Yedi Yıl Sonra Yine Yeniden

MaviOrman_o

Yoga Journal Türkiye’nin Güz 2018’de çıkan 21. sayısı için Mavi Orman’ın yeni baskısıyla ilgili sohbet etmiştik. Mavi Orman yedinci yaşında Doğan Novus tarafından yeniden basıldı. Çalışkan öğrencim, Yoga Journal’in editörü Gülçin Özsoy sordu, ben yanıtladım.

Yoga Journal Türkiye: Kitabın ilk basıldığı tarih üstünden uzunca bir süre geçmesine rağmen ikinci baskı sizce neden hala aynı sıcaklıkta okunabiliyor?

Defne Suman: Bence en önemli nedeni Türkçe olması. Biz ait meseleleri bize ait bir dille anlattığı için. Bir Türk kadını olarak yoga yoluna baş koymanın sadece bizim anlayabileceğimiz yerel bir tarafı vardır. Bunu biraz içlenerek biraz da mizahla anlattım. Herkes içinde kendisinden bir şeyler buldu. Öte yandan Mavi Orman’ın evrensel bir yönü de var. O da özünü, özgürlüğü arayan insanın öyküsü. Bu da kitabın çok hızlı değişen zamana karşı neden dayandığını açıklıyor bence. Bir de tabii son yedi yılda ülkemizde yoga yapanların sayısı katlanarak arttı. Yogaya sevdalıları Türkçe bir yoga hikayesi olan Mavi Orman’ı başucu kitabı yaptılar.

YJT: Bu süreçte kişisel ölçekte hayatınızda ve toplumsal ölçekte yaşamımızda neler değişti? Nasıl değerlendiriyorsunuz?

DS: Son yedi yılda gezegenimizde yaşamak gözle görülür bir biçimde zorlaştı. Kabadayı tavırların meşrulaştığı, güvenlik adına özel hayatlarımızın röntgenlendiği, özgürlüklerin kısıtlandığı, savaşın, ayrımcılığın, milliyetçiliğin ve şiddetin en apolitik olanımızın bile gününü etkilediği bir düzende bulduk kendimizi. Tüm bu kısıtlamalar beni üzerken, bir yandan da kışkırtıyor. Yazıyorum. Öğretiyorum. Mavi Orman’dan sonra üç roman yazdım, yoga hocası ve öğrencisi olarak ilerledim. Çok sayıda öğrenci yetiştirdim. Onlara samimiyeti ve cesareti öğretebildiğimi umuyorum. Ve tabii belki de hayatımdaki en önemli gelişme: Evlendim. Attığım en cesur adımdı. Evlilik içsel sınırlarımı aşıp istediklerimi samimiyetle dile getirme konusunda bana çok şey öğretti, hâlâ da öğretiyor.

YJT: ‘Mavi Orman’ öğrencilerinizin bir çoğunun sizinle ilk buluşma noktası oluyor. Öğretmen/öğrenci ilişkisine kitaplar aracılığıyla daha yüz yüze görüşmeden başlıyorsunuz. Bunun yoga öğretmenliğinizi, öğrencilerinizle aranızdaki ilişkiyi nasıl etkilediğini anlatabilir misiniz?

DS: Bu tabi ki başta dengesiz bir ilişki yaratıyor. Onlar benim hakkımda her şeyi biliyorlar. Çocukluğumu, sevdiğim şarkıları, annemi, babamı. Ben sadece isimlerini biliyorum. Bu yüzden ben onlardan biraz çekiniyorum. Zamanla aşıyoruz tabii. Beraber büyüyoruz, gelişiyoruz. Bazen de şu oluyor: Bir kitap kahramanı olarak tanıdıkları insanla birebir ilişkiye girdiklerinde bazı öğrenciler hayal kırıklığına uğruyor. Hayal ettikleri gibi bir karakter çıkmıyorum, ya da öyle şeyler. Bir de şu var: Ben Mavi Orman’daki yazıları 2007 yılında yazmaya başladım. O zamandan beri hayatımda çok şey değişti. Yazdıklarımın çoğunu hatırlamıyorum. Oysa öğrenciler kitabı yeni okumuş, kitabı defalarca okumuş oluyorlar. Karşılarındaki hoca ile başuçlarındaki kitabın anlatıcısı çelişince bozuluyorlar bazen. Cesareti ve samimiyeti öğrenenler içlerini açıyor, konuşuyoruz. Diğerleri küsüyor ve gidiyor.

JYT: Mavi Orman ardından sırasıyla Saklambaç, Emanet Zaman ve Yaz Sıcağı… Aslında hayatınızın dönemlerini anlatarak başladığınız yayın serüvenine romanlarınızda belli dönemlere odaklanarak, o zamanki ruhu aktararak devam ediyorsunuz. Sizin için zaman nasıl ilerliyor?

DS: Edebiyat çocukluğumdan beri yalanarak uzaktan baktığım bir alandı.. Kahramanlarım hep kitaplardandı. Bu alanda yapıtlarımla var olmak benim için rüya gibi bir şey. Roman yazarken geçmişe gitmeyi seviyorum. Zamanın çizgisel algısı bozuluyor. 1981 yılında bir çocuk perdelerin arkasından benimle konuşuyor. Veya daha da geriye gidebiliyorum. 1921 yılında bir yeniyetmenin duygularına tercüman oluyorum. O arada o eski sokaklarda dolanıyorum. İnsan oluş hiç değişmiyor aslında. Hepimiz biraz çaresizlik, hayret ve biraz da sevinçle hayat treninin penceresinden görünenleri seyrederek yol alıyoruz. Bir tren dolusu insanla beraber yolculuk. Zaman böyle ilerliyor işte.

YJT: Derslerinizde yogayı anlamak için öğrencilerin roman okumasını öneriyorsunuz. Bunun ardında yatan sebep nedir?

DS: Sadece roman değil, Türk edebiyatı okumalarını söylüyorum. Özellikle ders verenlerin. Yoga Türkçesi insanın tüylerini diken diken ettirecek kadar yapay bir dil çünkü. Bir sebebi bu. Öte yandan edebiyat insanlık halini farklı sahneler ve çatışmalar bağlamında gözler önüne serer. Bir hali anlamamızı değil, o hali hissetmemizi sağlar. Yoga da anlayarak değil, hissederek, tecrübe ederek benimsenebilecek bir alan olduğundan kendine “yoga haritası” arayanların yoga kitapları değil edebiyat okumalarını öneriyorum. Tanpınar’ın Huzur’u yoga felsefesine dair bilmek istediğiniz her şeyi anlatır. Ve Pamuk’un Benim Adım Kırmızı’sını okursanız yoga öğrenciliği ve hocalığı nasıl bir şeydir anlarsınız.

img_5559
Yoga Journal Türkiye’nin yetenekli editörü ve benim çalışkan öğrencim Gülçin Özsoy.

Aidiyet

Kuraldışı Dergi’deki Kasım 2014 yazım…

Türkiye’de ders verdiğim bir dönemin daha sonuna geldim. Hayatım bu düzende gelip geçiyor. Her defasında farklı bir süre boyunca burada kalıyorum; eski öğrencilerimle buluşup, yenileri ile tanışıyorum. Bu yılki derslerim toplam beş hafta sürdü. Beş hafta boyunca sabah öğle akşam haftanın her günü yoga dersi verdim. Baştan kaydolan bir grup öğrenci ile çalıştığım için sınıflarımla sağlam ilişki kurabildim.

Veda vakti bana her ayrılışımda ölümü hatırlatıyor. Sanki kısa bir süreliğine ölmüşüm gibi oluyor: Öğrencilerin hayatında yani. Bir ay boyunca beni her gün görüyorlar, sonra birden yokum. İlerleyen iletişim teknolojisi sayesinde temas halinde kalmak kolay gibi görünse de coğrafi mesafenin insanı ötekinden ayıran tartışılmaz bir gücü var. Gözden uzak olan sahiden de gönülden uzak kalıyor.

Vedaları hiç sevmiyorum. Fırsatım olsa kimseye çaktırmadan sıvışır giderim.

Bu beş haftalık yoğun ders verme sürecinde sadece öğrenciler değil, ben de çok şey öğrendim. Değiştim, geliştim, büyüdüm, olgunlaştım. Bilge bir yoga hocası bir zamanlar demiş ki: “Bir şeyi öğrenmek istiyorsanız onun hakkında okuyun, bir şeyi anlamak istiyorsanız o konuda yazın ve bir konuda ustalaşmak istiyorsanız onu öğretin.” Ben de verdiğim her yoga kursunda kendi hocamın yanında geçirdiğim zamanlardaki kadar çok şey öğreniyorum.

Son ders ileri seviye öğrencilerine hareketleri itina ile yapmalarını öğütlüyordum. Benim geldiğim Hatha Yoga sisteminde üç temel seri yıllarca tekrarlandığından insanın sıkılması ya da hareketleri yaparken otomatiğe bağlaması, mekanikleşmesi çok rastlanan ve yoga öğretisinin aksine çalışan bir durum. Benimle üç, dört, beş yıldır çalışan öğrencilerde böyle bir alışma hali gördüğümden dersi kesip bu konuda biraz konuştum. Hareketler hep aynı olsa da vücutlar aynı değil. Bir sabah uyandığımızda vücudumuzdaki hücreler toplamı bir önceki sabahkinden farklı. Sadece bu da değil: Bir önceki gün yediklerimiz, girip çıktığımız psikolojik durumlar, uyurken gördüğümüz rüyalar, manyetik gücü enerjimizi etkileyen ayın ve gezegenlerin konumu aslında her sabah yeni bir kişiye uyanmamızı sağlıyor. Bu değişiklikler birikince, mesela beş sene öncesi ile şimdi arasındaki farkı görmemiz kolay ama yavaş çekimde fark ediş o kadar da kolay olmuyor. Bunun sonucunda da can sıkıntısı, bıkkınlık, bezginlik geliyor.

Hatha Yoga şu anda sahip olduğumuz vücut, zihin, nefes sistemine taze bir dikkatle bakmamızı istiyor. Belki de bu mistik çalışmanın en değerli hediyesi budur: Her gün tekrarlanan bir şey olan hayata taze bir dikkatle yaklaşmak.

Bunları söyledikten sonra öğrencilere yerlerine dönmelerini söyledim. Hareketlere yeniden başladık. Dikkatliydiler, özenliydiler, yanaklarına al, gözlerine ışık geldi. Benim aklıma da bir soru… Ben mesela matematik öğretmeni de olsam öğrencilere aynı bilgeliği aktarabilir miydim? Ya da edebiyat veya resim öğretmeni olsam? Bana kalırsa bu sorunun cevabı evet. Elimizdeki malzeme ne olursa olsun onu itina ile yerine getirmek hayatı sevmemizi sağlıyor. Hepimizin kutsal bir varlık sebebi varsa bu âlemde –ki ben öyle olduğuna inanıyorum- insanlığa katkımızı elimizdeki işe dikkatimizi vererek sağlıyoruz. Bu illa ki ekmek paramızı kazanmak için yaptığımız mesleğimiz olmak zorunda da değil. Yarattığımız, ürettiğimiz her şeyde varlık sebebimiz gizli. Bu minik bir teşekkür notu da olabilir, doğurduğumuz çocuğumuz ya da çözdüğümüz bir matematik problemi de… Kimsenin varlık sebebi bir diğerinden daha önemli ya da öncelikli değil.

Birinci sınıfların son dersinde bir öğrencim yanıma yaklaşıp, Mavi Orman’ı okuduktan sonra Tayland’a gidip benim oradaki yoga hocalarımla bir kurs yapmayı kafaya koyduğunu ve geçen yaz nihayet bu hayalini gerçekleştirdiğini söyledi. Meltem, Nong Khai’deki yoga merkezinde benim ilk hocalarımın yanında yoga kursu tamamlayan beşinci öğrencim. Yüreğim gurur ve sevinç ile doldu. Varlık sebebim bir an görünüp kayboldu.

Hepimiz hayatlarımızın her bir anında –şimdi, şimdi ve şimdi- bilsek de bilmesek de birilerinin yüreğine dokunuyor, kendimizden diğerine bir şeyler geçiriyoruz. Her insan bu ağın bir parçası ve aidiyetimizi hatırladığımız her an yanaklarımıza al, gözlerimize ışık vuruyor!

KD © 2014 Her hakkı saklıdır. Sitedeki yazılar izinsiz ve kaynak belirtmeden başka yerde yayımlanamaz. Sadece dergiye link vererek paylaşım yapabilirsiniz.

http://www.kuraldisidergi.com/6097/aidiyetin-ali-isigi/