Yoga ve Ben: Dünyevi Aşk Başa Düşünce…

Foto: Rebekka Haas

Foto: Rebekka Haas

Hepinize Merhaba!

Bu yazıyı yazmak üzere Fresh Pot kahvesine geldim. Kaldırımda bisikletimi bağlarken üç genç ve güleryüzlü kadın yaklaştı, bedava kucaklanmak ister miyim diye sordular. “Eh olur, tabii” dedim. Buyrun kucaklaşalım. Sarıldık birbirimize. Sarıldık ve hemen ısındık birbirimize. Beraber fotoğraf çektirdik. Dünya rekorunu kırmak istiyorlarmış. Belki biliyorsunuzdur, dünyada böyle bir hareket var. İnsanlar ellerinde “free hugs” (bedava sarıl) yazan pankartlarla meydanlarda durup, isteyene sarılıyorlar. You tube’da girerseniz New York’un, Bangkok’un, Buenos Aires’in orta yerinde birbirlerine sımsıkı sarılan ve bu temastan çoşan insanların her seferinde beni gülümseten görüntülerini bulabilrsiniz.

Ben de yüzümde koca bir tebessüm ile Fresh Pot’dan içeri girdim. Mâlum cumartesi öğleden sonrası benim yazıhane tıklım tıklım dolu. Çocuklar, bebeler, yaşlı teyzeler…Oturmanın tek yolu masa paylaşmak. Benim gibi bilgisayarının ardına gömülmüş bir genci gözüme kestirdim, karşısına yerleştim. Şimdi Mac bilgisayarlarımızın sırtlarını  birbirine dayadık, karşılıklı yazıyoruz. Dışarıda, kahvenin penceresinin hemen önünde insanlar birbirlerine sarılmayı sürdürüyorlar.

Ben de hikayeme kaldığım yerden devam edeyim.

Yoga ile ilişkimde balayı süreci diye tabir ettiğim  ilk dört sene, farklı sistemleri, farklı hocaları deneyerek geçti. Şükürler olsun ki karşıma çıkan hocaların hepsi değerli ve yogayı ciddiye alan harika insanlardı ama Portland’daki Shadow Yoga kursu sırasında, Zhander Hoca’nın ruhumda uyandırdığı güven ve teslimiyeti ilk defa tecrübe ediyordum. Yoga çalışmalarıma onun rehberliğinde devam etmek ve kendisi uygun görürse bir gün bu sistemi öğretmek istediğimi söylediğimde, bundan sonra artık sadece Shadow Yoga sistemine sadık kalmam gerektiğini dile getirdi. Başka sistemlerden gelen hocalardan alacağım  bilgi  sularımı bulandırmaktan başka işe yaramayacaktı bundan böyle. Yogada derinleşmek istiyorsam, kuyudan kuyuya atlamak yerine, bir kuyuda karar kılıp onun sularına gömülmek icab ediyordu.

Zhander Hoca’nın öğrencilerinden en büyük beklentisi ne yaptıkları konusunda akıllıca davranmalarını. Yoganın hem teorisini hem de pratik uygulama alanlarını (bedenin enerji anatomsi bazında) iyice öğrenmemizi ve ezberden değil bilgi, sezgi ve sağduyunun bileşimi bir yerden çalışmamızı istiyor. Akılda, yürekte ve bedende bildiklerimizi bir araya getirip uygulamaya koyduğumuzda zaten sorularımızın çoğu kendiliğinden yanıtlanmış oluyor. Belki bu yüzden hocamızı en çok kızdıran şey cevabı besbelli, öğrencinin sırf ilgiyi üstüne çekmek istediği için sorduğu sorular.

Ben bir yandan hocama  sadakat sözü verirken, aynı sözü artık hiç ayrılmayacağımı bildiğim bir adama da veriyordum. Hayatın tuhaf raslantılarından biri yoga ile ilişkimizin Zhander Hoca’nın kanatları altına girdiği  hafta nice zamandır beklediğim hayat arkadaşı da karşıma çıktı. Tıpatıp aynı hafta! Yıldızların işi olsa gerek. Peki bu adam hayallerimdeki erkek miydi? Tabi ki hayır.  Ama tam da bu yüzden evet! Kafamdaki belirlediğim standartlara uymuyordu ama aşkın standart filan dinlemediğini bana bir kez daha hatırlattığı için yüreğimin doğru yere demir attığını biliyordum.

Öte yandan, yoga sonrası yıllarını özgürce dünyanın bir ucundan diğerine koşarak geçirmiş bir kadın için, bir hayat arkadaşını ne kadar özlerse özlesin,  ilişki korku yaratan bir fikirdi. Kendi başıma planlar yapmaya alışmıştım. Bütün hayallerim bundan sonra nerede yaşasam, ne iş yapsam, nerelerde ev tutsam bazında şekilleniyordu. Aşık olduğum adam benim tam tersimdi. Tatile gitmek için bile evinden, şehrinden, alıştığı düzeninden kopmaktan hoşlanmıyordu. Ben sabah uyanıp kendime sokaklara atmaya bayılırken, o akşama kadar sessiz sakin evde oturmak, akşam çıkıp arkadaşları ile buluşup yemek içmek istiyordu. Ben akşam yemeği yemeyi yıllar önce bırakmış, güneş battı mı eve girip sessizliğe gömüldüğüm bir hayata alışmıştım. Bütün bu zıtlıkların ötesinde, aşık olduğum adam, onu zamanla ancak çok rahat edebildiği ortamlarda yaşamaya mecbur edecek bir hastalıktan (MS) muzdaripti.

Yoga ile aşkımızın hikayesine başlarken söylemiştim, hatırlarsınız: Aşkı barındıran yürek, cesaretin de yuvası. Sevginin tersi nefret değil, aslında korku. Korkuyu ancak sevgi yenebilir. İlk bakışta sevdiğim bu adam ile hayatın zor geçeceğini, bir çift olarak bir çok kısıtlama ile karşılaşacağımızı baştan bilmiş miydim? Elbette bilmiştim. Ama her çiftin hayatında kısıtlamaları yok mudur?  Şimdi değilse, bir gün olması ihtmali vardır. İlişki zaten iki insanın hayatın kısıtlamaları karşısında ne yaptıkları, kendi eksiklikleri ile nasıl baş ettiklerinin efsanesi değil midir?

Korku yüzünden insanın kendini aşktan men etmesi  benim kitabımda yazmıyordu. Korkuyu olduğu gibi kabul ettim, hatta bağrıma bastım ama hayatıma yön vermesine izin vermedim.

Ve işte böyle balıklama daldım yeni aşkın sularına…

***

Yogalı hayatımın ilk bölümünde, bir çaydanlık dolusu bitki çayı, kitap, defter ve minik bir tatlı ile başbaşa geçirdiğim akşamların sabahında tek başınalıktan müthiş zevk aldığımı kendime defalarca tekrarlamıştım. Kendimi kandırdığımı da zannetmiyorum. İnsanın kimselere hesap verme ihtiyacını duymadan alıp başına gitmesi, özgürce hayal kurup sonra o hayalleri gerçeğe dönüştürmesi… Bunlar hayatı çok tatlı kılan şeyler. Bir defasında turistik olmasın diye diye bir kasabadan diğerine atlaya atlaya  Laos’un derinlerinde bir köye  varmıştım. Bisikletimi sürdüğüm kırmızı toprak yollarda karşılaştığım fosforlu yeşil pirinç tarlalarından dönen genç kızlar beni evlerine davet etmişler, bütün kadınların oturduğu bir odada papaya salatası ve  yöresel pilavlarından ikram etmişlerdi. Gün batımı idi. O anda çok mutlu olduğumu ve hiç bir ulusa, dine, zamana değil, insanlığa, ve hatta bütün evrene ait olduğumu, üstelik evrendeki yerimin (herkesinki kadar, herkesinki gibi) çok önemli ve eşsiz olduğunu etimde kemiğimde bilmiştim.

Yalnız yaşadığım, bazı günler iki cümleden fazlasını konuşmadığım, bol bol dünyayı ve kendi içimi izlediğim o zamanları yaşamasaydım yine bu hisleri tecrübe eder miydim?  Bilmiyorum.

Yoga iki kişi ile başlar, derler. Yoga ilişkide yaşanır. Yoganızın değeri, bir ilişkide ne kadar dürüst, açık kalpli ve ne derece kendiniz olmayı başarabildiğinizle ölçülür. Evet, bunların hepsini duymuştum ama gerçek bir ilişkinin sularına kendimi bırakana kadar tam anlamlarını kavramamışım. Zamanla anladım: Yoganın temelini oluşturan prensipler (yama-niyama) ancak ve ancak ilişki sırasında yaşanabiliyor. Bunun illaki romantik bir ilişki olması şart değil ama romantik ilişki her anımıza nüfus eden ve sevgi dozu yüksek bir ilişki tipi olduğundan, yogayı hayata geçirmek  içim  verimli bir uygulama alanı yaratıyor. Bu ilişkiden öğrendiklerimizi ailemiz, arkadaşlarımız, çocuklarımız, öğrencilerimiz ve hatta tanımadığımız insanlarla kurduğumuz ilişkilere taşımamız mümkün.

Yoganın ilk ilkesi olan ahimsa, yani şiddetsizlik, karşımızdaki insana elbette fiziksel olarak zarar vermeyeceğiz anlamına geliyor ama aynı zamanda onun kalbini de kırmayacağız demek oluyor. Yani sivri dilimize hakim olacağız, karşımızdaki ile ancak dalga geçerek iletişim kurabiliyorsak bu alışkanlığımızı elden geçireceğiz demek oluyor. Ya da arkasından konuşmayacağız. Dolaylı da olsa onu yaralayabilecek şeylerden kaçınacağız. Ona kızarsak, kin tutmak yerine iletişim kuracağız, sen ile başlayan cümlelerimizi ben ile başlayan cümlelerle ile değiş tokuş edeceğiz. (Sen beni kızdırdım yerine kendimi kızgın hissediyorum gibi)

İkinci prensip satya, yani dürüstlük ilkesi ise başlı başına bir dönüşümü mecbur kılıyor. En azından benim için öyle oldu. Dürüst değil miydim? Dürüstlük yalan söylememekten ibaret olsaydı bile tam anlamıyla dürüst sayılmazdım. Bizim Bey’in çok sevdiği bir bardağını kırdığımda, bütün izleri ortadan kaldırıp,  ona söylememeyi tercih ediyordum mesela.  Ama bu kadarla kalmıyordu. Kendi doğrumu dile getirmeyi bilmiyordum. “Ben şimdi kahveye gidip yazı yazmak istiyorum” cümlesini bir türlü kuramadığım ama onun bunu kendiliğiden anlayıp “hadi hayatım sen şimdi bir kahveye git, biraz yazı yaz”  demesini beklediğim için (ve o da böyle bir şey demediği, demeyi aklına bile getirmediği için) yüksek voltajlı gerilimler yaşıyor, sonra gayet alâkasız bir konudan kavga ediyorduk.

Sevgi ya da aşktan yaptığımı sandığım bir çok şeyin çoğunlukla bir ihtiyaç, korku ya da öteki üzerinde güç kurma niyeti ile yaptığımı bu yıllarda öğrendim. Beni hayatım boyunca yönetmiş olan inat duygusunun kalbimi sadece kapattığımı, insanın kalbini sevdiğine koşulsuzca açmasının, yeni bir fikir ya da durum ile karşılaştığında direnmeden “evet, bir deneyelim bakalım” diyebilmesinin nice eski ve yeni yoga metninde yoganın özü olarak anlatılan “varolanın bir bütün olarak kabul edilmesi ve teslimiyet” anlamına geldiğini az bir şey çözdüm.

***

Şimdi sevgili okuyucu, bunca kelime kalabalığından sonra şunu da söylemek lâzım: Bu işler burada bitmiyor. Bu işler hiç bir yerde bitmiyor. Yoga kozmolojisine göre her birimiz (evet her 1imiz) evrenle bir olduğumuzu yüzde yüz bileceğimiz (aydınlanacağımız) güne kadar yeniden yeniden bu dünyaya geleceğiz. Bir hayatın sonunda nereye kadar evrilmişsek, sonraki hayat oradan başlayacak. Yani benim yoga ile on senedir yaşadığım beraberlik de, Bey ile evliliğimiz kadar taze ve bebeklik aşamasında henüz. Her iki ilişkim hâlâ ve her gün bana kendime ve genel olarak insana dair bir dolu yeni şey öğretiyor. Her iki ilişkimde de daha yolun çok başında olduğumun bilincindeyim. Gelecek beni heyecanlandırıyor.

İnsanın ve evrenin henüz ucunun ucunu gördüğüm potansiyelini, zenginliğini, hayatın sonsuz katmanlarını yaşamak için sabırsızlanıyorum. Her sabah bu merakla yogaya başlıyor, her gece bilincime sızan hakikatin ışığı ile sevdiğim adamın koynuna giriyorum. Her birimiz özgürleşene kadar bu devran dönecek.

Aceleye gerek yok!

Foto: Aisha Harley

Foto: Aisha Harley

Bu yazı Türkçe Yazılar, Yoga içinde yayınlandı ve , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

16 Responses to Yoga ve Ben: Dünyevi Aşk Başa Düşünce…

  1. ebru dedi ki:

    Ebru çok çok beğendi, kelimelere dokebilseydim eğer bunları derdim. Ancak hoca kısmı halen arayışta:)

  2. guhiko dedi ki:

    yine çok güzeldi…

  3. kalemtıraş dedi ki:

    Teşekkürler. Nasıl gidiyor tez? Umarım sana keyifli tenefüsler sağlıyordur bu yazılar.

  4. kompos117 dedi ki:

    Çok ilham veren bir yazı dizisi oldu, sevdiğim uzaktayken üstelik.

  5. guhiko dedi ki:

    Defnee:) teşekkür ederim hem de nasıl. (bi de hatırlamana da çok sevindim :)… çok değişik bi dönem benim için hani kocaman bi puzzle vardır, yıllardır yapıyor ama bir türlü biteceğine inanamıyorsundur ya tam öyle. Arada heyecandan devam edemiyorum, arada korkudan. Sonra nefes al diyorum, nefes alıyorum, veriyorum, yazıların da benim için bu nefeslerden… Daha önce okumadıklarımı okuyorum bazen… Sonra seviyorum, sevdiğimi hatırlıyorum tekrar, devam ediyorum… Belki tezim bilim dünyasına çok büyük bir katkı olmayacak ama bana çok şey öğretti… En çok da sevince her şeyin mucizeye dönüşebileceğini… Bu aralar seni kendime çok yakın hissettiğimden 😉 birazcık paylaştım zira günlerce evden çıkmadığım oluyor gerçi şikayetçi de değilim bundan. Açıkçası daha çok şükür ve memnuniyet var içimde… Yoga, sevdiğimin sesi, senin içimi besleyen, bazı parçalarıma ayna olan yazıların, dostların desteği ve shanti kızımın patileri… Daha ne isterim ki 🙂 Teşekkürler Namaste…

  6. Anonim dedi ki:

    Oh harikaydı vallahi, şimdi bana müsade bir daha okuyayim hepsini :o)

  7. kalemtıraş dedi ki:

    Bir şey keşfettim: Mac bilgisayar kullanıyorsanız siz de keşfedebilirsiniz. Belki PC’lerde de vardır. Sağ üst köşede mavi Reader diye bir yazı var. Oraya basınca metin çok daha rahat okunur formatta ekranda beliriyor. Bunu ayrıca shift apple R ye basarak da yapabiliyormuşuz.
    Ne? “Ohoooo hocam yaaa!” mı? Siz zaten öyle mi okuyordunuz?
    Tamam, çekiliyorum sahneden!
    Shift, elma, R

  8. Oyku dedi ki:

    Şu anda şoktayım 🙂 Neden dersen..yazılarını cihangir yoga’ya başlayalı (1 aydır) takip ediyorum, kitabını da o arada okudum. Ayrıca sana bugün bir de mail attım ve şoktayım çünkü içimden keşke gelse de tanışabilsem diyorken birden blogunda “bence” linkindeki fotoğrafı gördüm! Sonra da aman Allah’ım bu defne, robinson’dan defne!!! dedim :))
    Neyse tanımıyor olduğuma hayıflanıp üzülmüyorum artık. Bazen yolculuk içinde daha önceden tanıştığın biriyle tekrar tanışabiliyomuşsun, bu da evrenin bir başka güzel yani 🙂
    Sen kimsin bu arada dersen, ben öykü, robinson’daki küçük kız..ve de bü sosyoloji master sınavlarına girmeden öncede bahçede bir bankta buluşup bir kahve içmiştik..aslında hepsi bu kadar 🙂

  9. neslihan dedi ki:

    bir suredir girmedim bloguna, simdi birbiri ardina birikmis yazilarini “bir tane daha var” diye diye bitecek korkusuyla , keyifle okuyorum, öğreniyorum.

  10. yasemin dedi ki:

    Çok güzel bir yazı, teşekkür ederim.

  11. erkanulku dedi ki:

    Olağanüstü bir yazı elinize sağlık, tüm yazılarınızı büyük keyifle okuyorum. İyi ki yoga var hayatımızda : )

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s