Aidiyet

Kuraldışı Dergi’deki Kasım 2014 yazım…

Türkiye’de ders verdiğim bir dönemin daha sonuna geldim. Hayatım bu düzende gelip geçiyor. Her defasında farklı bir süre boyunca burada kalıyorum; eski öğrencilerimle buluşup, yenileri ile tanışıyorum. Bu yılki derslerim toplam beş hafta sürdü. Beş hafta boyunca sabah öğle akşam haftanın her günü yoga dersi verdim. Baştan kaydolan bir grup öğrenci ile çalıştığım için sınıflarımla sağlam ilişki kurabildim.

Veda vakti bana her ayrılışımda ölümü hatırlatıyor. Sanki kısa bir süreliğine ölmüşüm gibi oluyor: Öğrencilerin hayatında yani. Bir ay boyunca beni her gün görüyorlar, sonra birden yokum. İlerleyen iletişim teknolojisi sayesinde temas halinde kalmak kolay gibi görünse de coğrafi mesafenin insanı ötekinden ayıran tartışılmaz bir gücü var. Gözden uzak olan sahiden de gönülden uzak kalıyor.

Vedaları hiç sevmiyorum. Fırsatım olsa kimseye çaktırmadan sıvışır giderim.

Bu beş haftalık yoğun ders verme sürecinde sadece öğrenciler değil, ben de çok şey öğrendim. Değiştim, geliştim, büyüdüm, olgunlaştım. Bilge bir yoga hocası bir zamanlar demiş ki: “Bir şeyi öğrenmek istiyorsanız onun hakkında okuyun, bir şeyi anlamak istiyorsanız o konuda yazın ve bir konuda ustalaşmak istiyorsanız onu öğretin.” Ben de verdiğim her yoga kursunda kendi hocamın yanında geçirdiğim zamanlardaki kadar çok şey öğreniyorum.

Son ders ileri seviye öğrencilerine hareketleri itina ile yapmalarını öğütlüyordum. Benim geldiğim Hatha Yoga sisteminde üç temel seri yıllarca tekrarlandığından insanın sıkılması ya da hareketleri yaparken otomatiğe bağlaması, mekanikleşmesi çok rastlanan ve yoga öğretisinin aksine çalışan bir durum. Benimle üç, dört, beş yıldır çalışan öğrencilerde böyle bir alışma hali gördüğümden dersi kesip bu konuda biraz konuştum. Hareketler hep aynı olsa da vücutlar aynı değil. Bir sabah uyandığımızda vücudumuzdaki hücreler toplamı bir önceki sabahkinden farklı. Sadece bu da değil: Bir önceki gün yediklerimiz, girip çıktığımız psikolojik durumlar, uyurken gördüğümüz rüyalar, manyetik gücü enerjimizi etkileyen ayın ve gezegenlerin konumu aslında her sabah yeni bir kişiye uyanmamızı sağlıyor. Bu değişiklikler birikince, mesela beş sene öncesi ile şimdi arasındaki farkı görmemiz kolay ama yavaş çekimde fark ediş o kadar da kolay olmuyor. Bunun sonucunda da can sıkıntısı, bıkkınlık, bezginlik geliyor.

Hatha Yoga şu anda sahip olduğumuz vücut, zihin, nefes sistemine taze bir dikkatle bakmamızı istiyor. Belki de bu mistik çalışmanın en değerli hediyesi budur: Her gün tekrarlanan bir şey olan hayata taze bir dikkatle yaklaşmak.

Bunları söyledikten sonra öğrencilere yerlerine dönmelerini söyledim. Hareketlere yeniden başladık. Dikkatliydiler, özenliydiler, yanaklarına al, gözlerine ışık geldi. Benim aklıma da bir soru… Ben mesela matematik öğretmeni de olsam öğrencilere aynı bilgeliği aktarabilir miydim? Ya da edebiyat veya resim öğretmeni olsam? Bana kalırsa bu sorunun cevabı evet. Elimizdeki malzeme ne olursa olsun onu itina ile yerine getirmek hayatı sevmemizi sağlıyor. Hepimizin kutsal bir varlık sebebi varsa bu âlemde –ki ben öyle olduğuna inanıyorum- insanlığa katkımızı elimizdeki işe dikkatimizi vererek sağlıyoruz. Bu illa ki ekmek paramızı kazanmak için yaptığımız mesleğimiz olmak zorunda da değil. Yarattığımız, ürettiğimiz her şeyde varlık sebebimiz gizli. Bu minik bir teşekkür notu da olabilir, doğurduğumuz çocuğumuz ya da çözdüğümüz bir matematik problemi de… Kimsenin varlık sebebi bir diğerinden daha önemli ya da öncelikli değil.

Birinci sınıfların son dersinde bir öğrencim yanıma yaklaşıp, Mavi Orman’ı okuduktan sonra Tayland’a gidip benim oradaki yoga hocalarımla bir kurs yapmayı kafaya koyduğunu ve geçen yaz nihayet bu hayalini gerçekleştirdiğini söyledi. Meltem, Nong Khai’deki yoga merkezinde benim ilk hocalarımın yanında yoga kursu tamamlayan beşinci öğrencim. Yüreğim gurur ve sevinç ile doldu. Varlık sebebim bir an görünüp kayboldu.

Hepimiz hayatlarımızın her bir anında –şimdi, şimdi ve şimdi- bilsek de bilmesek de birilerinin yüreğine dokunuyor, kendimizden diğerine bir şeyler geçiriyoruz. Her insan bu ağın bir parçası ve aidiyetimizi hatırladığımız her an yanaklarımıza al, gözlerimize ışık vuruyor!

KD © 2014 Her hakkı saklıdır. Sitedeki yazılar izinsiz ve kaynak belirtmeden başka yerde yayımlanamaz. Sadece dergiye link vererek paylaşım yapabilirsiniz.

http://www.kuraldisidergi.com/6097/aidiyetin-ali-isigi/

Yoga ve Ben 2: Antrakt dönemleri

GörselHikayenin devamına geçmeden önce eski bir dostumun yazının ilk bölümü hakkında sorduğu bir sorusunu cevaplayacağım. Soru şu:

Hareketleri, nefesi iyice öğrenmeden tek başına nasıl yoga yapabildin? Detaylar doğru mu değil mi aşamasında nasıl ilerledin?

Şöyle oldu: Yoga hayatım bir haftalık yoğun bir Yoga’ya Giriş kursu ile başladı. Bu kurs, o aralar Tayland’da yaşadığım kasabanın yegâne yoga okulu olan Nong Khai Alternative Center’da her on günde bir tekrarlanan toplam otuz beş saatlik çok kapsamlı bir kurs idi. Bir hafta boyunca asana olarak hep aynı seriyi yaptık. Teknik derslerde yaptığımız serinin hareketlerini tek tek ele alıp inceledik. Pranayama derslerinde nefesi öğrendik. Meditasyon derslerinde hareketsiz oturmayı, zihnin maymunvari yapısını konuştuk, sonra oturduk. Bir haftanın sonunda elimde beni iki yıl boyunca götürecek kadar malzeme birikmişti. Aynı seriyi yapmaya devam ettim. Ayrıca kursa katılan diğer gezgin ruhların sahip olmadığı bir avantajım vardı. Ben hocalarla aynı kasabada yaşıyordum. Böylece Panço hoca ile her on günde bir bire bir seans yapma imkanım oluyor, o seanslarda Panço beni düzeltiyor, yeni bir şeyler öğrenme kıvamına gelmişsen bir iki yenilik (çoğunluk nefes, banda, mudra bazında) gösteriyordu. Yani açık denizde pusulasız giden gemi değildim. Emin ellerdeydim.

Bir de hazır lâf Tayland’daki yoga okulundan açılmışken, şunu da söyleyeyim. Geçen on yıl içinde Nong Khai Alternative Center benim nice öğrencime ve hatta yüz yüze hiç tanışmadığımız ama yazı yolu ile bağ kurduğum nice okuruma kucak açtı. Mütevazi hayat tarzlarında ödün vermeden yaşamayı sürdüren hocalarım hâlâ orada, hala bir haftalık yoğun yogaya giriş kursu sayesinde her yıl yüzlerce yüreğe yoga sevdasını aşılamaya devam ediyorlar. Yoga ile orada tanışmış biz eski öğrenciler dünyanın dört bir yanına dağılmış olsak da, aynı okuldan çıkmış çocuklar gibi birbirimize hala bağlıyız.

***

2007 yılında dünya etrafında attığım nice turu tamamlayarak İstanbul’a döndüm. Yasemin’in o yaz için bana devrettiği Cihangir’deki dairesine yerleştim, Cihangir Yoga’da ilk yoga derslerimi vermeye başladım. İstanbul’da yaz güzeldi. Özlemiştim. Adaya gidip geliyor, Boğaz’da bisiklete biniyor, yeni dostlar ediniyor, eskilerle  buluşup yiyip içiyordum.

Yogaya başlayalı dört yıl olmuştu, o dört yıl boyunca bir tane bile eli yüzü düzgün ilişki, yoga aşkından başka aşk yaşamamıştım ve artık bir hayat eşim olsun çok istiyordum. Son dört yıl içinde Türkiye’de müthiş bir “yoga boom” yaşanmış da olsa, yogayı hayatının merkezine koymuş erkek bulmak hâlâ bir ütopyadan ibaretti. Ben elbette yogacı bir hayat eşi istiyordum. Sabahları benimle kalkacak, akşam yemeği yemeyecek, sigarası olmayacak, içkiyi, otu kararında içecek filan biri… Neyse işte ben her sabah yoga sonrası Allah’a dua ediyorum, karşıma çıkarsın bu adamı da diye. Çıkarıyor ya Allah karşıma birilerini, çıkarmıyor değil. Yogacı yabancı çocuklar gelip gidiyor, ben beğenmiyorum. Biri agresif, öteki tutkusuz, diğerinin tutkusu yalan…Var yani hepsinin bir kusuru.

Bir eksiklik hissidir gidiyor tatlı hayatımda yani anlayacağınız.

Yaz sona ermeye yakın, Kahvedan’ın sokağa çıkardığı masalarının birinde bir yandan sabah kahvemi yudumlar, öte yandan pembe deri kaplı, altın sayfalı defterime harıl harıl ne yapsam, ne etsem, nerelere gitsem diye dert yanarken yanımdan ayırmadığım mini mini bilgisayarımın ekranında bir e-mail beliriyor. Emma Balnavez of Shadow Yoga School. Neee? Yaz başından beri bir Shadow Yoga kursuna kaydolmak için çırpınıyorum, habire red ediyorlar. Dİyorum “Nereye gel derseniz geleceğim, Allah rızası için beni bir kursa kabul edin.” Onlar da “yer yok” dan başlayıp “yeterli referansın yok”a, ve oradan “hayır kardeşim tanımadığımız öğrencileri almıyoruz, ısrar etmesene,  Allhalaaa! Çok istiyorsan listemizdeki hocaların biri ile çalış, sonra bakarız”a uzanan  cevaplar veriyorlar. Ben yılmıyorum. Özellikle “yer yok” bahanesi ile red edildiğim kursları kurcalamaya devam ediyorum. “Hello Ms Emma, yer açıldı mı acaba?” “Günaydın Emma Hanım belki bir iptal olmuştur diye bir daha yazıyorum. “

Yıllar sonra Emma’nın gülerek bana anlattığı üzere, sonunda teslim olmaya ve beni denemeye karar vermişler. Cihangir’in o zamanlar tek wifi internetine sahip olan kahvesi Kahvedan’ın kaldırıma çıkardığı masasında okuduğum email tek bir satırdan ibaret:

“Portland kursunda yer açıldı, gelmek istiyorsan hemen kaydını yaptır!”

Hadi bu da burada bitsin…Siz yatmadan yayınlansın. Belki uyandığınızda devamını da yazmış olurum.

Esen kalın…

Bir İçe Dönüş Hikayesi- 5

Defne Hoca Derste!
Defne Hoca Derste!

Anlayacağınız daha ilk günden yogayı çok sevdim. Ne yalan söyleyeyim, başlarda algıyı değiştirip bizi başka alemlere taşıyan uyuşturucu/uyarıcılar gibi görüyordum yogayı. Kafasını seviyordum yani. Gevşeme pozisyonunda yatarken gözlerimin önünde renkli ışıklar patlıyor, bedenim arı kovanı gibi titreşiyor, bağdaş kurup oturduğumuzda birbiri ardına kehanetler yağıyor, hafızamın en tozlu köşelerine saklanmış anılarım canlanıyordu. Yogadan sonra yüreğim bir hafiflemiş, olaylara bakışımda hafif bir sapma olmuştu. Öyle her hayal kırıklığında kendimi mağdur kişi olarak kurgulamıyordum mesela, varsa bir sorun, yarısı benden kaynaklanıyordur filan diye düşünmeye –hafiften- başlamıştım. En benden uzakmış gibi görünen anlaşmazlıklarda bile.

Ama esas değişiklik tepki vermeyi kesince oldu. Meğer ben her duyduğum şeye aktif olarak tepki vermeden duramıyormuşum. Sadece yogada değil, Budist çalışmalarda da kullanılan bir teknik bu. Hemen tepki verme. Bu tepki acele kendini savunmaya geçmekten tutun da, birini dinlerken durmadan başınızı sallamaya, hı-hı demenize kadar gidebiliyor. İlla ki de bir şey yapma, duruma hakim olma ihtiyacı yatıyor arkasında. Benimki tepki verme alışkanlığım meğerse had safhadaymış. Her söylenen söze verilecek bir cevabım olmalıymış muhakkak. Öne sürülen fikirlere ya katılmalı, ya da onları çürütmeliymişim. Kafam karşımdakini dinlemekten çok ona vereceğim cevapla meşgulmüş. Ve bütün bu tepki verme alışkanlığı meğerse ne kadar yorucuymuş.

Susan Cain, 20. Yüzyıl’da «Dışarıya nasıl bir izlenim bırakıyorum»  sorusunun «Αcaba karakter sahibi bir insan mıyım?» sorusuna üstün geldiğinden söz ediyor kitabında. 20. yüzyılda artık ahlaklı, alçakgönüllü, dürüst özelliklere sahip olmak başarıya bağlanmıyor. Bu özelliklere sahip olsanız bile iyi bir «imaj» için bunlar yeterli değil. Karizmatik, sosyal, kendine güvenli, şakacı ve mücadeleci (tuttuğunu koparan) olmak başarının kapılarını tutuyor.

20. yüzyılın başarı kriterlerine bakarsanız bunların hepsinin aktif olarak dış dünyaya tepki vermek üzerine kurulu olduğunu fark edersiniz. İş görüşmelerinden «Εfendi adam»ın yerine «Karizmatik oğlan»ın başarıyla çıktığı dönem bu. Dışa dönük idealinin yüceltildiği dönem. Reklamın kalitenin yerini aldığı zamanlar… Susan Cain yaşadığımız devirde, televizyon ve sinema yıldızlarının bu kadar yüceltilmesini de bu Dışa Dönüklük İdealine bağlıyor. Kamusal görünürlüğünüz ne kadar artarsa o kadar başarılı sayılıyoruz. Ne söylediğimiz önemli değil. Yeter ki imajımız sağlam olsun.

Adam çok efendi ama kendini satmayı hiç bilmiyor=Adam başarısız.

***

Tayland’daki evimde hayatımda ilk defa televizyonsuz kaldım. O zamanlar internet sadece internet kafelere mahsus bir şey. Laptop bilgisayar bir lüks olarak görülüyor. Benim laptop bilgisayarımla seyahat edişim Yakışıklı Yaz Aşkı ile aramızda sürekli bir friksiyon yaratıyor mesela. Beni züppe buluyor. Ben ise durmadan mektup yazıyorum bilgisayarımda. Yazıyorum, yazıyorum sonra mektup dosyalarımı floppy diske atıp internet kafeden Türkiye’ye yolluyorum. Evde televizyonum olmadığı gibi internetim de yok. Tayland sokakları korsan DVD kaynıyor ama züppe laptopumun CD rom’u çalışmıyor.

Yakışıklı Yaz Aşkı İstanbul’a döndükten sonra akşamlarım sessiz geçiyor. Müzik dinliyorum, kitap okuyorum, mektuplarımı yazıyorum. Başlarda tek başınalık biraz tuhafıma gidiyor, sanki bir noktada bitmeli, eve biri gelmeli ya da çıkıp birileriyle buluşmalıyım. Ama kiminle buluşacağım? Pek arkadaşım yok. İngiliz gençler var, ne dediklerini anlamıyorum ve çok içki içiyorlar. (Sarhoş olduklarında ne konuştukları büsbütün anlaşılmaz oluyor.) Tai arkadaşlarım ise akşamları Tai dizileri seyrettikleri televizyonlarının karşısına kurulup çekirdek çitliyor, beyaz tenli Bangkok insanlarının güzelliğine ah-vah ediyorlar. (Bir öğrencimin teorisine göre belediye Bangkok’taki musluk sularına çamaşır suyu katıyormuş, oradaki insanların tenleri daha beyaz olsun diye. Bizimki gibi geri kalmış bölgeleri ise iplemiyormuş. O yüzden Nong Khai’li kızların tenleri çamur renginde, Bangkoklu kızlar ise taş bebek gibi dolanıyorlarmış ortalıkta!)

Sizin anlayacağınız, akşamlar tek başıma sessiz sakin ufacık stüdyo dairemde geçmeye başladı. Başta yalnızlığımı bir eksiklik olarak görüyordum. Sonra baktım zamanla, okulda işler bitsin de evime döneyim diye bekler olmuşum. Okuldan sonra, tam gün batımında bir parka gidip yogamı yapmaya o aralar başladım. Bir haftalık kurs biterken hocamız Panço bundan sonra artık yogayı kendi kendimize çalışmamız gerektiğini söylemişti. Ben bir zamandır boşluyor ve keşke Pançolar beni yeni kursa alsalar diye hayal kuruyordum. (Kursun 7 kişilik kontenjanı çok çabuk dolduğu için eski öğrencileri yeni kurslara alamıyorlardı. «Hem zaten ne yapacaksın ki aynı şeyleri bir daha öğrenip» diye sormuştu Panço kursa bir kez daha katılmak istediğimi söylediğimde.)

Yogayı hemen orada, gün batımını seyrettiğim parkta kendi başıma yapabileceğim işte o aralar aklıma geldi. Okuldan çıkıp parka bisikletle gidiyor, Nong Khai halkı çevremde koşar, yürür, aerobik ve Tai Chi yaparlarken ben de matımı çimlere serip Panço serisini tekrarlıyordum. Nefes al kollar yukarı, nefes ver öne katlan. Panço’nun seriyi çizdiği çöp adam kağıdının yanı sıra bize sesini de bıraktığını o zamanlarda anladım. Ondan öğrendiğim seriyi çalışırken hocamın sesi kulaklarımda ilk günkü tazeliğiyle duruyordu. Bugün bile (10 yıl sonra) size bu satıları yazarken Panço’nun «Long, even, relaxed full yogic breath» dediğini duyar gibi oluyorum!

İşte böyle başladı içe dönüşler. Okuldan parkta yogaya, yogadan televizyonsuz, internetsiz, insansız eve…Ne uzundu o akşamlar… Yarım saat meditasyon yapmama, erkenden yatmama rağmen ne çok mektup, ne çok kitap sığabiliyordu bir akşama!

Tek başıma geçirdiğim akşamlar bir eksiklikten çok bir ihtiyaca dönüştüler.

Ne cevap vereceğim diye düşünmeden insanları dinlemek de televizyonsuz, eşsiz dostsuz akşamlar kadar yeniydi benim için. Bir de benimle dalga geçenlere yüzüne yapıştırmak üzere daha komik, daha zekice, daha sivri bir cevap düşünmeden iletişim kurmak yeni bir şeydi benim için. Artık aileden mi, kültürden mi, Cihangir’den mi bilmiyorum etrafımda hep birbiriyle dalga geçen, sarkastik yorumlarla birbiriyle bağ kurmaya çalışan insanlara alışmıştım. Ben de onlardan biriydim tabii ve ben de hakkımda yapılan espriyi en fiyakalı cevapla karşı tarafa şutlama konusunda uzman olmuştum. Fikrimce bütün samimiyetleri alıp götüren bu taşlama (tariz) sanatı bende öyle bir alışkanlık yapmıştı ki, kimselerin benimle dalga geçmediği Nong Khai’de bile ben iğne üzerinde oturmayı sürdürdüm. Hani birisi bir yorum yaparsa, sivri bir dilim hazırda olsun, altta kalmayayım. Hem kendimi önemsemediğimi, hem de o benimle dalga geçeni hiciv ustalığımla iki kalemde yere serebileceğimi aleme sergilemek derdiyle hakkımda ne söylendiğini bile doğru dürüst dinlemediğim oldu.

Bu arada anladım ki beni en çok da bu taşlanma endişesiyle hazırda tuttuğum taşlar yormuş. Bu içe dönüş sürecinde onlardan kurtulmak eşsiz, benzersiz bir hafifleme yarattı.

Yarının konusu: Üzüntüye izin ver ve daha nice içe dönüşler…Görüşmek üzere!

 

Bir İçe Dönüş Hikayesi-4

Ve o kapıyı çaldım. İki gün sonra başlayacak yoga kursuna katılmak istediğimi söyledim. “Tamam” dediler, “Ιki gün sonra saat 7’de burada ol.”

“Oldu, “dedim ben de içimden.

Tamam erken uyanmayı severim ama erken dediysek güneşten önce de demedik.  Gitmeyecektim kursa. Yoga benim neyimeydi zaten? Hakkında hiç bir şey bilmiyorum. H.İ.Ç.B.İ.R.Ş.EY. (ağır ağır okuyun diye böyle yazdım.) Sevgili okurlar, bugün taksi şoförlerinden tutun simitçilere kadar herkes yoga hakkında bir şey biliyor. O bir şey çoğunlukla yanlış ama bir şey biliyorlar değil mi? Rahatlatır, stres attırır, kasları esnetir, Hindistan çıkışlıdır, ruhani bir tarafı vardır, filan bu tip bilgiler artık kamuya hakim oldu.  İnanın bana, ben yoganın hareket edilerek yapılan bir şey olduğunu bile bilmiyordum. Meditasyon mu sanıyordum o halde? Yooo, meditasyon değildi. (o kadarını biliyormuşum. Joan Baez meditasyon yapıyor diye. Bir de Marsel arkadaşımız.)

Eh peki be bekleyerek gittin de o kapıyı çaldın o zaman, diyeceksiniz değil mi?

Vallahi bilmiyorum.

Yeni işime başladığım Nong Khai’ye varalı iki ay olmuş. Yakışlıklı Yaz Aşkı -inanmazsınız- hala benimle birlikte. Ama bir eve yerleştik, benim sabahları gidip akşamları döndüğüm bir işim var diye ortalık biraz sakinleşmiş. Evin mutfağı yok, biz de diğer komşularımız gibi balkonda tüp üzerinde yemek pişiriyor, yer sofrasında yiyor, bulaşıkları banyoda yıkıyoruz. Yakışlıklı Yaz Aşkı öyle güzel yemek pişiriyor ki, stüdyo dairemizde akşam yemeği davetleri bile vermeye başlamışız.

Bu yoga kursunu da gidip gelirken görüyorum. Yabancıların yaşadığı çakıl taşlı  sokağın güzel ahşap evlerinin birinin önünde kara tahtaya yazılmış bir ilan. 7-günlük Yoga’ya Giriş Kursu. Sokağın ucundaki Mutmee Guesthouse’un lokantasına çok gittiğimiz için okuldaki hocalarla gözüme çarpıyor ilan. Gözüme çarpıyor ama aklıma bile gelmiyor o ilanın benim için de olabileceği.

Taa ki Poppy’nin yoga kursunu yeni bitirdiğini duyana kadar. Poppy bizim okulda çalışan bir diğer hoca. Ben yaşlarda, İrlandalı, cool bir kadın. Gür kestane rengi saçları ve kızıl çilleri var. Diğer gürültücü İngiliz kızlarla değil de tek başına takılmayı tercih ediyor. Kasabanın sokaklarında karşılaştıkça kibarca gülümseyip birbirimize geçiyoruz. O gürültücü İngiliz kızlardan birinin yogaya gittiğini duysaydım ilgilenmezdim ama Poppy’nin gittiğini duyunca bir “acaba mı?” belirdi içimde. Benim de yoga yapabileceğim ihtimali Poppy’nin sayesinde aklıma düştü.

Sonra da işte kapıyı çalmışım.

Yine de gitmeyecektim de, (sabahın 7sindeymiş, üstelik daha parasını da ödememiştim) kursun başlamasından bir önceki gece hocalara sokakta rasladım. Ben onları tanımadım. Kapı arasında ettiğimiz iki laftan ne hatırlayacağım? Ama onlar beni tanıdılar. “Yarın sabah bekliyoruz, geliyorsun değil mi?” diye arkamdan bağırdılar. Bisikletle önlerinden geçmişim. (Sonra o anı çok düşündüm. Düşündüm çünkü meğer benim hocalar öyle evlerinden akşam vakti çıkıp da o gün oturdukları ve benim önünden bisikletle geçtiğim lokantaya filan gelmezlermiş. Bir tanesinin doğum günü diye, yılda bir kere dışarı çıkmışlar. Ben de önlerinden geçmişim ve bütün hayatım değişmiş.)

“Madem yakalandım, bari gideyim” dedim ve sabahın köründe kalkıp yola koyuldum. Yine inanmayacaksınız (hakikati değil de bir hikaye yazıyor olsam bu kadarı abartı olur diye bu bölümü çıkartırdım ama…) ama Yakışlıklı Yaz Aşkı yogaya da benimle geldi! Evet, evet, Defne Hocanız hayatının  yoğun yoga kursuna bir çift olarak  başladı!

Sonrasını çoğunuz biliyor…çok yazdım. Sonra bana bir şeyler oldu. Bir kere yoga denen şeye bayıldım. Biraz bale, biraz cimnastik, biraz aerobik gibi geldi ki hepsini pek severdim. Ama hepsinden farklı bir tarafı da vardı. Ne olduğunu anlamamıştım o farklılığın, nefesti belki, belki hocamızın öğleden sonraları anlattığı felsefede gizliydi farkı. Kendimi çok mutlu hissediyordum bittiğinde. Derslerden sevinç içinde çıkıyordum. Bütün hislerim keskinleşmiş, Yoga Evi’den okula bisiklet üzerinde giderken boynuma, bacaklarıma, kollarıma dokunan serin sabah havası, burnuma dolan yemek, çiçek, meyve kokuları, renkler hepsi canlanmıştı. Daha iki saat önce dert ettiğim şeyler şimdi tüyden hafif geliyordu. Beni yoran ve yavaşlatan ergenlik ve ilk gençlik yılları aradan çekilmiş, ben yirmi yedi yaşımda yeniden çocuk olmuştum. Öyle kahkalar atıyordum.

Dördüncü gün ağladım. Kimse beni ağlamaya teşvik etmedi ama susturmaya da çalışmadı. Üzüntümü yaşamam için bir alan yarattılar, gerisine karışmadılar. Ben acele acele gözyaşlarımı silip, tamam pardon, özür dilerim, geçti filan demeye çalışırken, hocamız “üzüntüyü yaşamaya iznin var” gibi şey söyledi. Bu söz o anda beni müthiş rahatlattı. Çünkü bir şekilde (aile kuralı muhtemelen) üzgün olmaya hakkım yok diye düşünüyor, kendi üzüntümü yaşayabileceğim alanları kendi elimle kapatıyordum.

O bir haftada hocalarımız bize yogaya dair temel bilgileri öğrettiler. Yerinde, isabetli ve hala kendi yogamda ve derslerimde kullandığım bilgiler bunlar ama benim için çok daha önemli olan bir başka şeyi daha öğrettiler bize o kursta.

İçe dönmeyi.

Her dakika konuşmak, her söze cevap vermek zorunda olmadığımızı. Tek başınalığın nimetlerini. Sessizliğin kıymetini. Yavaşlığın, yumuşaklığın, zerafetin gücünü.

Orada, bir haftada Susan Cain’in ‘Dışa Dönüklük İdeali” olarak tarif ettiği ve benim de her başarının arkasında saklı olduğunu düşündüğüm ideali alt üst ettiler. İçe Dönük tabiatın nimetlerini anlattılar. Dünyanın içe dönüklerin sessizliğine, yumuşaklığına, sakin sakin iş bitirme yeteneklerine ve bireyselliğine ne kadar muhtaç olduğunu anlattılar. Onlar anlatır ve mevcudiyetleri ile bana örnek olurlarken ben de sonunda yatağında huzurlu bir uykuya dalan bir çocuk gibi içime dönmeye başladım.

Meğer ne kadar yorulmuşum dışa dönük yaşamaktan…

Yakışlıklı Yaz Aşkı kursu bitirince İstanbul’a döndü.

Kız Callie’nin, oğlan Cal’e dönüşürken yaptığı gibi ben de öğrenilmiş dışa dönük davranışlarımı bir kenara koyup, çocukluğumdan beri içine girmediğim esas tabiatımın içine kozasına geri dönen kelebek gibi kıvrıldım, bir üç yıl daha orada kalıp iyice dinlendim.

***

Βitmedi…Daha devamı var. Ayrılmayın.

Sevgiler,

Defne

42

Ne Öğrendim Şu Yogadan? (2. bölüm)

Nereden başlıyor bu yazı?

Zihinsel hallerimi ve duygusal çalkantılarımı ciddiye almamaya başladım evet. Peki başka neler öğrendim/öğreniyorum ben şu yogadan?

Karşılaştığım bir durum veya bir insan hakkında çabucak bir karara vermek zorunda olmadığımı öğrendim ki bu benim için çok özgürleştirici bir adımdı. Hayatımın büyük bir kısmını her konu ve herkes hakkında mutlak bir kanaate varmak için çaba sarfederek geçirmiştim çünkü. Bir insanı görünüşü, konuşması, sözleri, tuttuğu takım, politik görüşü ve davranışları aracıylığla tartmaya ve onun hakkında NE HİSSETTİĞİME KARAR VERMEYE pek meraklıydım oldum olası. Biraz toplumsal, biraz da aileden gelen bir rahatsızlık bu. Bedeli epey ağır çünkü zihin bir defa kararını verdi mi geri dönüşü çok zor oluyor.

Hani yargıçların kürsüye vurduğu çekiç gibi bir şey vardır ya, donk, karar verilmiştir, bu adam sokağa çöp, kediye tekme, bana kazık attı, benim tarafımdan sevilmesine imkan yok. Donk donk. Geri dönüşümsüz olarak sevilmeyenler sepetine giriyor pislik herif. Tanımaya, anlamaya, dinlemeye hiç niyetim yok.

Oysa yoga dinlemekle başlar. Kategorize etmelerle değil.

Sadece insanlarla değil, yerlerle de ilgili bir durum bu. Gittiğim yerler hakkında da illa ki bir fikrim, bir hissim olsun isterdim. Hani, zaten bir fikrim, hissim var da, onu sabitleyeyim, kararımı vereyim. Sevdim mi, sevmedim mi şimdi ben burayı. Neyime yaracaksa o karar?

Tayland’daydım. Yogaya başlayalı da iki yıl olmuştu. Ben çok değiştim zannediyordum o aralar ama aslında sadece ilgi alanlarım değişmişti. Onlara karşı tutumum yine aynıydı. Huysuzluğum, hırçınlığım, durumları önceden kontrol altına alarak manipüle etme, dolayısıyla kendimi koruma isteğim, inadım, inat ettiğim konuları tartışmaya yanaşmayışım, içinde bulunduğum koşulları değiştirirsem daha mutlu olacağımı sanmam, sıkıntılarımın sorumluluğunu bir türlü üzerime alamayışım, kızgınlığım ve herkesin bana karşı olduğuna dair karnımda sakladığım inancım, hepsi hepsi yerli yerinde duruyordu. Ben sadece “yogacı”yı oynuyordum.

Neyse işte böyle bir zamanda beni bir köye gönderdiler. Ben Tayland’da ingilizce öğretmenliği yapıyordum ve tayinimin çıkma ihtimali vardı. “Git” dediler “bir bak, orayı seversen, senin gibi bir öğretmene çok ihtiyaçları var. Bir süre oraya yerleşirsin. Yol paranı da veriyoruz. Evini de.”

Gittim.

Kamboçya sınırında, nehir kıyısı nefis bir köy. İsmi Nam Som. Portakal suyu anlamına geliyor. Güneş her akşam nehrin ardından portakal gibi battıktan sonra dağlar, tepeler, gökler kızılın, turuncunun kat kat tonlarına bürünüyor da o yüzden adı Nam Som herhalde diye düşündüm. Öğretmenler evinin bahçesinde bir hamak vardı. Nehir kıyısında çamaşır yıkayan uzun saçlı renk renk kıyafetli kadınlar, bir örnek saçları ve önlükleriyle yanıma gelip bana hello hello diyen çocuklar, istersem hamburger bile yiyebileceğim bir pansiyon ve lokantası… Turistler, gezginler, oraya yerleşmiş Avrupalılar…filan. Güzel yerdi Nam Som. Ben de bir değişiklik istiyordum hayatımda. Çünkü ancak dış koşullar değişirse mutlu olacağıma inanıyor, o yüzden her gittiğim yere acaba burada mutlu olabilir miyim diye alıcı gözüyle bakıyordum.

Velhasıl, ben Portakal Suyu köyünde geçirdiğim üç günümün tamamını bahçedeki o hamakta yatarak acaba ben bu köyü sevdim mi, sevmedim mi diye karar vermeye çalışarak geçirdim. İçimdeki yargıç çekicini havaya kaldırmış, kürsüye indirmek için sabırsızlanıyor, ben bir türlü karar veremiyordum. Sonra birden, belki de hiç gelmeyecek bir gelecek için karar vermeye çalışırken, belki de bir daha yolumun hiç düşmeyeceği bu dünya parçasındaki zamanımı ziyan ettiğimi anladım.

Ne olacaktı yani ben burayı sevdiğime karar verirsem? Sevmek öyle baştan karar verilen bir şey değildi ki, zamanla yaşadıkça, tanıdıkça olacaktı.

Karar vermek için sevmeye, sevmek için de karar vermeye gerek yoktu ki!

İşte öyle öğretmenler evinin bahçesindeki hamakta sallanırken, önce içimdeki yargıcın varlığını, hemen sonra da artık emekliye ayrılması gerektiğini farkettim. Hayatımdaki en büyük değişim o yargıcın emekliye ayrılması ile başladı.

O emekliye ayrılınca, inanmazsınız, bütün benliğim bayram etti. Meğer ne kadar hasretmişim insanlar, yerler, durumlar, kitaplar hakkında hüküm vermeden onları sadece izlemeye, dinlemeye, yaşamaya…Özgürlüğüme kavuştum.

Yoganın bana en büyük hediyesi içimdeki yargıçtan özgürleşmem oldu. O arada sırada darbe yapıp başa geçmek istiyor ama artık yaşlı ve yıpranmış olduğu için fazla tutunamayıp, emeklilik evine geri dönüyor.

Öğrendiklerim var. Daha bitmedi.

Bir de öğrenemediklerim tabii.

Onları da yarın anlatırım artık…

 

Ne öğrendim şu Yogadan?

5a
Foto: Fatma ve Ali Pınarbaşı

Tam on dört yıldır düzenli olarak yoga yapıyorum. Geleneksel düzeninde, sabah güneş doğarken kendi başıma, hayatımın o noktasında dünyanın neresindeydim orada bir halının üzerinde hareketlerimi tamamlıyor, sonra bir süre sessiz, hareketsiz oturuyor, bitirip günüme başlıyorum.

Günün yoga yaptığım bu zaman dilimini öyle çok seviyorum ki, onun için vazgeçtiğim şeyler (gecenin karanlığında yazı yazmak, akşam yemeği, gece hayatı, yatakta sabah keyfi gibi) beni üzmüyor. İnsanlar beni disiplinli, hırslı, azimli zannediyorlar. Oysa ben hem sabah erken kalkmayı seviyorum, hem hareket etmeyi, hem de bir odada tek başıma kalmayı.Yoga yaparken bunları hepsine birden kavuştuğum için mutlu oluyor, her sabah günün ilk ışıkları daha yeryüzüne düşmeden yataktan fırlıyorum. Belki de hırs dedikleri şey budur.

İlk yoga öğretmenim bana bir seri öğretmişti. Kendisi de yirmi yıldır her gün iki defa bu seriyi yapıyordu. İki yıl boyunca o seriyi tekrarlarken yoganın sadece bu hareketlerden ibaret olduğunu sandım. Tayland’ın uzak bir kasabasında yaşıyordum. Tayland öncesi hayatımda yoga dersine girmemiştim. Zaten öyle popüler bir şey değildi yoga o zamanlar. Arkadaşlarım Eralp’in evinde buluşup, Andrew’yu çağırıyorlardı onlara yoga yaptırsın diye. Ben o seanslara da gitmemiştim.

En temel hareketlerden oluşan o ilk serim beni öyle derin, öyle yeni bir yere götürüyordu ki aklıma gelmemişti başka hareketlerle de yoga yapılabileceği.  Daha önce de yazmıştım hani, öyle naif bir tarafım var benim. Güvendiğim birinden öğrendiklerimi sorgulamak, ondan şüphe duymak öyle hemen aklıma gelmiyor.

Amerika’ya geldiğimde tanıştığım ikinci hocam bana aştanga vinyasa sisteminin primary serisini öğretti. İki sene de o seriyi yaptım. Hiç sıkılmadan, her gün biraz daha açıldığımı, uzadığımı, aynı hareketler yoluyla daha derinlere dokunduğumu hissederek devam ettim.

Sonra üçüncü ve son hocamla tanıştım. O bana bir değil üç seri gösterdi. Shadow Yoga prelüdleri. Prelüdü bitirinde hangi pozlara gireceğimi ise kulağıma fısıldadı. Fısıldadı çünkü herkesin ihtiyacı başkaydı. Bana gereken benim sırrım olarak kalmalı, başkalarının kafasını karıştırmamalıydı. O yüzden grup halinde bile yoga yapıyor olsak, bizden yüzümüzü duvara dönmememizi istedi. Herkesin yogası kendineydi. Yoga öyle seyirlik değil, mahrem bir şeydi.

Son hocamın serilerini ve bana özel asanalarımı da her sabah tek başıma yapmayı sürdürdüm.

Böyle böyle on yıl geçti.

Geçti geçmesine de  ben bu on yılda yogadan ne öğrendim?

Bedenimin en derinlerindeki hayatı hissetmemi sağlayan hareket serilerini öğrendim, evet. Hayat dediğimiz şeyin bir kavram değil, elle tutulur bir yapısı olduğunu farkettim. Hayat avuç içlerimde hissettiğim bir titreşimdi, derimin ısısını düzenleyen elektrikti, nabzımdan atan damarı, damarda akan kanı, kalbimi attıran güçtü. Hayat soyut bir kavram değil, elle tutulur, beş duyu organıyla algılanır bir şeydi ama aynı zamanda ilahi olandı. Kafam hiç karışmadı. Sanki ben bunu zaten biliyormuşum da unutmuşum, şimdi yeniden kavuşmuşuz gibi bir sevinçle kucakladım yogayı.

Bu serileri yaparken düzenlenip bir ritme oturan nefesimin zihin üzerindeki etkisini öğrendim. Nefesimi yumuşak, uzun, ritmik, net alıp vermeye başladığımda zihin dalgalarının da aynı tempoyu tutturduklarını öğrendim. Ve zihin dalgası denen şey düşünceydi,  duyguydu, o günkü havamdı, hormondu, şartlanmaydı, şurtlanmaydı. Nihayetinde hababam değişen, gelip giden bir şeydi ve çok da ciddiye alınmamalıydı. Ne benimki, ne de başka insanlarınki. İnsanlar sözler olmadan da iletişim kurabilirlerdi.

Öte yandan çok güçlü bir şeydi bu zihin denen şey. Kendince bir takım formüller uydurmuş, onlara inanmıştı. Formüller annemden, babamdan, televizyondan, okuldan, en sevdiğim arkadaşlarımdan bana aktarılmıştı. Başka zamanda, başka bir ülkede doğmuş olsam başka formüller olacaktı kafamda. Ben o formüllerden daha başka bir şeydim. O halde formülleri tek tek ayıklayıp, nica mutsuzluklara kaynaklık eden yanlış bağlantıları çözüp, mutlu sonlara gidecek şekilde yeniden bağlamakta fayda vardı.

Mesela insanların bana kötülük yapmak gibi bir dertleri yoktu. Kimsenin benimle ilgili bir derdi yoktu aslında. Herkes kendi hayatını yaşıyor, kendisi için en iyiyi istiyor, kendi yarasını korumaya çabalıyordu. Kalbimi çok fena kırmış insanlar bile benim kalbimi kırmak amacıyla hareket etmemişlerdi. Kendi çıkarlarını korurken, yan etki olarak benim kalbim kırılmıştı. Kalbimin kırılmamasını istiyorsam, kendi yaralarımı iyileştirmem ve aka boka bozulmayı bırakmam gerekiyordu.

Ne oldu peki, öğrendim mi ben şimdi kendi yaralarımı sarmayı? Kimse benim kalbimi kırmıyor mı artık? Ben artık kimseye bozulmuyor, kızmıyor, için için gücenmiyor muyum? Yok tabii öyle bir şey…Bir ömür sürecek bu öğrenme süreci. Her yeni sıkıntıdan zerafetle çıktığımızda bir milim daha yaklaşmış olacağız mutluluğa.

Öğrenmeye açık olanın yolu da, büyümesi de hiç bitmez.

En çok oldum bittim, öğrendim, ben özgürüm diyenler kendilerini mutsuzluğa hapsederler çünkü. Siz de bilirsiniz…

Bu zihin denen şey çok güçlü. Yogada üçe ayrılır. Manas, (bilinçaltı), Ahamkara (ben duygusu-ego) ve Budhi (zeka). Bu üç bölümün üçü de sağlıklı dengeli mutlu hayatlar sürmemiz için işlev göstermek zorundalar. Zihin deyip, nefs deyip bir köşeye atmamak gerek. Çünkü düştüğümüz yerden bizi kaldıracak olan da yine o zihindir. Bütün farkedişler de onun süzgecinden geçecektir. Ona iyi bakmak gerek. Yanlış bağlantılarını özenle çözüp yeniden yapılandımamız, tıpkı bedenimize baktığımız gibi zihninimize de özen göstermemiz lazım. Nasıl bazı besinler bedenimizi zehirliyorsa, bazı düşünceler, televizyon, internet ve hatta bazı insanların varlığı bile zihnimizi zehirleyebiliyor.

Yoga yapa yapa bunları öğrendim, öğreniyorum.

Bu kadar mı? Olur mu?

Dahası olmaz olur mu hiç?

Bekleyelim de görelim o halde…

Çocukluğa Dair bir Yoga Macerası 1

Özel İstek Üzerine bu Yazı Dizisini Yeniden Yayınlıyorum
Bölüm 1
Geçmişe Doğru

Çocukluğuma geri döndüğüm yolculukların hayatıma girdiği gün Yoga kursumun birinci haftası dolmak üzereydi. Gevşeme pozu şavasana’da kollarım ve bacaklarım iki yana açık, sırtüstü yatmış, ayak parmaklarımı bir bir hissedip gevşetmeye çabalıyorum. Vücudu serbest bırakmak, kasmaktan daha zor olabilir mi? Alt çene, yanakların içi, küçük dil, boğaz… Zorlanıyorum. Kimi organlarımı kasmaya öyle alışmışım ki serbest bırakmayı akıl edemiyorum. Kaskatı boynum ağrıyor ve nasıl serbest bırakacağımı bilmiyorum! Boğaz, boyun, omuzlar…alt çene tekrar ve yine boğaz….Uzaklardan hocamızın sesini duyuyorum. Uykuya daldığımızda bile beden gün boyunca sıkmaya alıştığı kasları bırakamıyormuş! O yüzden vücüdumuzu ince ince taramamız, kasılmaları hissetmemiz gerekiyormuş.

Nerede kalmıştık? Omuzlar, kürek kemikleri, göğüs kafesi, nefesi boşalt ve kalp…ve birden…ıslak sarı beyaz pembe taşlara üstüne basan lacivert sandaletler. Bir önceki hayatım mı yoksa? İlk haftadan reenkarnasyona dair bir ipucu yakalamış olabilir miyim? Ama bu taşlar, pembe, sarı, beyaz, pek tanıdık…bir önceki hayata ait olamayacak kadar dünyevi bir halleri var. Nerede görmüştüm ben bunları? Hep aynı yerde görmeye alıştığınız bir insanı, her gün alışveriş ettiğiniz mahalle manavını mesela, bankada sıra beklerken görünce bir türlü çıkaramazsınız ya, öyle bir his içindeyim. Lacivert sandaletlerin içindeki ayaklar da öyle. Nereden tanıyorum ben bunları? Biraz ileride asmanın altında toprak yumuşak, kızıl, buram buram. Ah! Tabi ya! Büyükada’daki evimizin bahçesi burası. Taşlar, yüzlerce kez üzerlerinde yürüdüğüm bahçe kapısından eve uzanan yolun taşları. Ayaklar, doğduğumdan beri bu bedeni her yere taşımış ve taşıyacak kendi ayaklarım. Alıştığımdan biraz daha ufaklar yalnız.

Bilmecenin devamı çorap söküğü….

Bir yaz sabahı bu. Dokuz yaşımın bir sabahı. Erken bir saat. Ben bahçede musluğun yanında duruyorum. Sabah serinliğinde hırkam üstümde değil ya, ürperiyorum. Bir şey yapmak zorunda değilim. Zamanın bir şeyler yapmadan, boşlukta sallanarak dolu dolu geçtiğini bilecek bir yaştayım henüz. Öylece duruyorum. Herkesten önce uyanmış, kapıları gıcırdatmamaya özen göstererek bahçeye inmiş, sabah saatlerine özgü olduğunu keşfettiğim ışığı, kokuları, sesleri, tenimde oynaşan taze serin havayı içime çekiyorum. Tek başımayım. Ne eksik ne fazla, tastamam tek başıma.
Yoga salonun serin zemininde sırt üstü yatan ben ile, musluğun yanında duran çocuk ben, karşılıklı duruyoruz. Hafızadan bilince akan bir görüntü değil bu. Belki paralel zamanların fakına varmak? Aradaki yıllar katlanıp çantaya giren şemsiye gibi sahneden çekilmişler. İkimiz de aynı yerdeyiz o anda… Tek başımıza ve tastamam. Çocuk ben için tanıdık, her gün gittiği bir yer. Sırtüstü yatan ben içinse o yer, koca bir köşkte girilmeye girilmeye varlığı unutulmuş bir tavanarası…
Bir taneyle kalmadı. Yoga derslerinin sürdüğü sonraki haftalarda çocukluk anları onları tıkıştırdığım çekmecelerden, dolap köşelerinden üstüme dolu dizgin yağmaya başladılar. Tek anlık karelerdi bunlar. Sadece görüntüleriyle değil, koku, ses ve hisleriyle çakıyorlardı zihnimde… Ya da ben onlara gidiyordum.

Nefes al, göğüs kafesinin arkasını genişlesin. İlkokul ikinci sınıf sabahı kaloriferler yanmadığı için annem önlüğümü elektrikli dilimin üstünde ısıtmış salonda ayakta uyumaya devam eden beni giydiriyor. Soyunmak soğuk, annem sıcak, dışarısı gri, ev yalnız.

Ayağa kalkıyoruz. Güneşe selam ederken, bir cumartesi öğleden sonrası. Okulun arka bahçesinde koyun otlatırken gördüğüm sınıf arkadaşım Nesrin (dokuz yaşından beri aklıma bir kere bile gelmemiş bir kız) ve hayatlarımızın farklılığı karşısında duyduğum hayret anı…Rüya görür gibi geçmişe dönüyorum. Görüldüğü andaki rüya kadar inandırıcı gerçekliği.

Öne katlanırken salon kapısının gıcırtısı, kimse duymadan evden kendimi dışarı, bahçeye atma telaşım ve salonda ekmek kızartan dedem. Masa ile büfe arasında gidip gelip kahvatı sofrasını hazılıyor, hafiften Vivaldi eşlik ediyor bu sabah ritüeline. Nenem geç kalkmayı sever. “Ooo! Küçük, erkencisin yine” diyor dedem. Ertesi sabah ondan da erkenci olmaya and içerek içimden, bahçeye süzülüyorum.
Arkaya katlanırken, kulaklarımda Erol Evgin çınlıyor. “Evlerin ışıkları bir bir yanarken, bendeki karanlığı gel de bana sor”… Annem üzülüyor mu bu şarkıyı dinlerken? Bizim evin ışıkları da yanmıyor sanki. Zaten Adile Naşit de bir kez olsun benim adımı saymıyor Uykudan Önce’de. Oysa ben her akşam onun karşısında yemeğimi yiyorum. Kuzucuklarından biri değilim herhalde.

Yaz akşamlarının hüzünlü ışığı. Mutfaktan gelen –nenemin pişirdiği– cızbız köftelerin kokusu. TRT’nin “saat 20:30”u haber eden tik tikleri. İçimde bir boşluk. Canım sıkılıyor. Keşke bir kardeşim olsa. Gizlice evlerine girerek alt kat komşumuzun kızının Barbie bebeklerini yürüttüğüm hırsızlık maceralarımın büyürken meğerse beni izlemiş olan utancı. Bir Renault 12’nin deri koltuklarına yapışan bacaklarımın arkasında akan terler, dalında büyüyen domatesin kokusu, mutfak penceresinden bahçeye uzatılan yeşil turuncu çiçek desenli mika bir tabaktaki tekir balıklarının kahkahası, lağım, tuz ve yosun kokulu bir kumsal, Arap ve yavruları…

Büyülenmiştim…İçimdeki çocukla yeniden buluşmak değil bu yaşadığım. Düpedüz zamanda yolculuk. Sanki birisi hayatımın her anının sadece görüntülerini değil, seslerini, kokularını, hislerini tatlarını da kaydetmişti ve ben Yoga dersleri sırasında o kayıtlara ulaşmış, çocukluğumu yeniden seyrediyordum. Nasıl oluyordu da oluyordu bu?

Anlattıklarımdan etkilenmişe benzemeyen hocam Panço açıkladı. Aslında çok basitti. Yoga, beynin günlük hayatta kullanmadığımız bölümlerini etkinleştiriyor, böylece farklı bilinç hallerini tecrübe edebiliyorduk. Ve evet, insan yaşamının her anını tüm hisleriyle kaydeden biri de vardı: Hafıza. Beynin az kullanılan bölümleri uyandıkça (beyin de aynı kaslar gibi kullanılmadıkça yumuşayıp tembelleşiyor, düzenli çalıştırılınca da potansiyeline doğru sağlam adımlarla yol alabiliyordu) hafıza da silkiniyor, dolap diplerinde sakladığı kayıtları gün yüzüne çıkarıyordu. Aynı durum Yoga çalışmaları sonrasında psişik yeteneklerini keşfeden insanlar için de geçerliydi. Zihnin çalışmaya alışmamış bölgeleri etkinleştikçe sezgiler ve telepati becerisi de güçleniyor, diğer insanların ne hissettiğini bilmek, düşüncelerini duymak kolaylaşıyordu.

Sabahları 6’da başlayan derslere düzenli olarak katılmaya başladığımdan beri benim de sezgilerim güçlenmiş, tahminlerim doğru çıkar olmuştu. Hayata dair kararları vermek bile kolaylaşmıştı. Hocam disiplinimi takdir ediyor, yeni yeteneklerimi ve paralel zamanlara yolculuk hikayelerimi ise yarım kulak dinliyordu. Kozmik yolculuklardan sarhoş, dersten çıktığım bir akşam Patanjali’nin Yoga–sutra (Yoga Özdayişleri) kitabını elime tutuşturdu. Üçüncü bölümle başlamalıymışım.

ARKASI YARIN….BİR YERE AYRILMAYIN

Sonrası