Sen önce kendine inan (mı)?

Biraz önce bulaşık yıkarken ayrımına vardığım bir gerçek:  “Sen önce kendine inan” bir bakıma içi boş bir slogan. İnsanın kendine inanması için önce ona bir başkasının inanması gerekiyor.

IMG_4274Bu da nereden aklıma geldi?

Geçenlerde Doğan Kitap’ın genel yayın yönetmeni Cem Erciyes ile sohbet ediyorduk. Ben içinde bulunduğumuz tarihsel dönemi (hayalimdeki) gelecekle kıyasladığımda bir özgürlükler çağında yaşadığımızı düşündüğümü söyledim. Gelecek benim için Margaret Atwood’un romanlarında anlattığı ultra muhafazakar, totaliter rejimlerin hüküm sürdüğü, şu anda sahip olduğumuz internet, email, evdeki nakit para birikimi, pasaport sahiplerinin seyahat izni, aşk evliliği, doğum kontrolü gibi şeylerin hayal bile edilemez özgürlükler olarak algılandığı bir zaman dilimi. (Belki de bu yüzden bir türlü çocuk sahibi olmaya heves edemedim) Cem Erciyes’e bunu söyleyince, “yazsanıza bunu Defne” dedi. Onlar da Doğan Kitap olarak tam da Atwood’un distopik romanlarını basmaya hazırlanıyorlarmış.

O bana öyle söyleyince aklımdan ilk önce ben nasıl yazarım böyle bir yazıyı geçti. Edebiyat eleştirisi gibi ama içinde kişisel görüşlerim de olacak. Eğer aramızda bu diyalog geçmeseydi, eğer o sırada bir başkası benim bunu yapabileceğime inanmasaydı, benim aklımın ucundan bile geçmezdi böyle bir yazı kaleme almak. Oysa şimdi iskeletini çıkarttım bile, etini, budunu doldurmak kaldı.

Burada inanmak derken “hadi koçum ben sana inanıyorum, yapabilirsin” anlamında bir gaz vermeden bahsetmiyorum. İhtimale inanmak. Senin o şeyi (bir şeyi) yapabilme ihtimalini karşındakinin ağzından duymanın yarattığı etki.

Sonra düşündüm. Eğer Saim Koç zamanında bana “sen roman yaz, Defne” demeseydi, ben Saklambaç’ı da, Emanet Zaman’ı da ve çok yakında çıkacak olan yeni romanım Yaz Sıcağı’nı da yazmazdım. Saim Koç bana inandığı için ben kendime inanabildim. Çağlayan Erendağ bloglarımı toplayıp, basıp Kuraldışı Yayınlarına sunmasaydı Mavi Orman doğmazdı. David Cornwell bana “hadi Cihangir Yoga’ya blog yaz, yoga tecrübelerini anlat”demeseydi on yıl önce bu okuduğunuz satırlar da olmazdı.

Tek başına yürümüyor bu kendine inanma işi. Birinin size inanması gerek sizin kendinize inanmanız için. Kişisel gelişim eğitimlerinde öz güven, öz saygı, öz sevgi geliştirmeye çalışırken atladığımız bir nokta olabilir mi bu? Etrafımızdaki insanların teşviki, bize inanmaları, kör noktamıza düşen zaaflar kadar yeteneklerimizi ve potansiyelimizi görmeleri, bize göstermeleri.

Kendini sevmek de  böyle bir şey. “Önce kendini sev” diyorlar ya. Sev tabii kendini. Ama bir başkası sevmezse beni bunu yapamayabilirim. Başta annem ve babam sevdiler beni ki ben sevilesi bir varlık olduğuma inandım. İnanmasaydım, sevemezdim kendimi.

Kendini sevme işi de tek başına yürümüyor. Önce sevilmek gerekiyor…

Evet, işte bulaşık yıkarken aklıma düştü bunlar. Çabucak sizinle paylaştım. Şimdi bulaşıklar da bittiğine göre Margaret Atwood, aklımdaki gelecek ve özgür bugünler yazıma geri dönüyorum.

Etrafınızı size inanan ve sizi seven insanlarla kuşatmayı unutmayınız.

Defne. img_0542

 

 

 

Hayat Tanrı’nın insanlara bahşettiği en büyük armağandır

GörselBu sabah Sırbistan’ın uzak bir köşesindeki otel odamda, aşağıdaki kahvenin açılmasını beklerken, Aile Ağacı projesi için yanımda getirdiğim Nene’min otobiyografisine bakacağım tuttu. Ölümünden tam bir sene önce, 91 yaşındayken kaleme aldığı on sayfalık hayat hikayesini okurken çoktan unuttum sandığım sesi kulaklarımda canlandı, vurgusu tonuyla zihnimde yankılandı.

Sizlerle paylaşmadan edemeyeceğim şu son bölümünü okurken de yüreğimin ortasında kimbilir ne zamandır saklı bir hıçkırık, sessiz bir feryat gibi boğazımdan yükseldi.

Bakın ne diyor:

“Gerçi artık çok yaşlı bir kadınım ama böyleyim diye dünyaya küsmüş ve hayatla ilgisini kesmiş değilim. Bütün güzellikleri ve çirkinlikleri ile dünyanın; her yönüyle korkunç bir fenomen olan, hem bütün güzelliklerin, iyiliklerin, hem bütün kötülüklerin odak noktası bulunan insanoğlunun şimdiye kadar binlerce yıldır çözülememiş, bundan sonra da asla çözüleceğe benzemeyen binbir problemiyle kafam hâlâ meşgul.

Sağlığım parlak değil – bu yaşta kimin sağlığı parlak olabilir?- Ama  gözlerim çok sükür iyi. Emekliliğin verdiği zaman bolluğu ve rahatlığı içinde istediğim gibi okuyabiliyorum. Tabiata, -eğer varsa- Tanrı’ya, bana bağışladıkları bu lütuf ve mutluluk için nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum ve ünlü orkestra şefi Herbert Karayan’ın ölürken söylediği cümleyi de hiç unutamıyorum:

“Hayat Tanrı’nın insanlara bahşettiği en büyük armağandır.”

Ne Öğrenemedim Şu Yogadan? (3. Bölüm)

Bu yazının başı nerede? 

Şimdi ben size bu satırları yazarken Portland’da saat sabahın sekizi. Bugün yoga yapmıyorum, dinleniyorum. Yine de 6’da uyandım. Yatakta biraz Madam Bovary’yi okudum. Mahallemizin kitapçısında çok şeker bir baskısını buldum, hem ciltli, hem kırmızı kurdeleden ayracı var, hem de el kadar bir şey. Gözlerimi açmadan ona uzandım. Avuçlarımın içinde tutmayı bile seviyorum.

Bey yanımda kımıldanınca kalktım. Kahve yaptım. Bilgisayarın karşısına geçtim. Kapağını kaldırmamla gürültü patırtı eve doldu. Ne bekliyordum ki? E-postalar, facebook mesajları, tweetler, blogdaki yorumlar. Hepsini birden açmak şart sanki değil mi? Ama bir ben var benden öteye, siber uzaya daldı mı çıkaramıyorum onu oradan. Onu çıkaramadığım gibi ben de peşinden aynı kuyuya iniyorum.

Özlediklerimiz ile iletişim mi kuralım, dünyadan haber mi alalım, beğenilme/onaylanma ihtiyaçlarımızı mı tatmin edelim, karar veremeden o siteden bu siteye, oradan oraya saldırıyor, savruluyoruz. Üstelik daha telefonu açmadık. Kimbilir oradan neler yağacak başımıza?

Sonunda yorgun düştü içimdeki siber uzay canavarı. Aman dedi, hiç bir şey yok işte. O sırada Facebookun kırmızıları yandı yine. Mesaj gelmiş. Saldırdı. Cevap yazarken tweeter da 9 adet tweet belirdi. Noam Chomsky de bilgisayar başında anlaşılan sabah sabah. Onlar okunurken dink dink posta kutusuna bir mektup düştü. Yok mektup değilmiş, birisi dünkü bloga yorum yapmış. Yorumu onaylarken yine bloga gittik.

Bir süre sessizlik oldu. Parmaklarım klavyenin üzerinde şaşkın şaşkın (nereye bassak ki?) dolaşırlarken, aklıma her gece dışarı çıktığımız zamanlar geldi. Gece hayatında büyülü bir şeyler bizi bekliyor olmalıydı, çünkü öyle bir heyecan ve hevesle hazırlanır, daha pazartesiden çarşambanın hayallerini kurmaya başlardık. (ben bir ara ipin ucunu iyice kaçırmıştım, Pazar, Pazartesi akşamları da çıkıyordum) Akşama kadar kendimize gelemediğimiz Perşembe günü boyunca da haftasonunu düşlerdik.

Nihayet haftasonu gelip de “Son bir sigara, son kez aynaya bakıp, kusur istemem artık” diye söyleye söyleye hazırlanıp çıktığımızda, gecenin ortasına doğru ben şöyle bir etrafıma bakınıp deminki boşluğa benzer bir şeyler hissederdim.

Aman hiç bir şey yok işte.

Mete Özgencil’in çok sevdiğim bir parçası vardır. Vazgeç adlı. Şöyle söyler:

sanki dışarısı insan kaynıyor, 
sen kendini kandırmaktan vazgeç 
sanki de dışarısı sürpriz kaynıyor 
sen kendini kandırmaktan vazgeç

Yok işte yok, içerideki boşluğu dışarıdan dolduracak bir sürpriz yok. Bir öğrenemedik gitti bunu. Ben ve benden içeri öteki olan ben. Siber uzay canavarı olan.  Zaten yoga yapmadan güne başladığım sabahların devamında gelişen günlerin, başında değilse bile bir noktasında muhakkak o öteki benin yönetimi ele geçiriyor. O günlerde biraz akordum bozuk çıkıyor.

Ama neyse ki yogasız başlayan akordsuz günlerde, bir türlü öğrenemediğim şeyleri yazmak, öğrendiklerimi yazmaktan daha kolay.

Evet, gece hayatında bir sürpriz olmadığını nihayet öğrendik ama siber uzaydan bir tatmin gelmeyeceğini henüz öğrenemedik. Eski Roxy şimdi Facebook oldu. (Bu arada dün aklıma geldi, 1995 yazının üzerinden neredeyse 20 sene geçmiş! Ben hala bir akşam Roxy’ye uğrasam aynı insanları görür, margarita içer, Uma Thurman gibi dans ederim zannediyordum.)

Başka ne öğrenemedik?

Ailemle kavga etmeden diyalog kurmak… Tatatatat! İşte bütün mesele bu, demiş bir bilge kişi. Ailenizin karşısına geçtiğinizde bir yetişkin gibi davranabiliyor musunuz? Onların karşısında çocuklaşıyorsanız, işte, aşkta, okulda, sokakta, sergilediğiniz bütün o yetişkin davranışlarınız numaradan ibaret. İlk çatlakta içinizdeki çocuk tepinerek, mızmızlanarak, küserek (herkesin çocukluğu kendine hastır sonuçta) su yüzüne çıkacatır.

Benim de aileme söylemek istediğim şeyler, ricalarım ve hepimizi ilgilendiren konularda kökten değiştirmemiz gerektiğine inandığım bellki başlı davranış kalıpları var. Başlarını öne eğip, “yapacak bir şey yok, bu ülke böyle, dünyanın düzeni böyle, haksızlık heryerde” dedikleri zaman bende ipler kopuyor.

Sakin sakin onları ikna yoluna gideceğime, avaz avaz bağırıp, ağlamaya başlıyorum. Can çıkar, huy çıkmaz.

Ben bağırınca onlar rahatlayıp gülüyorlar. Hem öfke buhranlarımı çocukluğumdan hatırladıkları için, hem “sen değişemediysen biz nasıl değişelim bu yaşta kızım,” diyecekleri bir alan yarattığım için ve en çok da haklı olduğumu bildikleri konularda artık beni dinlemek zorunda kalmadıkları için. Oh!

Aslında en çok şeyi bir türlü öğrenemediklerimizden öğreniyoruz.

Ben de bu tepkilerimden yola çıkarak kendimle, dünyayla, hayatla ilgili bir sürü şeyin farkına vardım. Mesela ne?

Eh, o da yarına kalsın artık…

Bu arada…Ben bu yazıyı yazmak için interneti kapatmıştım. Bir ben var ya benden içeri, o sabırsızlanıyor yeniden dünyaya bağlanacağız diye. Ne? Yok, artık umursamıyormuş. Eh işte, yazının da yoga gibi bir etkisi oluyor bazen içimde. Öyle bir tatmin ediyor ki, dışarıdaki sürprizler peşinde koşmaya ihtiyaç kalmıyor.

O halde arkası yarın olsun…Sağlıcakla kalın.

GELIN GITMEK

“Bu yazıyı yazacaksın” dedi içimdeki asker. “Hem de hemen şimdi yazacaksın.”

Ve ama birazdan boarding başlıyor. Ben daha 207 numaralı çıkış kapısına bile gitmedim.

İtiraz ve naz sökmedi.

Daha vakit varmış. Üstelik nice havayollarından sahip olduğum onbinlerce uçuş milime rağmen bir defa bile görmediğim bir bölgesinden girmişim havalimanımıza. D kapısının arkası. Ferah mı ferah –afedersiniz- bir Starbaks. Ayrıntısı ile verdiğim kahve yapma talimatlarımı dikkatle dinleyen ve harfiyen uygulayan bir Starbaks görevlisi. Ve dahası prizlerle donatılmış bir bilgisayar masası, etrafında üç yakışıklı yabancı kendi laptoplarına gömülmüş oturuyorlar, dördüncü sandalye de boş.

Bu yazıyı yazacağım!

Uçak bensiz kalkmaz.

Kalkamaz.

Gelinliğim içinde çünkü.

Atina’ya gelin gidiyorum. Dün hamamda beni yıkayan teyzenin dudaklarının büke büke söylediği üzere: benim de kısmetim bu imiş. “Seni Atina’ya mı vericez yani” diye başlamıştı zaten ayaklarımı köpürtürken. Hani başka kimse istememiş de, Yunalı’ya kalmışım, madem öyle ona varmışımmış gibi.

Kısmetim suyun öte yanına gelin gitmekmiş.

Aklımıza gelir miydi hiç?

Siz bu yazıyı okurken ben evlenmiş olacağım.

Ben bu yazıyı yazarken ise İstanbul’daki son bekâr günümü yaşıyorum.

Benim de hamamcı teyzeye taş çıkartacak kıvamda bütün gelinlere dudak bükmüşlüğüm var bu arada. Hele hele böyle “evlenilecek kadın olarak seçildim, ben senden üstünüm, bak bu da tek taşım” havasına girenleri elimin tersi ile şöyle çat çat silkelemişliğim de var.

Şimdi ne diyorum bavullarımı teslim ederken:

“Aman üzerine ‘kırılabilir/fragile’ çıkartmasından yapıştırın ne olur. İçinde gelinliğim var. Yok, Leros’a kadar check in yapmayın. Nişanlım ile Atina havaalanında buluşup beraber devam edeceğiz.”

Tebrikler, tebrikler, tebrikler!

İçimdeki asker saatine bakıp duruyor sinirli sinirli. Lafı uzatıyormuşum.

İzdivaç üzerine iki satır yazmak düşermiş şimdi bana.

Oysa nasıl yazabilirim ki komutanım hakkında en ufak bir tahminim bile olamayan bir konuyu? Çocukken annem bana birçok defa büyüyünce regl olacağımı, orkidleri, o günlerde yüzmemem gerektiğini ve beki karnımın ağrıyacağını anlatmıştı. Sözleri, mide ve iç bulantısı ile geçen bir gecenin sabahında yaşadığım ilk regl tecrübesinin gücünü ifade eder nitelikte değildi.

Zaten annem bana evlilik hakkında hiç bir şey anlatmadı. Nenem hayatta iken konuşurdu:

“İnsanın sevdiği ile müşterek bir hayat kurması, yanyana soluk alıp vermesi çok güzel ve çok özlenen bir şey Defneciğim” diye. O sıralar benim yanımda soluk alanların biri gidip diğeri gelse de kesinlikle kendisine katılırdım. Uzun soluk, kısa soluk, aşk değil miydi nihayetinde burada konuştuğumuz?

Yoksa başka bir şey miydi?

Sosyal Antropolojiye Giriş derslerimizden de şöyle bir tanım hatılıyorum: Evlilik iki insan arasında değil, iki aile -cemaat- arasında yapılan bir anlaşmadır. Bunca yıllık beraberliğimizden kendilerini hiç sorumlu hissetmeyen ailelerimizin bir yüzükle değişen tavırlarına bakıp da antropologlara hak vermemek elde değil.

Kısıtlı zamanların samimiyetine sığınarak açıldım gidiyorum. Farkındayım. Ey içimdeki asker: Duy beni. Evlilik hakkında bir şey yazamıyacağım. Çünkü tahmin etmek istemiyorum. Bir ömür önümde bir deniz varmış, uçsuz bucaksız uzanan, seyrini sevdiğim ve bazen sıkıldığım. Şimdi o denize giriyorum. İlk girişte serin mi, sonrada ısınır mıyım, dibinde mercan kayalıkları ve renkli balıklar mı var, yüzmek mi, sırtüstü yatıp salınmak mı daha iyi bilmiyorum daha.

O yüzden beklenti tecrübeyi boyamasa diyorum?

Bugün İstanbul’daki son bekâr günüm. Doğduğumdan bu yana bu şehirde medeni hali: bekâr gezdim. Bu pek keyifli ama artık kendini tekrarlamaktan öteye gidemeyen sultanlık alanına girsek bu yazıda? Mesela dün Nişantaşına gittim. Güneşli sokaklarında boş boş yürüyüp, kaldırım kahvelerinde kitap okudum. Lise ikiyi okuduğumuz sınıfın bildik manzasında rahatlamak için o alışveriş en üst katına bile çıktım. Evli kadınlar da tekbaşınalığın özgürlüğünü yaşayabilirler mi?

Böyle laf salatları yaparak esas konudan kaçıyormuşum. Öyle diyor içimdeki asker.

İyi de, zaten düğün başlı başına bir evlilik üzerine düşünmekten kaçma formülü değil mi? Masa örtülerine, başındaki çiçeğe, menüdeki balığın kuyruğuna filan kafa yorar ve bir alay aile ferdi ile pazarlık ederken, insan kiminle evlendiğini bile unutabilir.

Bana kalırsa düğünün özü birbirimize verdiğimiz sözler kısmı. Düğün, aile ve dostlar cemiyetinin tanıklığında yaptığımız bir akit nihayetinde. Bu yüzden biz de gücümüzün çoğunu balığın ve gelinliğin kuyruğuna değil de sözleşmemizi yazmaya ayırdık.

Biz üç senedir birbirimize âşık bir halde, orada burada ev kuruyor, bavul yapıyor, ev bozuyor, yeni ev kuruyoruz. Ay sonunda hesap çıkartıp, birbirimize borçlarımızı dengeliyor, hastalıklara birlikte göğüs gerip, sağlıkta suşi yemeğe çıkıyor, dedikodu yapıp sokak köpeklerine birlikte gülüyoruz.

Evlenince ne değişecek?

Her ilişki gibi bizimki de günlük hayatlarımızı düzenleyen, duygusal ve fiziksel ihtiyaçlarımızın karşılıklı tatminini sağlayan sözleşmelere dayanıyor. Bunlar kurallar değil, diğerinin alanını kısıtlamadan şahsi ihtiyaçlarımızı karşıladığımız düzenlemeler. Varsayımlara değil, sözlere, sözleşmelere dayanıyor olması önemli.

Ben sabah erken yogaya gidiyor, dersimi veriyor, sonrasında yeniden dünyaya dönerken tek başıma kahvemi içiyorum. Günümün geri kalanının denge ve huzur içinde geçebilmesi için ihtiyacım olan bir zaman bu. Buna karşılık en geç 10: 30’da eve geliyorum ki beraber kahvaltı edelim. Böyle bir karar vermişiz bir zaman ve uyguluyoruz. Bunun gibi birçok sözümüz var birbirimize. İnsanız elbet, değişiyoruz. Bedenlerimiz gibi zihinlerimiz, zevklerimiz, ihtiyaç ve isteklerimiz de zamanla dönüşüyor. Sözlerimizden bazılarının son kullanma tarihi geçiyor, yeniden masaya yatırıyoruz.

Aile ve dostlarımızın önünde imzalayacağımız “resmi” sözleşmenin maddeleri üzerine kafa patlatırken şimdi işte en çok değişime saygı göstermeye çalışıyoruz. Öyle bir antlaşma yapalım ki gelecekteki bizleri kısıtlamadan bugünkü bizlerin ihtiyaç ve hayallerini tatmin etsin, zor anlarımızda dönüp bakalım, içimizi rahatlacak sahici olanı bize hatırlatsın. Değişim dalgaları ile alabora olursak tutunacağımız bir direk olsun. Birlikteliğimiz korkularımızı ört bas etsin diye değil, büyümemize, gelişmemize, özgürleşmemize alan açsın…

Dünyadaki bilgelik sistemlerinin çoğu, birliğin ikilikten geçerek varılacak bir yer olduğunu söyler. Çünkü her insan diğerinin şahitliğinde yaşamak istiyor hayatını. Hayat o diğeri bizi izlerken anlam kazanıyor. Ancak güvendiğimiz ve sevdiğimiz o diğerinin aynasından kendimizi gördüğümüzde gölgelerimiz ile barışabiliyoruz.

Atina yolcularının son güvenlik kontrolleri için 207 numaralı çıkış kapısına teşrifleri rica olunuyor!

Ben bu yazıyı yazarken İstanbul’daki bekârlığıma veda ediyorum.

Siz bu yazıyı okurken ben Atina’ya gelin gitmiş olacağım!

Koca Nedir?

Bu gece evde yalnızım. Bu evde ilk defa tek başıma bir gece geçiriyorum. Kokia erkek arkadaşları ile içmeye çıktı. Dairemizin Kokia’sız gecesini biraz yadırgıyorum. Ortalığı yünlerim, kitaplarım, şallarım, kahve kupaları ve krakerlerimle bir güzel dağıttım. Yeni Türkü bütün eski şarkılarını yeniden piyasaya sürmüş. Çıkardım disklerden birini. Evin içini sardı Yeşilmişik.
Müzik de koku gibi hemen hafızanın yosun tutmuş duygularını tetikliyiveriyor. Bu albüm piyasaya çıktığında biz lisedeydik. Hep dinler ve hatta çalar söylerdik. Tınısı ile hüzünlenir, sözleri ile varoluşu anlamaya çalışırdık.
Onlar ‘’ya içindesindir çemberin ya dışında’’ diye söylerken, onaltısındaki taze ben  bilmek isterdi: Neresindeyim ben çemberin? Çünkü kendim içindeyken kafam dışardaysa kahrolacaktım. Kahrolmak pek romantik geliyordu kulağa ama geleceğim meyhane masalarında da geçmesindi.
“İstersen Hiç Başlamasın” ı sevdiğim çocuğu düşüne düşüne söylerdim. ‘’Onca yaranın ardından yeni bir aşk yaratamazsın’’mış. Oysa taze kalp yaralarımızın ardından yeniden yeniden yaratabiliyorduk biz aşkı.  Bir sonraki darbeye kadar. Darbelerin acısı da bir başka tatlıydı taze kalpte. Neredeyse gelsin diye bekliyorduk. Hormonların etkisinde ‘’istersen hiç başlamasın’’ lar ise otuz dakika kadar sürüyordu.
Odayı eşyalarım, gecenin sessizliğini de ilk gençliğimle doldurmuş, bunları düşüne düşüne bulaşıkları yıkarken aklıma birden Çağla Şikel’in ‘’Emre yakında kocam olacak’’ basın açıklaması geldi.
Hoppala?
Ben 2002 yılında beri televizyon seyretmiyorum. Kötü bir alışkanlık,  ben en iyisi vazgeçeyim diye başlamış bir durum değil. Çoğunluk gibi benimki de kanalların sıkıcılığına dayanamamakla başlayıp, televizyonsuz evlerde yaşamaya doğru gelişen doğal bir süreç. Sonra Tayland, derken Portland televizyon ve onunla hayatıma giren insanlar bir bir yokoldu.
Bu durumda Çağla Şikel’in ismini hatırlamam bir mucize iken basın açıklamasını beynimin bir köşesinde saklamış olmam nasıl açıklanmalı? Bakkal rafında rasgeldiğim bir Şamdan kapağında okumuş olabilirim. Peki şimdi niye yüzey yaptı acaba? Yeni Türkü-lise-Emre abi bağlantısı filan desem…? Emre Altuğ  abi ile lisede aynı servisde idik. Pek sever ve de sayardım. Sonra okul tiyatrosunda beraber Keşanlı Ali Destanını oynadık ki Emre abi bir içim su idi. Zeliha Berksoy derhal konservatura tayinini istedi.
Şöhret kapısını çaldığında bile Hisar’da Bebek’de karşılaştıkça samimiyetinden bir gıdım eksiltmeden selamladı beni Emre abi. Çağla Şikel daha ortaokula gidiyordu o vakitler.
İnsan beyni esrarengiz bir mağara.
Çağla Şikel’in ‘’Emre yakında kocam olacak’’ beyanında beni bir şey etkilemiş ki bugüne kadar dağarcığımda taşımışım?
Peki koca nedir?
Sevgilimiz, zaten aynı evde birlikte yaşadığımız, hayatımızın sonuna kadar birlikte olmak istediğimiz, ailemizin de sevdiği benimsediği erkek, kocamız olunca değişik bir şeye dönüşür mü?
Koca kalıbına giren erkekten bizim beklentilerimiz farklı olur mu?
Evlilik iki insandan çok iki ailenin –cemaatin- birleşimi ise (antropoloji derslerinde öğrendiğimiz üzere) koca kalıbına giren erkeğimiz birazcık akrabamız gibi mi olur acaba?
Anlamını çıkaramadığım bir diğer cümle de ‘’çocuklarımın annesi’’. Karım, sevdiğim kadın, eşim filan değil de…Çocuklarımın annesi…Hani sanki kan bağı  ile bağlı olduğum insan.
Ben akrabamlarımla çok sık görüşemiyorum. Hepimiz dünyanın dört bir yanına dağınığız. Bir görüşmeden diğerine bebekler yeniyetme, yeniyetmeler ana-baba olmuş oluyorlar. Onca zaman aradan sonra bir araya gelip de bir sofraya oturduğumuzda hissettiğimiz ortak bir şey var: Samimiyet.
Dostlarımı seçerek hayatıma kattım. Akrabalarım öyle değil. Dostlarım ile bağımın kontrolü benim elimde. İstersem koparırım. Akrabamlarımla bağım kandan geliyor. İstesem de koparamam. Onlar da beni koparamazlar. Çok iyi tanımasak da birbirimizi biliyoruz ki bu yolun sonuna kadar birbirimizin yakınında, yamacında olacağız. Böyle de bir güven uyandırıyor akrabalarım bende.
Çağla Şikel’in beyanına başta burun kıvırmışımdır tahminim. Evlenilecek kadın olduğunu ima ediyor, yüzükten güç çıkarmaca aman aman filan diye homurdanmışımdır da. Ama gelin görün ki işte, unutmamışım. Vakti geldiğinde yeniden kafamın kapısı çalınmış.
Acaba Çağla Şikel, o gencecik yaşında, Emre abi ile aile olduklarında samimiyet ve güven hissinin boyut değiştireceğini bildi de mi etti bu beyanını? Kim bilir? Bazı kızlar nikahta keramet olduğunu bilerek doğuyorlar, bazılarında ise işte şafak atmak bilmiyor.