Kendini Depresif Hissetmek ve Depresyon

Şiva by Begüm Harmancı
Foto: Begüm Harmancı

Bu depresif yazıları yazıp duruyorum diye depresyona girildiğim sanılmasın sakın. (Anneciğim, özellikle sana söylüyorum.) Ben psikolog da değilim, hayatımda ciddi (gerçek) anlamda depresyona hiç girmedim. O yüzden burada depresyon konusunda ahkâm kesme üzerime vazife değil. Şu kadarını biliyorum yanlız: İnsanın kendini depresif hissetmesi ile depresyona girmesi arasında dağlar kadar fark var. Çok sevdiğim yazarlardan Jeffrey Eugenides’in son romanı The Marriage Plot (henüz Türkçeye çevrilmedi) depresyona girmek ile depresif hissetmek arasındaki farkı pek güzel anlatır.

“Depression sızısı hiç geçmeyen bir çürük gibidir. Zihindeki bir yara. Sızladığı noktaya dokunmaman gerekir bir tek. O yine de hep oradadır”.*

Benim gibi kendini yalnız, üzgün ve boşlukta hisseden insanların ruh haline denmiyor depresyon. Çok daha ciddi bir durum. Zihni ele geçiren bir bakteri gibi, teşhis konup tedavi edilmezse öldüren cinsten bir hastalık. Kendi babam da dahil pek dost sevdiğime hayat yerine ölümü tercih ettiren bir kimya…Ama günümüzde, özellikle Türkiye’de hâlâ depresyondaki insanlara “çık biraz hava al, eşini, dostunu” ara tavsiyesi verilirken, benim gibi can sıkıntısından, yas acısından, ayrılık sızısından ağlayanlara cart prozac reçetesi (ona da gerek yok ya) yazılabiliyor.

Bu anti-depreseyan ilaçlara dair söylenecek çok söz var. Depresyondan intihar eden insanların çoğu anti depresan kullanmaya başladıktan kısa bir süre sonra intihara karar veriyorlar. Bu yüzden gelişmiş psikyatri kliniklerinde kronik depresyon, manik depresyon vs gibi rahatsızlıklardan yatan hastalar, anti depresan aldıkları ilk aylarda çok sıkı doktor kontrolü altında tutuluyorlar. Bunun sebebini de hayatı boyunca manik depresyondan çekmiş eniştem şöyle açıklamıştı bana:

“Depresyonda iken karanlık düşünceler aklından geçiyor ama aklından geçenleri hayata geçirmeye gücün yok. Bütün gün yatıyorsun zaten. Anti depresan almaya başladıktan sonra ise karanlık düşünceler hâlâ aklında ve artık onları gerçekleştirecek enerjiyi kendinde bulabiliyorsun”.

Amerika’da anti depresan kullanmaya başladıktan kısa bir süre sonra intihar eden insanların aileleri ilaç şirketlerini mahkemeye veriyorlar. Henüz dünyada “ilaç şirketleri karşısında insan”  temalı bir adalet mekanizması kurulmadığı için bu davaları kazanan kimse oluyor mu bilmiyorum. Yine de kamuoyunun dikkatini çekmeyi başarıyor işte bu aileler.

On küsur sene önce sevgidiğim adamı beni sevmeye razı edememenin üzüntüsüne dayanamadığım (dayanamadığımı düşündüğüm) için bir psikoloğa gitmiştim. Tatlı bir kadındı. “Sen ne akıllı, güzel bir kadınsın Defne, neden bu ilişkinin peşini bırakmıyorsun?”ile başlamıştı. Ama zaten o sıralar aklı selim bütün hısım akraba ile arkadaşlar ve hatta sakin anlarımda ben bile kendime bu sözleri söylüyordum. Ben psikoloğa “Bu adamı kendime nasıl aşık ederim?”i konuşmaya değil, bu obsesyondan nasıl kurtulacağımı öğrenmeye gitmiştim. Kıpkırmızı gözlerle “hayır hayır, ben onu bırakamam. çok acır, çok acıyor zaten huhuhuhuuu” larıma başlayınca tatlı psikolog hanım gülümseyerek bana, kendimi iyi hissettirecek bir ilaç kullanmayı düşünür müyüm diye sordu. Sonrası cart prozak.

Şimdi burada acele prozakı yuhalamayacağım. Depresyondaki hastalar üzerinde iyi sonuçlar verdiği biliniyor. Ama bu demek değil ki kendini üzgün hisseden herkes prozak kullanmalı. Depresyondan muzdarip hastanın beyin kimyasallarında ciddi bir değişim var. Kendimizi üzgün hissederken ise beyin kimyasallarımız normak işleyişini sürdürüyorlar. Kimyası normal işleyen bir beyine kimya düzenleyici zerk etmek elbet dengeleri bozuyor. Benimki de derhal bozulmuştu zaten. Geceleri ağlayarak uyanmalar, bir delicesine neşeli bir bıkkın, bezgin, bet  haller…İkinci kutudan sonra kendi sahici üzüntümü bu accayip hallere tercih edeceğimi anlayıp bıraktım. (Sevdiğim adamı beni sevmeye ikna etme çalışmalarım ikinci kutunun üzerinden bir yıl geçtikten sonra birden küt diye bitti. )

Geçenlerde bir film seyrettik. O kadar çok film seyrediyoruz ki inanın ismini unuttum. Film, çekirdek aile babasının  çekirdek aile annesini terk edeceğini beyan ettiği mutfak sahnesi ile açılıyor. Baba başka bir kadınla yaşamaya gidiyormuş (adını bulduysanız, aşağıya yorumlara yazın) Bunun üzerine anne kendini yatak odasına kapatıp haftalarca oradan çıkmıyor. Annesinin delirdiğine inanan küçük oğlan, uzak bir şehirde yaşayan abisini eve çağırıyor. Abisi de tuhaf mı tuhaf. İki kardeş yorgan altı annelerine deli muhamelesi yapıyorlar. Ta ki filmin tek neşeli ve gayet normal karakeri olan küçük oğlanın sevgilisi, ateşli bir sevişme ertesinde don sütyen mutfağa inip, kutudan dondurma kaşıklayan anne ile karşılaşana kadar…Ondan sonra kız anneyi ele alıyor. Diyor ki, “eh be kadıncağızım, kocan seni terk etmiş, hem de hop diye başka bir kadınla yaşamak uğruna. Sen üzülmeyeceksin de kim üzülecek? Depresyonda değilsin, üzgünsün sen!”

Yaşadığı duygunun üzüntü olduğunu kabul edince kadın bir nebze rahatlıyor. Sonraki günlerde, gayet emri vaki bir tavırla eve yerleşen sevgili anneye acılı zamanlar için kullanma klavuzluğu ediyor. Büyük oğlanın özene bezene pişirdiği ve annenin hiç dokunmadan komodinin üzerinde bıraktığı organik brokolili esmer pilav tabaklarını kaldırıp, kadının eline koca bir paket patates cipsi tutuştuyor. İnsan kendini depresif hissederken bunları yemeli diye. Sonra odaya bir televizyon taşıyor. En adi dizileri açıyor önüne. Anne bir yandan ağzına cipleri tıkıştırı, öte yandan genç ve zengin insanların dramına kendini kaptırırken yavaş yavaş iyileşiyor.

Öyle bir şey yani, insanın kendini üzgün, bezgin, depresif hissetmesi. Biraz izin vermek lazım. “Allahım depresyona girdim galiba” diye ilaçlara koşmak yerine, cipsti, diziydi, kovasında dondurmaydı, iki üç dostla dedikoduydu gibi yüzeysel kaçamakların hayata girmesine izin vermeli. Dedim ya insanın kendini depresif hissetmesi ile depresyona girmesi arasında dağlar kadar fark var. Bu konuda internette ne var ne yok diye araştırma yaparken rasgeldiğim bir blog yazarı şöyle demiş:

“Hepimizin bir düştüğü günler vardır. Kendimizi keyifsiz ve moralsiz hissettiğimiz günler. Havadan kaynaklanabilir ya da o gün kendimizi şişman hissediyoruzdur ya da herşey ters gidiyordur.  Ben şahsen depresyonda bir gün geçireceğimze, sırf o keyifsiz günlerden oluşan bir hayat yaşamayı tercih ederim.” **

Bu arada aklıma yeni bir proje geldi…Çok yakında sizlerle paylaşacağım.

Üzgün, süzgünseniz olduğu gibi yaşayın. Depresyonda olduğunuza cidden inanıyorsanız muhakkak iyi bir psikolog/psikiyatra görünün.

Sevgiler,

Defne

 

*Depression is like a bruise that never goes away. A bruise in your mind. You just got to be careful not to touch it where it hurts. It`s always there, though

**We all have low days, I call them my blah days. Days where we feel down and low, it could be because of the weather, we’re have a fat day or it’s just gone all wrong. I would take a lifetime of those days over one day of depression. (http://www.dancewithoutsleeping.co.uk/2012/01/difference-between-being-depressed-and.html)