(Yogaya Dair) Bir Yanlış Anlama

cropped-securedownload.jpgGeçen hafta Yunanistan’ın Leros adasında bir yoga kursu düzenledim. İstanbul’dan öğrencilerim geldi. Sabah akşam sıkı çalıştılar, vücutlarındaki fazlaları attılar, pırıl pırıl ışık saçarak adadan ayrıldılar.

Ben bu kurstan kazandığım parayı Leros’a varan Suriyeli mültecilere bağışlayacağımı önceden duyurmuştum. Leros’a diğer Yunan adalarına yığıldığı kadar çok sayıda mülteci yığılmıyor ama tam da bu sebepten Midilli ve Kos’un aldığı devlet yardımı da bu adaya ulaşmıyor. Bütün işi gönüllüler yürütüyor. Limanda bir çadır kent kurmuşlar, bahçesinde Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden gelmiş gönüllü gençler çalışıyor. Gelenlere hoş geldin diyorlar, ihtiyacı olanlara yemek, ilaç, ayakkabı yardımı yapıyorlar. Atina’ya gitmek için gerekli kağıtları nereden alacaklarını anlatıp, tercümanlık ediyorlar. Gönüllülerin başı Matina adında İstanbul kökenli dünyalar güzeli bir kadın. Üç aydır Leros’da, bu küçük çadır bahçesinde, tek başına bütün teşkilatı yürütüyor.

Benim bu niyetimi duyan öğrencilerimden kursa katılamayanlar bile Türkiye’den bağışlar yaptılar. Bu sayede epeyce bir paramız birikti. Dün akşam gün batımında bağışımızı teslim etmeye limana gittik Bey ile. Matina ile buluştuk. Nakit para almıyorlarmış, Matina beni dükkan dükkan gezdirip neye ihtiyaçları olduğunu söyledi. Ayakkabı, çorap, aspirin, antibiyotik, konserve yemek, bebek bezi, battaniye… Ben de elimdeki para ile ihtiyaçları aldım. Torbaları Matina ile limanda kiraladıkları depoya taşıdık. Depoyu özenle düzenlemişler. Herkes aradığını şıp diye bulabiliyor.

Pabucu ayağında paralanmış Osman’a bir çift ayakkabı vermeye çadır alanına gidince diğer gönüllülerle de tanıştım. Kimisi Danimarka’dan gelmiş, kimisi Hollanda’dan, Kanada’dan ve tabii bir çoğu anakara Yunanistan’dan. Yoga kursundan elde ettiğimiz geliri bağışladığımızı söyleyince çok sevindiler ve hepsi yoga yaptığını ve özellikle Leros’da çalışırken sabah erkenden kalkıp parkta sabah yogalarını tamamladıklarını söylediler. Bir tanesi, Danimarkalı gencecik bir kız, “tabii ya” dedi, “ne koşullarda yaşarsak yaşayalım herkesin birazcık kendiyle kalmaya ihtiyacı vardır.”

Bunları anlattım çünkü şöyle bir yanlış anlama var: Yogayla ilgilenen insanlar dünyanın derdiyle ilgilenmezler. Onlar bir tek kendileriyle meşgul olurlar, etraflarındaki acıya, vahşete karşı kayıtsız kalırlar.

Ne kadar yersiz, nasıl da acımasız bir yargı!

Bütün manevi disiplinler gibi yoga da elbette sizi içe döndürür, ruhunuzda, yüreğinizde ve tabii vücudunuzda olup bitene bir göz atmanızı sağlar; mutluluğu, huzuru ve sağlığı sizden çalan zihinsel kalıpları, davranış ve alışkanlıkları görmenizi sağlar. Bu sadece yoganın değil, iç enerji yoluyla varoluşu kavramaya çalışan bütün manevi çalışmaların bir parçasıdır. Orası bir duraktır. İnsan zihni etrafında ve içinde olup bitene hassasiyet kazanırken elbette bir süreliğine büyülenir. Ayın, güneşin, dünyanın hareketinin; mevsimlerin geçişinin günlük hayattaki önemini anladığında duyduğu hayranlığı kendi vücudunun ve zihninin muhteşem ahengini keşfettiğinde de duyar ve sonra yola devam eder. Bu disiplinin özünü kapmış olan öğrenci zaten orada -kendinde- takılmaz , orada durma ihtiyacını da duymaz, bu alemdeki mevcudiyetinin gerektirdiği işlere eğilir. Kendine takılmış ve oradan çıkamayan bir insan yoga çalışmasında da takılmış kalmıştır.

Benim hocam iyi bir yoga çalışması sırasında zihnin bir düşünceden diğerine atlama faaliyetinden sıyrıldığını ve olup biten her şeyi gözleyen bir işleve sahip olduğunu söyler. Günümüzde en çok okunan, bilinen geleneksel yoga metni olan Yoga Sutra’nın yazarı Patanjali de yogayı beyin dalgalarının düzlüğe eriştiği bir alan (ya da an) olarak tanımlar. Beyin dalgaları düze erdiğinde gördüğümüz dünya kendi şartlanmış zihinlerimizin ötesindeki gerçek dünyadır, duygulardan, bu doğru, şu yanlış inançlarından, birbirine sıkı sıkıya bağlanmış nöronlardan arınmış bir resimdir. Yoga bize o resmi görme şansını verir.

Tabii bir de şöyle bir şey var: Günümüzde kurumsal kapitalizm ve pazar ekonomisinin cenderesinde yoga öyle bir hale geldi ki sizin yoga diye bildiğiniz şey ile benim burada yoga diye bahsettiğim arasında bir uçurum olabilir. O yüzden ben yoga çalışması derken neden bahsettiğimi birazcık açma ihtiyacındayım. Benim bu yazıda, ve derslerimde, ve sözlerimde, bahsettiğim yoga  manevi bir çalışma. Yan etkileri sağlıklı bir vücut ve sağlam bir sinir sistemi olsa da yoganın çıkış noktası Hakikat’i araştırmak. Bu açıdan Budist meditasyonlardan, tasavvuftan, Qigong, Tai Chi ve ismini bilmediğim pek çok benzeri maneviyat odaklı çalışmadan farkı yok. Geleneksel anlamında yoga, stres atmak için, popo sıkılaştırmak, vücudu esnekleştirmek, güçlendirmek, kendini iyi hissetmek için yapılan bir şey değil. Gerçeği gerçek olmayandan ayırt etmek üzere uygulanan bir sistem. Araçları da vücut, nefes ve zihinsel konsantrasyon.

Hazır bu  üçlüden söz açılmışken şunu da ekleyelim: Bu üçlünün birinden vazgeçersek hatha yoganın enerji sistemimizde yarattığı simyayı elde edemiyoruz. Yoga vücudu olduğu kadar sinir sistemini de güçlendiren bir sistemdir. Yani, yok ben nefesi almayayım da bir tek hareketleri yapayım, ya da ben hareket etmeyeyim de oturduğum yerde meditasyon yapayım deyince yapılan yoga yoga olmuyor. Nefese odaklanmadan yapılan hareketler sadece jimnastik olarak kalır. Ya da konsantrasyon eksikse bu sefer nefes farkındalığı egzersizi olur.

Yani ben yoga derken nefes, zihin ve vücut üçlüsünün belli bir ritimle çalışarak yarattığı simyadan bahsediyorum. Bu simyanın oluşması için düzenli, disiplinli ve tek başına çalışma da önemli. Tek başına derken, illa ki bir odada yalnız olmaktan bahsetmiyorum. Kalabalık içinde de olabilirsiniz, ama o kalabalıkta kendinizle baş başa kalabilmek, yalnızlığa erimek, eriyebilmek de önemli.

Yoga bizi içe döndürdüğünde, orada yani içeride bırakmıyor. Her seansın sonunda tekrar dışa dönmek için yapılan bir seri hareket vardır ki öğrenci o en hassas halinde dünya işlerine dönmek zorunda kalmasın. Eğer o hareketler yapılmazsa ameliyat masasından açık yarayla kalkmış bir hastaya döner öğrenci ve sonrası tam bir duygusal felaket olur!

İyi bir rehber, öğrencisini bu alemdeki varlığının önemini hatırlatacak bir şekilde çalıştırır. İyi bir öğrenci çalışmanın sonunda “benim bu bütüne katkım nedir acaba” diye sorar. Her birimiz bu alemi oluşturan zerre isek, bir zerrenin bu aleme katacağı çeşni başkadır.

Yoga, entelektüel boyutta anladığımız bir bilgi olarak değil, yürekle bildiğimiz bir gerçek olarak dünyaya, insanlığa, evrene aidiyetimizi bize hatırlatır. Bu yüzden cidden yoga ile ilgilenen hiç bir arkadaşım kimliğini bir millet, din, ırk, takım, tarikat veya siyasi görüş üzerine kurmamıştır. Bir tek yoga öğrencisi bilmiyorum ki fanatizmden haz etsin, eline bayrak alıp sokaklara dökülsün, kendini rahatsız eden birilerini lanetlesin, kahrolmasını dilesin.

Yoga bir insanı ötekinden ayrıştıran her şeyin bir yanılsama, zihnin bir oyunu olduğunu hatırlama, bütünleşme anıdır. Sinir sistemi sakinleşir ve bu sakinleşme anında sağlamlaşır. Bu süreçte insan evet içine dönse de, dışarı çıktığında ayrılık yanılsamasına, kaba yargılara ve sertliğe karşı hassasiyet (ve anlayış) kazanmış; yıkıcı güçlere karşı -kendi çeşnisi gereğince- direnecek sakin sağlamlığa ermiş olur.

Her insanın kendisiyle geçireceği bir saate ihtiyacı ve bence hakkı da vardır. Kendimizle haşır neşir olduğumuz bu süre lüks değil, tabiatımız gereği bizi zenginleştiren, güçlendiren, etrafımızdaki insanları şevk ile kucaklamamızı sağlayan pek kıymetli bir yaşam parçasıdır.

Yoga Grubumuz
Foto: Kokia Sparis

İçe Dönmek- Son Bölüm

Foto: Aisha Harley
Foto: Aisha Harley

«Tek başına geçirilen vakitler bazı insanlar için aldıkları nefes kadar önemlidir» diyor Susan Cain.

Bütün yoga disiplinlerinde nefes demek can demektir. Beden vasıtası ile yaptığımız bütün yoga sistemlerinde amaç, cansız bölgelere o canı akıtmak ve muntazam akışı korumaktır. Can sadece iç organlara değil, ruha da gereken bir besindir. Yoga yoluyla sadece bedeni değil, ruhumuzu da canımızla besleriz. Bedene ve ruha canı taşıyan araç nefestir. Malumunuz olduğu üzere, nefesin bittiği yerde can da bedenden çıkıp gidecektir.

Nefes bedenin her bir köşesine akmayı öğrenirken, sadece fiziksel duruş alışkanlıklarımızı değil, zihinsel/duygusal davranış kalıplarımızı da «hizaya» getirmeye başlar. Yoga yapa yapa daha dik oturmayı, başın ağırlığını (omuzlarda taşımak yerine) karın merkezi ile dengelemeyi, karın boşluğundaki sıkışıkları gevşetere iç organları canlandırmayı, diyaframı tam kapasite kullanarak ciğerlerimizi temizlemeyi öğreniyoruz. Bütün bunlar olurken hayatımızı ve ilişkilerimizi kısıtlayan davranış kalıpları ve işlevlerini yitirmiş değer yargılarımız (aile kuralları ile bağlantılı) da, duruş bozukluklarımız gibi erimeye ve yerlerini taze başka davranış ve inanışlara bırakmaya başlıyorlar.

Bütün bu dönüşüm ancak kontrolü bıraktığınız anda oluyor. Kendi dönüşümümden kendim sorumlu olmak istiyorum derseniz, eski kalıpları sadece «upgrade» etmiş oluyorsunuz. Kontrolü bırakmak, teslim olmak ne demek? Neyin kontrolünü bırakmak? Ben bir şey mi kontrol ediyordum ki?

Yogadan sonraki ilk yaz pılımı, pırtımı toplayıp Tayland’a temelli yerleşmek üzere Türkiye’ye döndüğümde ben çok değiştiğimden çok emindim. Sadece fiziksel olarak değil, kişiliğim de değişmişti sanki. Yoga sayesinde içe dönük tabiatıma kavuşmuş olduğumdan mutluydum. Yalnız, yeni bir dine geçen «dönme»ler gibi ben de yeni hayatımın prensiplerini hayata geçirirken işi abartmıştım. Bunu o sırada farketmedim. Her sabah kapılı kapılar ardında 2 saat yoga yapıp, sonrasında da bir saat (hala kapalı kapılar ardında) yemeden, içmeden, konuşmadan oturunca, nihayet kahvaltı sofrasına teşrif ettiğimde kafam dumanlı, gözlerim bir boş bakıyordu. Annem endişe ile durumu farketti. Pek durgundum. Telaşlandı. Onu durgun değil, huzurlu olduğuma ikna edemedim.

İkna edemedim çünkü huzurlu değildim. Bütün içe dönmelerim, saatlerce odaya kapanmaların bir ritüeldi aslında. Üstelik oradan burada okuyup da bir araya getirdiğim yanlış asana/pranayama tekniklerini uygulamaktan  sinirlerim de laçkaydı. Ama mertliğe bok sürmemek için kendimi huzurlu olarak sunmam gerekiyordu. Yoganın beni mutlu kıldığına, sorunun çevremde, sorunun onlarda olduğuna bir şekilde ikna etmem gerekiyordu onları.

Ben de kavga ettim.

Zaten yogaya –ya da kendini keşif sürecini getiren herhangi bir yola- başlayan pek çok genç insan gibi, ben de oklarımı aileme saplamak üzere çoktan bilemiştim. Hayatımdaki mutsuzluklardan, komplekslerimden, başarısız ilişkilerimden, hepsinden, hepsinden onlar sorumluydu. Beni yeterince takdir etmemiş, beğenmemiş, cesaretlendirmemişlerdi. Ben aslında neler olabilirdim de, annemi babamı memnun etme pahasına vazgeçmiştim. Dışa dönük, neşeli, fıkır fıkır bir karakterin onların gözünde daha sevilesi bir çocuk olduğuna karar vermiş ve içe dönük tabiatımı beğenmeyecekler diye onlardan saklamıştım.

Daha neler neler!

Sabahları hayalet gibi nihayet odamdan çıkıp kahvaltı sofrasında sevinç içinde beni bekleyen annemin karşısına geçtiğimde huzurlu muydum? Annem mutfağa koşup bana mis gibi taze kahve, kabukları soyulmuş domatesler, simitler hazılarken ne yapıyordum? Yemek masasının karşısına düşen 8. kat penceremizden Zincirlikyu mezarlığına bakıyordum boş boş.

Canım anneciğim tatlı tatlı benimle sohbet etmeye çalıştığında, biraz sessiz olmasını istiyordum. Henüz «dünyevi ilişkilere» hazır değildim.  Çok sonra yoganın insana öyle kafası dumanlı, duygusal haller değil aksine telaştan ve endişeden arınmış neşeli bir ruh hali hediye ettiğini öğrenecektim. O yaz değil ama çok sonra. O yaz sinirlerim –bir ihtimal yanlış yanlış yaptığım pranayamalardan- alt üst vaziyette annemlerle kavga ederek geçti.

28 yaşında yeniden ergenliğe adım atmıştım.

Annem her zamanki gibi yine benim iç dünyamda ne olup bittiğini benden iyi bilmişti. Huzurlu muzurlu değil, düpedüz bunalımdaydım. Üstelik Bradshaw’un işlevsiz aile kuralları teorisini öğrenmeme daha on yıl vardı ama aile karmasını kırmak denen şeyi duymuş ve Türkiye’ye annemin evine bir misyon ile dönmüştüm. Ailemizi kurtaracaktım. Neden? Bilmiyorum. Ailede bir kişinin yogaya başlaması bütün aileyi dönüştürmüş. Bunu da duymuştum. Kendimi kurtarıcı gibi görüyordum. Kesinlikle onlardan daha iyiydim. Her zamanki ukalalığım iki misline çıkmış, dört başlı canavar gibi önüne geleni yargılıyor, değerli ilişkileri yağmalıyordu.

O yaz bana nasıl tahammül ettiler bilmiyorum.

Aradan geçen yıllar içinde içe dönmenin insanları ret etmek anlamına gelmediğini de öğrendim. Evet, Susan Cain’in de söylediği gibi, içe dönüklerin her gün bir kaç saat tek başına vakit geçirmeleri enerjilerini şarj etmeleri açısından çok önemli. Bizim bir süre boşlukta kalmamız gerekiyor. Ve bu boşluk –sevgili içe dönükler buraya dikkat edin, neden hala yorgun olduğunuzu açıklayabilir bu bölüm- zihnin birden fazla at koşturduğu durumlarda yaşanmıyor. Yani diyelim tek başına kalmak üzere odanıza kapandınız, ya da bir kafeye gittiniz. Bilgisayarı açtınız, emailllerinize, Facebook’a ve internetin diğer harikalarına daldınız. Aaa sonra bir baktınız tek başınalık süreniz doluvermiş, bir sonraki randevuya gitmeniz gerekiyor. Ve ne oluyor? İstemiyorsunuz o randevuya gitmek? Niye? Hala yorgunsunuz. Hala yalnız kalmak istiyorsunuz. Niye? Çünkü yalnız kalacağınıza, iletişimi sürdürdünüz ve şarj olamadınız.

Tek başınalığın bizi şarj edebilmesi için dış dünyadan bir süreliğine kopmak şart. Yoksa şarj olmuyoruz. Bir saat güzel bir kitap okumak, doğada yürüyüş, deniz kenarında yürüyüş, sırt üstü yatıp müzik dinlemek, yazı yazmak…Bunlar içe dönükleri şarj eden şeyler.

Ancak içe dönüklük asosyallik anlamına gelmiyor. Evet, içe dönükler koca bir grup halinde buluşmalardan çok iki üç kişilik arkadaş toplantılarını tercih ediyorlar. Uzun bir masada oturan yirmi kişi ile geyik yapmak, iki- üç kiş ile derin sohbetlere girmekten çok daha zor bir şey, orası doğru. Havadan sudan muhabbetlerle geçen bütün bir pazar gününü bir rahatlama değil, stres kaynağı olarak da görebilirler. Ama her halükarda içe dönük tabiata sahip olmak, asosyal olmayı gerektirmiyor. Bunalımlı olmak ise hiç değil. Günlük tek başınalık dozunu almış içe dönükler arkadaş toplantılarının bir numaralı yıldızı olabilirler. Onların dingin, sakin, enerjileri diğer insanlarca özlenen ve aranan bir şeydir aslında. Siz de bilirsiniz.

İçe döndüğümüz zaman enerji depoluyoruz. Modern dünyada gündelik hayat enerjimizi sürekli emen, yutan bir şey. İş hayatı, trafik, az zamana çok şeyler sığdırma gayreti, parasal dertler, medya, diziler ve sonsuz sosyalleşmeler her gün canımızdan biraz çalıyor. Canı yeniden üretmek için içe dönük-dışa dönük herkesin birazcık sessiz, hareketsiz, tepkisiz durmaya, ya da yavaşlamaya ihtiyacı var.

Ailede yogaya başlayan bir kişinin bütün aileyi dönüştürdüğü ise bir gerçek. Ama bu dönüşüm yoga insanın kendini kurtarıcı ilan etmesi ile olan bir şey değil. Sahici dönüşümlerin hiç biri zorlayarak, birilerini taklit ederek ya da içi boş ritüelleri tekrarlayarak olmuyor. Dönüşüm teslimiyetle geliyor. İnsanın kendini, diğerlerini ve durumları kontrol etme arzusunu terbiye etmesiyle oluyor.

Bradshaw’un teorisinde geçen işlevsiz aile kuralları, sadece bizi değil, kendi anne babalarımızı da kısıtlayan kurallar. Bu kuralları bize –bilmeden farketmeden-onlar geçirmiş de olsalar, o kurallara –bilmeden farketmeden- uyarak onları BİZ yeniden üretiyoruz. Kuralı fark edip de beklenen tepkiyi vermediğimiz gün sadece biz değil, bütün aile dönüşüyor. Kural sadece bizim mikro hayatımızda değil, bütün bir soy boyunca çözülüveriyor.

Ve o kural çözülürken aile fertleri birbirlerine yaklaşıyorlar. Hafifliyorlar. Hele ki kendi kurallarından gülerek söz ettikleri anlarda samimiyetlerin en tatlısı yakalanıyor. Kavga hiç kimseyi dönüştürmüyor. Dünyaya «bu insanlar beni seviyor» gözlüğü ile bakmak ise bütün dönüşümlerin başını çekiyor….

Bir İçe Dönüş Hikayesi-4

Ve o kapıyı çaldım. İki gün sonra başlayacak yoga kursuna katılmak istediğimi söyledim. “Tamam” dediler, “Ιki gün sonra saat 7’de burada ol.”

“Oldu, “dedim ben de içimden.

Tamam erken uyanmayı severim ama erken dediysek güneşten önce de demedik.  Gitmeyecektim kursa. Yoga benim neyimeydi zaten? Hakkında hiç bir şey bilmiyorum. H.İ.Ç.B.İ.R.Ş.EY. (ağır ağır okuyun diye böyle yazdım.) Sevgili okurlar, bugün taksi şoförlerinden tutun simitçilere kadar herkes yoga hakkında bir şey biliyor. O bir şey çoğunlukla yanlış ama bir şey biliyorlar değil mi? Rahatlatır, stres attırır, kasları esnetir, Hindistan çıkışlıdır, ruhani bir tarafı vardır, filan bu tip bilgiler artık kamuya hakim oldu.  İnanın bana, ben yoganın hareket edilerek yapılan bir şey olduğunu bile bilmiyordum. Meditasyon mu sanıyordum o halde? Yooo, meditasyon değildi. (o kadarını biliyormuşum. Joan Baez meditasyon yapıyor diye. Bir de Marsel arkadaşımız.)

Eh peki be bekleyerek gittin de o kapıyı çaldın o zaman, diyeceksiniz değil mi?

Vallahi bilmiyorum.

Yeni işime başladığım Nong Khai’ye varalı iki ay olmuş. Yakışlıklı Yaz Aşkı -inanmazsınız- hala benimle birlikte. Ama bir eve yerleştik, benim sabahları gidip akşamları döndüğüm bir işim var diye ortalık biraz sakinleşmiş. Evin mutfağı yok, biz de diğer komşularımız gibi balkonda tüp üzerinde yemek pişiriyor, yer sofrasında yiyor, bulaşıkları banyoda yıkıyoruz. Yakışlıklı Yaz Aşkı öyle güzel yemek pişiriyor ki, stüdyo dairemizde akşam yemeği davetleri bile vermeye başlamışız.

Bu yoga kursunu da gidip gelirken görüyorum. Yabancıların yaşadığı çakıl taşlı  sokağın güzel ahşap evlerinin birinin önünde kara tahtaya yazılmış bir ilan. 7-günlük Yoga’ya Giriş Kursu. Sokağın ucundaki Mutmee Guesthouse’un lokantasına çok gittiğimiz için okuldaki hocalarla gözüme çarpıyor ilan. Gözüme çarpıyor ama aklıma bile gelmiyor o ilanın benim için de olabileceği.

Taa ki Poppy’nin yoga kursunu yeni bitirdiğini duyana kadar. Poppy bizim okulda çalışan bir diğer hoca. Ben yaşlarda, İrlandalı, cool bir kadın. Gür kestane rengi saçları ve kızıl çilleri var. Diğer gürültücü İngiliz kızlarla değil de tek başına takılmayı tercih ediyor. Kasabanın sokaklarında karşılaştıkça kibarca gülümseyip birbirimize geçiyoruz. O gürültücü İngiliz kızlardan birinin yogaya gittiğini duysaydım ilgilenmezdim ama Poppy’nin gittiğini duyunca bir “acaba mı?” belirdi içimde. Benim de yoga yapabileceğim ihtimali Poppy’nin sayesinde aklıma düştü.

Sonra da işte kapıyı çalmışım.

Yine de gitmeyecektim de, (sabahın 7sindeymiş, üstelik daha parasını da ödememiştim) kursun başlamasından bir önceki gece hocalara sokakta rasladım. Ben onları tanımadım. Kapı arasında ettiğimiz iki laftan ne hatırlayacağım? Ama onlar beni tanıdılar. “Yarın sabah bekliyoruz, geliyorsun değil mi?” diye arkamdan bağırdılar. Bisikletle önlerinden geçmişim. (Sonra o anı çok düşündüm. Düşündüm çünkü meğer benim hocalar öyle evlerinden akşam vakti çıkıp da o gün oturdukları ve benim önünden bisikletle geçtiğim lokantaya filan gelmezlermiş. Bir tanesinin doğum günü diye, yılda bir kere dışarı çıkmışlar. Ben de önlerinden geçmişim ve bütün hayatım değişmiş.)

“Madem yakalandım, bari gideyim” dedim ve sabahın köründe kalkıp yola koyuldum. Yine inanmayacaksınız (hakikati değil de bir hikaye yazıyor olsam bu kadarı abartı olur diye bu bölümü çıkartırdım ama…) ama Yakışlıklı Yaz Aşkı yogaya da benimle geldi! Evet, evet, Defne Hocanız hayatının  yoğun yoga kursuna bir çift olarak  başladı!

Sonrasını çoğunuz biliyor…çok yazdım. Sonra bana bir şeyler oldu. Bir kere yoga denen şeye bayıldım. Biraz bale, biraz cimnastik, biraz aerobik gibi geldi ki hepsini pek severdim. Ama hepsinden farklı bir tarafı da vardı. Ne olduğunu anlamamıştım o farklılığın, nefesti belki, belki hocamızın öğleden sonraları anlattığı felsefede gizliydi farkı. Kendimi çok mutlu hissediyordum bittiğinde. Derslerden sevinç içinde çıkıyordum. Bütün hislerim keskinleşmiş, Yoga Evi’den okula bisiklet üzerinde giderken boynuma, bacaklarıma, kollarıma dokunan serin sabah havası, burnuma dolan yemek, çiçek, meyve kokuları, renkler hepsi canlanmıştı. Daha iki saat önce dert ettiğim şeyler şimdi tüyden hafif geliyordu. Beni yoran ve yavaşlatan ergenlik ve ilk gençlik yılları aradan çekilmiş, ben yirmi yedi yaşımda yeniden çocuk olmuştum. Öyle kahkalar atıyordum.

Dördüncü gün ağladım. Kimse beni ağlamaya teşvik etmedi ama susturmaya da çalışmadı. Üzüntümü yaşamam için bir alan yarattılar, gerisine karışmadılar. Ben acele acele gözyaşlarımı silip, tamam pardon, özür dilerim, geçti filan demeye çalışırken, hocamız “üzüntüyü yaşamaya iznin var” gibi şey söyledi. Bu söz o anda beni müthiş rahatlattı. Çünkü bir şekilde (aile kuralı muhtemelen) üzgün olmaya hakkım yok diye düşünüyor, kendi üzüntümü yaşayabileceğim alanları kendi elimle kapatıyordum.

O bir haftada hocalarımız bize yogaya dair temel bilgileri öğrettiler. Yerinde, isabetli ve hala kendi yogamda ve derslerimde kullandığım bilgiler bunlar ama benim için çok daha önemli olan bir başka şeyi daha öğrettiler bize o kursta.

İçe dönmeyi.

Her dakika konuşmak, her söze cevap vermek zorunda olmadığımızı. Tek başınalığın nimetlerini. Sessizliğin kıymetini. Yavaşlığın, yumuşaklığın, zerafetin gücünü.

Orada, bir haftada Susan Cain’in ‘Dışa Dönüklük İdeali” olarak tarif ettiği ve benim de her başarının arkasında saklı olduğunu düşündüğüm ideali alt üst ettiler. İçe Dönük tabiatın nimetlerini anlattılar. Dünyanın içe dönüklerin sessizliğine, yumuşaklığına, sakin sakin iş bitirme yeteneklerine ve bireyselliğine ne kadar muhtaç olduğunu anlattılar. Onlar anlatır ve mevcudiyetleri ile bana örnek olurlarken ben de sonunda yatağında huzurlu bir uykuya dalan bir çocuk gibi içime dönmeye başladım.

Meğer ne kadar yorulmuşum dışa dönük yaşamaktan…

Yakışlıklı Yaz Aşkı kursu bitirince İstanbul’a döndü.

Kız Callie’nin, oğlan Cal’e dönüşürken yaptığı gibi ben de öğrenilmiş dışa dönük davranışlarımı bir kenara koyup, çocukluğumdan beri içine girmediğim esas tabiatımın içine kozasına geri dönen kelebek gibi kıvrıldım, bir üç yıl daha orada kalıp iyice dinlendim.

***

Βitmedi…Daha devamı var. Ayrılmayın.

Sevgiler,

Defne

42