtaçtır insanevladı, demişti bilge bir dostu da.

Eve döndüm. Ev nasıl da boş! Bütün ışıkları da yaksam aydınlanmıyor. Ne yapardım ben evde tek başıma kaldığımda? Televizyonumuz da yok ki. Olsa da Amerikan televizyonunu anlamam. Anlasam televizyon içimdeki boşluğu iyice derinleştirmekten başka be yapacak? Bilgisayardan bir film seyretsem? Tek başıma film seyretmek de canım çekmedi. Kitap okuyayım bari. Okudum. Şimdi ne olacak? Uyumaya karar verdim. Daha saat 9 bile olmamıştı. Yastıkları kokladım. Bey’i özledim. Özlem böyle bir duyguydu değil mi? İngilizcesi missing. Kaçırmak yani. Treni, uçağı kaçırmak gibi. Birisiyle geçirilecek güzel zamanları kaçırmak. Özlemek.

Öyle olsa gerek. Yatağın ortasına yerleştim. Uyudum.

11 saat sonra uyandım. Kahveye geldim. İki kahve içtim.

Şimdi ne yapayım?

Bey’i özledim. Evli Defne daha iyi bir hayalmiş, şimdi iyice anladım.

BAĞIMDAŞLIĞA SON

Bey çantasını dün yemek yediğimiz lokantada unutmuş. Bugün ancak akşam 4’de aklımıza geldi. Almaya gittim. Telefon, içindekiler ile tastamam cüzdan, fotoğraf makinesi, bir kurabiye yarısı hepsi aynen duruyor.

Aklıma bizim düğün partisini yaptığımız kır lokantasında unutup da  ertesi gün almaya gittiğimiz vazolar geldi. Yirmi küsur vazodan geriye üç tanesi kalmıştı. Diğerlerinin hepsi talan edilmiş. Bir tane vazoya derhal süs balığı konmuş ve vazo ofise taşınmış. Aramızdan biri bir torba unutmuş. İçi sadece ıvır zıvır ama manevi değeri olan ıvır zıvır. O torbadan da eser yok. Eser olmadığı için sert bir inkar ile karşılaşıyoruz. ”Yok öyle torba morba unutulmadı”. Sanki unutan taraf biz değiliz? ”Vazo filan da yok burada!”

Şimdi  kötü sosyoloji  yapıp da burada böyle, bizde niye öyle sorularına  genel geçer yanıtlar aramayacağım. Aklıma geldi yazdım.

***

Bey’in çantasını boynuma takmış lokantadan dönerken, codependency’nin türkçesi ne ola ki acaba diye düşünüyordum. “Diğerine bağımlılık” gibi bir şey olabilir. Veya ”ilişki bağımlılığı”.  Nil Gün Hanım’a yazıp sormak geldi aklıma. Kadını rahatsız etmeden evvel bir google’ı yoklayayım dedim. Ve ta ta ta! Kuraldışı Yayınevi araştırmalarım için kullandığım  No More Codependency‘yi türkçeye tercüme etmiş ve yayınlamış bile. Taaa 1996 yılında.  Kitabın adı: Bağımdaşlığa Son. (Yazar Melody Beattie, tercüman Ayfer Çelebi, Kural Dışı Yayınları, 1996) 

Bağımdaşlık sözcüğünün  “diğerine bağımlılık”a nazaran daha tatlı bir tınısı olduğu kesin. O halde bağımdaşlıktır konumuz.

Codependecy’nin tercümesini düşünürken aklıma bir de ”bağımlıya bağımlılık” gelmişti ama bu terim bahsi geçen rahatsızlığı ancak kısıtlı olarak tanımlayabiliyor.  Alkol, uyuşturucu, seks, kumar bağımlılığı olan insanlara bağımlı olmak elbet codependency durumuna örnek teşkil ediyor ama codependecy (bağımdaşlık) sadece bağımlıya değil, gün içinde ilişkiye girdiğimiz bütün insanlara ve onların bizim hakkımızdaki fikirlerine bağımlılık.

Örnek: A kişisi bu sabah kahveye gidiyor. Bir yılı aşkın zamandır uğramadığı bir kahve burası. Kahvenin yakışıklı baristası sıcak bir tebesüüm ile A kişisine şehre ne zaman döndüğünü soruyor. Kişi 3 aydır şehirde olduğu halde bu kafeye bir defa bile uğramadığı için bir suçluluk duyuyor ve ”hımm, dur bakayım, döneli bir iki hafta oldu” deyiveriyor. Konuştuğu -ve günde yüz kişiye kahve servisi yapan- baristayı hayal kırıklığına uğratmak istemiyor. Bu yüzden yalan söylüyor. Böylelikle sadece baristanın duygularını kendice tahmin etmekle kalmıyor (benim onların kahvesine gelmediğimi duyarsa üzülür) bir de kendini o duyguları manipüle edebileceğini düşünüyor. (o halde ona küçük bir “beyaz” yalan söyleyerek hayal kırıklığını engelleyebilirim).

Bu tipik bir bağımdaşlık durumu.  Fark ettiyseniz  A kişisi son derece bencil ve kendine odaklı yaşıyor, düşünüyor. Üstelik bunun farkında da değil. Çünkü neden baristadan gerçeği sakladığını soracak olursanız muhtemelen size, “ayıp olmasın, çocuk bozulmasın” diye cevap verip, kendini değil sadece o diğer insanı düşündüğünü iddia edecektir.

Aslında tek bir motivasyonu var:  Baristanın kendisini beğenmesini, takdir etmesi ve eleştirmemesi. Hakkında hayırlısı…

***

Bağımdaşlık sağlıksız bir ilişki kurman biçimi. Bağımdaşlık etkisinde kurduğumuz ilişkilerde ya aşırı pasif davranıyoruz ya da aşırı derecede birilerine bakmak, onların işlerini üstlenmek eğilimindeyiz. Karşılık istemediğini söyleyerek durmadan veren insanlar aslında bu vermenin karşılığında mütemadiyen takdir ve beğeni bekliyorlar. Verdiklerinin karşılığında ne beklediklerini net ifade edemedikleri için de onlarla ilgilenmezseniz, küsmek gibi pasif agresif davranışlar sergiliyorlar.

Küsmek tam bir bağımdaşlık hareketi. Bozulmak, trip atmak, surat asmak bunlar da hep karşımızdaki kişiden ne istediğimizi ifade etmek yerine o istediğimizi hile ve cebren elde etme yolları. (Küsen arkadaşlara zerre kadar tahammülüm olmaması aslında kendi bağımdaşlığımdan ama bu konuya daha gelmedik.)

Bağımdaşlık, ilişkilerimize ve hayat kalitemize ciddi biçimde zarar veriyor. Bağımdaşlık ilişkilerinde kendi iyiliğimiz ve ihtiyaçlarımızı sonuncu plana alıyor ve bir başkası için saçımızı süpürge ediyoruz. (sözde) Ama aslında yine tek motifimiz var o insan tarafından takdir görmek ve -Allah muhafaza- rededilmemek. Zaten bu rahatsızlığın en belirgin özelliği devamlı olarak diğerlerinin takdirini kazanmak veya reddinden kaçmak düzleminde davranışlarımızı belirlememiz. Bu düzlemde hareket etmek için yalan, inkar, uydurukçuluğa başvurabiliyoruz. (Bu arada beyaz yalan diye bir şey yok. Yalan is yalan. Ya doğruyu söylüyoruz ya da doğruyu söylemiyoruz. Bunun arasında bir durum yok. )

Bağımdaşlık bu kadar ile de sınırlı değil. Ama şimdilik bu kadar bilgi yeter. Sizi şimdi bir takım tipik bağımdaşlık belirtileri ile başbaşa bırakıyor ve Yunanca dersime yollanıyorum.

Bağımdaşlıktan bağımsız günler dileği ile…

Foto: Aisha Harley

***

Benden bir şey rica edildiği zaman yapmamam gereken bir şey olsa bile, hayır demekte zorlanıyorum.

Başkalarının dertlerinden kendimi sorumlu hissediyorum.

Kendimi şımartmakta zorlanıyorum. Bencilce bir şeymiş gibi geliyor.

Başkalarının ihtiyaçlarını karşılamak kendi ihtiyaçlarımı karşılamaktan önce geliyor.

Diğer insanların takdiri kendimi kabullenmeme yardımcı oluyor.

Yaptığım bir şey başkalarınca eleştirilince kendimi yenik düşmüş hissediyorum.

Hatalarım dile getirildiğinde hemen savunmaya geçiyorum.

Beğeni topladığım alanlara enejimi fazlasıyla veriyorum.

Kendimi iyi hissetmek için kendimi diğer insanlarla mukayese etmem gerekiyor.

Derinlerde bir yerlerde kendimi beğenmediğimi biliyorum ama bunu başkalarından saklıyorum.

Sinirim bozulduğunda bu durumdan etrafımdaki insanları ve koşulları sorumlu tutuyorum.

Bana zarar veren ilişkilerden çıkmakta zorlanıyorum.

Sağlıksız ilişkilerimi sürdürebilmek için bazen değerlerimi ve inançlarımı feda ediyorum.

Kendi kendime beceremediğim şeyler için yardım isteyemiyorum.

”Ben yapmazsam, kim yapacak?”diye düşünüyorum.

Yeni bir şey deneme fikrine karşı verdiğim ilk tepki genellikle olumsuz oluyor.

***


GELIN GITMEK

“Bu yazıyı yazacaksın” dedi içimdeki asker. “Hem de hemen şimdi yazacaksın.”

Ve ama birazdan boarding başlıyor. Ben daha 207 numaralı çıkış kapısına bile gitmedim.

İtiraz ve naz sökmedi.

Daha vakit varmış. Üstelik nice havayollarından sahip olduğum onbinlerce uçuş milime rağmen bir defa bile görmediğim bir bölgesinden girmişim havalimanımıza. D kapısının arkası. Ferah mı ferah –afedersiniz- bir Starbaks. Ayrıntısı ile verdiğim kahve yapma talimatlarımı dikkatle dinleyen ve harfiyen uygulayan bir Starbaks görevlisi. Ve dahası prizlerle donatılmış bir bilgisayar masası, etrafında üç yakışıklı yabancı kendi laptoplarına gömülmüş oturuyorlar, dördüncü sandalye de boş.

Bu yazıyı yazacağım!

Uçak bensiz kalkmaz.

Kalkamaz.

Gelinliğim içinde çünkü.

Atina’ya gelin gidiyorum. Dün hamamda beni yıkayan teyzenin dudaklarının büke büke söylediği üzere: benim de kısmetim bu imiş. “Seni Atina’ya mı vericez yani” diye başlamıştı zaten ayaklarımı köpürtürken. Hani başka kimse istememiş de, Yunalı’ya kalmışım, madem öyle ona varmışımmış gibi.

Kısmetim suyun öte yanına gelin gitmekmiş.

Aklımıza gelir miydi hiç?

Siz bu yazıyı okurken ben evlenmiş olacağım.

Ben bu yazıyı yazarken ise İstanbul’daki son bekâr günümü yaşıyorum.

Benim de hamamcı teyzeye taş çıkartacak kıvamda bütün gelinlere dudak bükmüşlüğüm var bu arada. Hele hele böyle “evlenilecek kadın olarak seçildim, ben senden üstünüm, bak bu da tek taşım” havasına girenleri elimin tersi ile şöyle çat çat silkelemişliğim de var.

Şimdi ne diyorum bavullarımı teslim ederken:

“Aman üzerine ‘kırılabilir/fragile’ çıkartmasından yapıştırın ne olur. İçinde gelinliğim var. Yok, Leros’a kadar check in yapmayın. Nişanlım ile Atina havaalanında buluşup beraber devam edeceğiz.”

Tebrikler, tebrikler, tebrikler!

İçimdeki asker saatine bakıp duruyor sinirli sinirli. Lafı uzatıyormuşum.

İzdivaç üzerine iki satır yazmak düşermiş şimdi bana.

Oysa nasıl yazabilirim ki komutanım hakkında en ufak bir tahminim bile olamayan bir konuyu? Çocukken annem bana birçok defa büyüyünce regl olacağımı, orkidleri, o günlerde yüzmemem gerektiğini ve beki karnımın ağrıyacağını anlatmıştı. Sözleri, mide ve iç bulantısı ile geçen bir gecenin sabahında yaşadığım ilk regl tecrübesinin gücünü ifade eder nitelikte değildi.

Zaten annem bana evlilik hakkında hiç bir şey anlatmadı. Nenem hayatta iken konuşurdu:

“İnsanın sevdiği ile müşterek bir hayat kurması, yanyana soluk alıp vermesi çok güzel ve çok özlenen bir şey Defneciğim” diye. O sıralar benim yanımda soluk alanların biri gidip diğeri gelse de kesinlikle kendisine katılırdım. Uzun soluk, kısa soluk, aşk değil miydi nihayetinde burada konuştuğumuz?

Yoksa başka bir şey miydi?

Sosyal Antropolojiye Giriş derslerimizden de şöyle bir tanım hatılıyorum: Evlilik iki insan arasında değil, iki aile -cemaat- arasında yapılan bir anlaşmadır. Bunca yıllık beraberliğimizden kendilerini hiç sorumlu hissetmeyen ailelerimizin bir yüzükle değişen tavırlarına bakıp da antropologlara hak vermemek elde değil.

Kısıtlı zamanların samimiyetine sığınarak açıldım gidiyorum. Farkındayım. Ey içimdeki asker: Duy beni. Evlilik hakkında bir şey yazamıyacağım. Çünkü tahmin etmek istemiyorum. Bir ömür önümde bir deniz varmış, uçsuz bucaksız uzanan, seyrini sevdiğim ve bazen sıkıldığım. Şimdi o denize giriyorum. İlk girişte serin mi, sonrada ısınır mıyım, dibinde mercan kayalıkları ve renkli balıklar mı var, yüzmek mi, sırtüstü yatıp salınmak mı daha iyi bilmiyorum daha.

O yüzden beklenti tecrübeyi boyamasa diyorum?

Bugün İstanbul’daki son bekâr günüm. Doğduğumdan bu yana bu şehirde medeni hali: bekâr gezdim. Bu pek keyifli ama artık kendini tekrarlamaktan öteye gidemeyen sultanlık alanına girsek bu yazıda? Mesela dün Nişantaşına gittim. Güneşli sokaklarında boş boş yürüyüp, kaldırım kahvelerinde kitap okudum. Lise ikiyi okuduğumuz sınıfın bildik manzasında rahatlamak için o alışveriş en üst katına bile çıktım. Evli kadınlar da tekbaşınalığın özgürlüğünü yaşayabilirler mi?

Böyle laf salatları yaparak esas konudan kaçıyormuşum. Öyle diyor içimdeki asker.

İyi de, zaten düğün başlı başına bir evlilik üzerine düşünmekten kaçma formülü değil mi? Masa örtülerine, başındaki çiçeğe, menüdeki balığın kuyruğuna filan kafa yorar ve bir alay aile ferdi ile pazarlık ederken, insan kiminle evlendiğini bile unutabilir.

Bana kalırsa düğünün özü birbirimize verdiğimiz sözler kısmı. Düğün, aile ve dostlar cemiyetinin tanıklığında yaptığımız bir akit nihayetinde. Bu yüzden biz de gücümüzün çoğunu balığın ve gelinliğin kuyruğuna değil de sözleşmemizi yazmaya ayırdık.

Biz üç senedir birbirimize âşık bir halde, orada burada ev kuruyor, bavul yapıyor, ev bozuyor, yeni ev kuruyoruz. Ay sonunda hesap çıkartıp, birbirimize borçlarımızı dengeliyor, hastalıklara birlikte göğüs gerip, sağlıkta suşi yemeğe çıkıyor, dedikodu yapıp sokak köpeklerine birlikte gülüyoruz.

Evlenince ne değişecek?

Her ilişki gibi bizimki de günlük hayatlarımızı düzenleyen, duygusal ve fiziksel ihtiyaçlarımızın karşılıklı tatminini sağlayan sözleşmelere dayanıyor. Bunlar kurallar değil, diğerinin alanını kısıtlamadan şahsi ihtiyaçlarımızı karşıladığımız düzenlemeler. Varsayımlara değil, sözlere, sözleşmelere dayanıyor olması önemli.

Ben sabah erken yogaya gidiyor, dersimi veriyor, sonrasında yeniden dünyaya dönerken tek başıma kahvemi içiyorum. Günümün geri kalanının denge ve huzur içinde geçebilmesi için ihtiyacım olan bir zaman bu. Buna karşılık en geç 10: 30’da eve geliyorum ki beraber kahvaltı edelim. Böyle bir karar vermişiz bir zaman ve uyguluyoruz. Bunun gibi birçok sözümüz var birbirimize. İnsanız elbet, değişiyoruz. Bedenlerimiz gibi zihinlerimiz, zevklerimiz, ihtiyaç ve isteklerimiz de zamanla dönüşüyor. Sözlerimizden bazılarının son kullanma tarihi geçiyor, yeniden masaya yatırıyoruz.

Aile ve dostlarımızın önünde imzalayacağımız “resmi” sözleşmenin maddeleri üzerine kafa patlatırken şimdi işte en çok değişime saygı göstermeye çalışıyoruz. Öyle bir antlaşma yapalım ki gelecekteki bizleri kısıtlamadan bugünkü bizlerin ihtiyaç ve hayallerini tatmin etsin, zor anlarımızda dönüp bakalım, içimizi rahatlacak sahici olanı bize hatırlatsın. Değişim dalgaları ile alabora olursak tutunacağımız bir direk olsun. Birlikteliğimiz korkularımızı ört bas etsin diye değil, büyümemize, gelişmemize, özgürleşmemize alan açsın…

Dünyadaki bilgelik sistemlerinin çoğu, birliğin ikilikten geçerek varılacak bir yer olduğunu söyler. Çünkü her insan diğerinin şahitliğinde yaşamak istiyor hayatını. Hayat o diğeri bizi izlerken anlam kazanıyor. Ancak güvendiğimiz ve sevdiğimiz o diğerinin aynasından kendimizi gördüğümüzde gölgelerimiz ile barışabiliyoruz.

Atina yolcularının son güvenlik kontrolleri için 207 numaralı çıkış kapısına teşrifleri rica olunuyor!

Ben bu yazıyı yazarken İstanbul’daki bekârlığıma veda ediyorum.

Siz bu yazıyı okurken ben Atina’ya gelin gitmiş olacağım!

Koca Nedir?

Bu gece evde yalnızım. Bu evde ilk defa tek başıma bir gece geçiriyorum. Kokia erkek arkadaşları ile içmeye çıktı. Dairemizin Kokia’sız gecesini biraz yadırgıyorum. Ortalığı yünlerim, kitaplarım, şallarım, kahve kupaları ve krakerlerimle bir güzel dağıttım. Yeni Türkü bütün eski şarkılarını yeniden piyasaya sürmüş. Çıkardım disklerden birini. Evin içini sardı Yeşilmişik.
Müzik de koku gibi hemen hafızanın yosun tutmuş duygularını tetikliyiveriyor. Bu albüm piyasaya çıktığında biz lisedeydik. Hep dinler ve hatta çalar söylerdik. Tınısı ile hüzünlenir, sözleri ile varoluşu anlamaya çalışırdık.
Onlar ‘’ya içindesindir çemberin ya dışında’’ diye söylerken, onaltısındaki taze ben  bilmek isterdi: Neresindeyim ben çemberin? Çünkü kendim içindeyken kafam dışardaysa kahrolacaktım. Kahrolmak pek romantik geliyordu kulağa ama geleceğim meyhane masalarında da geçmesindi.
“İstersen Hiç Başlamasın” ı sevdiğim çocuğu düşüne düşüne söylerdim. ‘’Onca yaranın ardından yeni bir aşk yaratamazsın’’mış. Oysa taze kalp yaralarımızın ardından yeniden yeniden yaratabiliyorduk biz aşkı.  Bir sonraki darbeye kadar. Darbelerin acısı da bir başka tatlıydı taze kalpte. Neredeyse gelsin diye bekliyorduk. Hormonların etkisinde ‘’istersen hiç başlamasın’’ lar ise otuz dakika kadar sürüyordu.
Odayı eşyalarım, gecenin sessizliğini de ilk gençliğimle doldurmuş, bunları düşüne düşüne bulaşıkları yıkarken aklıma birden Çağla Şikel’in ‘’Emre yakında kocam olacak’’ basın açıklaması geldi.
Hoppala?
Ben 2002 yılında beri televizyon seyretmiyorum. Kötü bir alışkanlık,  ben en iyisi vazgeçeyim diye başlamış bir durum değil. Çoğunluk gibi benimki de kanalların sıkıcılığına dayanamamakla başlayıp, televizyonsuz evlerde yaşamaya doğru gelişen doğal bir süreç. Sonra Tayland, derken Portland televizyon ve onunla hayatıma giren insanlar bir bir yokoldu.
Bu durumda Çağla Şikel’in ismini hatırlamam bir mucize iken basın açıklamasını beynimin bir köşesinde saklamış olmam nasıl açıklanmalı? Bakkal rafında rasgeldiğim bir Şamdan kapağında okumuş olabilirim. Peki şimdi niye yüzey yaptı acaba? Yeni Türkü-lise-Emre abi bağlantısı filan desem…? Emre Altuğ  abi ile lisede aynı servisde idik. Pek sever ve de sayardım. Sonra okul tiyatrosunda beraber Keşanlı Ali Destanını oynadık ki Emre abi bir içim su idi. Zeliha Berksoy derhal konservatura tayinini istedi.
Şöhret kapısını çaldığında bile Hisar’da Bebek’de karşılaştıkça samimiyetinden bir gıdım eksiltmeden selamladı beni Emre abi. Çağla Şikel daha ortaokula gidiyordu o vakitler.
İnsan beyni esrarengiz bir mağara.
Çağla Şikel’in ‘’Emre yakında kocam olacak’’ beyanında beni bir şey etkilemiş ki bugüne kadar dağarcığımda taşımışım?
Peki koca nedir?
Sevgilimiz, zaten aynı evde birlikte yaşadığımız, hayatımızın sonuna kadar birlikte olmak istediğimiz, ailemizin de sevdiği benimsediği erkek, kocamız olunca değişik bir şeye dönüşür mü?
Koca kalıbına giren erkekten bizim beklentilerimiz farklı olur mu?
Evlilik iki insandan çok iki ailenin –cemaatin- birleşimi ise (antropoloji derslerinde öğrendiğimiz üzere) koca kalıbına giren erkeğimiz birazcık akrabamız gibi mi olur acaba?
Anlamını çıkaramadığım bir diğer cümle de ‘’çocuklarımın annesi’’. Karım, sevdiğim kadın, eşim filan değil de…Çocuklarımın annesi…Hani sanki kan bağı  ile bağlı olduğum insan.
Ben akrabamlarımla çok sık görüşemiyorum. Hepimiz dünyanın dört bir yanına dağınığız. Bir görüşmeden diğerine bebekler yeniyetme, yeniyetmeler ana-baba olmuş oluyorlar. Onca zaman aradan sonra bir araya gelip de bir sofraya oturduğumuzda hissettiğimiz ortak bir şey var: Samimiyet.
Dostlarımı seçerek hayatıma kattım. Akrabalarım öyle değil. Dostlarım ile bağımın kontrolü benim elimde. İstersem koparırım. Akrabamlarımla bağım kandan geliyor. İstesem de koparamam. Onlar da beni koparamazlar. Çok iyi tanımasak da birbirimizi biliyoruz ki bu yolun sonuna kadar birbirimizin yakınında, yamacında olacağız. Böyle de bir güven uyandırıyor akrabalarım bende.
Çağla Şikel’in beyanına başta burun kıvırmışımdır tahminim. Evlenilecek kadın olduğunu ima ediyor, yüzükten güç çıkarmaca aman aman filan diye homurdanmışımdır da. Ama gelin görün ki işte, unutmamışım. Vakti geldiğinde yeniden kafamın kapısı çalınmış.
Acaba Çağla Şikel, o gencecik yaşında, Emre abi ile aile olduklarında samimiyet ve güven hissinin boyut değiştireceğini bildi de mi etti bu beyanını? Kim bilir? Bazı kızlar nikahta keramet olduğunu bilerek doğuyorlar, bazılarında ise işte şafak atmak bilmiyor.