Hayat Hikayesi

Öncesi

IMG_0172Murat Gülsoy’un Yaratıcı Yazarlık kursunda öğrendiklerimden aldığım ilhamla yazmaya devam…

Hikayede karakter yaratma konusuna kursun sekizinci haftasında geldik ama o noktaya kadar olay örgüsü, mekan tasvirleri ve tabi ki bakış açısı konularını işlediğimiz derslerde karakter hep bizimle birlikteydi. Birlikteydi çünkü bir mekan insansız bile olsa biz o mekanı karakterin gözünden görürüz. Zaten sadece boş mekan anlatan hikaye de olmaz, en nihayetinde insanlar (ya da varlıklar) belirirler. Belirmezlerse anlattığımız şey hikaye değil deneme ya da akademik bir yazıya dönüşür. Uzun lafın kısası karaktersiz hikaye olmaz.

Olmazsa olmazı olduğu için kurguda karakterin yaratımı iki yüzyıldır edebiyatçıların üzerinde yazıp çizmeyi pek sevdikleri bir konudur. Murat Hocamız da hakkını vererek bir bütün dersi “hikayede karakter nasıl yaratılır”a ayırdı. Kursun en ilginç derslerin biriydi bence. Saklambaç’ı ve adı henüz gizli ikinci romanımı yazarken bilmeden kullandığım bir takım yöntemlerden bahsedilmesi ayrıca hoşuma gitti.

Şimdi anlıyorum ki basılmış ilk ve (şimdilik) tek romanım olan Saklambaç’ı el yordamıyla yazmışım ben. Başka yazarlar romanlarını nasıl yazarlar, bakış açısı nedir, söylem nedir, bunların hiç birini bilmiyordum. Bir ilk roman için aslında bir nimetti bu. Edebiyat dışında çok nadir kitap okuduğum için benim için roman yazmak bir ömür hiç durmadan müzik dinlemiş bir kulağın ilk defa enstrüman çalması gibi bir tecrübeydi. Elim bir alıştıktan sonra hikaye, esrarını bugün bile çözemediğim bir içgüdüyle aktı, gitti. Karakterlerin nereden çıktıkları ve onların peşinden sürüklendiğim hikayenin beynimin neresinden çıktığını da hiç bilemedim.

Murat Hoca kurguladığımız karakterlerin hayatlarından kısacık bir kesiti konu alan bir hikaye bile yazsak onların geçmişini bilmemizin öneminden bahsetti. Bu benim gibi aile tarihçesine meraklı, ilk otobiyografisini yazmak için on beş yaşına kadar bile sabredemeyen bir yazarı pek mutlu etti tabii. Saklambaç basıldığında 88.000 kelimeden oluşuyordu, ben ilk taslağı yazıp bitirdiğimde ekleriyle beraber 150.000. Neden? Çünkü Mihrünisa Nine’den aksi Nedim Dedeye , Yazar Enişteden Despina’ya kadar herkesin hayat hikayesini de yazmıştım. Romana belki bir cümlesi eklenecek belki de hiç eklenmeyecek bölümlerdi bunlar. Büyük bir kısmını hiç kullanmadım ama yazarken roman insanlarımın hangi yılın hangi günü nerede doğduklarından okudukları okullara, en sevdikleri yemeklerden, anneleri ölünce ne yaptıklarına kadar epece bir ayrıntı biliyordum.

Doktor Nedim Dede gibi gölge bir tip bile olsa ben o insanı tanımak zorundaydım. Hatta ben onu kendi torunu olan anlatıcımız Eda’dan bile daha iyi tanımak zorundaydım. Torun için o, karanlık arka odada kupon kesen tuhaf bir ihtiyardı. Benim içinse babasını kırmamak için sevmediği Saliha ile evlenen ve biricik küçük kızının ihanetini yara gibi içinde taşıyan gizli bir romantik. Eda’nın bilmediklerini bilmeliydim ki, konuşmadan geçirdiği aylar sonrasında karısıyla küçük kızının didiştiği bir Cumartesi sofrasında birden başını kaldırıp “Saliha, söyle ona konuşurken o bıçağı sallamayı kessin,” diye son sözü koyabilmesinin ağırlığını sofradaki Eda’dan çok biz hissedelim. (Bu Eda’dan çok bilme işinden, “Bakış Açısı” dersinde aklıma gelenleri yazacağım bir yazıda daha fazla bahsedeceğim.)

Hayat hikayelerinin yanı sıra ben bir de karakterlerimin aile ağaçlarını çıkartmıştım, hatta bir ara Çağlayan’la kitabın başına koyalım diye de düşündük. (“Eda’nın Tarih Dersi Dönem Ödevi” başlığı altında- Eda hakikatten de hikaye içinde ailenin soy ağacını çıkarır.) Aile ağacı da hayat hikayesi gibi her bir karaktere üçüncü boyutunu verdi. Doğum yılları, gençliklerini tarihin hangi döneminde geçirmiş oldukları, Cumhuriyet kurulurken, mübadele sırasında, ’80 darbesi yaşanırken kaç yaşında olduklarını bilmek o insanların iç dünyaları ve dünya görüşleri hakkında bana zengin bir kaynak sağladı.

Malum, hikayesini bildiğimiz insan canlanır, bizim onun hakkındaki iki boyutlu fikirlerimizden bağımsızlaşıp gerçek bir varlığa dönüşür. Hayatta da böyle, edebiyatta da. Tanıdığımız insanı yargılayıp, silmek zordur, anlayıp, kabullenmek (sevmek şart değil) ise daha kolay. Anlamadığımız bir insanı yazmak bilmediğimiz bir dersi öğretmeye kalkışmak gibi bir şey. İç dünyasını kestiremediğimiz karakter ezberden yazdığımız (böyle olsa gerek!) iki boyutlu tipler olarak kalıyorlar.

Murat Hoca’nın karakter kurgulama konusundaki bir diğer önerisi de “Karakterinizle vakit geçirin” oldu. Bu da çok hoşuma gitti. Sırf canım 1980lerin başında Türkbükünde bir kış geçirmek istiyor diye Nimet’in Yazar Enişte’nin yanında geçirdiği günlerini saat saat yazmıştım bir defasında. Deniz kıyısında yürüyor, elinde pilli radyo, kolunun altında Suç ve Ceza. Genç, çok genç. Öğleden önce kapıya gelen balıkçıyla pazarlık ediyor, sonra hâlâ uyuyan sevgilisinin koynuna girip güneşin ısıttığı yatakta onunla sevişiyor, kalkıp balıkları pişiriyor, akşam sevgilisi rakı sofrasında sarhoş olunca sıkılıyor, kaygılanıyor ama gülerek bastırıyor korkusunu… Eda’nın gözünden “zavallı teyze”, Leyla’nın gözünde ise “hain anne” olarak gördüğümüz Nimet’i ancak onunla baş başa geçirdiğim bir günün sonunda tanıyabileceğimi sezmiştim galiba.

Ama benim bu konuda yazmak istediklerim şimdi bu yazının kuyruğuna eklenmesin. Çünkü bu konuda sizinle paylaşmak istediğim çok şey var. Bir sonraki yazıya bırakalım bu konuyu isterseniz….

Foto: Görkem Daşkan
Foto: Görkem Daşkan

Yetimlerimden Karakterlerime

Lesvos Island, Greece
Foto: Ayse Kaya

Öncesi

Yaratıcı Yazarlık Kursu‘nun ilk derslerinin birinde hocamız Murat Gülsoy, Freud’un “Yaratıcı Yazarlar ve Gündüz Düşleri”* adlı makalesine dayanarak bize kurmaca (edebiyat) yazarlığının aynı çocukken oynadığımız oyunlara benzediğini söyleyince aklıma hemen anılar üşüştü. Hocamız çocukken etrafımızdaki eşyayı kullanarak kurduğumuz dünyaları hatırlattı bize. Sahiden de onun gerçek olmadığını bile bile o dünyayı ciddiye alabiliyor,  içinde zorlanmadan yaşayabiliyorduk.

Yetişkinlerin ve tek kanallı televizyondaki tek renkli haberlerin uğultusunda bile çatal anne, bıçak baba, kaşık çocuk olabiliyor, sofrada büyüklerinkinden uzak ve daha renkli bir dünya kuruluveriyordu. Gazlı boya kalemlerimin bile  her birinin ayrı bir karakteri vardı. Sarı çok mızmızdı mesela, mavi serinkanlıydı, kırmızı şımarık… Hiç oyuncağım olmasa bile on farklı renkteki gazlı kalemi taşıyan o kutu beni saatlerce oyalayabilirdi.

Freud oyun vasıtası ile hayali bir dünya kuran çocuğun bunu arzularını tatmin etmek, hayallerini yaşamak için yaptığını öne sürüyor.** Çocuğun hayali tabi ki büyümek ve bir yetişkin olarak yaşamak. Kendini içinde yetişkin olarak kurguladığı oyunları sayesinde çocuk bu hayalini tatmin edebiliyor. Sahiden de ben küçükken içinde çocuk olarak kaldığım bir dünya kurduğumu hiç hatırlamıyorum. Oyunlarımda hep büyüktüm ben. Yetişkindim. Anne değildim ama öğretmendim, hatta müdire hanımdım. Hem de nerenin? Bir yetimhanenin müdürü! Evet, benim bebeklerim yetim kalmışlardı Öksüzlerdi. Hepsi o yüzden biraz hüzünlüydüler. Ana babaları terk etmişti, onlara bakmak benim görevimdi. Bana hediye gelen her yeni bebeği ilk iş  özenle tuttuğum Ece Ajandama kaydeder, onu yaşına göre bir sınıfa yerleştirir ve diğer bebeklere (yetimlere) tanıtırdım.

Yeni bebeği gruba kattıktan sonra ben artık onların oyunlarına karışmaz, uzaktan seyrederdim. Bizim yetimhane bir tiyatro atölyesiydi. Her hafta, ya da her ay yeni bir oyun sahneye konurdu. Yetimlerim çok yetenekliydiler. Kendi karakterlerinden sıyrılıp o haftanın ya da ayın senaryosunda kendilerine düşen rollerini de başarıyla gerçekleştirebiliyorlardı. Oyun bitince kendi karakterlerine geri dönüp bir sonraki senaryoya kadar dinlenip, gerçek hayatlarını yaşıyorlardı.

Pek çok tek çocuk gibi ben de oyunun başka çocuklarla değil de kendi başına oynanan bir şey olduğunu zannederek büyüdüm. Diğer çocuklar kelimenin tam anlamıyla “oyun bozan”dı. Annem “hadi beraber oynayın” diyerek salonda çay içen bir ahbabının küçük kızını benim odama iteleyecek olsa başımdan aşağı kaynar sular dökülürdü. Bir başkasının varlığı benim ince ince kurduğum ve sonuna kadar sahiplendiğim o dünyadan bir süreliğine, belki tam da yetimlerim çok önemli bir sahneyi oynamak üzereyken, yani ben zevkin zirve anındayken çıkmam demekti. Yetimlerim (ya da çatal bıçak takımım ya da gazlı boyalarım) benden başkasına konuşmazdı. O misafir küçük kız odaya girer girmez onlar susardı. Onlar susunca ben de susardım. Karşılıklı sustuğumuz bir saatten sonra misafir çocuk giderdi de oyun tekrar başlardı.

Kurduğum dünya ben ancak onun içinde tek başıma var olduğumda gerçekti. Başkasının şahitliğinde kapıları kapanıyor, beni de o başkasıyla beraber dışarıda bırakıyordu. Benim yetimler o başkasının huzurunda boncuk gözlü, plastik yanaklı oyuncak bebeklere dönüşüyorlardı.

Benim çocukluğum uzun sürdü. On iki yaşıma kadar bebeklerimle oynamaya devam ettim. Ne kadar şanslıymışım ki ailemden kimse de bana “artık koca kız oldun, hâlâ mı oyuncaklarla oynuyorsun?” demedi ve hatta annemin telefonda halama, “Defne mi? Odasında oynuyor. Evet hâlâ oynuyor. Tabii oynasın, nasıl olsa bir gün gelecek, artık oynayamayacak,” dediğini ve yüreğimin şükranla dolduğunu da hatırlıyorum.

Yaratıcı Yazarlık dersinin devamında Murat Hoca, yine Freud’dan alıntı yaparak insan doğasının asla hiçbir şeyden vazgeçmediğini, sadece bir şeyin yerine başka bir şeyi koyduğunu anlattı.  Hayallerimizden vazgeçmiyorduk. Onları gerçekleştirme arzumuz da içimizde aynı çocukluğumuzdaki gibi yanıp duruyordu. Oyun bitse de hayal kurma yeteneğimizden bir şey eksilmiyordu.

Annemin telefonda halama bahsettiği o gün de bir gün geldi… Gayet iyi hatırladığım bir Cumartesi sabahı gözlerimi açıp yatağın tam karşısında duran “Yetimhane”me baktım ve oradan hiç ses gelmediğini fark ettim. Hemen yataktan atlayıp karşılarına geçtim. Bekliyordum aslında. “Güneşi Uyandıralım***”daki Zeze’nin hayali kurbağası Adam da bir gün onun kalbini terk etmek zorunda kalmamış mıydı? Hüngür hüngür ağlayarak bitirdiğim o kitabın ardından gelen her gün ben de benim yetimlerin kalbimi terk etmek zorunda kalacakları günü korkuyla bekliyordum. Ve işte , her sabah şen şakrak konuşan, geceyi nasıl geçirdiklerini anlatan onlarca bebek plastikleşmiş, cam gibi gözlerle bana bakıyorlardı.

Susmuşlardı.

Terk edilmiştim.

Odamdaki sessizliğin dayanılır tarafı yoktu.

Masaya geçip saman kağıtlara yumulmam o Cumartesiye mi rastlar, bilmiyorum ama o günden sonra ben kıtlıktan çıkmış gibi yazmaya koyuldum. Bebeklerimin sessizliğinde açılan boşluğu, belki de terk edilmişliğimin acısını onların bile bana veremediği bir dünya yaratarak doldurmaya karar vermiştim. Hiç bir bebek hayalimdeki yüze sahip olamıyordu zaten. O kadar da iyi oyuncular değillerdi belki. Rollerine uysunlar diye saçlarını kesmem, yüzlerini boyamam, kaş, kirpik çizip yeni kıyafetler dikmem gerekiyordu. Oysa saman kağıtların üzerinde ilerleyen tükenmez kalemim bana istediğim kişiyi, istediğim renk saçı, gözü, yaşıyla yaratabileceğimi müjdeliyordu.

Freud’un dediği gibi çocuk oyunu bitmişti ama hayaller devam ediyordu.

Sonraki iki yılı iştahla, saman kağıtları yercesine doldurarak, elimde yüzümde hep tükenmez kalem lekeleriyle geçirdim. Ergenliğe adım atan vücudum gibi ruhum da çağlıyor, yazıyor, yazıyor, yazıyordum. Ne yazdığıma hiç aldırmadan ve kimselere okutmayı düşünmeden. Sadece kendi tatminim için. Yazı benden çıkmıştı. Çok eğlenceliydi. Eskiden bebeklerimi taşıdığım sıkıcı misafirliklere gittiğimizde annem ev sahibesine, “Defne’ye bir tomar kağıt ve bir kalem ver yeter” diyordu artık. Çok sevdiğim bir kitabın bitişine üzüldüysem mesela, hemen devamını kendim yazıyordum. Aynı kitaptaki esas karakteri değil de kardeşini merak ediyorsam, oturup onun hikayesini kaleme alıyordum. Okulda hayranlık ve haset arası bir şeyler duyduğum bir abla varsa, onun baş rolü olduğu bir roman çıkarıyordum ki kendimi ona yakın hissedeyim ve hatta bir süreliğine o olabileyim.

Oğlanları ve kalp ağrısını keşfetmeden hemen önceki o iki yıl, on iki ile on dört yaşım, hayatımın en yaratıcı yıllarıydı. Sonra da yazmayı sürdürdüm ama artık duygularımı anlamak için yazılmış, başka yazarlardan etkilendiğim için inceltilme çabasıyla masumiyeti azalmış yazılardı onlar. O çocukluk ile ergenlik arasındaki dönemdeyse (Lolita yıllarında) oyunlardan açılan boşluktan bir deli nehir çağlamıştı. Ne okur vardı aklımda, ne de şiirsellik… Tek bir hedefe kilitlenmişim. Hayalimdeki dünyayı bir an önce kurup, denize dalar gibi ona dalmak ve orada kendimden çıkıp, zaten oyunlardan bildiğim, bir başkası olarak yaşama tecrübesini sürdürebilmek.

O denize korkusuzca yeniden dalabilmem için meğer kırklı yaşlarımı beklemem gerekiyormuş. Bir başkası olarak yaşamaya duyduğum merak ve iştah ise hiç geçmemiş ama su yüzüne çıkabilmek için başka bir geçiş dönemine varmamı bekliyormuş. Gençlikten orta yaşa… Şimdi yetimlerimin yerini roman insanlarım yani romanlarımın karakterleri aldı. Şimdi hayallerimi onlar vasıtasıyla gerçekleştiriyorum. Bu işi nasıl yaptığımı da en iyisi yarınki yazıda anlatayım…

* Sigmund Freud, “Creative Writers and Day Dreaming”, Standard Edition 9, London : Hogard, 1908.

**Bu konuyla ilgileniyorsanız Murat Gülsoy’un Büyübozumu: Yaratıcı Yazarlık (Can Yayınları) kitabını okuyabilirsiniz.

*** “Güneşi Uyandıralım” Brezilyalı yazar Vasconcelos’un ünlü “Şeker Portakalı”‘nın devamı olarak yazdığı kitabıdır.

Yaratıcı Güç

Şiva by BegümBütün bu teknik yazıların ertesinde şunu da söylemek isterim: Yoga teknik bir şey değil. Teknik seride sözünü ettiğim bilgiler, zaten yoga yapan insanlara etkinlik sırasında içeride neler olup bittiğini bildirmek amacını taşıyordu. Yoga, Yaratıcı Güç ile buluşmamızı sağlayan bir araç sadece.

Bu yeni yazıyı yoga yapmayan, yoga sırasındaki akışı, sonrasındaki dinginliği, günlük hayatta keskinleşen dikkati bilmeyen okurlarıma hitaben  yazmak istiyorum. Ve bu konuda söylemek istediğim ilk şey, bahsettiğim bu durumları (akış, dinginlik, keskin dikkat) yaşamak için yoga yapmanıza gerek olmadığı!

Evet doğru okudunuz. Bu harikaları deneyimlemek için yoga ya da benzeri mistik çalışmalara girmeniz şart değil. Bir stüdyoya gitmeden, hoca edinmeden ve masanızdan kalkmadan da “yoga”nın bedende, zihinde ve insanın ruhunda uyandırdığı dinginliğe ve tatmine ulaşabilirsiniz.

Yoganın anlamından başlayalım. Yoga, Sanskrit dilinde bütünleşmek, buluşmak, birleşmek anlamına geliyor. Gerçekten de yoganın içimizde uyandırdığı his bir bütünlük, bir buluşma hissi. Dünyanın bütün mistik akımları insanın başlıca ıstırabının kendini “ayrı” hissetmek olduğunu söylerler. Diğer insanlardan, evrenden, tanrıdan kopuk bir varlık olduğunu sanmak mutsuzluğun kökeninde yaşar. Sadece bu da değil. Kopukluk ilüzyonu olmak istediğimiz şey ile varolan arasına da yansıyor. İnsanın başlıca mutsuzluğunun başını da bu çekiyor. Kendimizi bir şeylerden kopuk zannediyor ve o şeyi arzu ediyoruz. Hayatlarımızı o şeyi ele geçirmek üzere düzenliyor, o şey için kendimize kısıtlamalar ya da hedefler koyuyoruz. Hayalini kurduğumuz şeyden uzak olduğumuz olgusunun gerçek değil, ilüzyon olduğunu anladığımızda mutluluğa doğru bir adım atmış oluyoruz.

Hayalini kurduğumuz ve hayatımızı onu elde etmek için düzenlediğimiz şey veya şeyler gerçekleştiğinde ne oluyor? Bir his yaratıyorlar içimizde. Hayatımızı etrafında düzenlediğimiz şey ister para kazanmak, ister çocuk yapmak, aşkı bulmak veya ün salmak ve ister insanlığa faydası dokunacak bir şeyler yapmak olsun, nihayetinde daima bir tek şey oluyor. Bir şey hissediyoruz.  Bir tecrübeye ulaşıyoruz. Bu tecrübenin bize tatmin sağlayacağını umuyoruz. Kimi zaman da uğruna hayatlarımızı kısıtladığımız, ve hatta uğruna başka hayallerden vazgeçtiğimiz o şey aslında tatmin duygusu.

En büyük hayalimiz tatmin olmak. Hayatı belli bir doygunluğa ermiş olarak yaşamak. Bunun hayalini kuruyoruz çünkü açız. Neden açız? Çünkü ruhumuzu doyuracak bir uğraşımız yok. O açlığı yemekle, aşkla, dram ile, dizi ile, para veya başarı ile doldurmaya çalışıyoruz. Ama içimizdeki boşluk bir türlü dolmuyor.

Hatha Yoga, özüne sadık kalarak uygulandığında, bu boşluğu doldurabilecek bir etkinlik. Bunun sebebi de Allah’a inansak da, inanmasak da düzgün bir yoga seansının sonunda bilincimizin bir yerlerinde Allah’a kavuştuğumuzu hissetmemiz. Yoga sırasında, sonunda bir anlığına bilincimize açılan bir pencereden kainatın mükemmel işleyişini görebiliyor ve dahası o mükemmel işleyişin vazgeçilmez bir parçası olduğumuzu bir anlığına anlıyoruz. Kainattan kopuk olmadığımızı, aksine mozaiğin önemli bir taşı bildiğimiz o kısacık an bize gün boyu yetecek bir tatmin duygusu sağlayabiliyor. İçimizdeki boşluğun yoga ile doldurulduğu bir sabahın devamında insanın tüketmeye, yükselmeye, yetişmeye, yarışmaya ve hatta değişmeye karşı iştahı bilenmiş oluyor.  Varolan ile mutluluğu hissetmek kolaylaşıyor.

Başta söylediğim gibi bu tatmini sağlamanın tek yolu yoga değil. Kainatın bütününden kopuk olduğumuz ilüzyonunu sadece yoga değil, yaratıcılığımızı kullandığımız bütün etkinlikler sağlıyor. Yazmak, çizmek, bestelemek, çocuklarımızla oynamak, şifa vermek, konferans vermek, bir dans yaratmak, müzik dinlemek, ders vermek…Bu etkinliklerden hangisi ise size uyan, onu yoga yapıyorcasına uyguladığınızda aynı yere varabilirsiniz. Yoga yapıyorcasına derken ne demek mi istiyorum? Para kazanmayı ve insanları etkilemeyi düşünmeden. Sadece kendiniz için. Bir şey keşfetmek, üretmek, dönüştürmek için bile değil…Sadece o anı başkası için de değil, kendiniz için HİSSETMEK için yaptığınızda, işte o zaman yoga kafası geliyor. Hakikati  gölgeleyen kopukluk ilüzyonu (Shadow Yoga’nın adına ilham olan gölge) bilincin göklerinden çekiliyor, Hakikat (hayat şimdi, şu anda burada ve başka hayat yok) bütün netliği ve temizliği ile karşımıza çıkıyor.

İçimizdeki boşluğu dolduracak tek şey yaratıcı gücümüzün akışını sağlamak. Yaratıcı güç, teknik yazılarda bahsettiğim Prana gibi bir şey. Gözlerimize nur, tenimize ışık veren, günlük kaygılarımıza dışarıdan  bakmamızı sağlayan bir güç. Tıpkı Prana gibi Yaratıcı Güç’ün de her gün düzenli olarak uyandırılması, masaj ile harekete geçirilmesi gerek. Tıpkı yogada olduğu gibi yargılamadan, değerlendirmeden sadece gözlemleyerek ve her şeyden önemlisi keyfine vararak yapılması gereken bir etkinlik. Mutluluk o kadar yakınımızda aslında. Parmaklarımızın ucunda belki. Yerimizden bile kalkmadan hep hayalini kurduğumuz o his, o tatmin, o bütünlük haline erişebiliriz. Sağlığım yerinde olsa, bir çocuğum, şu kadar param, bu kadar yatırırım olsa diye diye hayatı tüketerek değil, her gün Yaratıcı Güç’e akacağı bir kanal açarak geliyor mutluluk.

Bitirirken son bir şey daha söylemek istiyorum. Dünya yüzünde çok çok çok az sayıda insan Yaratcı Güç’ünden ekmeğini kazanıyor. Onlar da bizlere parmak ısırtan sanatçılar, yazarlar…Olmaz mı? Olur. Çok çalışarak elbette olur. Ama olmayabilir de. Yani diyeceğim şu: “Yaratıcı Güç’ümden ekmeğimi kazanacağım gün gelene kadar bu sevmediğim ve bütün vaktimi, enerjimi, gençliğimi alan işi yapacağım ondan sonra Yaratıcı Güç’ümü akıtacak çok fırsatlarım olacak” demeyin. Olabilir. Ama olmayabilir de. Onun yerine tüketimi azaltın, belki daha az para kazandığınız ama size zaman ve enerji veren başka bir işe geçin. Ekmek parası bir yerlerden çıkar. Yeter ki içimizdeki boşluğu tüketim ile doldurmaya çalışıp durmayalım. Ekmek parasını çıkardığımız işin adı, sanı, şirketi de önemli değil. Önemli olan Yaratıcı Güç ile buluşmanıza olanak sağlaması. Ekmek parası adı üzerinde, karnımızı doyuracak, tepemizde bir barınak sağlayacak, sağlıklı bir hayatı sürdürmemiz için gerekli koşullar ı yaratacak bir kaynak. Kimliğimiz, ismimiz, cismimiz ve şu dünyadaki değerimiz ekmeğimizi nereden kazandığımız ile belirlenmiyor. Ve hayatımızı ona adadığımız anda, Yaratıcı Güç’ün alanından çalmış oluyoruz.

Bence biz insanların kainata katkımız yaşamı bütün güzelliği, acıları, savaşları ve mucizeleri ile  ifade ettiğimiz eserler yaratmak….Sonraki kuşaklar için değil sadece, aleme Yaratıcı Güç’ü yaymak için. Kendimiz için. Mutluluğumuz için. Her bir bireyin kendi mutluluğu bütün insanlığın mutluluğuna katkıda bulunuyor çünkü….

IMG_1877

BOŞLUK VI: HEDİYE

Istanbul by Aisha Harley
Foto: Aisha Harley

Fresh Pot kahvesi Powels kitapçısının bitişiğinde. Hatta kahveye girmek için kitapçının kapısını kullanıyoruz. Sabah vakti kitap kokusuna karışık kahve beni mest ediyor. Bu yaz Albina Press’i Fresh Pot’a değiştim. Albina Press çok fazla tanıdık ile doldu. Tek başıma avarelik edemiyorum artık orada. Oturur oturmaz birileri masama yanaşıveriyor. Fresh Pot’un kahvesi daha iyi zaten. Ve bir de komşu kitapçının raflarından istediğim kitabı çekip masama getirebilirim.

Dışarıda tatlı bir sonbahar havası…Yağmur yağıyor, hava serin ve karanlık, sokaklar sakin ve boş. İç mekanların tadı bir başka çıkıyor böyle havalarda. Portlandlılar çok uzun ve çok yağmurlu bir kış geçirdikleri yetmemiş gibi, yazın da bir türlü başlamamasına müthiş bozuluyorlar. Haklı olarak. Biz buraya göçmeden önce on beş gün boyunca Leros’da denize girip çıkıp, daha tuzumuz kurumadan kalamar, ahtapot, çoban salatası, patates kızartması ile dolu sofralarda yemekler yediğimiz için yaza doymuşuz gibi geliyor bana. Sonbahar 30’lu yaşlarımın en sevdiğim mevsimi haline geldi galiba!

Bu sabah iki dersim vardı. Saatimi 5’e kurmuştum. Derslerin öncesine kendi yogamı yapma niyeti ile. Yine olmadı! Normalden 45 dakika önce uyanmak niye bu kadar zor anlamıyorum ki! Kendi yogam kaldı iki dersin sonrasına .Taa 8:30’a. O saatte yoga mı yapılırmış, diye söyleniyor yine içimdeki çok bilmiş. Of!

Istanbul by Aisha Harley
Foto: Aisha Harley

Güneşten önce kalkmayı becerdikten sonra bir kere, yogayı tam gün doğumuna denk getirmek öyle kuvvetli bir etki yapıyor ki! Yıllar önce, bütün yazı bir sahile kurduğum çadırımda geçirirken, komşum Serap ile güneş doğmadan uyanır, hiç konuşmadan doğuya yüzümüzü döner yogamıza başlardık. Saat kaçtı o sabahlarda? Uzun yaz günleri olduğuna göre, 4:30’dan geç olamaz. Yarın sabah yine deneyeceğim. İnanıyoruz ki zevke ve keyfe odaklanırsak, 5’de kalkabileceğiz (içimdeki ses ve ben.)

Ama bugün yogadan bahsetmeyecektim. Çünkü Boşluk serisi yoga serisi değil. Ruh, nefes, spirit, mizah, can, yaratıcılık, ilham, hayal gücü…bunları yogaya bağlayabiliriz elbet ama ömrünüzde yoga yapmadınız ve yapmayacak iseniz bile neden söz ettiğimi anlıyorsunuz değil mi? Boşluk yogadan büyük bir alanı kaplıyor.

Her birimiz eşsiz insanlarız. Maceradan arınmış, rutine dayalı sözde en sıradan hayatları sürenlerimiz bile özel-orjinal benlikler içinde yaşıyoruz. Nasıl ki her birimizin genetik yapısı bu alemde tek ve eşsiz, aynısı benliğimiz için de geçerli. Genlerimiz, birikim ve tecrübelerimiz, yaşam koşullarımız ve bilmediğimiz milyonlarca faktörün bir araya gelmesinden, benlik oluşmuş. Her birimiz insanlık halimizi  diğerinden farklı tecrübe ederiz ama nihayetinde insan birdir.  Bu birlik sayesinde iletişim kurabiliriz. Benim insanlığımı yaşama yolum yazı ile size ulaşır ve sizin insanlık halinizle örtüşür, size bir şey katar ve siz de dönüp kendinizinkini bir diğerine aktarırsınız. İlham zincirleme birbirimize geçirdiğimiz hediyedir.

Spiritsiz insan olmadığı gibi, hayal gücü ve yaratıcılıktan yoksun insan da yoktur. Geleneksel toplumlarda el işi, marangozluk, müzik, dans, muhabbet tellallığı, oyunculuk, masal yazmak/anlatmak gibi yaratıcılığı besleyen faaliyetler günlük hayatın parçası olarak yaşanıyordu. Bütün yetişkinlerin müzik yapması da, dans etmesi de sıradan ve sık sık tekrar eden olaylardı. Şimdi müzik yapmak, dans etmek, resim yapmak, yazı yazmak için bu alanlardan birine karşı yeteneğimiz olması gerektiğine inanıyoruz. Oysa ki ilham perisi gibi yetenek de zamanla, sabırla, kapısı çalına çalına uyanan bir diğer lamba cini.

Dünyada kaç milyar insan yaşıyorsa, bir o kadar da spirit var. Bir o kadar kendini ifade etme biçimi…Binlerce farklı kanaldan, milyonlarca farklı insana…Günümüzde yaratma imkanlarımız azalmadı, tersine arttı. Geleneksel toplumlarda ancak kendi kabileme, köyüme sunabileceğim iç dünyamı şimdi benimle aynı dili konuşan binlerce insana açabiliyorum. Bir şeyleri kanıtlamak, sizi değiştirmek, ya da etkilemek, daha iyi bir insan olmak için değil. Yaratmanın tatminini yaşamak için. Bu da sizin bana hediyeniz.

Can, öz  veya spirit uyuduğu yerden çıktıkça beraberinde yaratıcılığı getiriyor. Spirit, yogadaki gibi nefesle bedenin derinliklerine dokunarak veya insanın kendi gerçeğinin farkına varması sonucunda ortaya çıkabilir. Kendi gerçeğimiz derken, o orjinal benliğimizden söz ediyorum. Sadece size has olan, genetik yapınız gibi nevi şahsınza münhasır benliğinizden!

Bu arada o orjinal benlik (spirit)  bilinçli veya bilinçsiz olarak çocukluğumuzdan beri bastırılmış olabilir. Anne-baba “düzeltmeleri” (ama biz senin iyiliğini istediğimiz için böyle söylüyoruz), öğretmen eleştirisi (daha iyisini yapabileceğini biliyoum!), arkadaşların dalga geçmesi, eşlerin eşlere inançsızlığı, ve hatta kendi çocuklarımızın bizi küçümsemesi…Bir ömür bunlara şahitlik eden Spirit koşa koşa lambasına geri kaçmasın da ne yapsın? Ancak bir iki kadeh içki içtiğimizde geri gelir bazen. (İngilizce’de alkollü içeceklere bilin bakalım ne derler: Spirit!) Spirit’i dışarı çağırmak için alkollü spiritlere bağımlı hale gelirsek yalnız, yine kaçar lambasının içine.

İnsan yaratmak ister. İnsan ait olmak ister. Ne demişti yogi Bajan? We all long to belong. Hepimiz aidiyetin hasretini çekeriz. Yaradana kavuşmak yaratmaktan geçer. İnsanı insan yapan analitik düşünme yeteneği değil, hayal gücüdür bence. Hayal gücü orjinal benlikten, candan, spiritten beslenir.  Spirit avare zamanlardan…

Size bir hediye vereceğim:

Bir saat BOŞLUK.

Haydi bugün avare avare dolanın sokaklarda bir saat. Tek başınıza. Kimse ile konuşmadan. Bir yere yetişmeden. Belki kulağınıza müzik takar, bir film seyreder gibi sokaklardaki kendinizi seyredersiniz. Kim bilir belki alfa frekansına geçersiniz. Belki spirit lambanın ağzından başını gösterir, bir dilek tutarsınız. Belki bir şarkı yazarsınız, ya da mektup, belki bir resim yaparsınız ya da sekiverirsiniz kaldırımda.

Nasıl isterseniz öyle değerlendirin hediyenizi…

Mutlu günler!

SON

Istanbul by Aisha Harley
Foto: Aisha Harley

Aisha Harley’nin ve İstanbul’un ruhunu yansıtan bu güzel fotoğrafların devamına Defnesumanyoga’nın Facebook sayfasından bakabilirsiniz!

Boşluk Serisi V: Gülümseyin…Boşluktasınız!

Artık tahmin etmişsinizdir: Sabahları tek başıma yaptığım ”kendi yogam” ve sonrasındaki 1 saatlik kahve molam benim en sevgili avare zamanlarım.

Velhasıl bugün ay halinden dolayı kendi yogamı yapamadım. Bir de kahvaltıya misafir çağırmıştık.  Kahveye de gidemedim. Avare zamanlarımdan yoksun kaldığım bu günde bakalım ilham perisi kapısını açacak mı?

Sabahları bir de yoga dersi veriyorum. O da bir başka hal.  Avare zamanlarımdan olmadığı kesin.  Günlük hayatta faaliyet gösteren beta frekanası da değil. “Yoga dersi verme kafası” ileride bir gün ele almak istediğim ilginç bir dalga alanı.  yazmalı.

Geçen yazıda nerede kalmıştık?

Alice’in ruhu yok. (“Who the Hell is Alice?” diyorsanız, sizi önce şuraya alalım.)

Alice’in nefesi ve spirit’i.

Alice’in ruhu -spirit’i- yok derken ona haksızlık ettim. Alice’in elbette canı-spirit’i var. İçinde bir yerlerde saklı.  Lamba cini gibi bir şey bu spirit. Bedenin derinliklerini nefesle ovuşturduğumuzda ortaya çıkacak! Bir kere saklandığı yerden çıkmayagörsün o spirit zaten… Dile benden ne dilersen… Yaratıcılık, ilham, zerafet, hayal gücü…hepsi onda saklı!

Nefes alıp verdiğimizde can alıp veriyoruz. Yerde hareketsiz yatan biri ölü, biri canlı bedenin hangisinin hangisi olduğunu nereden anlarsınız? Nefes var mı yok mu diye bakarak değil mi? Hayatımızı sürdürmek için hepimiz nefes alıp veriyoruz orası kesin. Bir nefesi ciğerlere az bir şey oksijen dolduracak kadar almak var, bir de doya doya bedenin derinliklerine çekmek var. Bu ikisinin arasındaki fark hayatı ”geldik gidiyoruz” işte diye yaşamak ile tastamam, keyfi ile yaşamak arasındaki farkı yaratıyor.

Nedir nefes? Yeniden-canlanma-süreci.

Hatha Yoga çalışmasında nefesin rolü çok önemli. Hatta diyebiliriz ki nefes baş rolde. Yaptığımız her hareket nefese yer açmak için yapılıyor. Göğüs kafesinde boşluk yaratmak için karnımızı hafifçe içeri çekiyoruz mesela, nefes iç organlara ulaşsın diye  sonra da karnımızı serbest bırakıyoruz. Kalçalarda, omuzlarda, göğüs kafesinde boşluk yaratmaya çalışıyoruz ki nefes gitsin oralara.

Çünkü nefes canımızı taşıyan rüzgar. Nefes bedenin motoru olarak tabir edebileceğimiz merkez  kanda’ya vardığında (göbek deliğinin arkasının 5 cm kadar aşağısına denk gelen nokta) oraya bir damla can bırakıyor. Bandalar o damlanın kanda tarafından emilip sindirilmesine yarıyor.

Başka bir deyişle doğru nefes alıp verdiğimiz zaman pilimiz prana (yaşam gücü) ile besleniyor. Fiziksel bedenin kendini yenileyebilmesi için prana’ya ihtiyacı var. Nefesi dar ve kısa olanlarımızda pilin ömrü daha çabuk bitiyor. Fiziksel beden kendini yenileyemiyor, eskimeye başlıyor. Yoga nefesi ile daha uzun süreli şarj oluyor pilimiz.

Nefes-spirit bağlantısının bizi doğal olarak götüreceği yer: Nefes açıldıkça, bedenin derinlerine dokundukça, yaşama gücümüz, şevkimiz, keyfimiz de yerine geliyor. Yoga dersinden sonra öğrencilerin gözlerinin aniden parladığına çok şahit oldum.  Spirit’in bedene dolmasından olsa gerek.

Şimdi size bir başka bağlantı: Sprit’in Fransızcası L’espirit. Okunuşu espri. Neşeli, canlı, sağlıklı insanların bolca espiri yaptığına siz de şahit olmuşsunuzdur.  Bunlar genellikle can yakan şakalar değil, de durumların özünü (spirit’ini) şıp diye ortaya koyan espirilerdir.  Ben diyorum ki bedene spirit doldukça insanın bir yandan öz saygısı artıyor öte yandan durumları yeni bir bakış açısı ile görmeye başlıyor. İyi espiri, özgüven, taze bakış açısı ve bilgelik bileşiminden çıkıyorsa, bu bileşim de spiritten çıkıyor diyebilir miyiz? O da nefesle doluyor…

Nitekim yogaya başlayan çok ciddi, çok akıllı, her bir şeyi sorgulayan, biraz şüpheci ve hep anlamaya çalışan öğrencilerdeki ilk ve en umut veren değişiklik espiri yapmaya başlamalarıdır bence. Nefes kırıldığında gözler önündeki ciddiyet filtresi de kırılır. Nefesin açılması bedenin yumuşamasının sonucu ise, espri de zihnin yumuşamasının işaretidir.

Mavi Orman‘da da yazmıştım:  Doğu felsefelerinin kökeninde, özellikle Zen öğretisinde, espri yapmak, ciddiyetten vazgeçebilmek ve gülmek mistik yolculuğun temel taşları olarak görülür. En sevdiğim yazarlardan biri olan Tom Robbins, esas bilginin kaçık bilgeliğinde (crazy wisdom) saklı olduğunu söylüyor.

Mavi Orman‘dan bir alıntı:

Kaçık bilgeliği, geleneksel –basmakalıp- bilgeliğin tam tersi. Hayatı kısıtlayan tabuları yıkmayı, insan ruhunu genişletmeyi, beyni hafifletip özgürleşmeyi amaçlayan dünya görüşü. Bu felsefe, dalgaya karşı yüzmemizi, neşe içinde kısa kibriti seçmemizi, güvensizliği kucaklamamızı, çelişkilere saygı duymamızı, bilinmeyeni, esrarengiz olanı kucaklamamızı, bütün insanların/öğretilerin dogmalarını kırmamızı, kimselerin yapmaya yanaşmadığı işleri üstlenmemizi öneriyor bize.

Ben de canlı canlı (high spirit ile) yaşamanın, karşılaştığımız durumları hafife alabilme yeteneğimizde gizli olduğunu onun sözlerine ekleyeceğim.

Şimdi burun deliklerinizi açın ve yavaş yavaş havayı içinize çekmeye başlayın. Boğazınız, göğüs kafesiniz ve en sonunda karnınız hava ile dolsun. Nefes vermek için acele etmeyin.Bedenin nefese doyduğu bu anı aklınızın bir köşesine not etin.

İçinize bir damla can düştü.

Sonra karnınızdan boşaltın nefesi, göbek deliği sırta doğru çekilsin, göğüs kafesi boşalırken gevşesin, boğaz havanın bedeni terk edişine şahitlik etsin.

Nefes almak için acele etmeyin.

Orada durun.

Boşluktasınız.

Gülümseyin!

Foto: Zeyno Erdost

Boşluk Serisi IV- Maalesef Ruhu Yok

Burada bir öğrencim var.  İsmine Alice diyelim. Alice yoga  konusunda çok hevesli. Bir bilgisayar şirketinde sabah 9 akşam 6 çalışmasına rağmen, benim derslerime gelmeye azm etti. Haftada dört sabah saat 6:15’de karşımda. Bu aralar derslerim çok kalabalık da değil, toplasanız beş öğrenci geliyor gelmiyor.  Böylece her biri ile ek tek ilgilenebiliyorum .

Alice 26 yaşında. Sağlam kemikli, ince uzun kaslı, eksiği fazlası olmayan sağlıklı bir bedene sahip. Geçenlerde konuşurken özellikle Shadow Yoga öğrenmek istediğini, çünkü hareketlerdeki zerafeti çekici bulduğunu söyledi. Bunu duyan içimdeki hazır-cevap yoga hocası hemen hamlesini  hazırladı:

“Biliyorsun yoga fiziksel bedenin dış görüntüsü için yapılan bir şey değil”. (Of, ne sıkıcısın içimdeki hazır-cevap yoga hocası!)

Neyse o hamlesini yapmadan yakaladım bileğinden, içime geri çektim. Çünkü Alice’in söyledikleri hafızamda eski bir hocamın “grace” (hem zerafet hem de Tanrı’nın lütfu anlamına gelen) tanımı uyandırdı:

Evrenin zerafetine şahit olduğumuzda, akışın mükemmeliğini ve Yaradan’ın nefesini duyarız. Bundanır zarif olana doğru çekilmemiz.

Zerafete zihin 5 duyu organı ile şahitlik eder ve böylece ruh okşanır! Kimi  antropolojik araştırmalar insanların toplumsal ve kültürel farklılıklarına rağmen, zerafete şahitlik ederken gülümsediklerini saptamıştır.

Bir sürü martı birbirinin ardı sıra gökyüzüne yükselir mesela veya yatağımızı yaparken havalanan kuş tüyleri döne döne çarşaflara iner, ipek gömlek tenimize değer, bir yerden Albinoni’nin notaları kulağımıza çalınır ve gül mesela, sadece görüntüsü ile değil, kokusu ile bile zarifitir.  Artistik patinaj, kelebek stili yüzme, kelebeklerin kendisi, ipte yürüyen cambaz, damdaki kediden de bahsetmek istiyorum ama artık uzatmayayım. (Aslında ben de internetten uzun yazı okuyamayanlardanım!)

Velhasıl Alice de DVD’den seyrettiği Emma gibi zarif hareket etmek istiyor. Ve kendi bilse de bilmese de bu arzusu ilahi olanla bütünleşme hasretinden kaynaklanıyor.Ne demişti Yoga Bajan? We all long to belong.

Ve fakat Alice bütün çabasına rağmen o zerafeti içinden çıkaramıyor. Hareketlerin sırasını öğrendi. Kalçaları açık, bacakları güçlü, ayak bilekleri hamur gibi istediği şekle giriyor ve yine de olmuyor. Ben görüyorum, o da anlıyor.

Hareket ederken çok düşündüğü, hep düşündüğü öyle belli ki! Anlıyorum ki aklından geçenler akşam dışarı çıkarken ne giyeceği veya bana kendisini nasıl beğendirebileceği ile ilgili değil. Sadece yogayı düşünüyor. Hareketlerin sırasını, ince ayrıntılarını, hizasını, el-ayak-nefes koordinasyonlarını…Alice bir saat boyunca durmadan yoga düşünüyor. Bir saat boyunca durmadan yoga konusunda endişe üretiyor! Biliyorsunuz endişe ”let go” nun tam tersi.  Zerafet ise dikkat ve serbestliğin bileşiminden doğuyor.

Zaten Alice burada ”worry bee” tabir edilen endişeli tiplerden. Nadiren gülümsüyor ve sorularını ciddi bir ifade ile soruyor. Ben dalga geçer tonda bir şey söylersem, kendini muhakkak açıklama  yapmak zorunda hissediyor. Sanki bütün dünyaya açıklama borcu var. En büyük korkusu yanlış anlaşılmak.

Derken sıra geldi nefes çalışmaya ve olay aydınlandı. Alice’de nefes yok. Boğazına kadar zor zar bir lokma nefes alıyor, hemen sonra veriyor. Göğüs kafesi, karın, pelvik taban bunlar hayatlarında nefes yüzü görmemişler. Gösteriyorum, bak böyle göğüs kafesini açacaksın, karın böyle yumuşayacak, nefesini göbek deliğinin arkasında hissedeceksin, periniyum nefese doğru başını kaldıracak. Tepki yok! Sanki karşısında Türkçe konuşuyormuşum gibi boş bakıyor bana Alice.

Egzersizler,  udiyana bandalar, ödevler derken biraz yumuşar gibi oldu. Bu sefer midesi bulanmaya başladı. Nefesi açılıp da midesi bulanan öğrenci sayısı az değildir, o yüzden şaşırmadım. Aslında bu durum nefesin derinlere doğru inmeye başladığına işaret ettiğinden sevindim bile diyebiliriz. Devamı da geldi…Morali bozuldu, duygusallaştı, nedenini bilmediği günlük depresyonlara girdi çıktı. “Yoga bana iyi gelmedi” aşamasının kıyısına geldi yanaştı ama beni çok sevmişti, hatırıma dersleri bırakmadı!

Bu hafta bir sabah derse Alice’den başka öğrenci gelmedi. (evet, ekonomik kriz yeni evlilerin kapısını çalmakta Portland’da!)  “Başla” dedim, karşısına geçtim. O yaptı ben izledim.

İzlerken izlerken, birden Alice’de eksik olan şeyi buldum!

Alice’in ruhu yok!

Daha doğrusu Alice’in canı yok demeliyim. Doğru kelimeyi bulmakta zorlanıyorum çünkü Alice’de yokluğunu fark ettiğim şey ingilizce indi bana o sırada: Spirit.

Şimdi bu spirit kelimesinin tam karşılığı Türkçemizde yok. Ruh kelimesinin karşılığı olan soul’un varlığına isteyen inanır isteyen inanmaz ama canlıyı hayatta tutan, ona neşe ve yaşama şevki veren şeyin bir can bir spirit olduğunda sanırım hepimiz hemfikirizdir. Canlı insan vardır, cansız vardır. Cansız olan ölü değildir sadece spiritsizdir. Ya da o gün kendimizi cansız hissederiz.  Kendimizi canlı, neşeli, hissedersek ingilizcede buna ”i am in high spirtits’ deriz. Meali: Bugün yüksek spritlerdeyim.

Anladınız mı nasıl bir şeyden söz ettiğimi? Alice’de spirit yok. İnsan yaşamayı sürdürüp cansız olamaz mı? İşte Alice’inki öyle bir durum.

Bir yandan bunları düşünüyor  bir yandan da Alice’i yönlendiriyorum. Nefes bölümüne geldik. Ben yine anlatıyorum. Bir ara nefes alış-veriş anlamına gelen respiration kelimesini kullandım.  Daha ağzımdan çıkarken bağlantıyı yakaladım: Spirit ve respritation. İngilizce bilmiyorsanız bile şu iki kelimenin ekrandaki görüntüsüne bakın. Birisi ötekinin içine yerleşmiş gibi görünmüyor mu? Respiratation. Spirit değil de spirat yazılıyor ama oraya takılmayın şimdi.   Şöyle düşünün: İngilizcede kelimenin başına re-gelirse, bu onun yenilendiğini belirtir. Sonuna gelen -ation ise ismi sürece dönüştürür.  Dolayısı ile re-spirat-ation yani nefes alış-veriş spritin yeniden üretilmesi süreci anlamına gelir!

Alice’de ne eksikti?

Nefes.

Başka?

Zerafet

Ve bir de?

Sprit!

Ah ah ah! Siz de benim gibi heyecanlandınız mı şimdi?

O halde yarın görüşürüz!

HehHeh!

(Daha bir de inspiration (ilham) konusu var!)

Foto: Aisha Harley/ Photoshop: Kokia Sparis

Boşluk Serisi III: Avare Mou

Boşluk serisinin ilk bölümünde İstanbul’da yaşarken bir türlü oturup da yazı yazamadığımdan dem vurmuştum. Davranışlarımın sorumluluğunu üzerime almayıp, tembelliği başkalarına veya dış etkenlere yüklemek ne kolay!

İstanbul’da ben hep aktifim. Hep koşturuyorum. Ben koşmasam da etrafımızdakiler koşturuyor ve ağır ağır yürüdüğüm sokaklardan ruhuma telaş bulaşıyor. Çok kalabalık olduğu için nereye kaçarsam kaçayım uyarıcı bombardımanına tutuluyorum. Yoga sonrasındaki alfa dalgalarım bir darbe ile yıkanıp temizleniyor. Yaratıcı gücümü besleyen o boşluk haline bir türlü giremiyorum.

Oysa ki İstanbul insanı nasıl da besliyor! Yaratıcı projeleri ile hayatı, dünyayı, kendilerini daha iyi hale getirmeye gönül vermiş bir dolu güçlü genç insan İstanbul’da. İnsanlığın bin bir halini keskin gözlem, mizah ve orjinal bir üslup ile ifade etmeyi bilen her daldan sanatçı da İstanbul’da yaşıyor. 21. yüzyıl İstanbul’unda yukarıdan (ve aşağıdan) gelen bütün kısıtlamalara rağmen kendini keşif ve ifade arzusu başını almış gidiyor.

İstanbul’da avare boşluklar yaratmak için biraz ekstra çaba lazım sadece.

Alfa dalgalarında faaliyet gösterdiğimiz bir avare boşlukta, İstanbul’un kalabalığında kaybolsak mesela…Kulağımıza müzik dayasak ve yürüyesek. Katman katman duygu tetikleyen manzarada kim bilir neler neler görürüz? Taksim metro girişinde yüzlerce insan ile merdivenlerden aşağı akarken, içinde bulunduğumuz durumu tahlil etmeden, sadece seyreylesek, belki biraz da dinlesek diyalogları… ne hikayeler açılır önümüze!

Evet biliyorum. Kolay değil. İstanbul yoğun bir şehir. Havası, renkleri, güzelliği, kalabalığı, gece hayatı, çığırtkanları, trafiği, günlük dramları ile buram buram yoğun bir memleket. Zihnin tahlil ve yargılama işlevlerini rölantiye alıp kendi hayatlarımızdan soyutlandığımız avare zamanlar Portland’da olduğu gibi tabakta hazır önünüze servis edilmiyor.

Dedim ya…çalışmak  gerek. Bir yerlere varma çabası ile değil de günlük rutini kırıp da “iyi” aylaklığa yer açma çabası ile.  (Alışveriş merkezlerinde dolandırıp, dizi seyrettiren cinsten bir avarelikten bahsetmediğimi anlamışsınızdır herhalde.)

Ya da belki doğru mekanı aramak yerine doğru zamanı bulmaya dümen kırabiliriz. Sabah erkenden, gün yeni ağarırken İstanbul’a çıkmak. Hiç konuşmadan ilk vapura binmek mesela. İlk otobüslerden de önce Sarıyer’den Beşiktaş’a kadar bisiklete binmek, Galata köprüsünde yürümek,  Cihangir’de yolun kenarına tüneyip doğan güne karşı yalanan üç renk kedileri seyretmek ve halis İstanbul avarelerinin zaten yaptığı üzere balık tutmak!

Avareliğe vakti olmamak ayıp değil, ona yer açmamak kayıp!

Yoga yapmak, örgü örmek, kulağımda müzik ile bisiklete binmek, trafiksiz uzun yolda araba tek başına araba sürmek, ormanda yalnız yürüyüş, yüzmek…Bütün bunlar belli bir amaca doğru koşturmadan yapılırsa “If You Want to Write”ın yazarı Ueland’ın bahsettiği tarzda bir boşluk yaratıyor.  O boşluktan hayal gücü besleniyor. O hali  korumak için beta dalgası yaratan sosyalleşme, yeme içme, konuşma, dış dünyadan haber alma etkinliklerini bir kaç  saat askıya alabiliriz.

Yaratıcılık aktif yaşamlarda değil, pasif anlarda saklı. İlham böyle bir peri. Ağır adımlarla yürüyor ve alçak sesle konuşuyor.

Bütün yazı (ve yoga) ustaları gibi Ueland da hergün düzenli olarak defterin, daktilonun başına oturmanın önemini vurguluyor. Yazacak tek bir kelimeniz olmasa bile diyor, geçin kağıdın karşısına. Belki bir saat boyunca sadece saçlarınızı çekiştirerek camdan dışarıyı seyredeceksiniz. Olsun diyor, yeter ki o bir saati (belki iki, belki sekiz) yazıya niyet ederek geçirin. Yarın yazacağımız şeyin tohumu işte o boşluk anında içinize düşebilir.

Bazı sabahlar hiç yoga yapasım yok. Yorgunum, isteksiz, kaskatı ve duygusal. Yine de yere oturuyorum. Minik minik ayak bileklerimi çeviriyorum. Bazen oturacak bile halim yok sırt üstü yatıyorum. O kadar. Orada bir sağa, bir sola yuvarlanıyorum. Sonra bazen bir bakıyorum kalkınmış, devamını getiriyormişim. Yorgunluk yavaştan ağarıyor, enerji içimde uyanıyor. Bazen ise olmuyor böyle bir şey. Sallandığım sırt üstü pozisyondan kalkıp günüme başlıyorum. Ama ertesi gün enerjik, yumuşak ve güçlüyüm.

Zeynep Çelen’in son yazısında bahsettiği ağaçsızlık durumuna bir örnek daha. Her yoga çalışması kanlı canlı ağaçlı geçecek diye bir şart olmadığı gibi, kurak günler enerjik günlerin kuluçkası aslında.

Bazı günler ise yazacak bir kelime sözüm yok. Günlüğümü önüme açıyorum, bir önceki gün yaptıklarımı yazıyorum. Sabah dersime on kişi geldi, öğlen balık salta yedik, yunanca ödevlerimi yapmak için parka gittim. Bazen yazı bir viraj alıyor ve şimdi yazdığım gibi bir şeyi çıkarıyor içinden. Bazen de öyle bitiyor: “Akşam sinemaya gidelim dedik ama ben çok yorgundum, yine eve döndük” diye!

Her iki durumda da o günkü halimize RAĞMEN boşluğa bir adım atmakta fayda var. Yazıda da yogada da ara vermek biriktirmeye değil, uzaklaşmaya yarıyor. İlham perisi onu bekledikçe değil, usanmadan, vazgeçmeden kapısını aşındırdıkça kabuğundan çıkıyor!

İlham, yaratıcı enerji, hayal gücü, ruh, ilahiyat, espiri, nefes…Boşluk açtığımızda içine bunlar dolacakmış gibi geliyor mu?

Öyle ise yarının yazısı sizin için gelecek!

Arkası yarın, bizden ayrılmayın!

Foto: Kokia Sparis

Not: Buraya ne resim koysam diye düşünürken, youtube’da bu şarkıyı buldum. Link vermekle kalmayıp yazının başlığını da değiştiriyorum! (Yazının orjinal başlığı “Boşlukta Salınmak” idi)

Boşluk Serisi II: Yogüstü Alfa

Pazartesi sabahları ders vermiyorum. Salonda yogamı bitirince yatak odasına döndüm. Bizim bey yatakta oturmuş, önünde bilgisayarı açık, ekranında Teoman’ın gözlere afiyet son klibi keyifle şarkı söylüyor. Beni görünce dedi ki:

“Bu mekanda çok fazla beta dalgası var, Alfa durumundakiler için sakıncalı olabilir. İstersen hiç girme!”.

Bu beta-alfa dalgaları aramızda bir şaka haline geldi. Benim yogadan hemen sonraki halime alfa hali diyoruz. Yoga yaparken beynim alfa frekansına geçiyor mu bilmiyorum ama benim yoga kafası diye adlandırdığım hal, aramızda Alfa Hali adını aldı. (Ayrıntılı bilgi için bkz: Yoga Kafasını Korumanın Yolları )

Beyin dalgaları arasında Alfa diye bir dalga gerçekten de var. Derin meditasyonlarda beynimiz Alfa frekansında faaliyet gösteriyor.  Çocukluğumuzun 2 ila 6 yaş arasındaki döneminde beynimiz sadece Alfa dalgalarında seyrediyor.  Yoga veya meditasyon sırasında beyin alfa boyutuna geçerse çocukluğumuz sırasında oluşmuş duygusal kalıplarımız, anı ve yaralarımız da yeniden su yüzüne çıkabiliyor.  (Çocukluğa dair bir yoga macerası için böyle buyrun) Dolayısıyla alfa hattında insan  kendini sakin, sessiz, kırılgan hissedebilir.

Beyin yetişkinlerde bu dalga frekansını bulduğunda konuşma ihtiyacı da duymayabiliriz.  Ve terapi amaçlı öneriler beyin alfa frekansında akarken kişiye telkin edilebilir.  (Alfa dalgaları hakkında daha fazla bilgi almak için: NLP: Zihninizi Kullanma Kılavuzu. Nil Gün. Kuraldışı Yayınları)

Beta ise yetişkinlerin günlük hayatlarını geçirdikleri beyin dalga boyutu. Yoga kafası yavaş yavaş açılıp da yeniden normal hayata döndüğümüz zamanki frekans yani. Haliyle çiftlerden birinin beyin dalgaları alfada, diğerininki  betada akarken, iletişim kurmaları zor. Hele ki bir tanesi yoga üstü alfa boyutunu birazcık daha sürdürmek istiyorsa, günlük hayatın hayhuyunun başlamış olduğu bir odada durmasa iyi olur.

Ben de geri geri çıktım zaten.

Ders verdiğim günlerde, yoga stüdyosundan çıkıp da bir kahveye gitmem de bundan. Kahve de beta dalga boyutunda insan ile dolu evet ve ama ben onlarla konuşmak zorunda değilim. Orada tek başınayım ve gözlerim dala dala kahvemi yudumlayıp, yoga kafamın keyfini sürebilirim. Alfadan betaya yumuşak geçiş yapabilirim.

Dediğim gibi çocuklar 2 ila 6 yaş arasını alfa beyin dalgası boyutunda geçiriyorlar. Dört yıllık yoga kafası! İlgilerini çeken bir şeyi seyrederken veya en sevdikleri masalı dinlerken yüzde yüz dikkatlerini verebiliyorlar. O andan akılları geçmişe (ah ona keşke şöyle deseydim, ah mercimekleri dün geceden suya koysaydım, toplatıya geç kaldığım için bana kızmışlar mıdır acaba, gibisinden düşüncelere) veya geleceğe ( bu akşam ne zamandır beklettiğim emailere cevap yazayım, seneye artık evi boyatalım, öğrencilere yeni bir şeyler göstersem mi, gibisinden düşüncelere) takılmadan bir masalı tastamam dikkatle dinleyebiliyorlar. Belki de bu yüzdendir, çocukken dinlediğimiz masalları unutmayışımız.

Akıl yürütme, analitik mantık, neden-sonuç ilişkisini kurmak, soyutlama becerisi, bunlar düzgün akan beta dalgalarının bizlere hediyesi. Alfanın hediyesi ise yaratıcılık ve ilham gücü.

Yoga sonrasındaki alfa halimiz yaratıcılığa en yatkın olduğumuz zaman. Betaya ani geçişler, kapıda bekleyen ilham perisine, “sen burada iki dakika bekle, ben hemen döneceğim” dedikten sonra gazlayıp gitmek gibi bir şey. İçimizden geçenleri dışarı ifade etmek üzere masa başına oturduğumuz ya da kemanı, fırçayı, makası, kamerayı elimize aldığımız zaman ilham perisinin bıraktığımız yerde bizi beklediğini mi düşünüyoruz sahiden?

“If You Want to Write” diye bir kitap okuyorum şu aralar. Yazarı Brenda Ueland yaratıcılıktan söz ettiği bölümde, ilhamın öyle şimşek çakar gibi kafamızda bir anda oluşan bir durum olmadığını anlatıyor. Tam tersine diyor, ilham yavaştan ve sessizce gelir. Ve yaratıcı gücümüzün kağıda dökülebilmesi için çokça zamanın tek başına aylak aylak geçirilmesi gerekir.  Yazarken –veya yaratırken- kaleminizden dökülenler diyor, o sırada değil, önceki bir zamanda içinizde filizlenmiştir. Bir gün önceki avare zamanlarda!

Avarelik derken de neyi kasdediyor bilin bakalım?

Alfa dalgası boyutunu. Yoga kafasını. O tabii bu terimleri kullanmıyor ama açıklamaları ve örneklerinden anlıyorum ki aynı hikayeyi anlatıyoruz.

Yaratıcılığımızı besleyen tipte avarelik,  gazete veya ucuz polisiye okuyarak geçirdiğimiz zamanlar değil. Bunlar bizi beslemek yerine, bizden yiyen etkinlikler aslında.  Bizi besleyen “iyi” avarelik halinde ise hayatın hayhuyu ile çalkalanmayan keskin bir dikkat mevcut. Duyu organları ve beyin o anda olup biteni izliyor ama biz onların izledikleri hakkında illa ki de bir fikir beyan etme ihtiyacını duymuyoruz.

Yoga üstü alfa hali değil mi şimdi burada bahsedilen avarelik?

Ueland 20.yüzyılda yaşamını tamamlamış bir yazar. Bu yüzden de internet aylaklıkların  yaratıcı gücümüzden nasıl yediğinden söz etmiyor doğal olarak.

Ve fakat Tolstoy’dan alıntı yaparak şöyle bir şey söylüyor: Yazarken yazarken, takıldığımız bir noktada kalkıp kahve yapmak, sigara yakmak veya bir kadeh şarap doldurmak, içimizden çıkmak üzere olan çok sahici, çok orjinal bir fikri daha doğmadan öldürmeye yarar. Zaten yerimizden  o fikrin doğum sancılarını hissetmemek için kalkmışızdır. Farkında olmasak da. Elimizde kadeh ile masaya geri döndüğümüzde ise, o en sahici fikir benliğin dehlizlerinde yitip gitmiştir bile. Biz yine bildik sularda yolumuza devam ederiz. Söylemek istediğimiz başka türlü şeyler vardır ama gemiyi bir türlü oraya yanaştıramayız.

Ben yazarken pek yerimden kalkmam. Kahvemi yazıya başlamadan alırım. Yerimden kalkmadan yazmak üniversite yıllarında kendi kendime keşfetmiş olduğum bir verimli çalışma yöntemi idi. Shift (vardiya) adını verdiğim bu seanslarda 90 dakika boyunca ne olursa olsun yerimden kalkmadan çalışıyor, sonraki 90 dakika boyunca da ne olursa olsun o masaya oturmuyordum. Böyle geçen 3 çalışma shifti tamamlandığında günde net 4.5 saat ders çalışılmış oluyor ve geri kalan 19.5 saat keyfimce kullanılmak üzere bana kalıyordu. Günde net 4.5 saat çalışmanın  bütün ödevlerin, tezlerin yazılması için yeterli bir zaman olduğunu da anlamıştım.

O vakitler 20.yüzyıldaydık ama!

Şimdilerde ise, yerimden kalkmasam da konsantrasyon ve yaratıcı gücümü  benden çalan şeyler var. Hepsi de internette. O kadar yakınlar ki ne zaman parmaklarımı yazıdan çektim de, Safari’ye tıkladım, Facebook’a daldım fark etmiyorum.  Tam da yazı boyunca esas ifade etmek istediğim o sahici, o orjinal fikir içimden çıkmayazarken…

Internetteki sosyal ağlara bağımlılığımı Mete Baba’mın (ve onların kuşağındaki pek çok kişinin) gazete bağımlılığına benzetiyorum. Mete babam sabahları daha gözlerini açmadan kapıya koşar ve gazete gelmiş mi diye bakar. Dünyadan kopuk tek başına geçen bir gecenin (yanında annem uyusa da her birimiz uykumuzda yalnızız neticede!) sabahında dünyaya yeniden kavuşma çoşkusu onunkisi. Veya ilüzyonu.

Benim de kimi sabahlar uyanır uyanmaz, yogadan, kahveden herşeyden önce facebook’a dalmam, dostlarla yeniden buluşmak, kopukluk ilüzyonundan bir an önce bağlantı ilüzyonuna geçmek için…

Yogi Bajan ”We all long to belong” demiş. Hepimiz aidiyetin hasretini çekeriz.  Evrene, ilahi olana, bütüne aidiyetten söz ediyor elbet. Hasreti dindirmek için biz geçici aidiyetlerde teselli arıyoruz. Gazetede, facebookda, evlilikte, dostlar arasında, yoga stüdyosunda…O cins hasretin dünyevi bağlantılar ile dinmeyeceğini en derinimizde bile bile üstelik! İşte bu yüzdendir ki ilk sayfaya göz attıktan sonra Mete Babam yüzünü buruştarak, ben ise laptopumun ekranını karartarak söyleniriz:

“Yeni hiç bir şey yok ya!”

Bugün bir karar verdim. Yazı yazarken modemi kapatıyorum. Bu modemsiz ilk yazım! Aidiyet Yaradan’a kavuşmak ise, tatmin gazeteden, internetten değil, kendi içimizdeki yaratıcı güçten kaynaklanıyor olmalı!

Avare geçen boş zamanlar ve ilham perisine döneceğim yine.

Arkası yarın….bizden ayrılmayın!

Foto: Çelen, Burçin veya Ilkay