Nefesin Vadesi

IMG_0201
Foto: Rebeka Haas®

(Bu yazının originali #28günyoga hareketi kapsamında  https://28gunyoga.wordpress.com’da yayımlanmıştır. 28günyoga hareketi için buraya bakabilirsiniz.)  

Bugün acayip önemli bir gün. Neresinden başlasam? Sevgili kocamdan tabii. Bugün Kokia’nın 49. doğum günü. Sabah yatakta henüz kirpiklerim birbirine yapışıkken ona “kırklı yaşlarının son yılı”nda mutluluklar diledim. Ya, va, amanın öyle değil mi diye mırıldandı. Sonra ben hemen yataktan fırladım. Mahallemizin kahvesinin yolunu tuttum, Kokia’nın en sevdiği barista kıza bir cappucino yaptırttım. Kokia’nın en sevdiği barista kız bu özel kahveyi yatakta bekleyen bizim bey’in doğumgünü olduğunu duyunca to go kupanın üzerine bir happy birthday yazıverdi. Bizimkinin keyfine diyecek yok artık.

Ona ismine imzalı cappuccinosunu sunduktan sonra ben halıyı yuvarladım, sandalyeyi çektim, yerleri silip mumları yaktım. Şevval ayının birinci günü. Hocalarıma, öğrencilerime ve okurlarıma selam olsun. Niyetlerimi hatırladım. Niyetlerimi sunağımın önünde tekrarladım. Sahip olduklarım için şükrettim. Bana niyetlerimi gerçekleşecek gücü,talihi ve ilhamı ihsan etmesi için Allah’a dua ettim. Ve Kokia’ya sağlığını… Geri vermesi için değil de daha fazla almaması için.

Günün ikinci önemli özelliği tabii ki #28günyoga döngümüzün yeniden ve çok daha kalabalık bir ekiple başlaması. Bilgisayarımı açıp takipçi sayımızın bir gecede 90dan 321e çıktığını görünce minik bir sevinç çığlığı attım. Dünyayı kucaklamaya doğru gidiyoruz. Tanımadığım yeni yazarlar ile biricik öğrencilerin yazılarını bir heves okumaya başlamıştım ki telefonumu açmadığım aklıma geldi. Sosyal medyam yok ya artık (uygulamaları sildim) gereksiz bulmuş olmalıyım. Ama whatsapp’ı ve bayramı unutmuşum. Açar açmaz 300 mesaj da whatsapp’dan yağdı. Bir yandan Bey için tertiplediğimiz kahvaltı daveti için domates soyar, peynir keserken bir yandan da bayram tebriklerimi gönderdim.

Öğleden sonra yazı saatim gelip de ben her zamanki kahvemde yerimi aldığımda bugünle ilgili bir şey daha fark ettim: Benim yeni romanım bugün başlıyor. Evet, bugün yani 25 Haziran 2017 Pazar günü, bayramın birinci günü, sabah 7de başlıyor. Ben çoktan yazmaya başladım ama yakın geleceğe kurmuştum ilk sahneyi. Beşyüz kelimemi yazdım. O kadar kolay yazdım ki word acaba yanlış mı hesapladı diye ben bir de defterim kenarında elle hesap ettim. Olmuş 500. Belki de bu sayıyı 1000 kelimeye çıkartmalıyım. Stephen King üstad da On Writing adlı kitabında yeni başlayan bir roman için günde 1000 kelimenin uygun olduğunu belirtiyor. Sonra arttıracakmışısız. Bunu düşüneyim.

Saat 5 gibi kahveden eve geldim. Akşam yogasına koyuldum. Ne güzel bir şey akşam yogası… İnsan lastik gibi esnek. Sonunda bir süre sessiz oturup, zihnimden akıp giden imgeleri, sesleri dinledim. Canım yerimden kalkmak istemedi. Uzanıp Shadow Yoga kitabımdan rasgele bir sayfa açtım. Şu çıktı:

Pranayama Hakkında
Shadow Yoga-The Principle of Hatha Yoga® by Shandor Remete SF 74

 

Zhander hoca’nın pranayamadan bahsettiği bir bölüm. Bu küçük pasajdan da anlayacağınız gibi burada bahsedilen pranayama, asanalar sırasında tatbik edilen nefesi özetliyor. Mulabanda yoga çalışması boyunca tutulur. (O fitili bir ateşledikten sonra bırakmak yok, arkadaş) Jalandara nefes alışın sonunda başlıyor ve udiyananın sonuna kadar sürüyor. Udiyana ise nefes verişin sonunda başlıyor ve nefesi dışarıda tuttuğumuz sürede bizimle beraber. Derslerimde üzerinde durduğum bir noktayı hocamız burada bize hatırlatmış. Yoga yaparken nefesin dört hali var. Al, tut, ver, tut. Hareketleri yaparken nefesin bu dört halini  tutturduk mu ritim tamam. İşte o zaman vayular akmaya başlıyor, nadilerdeki pürüzler temizleniyor. Nadi temizlendikçe zihin de vrittisinden arınıyor. Shadow Yoga kitabında nefesin dört haline dair de bir bölüm. Geçen gün rastgele açtığımda da ona rast gelmiştim. Orada da diyordu ki Prana ciğerlerimize çektiğimiz hava ile karıştırılmamalıdır. (Biz Prana’yı Türkçeye can olarak tercüme ettiğimiz için karıştırmıyoruz) Ama jivatman  yani ruh ile de karıştırılmamalıdır. Ayama – yani pranayama sözcüğünün ikinci yarısı-  uzatmak ve hatta süreyi uzatmak anlamına gelir. Burada uzattığımız şey nefesin vadesidir. Bir yandan nefesin süresini uzatır, bir yandan prananın vücuttan sızmasını engelleyecek şekilde bandalarımızı kullanırsak can rezervleri merkez kanda‘da birikmeye başlar. İşte nefesin dört hali burada, yani onun vadesini uzatma tekniği olarak karşımıza çıkıyor ki bu dört halin yogaca isimleri şöyle:

  1. Puraka- nefes alış
  2. Antara kumbhaka- nefesi içeride tutmak
  3. Reçaka – nefes veriş
  4. Bhaya kumbhaka- nefesi dışarı tutmak

Bu şekilde sıkı bir şekilde çalıştıktan sonra gelen bir pranayama daha vardır ki onun ismi de kevala kumbhaka- nefesin kendiliğinden durması. Bu durumda prana vücudun içinde kapalı devre gezer, dışarından ciğerlere nefes çekmeden canı içimizde döndürerek hayati işlevleri sürdürürüz. (bir süre) Bu zorlanacak bir aşama değildir, kendiliğinden gelmesi gerekir. (Aksi takdirde sinir sistemini müthiş zorlayacağı için psikolojik açıdan kişiyi olumsuz etkiler.) Bu konularda daha çok bilgi edinmek isterseniz Shadow Yoga kitabının Çakralar, Pranayama ve Mudralar bölümünü okuyabilirsiniz.

Bizim Bey doomgünü dondurması istiyormuş. Eh ben de niyet ettiğim her şeyi bugün yerine getirdiğime göre onunla gidip o yerken seyredebilirim.

Siz uyanıyorsunuz ağırdan. İyi bir ikinci gün olsun.

A! Sosyal medyasızlığın etkilerini anlatmayı unuttum. O da yarına kalsın.

Defne.

 

 

 

 

 

Edebiyat, Yoga ve Hayat Üzerine

(Bu söyleşi 28 Mayıs 2017 tarihinde http://www.superergen.com/gunun-soylesisi–defne-suman-ile-edebiyat–yoga-ve-hayat-uzerine bağlantısında yayımlanmıştır) 


Sevgili Defne Suman’a  sorularımıza verdiği sımsıcak yanıtlar için Süper Ergen Ailesi adına çok teşekkür ediyor ve sizleri keyifle okuyacağınızı tahmin ettiğimiz bu güzel söyleşiyle baş başa bırakıyoruz.

Önce sosyoloji eğitimi, ardından yoga, tüm bunların içinde hayatın geneline yayılan bir yazma deneyimi ve bunun da ötesinde yazarlık… Hepsi bir bütünün hoş birer parçası adeta.

Siz bu yaşamdaki yolculuğunuzu nasıl tanımlıyorsunuz?

Yaşamı bir yolculuk olarak görüyorum. Bu, hem mekanda bir yolculuk, hem de zamanda. Belki günlerim hep yollarda geçtiği için bana öyle geliyordur. Günleri tren vagonlarına benzetiyorum. Artarda dizilmişler, sabah uyandığımda o vagonların birindeyim. Tren gidiyor. Tren insanlarla dolu. Onlar benim bu hayatta karşılaştığım, karşılaşacağım (belki ilk defa, belki bir defa ve belki de defalarca) yol arkadaşlarım. Yolculuğun anlamı onlarla beraber kurduğumuz bütünde aslında. Belki de şöyle demeliyim: Hayat bir yol hikayesi benim için. Aynı tren içinde giden bir avuç insanın karşılaşmaları, sevinçleri, hüzünleri, etkileşimleri sonucunda insanlığa sundukları öyküleri. Bir araya geldiğim insanları çok önemsiyorum. Hiç kimsenin hayatıma boş yere girmediğine inanıyorum. Bir de günleri çok önemsiyorum. Hayat günlerden örülü ne de olsa. Gününü nasıl geçiriyorsan hayatın odur nihayetinde. Ben de günümü sevdiğim faaliyetler ve bana varlığımın derin sularını hissettirebilen insanlarla döşemeye çalışıyorum. Bu başlı başına bir çaba aslında. Çünkü zaman uçup gidiyor. Ben çok sevdiğim bir şey olan roman okumaya ya da yazmaya ya da yoga yapmaya başlayana kadar binbir angarya karşıma çıkıyor. Angarya el alıyor, vakit alıyor. İnsanın hep aslında gönlünde yatanı hatırlaması, kendine hatırlatması gerekiyor.


Romanlarınızdan okura geçen şöyle bir his var: “Aslında roman, kendini daha önceden yazıp bitirmiş ve siz gerçekte bitmiş bir romanı hatırlayıp kaleme almış; böylelikle, sanki roman metnini uzun zamandır durduğu eski sandıktan gün ışığına çıkarmış ve düzenleyip okuyucuya hediye etmişsiniz.

Öyle rahat, akıcı ve kıvrak bir dil kullanıyor, öykü ve karakterleri öyle rahat ve gerçekçi bir şekilde kurguluyor, tarihi unsurları hikayenin içinde öylesine dile getiriyorsunuz ki, sanki gerçekten hafızada sessiz sakin durmakta olan anılarınızı yazmış ve sonuçta ortaya bir roman çıkarmışsınız gibi bir hisse kapılabiliyor insan.

Bu anlamda, yazma sürecinizi anlatır mısınız?  Siz de, okurun bir çırpıda okuduğu şekilde,  “su gibi” yazar mısınız romanlarınızı?

Bu güzel sözleriniz için çok teşekkür ederim. Hayır, romanları yazmak o kadar kolay olmuyor. Su gibi akan bölümler de var, yarım paragrafı için tüm günü geçirdiğim bölümler de var. Edebiyat yazarlığının bir taraftan çocuksu bir hazzı var. İstediğim şeyi yazabilirim. Çocukluktaki oyun kurmak gibi ki ben çocukken çok oyun kurdum. Tek başıma kurdum hepsini. Oyuncak bebeklerimle, sonsuz sayıda romana, senaryoya imza attım. Hayal alemimde tabii. Aileler kurdum, dostluklar, aşklar, kaygılar yarattım onlara. Belki bu yüzden romanda karakter yaratmak bana aşina geldi, onlara bir şeyler istetmemek, onları bir yerden bir yere götürmek, yavaş yavaş tanımak, huylarını, geçmişlerini, arızalarını öğrenmek çocukluğumdan bildiğim ve iyi yapabildiğim bir şeydi. Romanların da ilk aşamasını bu yüzden kolay kuruyorum.

Ama sonra “edebiyat işçiliği” dediğimiz bir kısmı var ki, orada bir yetişkin olarak çalışmam gerekiyor. Bir yandan sanat tarafı var: Hep orada olup da hiç görmediğimiz bir tarafını (hayatın, dünyanın, ilişkilerin, ailenin, şehrin) göstermek, onu kendi içinde bulmak, sonra söze dökmek. Bu başlı başına bir iş. Üstelik insanı en zayıf yerinden vuruyor: Özgüveninden… “Ya, benim dünyayı görüş biçimimde orijinal bir şey yoksa, ya klişelere kaçıyorsam?” kaygıları ile baş ediyorsun bu aşamada (veya baş edemiyorsun).

Sonra daha teknik meseleler var: Maddi hata yapmamak, kurguda boşluk bırakmamak, metni inandırıcı kılmak gibi. Tüm bunların yanında benim bir de romanların konusu olan tarih araştırması yapmam gerekiyor. Bir yandan yine maddi hata olmasın diye, bir yandan da geçmişte kalmış bir dünyayı kurarken tüm ayrıntılar yerli yerinde olsun diye. Tüm bunlar bir araya geldiğinde uzun saatler çalışma isteyen bir nakış işi edebiyat yazarlığı. Her bir satır üzerinde uzun uzun düşünüyorsunuz inanın ki.



Bilindiği gibi, “kültürel turizm” denince, dünyanın değişik yerlerinde, yazarların yaşadığı ve romanların geçtiği mekanlara düzenlenen geziler de akla geliyor ve bu gezi türüne “Edebiyat Turizmi” deniliyor. Son iki romanınıza bakıldığında, mekanlar ve romanı oluşturan kurgu arasında son derece sıkı bağlar olduğu görülmekte. Öyle ki, romanda adı geçen mekanlara sizin kılavuzluğunuzda bir günlük bir gezi düzenleniyor, verilen minik molalarda kitaptan parçalar okunuyor ve böylelikle, – romanın okuruna bir nevi hediyesi niteliğinde – hoş bir edebiyat gezisi ortaya çıkmış oluyor.

Bu kapsamda, mekan – roman arasındaki sıkı bağlar konusunda neler söylersiniz? Romanlarınızda “mekanlar” sizin için nasıl bir anlam ifade ediyor?

Öncelikle şunu söyleyeyim; uzun yıllar ben ailemden bahsederken “Fertleri akademisyenlerden oluşur.” tabirini kullanmıştım. Bu bir bakıma doğru, ama sadece yarısı.

Anne tarafımın tamamı üniversitede profesördür evet, ama babam da turizmciydi. Hem de Türkiye’nin ilk turizmcilerinden biri. Ben teleks makineleri etrafında büyüdüm. Tur otobüslerimizin şoförlerinin omuzlarına tırmandım. Henüz on bir yaşındayken babama turlarında asistanlık etmeye başladım. Bu da doğal olarak içimde insanları gezdirme isteği geliştirdi.

Emanet Zaman’ı yazarken, hep okurlarla buluşup bir kısmı çok değişmekle birlikte hâlâ orada duran, bir kısmı ise çoktan kül olup gitmiş mekanları gezmeyi hayal edip dururdum. Ve evet, benim için mekan çok önemli. Özellikle de şehirler çok önemli. Ben büyük şehirde doğdum. Şehrin benliğimde çok derin bir izi var. Karakterlerim de hep şehir insanları. Şehir demek, bireyin gününü geçirmek üzere hayatına dahil ettiği mekanlar demek. Bu yüzden mekanları ben karakter olarak görüyorum metinlerimde. Onlarla duygusal bir bağ geliştiriyoruz.

Mesela “Emanet Zaman”da Panayota, Kraemer Palas’a aşıktır. Her gün gidip o görkemli binayı, kendisine haram bir güzeli seyreder gibi, seyreder içini çeke çeke.

“Yaz Sıcağı”nda Melike’yi Petro’ya çeken şey, genç adamın ilk buluşmaları için seçtiği Kanlı Kilise’nin çocukluk anılarında değerli bir yeri olmasıdır.

Şehrin mekanlarına fark etmeden bağlanırız ve onlar hayatımıza giren sevgililer gibi seçimlerimizde rol oynarlar.


Yogayla tanışınca, yazdıklarınızı paylaşma konusunda cesaretinizi topladığınızı, yazmanın “sadece kendine ait değil, diğeri ile paylaşılacak bir araç” olduğunu kavradığınızı belirtiyorsunuz.

Buradan hareketle, özellikle romanlarınızı yazma sürecinize okuru ne ölçüde dahil edersiniz?

İlk başta okur yokmuş gibi yazıyorum. Daha doğrusu, sanki birisi (ya da birileri) bana öykü anlatıyormuş gibi gelişiyor yaratma süreci. Daha sonra, yani ilk taslak, başıyla sonuyla bittiğinde ve ben yazdıklarımı okumaya koyulduğumda okuru düşünmeye başlıyorum. Bu süreçte okurun ilgisini metinde tutma gayreti değil de onu hayal kırıklığına uğratmama çabası beliriyor. Ben de iyi bir okur olduğumdan bir öyküdeki tutarsızlıkların, beni o kurgu dünyasının gerçekliğine inanmaktan alıkoyacak detayların varlığına ne kadar sinir olunabileceğini biliyorum. O yüzden bir okur gibi okuyorum baştan sona hikayeyi. Eğer benim kafama takılıyorsa bir ayrıntı, muhakkak okurun da kafasına takılacaktır. Hemen onu temizliyorum. Ama okurun bulması için sağa sola sakladığım bir sürü hazineler de var. Onları da metne zekice yerleştiriyorum ki okur da hikayeye dahil olsun.


“İnsanlık Hali” adlı blog’unuzda yer alan “Bir İçe Dönüş Hikayesi”nde şöyle diyorsunuz:

O bir haftada hocalarımız bize yogaya dair temel bilgileri öğrettiler. Yerinde, isabetli ve hala kendi yogamda ve derslerimde kullandığım bilgiler bunlar. Ama benim için çok daha önemli olan bir başka şeyi daha öğrettiler bize o kursta. İçe dönmeyi… Her dakika konuşmak, her söze cevap vermek zorunda olmadığımızı. Tek başınalığın nimetlerini. Sessizliğin kıymetini. Yavaşlığın, yumuşaklığın, zerafetin gücünü.

Edebiyat ve yoga arasındaki ilişkiyi bu anlamda nasıl değerlendiriyorsunuz?

İçe dönmek, hem yazarlığın (yaratıcılığın) hem de yoganın (maneviyatın) hem gereği, hem de sonucu. Her iki dal da benliği araştırıyor. “Ben kimim, neyi, nasıl yaşarım, çektiğim acıların, varoluşsal krizlerimin kaynağı içimde nerededir?” sorularını soruyor.

Yoga hareketleri, dışa rotasyonların muhakkak içe rotasyonlarla dengelendiği serilerden oluşur. Edebiyat da öyle bence. Aslında her türlü yaratıcı faaliyet için bunu söyleyebilirim. Bir yandan hayata atılmak, insanların arasına karışmak, ilişkilere girip çıkmak, “insanlık hali”ni her yönüyle yaşamak gerek. Bunu yogadaki dışa rotasyonlara benzetebiliriz. Sonra biraz da yalnız kalmak, yazmak, çizmek, deniz kenarında uzun yürüyüşlere çıkmak, belki yakınlarda bir adaya tek başına bir hafta sonu gezisine çıkmak gerekiyor. Bu da içe rotasyon. Yaratıcılığın tohumu içimize, insanlara karıştığımızda atılıyorsa, o tohumun filize dönüşmesi için gerekli suyu da bize tek başınalık anlarımız sağlıyor.


Eserlerinizin Türk Edebiyatında nasıl bir iz bırakmasını, bir yazar olarak ne tür farklar yaratmayı istersiniz? Ve sizce Defne Suman, aradan yıllar geçtiğinde edebiyat dünyası tarafından nasıl anılsın?

Yarattığım karakterlerin toplumun hafızasında canlı kalmasını isterim. Nasıl hepimiz Feride’yi tanıyor, onu eski bir dostumuz gibi hatırlıyoruz, ben de karakterlerimin insanların yüreklerinde yer bulmasını isterim. Ama bunu hangi yazar istemez? Öte yandan, konuşulmamış konuları, aile sırlarını, kadınlığın romanlara konu edilmeyen sancıları ile hazlarını yazmış bir yazar olarak tanınmak isterim. Bunu yapmaya çalışıyorum çünkü. Bir de resmi tarihe bir alternatif üretmek, bize “düşman” diye belletilmiş toplumların içinden seçtiğim karakterler ile okur arasında bir gönül bağı kurarak gençlerin geçmişi yeniden düşünmelerini sağlamak gibi bir arzum da var.



Yazarlık, yaşamınızda yoga eğitmenliği kadar önemli bir yer tutuyor. Her iki açıdan bakarsak, bundan sonrası için hayalleriniz, yapmak istedikleriniz nelerdir?

İnsan hayatı için uzun sayılacak bir zamandır (neredeyse on dört yıldır) sürekli seyahat ederek, evden eve geçerek yaşadım. Son iki yıldır ilk defa hayatımda bir düzen var ve ben bu düzeni seviyorum. Bir süre daha İstanbul ve İzmir’de yoga dersleri verip, Atina’da yazarlık yaparak yaşamayı sürdürmek istiyorum. Daha sonrası için bir Yunan adasında edebiyat ve yoga evi açmak gibi bir hayalim var. Eşim de kafe işletmek istiyor. Alt kat kafe ve kitabevi, orta kat yoga, en üst katta benim yazma odam olacak şekilde düzenleyeceğim bir okul hayal ediyorum. Orada sadece yoga dersleri değil, yaratıcı yazarlık da öğretirim belki.


Tayland’daki yoga deneyimlerinizde “Hocalar, içe dönük tabiatın nimetlerini anlattılar. Dünyanın içe dönüklerin sessizliğine, yumuşaklığına, sakin sakin iş bitirme yeteneklerine ve bireyselliğine ne kadar muhtaç olduğunu anlattılar.” şeklinde ifade ettiğiniz içe dönüş haline, özellikle ergenlik dönemi açısından bakarsak, bu dönemde ebeveyn ile çocuk arasındaki ilişki nasıl kurgulanmalı? Ebeveyn bu dönemde çocuğun hayatında nasıl bir rol almalı sizce?

Ben pek fazla olmalı olmamalı tarzında tavsiyeler vermekten yana değilim. Ancak kendimden referansla bir şeyler söyleyebilirim. “Ben ergen iken yaşadığım şeylerin hangisi bugün mutlu ve tatminkar bir yere varmamı sağladı, hangilerini farklı yaşasaydım vakit kaybetmezdim?” bunları sıkça düşünüyorum. Aileme pek çok konuda müteşekkirim ama galiba en çok şu üç konuda: Bağımsızlık, güven ve saygı. Sadece bir ergenin değil, her yaşta insanın ihtiyacı olan şeyler bunlar. Kendi kararlarımı bağımsızca ben verdim. Hangi bölümde okuyacağıma, hangi üniversiteye gireceğime, hangi müzik aletini çalacağıma, kimden özel ders alıp, hangi dershaneye gideceğime ben tek başıma karar verdim. Onlar bana güvendiler. Yanlış bir adım attığımı düşündüklerinde bu fikirlerini dile getirdiler ama fikrimi değiştirmem için baskı yapmadılar. Ben düşünüp kendim geri adım attım ya da inat ettim. Yenildiğim, yıldığım zamanlarda ise “Bak biz sana söylemiştik.” demediler. Ayağa kalkıp yoluma devam etmem için destek oldular. Ben küçük yaşımdan beri sevilen ve sayılan bir birey olduğumu hissettim. Bu da ayaklarımı yere sağlam basmamı ve insanları sevmemi sağladı.



Hemen her yaştan insanın en büyük hayali, dünyayı gezmektir. Sadece turistik gezi yapmanın ötesine geçerek, dünyanın değişik yerlerinde belli bir süre kalıp yeni bir yaşam kurmayı seçmiş bir kişi olarak siz, tüm seçimlerinizi ve yaşam deneyimlerinizi gözönüne aldığınızda, gençlere kendilerini bulma sürecinde neler önerirsiniz?

Öncelikle acele etmemelerini. Bir de belki de kendini bulmak diye bir şeyin olmadığını. Ben dediğimiz kişi son derece değişken bir varlık. On dört yaşındaki ben ile kırk dördümdeki ben aynı kişi miyiz? Elbette değiliz. O zaman bulunacak bir ben var mı? Tabii bu çok felsefi bir soru.

Soruyu “Ben hayatta ne yapsam mutlu olurum?“a çevirdiğimizde ise şunu söyleyebilirim: Güne odaklanın. Bunu daha önce de söylemiştim. Hayat günlerden oluşur. Gününü nasıl geçiriyorsan o senin hayatındır. Büyüyünce ne olacaksın, diye sorarlar ya. Bence bu sorunun yanıtı hiç verilemiyor. Çünkü büyüme hiç bitmiyor. Ben sosyoloji bölümünü üniversite tercihlerimin en tepesine yazarken hayatımın tamamını belirleyecek bir karar verdiğimi sanıyordum. Bir bakıma öyleydi ama benim düşündüğüm gibi değil. Sosyolog olacaktım, sonra araştırmacı gazeteci, kenarda köşede kalmış insanların öykülerini yazacaktım. Hayalim buydu. Bu hayale tutunarak test çözüyordum, özel derslere, dershanelere tahammül ediyordum. Sonra o hayalin artık hayalim olmadığı bir dönem geldi. Yeni bir hayal kurdum. Dünyayı gezecektim. Blog yazıp, gezilerimi anlatacaktım. O hayale tutundum bu sefer. Onunla gezdim. Daha sonra yoga geldi. Sonra romanlar. Hayaller sürüyor. Hayaller değişiyor, dönüşüyor. Onlara tutunup bir vagondan diğerine geçiyoruz.

Galiba en çok şunu önermek isterim: Hayal kurmayı asla bırakmayın ve hayallerin peşinden koşmayı. Mutluluğu bulanlar hayalperestlerdir. Cesaret, hayallere inanmaktan geliyor. Yıldığınız zamanlarda size hayallerinizi hatırlatacak, sizin hayallerinize inanan iyi bir dost bulundurun yanınızda, yakınınızda. O elinizden tutup kaldırsın sizi düştüğünüzde. Çünkü hayallerin peşinde günleri işlemek cesaret ister, etrafınızı onlardan güç alacağınız insanlarla çevirin. Cesaretinizi kıranları arka saflara yollayın.


Bir söyleşinizde “Edebiyat, bir yandan bir zihin jimnastiği, öte yandan ötekini anlama yolunda çok önemli bir adım. Ben en çok roman okumayan insandan korkarım! Bir başkasının dünyasını nasıl anlar roman okumayan birisi?” diyorsunuz. Gençlerimize edebiyat dünyasında rehberlik edeceğini düşündüğünüz “10 kitaplık bir Defne Suman Seçkisi” sunabilir misiniz?

Elbette, seve seve.

Ayfer Tunç – Yeşil Peri Gecesi

Murat Gülsoy – Bu Filmin Kötü Adamı Benim

Arundhati Roy – Küçük Şeylerin Tanrısı

Tom Robbins – Parfümün Dansı

Haruki Murakami – Sahilde Kafka

Oğuz Atay – Korkuyu Beklerken

Orhan Pamuk – Masumiyet Müzesi

Pınar Kür – Bir Cinayet Romanı

Leyla Erbil – Bir Tuhaf Kadın

Adalet Ağaoğlu – Ölmeye Yatmak

Yasal Uyarı: Her hakkı http://www.superergen.com’a ait olan özgün içerik, Fikir ve Sanat Eserleri ve Türk Ceza Kanunu kapsamında korunmaktadır. http://www.superergen.com adresine çalışır durumda link verilerek alıntı yapılabilir.

 

Yogiler Kül ile Yıkanır

Yogiler Kül ile Yıkanır(Yoga Journal Türkiye‘nin geçen sayısında yayımlanan yazım.)

Yogiler Kül ile Yıkanır

Defne Suman

Bir kaç yıl önceydi. Sırbistan’da yoğun bir yoga eğitimindeydim. Ülkenin kuzeyinde, nehir kıyısında, yeşillikler içinde, zamanın durduğu bir köyde hocamız canımızı çıkartarcasına bizi çalıştırıyordu. Sabah dersinden çıkışta vücudumuz kadar nefesimiz, nefesimiz kadar zihnimiz çalkalanmış durumda yeşilliklerin arasından odalarımıza yürürken ağzımızı bıçak açmıyor, bilincimiz dünyayı tüm sesleri, renkleri ve hisleriyle içine çekiyordu. Az konuşuyor, az yemek yiyor, çokça bir başımıza vakit geçiriyorduk.

İşte böyle günlerin birinde sabah dersinden odama döndüğümde ağlamaya başladım. Babamı düşünüyordum. Babam bir sene önce ölmüştü. İntihar etmişti. Kafasına silahı dayayıp beynini havaya uçurmuştu. Doğru dürüst yasını tutamadan bize miras bıraktığı borcun derdine düşmüştük. Kızgındım ona. Yarıda kestiği yaşamını başımıza bıraktı gitti diye, doya doya onu özleyemeyeceğim diye. Hasrete daima haksızlık hissiyle mağduriyet karışacaktı. Benden ihtiyar babasının gözlerini elleriyle kapatma hakkını çalmıştı.

Yoğun yoga çalışmasının yarattığı sarsıntı aylardır içime gömdüğüm öfkeyi su yüzüne çıkartmıştı. Ufacık odamda bir aşağı bir yukarı yürüyor, köpürüyordum. Düşündükçe kızdığım şeylerin listesi uzuyordu. Öfkeden ağlıyordum. Kederden ağlıyordum. Neden ağladığımı bilmiyordum. Ya ağlamam akşam dersinde de sürerse diye dertleniyordum. Benimle beraber bu eğitime gelmiş öğrencilerim vardı. Onların önünde kendimi bırakamazdım.

Öfke, keder, utanç ve telaş birbirine girmiş, iç organlarımı yakıp duruyordu. Biliyordum. Bunlar duyguydu. İngilizcesi emotion idi. İçinde motion barındıran bir kelimeydi. Motion hareket demekti. Duygu gelir geçerdi. Duygu bir takım düşüncelerin, inanışların belli şartlar altında bir araya gelmesinden üreyen bir buluttu. Zihin gökyüzü ise duygu onun maviliğinde süzülür, bazen yoğunlaşıp içimizi karartır, sonra bir sağanakla boşalıverirdi. Aklımla tüm bunları biliyordum. Gel gör ki duygu geçtiği yeri yakıyordu. Ben de alevler içindeki kafesinde hapsolmuş bir hayvan gibi küçücük otel odamda bir aşağı, bir yukarı yürüyüp duruyordum.

Saat ilerliyor, son sürat akşam dersine yaklaşıyordu. Nihayet aklıma bir fikir geldi. Daha önce hiç yapmamıştım, epeyce çekiniyordum ama bana böyle bir durumda hocam yol göstermeyecekse kim gösterecekti? Tedirgin parmaklarım hocaya çabucak bir eposta döşediler. “Dersten sonra konuşabilir miyiz?” Cevap beklerken kendime kızıyordum. Ben bilmiyor muyum sanki dersten sonra hocaların nasıl da yorgun düştüğünü? Hele bizim sınıf gibi yetmiş küsur kişinin nabzını elinde tuttuktan sonra insanın nasıl da kendini kemiği, iliği emilmiş gibi hissettiğini? Öfkeye utanç, utanca telaş, telaşa pişmanlık yine eklen babam babam. Tam o sırada cevap geldi: “Evet ama sadece beş dakika.”

O “sadece beş dakika”nın vaadi bile bana yetti. Voltayı kestim. Yemeğimi ısıtıp usul usul yedim. Akşam dersinde sakindim. Yalnız değildim. Hocam vardı. Yoga vardı. Koskoca beş dakikam vardı. Ders bitti, herkes gitti. Koskoca salonda hocayla ikimiz baş başa kaldık. Gözlerim üzüm gibi dolu, çatlak sesimle zar zor bir “babam” diyebildim. Hoca babamı biliyordu. Haberi aldığımda ilk önce ona yazmıştım. “Yogaya altı hafta ara ver, deniz kenarında yürüyüşten başka hiç bir şey yapma,” diye öğütlemişti.

Bu sefer de bir bakışta anladı öfkemi. “Duygusallaşmışsın,” dedi. Burnumu çektim. Bir tebessümüyle başımı okşadı. Sonra manomaya koşa’yı hatırlattı bana. Hatha Yoga’da insanın üçüncü katmanı. En dış katman vücut, sonra can, hemen sonra da zihin. Birini çalıştırırken diğeri de çalkalanıyor, hep birden fazlalıklardan arınıyorlar. Korku ve öfke temelli duygular aslıdan zihindeki toksinler. Nasıl ki yoga yaparken kandaki, dokudaki toksinlerden arınıyoruz, zihin de kendi temizliğine girişiyor.

“Ama yakıyor,” dedim.

“Yanmasa nasıl küle dönüşür? Yoksa içine zehir gibi aksın mı istersin?”

Karşılıklı gülümsedik. Sonra kalktım. Beş dakikamız dolmamıştı bile ama ben öğreneceğimi öğrenmiştim. Duyguyu hissetmeden ondan geçiş yoktu.

Kapıdan çıkarken arkamdan seslendi:

“Unutma yogiler külle yıkanır.”

Hiç unutmadım.

 

TEK BAŞINA YOGA ve GÜVEN

Dün Prana Akışı adlı yazımda Dr. Svoboda’nın bir sözüne yer vermiştim. Bugün yine onun dağılan, saçılan enerjiyi toparlamanın bir yolu olarak günlük yoga çalışmasını öneren bir yazısını okudum. Hatha Yoga dikkati tek bir alana yönlendirmek için gerçekten iyi bir teknik. Ama bunu tek başına yapıyorsanız bazı önlemleri baştan almanız gerekebilir. Mesela bir odada yalnız olmak, telefon, internet, televizyon ve hatta mümkünse müziğin bile kapalı olması dikkatini toplayıp nefese, nefesin vücut içindeki hareketine odaklanmanızı kolaylaştıracaktır. Bir çoğumuz için sessiz bir odada bir saat boyunca yalnız kalmak zorlu bir tecrübe. Niyet etmek, kapıları kapatmak, evde birileri varsa onlara beni bir saat rahatsız etmeyin diyebilmek, telefonları susturmak ve tüm bunları her gün yapmak her babayiğidin harcı değil sahiden.

Ama zaten Hatha Yoga zorlu bir tecrübe. Vücudun girip çıktığı şekiller güç ve esneklik istediği için değil (o da var tabii). Her gün tek başına girilen o mağarada verilen nefs savaşı yüzünden zorlu.Ben bir şeyi tek başıma, kimse zorlamadan, sadece sevdiğim için, bana haz verdiği ya da nedenini bile bilmediğim halde içimden öyle geldiği için yapıyorum demek, diyebilmek bir stüdyo dersinde hocanın sözünü dinleyerek karmaşık bir şekle girmekten zor, çok zor.

Tüm geleneksel metinler şu gerçeği tekrarlar: Yoga tek başına yapılan bir şeydir. Ne yapacağınızı, nasıl yapacağınızı öğrenmek için bir hocanın karşısına geçersiniz, belki bir gruba da dahil olursunuz ama nihayetinde uygulama alanı yalnızlığınıza çekildiğiniz kendi mağaranızdır. Tek başına çalışmaya yanaşmadan hep ama hep yogayı bir stüdyoda, grup içinde yapmak yıllarca dil kursuna devam edip de o dilin konuşulduğu ülkeye hiç ayak basmamak, o dili derslerin dışında (yaşamda) konuşmamak gibi bir şeydir.

Dr. Svoboda’ya geri dönecek olursak…  Şöyle diyor: Sağlık canın (prana’nın) vücutta muntazam akmasının sonucudur ve sağlıklı kalmanın yolu da prana’nın dolaşımına adanmış bir günlük çalışmadan geçer*.  Hatha Yoga, hangi hareket serilerini içeriyor olursa olsun, hangi hocanın ürünü, hangi sistemin uzantısı olursa olsun öncelikli olarak işte bu amaca hizmet eder: Canın vücutta muntazam akışı, dolaşımı.

Tek başına yoga konusuna geri dönecek olursak… İnsan bu noktada tuzağa düşebiliyor. Hep kendisine “iyi gelen” şeyleri yapmaya, “kendini iyi hissettiren”hareketlerde kalıp, tatsız bir his bırakan, yakan, moral bozan, yoran, perişan eden hareketleri atlama eğiliminde oluyor. Kendimden biliyorum ve öğrencilerimden.  Öğrencilerim bana sık sık bir şeklin içinde rahat edemedikleri için belki de o şekli yanlış yaptıklarından şüphe ettiklerini söylerler. Hatha Yoga rahat bir şey değildir. Düzenli yapıldığı takdirde evet ruhsal, fiziksel rahatlığa ulaştırır insanı ama uygulanması ateş gibi yakan, tahammül sınırlarını zorlayan  anlardan örülmüştür. (En azından ilk yarısı.)

İnsanın böyle bir süreci kendi kendine vermesi zor. Çok zor. Bu yüzden işte hocalarımız ve serilerimiz var. Hocalarımız bize serileri veriyorlar. Bizim işimiz çıkarıp, değiştirmeden, kurcalayıp kafamıza göre düzenlemeden o seriyi sabırla, sebatla tekrarlamak. Ta ki hocamızı yeniden görene kadar. Bu da müthiş bir güven gerektiriyorlar. Bugün yoga hocasına güven ağızlara sakız olmuş, anlamını yitirmiş bir ifade olarak dolanıyor ortalıklarda.

Benim yıllar içinde, tecrübelerimden ve okuduklarımdan süzerek vardığım sonuç şöyle bir şey: Yoga hocasına güven onun bizi sakatlamayacağına duyduğumuz güven değil, o da var tabii ve çok önemli. Ama daha önemlisi hocamın beni benden daha iyi tanıdığına ve asla kotaramayacağımı sandığım şeyleri bana ödev olarak verirken aslında benim göremediğim bir şeyleri gördüğüne inanmak… Tersi de geçerli tabii. Hatta tersi belki daha da geçerli. (en azından benim için) Kendimi çok ileride, çok başarılı bulduğum anlarda henüz pişmediğimi, henüz daha yolum olduğunu bana hatırlatan hocama kafa tutmak yerine onu dinlemek de güvenin bir parçası.

Dr Svoboda modern dünyada yitirdiğimiz şeylerin bir tanesinin tam da bu güven olduğunu söylüyor. Hepimiz kendimiz için en iyisini yine kendimizin bildiğini zannediyoruz. Kararlarımızı verirken danışacağımız bir büyüğün bulunmayışını, ya da varsa bile o büyüğün sözü aklımıza yatmazsa yine kafamızın dikine gitmemiz bizi hem korkuya sürüklüyor, hem de pençesinde kıvranıp durduğumuz yalnızlığımızı besliyor.

img_1857

*Health is a product of good flow of prāna in the body, and having some kind of daily practice dedicated to prāna circulation is a good way to stay well.

Prana akışı

Defne 1
Foto: Kokia Sparis

Anne babamı şaşırtacak kadar disiplinli bir çocuktum. Cuma akşamından bütün ödevlerimi bitirirsem hafta sonunun müthiş mutlu geçtiğini kendi başıma keşfetmiştim mesela. Kuşlar gibi özgür bir hafta sonu öyle heyecan verici bir ödüldü ki Cuma akşamı yemeğe kadarki süreyi ödevlerimin başında geçirmekte zorlanmazdım. Aynı şekilde akşam yemeğinden sonra televizyon seyretmeyi o kadar çok severdim ki, sırf o hazzın içine bitmemiş ödevlerin sıkıntısı sızmasın diye eve dönerken serviste ödevlerime başlardım.

Şimdi bakıyorum da hayatta beni daima bir tek şey motive etmiş: Haz. Ve daha da derinine inecek olursak özgürlükten doğan haz. Özgürlük hazzı.

Özgür geçecek bir hafta sonu için bir Cuma akşamı feda edilirdi. Zaten haftanın her akşamı ders çalışıyordum, bir akşam daha çalışsam bir şey fark etmezdi. Ama iki koca gün boyunca ders kitaplarının kapağını kaldırmamak, hatta Cuma akşamından çantayı hazır edip bir daha o köşeye bile bakmamak… Var mıydı böyle bir özgürlük…

O zamanlar çocuktum. Sonra ortaokul ve lise yılları geldi. Bizim okul zor bir okuldu. Çok ödev verilirdi. Ödevini yapmamış çocuk pazartesi sabahları herkesin gözü önünde rezil edilirdi. Ben rezil olmaktan çok öğretmenlerimi hayal kırıklığına uğratmaktan çekinirdim. Kafamda annemin, babamın ve öğretmenlerimin mutluluğundan sorumlu olduğuma dair bir inanış vardı. Bu inanış zihnime nereden nasıl gelmiş bilmiyorum ama beni küçücük yaşımda bile vicdan azabı içinde kıvrandıran bir formül idi. Sevdiğim bir yetişkini hayal kırıklığına uğratmak korkulu rüyamdı. En çok da bu yüzden ödevlerimi eksizsiz yapardım galiba.

Ortaokulda ders sayısı arttı, ödevler arttı. Artık Cuma akşamı serviste başlasam bile akşam yemeğine kadar bitiremiyordum. Yemekten sonra nedense asla ders çalışmazdım. Öyle bir disiplin de geliştirmiştim. Yemek öncesi Defne başkaydı, yemek sonrası başkaydı. Sanki iki ayrı insandık. Dağ gibi defter kitap çalışma masama dizilmiş de olsa yemekten sonraki Defne’yi o masaya oturtamazdınız. Sanki hayat nöbetini  biri bırakıp öteki devralıyordu ve yemekten önceki Defne yemeğe kadar ödevleri bitirmezse yemekten sonrakine hiç bir şey yaptıramıyordum.  Onun tek işi kanepeye yayılıp Şahin Tepesi, Sarı Gül, Dallas beklemek, annesinin soyup, doğrayıp, bir bıçak ucunda aileye dağıttığı elmaları mideye indirmekti.

Hal bu iken yeni bir formül geliştirmem gerekti. Ödevler hafta sonuna taşıyorsa, bari Pazarı kurtarayım diye düşündüm. Pazar sıcak su günüydü, zaten yıkanmak, saçlarımı fönlemek, tırnaklarımı kesmek gibi bir sürü sıkıcı işle doluydu. Cumartesiyi de ödevlere açtım. Günü birer saatlik bölümlere ayırdım. Yapmak istediğim diğer şeylerden vazgeçmemek adına bir saat ödev, bir saat roman (Stephen King evresinden geçiyordum), bir saat oyun (ben ortaokulda hâlâ bebeklerle oynuyordum) ve bir saat de televizyon diye düşündüm. (Cumartesileri televizyon sabahtan başlıyordu ve Küçük John’lu monlu  aile dizileri sabahtan veriliyordu.)

Kısa sürede bu sistemin ne kadar iyi işlediğini gördüm, şaştım kaldım. Bir saat oyundan sonra roman okumak çok iyi gidiyordu, roman okuduktan sonra bir saatçik ödev yapmak benim için çocuk oyuncağıydı. Sonra seyrettiğim bir saatlik televizyon bile başka türlü bir keyif veriyordu bana. Ödevlerimi bile istekle yapar olmuştum.

Şimdi bu keyifin nereden geldiğini biliyorum. Buna yogada Prana’nın tek bir kanala aktarılması deniyor. Dikkatin tek bir konuya yöneltilmesi yani. Akıl ve vücut sağlığıyla sıkı bir bağlantısı var bu Prana’nın tek bir kanala aktarılmasının. Prana vücudu hayatta tutan, ruhu ve zihni besleyen canın ta kendisi. Dikkat nereye yönlenirse Prana da oraya akıyor. Dikkat ne kadar uzun süre tek bir kanalda derinlemesine akarsa insan o kadar canlanıyor. Hem vücut sağlığı, hem de akıl sağlığı, neşesi, coşkusu ve yaratıcı gücü de Prana’nın muntazam akışıyla doğru orantılı olarak artıyor.

Bununla bağlantılı olarak dikkatimiz ne kadar dağınıksa, başladığımız bir işin ortasına gelmeden diğerine atlıyor, onu da bitirmeden bir diğerine geçiyorsak Prana’nın akışı sekteye uğruyor. Bu neşesizlik, keyifsizlik, huzursuz bir boşluk hissiyle beraber geliyor. Öte yandan fiziksel rahatsızlıklar ve bağışıklık sisteminin gücünü yitirmesi de Prana’nın dağılıp, gücünü yitirmesine bağlanıyor.

Bugün artık çocukluğumdaki bilgeliğe sahip değilim. Bugün çocukluğumdaki özgürlüğe de sahip değilim. Odamın kapılarını kapatıp bütün günümü kendi başıma düzenleme imkanım yok. (Çocukluğumun Cumartesilerinde vardı- odamda beni kimse rahatsız etmezdi.) İşlerim var, öğrencilerim var, kocam var, evimize giren çıkan insanlar var. Öte yandan bana kalan saatlerimi  bölmez ve o saatlerin en azından bir kısmını beni tatmin eden işlere (yogaya, yazıya, okumaya, bir kahvede tek başıma oturmaya)  ayırmazsam akşama çok keyifsiz bir şekilde çıkacağımı da biliyorum.

Bunun için de hâlâ her sabah günümü bölüyorum. Dokuzdan beşe kadar dilimleri iki saat yazı, üç saat ders, bir saat yoga, iki saat kitap okumak olarak sabahtan belirliyorum. Eve giren çıkan olursa ve ben o sırada diyelim ki yazma saat dilimindeysem beni rahatsız etmiyorlar. Ben de onlara illa ki merhaba demek zorunda hissetmiyorum kendimi. Onlar da beni iş yerine gitmiş ve ofiste çalışan biri gibi görüyorlar galiba, kapalı kapılar ardından çıkmayışımı yadırgamıyorlar.

Bu programa uyabildiğim günlerin akşamında odamdam sahici bir tatminle çıkıyorum ama bugünün işini yapmış olmanın hazzı, özgürlüğün hazzı ile eşin dostun arasına karışıyorum. Prana’nın dağılıp gittiği günlerin akşamında ise, tüm günü internette, mutfakta amaçsızca geçirdiğim günlerin sonunda  ise hasta gibi oluyorum. Gibisi fazla, bayağı bayağı hastalanıyorum ve hemen  aklıma Dr. Robert Svoboda’nın şu sözü geliyor:

“Prana (can) odaksız kaldığında  dağılmaya, tıkanmaya veya anormal bir şekilde akmaya başlar ve bünyemiz de  en çok bu durumda, pranamız bozulduğunda  hastalığa yatkın hale gelir,”*

İyi bildiğim bir şey var: Güne yogayla başlamak pranayı derleyip toplamaya faydalı oluyor. Özellikle de öncesinde dikkati fazla dağıtmadan, mümkünse uykudan doğruca yogaya geçmek, zihin dalgalarını daha da fazla dalgalandırmadan harekete başlamak ve dikkati baştan sona nefeste tutmak günün geri kalanında odaklanmak istediğimiz faaliyetlerde nasıl davranması gerektiğini zihnimize hatırlatmış oluyor.

Aklınızda bulunsun.

*When unfocused, prāna, our life force, is prone to becoming scattered, stuck, or abnormally circulated, and it is when our prāna is disturbed that we are most prone to falling ill.

 

 

Azaltmak ya da Bırakmak (işte bütün mesele)

IMG_2227 (4)‪#‎glütensizşekersizkırkgün‬

Gün 6

Yoga dersi vermeye başladığım zamanlarda benden “asker gibi hoca” diye bahsedilirdi. Ne zaman bunu duysam çok üzülürdüm. Hâlâ da üzülürüm.

Üzülürüm çünkü evet bir yandan yoganın belli kurallar ve koşullar çerçevesinde öğretilmesi ve uygulanması gerektiğini söyler ve benimle çalışmaya baş koymuş öğrenciden bunu talep ederim öte yandan da bu kural ve koşulların hatha yoga geleneği içinde bir yeri ve bilimsel bir açıklaması olduğunu da bilir, aktarırım. Hiç birini ben sağa sola komutlar yağdırayım ve kendimi daha güçlü hissedeyim diye derslerime dahil etmem yani!

Yoga geleneği – diğer mistik öğretilerde olduğu gibi- öğrenciden değişmesini talep eder. Öğrenci de zaten bildiği halinden daha farklı, daha derin bir başka varoluş hali var mı, hayatı oradan yaşarsa kendini daha mutlu, daha özgür hisseder mi diye merak ettiği için hocanın kapısına dayanır. Bu süreçte madem bildiğimizden başka bir varoluş halini araştırıyoruz ilk değiştireceğimiz şey de alışkanlıklarımız olacaktır elbette. Yoga bir alışkanlık kırma disiplinidir. Disiplinidir evet. Disiplinli bir şeydir.

Disiplin ise eteğimizin boyu kısa diye çağrıldığımız (ben çok çağrılırdım!) lisedeki disiplin kurulunda adı geçen yapay ve içi boş kurallar silsilesinden çok başka bir şeydir. Bence disiplin sebat, sabır, irade ve sevginin mükemmel bir karışımıdır ve insanı kısıtlamaya değil, özgürlüğe, sanata ve benliğin bilinmeyen hallerinin keşfine taşır. Hayran olduğumuz sanatçılar, yazarlar, yoga hocaları sessiz sakin her gün aynı şeyi sevgiyle, sebatla tekrarladıkları için hayran olduğumuz o eserleri üretmişlerdir.

Şimdi bunun bizim glütensiz, şekersiz beslendiğimiz kırk gün ile ne ilgisi var diyeceksiniz? Bir çoğunuzun yogayla ilgisi bile olmayabilir.Doğru. Bunu şu sebeple yazıyorum: Bir şeyi azaltmak ve bırakmak arasında kocaman bir uçurum var.

Şekeri ele alalım. Şekeri azaltmak şüphesiz ki iyi bir şey ama dönüşümü sağlayacak ateş ancak yüzde yüz bir baş koyuşla tutuşacak. Her şeyde bu böyle. Azaltmak aslında gizli gizli değişmeye direnmek. Bir ayağım eski halimde kalsın, öbür ayağımla şu yeni halime bir adım atayım diyemiyoruz. Olmuyor. Bırakmak çok ciddi bir cesaret işi. O yüzden zaten kırk gün diye sınır koyduk. Kırk gün boyunca suya atlayıp bilmediğimiz adalara, koylara, kıyılara kulaç atabiliyor muyuz? Sevmezsek kırk gün sonra bildiğimiz kıyıya döneriz, seversek yüzmeye devam ederiz.

İdare değil, sebat etmek bir çoğumuz için yeni, yepyeni bir şey.

Yeniliğe şans veriyor muyuz?

Hadi atlayayım. İlk önce soğuk ama bir girince çıkmak istemiyorsun!!!

ANNEME NOT: Anneciğim ben çok iyiyim, gayet iyi besleniyorum. Hiç merak etme. Dört bir yandan beslenme uzmanları da kararımı destekliyorlar. Şekersiz glutensiz hayat çok sağlıklı bir şey. Sen de bize katıl hatta.

IMG_2225 (4)

 

 

 

Teknik bir Yoga Yazısı 3

www.iytyogatherapy.com
http://www.iytyogatherapy.com

Geçen yazıda Prana ile tanıştık. Büyük harf ile yazılan Prana can olarak düşünebileceğimizi söylemiştik. Nadi adını verdiğimiz enerji kanalları içinde rüzgar gibi esen Prana, ilk nefesimizden son nefesimize kadar bizimle birlikte olan bir güç. Prana’nın kendisi de dahil olmak üzere bu yazı serisinde bahsi geçen bütün kavramları ilahi bir anlayışla değil de teknik ve hatta amprik bir gözle okumanızı rica edeceğim. Evet o canı oraya kim koyuyor, can sükunet içinde akar hale geldiğinde ilahi bilgiye bilincin açılması nasıl oluyor vs gibi Hatha Yoga’nın tinsel (spiritüel) tarafını ilgilendiren bir dolu soru akla gelebilir ama bu yazı, teknik ayrıntılarla ilgilendiği ve yazar kişi tinsel detayların mahremiyetinin korunması taraftarı olduğu için biz enerji bedeninden fiziksel bedenmiş gibi bahsedeceğiz.

Ki tam da oradan başlayalım: Hatha Yoga’da insan Atman (ruh) denen çekirdeğin etrafını saran beş koza bedenden oluşur. (Sanskrit: Koşa) Bu kozaların en dış tarafta duranı annamaya koşa etimizi, kemiğimizi, iç organlarımızı içeren fiziksel bedenin kozasısır. Annamaya koşa‘dan hemen sonra gelen katman Pranamaya koşa, bazen nefes, bazen enerji beden olarak yabancı dillere tercüme edilir. Siz Prana’nın anlamını bilen kıymetli okuyucular tercüme gerektirmeyen bir terimdir Pranamaya koşa. (Koskoca hocaların artık dilleri sürtçüğünden midir nedir bu katmana Pranamaya yerine Pranayama koşa dediklerini benim bizzat işitmişliğim var. Aman dikkat! Bu vesile ile İngilizce’de chakra olarak yazılan enerji disklerinin doğru telaffuzunun yine koca koca hocalar tarafından söylendiği gibi şakra değil, Sankrit tekerlek anlamına gelen çakra olduğunu da belirteyim ve rahatlayayım.)

Pranamaya koşa, Prana‘nın kozası. Bizim bu teknik yazı serisi işte sadece ve sadece bu katman ile ilgileniyor. Prana bu katmanda esiyor, idası, pingalası, şuşumnası ile nadiler bu katmanın iletişim ağı. Can (Prana/nefes) bedenden çıktığında, yani bu katman işlevini yitirdiğinde, hemen dışında bulunan annandamaya koşa, yani fiziksel beden teknik olarak ölü sayılıyor. (Şavasana‘nın adı da buradan geliyor ama aramızda yeni katılanları korkutmamak adına bu konuya burada girmeyeceğiz. Zaten biz Shadow Yoga’da ölmeye hazır hale gelene kadar şavasana da yapmıyoruz. Şavasana’dan korkanlar bize katılabilirler. )

Hatha Yoga’nın asana ve pranayama adımları da doğrudan bu katmanda çalışıyorlar. Amaç neydi? (dün söylemiştik hani?) Amaç Prana‘nın nadiler içindeki akışını (esişini) muntazam kılmak. Prana‘yı şimdi öyle tek yöne esen yekpare bir rüzgar gibi düşünmeyelim. Karadan denize, denizden karaya, dağdan vadiye, dereden tepeye, güneydoğudan kuzey batıya esen yüzlerce rüzgar çeşidi olduğu gibi nadilerden oluşan kanallardan esen de çeşit çeşit rüzgar var. Bu rüzgarlara Hatha Yoga‘da vayu adı veriliyor. Anlayacağınız bizim büyük harf ile yazılan Prana canımız kendi içinde vayulara ayrılıyor. Vayuları Prana’nın çocukları olarak düşünebiliriz.

Farklı Hatha Yoga metinleri pranamaya koşa içinde esen vayuların sayısı konusunda çekişedursun, biz Zhander hocamızın en temel bir kaç metinden toparladığı bilgi ve kendi tecrübesine dayanarak yazdığı Shadow Yoga- Chaya Yoga kitabını referans alarak 10 adet vayu bulunduğunu belirtelim. Bu 10 vayu‘nun serbest dolaşımı akılara ve bedenlere sağlık ve güç taşınmasını sağlıyor. Prana’nın on çocuğunun her birine burada tek tek girmeyeceğiz. Zaten google’a sorarsanız size derhal on yavruyu, ne işe yaradıklarını filan sayar, döker. Ben burada  bu vayulardan beş tanesinin Hatha Yoga literatüründe temel rüzgar, diğer beş tanesinin üvey -pardon- alt rüzgar (sub-wind anlamında) olarak geçtiğini bildirmekle yetineceğim.

Beş temel rüzgar, prana (küçük harf ile başlayan), apana, samana, udana ve vyana isimlerini alıyorlar. Teknik yazımızın çok farklı seviyede yoga severe hitap ettiğini varsaydığımdan  burada ilk üç vayudan öteye gitmeye niyetli değilim. Zaten benim öğrencim olursanız, ilk yıl sizi bu bilgilerle baymayacağımı, ancak ikinci sınıfa geçip de samakonasa’da sekiz nefes durur kıvama geldiğinizde bunca bilgiyi öğrenip, hazmetmenizi sizden bekler hale geleceğimi söyleyeyim de, telaşlanmayım. Hatha Yoga’nın anatomisini ilgilendiren bütün bu teknik bilgiler çok uzun bir zamanda ve ancak ve ancak Hatha Yoga uygulaması ile elele gittiği takdirde sindirilebilir. Yoga, bir kitaptan ya da bir blogdan okuyarak, gündelik akıllarımızla kavrayabileceğimiz bir bilgi değil. Hatha Yoga Pradipika’nın sonunda Svatmarama’nın söylediği gibi doğru uygulanıp kişi tarafından birebir tecrübe edilmediği takdirde (hakikâte dair) bütün bu malumat kuru gevezelikten öteye gitmeyecektir.

Pranavayu ve apanavayu Hatha Yoga anatomisinin ABCsi gibi birşeydir. Aldığımız nefes, verdiğimiz nefes, girdğimiz asana, çıktığımız şavasana, hepsi hepsi ya pranavayu‘yu etkier ya da apanavayu’yu. Meraklı bir yoga öğrencisi için bu ikiliden kaçış yoktur.

Benim bu akşamki blog mesaim yine sonuna varıyor.

Yarın bu iki zıt kardeşe yakından bakmak üzere sizleri yine buraya bekliyorum.

Rüzgarlarınıza iyi bakın.

Defne

  

Yoga ve Ben 2: Antrakt dönemleri

GörselHikayenin devamına geçmeden önce eski bir dostumun yazının ilk bölümü hakkında sorduğu bir sorusunu cevaplayacağım. Soru şu:

Hareketleri, nefesi iyice öğrenmeden tek başına nasıl yoga yapabildin? Detaylar doğru mu değil mi aşamasında nasıl ilerledin?

Şöyle oldu: Yoga hayatım bir haftalık yoğun bir Yoga’ya Giriş kursu ile başladı. Bu kurs, o aralar Tayland’da yaşadığım kasabanın yegâne yoga okulu olan Nong Khai Alternative Center’da her on günde bir tekrarlanan toplam otuz beş saatlik çok kapsamlı bir kurs idi. Bir hafta boyunca asana olarak hep aynı seriyi yaptık. Teknik derslerde yaptığımız serinin hareketlerini tek tek ele alıp inceledik. Pranayama derslerinde nefesi öğrendik. Meditasyon derslerinde hareketsiz oturmayı, zihnin maymunvari yapısını konuştuk, sonra oturduk. Bir haftanın sonunda elimde beni iki yıl boyunca götürecek kadar malzeme birikmişti. Aynı seriyi yapmaya devam ettim. Ayrıca kursa katılan diğer gezgin ruhların sahip olmadığı bir avantajım vardı. Ben hocalarla aynı kasabada yaşıyordum. Böylece Panço hoca ile her on günde bir bire bir seans yapma imkanım oluyor, o seanslarda Panço beni düzeltiyor, yeni bir şeyler öğrenme kıvamına gelmişsen bir iki yenilik (çoğunluk nefes, banda, mudra bazında) gösteriyordu. Yani açık denizde pusulasız giden gemi değildim. Emin ellerdeydim.

Bir de hazır lâf Tayland’daki yoga okulundan açılmışken, şunu da söyleyeyim. Geçen on yıl içinde Nong Khai Alternative Center benim nice öğrencime ve hatta yüz yüze hiç tanışmadığımız ama yazı yolu ile bağ kurduğum nice okuruma kucak açtı. Mütevazi hayat tarzlarında ödün vermeden yaşamayı sürdüren hocalarım hâlâ orada, hala bir haftalık yoğun yogaya giriş kursu sayesinde her yıl yüzlerce yüreğe yoga sevdasını aşılamaya devam ediyorlar. Yoga ile orada tanışmış biz eski öğrenciler dünyanın dört bir yanına dağılmış olsak da, aynı okuldan çıkmış çocuklar gibi birbirimize hala bağlıyız.

***

2007 yılında dünya etrafında attığım nice turu tamamlayarak İstanbul’a döndüm. Yasemin’in o yaz için bana devrettiği Cihangir’deki dairesine yerleştim, Cihangir Yoga’da ilk yoga derslerimi vermeye başladım. İstanbul’da yaz güzeldi. Özlemiştim. Adaya gidip geliyor, Boğaz’da bisiklete biniyor, yeni dostlar ediniyor, eskilerle  buluşup yiyip içiyordum.

Yogaya başlayalı dört yıl olmuştu, o dört yıl boyunca bir tane bile eli yüzü düzgün ilişki, yoga aşkından başka aşk yaşamamıştım ve artık bir hayat eşim olsun çok istiyordum. Son dört yıl içinde Türkiye’de müthiş bir “yoga boom” yaşanmış da olsa, yogayı hayatının merkezine koymuş erkek bulmak hâlâ bir ütopyadan ibaretti. Ben elbette yogacı bir hayat eşi istiyordum. Sabahları benimle kalkacak, akşam yemeği yemeyecek, sigarası olmayacak, içkiyi, otu kararında içecek filan biri… Neyse işte ben her sabah yoga sonrası Allah’a dua ediyorum, karşıma çıkarsın bu adamı da diye. Çıkarıyor ya Allah karşıma birilerini, çıkarmıyor değil. Yogacı yabancı çocuklar gelip gidiyor, ben beğenmiyorum. Biri agresif, öteki tutkusuz, diğerinin tutkusu yalan…Var yani hepsinin bir kusuru.

Bir eksiklik hissidir gidiyor tatlı hayatımda yani anlayacağınız.

Yaz sona ermeye yakın, Kahvedan’ın sokağa çıkardığı masalarının birinde bir yandan sabah kahvemi yudumlar, öte yandan pembe deri kaplı, altın sayfalı defterime harıl harıl ne yapsam, ne etsem, nerelere gitsem diye dert yanarken yanımdan ayırmadığım mini mini bilgisayarımın ekranında bir e-mail beliriyor. Emma Balnavez of Shadow Yoga School. Neee? Yaz başından beri bir Shadow Yoga kursuna kaydolmak için çırpınıyorum, habire red ediyorlar. Dİyorum “Nereye gel derseniz geleceğim, Allah rızası için beni bir kursa kabul edin.” Onlar da “yer yok” dan başlayıp “yeterli referansın yok”a, ve oradan “hayır kardeşim tanımadığımız öğrencileri almıyoruz, ısrar etmesene,  Allhalaaa! Çok istiyorsan listemizdeki hocaların biri ile çalış, sonra bakarız”a uzanan  cevaplar veriyorlar. Ben yılmıyorum. Özellikle “yer yok” bahanesi ile red edildiğim kursları kurcalamaya devam ediyorum. “Hello Ms Emma, yer açıldı mı acaba?” “Günaydın Emma Hanım belki bir iptal olmuştur diye bir daha yazıyorum. “

Yıllar sonra Emma’nın gülerek bana anlattığı üzere, sonunda teslim olmaya ve beni denemeye karar vermişler. Cihangir’in o zamanlar tek wifi internetine sahip olan kahvesi Kahvedan’ın kaldırıma çıkardığı masasında okuduğum email tek bir satırdan ibaret:

“Portland kursunda yer açıldı, gelmek istiyorsan hemen kaydını yaptır!”

Hadi bu da burada bitsin…Siz yatmadan yayınlansın. Belki uyandığınızda devamını da yazmış olurum.

Esen kalın…

HERŞEYE RAĞMEN

Son haftalar tatlı bir telaş içinde geçti. İstanbul’a gelen yoga hocalarımı ağırlamakla meşguldüm. Öğrencisi olduğum Shadow Yoga okulunun kurucusu Zhander Remete ile okulun en kıdemli öğretmeni ve müdürü Emma Balnaves her yıl gerçekleştirdikleri Avrupa turuna İstanbul’da başladılar. Yıllardır hayalini kurduğum bir şeydi bu benim. Öğretilerinin ışığında eğittiğim öğrencilerim ile ustalarımı buluşturmak yani. İnsanın böyle büyük bir hayali gerçekleşince stres katsayısı artıyor. Ben de hocaları gezdirip, beslediğimiz geçen hafta boyunca pek çok defa zihnimi stresin çalkantılı sularından, anın zenginliğine davet etmek durumunda kaldım. Çünkü Boğaz manzarasına karşı kahve de içiyor olsanız, trafikte sıkışmış da ustalarla geçen her an, öğrencinin bilgisini pekiştirip, ruhunu beslemeye yarayan sözler ve/veya suskunluklarla dolu. Ben de hocalar için mükemmel ortamı yaratmanın sorumluluğunu taşıyan kendimi mümkün olduğunca arka koltuğa oturtup, o andaki dersi izlemeye verdim dikkatimi.

Haftanın her anı tam konsantrasyon öğrencilik ederek geçti diyebilirim. Emma Hoca’nın Cihangir Yoga’da verdiği üç günlük muazzam kursta da bu öğrenme, zenginleşme, beslenme süreci zirve yaptı.

Bugün Büyükada’dayım.

Haftalar, belki de aylardır hayalini kurduğum gün bugün.

Bir gün adaya gitsem…Ah yoga, yazı, yürüyüş ve yunanca ile dolu yalnız bir gün yaşasam…Deyip deyip duruyordum. Her sabah ve çoğu akşam ders verdiğim için bu hayalimi gerçekleştirecek bir zaman da bir türlü bulamıyordum. Nihayet Emma hocayı yolcu ettiğim günün ertesinde ne olursa olsun ada gününü yaratmaya karar verdim. Son on günü pek bir sosyal geçirdiğim için tek başıma kalmaya susamıştım. Geceden çantamı hazırladım, spor ayakkabıları dolaptan çıkardım. Bir Türkçe, bir İngilizce roman, bilgisayar, yoga kıyafeti, yunanca kitabı, yağmurluk, psikoloji dersinde yapacağım bir sunum için üzerinde çalıştığım aile ağacı notlarım, hepsini topladım. Sanırsınız ki yedi gün yedi gece kalacağım adada.

Sabah perdeleri ve gözlerimi açmadan hazırlandım, bir taksi çağırdım. Sokağa adım atar atmaz soğuk rüzgar ve yağmur çarptı yüzüme. Çantamdaki ada ekipmanı hayal kırıklığı ile yer değiştirdiler. Gün aymamıştı daha. Dersten sonra karar veririm, dedim. Ama olur mu yani? Günlerdir bal bahar ortalık, şimdi bu kıştan kalma gün de neyin nesi?

Kendi yogamı yaptım. Güneş doğdu. Öğrenciler geldi. Ders yapmadık. Hepimiz yorgunduk. Emma’nın workshopunda öğrendiklerimizi konuştuk. Önceki gün camlarını sonuna kadar açtığımız halde terlediğimiz stüdyoda bu sefer üşüdük. “Gitmeyeceğim herhalde” dedim kendi kendime. Zaten çok yorgunum. Adada yapmayı düşündüğüm her şeyi evde yaparım. Çantamın içinde romanlarım, defterim üzüntü ile içlerini çektiler. Eve gidince hep bir şeylerin beni alıkoyacağını biliyorlar.

Dersten sonra sokağa çıktık. Hava iyice sertleşmiş. Düşünmeden Çağlayan’ın arabasına bindim, beni Kabataş vapur iskelesine götürmesini rica ettim. On dakika sonra, bir grup Japon turist ile birlikte Adalar vapurunda sıcacık bir simidi çayıma bandırıyordum. Hava, deniz, yer, gök hepsi griye kesmiş, güzelim şehrin renklerinin tamamı çalınmış. Kınalı, Burgaz, Heybeli, derken saat onda vapur bizim Ada’ya yanaşırken bana yine bir tembellik hasıl oldu. Aman, şimdi bu havada eve git, evi önce havalandır, sonra ısıt. Bır bır bır. İki satır yazacaksın diye. Bak vapur ne güzeldi. Hadi hiç inmeden dönelim. Şu gri, haşin adanın seni bağrına basacak hali var mı?

Ay ciddiyim böyle diyor şeytan.

Kalk kır bacağını değil mi? Japonlar kalkmış, merdivenlere yürüyorlar. Ben camdan bakıp çocukluktan kalma bir alışkanlıkla bizim evin yerini kestirmeye çalışıyorum. Bizim ev vapurdan gözükmez. İskele verildi. Japonlar şemsiyelerini açtılar. Yok artık. Şeytan gevrek gevrek kulağıma fısıldıyor. Varılan yer değil zaten yolculukmuş önemli olan. Şimdi bir çay daha içerek gerisin geri dönecekmişiz, Heybeli, Burgaz, Kınalı, Kadıköy, Kabataş.

Ne diyorsun ya! Bunca yolu gerisin geri dönmeye mi geldim ben? Hadi be kardeşim!

Yerimden fırladım, iskeleler geri çekilirken ben vapurdan atladım. Şeytan kırık bacağı ile peşimden gelemedi, vapurda kaldı, dönüp el salladım. Çay içip Kabataş’a tek başına dönsün.

Çarşıya doğru yürüdüm. Her şeye rağmen geldim ya, içimde bir özgürlük duygusu. Şimdi eve giderim, kaloriferleri yakarım, bir çay yaparım, güzel bir müzik koyarım. Okurum, yazarım, yoga yaparım, atlarım bisiklete bir tur dönerim. Yağmur durursa Aya Yorgi’de bir mum yakarım.

Görevimi başarıyla tamamladım. Başarının tatlı tatmini ile yoga dağarcığıma yeni katılan bilgilerin pırpır eden heyecanını doya doya yaşayabilirim şimdi.