Ben Her Bahar Aşık Olurum

Defne Suman

Yoga Journal Türkiye’nin Mart-Nisan sayısında çıkan yazım.

Ben her bahar aşık olurum

Rüzgar olur, yağmur olurum…

Sezen Aksu’nun bu eski şarkısını bilmeyen var mıdır?

Sadece Sezen Aksu mu her bahar aşık olan? Elbette değil! Her bahar tabiat da aşık olur! Canla başka yenilenir, bütün güzelliğiyle varlığını gören gözlere, duyan burunlara, hisseden ruhlara sunar. Üstelik en berbat kışların ertesinde bile bunu yapacak gücü bulur kendinde. Gizli bir kaynaktır içim, der şarkı. O gizli kaynaktan açar çiçekler, betondaki çatlaktan bile bulur yolunu. Buzlu saçakların altında tir tir titreyerek geçirdikleri gecelerin güneşli sabahında kediler birbirlerinin peşine düşerler ve her yeni canla, her yeni meyveyle kışın karanlık günlerinin üzerine ümit ve yaşam sevinci düşer.

Alemin düzeni böyledir.

Kırılan dallar gibiyim/ Ben her bahar dirilirim / Gizli bir kaynaktır içim /Kendime bir yol bulurum.

Bu bahar erikler, bademler çiçek açarken biz ne yapıyoruz? Kalplerimizde o taze titreşimlerin aksini hissediyor muyuz? Ruhumuz diriliyor, içimizden taşıyor mu? Yoksa aklımızdaki bin bir meselenin gölgesinde, dünyayı pençesine almış zulüm ve nefret dalgası için aşk da hayat da yitip gidiyor mu?

Burada aşk derken bir kadına ya da bir erkeğe duyduğumuz aşktan değil, yüreğin diriliş hissini kastediyorum. Ama o dirilişi çoğumuz ilk aşkımız sayesinde, ilk aşkımız sırasında tecrübe ettiğimiz için de sanki gençlikte yaşanır da bir daha da başa gelmez bir şey gibi düşünmeye yatkınız.

Bir bahar pazarı hatırlıyorum. On beş yaşındayım. Tiyatro çalışması için okula gideceğiz. Pazar sabahları Nişantaşı bomboş. Okulun arkasındaki parkta kirazlar, bademler, şeftaliler coşmuş, tatlı rüzgarda pembe beyaz yapraklar uçuşuyor. Ben gözlerimin altına ilk defa mavi kalem çekmişim ve okulun arka duvarı boyunca sallana sallana kapıya yürüyorum. Birden başımı kaldırdım. Kapının orada birisi duruyordu. Bir demek ışık tam önüne düşmüştü, o mu değil mi emin olamadım. Yaklaştıkça netleşti. Oydu. Aşık olduğum çocuk, sırtına ceketini atmış, benim okul duvarı boyunca yürüyüşümü yüzünde samimi bir tebessümle izliyor, okula beraber girelim diye bekliyordu.

Sevinç kalbimden boğazıma oradan yüzüme çıktı.

Bahar ve aşk o anda benim için birbirine karıştı ve bir daha da ayrılmadı.

Ta ki kafası dolu, zamanı az, evli barklı bir yetişkin haline gelene kadar…

Bir gün bahçemizde açan badem ağacının yanından yürüyüp geçtiğimi fark ettim. Bizim bahçe dediğim aslında apartmanın otoparkı. Otomobiller neredeyse birbirinin üzerine park edildiği ve her türlü çiçeğin saksı dibine batırılan sigara izmaritleri sebebiyle üç vakte kadar solup gittiği bir alan olduğu için bütün ömrüme tanıklık etmiş bu badem ağacının hâlâ yaşıyor olması benim için başlı başına bir neşe kaynağı ama işte o gün işim vardı, kafam doluydu, bir yere geç kalmaktan korkuyordum ve bakıp geçtim. Sonra dikkat ettim eskiden beni sevinçten çıldırtan görüntüler, sesler, kokular Boğaz’ın mavisi, martıların çığlığı, taze ot kokusu… Bunları da kanıksamışım, neden eskisi gibi yüreğimi titretmiyor diye dertleniyorum.

Baharla karışık aşk nerede? Aşkla karışık bahar nerede?

Ülkeyi, dünyayı, insanlığı pençesine almış bu cinnet ve zulüm dalgası yüzünde mi böyleyim?

Belki. Ama öte yandan biliyorum ki yaşama sevincini en insanlık dışı koşullar altında yaşayanlar da duyabiliyor. Hatta onları hayatta tutan tek şey bu sevinç, umut… O halde kendi karamsarlığımı, hissizliğimi dünyanın gidişatına bağlayamam.

Neye mi bağlayabilirim?

Alışkanlığa. Tembelliğe. Rahatlığa. Bakar körlüğe.

İlerleyen yaşıma…

Evet, yaşadığımız baharların sayısı artarken ona karşı duyduğumuz coşku da azalıyor. Bunun adına da yaşlanmak deniyor!

Bir çocukla bir ihtiyarın farkını düşünün: Onları birbirinden ayıran vücutları, akılları, tenlerinin tazeliği değil yaşama duydukları sevinçtir.

Yıllar geçerken vücut gibi yüreklerimiz de kuruyor yani?

Galiba öyle.

Peki vücudumuz yavaş yaşlansın diye gösterdiğimiz onca özeni ruhumuza da gösteriyor muyuz?

Yaşama sevinci çocukken içimizde gani gani. O yüzden çocukken denizin tuzundan, balonun kırmızısından, odunun kokusundan büyüleniyoruz. İlk gençliğimizde aşk var, hormonlarla da beslenen kıpır kıpır hisler. O zamanlarda her bahar aşık olmak kolay.

Peki şimdi?

Vücut gibi kalp ve ruhu da her gün çalıştırmamız gerekiyor.

Hatha Yoga insanın katmanlardan oluştuğunu söyler. Fiziksel vücut ilk ve en dıştaki katmandır. Hemen sonrasında nefes vücudu gelir. Fiziksel organizmayı hayatta tutan elektrik akımı. İlk nefesle girip, son nefesle çıkacak olan can katmanı. Ondan bir sonraki katman zihindir. Bunu da beyin dalgaları olarak düşünebiliriz. Bir düşünce ile diğer arasında gidip gelen cereyan. Bu üç katman sürekli olarak birbirleri ile iletişim içindedir. Zihin katmanında gerçekle örtüşmeyen bir inanç yüzünden (“Ben sevilmeye değer bir insan değilim” gibi) oluşan bir tıkanıklık nefesi etkiler, bir yerde tıkanan nefes de fiziksel organizmanın sağlığını tehlikeye sokar.

Hatha Yoga bu üçlü arasında düzenli bir iletişim yaratmaya çalışır. Bir yandan fiziksel vücudu çalıştırarak nefesin akışını muntazam hale getiririz ve canlanan nefes vücudu vasıtasıyla zihindeki tıkanıkların çözülme sürecini başlatırız. Ama bu tek yönde ilerleyen bir trafik değildir. Öte yandan zihinsel kalıpları çözüp, nefes yoluyla bu çözülmeyi vücuttaki tıkanıklara taşımak gerekir. Yoksa çalışma amacına ulaşamaz.

Yoga sırasında can kazanıyoruz. Oksijen kana karışırken, Sanskitçe adı Prana olan nefesin özü, yani can da karnımızdaki bir merkezde (kanda) birikiyor. Karnımızda bir nevi can rezervi yaratıyoruz ve yorgun veya hasta olduğumuzda bu rezervden kullanıyoruz. Aynı şekilde yine yoga sırasında sevinç rezervi de yaratabiliriz. Bu can rezervi yaratmaktan biraz daha zor. Çünkü inandığımız kalıpları kırmayı gerektiriyor. Bana, sana, ona ve dünyaya duyduğumuz şüphelerin önce keşfi sonra da düzeltilmesini gerektiriyor.

Zihinsel kalıpları kırdık diyelim, içinden ne çıkıyor?

Yeni bir ben!

Bizim badem ağacının her bahar başka çiçekler açması gibi biz de her bahar yeni bir benle dünyaya açılabiliriz.

Çiçek böcek edebiyatı yapmıyorum. İnsan zihni (kalbi, ruhu) tabiattaki bütün varlıklar gibi baharda tazelenip yepyeni bir yüzle dünyayı kucaklamaya programlı aslında. Onun için söylüyorum. Yeter ki eskiye sıkı sıkı sarılmayalım. Tek zannettiğimiz gerçeğin göreceli bir şey ve belki de bir kurgu olabileceğini bir düşünelim.

Yoga bir özgürlük sanatıdır.

İnsanı yaşamdan alıkoyan korku ve endişelerden arınma disiplinidir.

Prana vücudu toksinlerden, ruhu da kaygıdan, korkudan arındırmaya gücüne zaten sahip. Yeniliklere evet demek ve hatta o bile değil, o evet’e direnen, o evet’i bir türlü diyemeyen parçamıza kulak verip, ona şefkatle yaklaşmak bile yeni bir ben’in tohumunu atıyor.

Gizli bir kaynaktır sahiden de içimiz…

Oraya her sabah bir dokunmak yeter.

Her bahar aşık olmak hâlâ mümkün!

Fotoğraflar: Alicia J. Rose Photograpy® (Yoga Shala PDX’in izniyle)

AR80030_AR80030-R2-E008

İlişkilere dair bir Sohbetten Kalanlar

Pek kıymetli hocam Zhander Remete kitabında yogayı  “ruhu ruh olmayan her şeyden ayrıştırma sanatı” olarak tanımlıyor. Bu sabah İstanbul’daki öğrencilerimle telefon üzerinden sürdürdüğümüz bir sohbet sırasında bu konu gündeme geldi. Mesajlar vasıtası ile o kadar çok şey konuştuk ki sanırım sohbetimizden bir yazı çıkacak.

Konu korkuların, şüphelerin, varsayımların gölgelediği aşk ve iş ilişkilerinden açıldı. İlişkiler kendimize, hayata veya varoluşa dair keşiflerimiz sırasında bize ayna tuttukları, kör noktalarımızı aydınlattıkları için yogada (ya da diğer mistik sistemlerde) önemli yer tutar. Evliliğimizin gidişatından korkuyorsak, sevgilimize güvenmiyorsak, beraber çalıştığımız insanların mütemadiyen arkamızdan iş çevirdiklerinden şüpheleniyorsak ne yapacağız?

Bu tip sorular genelde karşımızdakinin davranışından değil, dünyaya ve insanlara şüphe ve kaygı lensinden bakmaya meyilli olanın kendi zihnimizden kaynaklanıyor. Buradan en kolay değil ama en kısa çıkış yolu karşımızdaki insan ile konuşmak, ona kendi içimizi açmak. Konuşmak derken suçlama/saldırı tonunda değil de kendini ifade etme gayreti ile girilen bir sohbeti  kastediyorum.  Saldırı/suçlama tonunu kontrol altında tutmanın en kolay yolu ben ile başlayan cümlelerin senle başlayan cümlere oranına bakmak. Gayemiz kendi kaygılarımızı en saf haliyle ifade etmek ise cümleye “sen şöyle yaptın” ile değil “ben böyle hissediyorum” ile başlamak daha mantıklı ve karşılıklı iletişimin sürmesi için daha verimli bir seçenek. Nitekim “sen” ile başlayan her cümle karşımızdakini bizi dinlemek yerine kendi savunmasını hazırlamaya sevk ediyor.

İnsanın kendi hislerini, kaygılarını, korkularını karşısındaki insana anlatırken saldırı/suçlama tonundan arınması ilk adım ise ikinci adım kendini ifade sırasında öz tahlillerden kaçınmak. Tahlil aslında iletişime pek bir şey katmıyor. Hatta bizi bağ kurmaktan alıkoyuyor bile diyebiliriz. “Ben kendimi böyle hissediyorum, bundan korkuyorum, sana şu açıdan ihtiyacım var gibi” cümleleri “çünkü” takip ettiği anda tahlile başlıyoruz. Neden tam kendimizi anlatırken durumumuzu analiz etmeye girişiyoruz? Belki bir kaçış, belki bir endişe kıvılcımını önleme, haklı çıkma ya da karşımızdakine kendimizi, beğendirme, onaylatma çabası.

O halde samimi bir kendini ifade edişin ilk şartı cümleyi “ben” ile başlatmaksa ikincisi de çünkü’süz sürdürmek olabilir mi?

Samimi ilişkilerin (sevgili, eş, iş arkadaşı, aile ferdi ya da dostluk ilişkileri) önündeki bir diğer engel karşımızdakinin tepkisini kontrol etmek isteyişimiz. İçinde kesinlikle kötü niyet barındırmayan bu istek ilişkilere ve iletişime en fena darbelerden birini vuruyor. Karşımızdakini kırmamak/üzmemek/kızdırmamak için söylemediğimiz söyler hem samimiyetten hem de huzurumuzdan yiyor. Bu durumun özellikle romantik ilişkilerde “ben sana söylemesem bile sen benim buna ihtiyacım olduğunu anlayıp, bana bu istediğimi vermelisin” gibi kangrenimsi tezahürleri görülebiliyor. Maalesef çok sevdiğimiz yavuklu bir medyum değil ve ihtiyaçlarımızı kendi ağzımızla ona her seferinde (evet bir kere değil, her sefer) söylemedikçe onun leb demeden leblebiyi anlamasını beklemek birazcık zalimlik.

Karşımızdakinin tepkisini kontrol altına almaya çalışmak, yani üzülmesin, kırılmasın, kızmasın diye titizlenip lafımızı yutmak ya da sözcüklerimizi cımbız ile ayıklayarak söylemek ilişkiye iki koldan zarar veriyor. Birinci karşımızdaki kişiye tepki vermesi için alan bırakmamış oluyoruz. Gayrı ihtiyari ona diyoruz ki “ben senin ne tepki vereceğini zaten biliyorum. O yüzden de düşüncelerimi (dertlerimi, hayallerimi, kaygılarımı, korkularımı) kendime (senden) saklayıp sana başka (seveceğini/beğeneceğini tahmin ettiğim) bir yüzümü göstereceğim.”

Bu düşünce/davranış zinciri karşımızdaki sevgilinin (ya da patron-fark etmez) bizim tahminimizden farklı bir yanıtı olabileceği ihtimalini baştan iptal ediyor. İlişkiyi bizim varsayımlarımızdan ibaret ve meraktan yoksun bir gerçekliğe (yanılsamaya) indirgiyor.

Ama neden ötekinin tepkisine aldırmaksızın içimizden geçeni söyleyemiyoruz?

Neden sahi?

Bu sorunun cevabı için dikkatimizi karşımızdaki insandan çekip kendi içimize bakalım. Kolay değil, değil mi? Karşımızdakine odaklanıp, “ben ona içimden geçenleri söylerim ama o beni anlamaz ya da kırılır, üzülür, kızar, beni bırakır, işimden kovar,” lara dikkatimizi vermek, enerjimizi bu kaygıların peşinde sarf etmek hem kolay hem de daha aşina olduğumuz bir durum. O yüzden aklımız ilk evvela oraya gidiyor. Ötekine yani. Kendimize değil.

Oysa bir durup düşündüğümüzde, “Sahi ya neden ben içimden geçenleri samimi bir şekilde şu karşımdaki insana söyleyemiyorum?” diye sorduğumuzda samimi bir ilişki için ötekine değil kendi içimize bakmanın tek yok olduğunu görüyoruz. Burada şöyle bir durum ortaya çıkabiliyor: Kendimizden öyle kopuk olabiliriz ki ne hissettiğimizi ararken yine ve tekrar tekrar odağımız ötekine veya durum tahliline kayar. Ya da alışkanlıkla karşımızdakine değil ama bu sefer kendimize saldırı/suçlama tonu ile yaklaşırız ki bunların hepsi egonun içeriye odaklanmadan kaytarma yöntemleri sayılabilir. Nihayet egodan paçayı kurtarıp sıkıntının köküne baktığımızda karşımıza bilin bakalım kim çıkar?

KORKU.

Benim hakkımda ne düşünecek? Onu üzecek miyim? Kızdıracak mıyım? Ne yaparsam beni sevmesini/beğenmesini sağlayabilirim/sürdürebilirim?

İçinde hep korkuyu barındıran bu sorulara sarf ettiğimiz inanılmaz miktardaki enerjiden bizi bitiriyor.

Burada korkuya sorabileceğimiz bir kaç soru var: Ne olur? Ne olur sana kızarsa? Seni beğenmemesi ne anlama gelir? O seni onaylamazsa sen neye dönüşürsün? Başarısız olursan ne hissedersin?

Korkuyu bir varlık gibi karşınıza alıp bunları kendisine sorun. Çok ilginç ve beklenmedik cevaplar alacağınıza eminim. Ayrıca korku başta çıkmaz sokak gibi görünse de bu sorularla çözülüp size yepyeni bir yol da açabilir. Korkuyu son durak diye düşünmemek lazım. Korkudan sonra bir durak daha var:

CESARET.

Ego (ya da zihin) devamlı olarak kendimiz ve dünya hakkında bir yanılsama yaratıyor. Bu yanılsamadan yola çıkarak kurduğumuz ilişkilerin kriz anlarında sadece saldırı/suçlama moduna geçiyoruz. Samimi ve sağlıklı ilişkiler ben’de başlayıp biz’de biten çünkü’süz cümlelerden oluşan sohbetlerle kurulabiliyor. Bu sohbetlerde insan kendini ifade etme şansını ve ötekini dinleme imkanını buluyor.

Bu arada son bir not: Kendini ifade etmek demek, zihin gevezelikleri (bu terim sevgili editörüm Çağlayan Erendağ tarafından sınıfa hediye edildi) ile karşımızdakini boğmak anlamına gelmiyor. Bizim sorumluluğunuz “esas ben” in sesini egonun sesinden ayrıştırıp esas ben’den konuşmayı öğrenmek. Esas benin keşfi ise tek başınalık anlarında, yoga ya da psikolojik danışmanlık seanslarında geliştirebileceğimiz bir pratik.

Özümüzde gizli ışığın kaynağı, esas ben’i egonun, zihnin gölgelerinden arındırıp, hayatı oradan yaşamak… Bütün çabamız bunun için değil mi zaten?

 

 

 

 

Yoga ve Ben: Dünyevi Aşk Başa Düşünce…

Foto: Rebekka Haas
Foto: Rebekka Haas

Hepinize Merhaba!

Bu yazıyı yazmak üzere Fresh Pot kahvesine geldim. Kaldırımda bisikletimi bağlarken üç genç ve güleryüzlü kadın yaklaştı, bedava kucaklanmak ister miyim diye sordular. “Eh olur, tabii” dedim. Buyrun kucaklaşalım. Sarıldık birbirimize. Sarıldık ve hemen ısındık birbirimize. Beraber fotoğraf çektirdik. Dünya rekorunu kırmak istiyorlarmış. Belki biliyorsunuzdur, dünyada böyle bir hareket var. İnsanlar ellerinde “free hugs” (bedava sarıl) yazan pankartlarla meydanlarda durup, isteyene sarılıyorlar. You tube’da girerseniz New York’un, Bangkok’un, Buenos Aires’in orta yerinde birbirlerine sımsıkı sarılan ve bu temastan çoşan insanların her seferinde beni gülümseten görüntülerini bulabilrsiniz.

Ben de yüzümde koca bir tebessüm ile Fresh Pot’dan içeri girdim. Mâlum cumartesi öğleden sonrası benim yazıhane tıklım tıklım dolu. Çocuklar, bebeler, yaşlı teyzeler…Oturmanın tek yolu masa paylaşmak. Benim gibi bilgisayarının ardına gömülmüş bir genci gözüme kestirdim, karşısına yerleştim. Şimdi Mac bilgisayarlarımızın sırtlarını  birbirine dayadık, karşılıklı yazıyoruz. Dışarıda, kahvenin penceresinin hemen önünde insanlar birbirlerine sarılmayı sürdürüyorlar.

Ben de hikayeme kaldığım yerden devam edeyim.

Yoga ile ilişkimde balayı süreci diye tabir ettiğim  ilk dört sene, farklı sistemleri, farklı hocaları deneyerek geçti. Şükürler olsun ki karşıma çıkan hocaların hepsi değerli ve yogayı ciddiye alan harika insanlardı ama Portland’daki Shadow Yoga kursu sırasında, Zhander Hoca’nın ruhumda uyandırdığı güven ve teslimiyeti ilk defa tecrübe ediyordum. Yoga çalışmalarıma onun rehberliğinde devam etmek ve kendisi uygun görürse bir gün bu sistemi öğretmek istediğimi söylediğimde, bundan sonra artık sadece Shadow Yoga sistemine sadık kalmam gerektiğini dile getirdi. Başka sistemlerden gelen hocalardan alacağım  bilgi  sularımı bulandırmaktan başka işe yaramayacaktı bundan böyle. Yogada derinleşmek istiyorsam, kuyudan kuyuya atlamak yerine, bir kuyuda karar kılıp onun sularına gömülmek icab ediyordu.

Zhander Hoca’nın öğrencilerinden en büyük beklentisi ne yaptıkları konusunda akıllıca davranmalarını. Yoganın hem teorisini hem de pratik uygulama alanlarını (bedenin enerji anatomsi bazında) iyice öğrenmemizi ve ezberden değil bilgi, sezgi ve sağduyunun bileşimi bir yerden çalışmamızı istiyor. Akılda, yürekte ve bedende bildiklerimizi bir araya getirip uygulamaya koyduğumuzda zaten sorularımızın çoğu kendiliğinden yanıtlanmış oluyor. Belki bu yüzden hocamızı en çok kızdıran şey cevabı besbelli, öğrencinin sırf ilgiyi üstüne çekmek istediği için sorduğu sorular.

Ben bir yandan hocama  sadakat sözü verirken, aynı sözü artık hiç ayrılmayacağımı bildiğim bir adama da veriyordum. Hayatın tuhaf raslantılarından biri yoga ile ilişkimizin Zhander Hoca’nın kanatları altına girdiği  hafta nice zamandır beklediğim hayat arkadaşı da karşıma çıktı. Tıpatıp aynı hafta! Yıldızların işi olsa gerek. Peki bu adam hayallerimdeki erkek miydi? Tabi ki hayır.  Ama tam da bu yüzden evet! Kafamdaki belirlediğim standartlara uymuyordu ama aşkın standart filan dinlemediğini bana bir kez daha hatırlattığı için yüreğimin doğru yere demir attığını biliyordum.

Öte yandan, yoga sonrası yıllarını özgürce dünyanın bir ucundan diğerine koşarak geçirmiş bir kadın için, bir hayat arkadaşını ne kadar özlerse özlesin,  ilişki korku yaratan bir fikirdi. Kendi başıma planlar yapmaya alışmıştım. Bütün hayallerim bundan sonra nerede yaşasam, ne iş yapsam, nerelerde ev tutsam bazında şekilleniyordu. Aşık olduğum adam benim tam tersimdi. Tatile gitmek için bile evinden, şehrinden, alıştığı düzeninden kopmaktan hoşlanmıyordu. Ben sabah uyanıp kendime sokaklara atmaya bayılırken, o akşama kadar sessiz sakin evde oturmak, akşam çıkıp arkadaşları ile buluşup yemek içmek istiyordu. Ben akşam yemeği yemeyi yıllar önce bırakmış, güneş battı mı eve girip sessizliğe gömüldüğüm bir hayata alışmıştım. Bütün bu zıtlıkların ötesinde, aşık olduğum adam, onu zamanla ancak çok rahat edebildiği ortamlarda yaşamaya mecbur edecek bir hastalıktan (MS) muzdaripti.

Yoga ile aşkımızın hikayesine başlarken söylemiştim, hatırlarsınız: Aşkı barındıran yürek, cesaretin de yuvası. Sevginin tersi nefret değil, aslında korku. Korkuyu ancak sevgi yenebilir. İlk bakışta sevdiğim bu adam ile hayatın zor geçeceğini, bir çift olarak bir çok kısıtlama ile karşılaşacağımızı baştan bilmiş miydim? Elbette bilmiştim. Ama her çiftin hayatında kısıtlamaları yok mudur?  Şimdi değilse, bir gün olması ihtmali vardır. İlişki zaten iki insanın hayatın kısıtlamaları karşısında ne yaptıkları, kendi eksiklikleri ile nasıl baş ettiklerinin efsanesi değil midir?

Korku yüzünden insanın kendini aşktan men etmesi  benim kitabımda yazmıyordu. Korkuyu olduğu gibi kabul ettim, hatta bağrıma bastım ama hayatıma yön vermesine izin vermedim.

Ve işte böyle balıklama daldım yeni aşkın sularına…

***

Yogalı hayatımın ilk bölümünde, bir çaydanlık dolusu bitki çayı, kitap, defter ve minik bir tatlı ile başbaşa geçirdiğim akşamların sabahında tek başınalıktan müthiş zevk aldığımı kendime defalarca tekrarlamıştım. Kendimi kandırdığımı da zannetmiyorum. İnsanın kimselere hesap verme ihtiyacını duymadan alıp başına gitmesi, özgürce hayal kurup sonra o hayalleri gerçeğe dönüştürmesi… Bunlar hayatı çok tatlı kılan şeyler. Bir defasında turistik olmasın diye diye bir kasabadan diğerine atlaya atlaya  Laos’un derinlerinde bir köye  varmıştım. Bisikletimi sürdüğüm kırmızı toprak yollarda karşılaştığım fosforlu yeşil pirinç tarlalarından dönen genç kızlar beni evlerine davet etmişler, bütün kadınların oturduğu bir odada papaya salatası ve  yöresel pilavlarından ikram etmişlerdi. Gün batımı idi. O anda çok mutlu olduğumu ve hiç bir ulusa, dine, zamana değil, insanlığa, ve hatta bütün evrene ait olduğumu, üstelik evrendeki yerimin (herkesinki kadar, herkesinki gibi) çok önemli ve eşsiz olduğunu etimde kemiğimde bilmiştim.

Yalnız yaşadığım, bazı günler iki cümleden fazlasını konuşmadığım, bol bol dünyayı ve kendi içimi izlediğim o zamanları yaşamasaydım yine bu hisleri tecrübe eder miydim?  Bilmiyorum.

Yoga iki kişi ile başlar, derler. Yoga ilişkide yaşanır. Yoganızın değeri, bir ilişkide ne kadar dürüst, açık kalpli ve ne derece kendiniz olmayı başarabildiğinizle ölçülür. Evet, bunların hepsini duymuştum ama gerçek bir ilişkinin sularına kendimi bırakana kadar tam anlamlarını kavramamışım. Zamanla anladım: Yoganın temelini oluşturan prensipler (yama-niyama) ancak ve ancak ilişki sırasında yaşanabiliyor. Bunun illaki romantik bir ilişki olması şart değil ama romantik ilişki her anımıza nüfus eden ve sevgi dozu yüksek bir ilişki tipi olduğundan, yogayı hayata geçirmek  içim  verimli bir uygulama alanı yaratıyor. Bu ilişkiden öğrendiklerimizi ailemiz, arkadaşlarımız, çocuklarımız, öğrencilerimiz ve hatta tanımadığımız insanlarla kurduğumuz ilişkilere taşımamız mümkün.

Yoganın ilk ilkesi olan ahimsa, yani şiddetsizlik, karşımızdaki insana elbette fiziksel olarak zarar vermeyeceğiz anlamına geliyor ama aynı zamanda onun kalbini de kırmayacağız demek oluyor. Yani sivri dilimize hakim olacağız, karşımızdaki ile ancak dalga geçerek iletişim kurabiliyorsak bu alışkanlığımızı elden geçireceğiz demek oluyor. Ya da arkasından konuşmayacağız. Dolaylı da olsa onu yaralayabilecek şeylerden kaçınacağız. Ona kızarsak, kin tutmak yerine iletişim kuracağız, sen ile başlayan cümlelerimizi ben ile başlayan cümlelerle ile değiş tokuş edeceğiz. (Sen beni kızdırdım yerine kendimi kızgın hissediyorum gibi)

İkinci prensip satya, yani dürüstlük ilkesi ise başlı başına bir dönüşümü mecbur kılıyor. En azından benim için öyle oldu. Dürüst değil miydim? Dürüstlük yalan söylememekten ibaret olsaydı bile tam anlamıyla dürüst sayılmazdım. Bizim Bey’in çok sevdiği bir bardağını kırdığımda, bütün izleri ortadan kaldırıp,  ona söylememeyi tercih ediyordum mesela.  Ama bu kadarla kalmıyordu. Kendi doğrumu dile getirmeyi bilmiyordum. “Ben şimdi kahveye gidip yazı yazmak istiyorum” cümlesini bir türlü kuramadığım ama onun bunu kendiliğiden anlayıp “hadi hayatım sen şimdi bir kahveye git, biraz yazı yaz”  demesini beklediğim için (ve o da böyle bir şey demediği, demeyi aklına bile getirmediği için) yüksek voltajlı gerilimler yaşıyor, sonra gayet alâkasız bir konudan kavga ediyorduk.

Sevgi ya da aşktan yaptığımı sandığım bir çok şeyin çoğunlukla bir ihtiyaç, korku ya da öteki üzerinde güç kurma niyeti ile yaptığımı bu yıllarda öğrendim. Beni hayatım boyunca yönetmiş olan inat duygusunun kalbimi sadece kapattığımı, insanın kalbini sevdiğine koşulsuzca açmasının, yeni bir fikir ya da durum ile karşılaştığında direnmeden “evet, bir deneyelim bakalım” diyebilmesinin nice eski ve yeni yoga metninde yoganın özü olarak anlatılan “varolanın bir bütün olarak kabul edilmesi ve teslimiyet” anlamına geldiğini az bir şey çözdüm.

***

Şimdi sevgili okuyucu, bunca kelime kalabalığından sonra şunu da söylemek lâzım: Bu işler burada bitmiyor. Bu işler hiç bir yerde bitmiyor. Yoga kozmolojisine göre her birimiz (evet her 1imiz) evrenle bir olduğumuzu yüzde yüz bileceğimiz (aydınlanacağımız) güne kadar yeniden yeniden bu dünyaya geleceğiz. Bir hayatın sonunda nereye kadar evrilmişsek, sonraki hayat oradan başlayacak. Yani benim yoga ile on senedir yaşadığım beraberlik de, Bey ile evliliğimiz kadar taze ve bebeklik aşamasında henüz. Her iki ilişkim hâlâ ve her gün bana kendime ve genel olarak insana dair bir dolu yeni şey öğretiyor. Her iki ilişkimde de daha yolun çok başında olduğumun bilincindeyim. Gelecek beni heyecanlandırıyor.

İnsanın ve evrenin henüz ucunun ucunu gördüğüm potansiyelini, zenginliğini, hayatın sonsuz katmanlarını yaşamak için sabırsızlanıyorum. Her sabah bu merakla yogaya başlıyor, her gece bilincime sızan hakikatin ışığı ile sevdiğim adamın koynuna giriyorum. Her birimiz özgürleşene kadar bu devran dönecek.

Aceleye gerek yok!

Foto: Aisha Harley
Foto: Aisha Harley

Yas ve Aşk

Babam beş yıl önce 8 Ağustos günü intihar etti. Biz  Portland’daydık. Sabaha karşı bir saatte ev telefonu çaldı. Sabaha karşı çalan telefonlar (hele bir de ev telefonu ise) hep uğursuzluk alametidir ya, bir de dünyanın uzak bir köşesindeysiniz, o uğursuzluğun uzaklardaki ailenizden geldiği kesindir. Ben uykumun arasında ev telefonunun zilini duyduğumda, sadece “Türkiye mi, Yunanistan mı acaba” diye düşündüm. Kötü haber olduğu kesin ama bizimkilerden mi, Bey’inkiler mi?

Bey zar zor çıkan bir sesle “Alo, evet, evet Selim” deyince  başımı yastığa iyice bastırdım. Bastırdım ki  batsın, batsın bir metre derine dalsın, duymayayım. Oysa daha iki gün babamı çok düşünüp, ölecek diye kederlenmiştim. Stres altındaydı. Bir kaç defa aradığımda ofis telefonunda konuşuyordu, bana cevap verememişti. İşleri müthiş kafasına takıyordu. Yazdığım hafif, komik, onu rahatlatmaya çabalayan emaillerime hiç alışmadığım bir ciddiyetle cevap veriyordu. “Böyle giderse kalp krizi geçirecek” diye geçiriyordum içimden.  Bir kaç hafta önce de kahvaltı sofrasında otururken yüreğime hiç tanımadığım bir ağırlık çöküvermişti, aniden  ve “çok kötü bir şeyler olacak” deyivermiştim yarı refleks tepkisiyle. Bey şaşırmıştı, çünkü ben uğursuzlukların, endişenin, evhamın söze dökülmesinin onları gerçek kılacağı ihtimaline hep inanır, hayra değil de şerre doğru açılmaya meyleden ağızları daha aralanmadan sustururum.

Telefonu elime aldıktan sonrası hızla gelişti. Kalp krizi değil, intihardı. Kardeşim Portland’da sabah olsun diye saatlerdir beni aramak için bekliyordu. Kızgındı, üzgündü, şaşkındı…70 yaşında  bir adam kendi elleriyle hayatına son vermeye karar verdiğinde geride kalanlar,  kayıpları ile baş etmekle kullanabilecekleri bir takım temel duygulardan otomatikman mahrum kalıyorlar. Hastalık ya da kaza gibi insanın kendi iradesi dışında gelişen olaylar sevdiğinizin canını aldığında dövünebilir, şansızlığa, bahtsızlığa, kadere sövebilir, rahmetliye gani gani acıyabilirsiniz. Ama kişi kendiliğinden hayattan vazgeçtiğinde elinizde bunlar yok. İntihar söz konusu olunca insan ister istemez ölenden çok kendini düşünüyor. “Ay canına nasıl kıydın?” dan çok, “bana (bize) bunu nasıl yaptın?” geliyor akla.

Kulağımdaki ahizeden yankılanan kardeşimin sesi de durmadan aynı soruyu soruyordu bana:

“Bize bunu nasıl yapabildi?”

***

Babamın ölümü benim hayatımdaki ilk büyük kaybım. Bu ilki daha erken değil de, otuz sekiz yaşında yaşadığım bir hayatı bana bağışlamış olduğu için her gün Allah’ıma şükretmeyi boynumun borcu bilirim. Elbette ölümler geldi geçti ilk gençliğimden. Neneler, dedeler birer birer gittiler. Ama işte bilirsiniz, nene-dede kuşağı çocuk gözünde zaten kapıya yakın bir yerde dururlar. Hele hele bizimki gibi bütün kadınların doğurmak için en az otuz yaşını bekledikleri bir ailede altmış küsur yaşındaki bir anneanne, çocuğun gözünde hayatın çok uzak bir noktasında durmaktadır. Anneannem annemi doğurduğunda 31 yaşındaymış, babaannem babamı doğurduğunda ise 42. Ben doğdumda annemle babam otuzlarını geçmişler. Babamın babası olan dedemi hiç tanımadım. Ben doğmuşum, üç ay sonra Bursa’da hamamda kalp krizi geçirip ölmüş. Annemin babası dedem ise seksen küsur yaşına kadar yaşadı. Kadınların çoğu doksanlarını görüp de hayata gözlerini kapadılar.

Uzun lafın kısası, yirmi yıl önce hiç beklemediğimiz anda hayatını kaybeden Ankara’daki teyzemin ölümü dışındaki yakınlarımın ölümleri, ölenler de dahil herkesin zaten beklediği, şok edici etkisi olmayan olaylardı.

Şok çok accayip bir halmiş. Belki herkeste aynı şekilde kendini göstermiyordur, bilmiyorum. Bendeki tezahürü şöyle oldu: Aniden sakinleştim. Daha telefonu kapamadan duru bir sukunet kapladı benliğimi. Üstüne bir de hemen herkesi sakinleştime, perspektif sağlama görevine soyundum. Bir iki damla göz yaşı belki aktı, belki akmadı yanaklarımdan aşağı. Kokia ertesi sabah kalkacak uçağa bilet ayarlarken ben tek bir ayrıntıyı bile atlamadan sırt çantamı hazırladım. Tek başıma kıtaları aştığım transatlantik uçuşu sırasında da hiç ağlamadım. “Babama Veda” yazısını yazdım. Gözlerimi kapadığımda onu görmeye çalıştım. Ruhu tanımadığım bir alemlerde taklımış gibi geldi, hissedemedim.

Cenazede, mezarlıkta, duada, evde otururken, kardeşimi, Selva’yı, annemi, halalarımı görünce, hadi hiç biri olmadı tek başıma Amerika’ya dönerken ağlarım diye düşünmüştüm. Geceleri tek başıma uzandığımda akıttığım bir kaç damla dışında bir şey çıkmadı. İçimden sadece dua etmek geldi. Harıl harıl dua ettim sadece.

Şok gerçekten accayip bir şey. Benliğin benliği korumaya alması durumu. Kaybın acısı ruha bir anda çökmesin diye üreyen bir takım beyin kimyasalları. Bir nevi doğal uyuşturucu. O da bütün uyuşturucular gibi insanı hissizleştiriyor. Acıyı hissetmediğin gibi, neşeyi de hissetmiyorsun. Sakin sandığım ruh hali sadece hissizlikmiş aslında.

Geçen bir sene boyunca bu hissizlik sürdü. Önceleri bu halimi kendimden ve etrafımdaki insanlardan sakladım. Eskiden bana çok zevk veren şeyleri yapmaya devam ettim. Her sabah yoga, Büyükada’da bisiklete bindiğim bir gün, Eyüp Sultan Camii’nde dua etmek, Boğaziçi Üniversite’siden çimenlere yayılmak, Beyoğlu’nda bir kafede roman okumak, Fener’in kargacık burgacık sokaklarında gezinip sonra Patrikhane’nin kilisesindeki ayini yakalamak…Hiç biri bana eskiden verdiği zevki vermedi.

Nihayet birgün hissizliğimi kabul edip, itiraf ettiğimde arkadaşlarımdan birisi “eh bu anlattığın tam da yas hali” işte dedi.

Şaşırdım. Araştırdım. Okudum, ettim. Sahiden de öyleymiş. Hayattan zevk alamama, neşeyi, sevinci hissedememe hali. Yas haliymiş. Oysa ben yas bir ağız dolusu yaşanan acı zannederdim. Dolu dolu hissedilen bir şey. Aşk gibi bir şey olmalıydı yas. Ham, koyu, iliğinde kemiğinde hissettiğin bir şey. Ya da basitçe hissedilen bir şey olmalıydı, uyuşukluk değil yani.

Değilmiş.

İnsanı en çok bunalıma sokan şey hissedememek. İnsanevladını bitiren şey hissizleşmek. Yeni, heyecanlı, renkli, parlak tecrübelerin peşinde koşmamızın tek bir sebebi var: Bir şeyler hissetmek. Hep diyorum ya, hayalimiz ister en son model i-pad olsun, ister samadhi (yogada aydınlanma) eninde sonunda hayalini kurduğumuz şey bir tecrübe ve onun hissi.

En çok şey hissettiğimiz zaman ise aşk zamanı. İnsan aşık olmayagörsün tenini okşayan güneş ışığından tutun da, şeftalinin dil ile damak arasında eridiği ana, Mozart’ın notalarından, balıkçının yüzündeki kırışığa kadar herşeyden bir his çıkarabiliyor. Çok genç öğrencilerim var benim. Daha ilk defa aşık olanlar. Onlara hep şunu söylemek istiyorum: Aşkı hissettiğiniz o ilk altı ay, ya da altı hafta ya da altı gün, neyse işte aşkın çağıl çağıl aktığı o ilk zaman, bir daha gelmiyor. Sonrasında aşk daha derin, daha anlamlı, bambaşka ve çok değerli bir duyguya dönüşebiliyor ama o hisler çağlayanı sadece ilk zamanlar yaşanıyor.  O dönemi ciddiye almalı, hiç mahçup olmadan dolu dizgin yaşamalı…

Aşk, yasın tam tersi. Hatta belki hayatı aşk ve yas uçlarından oluşan bir düzlemde yaşıyoruz. Aşk’a yaklaştıkça, his dolu ve mutlu, Yas’a yaklaştıkça hissiz ve mutsuz…

Pazar yazısı dedim, hepinizi yasa soktum değil mi? Affola.

Her farkediş beraberinde bir hissediş de getiriyor ama. Her hissediş ile düzlemin Aşk ucuna biraz daha yaklaşıyoruz sanki.

Buraya kadar benimle kaldıysanız, sabrınız ve iç dünyamda bana eşlik ettiğiniz için teşekkür ederim.

“Yoga ve Ben” de görüşmek üzere.

IMG_0730

BAĞIMDAŞLIĞA SON

Bey çantasını dün yemek yediğimiz lokantada unutmuş. Bugün ancak akşam 4’de aklımıza geldi. Almaya gittim. Telefon, içindekiler ile tastamam cüzdan, fotoğraf makinesi, bir kurabiye yarısı hepsi aynen duruyor.

Aklıma bizim düğün partisini yaptığımız kır lokantasında unutup da  ertesi gün almaya gittiğimiz vazolar geldi. Yirmi küsur vazodan geriye üç tanesi kalmıştı. Diğerlerinin hepsi talan edilmiş. Bir tane vazoya derhal süs balığı konmuş ve vazo ofise taşınmış. Aramızdan biri bir torba unutmuş. İçi sadece ıvır zıvır ama manevi değeri olan ıvır zıvır. O torbadan da eser yok. Eser olmadığı için sert bir inkar ile karşılaşıyoruz. ”Yok öyle torba morba unutulmadı”. Sanki unutan taraf biz değiliz? ”Vazo filan da yok burada!”

Şimdi  kötü sosyoloji  yapıp da burada böyle, bizde niye öyle sorularına  genel geçer yanıtlar aramayacağım. Aklıma geldi yazdım.

***

Bey’in çantasını boynuma takmış lokantadan dönerken, codependency’nin türkçesi ne ola ki acaba diye düşünüyordum. “Diğerine bağımlılık” gibi bir şey olabilir. Veya ”ilişki bağımlılığı”.  Nil Gün Hanım’a yazıp sormak geldi aklıma. Kadını rahatsız etmeden evvel bir google’ı yoklayayım dedim. Ve ta ta ta! Kuraldışı Yayınevi araştırmalarım için kullandığım  No More Codependency‘yi türkçeye tercüme etmiş ve yayınlamış bile. Taaa 1996 yılında.  Kitabın adı: Bağımdaşlığa Son. (Yazar Melody Beattie, tercüman Ayfer Çelebi, Kural Dışı Yayınları, 1996) 

Bağımdaşlık sözcüğünün  “diğerine bağımlılık”a nazaran daha tatlı bir tınısı olduğu kesin. O halde bağımdaşlıktır konumuz.

Codependecy’nin tercümesini düşünürken aklıma bir de ”bağımlıya bağımlılık” gelmişti ama bu terim bahsi geçen rahatsızlığı ancak kısıtlı olarak tanımlayabiliyor.  Alkol, uyuşturucu, seks, kumar bağımlılığı olan insanlara bağımlı olmak elbet codependency durumuna örnek teşkil ediyor ama codependecy (bağımdaşlık) sadece bağımlıya değil, gün içinde ilişkiye girdiğimiz bütün insanlara ve onların bizim hakkımızdaki fikirlerine bağımlılık.

Örnek: A kişisi bu sabah kahveye gidiyor. Bir yılı aşkın zamandır uğramadığı bir kahve burası. Kahvenin yakışıklı baristası sıcak bir tebesüüm ile A kişisine şehre ne zaman döndüğünü soruyor. Kişi 3 aydır şehirde olduğu halde bu kafeye bir defa bile uğramadığı için bir suçluluk duyuyor ve ”hımm, dur bakayım, döneli bir iki hafta oldu” deyiveriyor. Konuştuğu -ve günde yüz kişiye kahve servisi yapan- baristayı hayal kırıklığına uğratmak istemiyor. Bu yüzden yalan söylüyor. Böylelikle sadece baristanın duygularını kendice tahmin etmekle kalmıyor (benim onların kahvesine gelmediğimi duyarsa üzülür) bir de kendini o duyguları manipüle edebileceğini düşünüyor. (o halde ona küçük bir “beyaz” yalan söyleyerek hayal kırıklığını engelleyebilirim).

Bu tipik bir bağımdaşlık durumu.  Fark ettiyseniz  A kişisi son derece bencil ve kendine odaklı yaşıyor, düşünüyor. Üstelik bunun farkında da değil. Çünkü neden baristadan gerçeği sakladığını soracak olursanız muhtemelen size, “ayıp olmasın, çocuk bozulmasın” diye cevap verip, kendini değil sadece o diğer insanı düşündüğünü iddia edecektir.

Aslında tek bir motivasyonu var:  Baristanın kendisini beğenmesini, takdir etmesi ve eleştirmemesi. Hakkında hayırlısı…

***

Bağımdaşlık sağlıksız bir ilişki kurman biçimi. Bağımdaşlık etkisinde kurduğumuz ilişkilerde ya aşırı pasif davranıyoruz ya da aşırı derecede birilerine bakmak, onların işlerini üstlenmek eğilimindeyiz. Karşılık istemediğini söyleyerek durmadan veren insanlar aslında bu vermenin karşılığında mütemadiyen takdir ve beğeni bekliyorlar. Verdiklerinin karşılığında ne beklediklerini net ifade edemedikleri için de onlarla ilgilenmezseniz, küsmek gibi pasif agresif davranışlar sergiliyorlar.

Küsmek tam bir bağımdaşlık hareketi. Bozulmak, trip atmak, surat asmak bunlar da hep karşımızdaki kişiden ne istediğimizi ifade etmek yerine o istediğimizi hile ve cebren elde etme yolları. (Küsen arkadaşlara zerre kadar tahammülüm olmaması aslında kendi bağımdaşlığımdan ama bu konuya daha gelmedik.)

Bağımdaşlık, ilişkilerimize ve hayat kalitemize ciddi biçimde zarar veriyor. Bağımdaşlık ilişkilerinde kendi iyiliğimiz ve ihtiyaçlarımızı sonuncu plana alıyor ve bir başkası için saçımızı süpürge ediyoruz. (sözde) Ama aslında yine tek motifimiz var o insan tarafından takdir görmek ve -Allah muhafaza- rededilmemek. Zaten bu rahatsızlığın en belirgin özelliği devamlı olarak diğerlerinin takdirini kazanmak veya reddinden kaçmak düzleminde davranışlarımızı belirlememiz. Bu düzlemde hareket etmek için yalan, inkar, uydurukçuluğa başvurabiliyoruz. (Bu arada beyaz yalan diye bir şey yok. Yalan is yalan. Ya doğruyu söylüyoruz ya da doğruyu söylemiyoruz. Bunun arasında bir durum yok. )

Bağımdaşlık bu kadar ile de sınırlı değil. Ama şimdilik bu kadar bilgi yeter. Sizi şimdi bir takım tipik bağımdaşlık belirtileri ile başbaşa bırakıyor ve Yunanca dersime yollanıyorum.

Bağımdaşlıktan bağımsız günler dileği ile…

Foto: Aisha Harley

***

Benden bir şey rica edildiği zaman yapmamam gereken bir şey olsa bile, hayır demekte zorlanıyorum.

Başkalarının dertlerinden kendimi sorumlu hissediyorum.

Kendimi şımartmakta zorlanıyorum. Bencilce bir şeymiş gibi geliyor.

Başkalarının ihtiyaçlarını karşılamak kendi ihtiyaçlarımı karşılamaktan önce geliyor.

Diğer insanların takdiri kendimi kabullenmeme yardımcı oluyor.

Yaptığım bir şey başkalarınca eleştirilince kendimi yenik düşmüş hissediyorum.

Hatalarım dile getirildiğinde hemen savunmaya geçiyorum.

Beğeni topladığım alanlara enejimi fazlasıyla veriyorum.

Kendimi iyi hissetmek için kendimi diğer insanlarla mukayese etmem gerekiyor.

Derinlerde bir yerlerde kendimi beğenmediğimi biliyorum ama bunu başkalarından saklıyorum.

Sinirim bozulduğunda bu durumdan etrafımdaki insanları ve koşulları sorumlu tutuyorum.

Bana zarar veren ilişkilerden çıkmakta zorlanıyorum.

Sağlıksız ilişkilerimi sürdürebilmek için bazen değerlerimi ve inançlarımı feda ediyorum.

Kendi kendime beceremediğim şeyler için yardım isteyemiyorum.

”Ben yapmazsam, kim yapacak?”diye düşünüyorum.

Yeni bir şey deneme fikrine karşı verdiğim ilk tepki genellikle olumsuz oluyor.

***


GELIN GITMEK

“Bu yazıyı yazacaksın” dedi içimdeki asker. “Hem de hemen şimdi yazacaksın.”

Ve ama birazdan boarding başlıyor. Ben daha 207 numaralı çıkış kapısına bile gitmedim.

İtiraz ve naz sökmedi.

Daha vakit varmış. Üstelik nice havayollarından sahip olduğum onbinlerce uçuş milime rağmen bir defa bile görmediğim bir bölgesinden girmişim havalimanımıza. D kapısının arkası. Ferah mı ferah –afedersiniz- bir Starbaks. Ayrıntısı ile verdiğim kahve yapma talimatlarımı dikkatle dinleyen ve harfiyen uygulayan bir Starbaks görevlisi. Ve dahası prizlerle donatılmış bir bilgisayar masası, etrafında üç yakışıklı yabancı kendi laptoplarına gömülmüş oturuyorlar, dördüncü sandalye de boş.

Bu yazıyı yazacağım!

Uçak bensiz kalkmaz.

Kalkamaz.

Gelinliğim içinde çünkü.

Atina’ya gelin gidiyorum. Dün hamamda beni yıkayan teyzenin dudaklarının büke büke söylediği üzere: benim de kısmetim bu imiş. “Seni Atina’ya mı vericez yani” diye başlamıştı zaten ayaklarımı köpürtürken. Hani başka kimse istememiş de, Yunalı’ya kalmışım, madem öyle ona varmışımmış gibi.

Kısmetim suyun öte yanına gelin gitmekmiş.

Aklımıza gelir miydi hiç?

Siz bu yazıyı okurken ben evlenmiş olacağım.

Ben bu yazıyı yazarken ise İstanbul’daki son bekâr günümü yaşıyorum.

Benim de hamamcı teyzeye taş çıkartacak kıvamda bütün gelinlere dudak bükmüşlüğüm var bu arada. Hele hele böyle “evlenilecek kadın olarak seçildim, ben senden üstünüm, bak bu da tek taşım” havasına girenleri elimin tersi ile şöyle çat çat silkelemişliğim de var.

Şimdi ne diyorum bavullarımı teslim ederken:

“Aman üzerine ‘kırılabilir/fragile’ çıkartmasından yapıştırın ne olur. İçinde gelinliğim var. Yok, Leros’a kadar check in yapmayın. Nişanlım ile Atina havaalanında buluşup beraber devam edeceğiz.”

Tebrikler, tebrikler, tebrikler!

İçimdeki asker saatine bakıp duruyor sinirli sinirli. Lafı uzatıyormuşum.

İzdivaç üzerine iki satır yazmak düşermiş şimdi bana.

Oysa nasıl yazabilirim ki komutanım hakkında en ufak bir tahminim bile olamayan bir konuyu? Çocukken annem bana birçok defa büyüyünce regl olacağımı, orkidleri, o günlerde yüzmemem gerektiğini ve beki karnımın ağrıyacağını anlatmıştı. Sözleri, mide ve iç bulantısı ile geçen bir gecenin sabahında yaşadığım ilk regl tecrübesinin gücünü ifade eder nitelikte değildi.

Zaten annem bana evlilik hakkında hiç bir şey anlatmadı. Nenem hayatta iken konuşurdu:

“İnsanın sevdiği ile müşterek bir hayat kurması, yanyana soluk alıp vermesi çok güzel ve çok özlenen bir şey Defneciğim” diye. O sıralar benim yanımda soluk alanların biri gidip diğeri gelse de kesinlikle kendisine katılırdım. Uzun soluk, kısa soluk, aşk değil miydi nihayetinde burada konuştuğumuz?

Yoksa başka bir şey miydi?

Sosyal Antropolojiye Giriş derslerimizden de şöyle bir tanım hatılıyorum: Evlilik iki insan arasında değil, iki aile -cemaat- arasında yapılan bir anlaşmadır. Bunca yıllık beraberliğimizden kendilerini hiç sorumlu hissetmeyen ailelerimizin bir yüzükle değişen tavırlarına bakıp da antropologlara hak vermemek elde değil.

Kısıtlı zamanların samimiyetine sığınarak açıldım gidiyorum. Farkındayım. Ey içimdeki asker: Duy beni. Evlilik hakkında bir şey yazamıyacağım. Çünkü tahmin etmek istemiyorum. Bir ömür önümde bir deniz varmış, uçsuz bucaksız uzanan, seyrini sevdiğim ve bazen sıkıldığım. Şimdi o denize giriyorum. İlk girişte serin mi, sonrada ısınır mıyım, dibinde mercan kayalıkları ve renkli balıklar mı var, yüzmek mi, sırtüstü yatıp salınmak mı daha iyi bilmiyorum daha.

O yüzden beklenti tecrübeyi boyamasa diyorum?

Bugün İstanbul’daki son bekâr günüm. Doğduğumdan bu yana bu şehirde medeni hali: bekâr gezdim. Bu pek keyifli ama artık kendini tekrarlamaktan öteye gidemeyen sultanlık alanına girsek bu yazıda? Mesela dün Nişantaşına gittim. Güneşli sokaklarında boş boş yürüyüp, kaldırım kahvelerinde kitap okudum. Lise ikiyi okuduğumuz sınıfın bildik manzasında rahatlamak için o alışveriş en üst katına bile çıktım. Evli kadınlar da tekbaşınalığın özgürlüğünü yaşayabilirler mi?

Böyle laf salatları yaparak esas konudan kaçıyormuşum. Öyle diyor içimdeki asker.

İyi de, zaten düğün başlı başına bir evlilik üzerine düşünmekten kaçma formülü değil mi? Masa örtülerine, başındaki çiçeğe, menüdeki balığın kuyruğuna filan kafa yorar ve bir alay aile ferdi ile pazarlık ederken, insan kiminle evlendiğini bile unutabilir.

Bana kalırsa düğünün özü birbirimize verdiğimiz sözler kısmı. Düğün, aile ve dostlar cemiyetinin tanıklığında yaptığımız bir akit nihayetinde. Bu yüzden biz de gücümüzün çoğunu balığın ve gelinliğin kuyruğuna değil de sözleşmemizi yazmaya ayırdık.

Biz üç senedir birbirimize âşık bir halde, orada burada ev kuruyor, bavul yapıyor, ev bozuyor, yeni ev kuruyoruz. Ay sonunda hesap çıkartıp, birbirimize borçlarımızı dengeliyor, hastalıklara birlikte göğüs gerip, sağlıkta suşi yemeğe çıkıyor, dedikodu yapıp sokak köpeklerine birlikte gülüyoruz.

Evlenince ne değişecek?

Her ilişki gibi bizimki de günlük hayatlarımızı düzenleyen, duygusal ve fiziksel ihtiyaçlarımızın karşılıklı tatminini sağlayan sözleşmelere dayanıyor. Bunlar kurallar değil, diğerinin alanını kısıtlamadan şahsi ihtiyaçlarımızı karşıladığımız düzenlemeler. Varsayımlara değil, sözlere, sözleşmelere dayanıyor olması önemli.

Ben sabah erken yogaya gidiyor, dersimi veriyor, sonrasında yeniden dünyaya dönerken tek başıma kahvemi içiyorum. Günümün geri kalanının denge ve huzur içinde geçebilmesi için ihtiyacım olan bir zaman bu. Buna karşılık en geç 10: 30’da eve geliyorum ki beraber kahvaltı edelim. Böyle bir karar vermişiz bir zaman ve uyguluyoruz. Bunun gibi birçok sözümüz var birbirimize. İnsanız elbet, değişiyoruz. Bedenlerimiz gibi zihinlerimiz, zevklerimiz, ihtiyaç ve isteklerimiz de zamanla dönüşüyor. Sözlerimizden bazılarının son kullanma tarihi geçiyor, yeniden masaya yatırıyoruz.

Aile ve dostlarımızın önünde imzalayacağımız “resmi” sözleşmenin maddeleri üzerine kafa patlatırken şimdi işte en çok değişime saygı göstermeye çalışıyoruz. Öyle bir antlaşma yapalım ki gelecekteki bizleri kısıtlamadan bugünkü bizlerin ihtiyaç ve hayallerini tatmin etsin, zor anlarımızda dönüp bakalım, içimizi rahatlacak sahici olanı bize hatırlatsın. Değişim dalgaları ile alabora olursak tutunacağımız bir direk olsun. Birlikteliğimiz korkularımızı ört bas etsin diye değil, büyümemize, gelişmemize, özgürleşmemize alan açsın…

Dünyadaki bilgelik sistemlerinin çoğu, birliğin ikilikten geçerek varılacak bir yer olduğunu söyler. Çünkü her insan diğerinin şahitliğinde yaşamak istiyor hayatını. Hayat o diğeri bizi izlerken anlam kazanıyor. Ancak güvendiğimiz ve sevdiğimiz o diğerinin aynasından kendimizi gördüğümüzde gölgelerimiz ile barışabiliyoruz.

Atina yolcularının son güvenlik kontrolleri için 207 numaralı çıkış kapısına teşrifleri rica olunuyor!

Ben bu yazıyı yazarken İstanbul’daki bekârlığıma veda ediyorum.

Siz bu yazıyı okurken ben Atina’ya gelin gitmiş olacağım!

ARALIK

Evvel zaman içinde çok sevdiğim biri vardı. Dün gece onu rüyamda gördüm  Saçının kıvırcığını, bana bakarken yumuşayan gözlerinin elasını, siyah kazağının altında inip kalkan derin kaburgalarını, ince dudaklarının kıvrık tebessümünü, unuttum sandığım bütün ayrıntılarını üzerinde taşıyarak rüyama geldi.


Zaman o evvel zaman değildi ama. Rüyamda şimdiki zamanda idik. Bilmediğim bir evde karşılaşıvermişiz. Komşu muymuşuz ne, orası bulanık. Bir merdiven boşluğunda fısıldaşıyoruz. Çok yakın, çok samimiyiz.  Biz zaten hep bir aralıkta –çalınmış zamanların aralığında- bulmuştuk samimiyeti.


Evvel zamanlarda, milenyumu devirmemize az bir şey kala, yine bir Aralık gecesi karşılaşmıştık.  Daha da öncesinde, ben kimbilir kaç defa o karşılaşma anının hayalini kurmuştum.  Yıllar yıllarca olayı binbir kez kafamda canlanırmış, beğenmemiş, değiştirmiş, hikayeyi tekrar tekrar kurgulamıştım. Karşılaşacaktık. Beklenmedik bir anda. Bir gece. Beni ne kadar özlemiş olduğunu anlatacaktı. Bakışlarıyla tabii. Özlemini dile getirmesi hayali bir senaryo için bile imkansızdı. İmkansızı istemiyordum. Zaten anlaşacaktık işte bir şekilde.


Yeni tanıştığım bir grup arkadaşımla geçirdiğim o gece nasıl olmuşsa olmuş, aklımdan çıkıvermişti. Birkaç bar ve klübe girip çıktığımız, eğlenceye doyamayıp da karnımızı doyurmaya karar verdiğimiz sıradan bir cuma gecesinin sonunda, soğuğu hissetmeyecek kadar sarhoş, sıra sıra dizilmiş dönercilerin önünde orası mı, burası mı tartışması yapıyorduk. 


Taksim meydanı deprem depresyonunu üstünden atamadan milenyumu kucaklamak için süslenmiş, geceyi bizimkine benzer rotaları takip ederek geçirmiş, ve aynı noktada  sonlandırmaya hazırlanan tanıdık simalarla doluydu. Hatırlıyorum: Soğuğa rağmen yemeğini eline alan etrafa son bir kez göz atmak için  dışarı çıkmış, büfelerin önü gündüzü aratmayacak kadar kalabalıklaşmıştı.



O gece o kalabalıkta hiç karşılaşmayabilirldik. Yıllarca hep aynı yerlerde gezmiş, birbirimize hiç raslamamıştık ne de olsa. Onlarca büfenin arasında nasıl olup da onun içinde oturduğunun önünde durakladık? Talih, tesadüf, hepsi bir oyun işte! Ama o oradaydı. İçeride. Elinde bir tost, florasan ışıklarıyla aydınlatımış büfenin bir masasında oturuyor, bana bakıyordu. Yıllardır beklediğim an! Nasıl da hazırlıksız, nasıl da sarhoştum. Kendimi birşeyler hissetmeye zorladım hemen. Duygu duygu neredesin?  O kadar beklediğim kişi kalkmış bana doğru geliyor ve tek düşündüğüm şey sağ ayağının hafifçe aksadığı!



Tedirgin bakışlarla etrafı araştırarak  yanıma yaklaşmıştı. Demek o zaman bile hala korkuyordu birlikte görülmemizden. Çevreyi kollamayı sürdürerek aceleyle yanağıma bir öpücük kondurmuş ve kaçarcasına uzaklaşmadan hemen önce kulağına fısıldamıştı, “arasana beni ne olur, hemen, yarın ara”. Duyduklarımı algıladığımda başım dönmeye başlamıştı. O AN böyle çabuk, böyle bulanık ve duygulardan arınmış bir şekilde yaşanabilir miydi?


Hatırlıyorum: Uzaklaştığı yöne baktığımı. Onu hala görebiliyordum. Aceleyle taksiye binişini izlemiş, araba gözden kaybolurken arkasımı dönmüş, yürümüş, sarhoşların, sevgilierin, gecenin o saatinde mendil satan çocukların arasına, kalabalığa karışıvermiştim.


On bir yıl sonra bir başka Aralık gecesinde, dün gece rüyamda, ‘’evleniyorum ben’’diyordum ona. ‘’Beni her zaman beklersin sanıyordum ben oysa ki’’ diyordu. Şaka yaptığını ikimiz de biliyor ama aşkın ses tonu fısıltı ile konuşmayı sürdürüyorduk.


‘’Bütün hepsi bir oyundan ibaret zaten biliyorsun değil mi?’’diye soruyordu. ‘’Ne yaptıysam hep rol icabı idi. Bu hayat bittiğinde, rolümüzü tamamlayıp sahne arkasına çekildiğimizde, bir sonraki rolümüze soyunmadan önce, ben seni bulurum nasıl olsa kız kardeş. O zamana kadar sana verilmiş rolü hakkıyla oynamaya bak’’.


Bana bakarken sevecenleşiveren gözlerinin elası, saçının kıvırcığı, soluğunun fısıltısı zihnimde taptaze uyandım. Birbirimizi görmeyeli aradan çok zaman geçmiş olsa da, esas vedayı şimdi ettiğimizi karnımın derinliğinde bildim.


Karlı bir Aralık sabahında, çok sevdiğim bir başkasının ensesine yüzümü da
ldırıp, yeni günüme başladım. 

Koca Nedir?

Bu gece evde yalnızım. Bu evde ilk defa tek başıma bir gece geçiriyorum. Kokia erkek arkadaşları ile içmeye çıktı. Dairemizin Kokia’sız gecesini biraz yadırgıyorum. Ortalığı yünlerim, kitaplarım, şallarım, kahve kupaları ve krakerlerimle bir güzel dağıttım. Yeni Türkü bütün eski şarkılarını yeniden piyasaya sürmüş. Çıkardım disklerden birini. Evin içini sardı Yeşilmişik.
Müzik de koku gibi hemen hafızanın yosun tutmuş duygularını tetikliyiveriyor. Bu albüm piyasaya çıktığında biz lisedeydik. Hep dinler ve hatta çalar söylerdik. Tınısı ile hüzünlenir, sözleri ile varoluşu anlamaya çalışırdık.
Onlar ‘’ya içindesindir çemberin ya dışında’’ diye söylerken, onaltısındaki taze ben  bilmek isterdi: Neresindeyim ben çemberin? Çünkü kendim içindeyken kafam dışardaysa kahrolacaktım. Kahrolmak pek romantik geliyordu kulağa ama geleceğim meyhane masalarında da geçmesindi.
“İstersen Hiç Başlamasın” ı sevdiğim çocuğu düşüne düşüne söylerdim. ‘’Onca yaranın ardından yeni bir aşk yaratamazsın’’mış. Oysa taze kalp yaralarımızın ardından yeniden yeniden yaratabiliyorduk biz aşkı.  Bir sonraki darbeye kadar. Darbelerin acısı da bir başka tatlıydı taze kalpte. Neredeyse gelsin diye bekliyorduk. Hormonların etkisinde ‘’istersen hiç başlamasın’’ lar ise otuz dakika kadar sürüyordu.
Odayı eşyalarım, gecenin sessizliğini de ilk gençliğimle doldurmuş, bunları düşüne düşüne bulaşıkları yıkarken aklıma birden Çağla Şikel’in ‘’Emre yakında kocam olacak’’ basın açıklaması geldi.
Hoppala?
Ben 2002 yılında beri televizyon seyretmiyorum. Kötü bir alışkanlık,  ben en iyisi vazgeçeyim diye başlamış bir durum değil. Çoğunluk gibi benimki de kanalların sıkıcılığına dayanamamakla başlayıp, televizyonsuz evlerde yaşamaya doğru gelişen doğal bir süreç. Sonra Tayland, derken Portland televizyon ve onunla hayatıma giren insanlar bir bir yokoldu.
Bu durumda Çağla Şikel’in ismini hatırlamam bir mucize iken basın açıklamasını beynimin bir köşesinde saklamış olmam nasıl açıklanmalı? Bakkal rafında rasgeldiğim bir Şamdan kapağında okumuş olabilirim. Peki şimdi niye yüzey yaptı acaba? Yeni Türkü-lise-Emre abi bağlantısı filan desem…? Emre Altuğ  abi ile lisede aynı servisde idik. Pek sever ve de sayardım. Sonra okul tiyatrosunda beraber Keşanlı Ali Destanını oynadık ki Emre abi bir içim su idi. Zeliha Berksoy derhal konservatura tayinini istedi.
Şöhret kapısını çaldığında bile Hisar’da Bebek’de karşılaştıkça samimiyetinden bir gıdım eksiltmeden selamladı beni Emre abi. Çağla Şikel daha ortaokula gidiyordu o vakitler.
İnsan beyni esrarengiz bir mağara.
Çağla Şikel’in ‘’Emre yakında kocam olacak’’ beyanında beni bir şey etkilemiş ki bugüne kadar dağarcığımda taşımışım?
Peki koca nedir?
Sevgilimiz, zaten aynı evde birlikte yaşadığımız, hayatımızın sonuna kadar birlikte olmak istediğimiz, ailemizin de sevdiği benimsediği erkek, kocamız olunca değişik bir şeye dönüşür mü?
Koca kalıbına giren erkekten bizim beklentilerimiz farklı olur mu?
Evlilik iki insandan çok iki ailenin –cemaatin- birleşimi ise (antropoloji derslerinde öğrendiğimiz üzere) koca kalıbına giren erkeğimiz birazcık akrabamız gibi mi olur acaba?
Anlamını çıkaramadığım bir diğer cümle de ‘’çocuklarımın annesi’’. Karım, sevdiğim kadın, eşim filan değil de…Çocuklarımın annesi…Hani sanki kan bağı  ile bağlı olduğum insan.
Ben akrabamlarımla çok sık görüşemiyorum. Hepimiz dünyanın dört bir yanına dağınığız. Bir görüşmeden diğerine bebekler yeniyetme, yeniyetmeler ana-baba olmuş oluyorlar. Onca zaman aradan sonra bir araya gelip de bir sofraya oturduğumuzda hissettiğimiz ortak bir şey var: Samimiyet.
Dostlarımı seçerek hayatıma kattım. Akrabalarım öyle değil. Dostlarım ile bağımın kontrolü benim elimde. İstersem koparırım. Akrabamlarımla bağım kandan geliyor. İstesem de koparamam. Onlar da beni koparamazlar. Çok iyi tanımasak da birbirimizi biliyoruz ki bu yolun sonuna kadar birbirimizin yakınında, yamacında olacağız. Böyle de bir güven uyandırıyor akrabalarım bende.
Çağla Şikel’in beyanına başta burun kıvırmışımdır tahminim. Evlenilecek kadın olduğunu ima ediyor, yüzükten güç çıkarmaca aman aman filan diye homurdanmışımdır da. Ama gelin görün ki işte, unutmamışım. Vakti geldiğinde yeniden kafamın kapısı çalınmış.
Acaba Çağla Şikel, o gencecik yaşında, Emre abi ile aile olduklarında samimiyet ve güven hissinin boyut değiştireceğini bildi de mi etti bu beyanını? Kim bilir? Bazı kızlar nikahta keramet olduğunu bilerek doğuyorlar, bazılarında ise işte şafak atmak bilmiyor.

MUTSUZ AŞKLAR

Artık benimle yüzemeyen babamın anısına..

Yaş yirmi bir…
Hâlâ yirmi yıl öncesindeki gibi tatlı sızlar mı
onu şimdi yaşayana?.

Geçen gün babamla yüzüyoruz.

Bir yengeç, bir balık, suda sosyalleşmek pek hoşumuza gidiyor, havuzda randevulaşıyoruz. O 25, ben 75 metrede bir duruyoruz, laflıyoruz.

Bir ara dedi ki “yazılarını okuyorum da babana dair hiç iz bulamıyorum. Ben seni pek az tanıyorum galiba”. Gülüp geçiştirmeye çalıştım, “Heh heh, esas travmayı annem yaratmış da ondan, sen kendini şanslı hisset”. Daldık. Sonraki 75 metre boyunca düşündüm. Sahi babamın bende hiç izi yok mu? Karakterim, yumuşak karnım, korkularımın oluşmasında babamın rolü nedir? Buluşma yerimize vardığımızda itiraf ettim, “Baba ben annemle evli olduğunuz zamanlara dair hiçbir şey hatırlamıyorum. Sanki sen çocukluğum boyunca ortada yoktun”.

Ne? Nasıl olur? Hani evden kaçmıştın da ben avucuna bisiklet pompası ile vurmuştum, hatırlamıyor musun? Evet, tamam, onu hatırlıyorum. Hani Çeşme Altınyunus otelinde uyuyasın diye saatlerce masallar anlatmıştım onu da mı hatırlamıyorsun? Hatırlıyorum. Annem otelin diskosunda eğleniyor, babam bana bakıyor, ben annemin beni terk edişini bir türlü kabullenemiyor, ağlıyor da ağlıyorum. Bunlar kesik kesik anılar. Bugünkü duygularımı, şartlanmalarımı oluşturan çocukluk anılarımda babamın izini yine de bulamıyorum.

O, “biraz daha düşün istersen, ben bu turu tamamlayıp çıkıyorum”, diyerek suya daldı, uzaklaştı.

Babamın davranışları, sözleri, beklentileri, duygularını ifade edişi/edemeyişi çocuk ruhumda hiç yankılanmamış olabilir mi? Yoksa babamın yarattığı travma o kadar derinde ki, çıplak gözle göremiyor muyum? Bir terapiste gitsem benliğimin karanlık dehlizlerinden çekip çıkarır mı yaraları?

Havuz çıkışında, Levent’in arka sokaklarından geçerek eve dönmeye çalışıyorum. İstanbul’da araba kullanmaya ara verdiğim son yedi yıl içinde yollar öyle bir değişmiş ki, o en tanıdık yerlerde kayboluyorum. Yeni yollar, tanıdık ara sokaklarla kesiştikçe şaşırıyorum. Sonra öyle bir yer geliyor ki, yok olamaz diyorum. Buradan oraya nasıl geldik? Eskiden burada yol biter, dere başlardı. Bir gecekondu mahallesi olması gerek derenin öbür yanında? Bakıyorum, gecekondu mahallesi hala orada, sağ tarafımda. Solumda o tanıdık eski sokak. Üzerinde ilerlediğim yeni yol da derenin ta kendisi.

Gidip şimdi o evi bulur muyum, bulmaz mıyım? Şuradan sağa girsem, böyle bir yokuştan inerdik, karda buzlanırdı, inemezdik. Nasıl da kar yağmıştı! Günlerce evden çıkmamıştık. Bahçe bembeyaz olmuştu. Şimdi burada bir yerde olmalı işte o ev.

Gönlüm hayatımda iki defa mutsuz aşka düştü. İki erkeği acıdan kıvrana kıvrana sevdim.

Birincisinde on dört yaşındaydım. Okuduğum şiirler, şarkılar, aşk hikayeleri birden ruhumda karşılık buluvermişlerdi. Liseyi bitirene kadar içimi kanırta kanırta, beni isteyip istemediğine karar veremeyen bir erkeği sevdim. Sevdanın koyu acı tadını sevdanın kendisi sandım.

Tam bitti, artık, ancak değerimi bilen bir adama açarım gönlümü filan derken, yirmi bir yaşımda yine vurdum mu baltayı taşa! Hem de öyle bir vurmuşum ki mutsuz aşk tecrübesini en derin katmanına kadar yaşamak nasib olmuş.

Derler ki insanın hücreleri her yedi yıl içinde tamamen yenilenirmiş. Bu yüzden yedi yıllık dönemlere ayrılırmış hayatlarımız. Benim kişisel tarihim de bu dilimlerde geçirdiğim dönüşümlerden ibaret zaten! Yirmi bir yaşından yirmi sekiz yaşına uzanan dilim de o yedi yıllardan biriymiş. Ben o üçüncü yedilik dilimin tamamını mutsuz aşkımı kalbimde ısıtıp ısıtıp, acısını kanıma zerk ederek geçirdim.

Sokaklar tanıdık, ama bulamıyorum o evi. Düz yoldan gelsem bulurum tabii ama ben bu arka yolu merak ediyorum. Arka yolları da kullanırdım çünkü. O eve giden her yolu, her deliği, yol kenarında büyüyen bütün bitkileri, çöp tenekelerinin yerlerini, hepsini bilirdim. Hafızamda bir kara delik sanki. Aradan on dört yıl geçmiş ben o evden son kez çıkalı. Unutmaya yeter mi? Yoksa o zamanları da mı gömmüşüm babamın izleri ile birlikte?

Vazgeçtim. Düz yola çıkıp eve dönüyorum. Hafızamdaki kara delikten eskiye dair hisler sızıyor. Mutsuz aşkların tatlı acısı. Ayşe ile basmıştık kırmızı Skoda’nın gazına, ellerimizde sigaralar, Alanis Morrisette’e bağıra çağıra eşlik ederek İznik’e gitmiştik. Birbirimizi avutmaya. Mutsuz aşklarımızı anlatmıştık birbirimize. Hisler taze tahtaya atılan çentikler gibi derin hissediliyordu. Yetişkin sanıyorduk kendimizi ama çocukluğun sonundaydık aslında. İçimizde birikmiş korkuları, yaraları, eğilimleri, kısaca ruhumuzu, mutsuz aşklarımızın hikâyesini anlatırken keşfediyorduk. İçimizde yeni bir katman gün ışığına çıkarken kendi hikâyelerimiz ruhumuzu tatmin ediyor, hani neredeyse mutsuz aşklarımıza bize sağladıkları bu tatmin imkânı için şükran duyuyorduk.

Ağlıyor, sonra gülüyor, şarap içip dans ediyor, değerimizi bilmeyenlere kapımızı açmayacağımıza ant içiyorduk!

Babam, tesadüfe bakınız ki, ben yedi yaşındayken evden ayrıldı. Annemle ikimiz kaldık. Kimse bana babamın neden gittiğini söylemedi. Amerika’da dediler. Annem okuldan gelene kadar evde benimle oturan nenem ve büyük halanın fısıldaşmalarından bilmemem gereken bir şeyler döndüğünü biliyordum ama anneme aşık derecesinde düşkün olduğumdan babamın yokluğunu hiç kurcalamıyordum. Babamın yataktaki yeri bana kalmıştı ya annemin boynunun kokusunu çeke çeke deliksiz uykular uyuyordum.

Babam kısa bir süre sonra yeniden evlendi. Malum hikâye. Evliliğinin bir noktasında başka birine aşık olmuş, uzatmadan ayrılıp, aşık olduğu diğer kadınla evlenmiş. Bunu da sanki bir televizyon dizisi hikâyesi izliyormuşçasına tepkisiz karşıladığımı hatırlıyorum. Sonra annem de evlendi. Ona tepkisiz kalamadım. Dışarı attığım kadarını atıp, gerisini içimde biriktirdim. Şansıma ikinci anne ve babalarım ruhen öyle sağlıklı, öyle dengeli idiler ki, bana öyle doğru şekilde yaklaştılar ki, tez zamanda ikisine de candan bağlandım.

Mutsuz aşk hikâyelerimin erkek kahramanlarının ikisi de başka kadınları severlerken bana rastlamışlardı. İkisi de aldatmacadan hoşlanmayan dürüst insanlar oldukları için en baştan bana durumu anlatmışlar, ben inadına kendi sıramın gelmesini bekleyeceğimi söylemiştim. Yalnızlıklarını unutuyorlardı da o yüzden belki, kollarının arasına yumuşak kendimi bırakmama karşı koymuyorlardı. O kolların arasına fazlaca bir yerleştiğimde ise sıranın bana belki de hiç gelmeyeceği hatırlatılıyordu ama ben bir adım geri, iki ileri yılmıyor, savaşıyordum.

Her iki mutsuz aşk da on yıllık ara ile mayıs ayında son buldu. Her iki mayısta da ben birden, aniden bittiğini bildim. Sanki yıllarca yerlerde sürünüp ağlayan ben değilmişim gibi usulca kapıyı çekip çıktım. Artçı şoklar filan oldu tabii kalbimde ama mutsuz aşklara bir daha dönmedim.

Neden o kadar zaman orada durdum da birden çıkıverdim bilmiyorum. Kurduğumuz yıkıcı ilişkileri, tatmin edilmemiş ihtiyaçlarımıza bağlayan modern psikoloji kuramlarını okudukça, mutsuz aşklarda hangi ihtiyaçlarımın karşılık bulduğunu düşünüyorum. Acı çekme ihtiyacı diye bir şey var mı mesela? Modern psikolojide bunun adı duygusal olarak uyarılma ihtiyacı. Olabilir.

Freud’a kalsa hepsi babamla ilgili ya, işte babam ben çocukken esas kadın annemi değil de, bir başka kadını sevdiği için ben ancak ikinci kadın pozisyonunda sevileceğime inandım. İkinci kadın sabrederse sonunda muradına erecekti. O yüzden ikinci kadın safhasında takıldım kaldım. . Bu da olabilir.

Mutsuz aşklarda ben hayatın tadına daha bir derinden baktım. Duyguların dehlizini aşıp da kendime baktığımda insanın hayatı tecrübe etme biçimleri hakkında keşiflerde bulundum. Mutsuz aşklarda, çok üzüldüğüm doğru ama yine o aşklarda ruhumu tecrübe ile besleyip, büyüdüm, zenginleştim. Daha fazla beslenemeyeceğimi anladığımda da işte usulca çıktım gittim.

Bana en çok bu olabilirmiş gibi geliyor.

http://www.defnesuman.com