Yogiler Kül ile Yıkanır

Yogiler Kül ile Yıkanır(Yoga Journal Türkiye‘nin geçen sayısında yayımlanan yazım.)

Yogiler Kül ile Yıkanır

Defne Suman

Bir kaç yıl önceydi. Sırbistan’da yoğun bir yoga eğitimindeydim. Ülkenin kuzeyinde, nehir kıyısında, yeşillikler içinde, zamanın durduğu bir köyde hocamız canımızı çıkartarcasına bizi çalıştırıyordu. Sabah dersinden çıkışta vücudumuz kadar nefesimiz, nefesimiz kadar zihnimiz çalkalanmış durumda yeşilliklerin arasından odalarımıza yürürken ağzımızı bıçak açmıyor, bilincimiz dünyayı tüm sesleri, renkleri ve hisleriyle içine çekiyordu. Az konuşuyor, az yemek yiyor, çokça bir başımıza vakit geçiriyorduk.

İşte böyle günlerin birinde sabah dersinden odama döndüğümde ağlamaya başladım. Babamı düşünüyordum. Babam bir sene önce ölmüştü. İntihar etmişti. Kafasına silahı dayayıp beynini havaya uçurmuştu. Doğru dürüst yasını tutamadan bize miras bıraktığı borcun derdine düşmüştük. Kızgındım ona. Yarıda kestiği yaşamını başımıza bıraktı gitti diye, doya doya onu özleyemeyeceğim diye. Hasrete daima haksızlık hissiyle mağduriyet karışacaktı. Benden ihtiyar babasının gözlerini elleriyle kapatma hakkını çalmıştı.

Yoğun yoga çalışmasının yarattığı sarsıntı aylardır içime gömdüğüm öfkeyi su yüzüne çıkartmıştı. Ufacık odamda bir aşağı bir yukarı yürüyor, köpürüyordum. Düşündükçe kızdığım şeylerin listesi uzuyordu. Öfkeden ağlıyordum. Kederden ağlıyordum. Neden ağladığımı bilmiyordum. Ya ağlamam akşam dersinde de sürerse diye dertleniyordum. Benimle beraber bu eğitime gelmiş öğrencilerim vardı. Onların önünde kendimi bırakamazdım.

Öfke, keder, utanç ve telaş birbirine girmiş, iç organlarımı yakıp duruyordu. Biliyordum. Bunlar duyguydu. İngilizcesi emotion idi. İçinde motion barındıran bir kelimeydi. Motion hareket demekti. Duygu gelir geçerdi. Duygu bir takım düşüncelerin, inanışların belli şartlar altında bir araya gelmesinden üreyen bir buluttu. Zihin gökyüzü ise duygu onun maviliğinde süzülür, bazen yoğunlaşıp içimizi karartır, sonra bir sağanakla boşalıverirdi. Aklımla tüm bunları biliyordum. Gel gör ki duygu geçtiği yeri yakıyordu. Ben de alevler içindeki kafesinde hapsolmuş bir hayvan gibi küçücük otel odamda bir aşağı, bir yukarı yürüyüp duruyordum.

Saat ilerliyor, son sürat akşam dersine yaklaşıyordu. Nihayet aklıma bir fikir geldi. Daha önce hiç yapmamıştım, epeyce çekiniyordum ama bana böyle bir durumda hocam yol göstermeyecekse kim gösterecekti? Tedirgin parmaklarım hocaya çabucak bir eposta döşediler. “Dersten sonra konuşabilir miyiz?” Cevap beklerken kendime kızıyordum. Ben bilmiyor muyum sanki dersten sonra hocaların nasıl da yorgun düştüğünü? Hele bizim sınıf gibi yetmiş küsur kişinin nabzını elinde tuttuktan sonra insanın nasıl da kendini kemiği, iliği emilmiş gibi hissettiğini? Öfkeye utanç, utanca telaş, telaşa pişmanlık yine eklen babam babam. Tam o sırada cevap geldi: “Evet ama sadece beş dakika.”

O “sadece beş dakika”nın vaadi bile bana yetti. Voltayı kestim. Yemeğimi ısıtıp usul usul yedim. Akşam dersinde sakindim. Yalnız değildim. Hocam vardı. Yoga vardı. Koskoca beş dakikam vardı. Ders bitti, herkes gitti. Koskoca salonda hocayla ikimiz baş başa kaldık. Gözlerim üzüm gibi dolu, çatlak sesimle zar zor bir “babam” diyebildim. Hoca babamı biliyordu. Haberi aldığımda ilk önce ona yazmıştım. “Yogaya altı hafta ara ver, deniz kenarında yürüyüşten başka hiç bir şey yapma,” diye öğütlemişti.

Bu sefer de bir bakışta anladı öfkemi. “Duygusallaşmışsın,” dedi. Burnumu çektim. Bir tebessümüyle başımı okşadı. Sonra manomaya koşa’yı hatırlattı bana. Hatha Yoga’da insanın üçüncü katmanı. En dış katman vücut, sonra can, hemen sonra da zihin. Birini çalıştırırken diğeri de çalkalanıyor, hep birden fazlalıklardan arınıyorlar. Korku ve öfke temelli duygular aslıdan zihindeki toksinler. Nasıl ki yoga yaparken kandaki, dokudaki toksinlerden arınıyoruz, zihin de kendi temizliğine girişiyor.

“Ama yakıyor,” dedim.

“Yanmasa nasıl küle dönüşür? Yoksa içine zehir gibi aksın mı istersin?”

Karşılıklı gülümsedik. Sonra kalktım. Beş dakikamız dolmamıştı bile ama ben öğreneceğimi öğrenmiştim. Duyguyu hissetmeden ondan geçiş yoktu.

Kapıdan çıkarken arkamdan seslendi:

“Unutma yogiler külle yıkanır.”

Hiç unutmadım.

 

Mektup

Dün gece seni özledim.

Gökyüzüne baktım. Tanımadığım yıldız kümeleri. Tabii burası güney yarım küre. Normal. Telefona sarıldım. Bir kaç kişiye haber verdim. Burada başka yıldızlar var. Gökyüzü alıştığımız gibi değil. Aldırmadılar. 

Son yıllarda Night Sky diye bir uygulama çıktı. Senin zamanına yetişseydi bayılırdın kesin. Elimizden düşürmezdik. Telefonu gökyüzüne tutuyorsun, ekranın karşısına düşen gezegenlerin ismini, hangi yıldız kümesine baktığını söylüyor. Eskiden telefonumda bu uygulama vardı. Bir ara silmişim demek ki. Bulamadım. Sen de yanımda değildin. Kimse gökyüzündeki yeni yıldızlara benimle sevinmedi. Sonra hava bulutlandı. Ben eve döndüm.

İçimde bir boşluk. Ama yıldız kümeleri gibi değil. Bu bildik bir boşluk. Tanıdık bir mağara. Kapısına koca bir taş dayadığım bir mağara. Giriş taşını sadece özlem duygusu yerinde oynatabiliyor. Onu da pek hissetmemem zaten bilirsin. Yeni bir yere vardığımda eskisinin varlığını unutan hafızasız bir balık gibi yaşıyorum ne zamandır. Ne zamandır? Eskiden böyle değildi. Uzak memleketlerden İstanbul’a kartpostallar yollardım. Hediye getirirdim dönüşlerimde. Şimdi ise yeni bir ülkede günlük rutinime kavuşur kavuşmaz ardımda bıraktığım insanlar sanki hiç yaşamamışlar gibi geliyor. Ben onları hayal etmiştim. Ya da yeni bitirdiğim bir kitabın arka kapağının kapanmasıyla hayatımda çıkıvermişler. Öyle bir hal. Apati mi diyorlar? Pek kimseyi özlemiyorum artık. Şehri de, yemeklerini de, alışkanlıklarımı da. Derin sularda yüzen bir balığım ben yalnızken. Tek başınalığımı bile günler sonra fark ediyorum.

Ama sonra işte bir an geliyor… Başımı kaldırıyorum. Şehrin ışıksız bir mahallesinde yıldızlar pırıl pırıl ve yepyeni. Telefona sarılıp da bu haberi verebileceğim sen yoksun. Oysa arayıverirdim olsaydın (kalsaydın). Bilgisayarı açar, hemen sokaklarında yürüdüğüm o ışıksız mahalleyi bulurdun  ve oranın yıldız haritasını açardın karşına. Bak Defnoş, başını kaldır şimdi sağda Centaurus yarı at, yarı insan görüyor musun? Onun yanında Carina, ortasında Canupa, o da aslında bir süpernova. Uyduruyor musun, sahi mi söylüyorsun bilemezdim ki hiç. Uydurmakta üstüne yoktu. Yüzüne hep kuşkuyla bakardım. Çünkü benim görevim eğer ki uyduruyorsan bunu açığa çıkarıp, senden daha akıllı olduğumu ispatlamaktı. Akılsız insan değersizdi de. Alay konusuydu. Sevilmezdi. Eğer yanılır da o günkü oyununa kanarsam, ellerini yüzümde, fazla süzgün bulduğun gözlerimde gezdirip ah benim aptal kızım diye severdin beni. Severdin de sahiden. Benim içimde tsunami dalgası gibi yükselen paniğin hiç farkına varmadan… (O yüzden herhalde bir ömür bütün erkeklerin yüzüne beni kandırıyorlar mı kuşkusuyla baktım.)

Bir an geliyor içimde birikmiş bütün özlemler kabarıp yükseliyor. Bir anı, bir gece, bir kişi tetikleyiveriyor o duyguyu. Mağaranın giriş taşı yerinden oynuyor.  Arkasından? Arkasından boşluk çıkıyor. Karanlık koca bir boşluk. Tıpkı? Tıpkı ne zamanki gibi? Tarih öncesi bir zaman gibi. Orası öyle tanıdık ki! İçeride hiç bir şey değişmemiş. En çok da buna şaşırıyorum. Çoktan şifa buldu sandığım boşluğum yıllar boyunca meğer ölü taklidi yapıyormuş. Ben içimdeki uçurumların, mağaraların çoktan güvenle, tatminle, sevgiyle sağlamca doldurulduğunu zannederken o boşluk tüm keskinliğiyle varlığını korumuş. Şimdi soluğumu, iç organlarımı, elimi, ayağım, düşüncelerimi kesiyor. Mağaranın içinde paramparçayım. Bir diğerinin hayranlığına muhtacım. O kendine yeter tek başınalık hali değil bu artık. Bu bambaşka… Bu işte gerçek yalnızlık. Kimse dolduramaz biliyorum. Yine de günün birinde birinin dolduracağına inanıyorum. Hayalini kuruyorum.

IMG_1993Ama bütün büyük kitaplar seni işaret ediyor. Sen gidince yerine boşluk açılmış, ben içine düşmüşüm, onu doğal ortamım o zannederek büyümüşüm. Alıştığım sulardan asla çıkmamak için de doğal ortamımı sürdürecek durumlar yaratmıştım.

Oysa seninle yüzleşseymişim o boşluğu belki de doldurabilirmişim.

Yüzleşmek? Bir milleti yüz yıllık tarihiyle yüzleştirmek üzere kitaplar yazıyorum ben. Ama seninle? Zor geldi. Kavga etmek daha kolaydı. En çok kavga ederek kaçtık meselelerimizden zaten. Baş başa çıktığımız bütün seyahatlerde. Sen çok yavaştın. Ben sabırsız. Ben uyanır uyanmaz yola düşmeye can atıyordum. Yemek, içmek, tuvalet, bunların hepsi sonra da halledilirdi. Hele önce bir yola çıkılsındı. Sen ağırdın. Benden çok uyuyordun ve jimnastiğini, kahvaltını, tuvaletini, temizliğini tamamlayana kadar saat öğleni buluyordu. Beni bul bir yerde o zaman, deyip çantamı sırtladığımda da  alınıyordun. (Küsmek aile mirası silahımızdı, her sahnede de patladı.) Seni sevdiğimi ancak seni bekleyerek ispat edebilirdim. Sen tuvalette otururken ben hep bir not yazıp kaçtım oysa ki. Sonra da gümbür gümbür kavga ettik, ıvır için zıvır için. Esas kaygımızı asla dile getirmeden…

Şimdi hikayelerimde kızları babalarına kavuşturmaya çalışıyorum. Kendi boşluklarının sorumluluğunu üstlenecek cesur kadın kahramanlar yaratıyorum. En çok kadınları yazıyorum. Etrafım da kadınlarla dolu. Erkeklerden hâlâ uzağım. Tedirginim onların yanında. Özellikle beni sevenlerin. Hayran olan var, bana ihtiyaç duyan, beni arzulayan da var. Onların yanında daha rahatım. Ama sevgiyi içime almayı hâlâ beceremiyorum. Sevgi böyle kalın bir kabuğu kırıp da bana yetişir mi? Erişir mi? Bilmiyorum.

Babalarının peşine düşen cesur kadınların  romanını yazıyorum. Yaşasaydın (kalsaydın) senin peşine düşmezdim ben. Öyle takılır giderdik. Işıksız sokaklarda yan yana yürüyüp yıldızlardan, kedilerden, antika bisikletlerden, ağaçların cinsinden konuşup, Avrupa başkentlerinin üç yıldızlı otel odalarında kavga ederek. Ama işte roman yazmanın öyle iyi bir tarafı var. Gidemeyeceğin yerlere gidiyorsun. Asla yaşayamayacağın hayatları yaşıyorsun. Yaşıyorsun. Yazarken yaşıyorsun. Yazmayınca zaman yavanlaşıyor. Şimdi sen olsan kalk o bilgisayarın başından, çık şu uzak kıtanın havasını ciğerlerine çek, sokaklarında dolaş, derdin. Ben ise şehir kütüphanelerinde bir ekrana kilitliyorum kendimi. Böyle geziyorum dünyayı. Böyle yaşıyorum hayatı.

Ama hayır, günahını almayayım. Sen beni anlarsın. Senin için de yazmadığın hayat yavan bir şeymiş. Çok sonra keşfettim. Geride bıraktığın her şeyi didik didik ederken… Önüne geçilmez bir merakla. Başka türlü ölseydin, duygulanmak için eşyalarına şöyle bir bakar, bir kaç gözyaşı döker ve sonra hepsini atardım ama kendini vurmayı seçtiğine göre bilmediğim bir sırrın olmalıydı. (Ne tuhaf şimdi fark ettim: İntihar eden annesinin sırrını araştıran bir adamın hikayesini de yazıyorum. Hayat nasıl hiç çaktırmadan yazıya sızıveriyor.)

Senin çekmecelerini açtım ve dedemden kalma küflü sandığı. (İçinde hâlâ bir vesikalık fotoğrafı duruyordu, aldım.) Kitap aralarına baktım, başkalarına yazdığım kırgın, küskün, yenik e-maillerini okudum. Bana yazdıklarını da okudum. Uykusuz gecelerimin biriydi. Yalnızdım. Yine uzak bir ülkede hocamın yanında eğitimdeydim. Kurslar sırasında olur böyle. Gece iner, benim gözüme uyku girmez. Enerji patlaması mı dersin, yoksa açlıktan mı bilmiyorum. Malum bu kurslarda pek az şey yiyoruz. Geceleri hep açım. Dönüşümde beni havaalanından alacak olsan kakıdı çıkmış yahu yine diye söylenirdin. Hiç dayanamazdın zayıflamama, yorulmama, saçımdaki beyazlara… Yaşlanmama.

İşte o e-maillerin birinde söylüyordun, artık sadece kitabını yazmak istediğini. Şirketin işleriyle uğraşmak istemediğini. Belki o yüzden anlarsın, Avusturalya’ya kadar gelip de öğleden sonralarımı şehir kütüphanesinde bir ekran karşısında geçirmemi.

Avusturalya’yı görmeyi de pek arzu etmişsin. Haberim yoktu. Yeni öğrendim. Dilediğin gibi cenazeni usulünce yaktırabilseydik küllerinden bir avuç getirir, yüksekçe bir tepeden okyanusa serperdim. Sonra yıldızlar çıkardı. Bilmediğim, tanımadığım kümeler, bulutlar, süpernovalar…

Ama olmadı.

Ben de babasının küllerini denize saçan cesur bir kadının öyküsü ile avunuyorum.

 

 

Yas ve Aşk

Gündem o kadar canımı acıtıyor, öfkemi öyle bir kabartıyor ki huzursuz ruhumdan dışarı sekmek için gündem dışı bir Pazar yazısı yazmaya niyetliyim. Biliyorum, siz dünyanın güneşi ilk evvela gören tarafında yaşayanlar için Pazar günü nihayete ermek üzere. Biz burada, dünyanın arka yüzünde pırıl pırıl bir yaz gününe uyandık. Bey bir workshop’a katılmak üzere erkenden çıktı, gitti. Ben tembel tembel yogamı yaptım, Bach’ın çello konçertosunu dinleyerek mutfağı temizledim, yatağı topladım, etrafa saçılmış elbiseleri, gömlekleri dolaplara astım. Sonra yine, telaşsız bisikleti çözdüm, üzerine fıstık ezmesi sürülmüş beygıl  yemek üzere yazıhaneme (Fresh Pot Kahvesi) vardım. (Glutensiz olayı bu bunalım yüzünden fena halde sekteye uğradı, üzerine varmıyorum şimdilik. Vardır bir hayır. )

Kalın katmanlar halinde fıstık ezmesi sürdüğüm mini mini  beygıl parçalarını ağır ağır çiğnerken bu yazı kafamda yazılmaya başladı bile. Sabahın erken saatlerindeki avare zamanların hediyesi işte. Sadık okurlar hatırlayacaktır, ben geçen yaz (yoksa önceki yaz mıydı?) yaratıcılık sürecinde avare zaman geçirmenin öneminden bahsettiğim bir yazı dizisi yayınlamıştım. Benim değil bu fikir, yaratıcı yazarlık konusunda yazan Brenda Ueland’ın. Ueland ilham denen şeyin hiç de öyle şimşek gibi çakmadığından, aksine böyle avare avare deniz kenarında yürüdüğümüz (telefonda konuşmadan) ya da ağır ağır beygıl çiğnediğimiz (gazeteye bakmadan) tek başınalık anlarında ılık ılık zihne akan cümlelerle geldiğinden bahseder. (Barbara Ueland: If You Want to Write)

Karşımdaki duvara bakarak beygıl çiğnerken benim aklım da iki adet yazı yazdı. Birisi bu okuduğunuz: “Aşk ve Yas”. Diğeri de parmaklarım aklımın hızına yetişirse yakında kaleme alacağım “Yoga ve Ben”.

Tamam, lagaluga yaparak aslında konunun özünden kaçıyorum. Gündemin verdiği huzursuzluktan kaçmak için kişisel bir konudan bahsedecektim ama kendi acımdan dışarı nasıl  sekeceğimi hesaplamamıştım. İyisi mi balıklama dalayım.

Görsel
Andassy Kurta Janos- Grief

Babam geçen yıl 8 Ağustos günü intihar etti. Biz yine burada Portland’daydık ve şimdiye kıyasla çok da yerleşik bir hayat modundaydık. (sanki) Sabaha karşı bir saatte ev telefonu çaldı. Sabaha karşı çalan telefonlar (hele bir de ev telefonu ise) hep uğursuzluk alametidir ya, bir de dünyanın uzak bir köşesindeysiniz, o uğursuzluğun uzaklardaki ailenizden geldiği kesindir. Ben uykumun arasında ev telefonunun zilini duyduğumda, sadece “Türkiye mi, Yunanistan mı acaba” diye düşündüm. Kötü haber kesin ama bizimkilerden mi, Bey’inkiler mi? Bey zar zor çıkan bir sesle “Alo, evet, evet Selim” deyince de başımı yastığa iyice bastırdım. Bastırdım ki  batsın, batsın bir metre derine dalsın, duymayayım. Oysa daha iki gün babamı çok düşünüp, ölecek diye kederlenmiştim. Stres altındaydı. Bir kaç defa aradığımda ofis telefonunda konuşuyordu, bana cevap verememişti. İşleri müthiş kafasına takıyordu. Yazdığım hafif, komik, onu rahatlatmaya çabalayan emaillerime hiç alışmadığım bir ciddiyetle cevap veriyordu. “Böyle giderse kalp krizi geçirecek” diye geçiriyordum içimden.  Bir kaç hafta önce de kahvaltı sofrasında otururken yüreğime hiç tanımadığım bir ağırlık çöküvermişti, aniden  ve “çok kötü bir şeyler olacak” deyivermiştim yarı refleks tepkisiyle. Bey şaşırmıştı, çünkü ben uğursuzlukların, endişenin, evhamın söze dökülmesinin onları gerçek kılacağı ihtimaline hep inanır, hayra değil de şerre doğru açılmaya meyleden ağızları daha aralanmadan sustururum.

Telefonu elime aldıktan sonrası hızla gelişti. Kalp krizi değil, intihardı. Kardeşim Portland’da sabah olsun diye saatlerdir beni aramak için bekliyordu. Kızgındı, üzgündü, şaşkındı…70 yaşında  bir adam kendi elleriyle hayatına son vermeye karar verdiğinde geride kalanlar,  kayıpları ile baş etmekle kullanabilecekleri bir takım temel duygulardan otomatikman mahrum kalıyorlar. Hastalık ya da kaza gibi insanın kendi iradesi dışında gelişen olaylar sevdiğinizin canını aldığında dövünebilir, şansızlığa, bahtsızlığa, kadere sövebilir, rahmetliye gani gani acıyabilirsiniz. Ama kişi kendiliğinden hayattan vazgeçtiğinde elinizde bunlar yok. İntihar söz konusu olunca insan ister istemez ölenden çok kendini düşünüyor. “Ay canına nasıl kıydın?” dan çok, “bana (bize) bunu nasıl yaptın?” geliyor akla.

Kulağımdaki ahizeden yankılanan kardeşimin sesi de durmadan aynı soruyu soruyordu bana:

“Bize bunu nasıl yapabildi?”

***

Babamın ölümü benim hayatımdaki ilk büyük kaybım. Bu ilki daha erken değil de, otuz sekiz yaşında yaşadığım bir hayatı bana bağışlamış olduğu için her gün Allah’ıma şükretmeyi boynumun borcu bilirim. Elbette ölümler geldi geçti ilk gençliğimden. Neneler, dedeler birer birer gittiler. Ama işte bilirsiniz, nene-dede kuşağı çocuk gözünde zaten kapıya yakın bir yerde dururlar. Hele hele bizimki gibi bütün kadınların doğurmak için en az otuz yaşını bekledikleri bir ailede altmış küsur yaşındaki bir anneanne, çocuğun gözünde hayatın çok uzak bir noktasında durmaktadır. Anneannem annemi doğurduğunda 31 yaşındaymış, babaannem babamı doğurduğunda ise 42. Ben doğdumda annemle babam otuzlarını geçmişler. Babamın babası olan dedemi hiç tanımadım. Ben doğmuşum, üç ay sonra Bursa’da hamamda kalp krizi geçirip ölmüş. Annemin babası dedem ise seksen küsur yaşına kadar yaşadı. Kadınların çoğu doksanlarını görüp de hayata gözlerini kapadılar.

Uzun lafın kısası, yirmi yıl önce hiç beklemediğimiz anda hayatını kaybeden Ankara’daki teyzemin ölümü dışındaki yakınlarımın ölümleri, ölenler de dahil herkesin zaten beklediği, şok edici etkisi olmayan olaylardı.

Şok çok accayip bir halmiş. Belki herkeste aynı şekilde kendini göstermiyordur, bilmiyorum. Bendeki tezahürü şöyle oldu: Aniden sakinleştim. Daha telefonu kapamadan duru bir sukunet kapladı benliğimi. Üstüne bir de hemen herkesi sakinleştime, perspektif sağlama görevine soyundum. Bir iki damla göz yaşı belki aktı, belki akmadı yanaklarımdan aşağı. Kokia ertesi sabah kalkacak uçağa bilet ayarlarken ben tek bir ayrıntıyı bile atlamadan sırt çantamı hazırladım. Tek başıma kıtaları aştığım transatlantik uçuşu sırasında da hiç ağlamadım. “Babama Veda” yazısını yazdım. Gözlerimi kapadığımda onu görmeye çalıştım. Ruhu tanımadığım bir alemlerde taklımış gibi geldi, hissedemedim.

Cenazede, mezarlıkta, duada, evde otururken, kardeşimi, Selva’yı, annemi, halalarımı görünce, hadi hiç biri olmadı tek başıma Amerika’ya dönerken ağlarım diye düşünmüştüm. Geceleri tek başıma uzandığımda akıttığım bir kaç damla dışında bir şey çıkmadı. İçimden sadece dua etmek geldi. Harıl harıl dua ettim sadece.

Şok gerçekten accayip bir şey. Benliğin benliği korumaya alması durumu. Kaybın acısı ruha bir anda çökmesin diye üreyen bir takım beyin kimyasalları. Bir nevi doğal uyuşturucu. O da bütün uyuşturucular gibi insanı hissizleştiriyor. Acıyı hissetmediğin gibi, neşeyi de hissetmiyorsun. Sakin sandığım ruh hali sadece hissizlikmiş aslında.

Geçen bir sene boyunca bu hissizlik sürdü. Önceleri bu halimi kendimden ve etrafımdaki insanlardan sakladım. Eskiden bana çok zevk veren şeyleri yapmaya devam ettim. Her sabah yoga, Büyükada’da bisiklete bindiğim bir gün, Eyüp Sultan Camii’nde dua etmek, Boğaziçi Üniversite’siden çimenlere yayılmak, Beyoğlu’nda bir kafede roman okumak, Fener’in kargacık burgacık sokaklarında gezinip sonra Patrikhane’nin kilisesindeki ayini yakalamak…Hiç biri bana eskiden verdiği zevki vermedi.

Nihayet birgün hissizliğimi kabul edip, itiraf ettiğimde arkadaşlarımdan birisi “eh bu anlattığın tam da yas hali” işte dedi.

Şaşırdım. Araştırdım. Okudum, ettim. Sahiden de öyleymiş. Hayattan zevk alamama, neşeyi, sevinci hissedememe hali. Yas haliymiş. Oysa ben yas bir ağız dolusu yaşanan acı zannederdim. Dolu dolu hissedilen bir şey. Aşk gibi bir şey olmalıydı yas. Ham, koyu, iliğinde kemiğinde hissettiğin bir şey. Ya da basitçe hissedilen bir şey olmalıydı, uyuşukluk değil yani.

Değilmiş.

İnsanı en çok bunalıma sokan şey hissedememek. İnsanevladını bitiren şey hissizleşmek. Yeni, heyecanlı, renkli, parlak tecrübelerin peşinde koşmamızın tek bir sebebi var: Bir şeyler hissetmek. Hep diyorum ya, hayalimiz ister en son model i-pad olsun, ister samadhi (yogada aydınlanma) eninde sonunda hayalini kurduğumuz şey bir tecrübe ve onun hissi.

En çok şey hissettiğimiz zaman ise aşk zamanı. İnsan aşık olmayagörsün tenini okşayan güneş ışığından tutun da, şeftalinin dil ile damak arasında eridiği ana, Mozart’ın notalarından, balıkçının yüzündeki kırışığa kadar herşeyden bir his çıkarabiliyor. Çok genç öğrencilerim var benim. Daha ilk defa aşık olanlar. Onlara hep şunu söylemek istiyorum: Aşkı hissettiğiniz o ilk altı ay, ya da altı hafta ya da altı gün, neyse işte aşkın çağıl çağıl aktığı o ilk zaman, bir daha gelmiyor. Sonrasında aşk daha derin, daha anlamlı, bambaşka ve çok değerli bir duyguya dönüşebiliyor ama o hisler çağlayanı sadece ilk zamanlar yaşanıyor.  O dönemi ciddiye almalı, hiç mahçup olmadan dolu dizgin yaşamalı…

Aşk, yasın tam tersi. Hatta belki hayatı aşk ve yas uçlarından oluşan bir düzlemde yaşıyoruz. Aşk’a yaklaştıkça, his dolu ve mutlu, Yas’a yaklaştıkça hissiz ve mutsuz…

Pazar yazısı dedim, hepinizi yasa soktum değil mi? Affola.

Her farkediş beraberinde bir hissediş de getiriyor ama. Her hissediş ile düzlemin Aşk ucuna biraz daha yaklaşıyoruz sanki.

Buraya kadar benimle kaldıysanız, sabrınız ve iç dünyamda bana eşlik ettiğiniz için teşekkür ederim.

“Yoga ve Ben” de görüşmek üzere.

IMG_0730

Kendini Depresif Hissetmek ve Depresyon

Şiva by Begüm Harmancı
Foto: Begüm Harmancı

Bu depresif yazıları yazıp duruyorum diye depresyona girildiğim sanılmasın sakın. (Anneciğim, özellikle sana söylüyorum.) Ben psikolog da değilim, hayatımda ciddi (gerçek) anlamda depresyona hiç girmedim. O yüzden burada depresyon konusunda ahkâm kesme üzerime vazife değil. Şu kadarını biliyorum yanlız: İnsanın kendini depresif hissetmesi ile depresyona girmesi arasında dağlar kadar fark var. Çok sevdiğim yazarlardan Jeffrey Eugenides’in son romanı The Marriage Plot (henüz Türkçeye çevrilmedi) depresyona girmek ile depresif hissetmek arasındaki farkı pek güzel anlatır.

“Depression sızısı hiç geçmeyen bir çürük gibidir. Zihindeki bir yara. Sızladığı noktaya dokunmaman gerekir bir tek. O yine de hep oradadır”.*

Benim gibi kendini yalnız, üzgün ve boşlukta hisseden insanların ruh haline denmiyor depresyon. Çok daha ciddi bir durum. Zihni ele geçiren bir bakteri gibi, teşhis konup tedavi edilmezse öldüren cinsten bir hastalık. Kendi babam da dahil pek dost sevdiğime hayat yerine ölümü tercih ettiren bir kimya…Ama günümüzde, özellikle Türkiye’de hâlâ depresyondaki insanlara “çık biraz hava al, eşini, dostunu” ara tavsiyesi verilirken, benim gibi can sıkıntısından, yas acısından, ayrılık sızısından ağlayanlara cart prozac reçetesi (ona da gerek yok ya) yazılabiliyor.

Bu anti-depreseyan ilaçlara dair söylenecek çok söz var. Depresyondan intihar eden insanların çoğu anti depresan kullanmaya başladıktan kısa bir süre sonra intihara karar veriyorlar. Bu yüzden gelişmiş psikyatri kliniklerinde kronik depresyon, manik depresyon vs gibi rahatsızlıklardan yatan hastalar, anti depresan aldıkları ilk aylarda çok sıkı doktor kontrolü altında tutuluyorlar. Bunun sebebini de hayatı boyunca manik depresyondan çekmiş eniştem şöyle açıklamıştı bana:

“Depresyonda iken karanlık düşünceler aklından geçiyor ama aklından geçenleri hayata geçirmeye gücün yok. Bütün gün yatıyorsun zaten. Anti depresan almaya başladıktan sonra ise karanlık düşünceler hâlâ aklında ve artık onları gerçekleştirecek enerjiyi kendinde bulabiliyorsun”.

Amerika’da anti depresan kullanmaya başladıktan kısa bir süre sonra intihar eden insanların aileleri ilaç şirketlerini mahkemeye veriyorlar. Henüz dünyada “ilaç şirketleri karşısında insan”  temalı bir adalet mekanizması kurulmadığı için bu davaları kazanan kimse oluyor mu bilmiyorum. Yine de kamuoyunun dikkatini çekmeyi başarıyor işte bu aileler.

On küsur sene önce sevgidiğim adamı beni sevmeye razı edememenin üzüntüsüne dayanamadığım (dayanamadığımı düşündüğüm) için bir psikoloğa gitmiştim. Tatlı bir kadındı. “Sen ne akıllı, güzel bir kadınsın Defne, neden bu ilişkinin peşini bırakmıyorsun?”ile başlamıştı. Ama zaten o sıralar aklı selim bütün hısım akraba ile arkadaşlar ve hatta sakin anlarımda ben bile kendime bu sözleri söylüyordum. Ben psikoloğa “Bu adamı kendime nasıl aşık ederim?”i konuşmaya değil, bu obsesyondan nasıl kurtulacağımı öğrenmeye gitmiştim. Kıpkırmızı gözlerle “hayır hayır, ben onu bırakamam. çok acır, çok acıyor zaten huhuhuhuuu” larıma başlayınca tatlı psikolog hanım gülümseyerek bana, kendimi iyi hissettirecek bir ilaç kullanmayı düşünür müyüm diye sordu. Sonrası cart prozak.

Şimdi burada acele prozakı yuhalamayacağım. Depresyondaki hastalar üzerinde iyi sonuçlar verdiği biliniyor. Ama bu demek değil ki kendini üzgün hisseden herkes prozak kullanmalı. Depresyondan muzdarip hastanın beyin kimyasallarında ciddi bir değişim var. Kendimizi üzgün hissederken ise beyin kimyasallarımız normak işleyişini sürdürüyorlar. Kimyası normal işleyen bir beyine kimya düzenleyici zerk etmek elbet dengeleri bozuyor. Benimki de derhal bozulmuştu zaten. Geceleri ağlayarak uyanmalar, bir delicesine neşeli bir bıkkın, bezgin, bet  haller…İkinci kutudan sonra kendi sahici üzüntümü bu accayip hallere tercih edeceğimi anlayıp bıraktım. (Sevdiğim adamı beni sevmeye ikna etme çalışmalarım ikinci kutunun üzerinden bir yıl geçtikten sonra birden küt diye bitti. )

Geçenlerde bir film seyrettik. O kadar çok film seyrediyoruz ki inanın ismini unuttum. Film, çekirdek aile babasının  çekirdek aile annesini terk edeceğini beyan ettiği mutfak sahnesi ile açılıyor. Baba başka bir kadınla yaşamaya gidiyormuş (adını bulduysanız, aşağıya yorumlara yazın) Bunun üzerine anne kendini yatak odasına kapatıp haftalarca oradan çıkmıyor. Annesinin delirdiğine inanan küçük oğlan, uzak bir şehirde yaşayan abisini eve çağırıyor. Abisi de tuhaf mı tuhaf. İki kardeş yorgan altı annelerine deli muhamelesi yapıyorlar. Ta ki filmin tek neşeli ve gayet normal karakeri olan küçük oğlanın sevgilisi, ateşli bir sevişme ertesinde don sütyen mutfağa inip, kutudan dondurma kaşıklayan anne ile karşılaşana kadar…Ondan sonra kız anneyi ele alıyor. Diyor ki, “eh be kadıncağızım, kocan seni terk etmiş, hem de hop diye başka bir kadınla yaşamak uğruna. Sen üzülmeyeceksin de kim üzülecek? Depresyonda değilsin, üzgünsün sen!”

Yaşadığı duygunun üzüntü olduğunu kabul edince kadın bir nebze rahatlıyor. Sonraki günlerde, gayet emri vaki bir tavırla eve yerleşen sevgili anneye acılı zamanlar için kullanma klavuzluğu ediyor. Büyük oğlanın özene bezene pişirdiği ve annenin hiç dokunmadan komodinin üzerinde bıraktığı organik brokolili esmer pilav tabaklarını kaldırıp, kadının eline koca bir paket patates cipsi tutuştuyor. İnsan kendini depresif hissederken bunları yemeli diye. Sonra odaya bir televizyon taşıyor. En adi dizileri açıyor önüne. Anne bir yandan ağzına cipleri tıkıştırı, öte yandan genç ve zengin insanların dramına kendini kaptırırken yavaş yavaş iyileşiyor.

Öyle bir şey yani, insanın kendini üzgün, bezgin, depresif hissetmesi. Biraz izin vermek lazım. “Allahım depresyona girdim galiba” diye ilaçlara koşmak yerine, cipsti, diziydi, kovasında dondurmaydı, iki üç dostla dedikoduydu gibi yüzeysel kaçamakların hayata girmesine izin vermeli. Dedim ya insanın kendini depresif hissetmesi ile depresyona girmesi arasında dağlar kadar fark var. Bu konuda internette ne var ne yok diye araştırma yaparken rasgeldiğim bir blog yazarı şöyle demiş:

“Hepimizin bir düştüğü günler vardır. Kendimizi keyifsiz ve moralsiz hissettiğimiz günler. Havadan kaynaklanabilir ya da o gün kendimizi şişman hissediyoruzdur ya da herşey ters gidiyordur.  Ben şahsen depresyonda bir gün geçireceğimze, sırf o keyifsiz günlerden oluşan bir hayat yaşamayı tercih ederim.” **

Bu arada aklıma yeni bir proje geldi…Çok yakında sizlerle paylaşacağım.

Üzgün, süzgünseniz olduğu gibi yaşayın. Depresyonda olduğunuza cidden inanıyorsanız muhakkak iyi bir psikolog/psikiyatra görünün.

Sevgiler,

Defne

 

*Depression is like a bruise that never goes away. A bruise in your mind. You just got to be careful not to touch it where it hurts. It`s always there, though

**We all have low days, I call them my blah days. Days where we feel down and low, it could be because of the weather, we’re have a fat day or it’s just gone all wrong. I would take a lifetime of those days over one day of depression. (http://www.dancewithoutsleeping.co.uk/2012/01/difference-between-being-depressed-and.html)

Ağır Blog

Photo: Aisha Harley
Photo: Aisha Harley

Doesn’t everthing die at  last , and too soon?

Tell me , what is it  you plan to do

with your one wild and precious life? *

-MARY OLIVER

“THE SUMMER DAY “

Aramızdan ayrılanlara…

Bugün öğlen Portland’da yaşayan teyzemle buluşmak üzere Ken’s Bakery’ye gittim. Ken’s Bakery Portland’ın Nişantaşı diye adlandırdığımız 23. Caddede yer alıyor. Her sabah koca somun ekmekler, çıtır çıtır kruvasanlar, ekler, makarun filan yapan hafif Fransızımsı bir fırın. Çok popüler bir yer. Öğle saatlerinde çorba, salata, sandviç de çıktığı için iğne atsan yere düşmüyor.

Teyzem doğma büyüme Nişantaşı kızı olduğu için bu mahallede yaşıyor, Portland’lıların aksine her yere ya yürüyerek ya da otobüsle gidiyor. Kahvesini eline alıp Ken’s Bakery’nin önündeki kaldırımda sigara içiyor.

Yarım saat erken gelmişim. Boş bir masa bulunca hemen atladım, kaptım, oturdum. Bir kahve ısmarladım. Teyzem gelene kadar kitap okur, belki de Middlesex’im ile bu kahve masasında vedalaşırım diye düşündüm. Çantamın derinliklerinde kindle’ımı aranırken, elime bir başka kitap geldi.  Broken Open: How Difficult Times Help Us Grow. Transpersonel Psikoloji eğitimizin okuma listesinden bir kitap. Yazarı Elizabeth Lesser. Kütüphaneden almıştım, bugün geri götürme günü diye sabah çantama atmışım. Eğitim için okumamız icap eden ilk bölümden sonrasına bir türlü bakmaya fırsat olmadı. Kitap çalışma masamın köşesinden bana  haftalarca baktı. Ben, biliyorsunzu ona değil Middlesex’e uzandım. Böyle böyle, sonunda teslim günü geldi çattı.

Elime gelmişken, bir bölüm daha okuyayım bari dedim. Aradan bir sayfa açtım. The Hundredth Name (Yüzüncü İsim) diye bir bölüm açıldı. Ölümden bahseden bir bölümdü. Daha ilk sayfanın sonuna gelmeden gözlerim dolmaya başladı. Babamı kaybetmemizin üzerinde  henüz sadece bir kaç ay geçtiği  için ölüm hakkında birşeyler okuyunca hemen  gözlerim doluyor.  Ama bölüm ölümden çok ölümü unutarak yaşadığımız hayatlarla ilgiliydi. Tam ben de eşimin geçen blogda bahsettiğim  hastalığının benim hayatımı ne kadar zenginleştirip, derinleştirdiğini yazmayı planlarken karşıma çıkan bir paragrafla irkildim. Lesser, Parkinson hastası arkadaşı Bruce Talbot’da alıntı yapmıştı. Talbot şöyle diyordu:

“Şunu bir kere anlayalım: Hasta ve sağlıklı insanlar aynıdır. Her birimiz için nihayetinde aynı kurgu geçerlidir. Doğduk, yaşıyoruz ve öleceğiz. Kronik hastalığı olan bizim gibi insanların, sağlıklı insanlara kıyasla bir avantajı var. Bu berbat hastalığın ağırlığını ya da başka  hastaların yaşadıklaırı zor koşullarını hafifletmek  gibi bir niyetim yok ama kronik bir hastalıktan mustarip benim gibi insanlar için bu kurgu daha sade ve (söylesem mi?) kimi önemli durumlarda daha kolay bile olabilir. Bizim avantajımız hayatın çarklarının zaten bir kaç önemli diş öne atmış olmasından geliyor. Günler hızla kum saatinden akıp gidiyorlar. Biz bu gerçeği can verici bir netlikle görme şansına sahibiz.”*

Sevdiğiniz bir insan kronik bir hastalıktan mustarip olunca onunla geçen her dakika değerli bir şey haline geliyor. Neden? Hasta insan ölüme sağlıklı olandan daha mı yakın? Gerçeğin hiç de olmadığını bize öğreten yüzlerce örnek sunuyor hayat önümüze. Buyurun işte turp gibi sağlıklı babam, geçirdiği bir buhranı atlatamayıp kafasına dayadığı tetiği çekti. Onu kaybedene kadar ölümün bu kadar yakınımızda dolaştığını tahmin eder miydim? Onunla geçirdiğim zamanların inci gibi, zümrüt gibi nadir bulunan bir taş değerinde olduğunu bildim mi? Bilmedim, nasıl olsa bir gün takarım diye çekmecenin dibine attığım yeşim taşlarına davrandığım gibi umarsız ve savrukça yaklaştım beraber geçirebileceğimiz zamanlara.

Şimdi eşimle geçirdiğim zamanların üzerine titriyorum. Bol bol kahkaha atıyoruz. Üzüntüyü öfkeye çevirmemeye gayret ediyorum. Ivır zıvırı için endişelenip söylenmemeye gayret ediyorum. Bu ilişki sevdiğim her insanla ve en çok da kendimle kurduğum ilişkiye ayna tutuyor. Çünkü kurgu hepimiz için aynı. Doğduk, yaşıyoruz, öleceğiz. Kaybedecek vakit yok.

Ama bu kurgu içinde üzüntünün de bir yeri var. Kayıplar karşısında verdiğimiz doğal bir tepki üzülmek. Sadece kendi üzüntümüzü değil, çoğunlukla atalarımızın kayıplarının yaşanmamış, bastırılmış, kaytarılmış üzüntülerini de taşıyoruz. Bugün teyzemle buluşmamızın amacı psikoloji ödevim için yazdığım otobiyografim için bilgi toplamaktı. 20. Yüzyıl başında bizim oralarda doğmuş bir çok insan gibi benim büyükbabalarım, büyükannelerim de zor günler geçirmişler. Makedonya’daki topraklarından sürüldükten sonra yerleştikleri Selanik’de daha bir kuşak bile yetiştiremeden trenlere doldurulup İstanbul’a yollanmışlar. Kıyafetlerini bile toplamadan, kapılarını bile kilitlemeden…Kedilerini komşularına teslim ederken, yakında döneceğiz, bizi merak etmeyin diyerek…Kapısını açık bıraktıkları evlerine bir daha hiç dönmeden, bir başka ailenin apar topar terk etmek zorunda kaldığı başka bir eve yerleştirilmişler. Başınıza böyle bir şey geldiğini hayal edebiliyor musunuz?

Bu insanların torunu benim annem ve teyzem. Bu insanların evlerinin, komşularının, topraklarının, hayatlarının, lisanlarının kaybı benim üzüntüm. Aynı kurgu, çok daha kederlisi belki, daha koyu acı ile sıvanmış olanı büyük ihtimal, sizin büyükleriniz tarafından yaşanmış. Onların hayat mücadelesi sırasında savuşturdukları acıları, karnımız tok, sırtımız pek doğduğumuz hayatlarımızda bizim üzüntümüz olarak bize miras kalıyor. Bunların üzerine kendi hayatlarımızın üzüntüleri var. Bizim kayıplarımız. Ölenlerimiz, hastalarımız, kendi kayıplarımız…

Üzülmek yasak değil, insan evladının en doğal hakkıdır. Acının üzüntü tünelinden geçip süzülmesi insanlık için en hayırlısı süreçtir. Öfkeye, intikama, kine dönüşmeden, üzüntüden süzülmesi…

Beni doktoradan vazgeçiren kilit cümleyi eden sevgili dostum Dicle, tarihin ve insanlığın acısı ile ne yapacağını bilemediği için kendini bir sabah Boğaz köprüsünden attı. Üzülmek onun kafasında da yasak bir şey miydi? Hiç bilemedik. Aile kurallarını, üzülmeyi kendimize yasak etmiş olduğumuzu bilmiyorduk o zamanlarda. Hiç konuşmadık.

Romanlardan konuştuk onun yerine. Bizim bir koca doktora, master tezleri boyunca ıkınıp da akademik dünyaya kattığımız – o da belki- bir tanecik fikri, bir tanecik teoriyi tek bir paragrafta söyleyiveren romancılardan konuştuk. Hayranlıkla, gıptayla, iştahla…

“Söyleyeceklerini romanlar aracılığı ile söyleyebileceksen, hiç girme doktora işine. Otur romanını yaz!» demişti Dicle bana, UCLA’e doktoraya gitsem mi gitmesem mi diye kıvrandığım o Tayland öncesi yaz günlerinin birinde bana.

Ama ben size Tayland’dan önceki değil, sonraki yazı yazacaktım değil mi? Bakın, üzüntüyü yaşamaya izin verdikçe kendime, üzüntü bir ağırlık değil, bir hafiflik olarak yayılıyor içime. İki gün önce liseden bir dostumuzu lösemiye kaybetmiş olduğumuzu öğrendik. Dünyanın dört bir yanına dağılmış bütün sınıfımız her bir anda yasa girdik. Hepimizin gözünün önünde bir anda bir pencere açıldı. Değerli olan şeyleri hatırladık o pencereden bakarken. Çocuk olduk yeniden. Günlük hayatlara teslim olsak da özümüzde hep aynı kaldığımızı gördük oradan bakarken. Özümüzün sevgiden yoğrulmuş olduğunu.

Kimse üzüntüsünden kaçmaya çalışmadı. Kimse üzüntüyü öfkeye, endişeye dönüştürmeye, ne yapalım hayat devam ediyor hadi, kalanlarımız sağ olsun demedi. Kimse suçlu aramadı. Kimse üzüntüsüne müdahale etmedi. Cenazeye gidemedik ama ben o sabah Facebook üzerinden tuttuğumuz yası okurken, kendimi bizim okulun avlusunda, lacivert hırka ve ceketli omuzlarımızı birbirimize yaslamış, gözlerimiz kapalı, sessizce dururken gördüm.

Babam öldüğünde sevgili Petek Hoca bana en anlamlı gelen mesajı yazmıştı:

«Acını acı çekmeden yaşamanı diliyorum.»

İşte size üzüntüye izin vermek konusunda biraz daha yazmayı planladığım bu soğuk, güneşli yeni ay gününde, sırf kütüphaneye götürmeden önce bir göz atayım bari diye açtığım kitabın Yüzüncü İsim adlı bölümüyle karşılaşınca, ister istemez gülümsedim sevgili okularım. Yine ilahi bir el araya girdi galiba.

Lesser’in lösemiye kaybettiği arkadaşı Ellen’in (evet bir de böyle bir raslantı vardı!) ölümünü anlattığı bölüm şöyle bitiyor:

“Kuran’da Allah’ın doksandokuz ismi vardır. Son isim, Allah’ın Yüzüncü İsmi, gizlidir. Tasavvuf geleneğinde de tesbihlerin bir boncuğu eksiktir hep.  Eksik boncuk Allah’ın gizemini temsil eder. Derler ki Tanrı’nın gerçek ismi, bizim de gerçek ismimizdir -son nefesimizi verirken keşfedeceğimiz. Ellen son nefesini verdiğinde benim ölümlü zihnimde kısa süreliğine bir pencere açıldı. Orada ölümle yaşam arasındaki çizgide dururken, öte alemlerin Yüzüncü İsmi kulağıma fısıldadıklarını duyar gibi oldum. Emin oluncaya kadar pencere kapandı ve ben yaşama döndüm. Şimdi, arada sırada, özellikle Ellen’in son anlarını düşünürken, o pencere bir gıdım açılıyor ve ben İsmi duyuyorum.” *

***

Yoga’dan Sonraki Yaz’a yaklaşıyoruz ve aile karmasını kırmaya…Az bir sabredin. Bakın içe döne döne nerelere geldik! Hepinize sevgiler!

Defne

Elizabeth Lesser, Broken Open: How Difficult Times Can Help Us to Grow. Villard Books Trade Paperback Edition, 2005  sf. 197.

*En nihayetinde ve çok yakında herşey ölecek değil mi?

Söyle bana, bu deli ve kıymetli yaşam için,

Senin planın nedir?