Şefkat ve Cesaret

Şefkat ve CesaretGeçen Çarşamba sabah işlerimi bitirip de bilgisayarın karşısına geçtiğimde ilk olarak Cem Şen’in Facebook’a bıraktığı “Şefkati ve cesareti tek stratejimiz yapmak zorundayız” notunu görünce internetten uzak durduğum saatler içinde ülkemin başından yine tatsız bir şiddet olayının geçmiş olduğunu tahmin ettim ama alttaki satırlarda karşılaşacağım vahşetin dozuna karşı hiç hazırlıklı değildim, haberleri okurken karnıma yumruk yemişim gibi olduğum yerde çakıldım kaldım.

Adamın biri altı yaşındaki üstelik akrabası olan bir kız çocuğunu kaçırıp bıçaklamış, sonra da üzerine benzin döküp yakarak katletmişti. Devamını okumayayım diye mi, yoksa ağzımdan çıkacak feryadımı engellemek için mi bilmiyorum, ellerim yüzüme gitti. Bir süre öylece kaldım. Ellerim yüzümde… Okuyacağımı okumuştum ama gözlerim Facebook’taki yorumlara kaydı istemeden. Bir çoğu ile yüz yüze tanışmadığım ama Facebook üzerinden birbirimize bağlı olduğumuza göre aşağı yukarı aynı dünya görüşüne sahibiz diye düşündüğüm insanların cinayet ile ilgili öfke dolu yorumlarını okudum. Ben de öfkeliydim. Bu yüzden öfkeyi paylaşmak bir süreliğine iyi geldi. Sonra ekranda aşağılara kaydıkça öfkenin küçük kızın katilinden çok başka mercilere, dine, laikliğe, AKP’ye, CHP’ye, İslam ve Atatürk’e sıçramış olduğunu görüp, hiç hayret etmedim ve yorumları okumayı bıraktım.

Bilgisayarımın kapağını kapatıp kahvenin penceresinden dışarıdaki güzelim bahar gününde şakalaşan, gülen insanları, annelerinin ellerinde tutmuş yürüyen çocukları, birbirine sarılan aşıkları seyrettim. Kötülüğü düşündüm. Zihnimin bir tarafı kötülüğü ötekine mal etmek için muazzam bir çaba harcıyordu. Ona göre dünyadaki insanlar ucuz bir Hollywood filmi gibi kötüler ve iyiler olarak ikiye bölünmüştü. Ben ve bütün sevdiklerim iyiler tarafındaydık. Zulüm ve vahşet kötülerin işiydi. Ucuz Hollywood filmlerine tahammülümüz ne kadar sınırlı ise benim de aklımın ürettiği bu iki boyutlu dünyaya tahammülüm o kadardı. Gerçekte her insanın iyilik kadar kötülüğün tohumunu da içinde taşıdığının, bütün suçluların yüreklerinde masumiyeti barındırdıklarının farkındaydım. İnsanın özünden ve hakikatten kopuşunun en son noktasında, kendine güvenin dibe vurduğu, içerideki güç kaynaklarının tamamıyla sıfırlanıp gücün sadece ve sadece dış dünyadaki bir şeylere bağlandığı hayat dönemecinde kendi içindeki kötülüğe kayabileceğini biliyordum.

Ben biliyordum da içimde –zihnimde- bu fikre karşı sonuna kadar savaşmak isteyen bir parça vardı. O savaşçı bütün gücümü emmiş gibi birden kendimi çok çaresiz ve bitkin hissettim. Aklıma Cem Şen’in sözü geldi:

“Şefkati ve cesareti tek stratejimiz yapmak zorundayız.”

O katil ile aynı hamurdan yoğrulmuş olduğumu kabullenmeye ne cesaretim vardı, ne de isteğim. Yüreğim hâlâ sızlıyordu. Desteğe, beni kendi zihnimin dehlizlerinden çekip çıkartacak bir perspektif atlamasına ihtiyacım vardı. Cem Şen’den yardım istedim. Hiç vakit kaybetmeden burada sizinle paylaşmak istediğim şu yanıtı verdi:

“Sevgili Defne hanım, haklısınız. Bu sebeple tek seçeneğimizi şefkat ve cesaret yapmak zorundayız. (Yapmak terimini özellikle, etkiye karşı tepkinin bazı durumlarda bir seçim olabileceğini vurgulamak için kullanıyorum.) Şefkat acıma duygusundan arınmamızı ve anlayış geliştirmemizi gerektiriyor. Acıma ne yazık ki bu acıyı yaşatan kişiye ya da buna sebep olan duruma karşı derin bir öfkeyle, öfke ise şiddet arzusu ile sonuçlanıyor. Anlayış olmazsa kendimizi öfkenin ve umutsuzluğun elinde buluyoruz. Bu anlayış için de cesarete ihtiyacımız var. Kesinlikle kolay değil, çok haklısınız. Yalnızca gerçek anlamda daha iyi bir seçenek yok. Şefkatin ve cesaretin olmadığı tüm seçenekler bizi ne yazık ki öfkeye, umutsuzluğa, şiddete, çaresizliğe, mutsuzluğa ve kaçınılmaz olarak acıya yönlendiriyor. Siz güçlü bir insansınız bence. Eminim ki hissettiğiniz güçsüzlük/çaresizlik, durumu değiştiremeyeceğinizi fark etmekten geliyordur. Ne yazık ki değiştiremiyoruz. Koşulları değiştirmek ya da kontrol etmek bir seçenek değil maalesef. Zorluğumuz da burada zaten. Sebep/sonuç ya da nedensellik bağlantısı tam olarak kavrayamadığımız son derece karmaşık bir ilişkiler ağı ile bir sonuç yaratıyor. Bu sonuç, başa gelen bir şey gibi görünüyor. O zaman da olan her şey kader ya da henüz (!) bir türlü kontrol edemediğimiz ama içten içe kontrol edebileceğimize inandığımız belirsiz bir ihtimaller yığınına dönüyor. Karşılaştığımız bu tür zorluklar, farkındalığımız yeterince güçlenmeye başladığında ilk etapta karşılaştığımız zorluklar oluyor. İnşallah bir gün bir sohbette daha fazla anlatabilmek mümkün olur. Şimdilik, naçizane tavsiyem, anlayış geliştirmeyi ve bunun için cesaret bulmayı denemeyi sürdürmek.”

Bu sözler üzerine sakinleşip, nice zamandır sızlayan yüreğime bakmayı akıl ettim nihayet. Ölümler, kayıplar karşısında yürek öfkeden şifa bulmuyor. Öfke kendisi haricindeki bütün hisleri örtme yeteneği olan bir duygu. Onun altında ne var ne yok diye ucundan kaldırıp bakınca sızlayan yüreğimde derin bir keder buldum. Yürek yas tutmak istiyor. O çocuğun çektiği acıya, kaybolan tazecik bir hayata duyduğu üzüntüyü doyasıya yaşamak istiyor. Acımak değil, yas tutmak istiyor. Öfke ise kızgın bir dalga gibi gelip kederi örtüyor, sanki yaşanması yasak ya da ayıp bir şeymiş gibi üzüntüyü gözler önünden çekiyor. Berkin’in cenazesinde de, babam intihar ettiğinde de benzer bir şey yaşamıştım. Babam bizi hiç düşünmeden kendi canına kıydı diye öfkelenmek kolayıma gelmişti. Ne de olsa öfke kedere ya da hiç tanımadığım matem duygusuna nazaran çok daha aşina bir duyguydu. Nasıl başa çıkabileceğimi biliyordum onunla… Matem yeni, keder ise kendime yakıştıramadığım bir duyguydu. Yüreğe şifayı öfkenin değil, doyasıya yaşanan kederin getirdiğini kendi babam için yas tutarken öğrendim.

Şimdi Gizem Akdeniz’in ve ölen, öldürülen bütün çocukların, kendi babamın yasını tuttukça enerjimi emen beni bitkin ve çaresiz bırakan öfke dalga dalga geri çekiliyor. Açıkta bıraktığı yerden Cem Şen’in bahsettiği şefkat ve cesaret çıkıyor. Şefkat katili sevmemizi gerektirmiyor. Onun haklı olduğu anlamına hiç gelmiyor. Şefkat zaten katile karşı duyduğumuz bir duygu değil, insanın tabiatına, kainatın gidişatına karşı geliştirdiğimiz bir anlayış, cesur bir kabulleniş.

Şefkatin şifası ilk evvela kendi yüreklerimize düşüyor.

Vahşetin dört bir yandan fışkırdığı bu dünyada ben o şefkat ve cesareti tek stratejim haline getirerek yaşamayı seçiyorum.

 

 

 

Yas ve Aşk

Babam beş yıl önce 8 Ağustos günü intihar etti. Biz  Portland’daydık. Sabaha karşı bir saatte ev telefonu çaldı. Sabaha karşı çalan telefonlar (hele bir de ev telefonu ise) hep uğursuzluk alametidir ya, bir de dünyanın uzak bir köşesindeysiniz, o uğursuzluğun uzaklardaki ailenizden geldiği kesindir. Ben uykumun arasında ev telefonunun zilini duyduğumda, sadece “Türkiye mi, Yunanistan mı acaba” diye düşündüm. Kötü haber olduğu kesin ama bizimkilerden mi, Bey’inkiler mi?

Bey zar zor çıkan bir sesle “Alo, evet, evet Selim” deyince  başımı yastığa iyice bastırdım. Bastırdım ki  batsın, batsın bir metre derine dalsın, duymayayım. Oysa daha iki gün babamı çok düşünüp, ölecek diye kederlenmiştim. Stres altındaydı. Bir kaç defa aradığımda ofis telefonunda konuşuyordu, bana cevap verememişti. İşleri müthiş kafasına takıyordu. Yazdığım hafif, komik, onu rahatlatmaya çabalayan emaillerime hiç alışmadığım bir ciddiyetle cevap veriyordu. “Böyle giderse kalp krizi geçirecek” diye geçiriyordum içimden.  Bir kaç hafta önce de kahvaltı sofrasında otururken yüreğime hiç tanımadığım bir ağırlık çöküvermişti, aniden  ve “çok kötü bir şeyler olacak” deyivermiştim yarı refleks tepkisiyle. Bey şaşırmıştı, çünkü ben uğursuzlukların, endişenin, evhamın söze dökülmesinin onları gerçek kılacağı ihtimaline hep inanır, hayra değil de şerre doğru açılmaya meyleden ağızları daha aralanmadan sustururum.

Telefonu elime aldıktan sonrası hızla gelişti. Kalp krizi değil, intihardı. Kardeşim Portland’da sabah olsun diye saatlerdir beni aramak için bekliyordu. Kızgındı, üzgündü, şaşkındı…70 yaşında  bir adam kendi elleriyle hayatına son vermeye karar verdiğinde geride kalanlar,  kayıpları ile baş etmekle kullanabilecekleri bir takım temel duygulardan otomatikman mahrum kalıyorlar. Hastalık ya da kaza gibi insanın kendi iradesi dışında gelişen olaylar sevdiğinizin canını aldığında dövünebilir, şansızlığa, bahtsızlığa, kadere sövebilir, rahmetliye gani gani acıyabilirsiniz. Ama kişi kendiliğinden hayattan vazgeçtiğinde elinizde bunlar yok. İntihar söz konusu olunca insan ister istemez ölenden çok kendini düşünüyor. “Ay canına nasıl kıydın?” dan çok, “bana (bize) bunu nasıl yaptın?” geliyor akla.

Kulağımdaki ahizeden yankılanan kardeşimin sesi de durmadan aynı soruyu soruyordu bana:

“Bize bunu nasıl yapabildi?”

***

Babamın ölümü benim hayatımdaki ilk büyük kaybım. Bu ilki daha erken değil de, otuz sekiz yaşında yaşadığım bir hayatı bana bağışlamış olduğu için her gün Allah’ıma şükretmeyi boynumun borcu bilirim. Elbette ölümler geldi geçti ilk gençliğimden. Neneler, dedeler birer birer gittiler. Ama işte bilirsiniz, nene-dede kuşağı çocuk gözünde zaten kapıya yakın bir yerde dururlar. Hele hele bizimki gibi bütün kadınların doğurmak için en az otuz yaşını bekledikleri bir ailede altmış küsur yaşındaki bir anneanne, çocuğun gözünde hayatın çok uzak bir noktasında durmaktadır. Anneannem annemi doğurduğunda 31 yaşındaymış, babaannem babamı doğurduğunda ise 42. Ben doğdumda annemle babam otuzlarını geçmişler. Babamın babası olan dedemi hiç tanımadım. Ben doğmuşum, üç ay sonra Bursa’da hamamda kalp krizi geçirip ölmüş. Annemin babası dedem ise seksen küsur yaşına kadar yaşadı. Kadınların çoğu doksanlarını görüp de hayata gözlerini kapadılar.

Uzun lafın kısası, yirmi yıl önce hiç beklemediğimiz anda hayatını kaybeden Ankara’daki teyzemin ölümü dışındaki yakınlarımın ölümleri, ölenler de dahil herkesin zaten beklediği, şok edici etkisi olmayan olaylardı.

Şok çok accayip bir halmiş. Belki herkeste aynı şekilde kendini göstermiyordur, bilmiyorum. Bendeki tezahürü şöyle oldu: Aniden sakinleştim. Daha telefonu kapamadan duru bir sukunet kapladı benliğimi. Üstüne bir de hemen herkesi sakinleştime, perspektif sağlama görevine soyundum. Bir iki damla göz yaşı belki aktı, belki akmadı yanaklarımdan aşağı. Kokia ertesi sabah kalkacak uçağa bilet ayarlarken ben tek bir ayrıntıyı bile atlamadan sırt çantamı hazırladım. Tek başıma kıtaları aştığım transatlantik uçuşu sırasında da hiç ağlamadım. “Babama Veda” yazısını yazdım. Gözlerimi kapadığımda onu görmeye çalıştım. Ruhu tanımadığım bir alemlerde taklımış gibi geldi, hissedemedim.

Cenazede, mezarlıkta, duada, evde otururken, kardeşimi, Selva’yı, annemi, halalarımı görünce, hadi hiç biri olmadı tek başıma Amerika’ya dönerken ağlarım diye düşünmüştüm. Geceleri tek başıma uzandığımda akıttığım bir kaç damla dışında bir şey çıkmadı. İçimden sadece dua etmek geldi. Harıl harıl dua ettim sadece.

Şok gerçekten accayip bir şey. Benliğin benliği korumaya alması durumu. Kaybın acısı ruha bir anda çökmesin diye üreyen bir takım beyin kimyasalları. Bir nevi doğal uyuşturucu. O da bütün uyuşturucular gibi insanı hissizleştiriyor. Acıyı hissetmediğin gibi, neşeyi de hissetmiyorsun. Sakin sandığım ruh hali sadece hissizlikmiş aslında.

Geçen bir sene boyunca bu hissizlik sürdü. Önceleri bu halimi kendimden ve etrafımdaki insanlardan sakladım. Eskiden bana çok zevk veren şeyleri yapmaya devam ettim. Her sabah yoga, Büyükada’da bisiklete bindiğim bir gün, Eyüp Sultan Camii’nde dua etmek, Boğaziçi Üniversite’siden çimenlere yayılmak, Beyoğlu’nda bir kafede roman okumak, Fener’in kargacık burgacık sokaklarında gezinip sonra Patrikhane’nin kilisesindeki ayini yakalamak…Hiç biri bana eskiden verdiği zevki vermedi.

Nihayet birgün hissizliğimi kabul edip, itiraf ettiğimde arkadaşlarımdan birisi “eh bu anlattığın tam da yas hali” işte dedi.

Şaşırdım. Araştırdım. Okudum, ettim. Sahiden de öyleymiş. Hayattan zevk alamama, neşeyi, sevinci hissedememe hali. Yas haliymiş. Oysa ben yas bir ağız dolusu yaşanan acı zannederdim. Dolu dolu hissedilen bir şey. Aşk gibi bir şey olmalıydı yas. Ham, koyu, iliğinde kemiğinde hissettiğin bir şey. Ya da basitçe hissedilen bir şey olmalıydı, uyuşukluk değil yani.

Değilmiş.

İnsanı en çok bunalıma sokan şey hissedememek. İnsanevladını bitiren şey hissizleşmek. Yeni, heyecanlı, renkli, parlak tecrübelerin peşinde koşmamızın tek bir sebebi var: Bir şeyler hissetmek. Hep diyorum ya, hayalimiz ister en son model i-pad olsun, ister samadhi (yogada aydınlanma) eninde sonunda hayalini kurduğumuz şey bir tecrübe ve onun hissi.

En çok şey hissettiğimiz zaman ise aşk zamanı. İnsan aşık olmayagörsün tenini okşayan güneş ışığından tutun da, şeftalinin dil ile damak arasında eridiği ana, Mozart’ın notalarından, balıkçının yüzündeki kırışığa kadar herşeyden bir his çıkarabiliyor. Çok genç öğrencilerim var benim. Daha ilk defa aşık olanlar. Onlara hep şunu söylemek istiyorum: Aşkı hissettiğiniz o ilk altı ay, ya da altı hafta ya da altı gün, neyse işte aşkın çağıl çağıl aktığı o ilk zaman, bir daha gelmiyor. Sonrasında aşk daha derin, daha anlamlı, bambaşka ve çok değerli bir duyguya dönüşebiliyor ama o hisler çağlayanı sadece ilk zamanlar yaşanıyor.  O dönemi ciddiye almalı, hiç mahçup olmadan dolu dizgin yaşamalı…

Aşk, yasın tam tersi. Hatta belki hayatı aşk ve yas uçlarından oluşan bir düzlemde yaşıyoruz. Aşk’a yaklaştıkça, his dolu ve mutlu, Yas’a yaklaştıkça hissiz ve mutsuz…

Pazar yazısı dedim, hepinizi yasa soktum değil mi? Affola.

Her farkediş beraberinde bir hissediş de getiriyor ama. Her hissediş ile düzlemin Aşk ucuna biraz daha yaklaşıyoruz sanki.

Buraya kadar benimle kaldıysanız, sabrınız ve iç dünyamda bana eşlik ettiğiniz için teşekkür ederim.

“Yoga ve Ben” de görüşmek üzere.

IMG_0730