Tılsımlı Labirent

Tılsımlı Labirent

Git dedi bey, git ne istiyorsan yap, akşama kadar özgürsün. Benim işim var, sana ihtiyacım yok.

Sekerek dışarı çıktım. Küçük katlanır Dahon bisikletimi mi, diğerini mi alsam diye biraz düşünüp büyük olanını çözdüm. Yüncüde şuursuz bir yarım saat geçirmişim. Çıkışta gidonu ev yönüne değil de, evden uzağa kırdım. Hava limonata. Çorapsız ayakkabı giyiliyor ama güneş değdi mi yakmıyor. Biraz yokuş yukarı çıktıktan sonra dümdüz aşağı bırakabiliyorsunuz kendinizi. O zaman bir meltem -çıplak ise kollarınız- öyle bir okşuyor ki kıkırdamak geliyor insanın içinden.

Yüncüden öteye giden yollar Büyükada’yı hatırlatıyor bana. Arabasız, dar sokaklarına kocaman köşkler sıralandığı için bir ihtimal. Bu  yol üzerinde – Ladd’s Addition deniyor- dört adet gül bahçesi var. Ortada kocaman bir çimen daire ve o daireden aynı derecede açı yapan dört adet çiçek isimli sokağın ucunda gül bahçeleri. Ladd abimizin Portland’a hediyesi bir mahalle. Ladd’s Addition.

Bu bahçelere her girişimde kayboluyorum. Bahçelerin dördünü de arka arkaya ziyaret ediyim diyorum ama nafile. Sanki büyü var. Doğu bahçesini buluyorum, oradan güney bahçesine de geçiyorum. Girdiğim yollara bir daha girmemeye çalışarak kuzey ve batı bahçelerine dönüyorum. Tam geldim sanırken bir de bakıyorum yine doğu bahçesindeyim. Tılsım var sanki bu bahçelerde. Google earth’den bakıp da görmüş olmasam dört adet bahçe olduğuna inanmyacağım.

Ladd's Addition

Tılsımlı labirent Ladd’s Addition’ın bir kenarından ana caddeye çıktım. Belmont üzerinde ilerleyerek Stumptown kahvesine girdim. Burası bey ısrar etmedikçe tercih etmediğim bir kahve aslında. Dar bir mekanda yükses sesli müzik gibi bir derdi var. Ve fakat içimdeki ses “Stumptown kahvesinden başka yerde yazmam” diye tutturdu.

Seni mi kıracağım sesim? Nitekim geldim. Kahvemi aldım, yerleştim. Müzik fena değil ama havalandırmayı köklemişler. Bu sonbahar günü ne gereği var?

Bu aralar kahve tüketimi tavan yaptı. Günde dörtlere çıktık. Mevsim dönüyor diye midir nedir durmadan canım kahve içmek istiyor. Belki de tatlıyı bıraktım diye. Olabilir mi böyle bir bağlantı beslenme uzmanım?

Tatlıyı mı bıraktım?

Evet olay şöyle gelişti: Canım hiç tatlı çekmiyordu. Sabah, öğle, akşam, yemekten önce sonra çikolata, dondurma, kurabiye hiç bir şey istemiyor ama alışkanlık, kendimi iyi hissetmek için ve en çok da açlıktan yiyordum. Karnım acıkınca yemek yerine glutensiz cookie yemek ve yanında tabi ki kahve içmek, sonra da tabii bir daha acıkmayıp, ertesi sabah güçten düşmek…Bunlar klasik durumlar. Yakaladın mı başını ezeceksin.

Tatlı tıkınıp tıkanmak yok artık. Bir tek meyve. Suyu, püresi filan da değil. Kendisi.

Yanında acı bir kahve!

Şimdi yazmaya hazırım!

***

Evinizim yogasyoloğu olarak yeni bir psikolojik rahatsızlık hakkında araştırmaya başladım. Zannedersem milletçe acısını çektiğimiz sinir hastalığı. İngiliz dilindeki ismi Codependency. Bir nevi bağımlılık, veya bağımlığa bağımlılık gibi birşey. Tam türkçesini bulamıyorum. Zaten mevzuyu tam da anlamış değilim. Hakkında okumayı sürdürüyorum.

Anladığım kadarını size aktarmayı deneyebilirim.

Konu ile ilgilenmem geçen sabah bir öğrencime karşı hissettiğim mantıksız ölçüde güçlü bir öfke ile başladı. Dolunay diye sırt üstü yatıp minderlerde yuvarlanacağımız tarzda bir yoga yapacaktık. Bu amaçla öğrencilerden duvar kenarına gidip minder, battaniye, mat ve blokları ile döşeli minik yuvalar yapmalarını söyledim.

Yuvaların inşaası bütün hareket ve sesleri ile nihayet sona erip herkes yuvasının ortasına rahatça yerleşince meditasyonu başlattım. Ve dedim ki, ¨şimdi derse geç girenler olabilir, onların çıkaracakları hareket ve sesler sizleri etkilesin. Etrafınızda olup bitenlere tepki vermek zorunda değilsiniz. Bırakın ses olsun, hareket olsun, siz sükunetinizi ve sabitliğinizi muhafaza edin.

Daha lafımı bitirmeden sol tarafımdaki yuvada bir hareket başladı. Gözlerimi aralayıp bir baktım ki ne göreyim. Az önce yuvasına yerleşmiş, gözlerini yummuş Carol (diyelim adına) yerinden kalkmış, minderlerin, battaniyelerin durduğu dolaptan yeni bir yuva için malzeme indiriyor.

Hayrola ne yapıyorsun?

Geç gelecekler için…

“Hiç gerek yok, sen geç otur yerine, herkes kendiden mesul. Zaten gelecekleri de belli değil. Gelirlerse kendi yuvalarını kurarlar” dedim ama  kimbilir gözlerimden nasıl bir ateş fışkırdı ki kadıncağız koşar adım yerine döndü. Öfkemin dozu, dedim ya, anlaşılmaz bir biçimde yüksekti. Carol’ın davranışı için için nefret ettiğim bir duruma örnek teşkil etmişti muhakkak ama neye?

Böyle mantıksız bir öfke nöbetine iki defa daha yakalandığım hatırlıyorum. Bir defasında iptal ettirmek istediğim kablolu televizyon faturasını annem bana sormadan ödediği için ve bir keresinde yine annem sokak kapımın dışına poster asmam konusunda ısrar ettiği için. Her iki seferde de annem kendi evim ile ilgili olarak verdiğim bir kararı duymazdan gelmiş, kendi istediğini gerçekleştirmeye çalışmış, ben de öfkeden çılgına dönmüştüm.

Bu durumların birbiri ile ne ilgisi var ki?

Bekleyin! Hepsinin cevabı codependency adlı davranış bozukluğunda saklı!

***

Codependency sadece öfke nöbetlerime değil, birbirinden ilgisiz görünen bir çok davranışım için de ortak bir açıklama sundu. Mesela, on yıl önce, kızlara sırnaşan sarhoş –ve sevgilim olmadığını her fırsatta dile getiren- sevgilim, kendisine tokat attım diye beni bir yumruk ile yere devirmişti. Halka açık bir gece mekanında yaşanan olayda ben yerden kalkınıp ne yapmıştım beğenirsiniz? Ağlayarak peşinden gitmiş ve ÖZÜR DİLEMİŞTİM! O ne yapmıştı peki? Bildiniz. Bir yumruk daha sallamış, bir de üzerine tekme atmıştı. Ben hacıyatmaz gibi yerimden fırlayıp yine peşinden koşturarak NE OLUR BENİ BIRAKMA, diye ağlamış, bir yumruk daha yemiştim.

Sonunda arkadaşlarımızın araya girmesi ile durmuştuk  ya ben yine de adamın peşini bırakmamıştım. Gecenin devamında bütün arkadaşlarımın tavsiyeden ısrara, ısrardan tehtide, tehtitten dehşete dönüşen tepkilerini ardımda bırakarak sarhoş sevgilimin peşinden evine gitmiş, salonda kanepede biraz uyumuş, uyandığımda yediğim yumruklardan ve ağlamaktan mosmor yüzümü yıkayıp, kahvaltıyı hazırlamıştım.

O zamanlarki ben gibi sevgiliyi insan düşmanının başına vermesin!.

Öyle bir obsesyon hali.

Değilmiş… Codependency imiş. Başka örnekler de var. Bu rahatsızlık labirent gibi. Birinden girip diğerinden çıkıyorsunuz. Bunların ne alakası var ki diyorsunuz ve hepsi ortada copendency’ye bağlanıyor.

Ama artık daha fazla vaktinizi almayayım. Codependency’den anladıklarımı ve diğer hikayeleri de bir sonraki sefer anlatayım.

Haa yalnız bir de şu var: Ayıp olmasın, kalbi kırılmasın, komşular duymasın…Bunların hepsi de codependency davranış bozukluğuna alamet…

Hatta kalın, devamı gelecek!

Defne

Toplumsal İçerikli 2: Üç Elma

Dünki yazıya kaç yıldır televizyon seyretmediğimi sorgulayarak başladım. Sonra laf lafı açtı ve sonunda bu soruyu bir yere bağlamadan yazı bitti.

Oysa ki şunu diyecektim:

Geçen gün FaceBook’daki “arkadaşlarımdan¨ birinin (tırnak içinde çünkü kendisi ile aslında fiziksel boyutta tanışmışlığımız, el sıkışlığımız ve arkadaşlık etmişliğimiz yok) duvarında (bunu da tırnaklayabilirim ama artık uzatmayayım) bir televizyon programına denk geldim. Son zamanlarda arkadaşlarımın profil resimlerinin yine bayraklara, Mustafa Kemal’lere dönüşmesinden huylanmış, şöyle bir T.C politika gündemine göz gezdirmiştim. Belki bu göz gezdirişin devamı ¨arkadaşımın¨duvarındaki pencereye tıklayıverdim. (Ben de üstad John Lennon gibi ne politikaya inanırım, ne de televizyondaki tartışma programlarına esasen. )

Ve fakat tıklamam ile odayı bir kavganın doldurması bir oldu. Geçen yıl İstanbul’a döndüğümüzde yüzüme tokat gibi çarpan o zıtlaşma hali iki değil, 2bin boyutlu olarak mekanımızı doldurdu. Şimdi siz görseniz insanları tanırsınız. Ben tabii tanımıyorum. Bir adam, ben yaşlarda, hafif tombul, saçlı sakallı, oturduğu yere sağlam yayılmış karşısındaki kadına heyecan içinde şu soruyu soruyor:

” Şimdi senin eşin sana dese ki, ben başka bir kadına aşık oldum, seni de seviyorum, onu da seviyorum. Sen rıza gösterirsen ben onu da alacağım. Kabul eder misin?¨

Seyirci kitlesi soluğunu tutmuş, gelecek yanıtı beklerken kameralar örtülü bir kadına dönüyor, ben elbette onu da tanımıyorum ama yüzündeki alaycı görüşü kaçırmıyorum.

¨ Kabul ederim¨ diyor.

Seyirci tarafından bir patırtı kopuyor! Destek mi, köstek mi, yoksa biz ne olsa galeyana geliriz tarzı bir patırtı mı anlamaya imkan yok. Örtülü kadın dudaklarının kenarındaki gülücük ile dinlemeyi, saçlı sakallı genç adam ise sorgulamasını sürdürüyor.

Peki ya üçüncüyü alsa, yok üçünüzü bir yatağa atsa…

Kadın soruların saygısız içeriğine dair bir iki laf etmeye çalışırken, Berna Laçin (bakın onu tanıdım) aralarına dalarak, babasının şımarık kızı kıvamında bağırmaya başlıyor: Ben Saygı duymuyorum. Saygı duymak  İSTEMİYORUM! İstemiyorum YA!

Ve başlıyor bir bağrış çağrış! Berna Laçin şımarık aile kızından, mahalle karısına, oradan yine küskün kız çocuğuna geçişler yapıyor. Saçlı sakallı genç, kaynağı muallak bilgilerini ortaya dökerek bir ¨point¨yapma gayretinde. Örtülü kadın hala -sesini yükseltmeden- tutarlı bir laf etmeye çalışıyor ama dudaklarının kenarındaki gülücük silinmiş.

Tam o sırada odaya giren Kokia’nın daha ekrana bakmadan duyduğu seslerden gözleri büyüdü. Konuşmaların içeriğini duyunca benimle beraber seyretmeye başladı. Herkes birbirinin sözünü keserek savunmasını yaptığı için olanı biteni tercüme etmeme imkan yoktu.

Sonunda ¨çıkar şu insanları odamızdan Allah aşkına¨ dedi de kapattım. Bütün bağrış çağrış arasında örtülü kadının sonuna kadar diğerlerine siz, diğerlerinin ise ona sen diye hitap ediyor olmalarının rahatsızlığı bütün gece yakamı bırakmadı.

***

Geçen sene benzer bir duruma Kanyon’da rasgeldim ve müdahele etmediğim için duyduğum azap hala içimde. Kokia yine yanımda idi ve yine gözleri büyümüştü.

Asansörlerin orada, orta yaşlı tombul bir kadın, yürüyen merdivenlerden çıkmakta olan bir örtülü kadına ciyak ciyak bağırıyor. Belli ki otopakta bir park yeri için önceden kapışmışlar. Oraya kadar dalaşarak ilerlemişler. Örtülü olanı bıkmış, merdivelere yönelmiş. Öteki aşağıda kalmış haykırıyor:

“Sen önce başını aç terbiyesiz. Sen önce kafandaki o örtüyü çıkar, örümcek kafandaki o örtüyü çıkar önce SAYGISIZ!”

Göz ucu ile ötekine bakıyorum. Başını dik tutmuş, ardına bakmadan merdivenlerden çıkmayı sürdürüyor, sonra da Kanyon’un labirentlerinden kayboluyor. Biz Kokia ile utançtan önümüze bakarak arada bir yerde kalakalıyoruz.

***

Bunları yazmayı planlarken şort giydiği için otobüste yüzüne yumruğu yiyen genç kadının haberi geldi. İki gün önce akşam bindiği 42 M otobüsünde bacaklarını uzatıp da oturdu diye kıllanan adamın hakaretine ve ardıdan fiziksel saldırısına uğrayan genç kadının dudağı patlıyor, otobüstekilerin kılı kıpırdamıyor. Adam el sallayarak otobüsten iniyor, kimse yakasından tutup getirmiyor. Polis yarayı yeterince ciddi bulmadığı için soruşturma başlatmayı redediyor.

İnsanlığın bu ilkel boyutuna nasıl geçtik?

Şiddet ne zaman bu kadar normalleşti? Ne zamandır bir adamın çocuğu yaşındaki genç bir kadını dövmesi böylesi bir umarsızlıkla karşılanıyor?

Şiddeti evlerimizin içinde kanıksadıkça kamusal alandaki tezahürlerini de olağan bir şeymiş gibi karşılıyoruz galiba.

Evlerimizin içindeki şiddet derken sadece karısını döven koca veya çocuklarını döven anneden bahsetmiyorum. Birbirlerini önce sözle, sonra yumrukla döven insanların salonlarımızdaki çok olağan – fon müziği mahiyetindeki- mevcudiyetinden de söz ediyorum. Televizyonunuz açık ise sizin evinizde de şiddet uygulanıyor demektir.

Şiddetin fiziksel boyutta tezahür etmesi, sözsel şiddetin sadece bir adım ötesi, sözsel şiddet ise yargının ve nefretin tezahürü, yargı ve nefret ise KORKU’nun çocukları.

Ne zamandır birbirimizden bu kadar nefret eder olduk?

Ne zamandır birbirimizden bu kadar korkar olduk?

***

Tezimin esas kızı Fadime Şahin idi ise, konusu da farklı inançlardan gelen insanların kamusal alanda kendilerine yer açma mücadeleleri idi. Bugün sunucunun bir tanesi elini kolunu sallayarak bir kadına, ¨kocan bir kadın daha alsa razı gelir misin¨ diye sorabiliyor. Benim tezimi yazdığım yıllarda  imam nikahı diye bir şeyin varlığının televizyonda kabul edilmesi bile büyük bir olaydı.

İnkar alışkanlığımız ile uyum içinde akan,  ve dolayısı ile imam nikahı  yokmuş gibi davranan televizyon kanallarının  yayın hakkı vardı. Ta ki Fadime Şahin gibi ballı bir haber kaynağı Aczmendiler, Kalkancılar içinde yaşanan seks skandallarını ortaya dökmeye karar verene kadar.

Biz o zamana kadar ¨Aczmendiler insan değil ki zaten¨ diye düşünüyorduk zaten hep beraber. Canavar olabilirlerdi. Ya da deli. Ama insan değillerdi. Senin benim gibi insan hiç değillerdi. Ta ki bir genç kadın ekranlara çıkıp bize tanıdık, herkesin başından geçen bir skandal hikayesi anlatana kadar… O vakit tanımak gerekti. Kabul etmek gerekti. Oradaydılar. Vardılar. Bir iki değil, çoktular. İnsandılar. Görünürlük kazanıyorlardı. Görünürlükten güç geliyordu.

İnkar edemeyince korktuk. Korkudan nefret doğdu. Nefretin bir taraftan ötekine geçişi an meselesi zaten. İnsanın doğasında vardır ben ve öteki ayrımı. Birisi ayrışma tohumu atmayagörsün, hemen zokayı yutarız.

Oluruz ben ve öteki. Benim olmadığım herşey öteki olur. Ben insan öteki hayvan olur. Öteki düşman olur. Dünya dost ve düşman diye ikiye bölünür.

Gökten 3 elma düşer.

Birini nefret, birini korku birini şiddet yer.

Birileri de oturur bu oyunu keyifle seyreder.

Peki siz?

Hala bu oyunda rol mü alıyorsunuz?

Toplumsal İçerikli 1: Aktarabilir miyim?

Kaç yıldır televizyon seyretmiyorum? Çıkaramadım. Size çarpıcı bir sayı sunabilmek için en son hangi simalar o ekrandan karşıma çıkıyordu, bari onu hatırlayayım dedim. Onu da bulamadım. Yalnız şu kadarını biliyorum: Dici türkün ilk yılları idi ve Cine 5 hayatlarımızdan hızla çıkıyordu. Bir de Teoman’ın Doğumgünü klibi Kral TV’de gösteriliyordu.

Deprem olmuş ve ben ekran karşısında zırıl zırıl ağlamış, sonra ilk vapurla Yalova’ya geçmiştim. Vapurda çok üzgün, çok çaresiz bir adamın karşısına oturmuştum. Adamın teni epey esmerdi ama yüzünü çevreleyen koyuluk başka türlü bir karanlıktı.

Karanlık yüzlü çok üzgün, çok çaresiz adam yol boyunca elindeki küreği bırakmamıştı. Küreğin sapına sımsıkı sarılmış, gözünü benden öteye uzaklara dikmiş öylece beklemişti yıkık dökük karşı sahilin yaklaşmasını.

O karmaşada bir başıma tabii de pek bir işe yaramayarak geri dönmüş, üniversitenin organize ettiği bir grup ile daha sonra Adapazarına gitmiştim.

Bunları hatırlıyorum.

Televizyonda en son kimi gördüğümü hatırlayamıyorum.

Fadime Şahin’i saymıyorum.

***

Mavi Orman çıktığında eski bir tanıdığımdan bir tebrik notu aldım. ¨Defne Hanım şans eseri kitabınıza rasgeldim. Tebrik ederim. Anlatımınız çok akıcı, çok samimi. Bir dahaki seferki kitabın toplumsal içerikli olması dileği ile…¨

Hafifçe boynumu büküp ekrandanki satırlara bir süre baktım. Ne demek istiyor olabilirdi? Sosyal içerikli bir kitap okumak istiyorsa bunu benim yazmamı beklemiyordu herhalde. Kitapçılar toplumu enine boyuna inceleyen kitaplarla doldu taştı son yıllarda. Benim yazmama ne gerek var?  Annem ve ahbapları gibi ciddi bir kitabın ancak toplumsal içerikli olması gerektiğine mi inanıyor olabilir mi? Muhtemel. Ama benim ciddiye alınmam onun için neden önemli olsun? Bu insan benim yılda bir kez görüştüğüm ve iş yaptığım bir kişi.

Ben kafamı kaşıya kaşıya mesajdan uzaklaştım ama içimdeki alerjik’in kaşınması bitmek bilmedi. Yazılarım şahsi şeyler mi? Evet. Ve aslında hayır. Toplumsal içerikli mi? Hayır. Ve aslında evet.

***

O sıralar bir de düzenli olarak Fadime Şahin’i seyrediyordum. Ama televizyondan değil vidyodan. (O zamanlar bir de vidyo vardı.)  Tez yazıyordum. Tezimin esas kızı Fadime Şahin idi. Kanal D ve ATV arşivlerini tarıyordum durmadan.

Kanal D ve Atv arşivlerini vidyolarını seyrederek araştıma aşamasını tamamladığım lisans üstü tezimin esas kızı Fadime Şahin idi.  Tezi beslesin diye aldığım derslerin birinde danışmanın Prof. Nilüfer Göle bize ¨transferability¨ diye bir kavramdan söz etmişti. Aktarılabilirlik.

Belli bir toplumdan ve belli bir dönemden çıkmış bilgi, olay veya eser başka zaman dilimlerinde, başka toplumlar tarafından da anlaşılabiliyorsa, o olayın veya eserin aktarılabilir niteliği olduğunu söylemişti. Mesela Kudsi Ergüner’in müziği veya Van Gogh’un resimleri, Bhagavad Gita veya Neruda’nın şiirleri, tassavuuf veya yoga bilgisi gibi.

Aktarılabilirliğe sahip  olan bilgi/eser/olay dar bir alanı kapsıyor gibi görünse de varoluş ile ilgili bir şeyleri ifade ettiği için toplumdan topluma ve çağdan çağa geçiş yapabiliyor.

Ben de yazılarımda en çok bu aktarılabilirlik özelliğini korumaya özen gösteriyorum. Siz kendi hayatlarınızdaki yankısını duymayacaksanız, kime ne benim hayatımdan, sevdalımdan? Aktarılabilirliği olmayan metinler yazara bir tatmin sağlıyor olabilir ama okuyucu için sıkıcı oluyor.

Nazım Hikmet’in aşk şiirleri var mesela, son derece şahsi yazılmış ama hepimizin insanlık halimize ışık tutuyor. Ve kimi toplumsal içerikli şiirleri var onu, sadece Nazım’ın Nazım olma halini muazzam bir dille ifade eden…

Uzun lafın kısası toplumsal veya şahsi yazı diye bir ayrım yok. Onu demeye geliyorum. Biz zaten sosyoljide okumuştuk. Ne demişti feministler: Personal is political.  Private is public. Kişisel olan toplumsaldır yani.

Size tezimin konusunu anlatmış mıydım?

Hadi bu yazı dizisi de “toplumsal içerikli” olsun bakalım yarına ne çıkacak?

Evinizin Sosyoloğu

Defne