Defne Suman

Yoga Journal Türkiye’nin Mart-Nisan sayısında çıkan yazım.

Ben her bahar aşık olurum

Rüzgar olur, yağmur olurum…

Sezen Aksu’nun bu eski şarkısını bilmeyen var mıdır?

Sadece Sezen Aksu mu her bahar aşık olan? Elbette değil! Her bahar tabiat da aşık olur! Canla başka yenilenir, bütün güzelliğiyle varlığını gören gözlere, duyan burunlara, hisseden ruhlara sunar. Üstelik en berbat kışların ertesinde bile bunu yapacak gücü bulur kendinde. Gizli bir kaynaktır içim, der şarkı. O gizli kaynaktan açar çiçekler, betondaki çatlaktan bile bulur yolunu. Buzlu saçakların altında tir tir titreyerek geçirdikleri gecelerin güneşli sabahında kediler birbirlerinin peşine düşerler ve her yeni canla, her yeni meyveyle kışın karanlık günlerinin üzerine ümit ve yaşam sevinci düşer.

Alemin düzeni böyledir.

Kırılan dallar gibiyim/ Ben her bahar dirilirim / Gizli bir kaynaktır içim /Kendime bir yol bulurum.

Bu bahar erikler, bademler çiçek açarken biz ne yapıyoruz? Kalplerimizde o taze titreşimlerin aksini hissediyor muyuz? Ruhumuz diriliyor, içimizden taşıyor mu? Yoksa aklımızdaki bin bir meselenin gölgesinde, dünyayı pençesine almış zulüm ve nefret dalgası için aşk da hayat da yitip gidiyor mu?

Burada aşk derken bir kadına ya da bir erkeğe duyduğumuz aşktan değil, yüreğin diriliş hissini kastediyorum. Ama o dirilişi çoğumuz ilk aşkımız sayesinde, ilk aşkımız sırasında tecrübe ettiğimiz için de sanki gençlikte yaşanır da bir daha da başa gelmez bir şey gibi düşünmeye yatkınız.

Bir bahar pazarı hatırlıyorum. On beş yaşındayım. Tiyatro çalışması için okula gideceğiz. Pazar sabahları Nişantaşı bomboş. Okulun arkasındaki parkta kirazlar, bademler, şeftaliler coşmuş, tatlı rüzgarda pembe beyaz yapraklar uçuşuyor. Ben gözlerimin altına ilk defa mavi kalem çekmişim ve okulun arka duvarı boyunca sallana sallana kapıya yürüyorum. Birden başımı kaldırdım. Kapının orada birisi duruyordu. Bir demek ışık tam önüne düşmüştü, o mu değil mi emin olamadım. Yaklaştıkça netleşti. Oydu. Aşık olduğum çocuk, sırtına ceketini atmış, benim okul duvarı boyunca yürüyüşümü yüzünde samimi bir tebessümle izliyor, okula beraber girelim diye bekliyordu.

Sevinç kalbimden boğazıma oradan yüzüme çıktı.

Bahar ve aşk o anda benim için birbirine karıştı ve bir daha da ayrılmadı.

Ta ki kafası dolu, zamanı az, evli barklı bir yetişkin haline gelene kadar…

Bir gün bahçemizde açan badem ağacının yanından yürüyüp geçtiğimi fark ettim. Bizim bahçe dediğim aslında apartmanın otoparkı. Otomobiller neredeyse birbirinin üzerine park edildiği ve her türlü çiçeğin saksı dibine batırılan sigara izmaritleri sebebiyle üç vakte kadar solup gittiği bir alan olduğu için bütün ömrüme tanıklık etmiş bu badem ağacının hâlâ yaşıyor olması benim için başlı başına bir neşe kaynağı ama işte o gün işim vardı, kafam doluydu, bir yere geç kalmaktan korkuyordum ve bakıp geçtim. Sonra dikkat ettim eskiden beni sevinçten çıldırtan görüntüler, sesler, kokular Boğaz’ın mavisi, martıların çığlığı, taze ot kokusu… Bunları da kanıksamışım, neden eskisi gibi yüreğimi titretmiyor diye dertleniyorum.

Baharla karışık aşk nerede? Aşkla karışık bahar nerede?

Ülkeyi, dünyayı, insanlığı pençesine almış bu cinnet ve zulüm dalgası yüzünde mi böyleyim?

Belki. Ama öte yandan biliyorum ki yaşama sevincini en insanlık dışı koşullar altında yaşayanlar da duyabiliyor. Hatta onları hayatta tutan tek şey bu sevinç, umut… O halde kendi karamsarlığımı, hissizliğimi dünyanın gidişatına bağlayamam.

Neye mi bağlayabilirim?

Alışkanlığa. Tembelliğe. Rahatlığa. Bakar körlüğe.

İlerleyen yaşıma…

Evet, yaşadığımız baharların sayısı artarken ona karşı duyduğumuz coşku da azalıyor. Bunun adına da yaşlanmak deniyor!

Bir çocukla bir ihtiyarın farkını düşünün: Onları birbirinden ayıran vücutları, akılları, tenlerinin tazeliği değil yaşama duydukları sevinçtir.

Yıllar geçerken vücut gibi yüreklerimiz de kuruyor yani?

Galiba öyle.

Peki vücudumuz yavaş yaşlansın diye gösterdiğimiz onca özeni ruhumuza da gösteriyor muyuz?

Yaşama sevinci çocukken içimizde gani gani. O yüzden çocukken denizin tuzundan, balonun kırmızısından, odunun kokusundan büyüleniyoruz. İlk gençliğimizde aşk var, hormonlarla da beslenen kıpır kıpır hisler. O zamanlarda her bahar aşık olmak kolay.

Peki şimdi?

Vücut gibi kalp ve ruhu da her gün çalıştırmamız gerekiyor.

Hatha Yoga insanın katmanlardan oluştuğunu söyler. Fiziksel vücut ilk ve en dıştaki katmandır. Hemen sonrasında nefes vücudu gelir. Fiziksel organizmayı hayatta tutan elektrik akımı. İlk nefesle girip, son nefesle çıkacak olan can katmanı. Ondan bir sonraki katman zihindir. Bunu da beyin dalgaları olarak düşünebiliriz. Bir düşünce ile diğer arasında gidip gelen cereyan. Bu üç katman sürekli olarak birbirleri ile iletişim içindedir. Zihin katmanında gerçekle örtüşmeyen bir inanç yüzünden (“Ben sevilmeye değer bir insan değilim” gibi) oluşan bir tıkanıklık nefesi etkiler, bir yerde tıkanan nefes de fiziksel organizmanın sağlığını tehlikeye sokar.

Hatha Yoga bu üçlü arasında düzenli bir iletişim yaratmaya çalışır. Bir yandan fiziksel vücudu çalıştırarak nefesin akışını muntazam hale getiririz ve canlanan nefes vücudu vasıtasıyla zihindeki tıkanıkların çözülme sürecini başlatırız. Ama bu tek yönde ilerleyen bir trafik değildir. Öte yandan zihinsel kalıpları çözüp, nefes yoluyla bu çözülmeyi vücuttaki tıkanıklara taşımak gerekir. Yoksa çalışma amacına ulaşamaz.

Yoga sırasında can kazanıyoruz. Oksijen kana karışırken, Sanskitçe adı Prana olan nefesin özü, yani can da karnımızdaki bir merkezde (kanda) birikiyor. Karnımızda bir nevi can rezervi yaratıyoruz ve yorgun veya hasta olduğumuzda bu rezervden kullanıyoruz. Aynı şekilde yine yoga sırasında sevinç rezervi de yaratabiliriz. Bu can rezervi yaratmaktan biraz daha zor. Çünkü inandığımız kalıpları kırmayı gerektiriyor. Bana, sana, ona ve dünyaya duyduğumuz şüphelerin önce keşfi sonra da düzeltilmesini gerektiriyor.

Zihinsel kalıpları kırdık diyelim, içinden ne çıkıyor?

Yeni bir ben!

Bizim badem ağacının her bahar başka çiçekler açması gibi biz de her bahar yeni bir benle dünyaya açılabiliriz.

Çiçek böcek edebiyatı yapmıyorum. İnsan zihni (kalbi, ruhu) tabiattaki bütün varlıklar gibi baharda tazelenip yepyeni bir yüzle dünyayı kucaklamaya programlı aslında. Onun için söylüyorum. Yeter ki eskiye sıkı sıkı sarılmayalım. Tek zannettiğimiz gerçeğin göreceli bir şey ve belki de bir kurgu olabileceğini bir düşünelim.

Yoga bir özgürlük sanatıdır.

İnsanı yaşamdan alıkoyan korku ve endişelerden arınma disiplinidir.

Prana vücudu toksinlerden, ruhu da kaygıdan, korkudan arındırmaya gücüne zaten sahip. Yeniliklere evet demek ve hatta o bile değil, o evet’e direnen, o evet’i bir türlü diyemeyen parçamıza kulak verip, ona şefkatle yaklaşmak bile yeni bir ben’in tohumunu atıyor.

Gizli bir kaynaktır sahiden de içimiz…

Oraya her sabah bir dokunmak yeter.

Her bahar aşık olmak hâlâ mümkün!

Fotoğraflar: Alicia J. Rose Photograpy® (Yoga Shala PDX’in izniyle)

AR80030_AR80030-R2-E008

Ben Her Bahar Aşık Olurum” üzerine bir yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s