Prana akışı

Defne 1
Foto: Kokia Sparis

Anne babamı şaşırtacak kadar disiplinli bir çocuktum. Cuma akşamından bütün ödevlerimi bitirirsem hafta sonunun müthiş mutlu geçtiğini kendi başıma keşfetmiştim mesela. Kuşlar gibi özgür bir hafta sonu öyle heyecan verici bir ödüldü ki Cuma akşamı yemeğe kadarki süreyi ödevlerimin başında geçirmekte zorlanmazdım. Aynı şekilde akşam yemeğinden sonra televizyon seyretmeyi o kadar çok severdim ki, sırf o hazzın içine bitmemiş ödevlerin sıkıntısı sızmasın diye eve dönerken serviste ödevlerime başlardım.

Şimdi bakıyorum da hayatta beni daima bir tek şey motive etmiş: Haz. Ve daha da derinine inecek olursak özgürlükten doğan haz. Özgürlük hazzı.

Özgür geçecek bir hafta sonu için bir Cuma akşamı feda edilirdi. Zaten haftanın her akşamı ders çalışıyordum, bir akşam daha çalışsam bir şey fark etmezdi. Ama iki koca gün boyunca ders kitaplarının kapağını kaldırmamak, hatta Cuma akşamından çantayı hazır edip bir daha o köşeye bile bakmamak… Var mıydı böyle bir özgürlük…

O zamanlar çocuktum. Sonra ortaokul ve lise yılları geldi. Bizim okul zor bir okuldu. Çok ödev verilirdi. Ödevini yapmamış çocuk pazartesi sabahları herkesin gözü önünde rezil edilirdi. Ben rezil olmaktan çok öğretmenlerimi hayal kırıklığına uğratmaktan çekinirdim. Kafamda annemin, babamın ve öğretmenlerimin mutluluğundan sorumlu olduğuma dair bir inanış vardı. Bu inanış zihnime nereden nasıl gelmiş bilmiyorum ama beni küçücük yaşımda bile vicdan azabı içinde kıvrandıran bir formül idi. Sevdiğim bir yetişkini hayal kırıklığına uğratmak korkulu rüyamdı. En çok da bu yüzden ödevlerimi eksizsiz yapardım galiba.

Ortaokulda ders sayısı arttı, ödevler arttı. Artık Cuma akşamı serviste başlasam bile akşam yemeğine kadar bitiremiyordum. Yemekten sonra nedense asla ders çalışmazdım. Öyle bir disiplin de geliştirmiştim. Yemek öncesi Defne başkaydı, yemek sonrası başkaydı. Sanki iki ayrı insandık. Dağ gibi defter kitap çalışma masama dizilmiş de olsa yemekten sonraki Defne’yi o masaya oturtamazdınız. Sanki hayat nöbetini  biri bırakıp öteki devralıyordu ve yemekten önceki Defne yemeğe kadar ödevleri bitirmezse yemekten sonrakine hiç bir şey yaptıramıyordum.  Onun tek işi kanepeye yayılıp Şahin Tepesi, Sarı Gül, Dallas beklemek, annesinin soyup, doğrayıp, bir bıçak ucunda aileye dağıttığı elmaları mideye indirmekti.

Hal bu iken yeni bir formül geliştirmem gerekti. Ödevler hafta sonuna taşıyorsa, bari Pazarı kurtarayım diye düşündüm. Pazar sıcak su günüydü, zaten yıkanmak, saçlarımı fönlemek, tırnaklarımı kesmek gibi bir sürü sıkıcı işle doluydu. Cumartesiyi de ödevlere açtım. Günü birer saatlik bölümlere ayırdım. Yapmak istediğim diğer şeylerden vazgeçmemek adına bir saat ödev, bir saat roman (Stephen King evresinden geçiyordum), bir saat oyun (ben ortaokulda hâlâ bebeklerle oynuyordum) ve bir saat de televizyon diye düşündüm. (Cumartesileri televizyon sabahtan başlıyordu ve Küçük John’lu monlu  aile dizileri sabahtan veriliyordu.)

Kısa sürede bu sistemin ne kadar iyi işlediğini gördüm, şaştım kaldım. Bir saat oyundan sonra roman okumak çok iyi gidiyordu, roman okuduktan sonra bir saatçik ödev yapmak benim için çocuk oyuncağıydı. Sonra seyrettiğim bir saatlik televizyon bile başka türlü bir keyif veriyordu bana. Ödevlerimi bile istekle yapar olmuştum.

Şimdi bu keyifin nereden geldiğini biliyorum. Buna yogada Prana’nın tek bir kanala aktarılması deniyor. Dikkatin tek bir konuya yöneltilmesi yani. Akıl ve vücut sağlığıyla sıkı bir bağlantısı var bu Prana’nın tek bir kanala aktarılmasının. Prana vücudu hayatta tutan, ruhu ve zihni besleyen canın ta kendisi. Dikkat nereye yönlenirse Prana da oraya akıyor. Dikkat ne kadar uzun süre tek bir kanalda derinlemesine akarsa insan o kadar canlanıyor. Hem vücut sağlığı, hem de akıl sağlığı, neşesi, coşkusu ve yaratıcı gücü de Prana’nın muntazam akışıyla doğru orantılı olarak artıyor.

Bununla bağlantılı olarak dikkatimiz ne kadar dağınıksa, başladığımız bir işin ortasına gelmeden diğerine atlıyor, onu da bitirmeden bir diğerine geçiyorsak Prana’nın akışı sekteye uğruyor. Bu neşesizlik, keyifsizlik, huzursuz bir boşluk hissiyle beraber geliyor. Öte yandan fiziksel rahatsızlıklar ve bağışıklık sisteminin gücünü yitirmesi de Prana’nın dağılıp, gücünü yitirmesine bağlanıyor.

Bugün artık çocukluğumdaki bilgeliğe sahip değilim. Bugün çocukluğumdaki özgürlüğe de sahip değilim. Odamın kapılarını kapatıp bütün günümü kendi başıma düzenleme imkanım yok. (Çocukluğumun Cumartesilerinde vardı- odamda beni kimse rahatsız etmezdi.) İşlerim var, öğrencilerim var, kocam var, evimize giren çıkan insanlar var. Öte yandan bana kalan saatlerimi  bölmez ve o saatlerin en azından bir kısmını beni tatmin eden işlere (yogaya, yazıya, okumaya, bir kahvede tek başıma oturmaya)  ayırmazsam akşama çok keyifsiz bir şekilde çıkacağımı da biliyorum.

Bunun için de hâlâ her sabah günümü bölüyorum. Dokuzdan beşe kadar dilimleri iki saat yazı, üç saat ders, bir saat yoga, iki saat kitap okumak olarak sabahtan belirliyorum. Eve giren çıkan olursa ve ben o sırada diyelim ki yazma saat dilimindeysem beni rahatsız etmiyorlar. Ben de onlara illa ki merhaba demek zorunda hissetmiyorum kendimi. Onlar da beni iş yerine gitmiş ve ofiste çalışan biri gibi görüyorlar galiba, kapalı kapılar ardından çıkmayışımı yadırgamıyorlar.

Bu programa uyabildiğim günlerin akşamında odamdam sahici bir tatminle çıkıyorum ama bugünün işini yapmış olmanın hazzı, özgürlüğün hazzı ile eşin dostun arasına karışıyorum. Prana’nın dağılıp gittiği günlerin akşamında ise, tüm günü internette, mutfakta amaçsızca geçirdiğim günlerin sonunda  ise hasta gibi oluyorum. Gibisi fazla, bayağı bayağı hastalanıyorum ve hemen  aklıma Dr. Robert Svoboda’nın şu sözü geliyor:

“Prana (can) odaksız kaldığında  dağılmaya, tıkanmaya veya anormal bir şekilde akmaya başlar ve bünyemiz de  en çok bu durumda, pranamız bozulduğunda  hastalığa yatkın hale gelir,”*

İyi bildiğim bir şey var: Güne yogayla başlamak pranayı derleyip toplamaya faydalı oluyor. Özellikle de öncesinde dikkati fazla dağıtmadan, mümkünse uykudan doğruca yogaya geçmek, zihin dalgalarını daha da fazla dalgalandırmadan harekete başlamak ve dikkati baştan sona nefeste tutmak günün geri kalanında odaklanmak istediğimiz faaliyetlerde nasıl davranması gerektiğini zihnimize hatırlatmış oluyor.

Aklınızda bulunsun.

*When unfocused, prāna, our life force, is prone to becoming scattered, stuck, or abnormally circulated, and it is when our prāna is disturbed that we are most prone to falling ill.

 

 

İçe Dönmek- Son Bölüm

Foto: Aisha Harley
Foto: Aisha Harley

«Tek başına geçirilen vakitler bazı insanlar için aldıkları nefes kadar önemlidir» diyor Susan Cain.

Bütün yoga disiplinlerinde nefes demek can demektir. Beden vasıtası ile yaptığımız bütün yoga sistemlerinde amaç, cansız bölgelere o canı akıtmak ve muntazam akışı korumaktır. Can sadece iç organlara değil, ruha da gereken bir besindir. Yoga yoluyla sadece bedeni değil, ruhumuzu da canımızla besleriz. Bedene ve ruha canı taşıyan araç nefestir. Malumunuz olduğu üzere, nefesin bittiği yerde can da bedenden çıkıp gidecektir.

Nefes bedenin her bir köşesine akmayı öğrenirken, sadece fiziksel duruş alışkanlıklarımızı değil, zihinsel/duygusal davranış kalıplarımızı da «hizaya» getirmeye başlar. Yoga yapa yapa daha dik oturmayı, başın ağırlığını (omuzlarda taşımak yerine) karın merkezi ile dengelemeyi, karın boşluğundaki sıkışıkları gevşetere iç organları canlandırmayı, diyaframı tam kapasite kullanarak ciğerlerimizi temizlemeyi öğreniyoruz. Bütün bunlar olurken hayatımızı ve ilişkilerimizi kısıtlayan davranış kalıpları ve işlevlerini yitirmiş değer yargılarımız (aile kuralları ile bağlantılı) da, duruş bozukluklarımız gibi erimeye ve yerlerini taze başka davranış ve inanışlara bırakmaya başlıyorlar.

Bütün bu dönüşüm ancak kontrolü bıraktığınız anda oluyor. Kendi dönüşümümden kendim sorumlu olmak istiyorum derseniz, eski kalıpları sadece «upgrade» etmiş oluyorsunuz. Kontrolü bırakmak, teslim olmak ne demek? Neyin kontrolünü bırakmak? Ben bir şey mi kontrol ediyordum ki?

Yogadan sonraki ilk yaz pılımı, pırtımı toplayıp Tayland’a temelli yerleşmek üzere Türkiye’ye döndüğümde ben çok değiştiğimden çok emindim. Sadece fiziksel olarak değil, kişiliğim de değişmişti sanki. Yoga sayesinde içe dönük tabiatıma kavuşmuş olduğumdan mutluydum. Yalnız, yeni bir dine geçen «dönme»ler gibi ben de yeni hayatımın prensiplerini hayata geçirirken işi abartmıştım. Bunu o sırada farketmedim. Her sabah kapılı kapılar ardında 2 saat yoga yapıp, sonrasında da bir saat (hala kapalı kapılar ardında) yemeden, içmeden, konuşmadan oturunca, nihayet kahvaltı sofrasına teşrif ettiğimde kafam dumanlı, gözlerim bir boş bakıyordu. Annem endişe ile durumu farketti. Pek durgundum. Telaşlandı. Onu durgun değil, huzurlu olduğuma ikna edemedim.

İkna edemedim çünkü huzurlu değildim. Bütün içe dönmelerim, saatlerce odaya kapanmaların bir ritüeldi aslında. Üstelik oradan burada okuyup da bir araya getirdiğim yanlış asana/pranayama tekniklerini uygulamaktan  sinirlerim de laçkaydı. Ama mertliğe bok sürmemek için kendimi huzurlu olarak sunmam gerekiyordu. Yoganın beni mutlu kıldığına, sorunun çevremde, sorunun onlarda olduğuna bir şekilde ikna etmem gerekiyordu onları.

Ben de kavga ettim.

Zaten yogaya –ya da kendini keşif sürecini getiren herhangi bir yola- başlayan pek çok genç insan gibi, ben de oklarımı aileme saplamak üzere çoktan bilemiştim. Hayatımdaki mutsuzluklardan, komplekslerimden, başarısız ilişkilerimden, hepsinden, hepsinden onlar sorumluydu. Beni yeterince takdir etmemiş, beğenmemiş, cesaretlendirmemişlerdi. Ben aslında neler olabilirdim de, annemi babamı memnun etme pahasına vazgeçmiştim. Dışa dönük, neşeli, fıkır fıkır bir karakterin onların gözünde daha sevilesi bir çocuk olduğuna karar vermiş ve içe dönük tabiatımı beğenmeyecekler diye onlardan saklamıştım.

Daha neler neler!

Sabahları hayalet gibi nihayet odamdan çıkıp kahvaltı sofrasında sevinç içinde beni bekleyen annemin karşısına geçtiğimde huzurlu muydum? Annem mutfağa koşup bana mis gibi taze kahve, kabukları soyulmuş domatesler, simitler hazılarken ne yapıyordum? Yemek masasının karşısına düşen 8. kat penceremizden Zincirlikyu mezarlığına bakıyordum boş boş.

Canım anneciğim tatlı tatlı benimle sohbet etmeye çalıştığında, biraz sessiz olmasını istiyordum. Henüz «dünyevi ilişkilere» hazır değildim.  Çok sonra yoganın insana öyle kafası dumanlı, duygusal haller değil aksine telaştan ve endişeden arınmış neşeli bir ruh hali hediye ettiğini öğrenecektim. O yaz değil ama çok sonra. O yaz sinirlerim –bir ihtimal yanlış yanlış yaptığım pranayamalardan- alt üst vaziyette annemlerle kavga ederek geçti.

28 yaşında yeniden ergenliğe adım atmıştım.

Annem her zamanki gibi yine benim iç dünyamda ne olup bittiğini benden iyi bilmişti. Huzurlu muzurlu değil, düpedüz bunalımdaydım. Üstelik Bradshaw’un işlevsiz aile kuralları teorisini öğrenmeme daha on yıl vardı ama aile karmasını kırmak denen şeyi duymuş ve Türkiye’ye annemin evine bir misyon ile dönmüştüm. Ailemizi kurtaracaktım. Neden? Bilmiyorum. Ailede bir kişinin yogaya başlaması bütün aileyi dönüştürmüş. Bunu da duymuştum. Kendimi kurtarıcı gibi görüyordum. Kesinlikle onlardan daha iyiydim. Her zamanki ukalalığım iki misline çıkmış, dört başlı canavar gibi önüne geleni yargılıyor, değerli ilişkileri yağmalıyordu.

O yaz bana nasıl tahammül ettiler bilmiyorum.

Aradan geçen yıllar içinde içe dönmenin insanları ret etmek anlamına gelmediğini de öğrendim. Evet, Susan Cain’in de söylediği gibi, içe dönüklerin her gün bir kaç saat tek başına vakit geçirmeleri enerjilerini şarj etmeleri açısından çok önemli. Bizim bir süre boşlukta kalmamız gerekiyor. Ve bu boşluk –sevgili içe dönükler buraya dikkat edin, neden hala yorgun olduğunuzu açıklayabilir bu bölüm- zihnin birden fazla at koşturduğu durumlarda yaşanmıyor. Yani diyelim tek başına kalmak üzere odanıza kapandınız, ya da bir kafeye gittiniz. Bilgisayarı açtınız, emailllerinize, Facebook’a ve internetin diğer harikalarına daldınız. Aaa sonra bir baktınız tek başınalık süreniz doluvermiş, bir sonraki randevuya gitmeniz gerekiyor. Ve ne oluyor? İstemiyorsunuz o randevuya gitmek? Niye? Hala yorgunsunuz. Hala yalnız kalmak istiyorsunuz. Niye? Çünkü yalnız kalacağınıza, iletişimi sürdürdünüz ve şarj olamadınız.

Tek başınalığın bizi şarj edebilmesi için dış dünyadan bir süreliğine kopmak şart. Yoksa şarj olmuyoruz. Bir saat güzel bir kitap okumak, doğada yürüyüş, deniz kenarında yürüyüş, sırt üstü yatıp müzik dinlemek, yazı yazmak…Bunlar içe dönükleri şarj eden şeyler.

Ancak içe dönüklük asosyallik anlamına gelmiyor. Evet, içe dönükler koca bir grup halinde buluşmalardan çok iki üç kişilik arkadaş toplantılarını tercih ediyorlar. Uzun bir masada oturan yirmi kişi ile geyik yapmak, iki- üç kiş ile derin sohbetlere girmekten çok daha zor bir şey, orası doğru. Havadan sudan muhabbetlerle geçen bütün bir pazar gününü bir rahatlama değil, stres kaynağı olarak da görebilirler. Ama her halükarda içe dönük tabiata sahip olmak, asosyal olmayı gerektirmiyor. Bunalımlı olmak ise hiç değil. Günlük tek başınalık dozunu almış içe dönükler arkadaş toplantılarının bir numaralı yıldızı olabilirler. Onların dingin, sakin, enerjileri diğer insanlarca özlenen ve aranan bir şeydir aslında. Siz de bilirsiniz.

İçe döndüğümüz zaman enerji depoluyoruz. Modern dünyada gündelik hayat enerjimizi sürekli emen, yutan bir şey. İş hayatı, trafik, az zamana çok şeyler sığdırma gayreti, parasal dertler, medya, diziler ve sonsuz sosyalleşmeler her gün canımızdan biraz çalıyor. Canı yeniden üretmek için içe dönük-dışa dönük herkesin birazcık sessiz, hareketsiz, tepkisiz durmaya, ya da yavaşlamaya ihtiyacı var.

Ailede yogaya başlayan bir kişinin bütün aileyi dönüştürdüğü ise bir gerçek. Ama bu dönüşüm yoga insanın kendini kurtarıcı ilan etmesi ile olan bir şey değil. Sahici dönüşümlerin hiç biri zorlayarak, birilerini taklit ederek ya da içi boş ritüelleri tekrarlayarak olmuyor. Dönüşüm teslimiyetle geliyor. İnsanın kendini, diğerlerini ve durumları kontrol etme arzusunu terbiye etmesiyle oluyor.

Bradshaw’un teorisinde geçen işlevsiz aile kuralları, sadece bizi değil, kendi anne babalarımızı da kısıtlayan kurallar. Bu kuralları bize –bilmeden farketmeden-onlar geçirmiş de olsalar, o kurallara –bilmeden farketmeden- uyarak onları BİZ yeniden üretiyoruz. Kuralı fark edip de beklenen tepkiyi vermediğimiz gün sadece biz değil, bütün aile dönüşüyor. Kural sadece bizim mikro hayatımızda değil, bütün bir soy boyunca çözülüveriyor.

Ve o kural çözülürken aile fertleri birbirlerine yaklaşıyorlar. Hafifliyorlar. Hele ki kendi kurallarından gülerek söz ettikleri anlarda samimiyetlerin en tatlısı yakalanıyor. Kavga hiç kimseyi dönüştürmüyor. Dünyaya «bu insanlar beni seviyor» gözlüğü ile bakmak ise bütün dönüşümlerin başını çekiyor….

Ne Öğrenemedim Şu Yogadan? (3. Bölüm)

Bu yazının başı nerede? 

Şimdi ben size bu satırları yazarken Portland’da saat sabahın sekizi. Bugün yoga yapmıyorum, dinleniyorum. Yine de 6’da uyandım. Yatakta biraz Madam Bovary’yi okudum. Mahallemizin kitapçısında çok şeker bir baskısını buldum, hem ciltli, hem kırmızı kurdeleden ayracı var, hem de el kadar bir şey. Gözlerimi açmadan ona uzandım. Avuçlarımın içinde tutmayı bile seviyorum.

Bey yanımda kımıldanınca kalktım. Kahve yaptım. Bilgisayarın karşısına geçtim. Kapağını kaldırmamla gürültü patırtı eve doldu. Ne bekliyordum ki? E-postalar, facebook mesajları, tweetler, blogdaki yorumlar. Hepsini birden açmak şart sanki değil mi? Ama bir ben var benden öteye, siber uzaya daldı mı çıkaramıyorum onu oradan. Onu çıkaramadığım gibi ben de peşinden aynı kuyuya iniyorum.

Özlediklerimiz ile iletişim mi kuralım, dünyadan haber mi alalım, beğenilme/onaylanma ihtiyaçlarımızı mı tatmin edelim, karar veremeden o siteden bu siteye, oradan oraya saldırıyor, savruluyoruz. Üstelik daha telefonu açmadık. Kimbilir oradan neler yağacak başımıza?

Sonunda yorgun düştü içimdeki siber uzay canavarı. Aman dedi, hiç bir şey yok işte. O sırada Facebookun kırmızıları yandı yine. Mesaj gelmiş. Saldırdı. Cevap yazarken tweeter da 9 adet tweet belirdi. Noam Chomsky de bilgisayar başında anlaşılan sabah sabah. Onlar okunurken dink dink posta kutusuna bir mektup düştü. Yok mektup değilmiş, birisi dünkü bloga yorum yapmış. Yorumu onaylarken yine bloga gittik.

Bir süre sessizlik oldu. Parmaklarım klavyenin üzerinde şaşkın şaşkın (nereye bassak ki?) dolaşırlarken, aklıma her gece dışarı çıktığımız zamanlar geldi. Gece hayatında büyülü bir şeyler bizi bekliyor olmalıydı, çünkü öyle bir heyecan ve hevesle hazırlanır, daha pazartesiden çarşambanın hayallerini kurmaya başlardık. (ben bir ara ipin ucunu iyice kaçırmıştım, Pazar, Pazartesi akşamları da çıkıyordum) Akşama kadar kendimize gelemediğimiz Perşembe günü boyunca da haftasonunu düşlerdik.

Nihayet haftasonu gelip de “Son bir sigara, son kez aynaya bakıp, kusur istemem artık” diye söyleye söyleye hazırlanıp çıktığımızda, gecenin ortasına doğru ben şöyle bir etrafıma bakınıp deminki boşluğa benzer bir şeyler hissederdim.

Aman hiç bir şey yok işte.

Mete Özgencil’in çok sevdiğim bir parçası vardır. Vazgeç adlı. Şöyle söyler:

sanki dışarısı insan kaynıyor, 
sen kendini kandırmaktan vazgeç 
sanki de dışarısı sürpriz kaynıyor 
sen kendini kandırmaktan vazgeç

Yok işte yok, içerideki boşluğu dışarıdan dolduracak bir sürpriz yok. Bir öğrenemedik gitti bunu. Ben ve benden içeri öteki olan ben. Siber uzay canavarı olan.  Zaten yoga yapmadan güne başladığım sabahların devamında gelişen günlerin, başında değilse bile bir noktasında muhakkak o öteki benin yönetimi ele geçiriyor. O günlerde biraz akordum bozuk çıkıyor.

Ama neyse ki yogasız başlayan akordsuz günlerde, bir türlü öğrenemediğim şeyleri yazmak, öğrendiklerimi yazmaktan daha kolay.

Evet, gece hayatında bir sürpriz olmadığını nihayet öğrendik ama siber uzaydan bir tatmin gelmeyeceğini henüz öğrenemedik. Eski Roxy şimdi Facebook oldu. (Bu arada dün aklıma geldi, 1995 yazının üzerinden neredeyse 20 sene geçmiş! Ben hala bir akşam Roxy’ye uğrasam aynı insanları görür, margarita içer, Uma Thurman gibi dans ederim zannediyordum.)

Başka ne öğrenemedik?

Ailemle kavga etmeden diyalog kurmak… Tatatatat! İşte bütün mesele bu, demiş bir bilge kişi. Ailenizin karşısına geçtiğinizde bir yetişkin gibi davranabiliyor musunuz? Onların karşısında çocuklaşıyorsanız, işte, aşkta, okulda, sokakta, sergilediğiniz bütün o yetişkin davranışlarınız numaradan ibaret. İlk çatlakta içinizdeki çocuk tepinerek, mızmızlanarak, küserek (herkesin çocukluğu kendine hastır sonuçta) su yüzüne çıkacatır.

Benim de aileme söylemek istediğim şeyler, ricalarım ve hepimizi ilgilendiren konularda kökten değiştirmemiz gerektiğine inandığım bellki başlı davranış kalıpları var. Başlarını öne eğip, “yapacak bir şey yok, bu ülke böyle, dünyanın düzeni böyle, haksızlık heryerde” dedikleri zaman bende ipler kopuyor.

Sakin sakin onları ikna yoluna gideceğime, avaz avaz bağırıp, ağlamaya başlıyorum. Can çıkar, huy çıkmaz.

Ben bağırınca onlar rahatlayıp gülüyorlar. Hem öfke buhranlarımı çocukluğumdan hatırladıkları için, hem “sen değişemediysen biz nasıl değişelim bu yaşta kızım,” diyecekleri bir alan yarattığım için ve en çok da haklı olduğumu bildikleri konularda artık beni dinlemek zorunda kalmadıkları için. Oh!

Aslında en çok şeyi bir türlü öğrenemediklerimizden öğreniyoruz.

Ben de bu tepkilerimden yola çıkarak kendimle, dünyayla, hayatla ilgili bir sürü şeyin farkına vardım. Mesela ne?

Eh, o da yarına kalsın artık…

Bu arada…Ben bu yazıyı yazmak için interneti kapatmıştım. Bir ben var ya benden içeri, o sabırsızlanıyor yeniden dünyaya bağlanacağız diye. Ne? Yok, artık umursamıyormuş. Eh işte, yazının da yoga gibi bir etkisi oluyor bazen içimde. Öyle bir tatmin ediyor ki, dışarıdaki sürprizler peşinde koşmaya ihtiyaç kalmıyor.

O halde arkası yarın olsun…Sağlıcakla kalın.