Zakynthos Yazar Evi’nden Mektubunuz Var

Çok pek sevgili blog okurlarım, sadık dostlarım,

10 gündür Yunanistan’ın Zakynthos adasında bir Yazar Evi’nde kalıyorum. Yazar Evi nedir diyecek olursanız, biz kafamızı sadece yazdığımız metinlere yoralım diye dünyanın çeşitli yerlerine kurulmuş evler diye tarif ederim. Türkiye’de de var. İtalya’daki kimi yazar evleri kaleli, kuleli şatolarda. Oralarda onlarca yazar beraber kalıp akşam yemeklerini uzun masalarda yiyorlarmış (bir zamanlar) diye duymuştum. Bizim Zakynthos Author’s House ise iki odalı bir yazar evi. İki odayı birleştiren alanda açık mutfak ve oturma odası var. Oturma odasında kütüphane. Bugüne kadar buraya gelmiş, burada kalmış yazmış yazarların eserleri kütüphaneye dizilmiş ve tabi pek çok başka kitap da var.

Ben buraya bir bavul kitapla geldim. Araştırmam için gerekli diye düşündüm. Sonra da -tabi ki- o kitapların kapaklarını açmadım, kütüphaneden çektiğim başka bir kitabı okumaya daldım. Pazartesi sabahı bavula doldurup getirdiğim gibi Atina’ya geri götüreceğim.

Kahvaltı Sofrası

Yazar Evi’nde geçirilecek bir süre benim en büyük hayallerimden biriydi. Yaz başında bir gece, ruhumu daraltan günlük hayattan, yakamı bırakmayan kıstırılmışlık hissinden kurtulmak için yattığım yerde Avrupa’daki yazar evlerini araştırdım internetten. Bir de ne göreyim Yunanistan’ın Zakynthos adasında, burnumum dibi sayılacak bir mesafede (ben Almanya’ya, İsveç’e, Cebelitarık’a filan gitmeye de hazırdım) bir yazar evi. Sabaha cayarım diye hemen oracıkta, uykusuz yatağımda başvuru formunu doldurdum. Her yazar evinin kendince şartları var. Bilindik bir yayınevinden basılı en az üç kitabınız olması mesela bunlardan biriydi buraya başvururken.

Sabah uyandım bir de baktım kabul gelmiş. 31 Ağustos-13 Eylül arası seni bekliyoruz diyorlar. Cüzzi bir konaklama ücreti ödüyorsun, yol ve yemek masrafları da cebinden çıkıyor ama olsun. 18 aylık kedili kocalı bir ev yaşamından sonra iki hafta tek başıma kalacağım ve benden tek beklenen şey bu iki haftada yazmak! VAy canına dedim. Ben romanımı bile bitiririm orada iki haftada!

Kedilerin, kocanın bakımı için düzenlemeler yapıldı. Ardımda bıraktıklarımın başına dünyanın yıkılmayacağına ikna olmam biraz zaman aldı. Birkaç defa “ben gitmeyeyim en iyisi” dedim. Ama sonunda gittim. Bensiz de dünyanın döneceğine inanmam lazımdı çünkü.

Buraya vardığımda anneme telefonda dedim ki yarından tezi yok rutinimi oluşturuyorum ve her gün aynı saatte aynı şeyleri yapmak üzere kampa giriyordum. Annem de dedi ki “biraz oluruna bıraksan?”.

İlk planım şöyleydi: Sabah 5:30 kalkış. Brahma Muhurta yakalamaca. Kahve. 6’da yogaya başlama. 7:20’de güneş doğarken yogayı bitirip denize yolculuk. Sabah yüzmesi ve o plajda yazılan sabah sayfaları. 10’da eve dönüş. 11’de yazmaya oturma. 5e kadar yazma. 5te akşam yemeği ve hemen sonra akşam yüzmesi, adayı gezme, vs. Akşam eve dönünce bir saat idari işler. Dokuzda yatış.

Ne kadar masum, ne kadar kolay görünüyor değil mi?

Kaç gün bu plana sadık kaldım dersiniz?

Sıfır

Evet, sanki içimde asi bir ergen yaşıyor. Ben alarmı kurdukça o uyuyor. Ben haydi şimdi plaj saati diyorum, ona ilham geliyor, saatlerce yazıyor. Uyumadan önce yarım saat kitap okuyalım diyorum, elinden telefonu bırakmıyor. Böyle bir ben var benden içeri yani. Benden ötede değil, otuz yıl geride kalmış bir ergen.

Ama yazınca o mu yazıyor ben mi yazıyoruz bilmiyorum. Çünkü ergenimle ben bilgisayar başına geçince yazdık. Epeyce bölümü yoktan varettik. Varolan bölümlerin üzerinden geçtik, tertipledik. Küçük bir okuma grubunda yeni yazılan bölümleri test ettik, onay aldık. O halde yola devam.

Zakynthos Yunanistan ile İtalya arasındaki Adriatik denizinde bir ada. Turkuaz renginde denizi bana Büyükada’yı anımsatan çam ormanları var. Her yer zeytinlik, incir ve çam. Yazar evimiz bir köyde. Sabah yokuş yukarı vurursanız sokaklarında tavukların, ördeklerin, hindi ve hatta tavuskuşlarının gezindiği eğri büğrü yollardan geçiyorsunuz. Zeytin-incir-zeytin-incir-çam-begonvil-zeytin-incir-zeytin-incir diye düşünün ve geceden de biraz yağmur yağmış olsun, sabah güneşinde hepsi koksun. Manzaraya hakim oldunuz mu?

Yazmaktan yorulunca buraya geliyorum. Marathia Plajı

Benim buraya varmamdan iki gün sonra Mikis Theodorakis’in ölüm haberini aldım. Annem telefonda söyledi. O söyleyince arabayla adayı gezdiğim ilk günüm boyunca araba radyousunu ayarladığım ERT 2’nin (Yunanistan’ın TRT2si) neden sadece Theodorakis çaldığı da açığa kavuştu. Bu acı haberi annemden almam da manidar oldu. Beni Theodorakis ile tanıştıran annemdi. Bizim evde plakları vardı ve çok dinlenirdi. Livaneli, Faranduri, Theodorakis üçlüsü çocuk kalbimde pek kıymetli bir hazineydi. Bugün hâlâ üçünün bir araya geldiklerinde icra ettikleri müziği hiç sıkılmadan dinlerim.

Sonra annem Mete babam ile evlendi. Mete babamın arkadaşlarıyla tanıştık ve onlarla uzun otomobil yolculuklarına çıktık. Mete babamın yakın dostları Ayşın ve Atilla Yücel’di. Kızları Yasemin ile ilk görüşte birbirimizi sevmiştik. Artık havamız mı, suyumuz mu, yıldızlarımız mı, mayamız mı bilmiyorum ama bir şeyimiz tutmuştu ve bugüne kadar da hiç kopmadı o gün tutan maya. Dün telefonda hesap ettik. Tam 38 sene önce bir Eylül günü tanışmışız.

Uzun otomobil yolculuklarında biz mayası tutmuş kızları bir arabaya koyarladı. Bizim araba ya da Yücel ailesinin arabası, fark etmez. Biz Yasemin ile arkada yan yana oturduğumuz sürece kimin arabasında gittiğimizin hiç önemi yoktu. Yolları hep çok uzun hatırlıyorum. Saatlerce çam ormanlarının içinden geçerdik, kıvrılan dağ yollarında ilerlerdik. Çok güzel pansiyonlar vardı yolların sonunda. Yasemin ile beni aynı odaya koyalardı. Oysa ne küçüktük. Ne mutluyduk baş başa kaldığımız pansiyon odalarında. Sabah kahvaltıdan sonra yine yollara düşülürdü. Biz bir arabanın arka koltuğunda, dizlerimizin arkasından şıp şıp terler akarken denize gireceğimiz o bakir plajın yolunu gözlerdik.

Tüm bu yollar, yolculuklar boyunca hangi arabada giderksek gidelim Livaneli, Theodorakis, Faranduri üçlüsünün kasedi mutlaka bir defa çalardı. Biz Yasemin ile Türkçe şarkıları çoktan ezberlemiştik. Faranduri ile söyleyecek kadar Yunanca bile ezberlemiş olabiliriz.

Theodorakis’in ölümü üzerine Yunanistan üç günlük yas ilan etti. Ben çam ormanları arasından adayı gezerken ERT2 sadece Mikis’in parçalarını çaldı. Onunla beraber çalışmış müzisyenlerle röportajlar yayınladı. Yediden yetmişe bir ulusun, dört kuşağının birden yüreğinde yer etmiş çok az sanatçı vardır dünyada. İki gün önce Atina’daki tören sırasında binlerce insan yağmur çamur dememiş, içeri alınmadıkları kilisenin önünde saatlerce Mikis Theodorakis’in şarkılarını bir ağızdan söylemişler. Zülfü Livaneli de oradaymış tabii. Yanında Maria Faranduri ile beraber.

Onlar üstatı Atina’da uğurlarken ben de ERT2 eşliğinde arabamı çam ormanlarının içinden enfes renkteki denize indirirken kendimce veda ettim Theodorakis’e. Yunanistan’la ilk temasım onun müziği olmalıydı. Plak kapakları hâlâ gözümün önündedir. Tüm hayatımız boyunca yanımızda yürümüş insanların ölümü beni yalnızlaştırıyor. İçinde beraber yolculuk ettiğimiz trenden tanıdıklarım iniyor. Tanımadığım, çocukluğuma dokunmamış başkaları trene biniyor. Onlarla da anlaşıyoruz elbette ama bir arabanın arka koltuğunda Theodorakis dinlenerek geçen yolculukların hissini bilen dostlarla bağlandığımız yerden bağlanamıyoruz yenilere. Bu da dünyanın hali işte.

Üç günüm kaldı. Pazartesi sabahı Atina’ya, eve, kocaya, kedilere dönüş.

Roman ne vaziyette? İlk taslağı bitirecektik hani? Neye niyet neye kısmet. Üçte birini geride bıraktık. Hızımızı aldık ama bir defa, bundan sonrası heya mola.

Sevgilerimi yolluyorum. Siz de her neredeyseniz oradan bana kısaca yazın olur mu?

Defne.

not: Zakynthos Yazar Evi’yle ilgili bilgi de vereyim azıcık. yazar dostlarım başvurup gelmek isterler belki.

http://authors.house/

https://www.instagram.com/authorshouse/

*This blog is written during my stay at “Author’s House on Zakynthos Island”

Bu güzellik karşısında dili tutuluyor insanın

Korona Günlerinde Atina 4

16 Mart 2020

Atina

IMG_1245Herkese merhaba!

Hafta sonunda bloğa ara verdim. Tüm yazı enerjimi geçen ay başladığım öyküye yoğunlaştırdım. Bugün öğleden sonrayı da Eylül Konukları ile geçireceğim. Mart sonuna bitimek istiyorum. Ayrıca iki yazı projesi daha var elimde. Bir tanesi çeviri ve diğeri de bir makale. Tüm bunlar sizi ihmal edeceğim anlamına gelmiyor. Ama şöyle bir şey oldu: İstanbul’daki 27 Mart-5 Nisan arasındaki derslerimi iptal ettim tahmin edersiniz ki. Bu dokuz günlük süre zarfında 34 saatlik dersim vardı, toplam 4 ayrı gruba dağılmış 120 adet öğrenci. Atina’dan İstanbul’a ve İstanbul’dan Atina’ya uçuşlar henüz iptal edilmediyse de 120 kişilik bir sanganın (aynı hocanın -bilginin- etrafında maneviyata dair bilgi edinen insanlar grubuna yogada verilen isim) lideri olarak atmam gereken mutlak adım buydu. (Liderler konusuna yarın geleceğiz.) Hal böyle olunca, benim “normal” şartlar altında on yedi gün süren Atina günlüklerimin süresi bir bilinmeze doğru uzadı. Bir sonraki İstanbul seferi 20 Nisan’a ayarlı. Bu, gerçekleşecek mi bilmiyoruz. Şimdilik günlüklerimizin 20 Nisan’a kadar süreceğini varsayalım. Eh, bir hafta sonu arası vermek münasiptir o zaman. 20 Nisana kadar hafta içi her gün size yazmaya çalışacağım. Yorumlarınız için ayrıca teşekkür ederim. Beni yazmam konusunda cesaretlendiriyorsunuz ve esin veriyorsunuz.

(Buraya bir not düşeyim hızlıca: Bu blog yazılarını sosyal medyada paylaşıyoruz, evet ama ben sosyal medyaya bakmıyorum. Oraya bu yazıları asistanım Nazlı koyuyor. Eğer oradan bana mesaj yazarsanız, göremeyebilirim. Daima en sağlıklısı bana email yazmanız. (sumandefne@gmail.com)

Sizin olduğunuz yerde durumlar tam olarak nasıl bilmiyorum. Bizim Atinamızda, Cumartesi sabahı itibarı ile tüm cafeler, restoranlar kapandı. Cuma günü bu, hâlâ işletmenin seçimiydi, cumartesi sabahı yasal olarak yasak kondu. Eğer cafenizi açacak olursanız polis ceza kesiyor. Hatta hapse giriyorsunuz.  Dükkanlara da her 10 metrekareye bir kişi girecek şekilde izin var.Mesela bizim manav 10 metrekare bir yer, ben içerideysem diğer müşteriler dışarıda, sıra bekliyorlar. Ben çıkınca bir diğeri giriyor.

Benim gidecek kahvem kalmayınca Cumartesi ve Pazar sabahları yarım saat parka indim. Herkesler dışarı çıkmış koşuyor, köpek gezdiriyor, çocukların peşinden koşuyor. Aslında cümbür cemaat parklarda, bahçelerde, plajlarda gezmemiz de sakıncalı. İspanya’da parklar da kapanmış. Burada da çocuk bahçelerinin kapıları mühürlendi. Okullar iki haftadır kapalı. (Analar babalar çıldırma aşamasında, çocuklar duvarlara tırmanıyor.) Ben bisikletim ve defterimle inmiştim parka. Bir bankın kenarına ilişip (elimde eldiven) öyküm için notlar aldım.

İçinizdeki yazar ve yazar adaylarına, evde oturdukları süre boyunca akıllarındaki o öyküyü nihayet yazmaya niyet etmiş olanlarınıza buradan bir iki kelam edeyim müsadenizle. Güzide parkımız Pedion tou Areos’un dev selvileri altındaki bir bankta iki büklüm eğilmiş, kucağımdaki defterime öykümle ilgili notlar alırken şunu iyicene idrak ettim: Mürekkep kağıda geçmedikçe ilham gelmiyor. Ağaçları, çocukları, köpekleri seyredin, rüzgar yaprakların arasından hışırdayarak geçsin, dallarında turunçlar mis koksun, bir yerlerden kilise çanları ya da ezan sesi gelsin.. Bunların hepsini beş duyunuzla içinize çekin ama yazmaya başlayacağınız zaman elinize kalem alın. Oturduğunuz yerde ne yazacağınızı düşünmeyin yani. Kalemin kağıda dokunduğu anda oluşan bir simya var. O simyadan hiç bilmedik öyküler, fikirler, duygular doğuyor. Ancak mürekkep kağıda geçtiğinde insanın en derininde saklı, kendinin bile bilmediği inanışları, hisleri ve hatta anıları su yüzüne çıkıyor. Bu, nasıl oluyor bilmiyorum. Ama cumartesi sabahı hava kirliliği iyice azalmış şehrimizin en büyük parkında defterime yazarken bunu bizzat yaşadım.

Bilgisayar olmaz mı? Aynı simya bilgisayarda oluşmuyor. En azından benim için. En azından başta. Bu yüzden tüm romanlarımın başlarını ve kilit bölümlerin açılışlarınıdaima defterime yazarım. Boş bilgisayar ekranına bakacağınıza elinize kalemi, kağıdı alın ve yazmaya koyulun. Mükemmel bir şey yazmaya da çalışmayın. Toprağı kazıyorsunuz önce. Toprak altından çıkan parçayı mükemmelleştireceğiniz yer bilgisayar ekranı olacaktır.

Hazır evdeyken ne zamandır istediğim A’ya, B’ye, C’ye başlayayım diyenlerinize de bir kaç önerim var. Aslında önerim hepinize. Hafta içi gündüzleri çalışanların hayali vardır ya, şu işi bırakayım da zamanımın efendisi ben olayım, dersiniz hani… İşte o hayal ettiğiniz hayat bu. Ben bunu senelerdir yaşadığım için müsadenizle yaşantılarımdan yola çıkarak bir kaç öğüt vereyim.

Kendinizi istediğiniz gibi değerlendireceğiniz bomboş bir günde bulduysanız, size ilk öğüdüm derhal bir rutin yaratın. Rutin sadece yaratıcı faaliyet için değil, sağlımız ve yaşadığımız şu zamanlarda kuvvetine en çok muhtaç olduğumuz bağışıklık sistemimiz için de çok önemli. Korkunun karşısına rutini koyabilirsiniz. Yoga öğrencileri bilirler vritti (zihin gevezelikleri) karşısına apana’yı (aşağı akan ve boşaltımı düzenleyen enerji) koyarız. Apana ritmi düzenler ve ritim apanayı uyandırır, tıkandığı yerde harekete geçirir. Rutin ve korku arasında da benzer bir ilişki var ve hatta daha fazlası. Yoga ve Ayurveda’dan kavramlarla açıklamaya çalışayım. Korku, kaygı, endişe, panik gibi duygular vata bozukluğuna dair duygular. Vata hava fazlası demektir. Hava tabiatı itibari ile hafif, uçucu ve hareketlidir. Kurutur ve içine dolduğu maddeyi yükseltir. Olumsuz düşünceler ve duygular sistemi hızlandır, kaygı korkuyu, korku paniği besler, vata artar.  Nefes daralır, vücut hissedilmez olur, tüm enerji beyine ve zihnin kontrol takıntısına aktarılır. Zihin kontrol etmek ister. Belirsizlik karşısında kontrolü yitirdiğince kendini kaybedebilir. O yüzden panik anlarında zihne kontrol edebileceği bir şey sunmak gerekir. Mesela nefes. Nefesi kontrol edebiliriz. Yavaşlatabiliriz. Vücutta oluşan hislere dikkatimizi çevirebilirsek vata durulur, panik yatışır. Bu, duygulardan kaçmak anlamına gelmiyor. Aksine duygu hakkında düşünüp, ona devamlı çözüm aramaktansa vücudumda, karnımda, kalbimde, yere basan ayaklarımda oluşan hisleri hissettmek. Bu paniğimizi yatıştıracaktır.

Rutin konusuna gelecek olursak… Zamanın efendisi olmak, yine vata tabiatlı zihni dizginlemek anlamına geliyor. Üretken ve tatminkar bir gün geçirmek istiyorsanız zamanı küçük parçalara bölün. Ben minimum 24 dakikalık (yogada bir ghatika) konsantrasyon aralıklarıyla çalışırım. Mesela bu blog için notlarımı 24 dakika boyunca defterime aldım. Alarm çaldı. Kalktım, 5 dakika eşimin tuvaletten kalmasına yardımcı oldum ve tekrar odaya kapandım. Alarmı bir daha kurdum. İkinci yirmi dört dakika da bilgisayara yazıyorum. Bu ghatika bitince kahvaltı sofrasını ve mutfağı toplayacağım. Üretken aralıklara öncelik verin. Ev işleri üretken dilimlerden yemesin. Önce evi toplayayım, sonra rahat rahat masamın başına geçeyim demeyin. İnsan evi toplarken yoruluyor, zihinsel enerjisi kalmıyor. O yüzden önce yazın (ya da ne yapıyorsanız onu yapın) sonra evi toplayın. Bir öykünün ortasında ghati bittiyse, evi toplarken de zihin üretmeye devam eder. Önce üretin, sonra ev işlerine bakın. Tüm günü evde geçiren bir kadın için ev işi hiç bitmez. Ev sizden hep bir şeyler ister. Her istediğini tek seferde vermek zorunda değillsiniz. Benim önerim 116 dakika (5 dakikalık aralarla 4 ghatika) çalıştıktan sonra 116 dakika ara vermeniz. O arada da fiziksel işler, ev işleri yapın. Beyin dinlenirken de yaratmaya devam ediyor. 4 ghatika başta çok geliyorsa 2 ghatika ile başlayın veya bir ghatika ile. Önemli olan bu ghatika süresince elinizdeki iş dışında HİÇBİR ŞEY ile ilgilenmemeniz. Telefon kapansın. İnternet kapansın. (Müzik dinlemeyi seviyorsanız, müzik çalabilir.)  Kapılar kapansın. Bunca kapanmaya bir ghati’den uzun dayanamıyorsanız, en azından 24 dakika elinizdeki işe konsantre olmayı deneyin.

Korona günleride, evde oturuyorsanız (ki umarım oturuyorsunuz- virüsü yayılışını yavaşlatmak şu anda insanlığın en önemli görevi, lütfen siz de üzerinize düşeni yapın ve salgına katkıda bulunmayın) her gün aynı saatte uyanın, yoganızı, kahvaltınızı aynı saatte edin. Rutinler vatayı yatıştıracaktır. SOsyal medyada olur olmadık makaleleri okumak ise vatayı, kaygıyı, paniği arttıracaktır. Yaratıcı bir iş olsun elinizde. Merkezde o dursun. O iş şimdilik sizin hayat amacınız olsun. Enerjinizin büyük bir kısmını oraya aktarabilirseniz, evrenin iş birliği içinde size kaynak yarattığını göreceksiniz. Lütfen dağılmayın. Vata rüzgarının peşinde savrulmayın. Beraber kalın. Merkezde kalın. Nefes alın, nefes verin.

Yarın görüşmek üzere,

Defne. Gölge

 

 

 

 

Cumartesi Mektubu

Atina’dan günaydın hepinize!

Hava burada hiç böyle soğumaz.

Bu sabah bizim Bey’in baş ucunda duran ve evin içi ile dışının derecesini gösteren termometrenin ekranında 5 dereceyi görünce şapkam düştü. Neden saatlerce yataktan çıkamadığımız anlaşıldı! Atina’da kalorifer yakmak gibi bir adet yok. Yani var da, akşam iki saat 7 ila 9 arası. O kadar. Bunun İtalya ve İspanya’da da böyle olduğunu duyup çok şaşırmıştım. Neyse zar zor yün çoraplarımı ayağıma geçirip kalktım. Salonda kedileri dün gece bıraktığım koltukta uyur vaziyette buldum. Bu demek oluyor ki on bir saat boyunca hiç yer değiştirmemişler. Yün çorap, yün hırka mutfağa girdim. Kahvelerimizi pişirdim. Bey’inkini yatağa , kendiminkini salona, kedilerin yanına götürdüm. Tomris Uyar’ın Diz Boyu Papatya’larını elime, ayağımı altına, kedileri kucağıma aldım.

Ne güzel bir cumartesi!

Bugün yoga yapmıyorum. Altı gün üst üste her sabah ve kimi akşamlar yaptıktan sonra bir gün ara veriyorum. Siz de öyle misiniz, bilmem ama ben zaten güneş doğduktan sonra yoga yapamıyorum. Saçma geliyor. İlahlar uykuya yatmış ve ben boş bir tapınağın kapısını çalıyorum gün doğduktan sonra.  O yüzden de sonradan uyuyacak bile olsam 6da mumları yakıp, sunağımın başına geçmeye gayret ediyorum. En geç 6:30’da. Karanlığın açılıp, gökyüzünün renkten renge girdiği o saatte yogayı neden yaptığımı ve yoganın ne işe yaradığını tüm yüreğimle anlıyorum, en içimde biliyorum. Gün doğduktan sonra yaparsam ama kafamın gürültüsünde giden bir tren gibiyim. Yine güzel ama kutsal kanadı kırık.

Hocamız der ki ara verecekseniz Satürn’ün günü olan Cumartesi verin. İçecekseniz kendinizi zehirleyecek veya suç işleyecekseniz de Cumartesiyi seçin. Karanlık işlerinizi Satürn’ün etkisi altındaki dünyada görün!

Pekala.

Bey’i kaldırdım. Giyinmesine yardımcı oldum. Kahvaltıyı hazırladım. Elbisemin içine yün fanilamı giydim. Bey’in fizyoterapisti gelirken ben evden çıktım. Fizyoterapistimiz dedi ki çok soğuk, yüzüne maske takmadan bisiklete binme! Ben de kaşkolumu, beremi kuşandım. Bisikletin selesine oturup da pedala bastığımda bu Atina’lıların soğuk karşısındaki dehşetlerini yine fazla ciddiye aldığımı anladım. Biz ki Boğaziçi Üniversitesi’ne kurtlar inerken dersten derse naylon çorapla koştuk. 5 derece bize koyar mı?

Evimizin önünde çok büyük bir park var. Basar giderseniz metro istasyonuna kadar varıyorusunuz. Metroyla iki durak gittim. Thissio durağında indim. Thissio’da trenden inen turistler, sokağa çıkıp başlarını kaldırdıkları an bir AH çekerler. Çünkü çamlık tepenin en üstünde şehrin tanrıçası Atina için inşa edilmiş Parthenon Tapınağı çıkar karşılarına. Bisikleti çamlar arasında sürdüm. Ne kadar güzeldi her şey parlak kış güneşi altında. Motorlu araç trafiğine kapalı bir yol, iki yanında çam ormanları ve sağda solda antik kent, yokuş  benim en sevdiğim kahveye çıkıyor. On dakikalık bir bisiklet yolculuğu. Akıllı i-podumu cebimden çıkardım, audio kitaplarım arasından Lolita’yı seçtim. Humbert Humbert anlatırken ben yeşillerin ve masalarını kuran sanatçıların arasından bisikletle geçtim.

IMG_6196.JPG

Bisitlete binerken veya şehirde yürürken Audio-kitap dinlemek son bir yılda edindiğim bir alışkanlık ve olağanüstü haz veriyor bana. Herkese tavsiye ederim. Yazı erkekse, söz dişidir derler ya… Hakikatten bir kitabı dinlerken onunla başka türlü, daha gizemli, daha sıkı bir bağ kuruluyor. Sanki bilişsel beyni aşıp, doğrudan bilince akıyor. Kitabın öyküsü anıların, rüyaların barındığı yere yerleşiyor.

Little Tree and Books kahvesi cumartesi sabahı kalabalığıyla doluydu. Bisikleti kilitleyip, kendime bir masanın bir ucunda yer buldum. Minicik bir espresso istedim. Bir yarım saat daha Tomris Uyar’a devam ettim.

Mutluluğun ne basit bir şey olduğunu düşündüm.

Ve blog yazmayı ne kadar özlediğimi. Yaratıcılığın insanın tek başına geçirdiği avare zamanlarda geliştiğini hatırladım. (Sadık okur hatırlayacaktır: Bu konuda bir yazı yazmıştım.) Ve bir kaç saatlik avareliğin hayatın zor yanlarına tahammülü ne kadar kolaylaştırdığını…

Tabii bir de siz blog okurlarını ne kadar özlediğimi. (Hâlâ orada mısınız?)

Sonra da bilgisayarımı açtım.

Karşınızdayım.

Mektuplarım sürecek. Siz de bana yazın. (Umarım hâlâ oradasınızdır)

Esen kalın.

Defne.

 

 

Hayat Hikayesi

Öncesi

IMG_0172Murat Gülsoy’un Yaratıcı Yazarlık kursunda öğrendiklerimden aldığım ilhamla yazmaya devam…

Hikayede karakter yaratma konusuna kursun sekizinci haftasında geldik ama o noktaya kadar olay örgüsü, mekan tasvirleri ve tabi ki bakış açısı konularını işlediğimiz derslerde karakter hep bizimle birlikteydi. Birlikteydi çünkü bir mekan insansız bile olsa biz o mekanı karakterin gözünden görürüz. Zaten sadece boş mekan anlatan hikaye de olmaz, en nihayetinde insanlar (ya da varlıklar) belirirler. Belirmezlerse anlattığımız şey hikaye değil deneme ya da akademik bir yazıya dönüşür. Uzun lafın kısası karaktersiz hikaye olmaz.

Olmazsa olmazı olduğu için kurguda karakterin yaratımı iki yüzyıldır edebiyatçıların üzerinde yazıp çizmeyi pek sevdikleri bir konudur. Murat Hocamız da hakkını vererek bir bütün dersi “hikayede karakter nasıl yaratılır”a ayırdı. Kursun en ilginç derslerin biriydi bence. Saklambaç’ı ve adı henüz gizli ikinci romanımı yazarken bilmeden kullandığım bir takım yöntemlerden bahsedilmesi ayrıca hoşuma gitti.

Şimdi anlıyorum ki basılmış ilk ve (şimdilik) tek romanım olan Saklambaç’ı el yordamıyla yazmışım ben. Başka yazarlar romanlarını nasıl yazarlar, bakış açısı nedir, söylem nedir, bunların hiç birini bilmiyordum. Bir ilk roman için aslında bir nimetti bu. Edebiyat dışında çok nadir kitap okuduğum için benim için roman yazmak bir ömür hiç durmadan müzik dinlemiş bir kulağın ilk defa enstrüman çalması gibi bir tecrübeydi. Elim bir alıştıktan sonra hikaye, esrarını bugün bile çözemediğim bir içgüdüyle aktı, gitti. Karakterlerin nereden çıktıkları ve onların peşinden sürüklendiğim hikayenin beynimin neresinden çıktığını da hiç bilemedim.

Murat Hoca kurguladığımız karakterlerin hayatlarından kısacık bir kesiti konu alan bir hikaye bile yazsak onların geçmişini bilmemizin öneminden bahsetti. Bu benim gibi aile tarihçesine meraklı, ilk otobiyografisini yazmak için on beş yaşına kadar bile sabredemeyen bir yazarı pek mutlu etti tabii. Saklambaç basıldığında 88.000 kelimeden oluşuyordu, ben ilk taslağı yazıp bitirdiğimde ekleriyle beraber 150.000. Neden? Çünkü Mihrünisa Nine’den aksi Nedim Dedeye , Yazar Enişteden Despina’ya kadar herkesin hayat hikayesini de yazmıştım. Romana belki bir cümlesi eklenecek belki de hiç eklenmeyecek bölümlerdi bunlar. Büyük bir kısmını hiç kullanmadım ama yazarken roman insanlarımın hangi yılın hangi günü nerede doğduklarından okudukları okullara, en sevdikleri yemeklerden, anneleri ölünce ne yaptıklarına kadar epece bir ayrıntı biliyordum.

Doktor Nedim Dede gibi gölge bir tip bile olsa ben o insanı tanımak zorundaydım. Hatta ben onu kendi torunu olan anlatıcımız Eda’dan bile daha iyi tanımak zorundaydım. Torun için o, karanlık arka odada kupon kesen tuhaf bir ihtiyardı. Benim içinse babasını kırmamak için sevmediği Saliha ile evlenen ve biricik küçük kızının ihanetini yara gibi içinde taşıyan gizli bir romantik. Eda’nın bilmediklerini bilmeliydim ki, konuşmadan geçirdiği aylar sonrasında karısıyla küçük kızının didiştiği bir Cumartesi sofrasında birden başını kaldırıp “Saliha, söyle ona konuşurken o bıçağı sallamayı kessin,” diye son sözü koyabilmesinin ağırlığını sofradaki Eda’dan çok biz hissedelim. (Bu Eda’dan çok bilme işinden, “Bakış Açısı” dersinde aklıma gelenleri yazacağım bir yazıda daha fazla bahsedeceğim.)

Hayat hikayelerinin yanı sıra ben bir de karakterlerimin aile ağaçlarını çıkartmıştım, hatta bir ara Çağlayan’la kitabın başına koyalım diye de düşündük. (“Eda’nın Tarih Dersi Dönem Ödevi” başlığı altında- Eda hakikatten de hikaye içinde ailenin soy ağacını çıkarır.) Aile ağacı da hayat hikayesi gibi her bir karaktere üçüncü boyutunu verdi. Doğum yılları, gençliklerini tarihin hangi döneminde geçirmiş oldukları, Cumhuriyet kurulurken, mübadele sırasında, ’80 darbesi yaşanırken kaç yaşında olduklarını bilmek o insanların iç dünyaları ve dünya görüşleri hakkında bana zengin bir kaynak sağladı.

Malum, hikayesini bildiğimiz insan canlanır, bizim onun hakkındaki iki boyutlu fikirlerimizden bağımsızlaşıp gerçek bir varlığa dönüşür. Hayatta da böyle, edebiyatta da. Tanıdığımız insanı yargılayıp, silmek zordur, anlayıp, kabullenmek (sevmek şart değil) ise daha kolay. Anlamadığımız bir insanı yazmak bilmediğimiz bir dersi öğretmeye kalkışmak gibi bir şey. İç dünyasını kestiremediğimiz karakter ezberden yazdığımız (böyle olsa gerek!) iki boyutlu tipler olarak kalıyorlar.

Murat Hoca’nın karakter kurgulama konusundaki bir diğer önerisi de “Karakterinizle vakit geçirin” oldu. Bu da çok hoşuma gitti. Sırf canım 1980lerin başında Türkbükünde bir kış geçirmek istiyor diye Nimet’in Yazar Enişte’nin yanında geçirdiği günlerini saat saat yazmıştım bir defasında. Deniz kıyısında yürüyor, elinde pilli radyo, kolunun altında Suç ve Ceza. Genç, çok genç. Öğleden önce kapıya gelen balıkçıyla pazarlık ediyor, sonra hâlâ uyuyan sevgilisinin koynuna girip güneşin ısıttığı yatakta onunla sevişiyor, kalkıp balıkları pişiriyor, akşam sevgilisi rakı sofrasında sarhoş olunca sıkılıyor, kaygılanıyor ama gülerek bastırıyor korkusunu… Eda’nın gözünden “zavallı teyze”, Leyla’nın gözünde ise “hain anne” olarak gördüğümüz Nimet’i ancak onunla baş başa geçirdiğim bir günün sonunda tanıyabileceğimi sezmiştim galiba.

Ama benim bu konuda yazmak istediklerim şimdi bu yazının kuyruğuna eklenmesin. Çünkü bu konuda sizinle paylaşmak istediğim çok şey var. Bir sonraki yazıya bırakalım bu konuyu isterseniz….

Foto: Görkem Daşkan
Foto: Görkem Daşkan

Yetimlerimden Karakterlerime

Lesvos Island, Greece
Foto: Ayse Kaya

Öncesi

Yaratıcı Yazarlık Kursu‘nun ilk derslerinin birinde hocamız Murat Gülsoy, Freud’un “Yaratıcı Yazarlar ve Gündüz Düşleri”* adlı makalesine dayanarak bize kurmaca (edebiyat) yazarlığının aynı çocukken oynadığımız oyunlara benzediğini söyleyince aklıma hemen anılar üşüştü. Hocamız çocukken etrafımızdaki eşyayı kullanarak kurduğumuz dünyaları hatırlattı bize. Sahiden de onun gerçek olmadığını bile bile o dünyayı ciddiye alabiliyor,  içinde zorlanmadan yaşayabiliyorduk.

Yetişkinlerin ve tek kanallı televizyondaki tek renkli haberlerin uğultusunda bile çatal anne, bıçak baba, kaşık çocuk olabiliyor, sofrada büyüklerinkinden uzak ve daha renkli bir dünya kuruluveriyordu. Gazlı boya kalemlerimin bile  her birinin ayrı bir karakteri vardı. Sarı çok mızmızdı mesela, mavi serinkanlıydı, kırmızı şımarık… Hiç oyuncağım olmasa bile on farklı renkteki gazlı kalemi taşıyan o kutu beni saatlerce oyalayabilirdi.

Freud oyun vasıtası ile hayali bir dünya kuran çocuğun bunu arzularını tatmin etmek, hayallerini yaşamak için yaptığını öne sürüyor.** Çocuğun hayali tabi ki büyümek ve bir yetişkin olarak yaşamak. Kendini içinde yetişkin olarak kurguladığı oyunları sayesinde çocuk bu hayalini tatmin edebiliyor. Sahiden de ben küçükken içinde çocuk olarak kaldığım bir dünya kurduğumu hiç hatırlamıyorum. Oyunlarımda hep büyüktüm ben. Yetişkindim. Anne değildim ama öğretmendim, hatta müdire hanımdım. Hem de nerenin? Bir yetimhanenin müdürü! Evet, benim bebeklerim yetim kalmışlardı Öksüzlerdi. Hepsi o yüzden biraz hüzünlüydüler. Ana babaları terk etmişti, onlara bakmak benim görevimdi. Bana hediye gelen her yeni bebeği ilk iş  özenle tuttuğum Ece Ajandama kaydeder, onu yaşına göre bir sınıfa yerleştirir ve diğer bebeklere (yetimlere) tanıtırdım.

Yeni bebeği gruba kattıktan sonra ben artık onların oyunlarına karışmaz, uzaktan seyrederdim. Bizim yetimhane bir tiyatro atölyesiydi. Her hafta, ya da her ay yeni bir oyun sahneye konurdu. Yetimlerim çok yetenekliydiler. Kendi karakterlerinden sıyrılıp o haftanın ya da ayın senaryosunda kendilerine düşen rollerini de başarıyla gerçekleştirebiliyorlardı. Oyun bitince kendi karakterlerine geri dönüp bir sonraki senaryoya kadar dinlenip, gerçek hayatlarını yaşıyorlardı.

Pek çok tek çocuk gibi ben de oyunun başka çocuklarla değil de kendi başına oynanan bir şey olduğunu zannederek büyüdüm. Diğer çocuklar kelimenin tam anlamıyla “oyun bozan”dı. Annem “hadi beraber oynayın” diyerek salonda çay içen bir ahbabının küçük kızını benim odama iteleyecek olsa başımdan aşağı kaynar sular dökülürdü. Bir başkasının varlığı benim ince ince kurduğum ve sonuna kadar sahiplendiğim o dünyadan bir süreliğine, belki tam da yetimlerim çok önemli bir sahneyi oynamak üzereyken, yani ben zevkin zirve anındayken çıkmam demekti. Yetimlerim (ya da çatal bıçak takımım ya da gazlı boyalarım) benden başkasına konuşmazdı. O misafir küçük kız odaya girer girmez onlar susardı. Onlar susunca ben de susardım. Karşılıklı sustuğumuz bir saatten sonra misafir çocuk giderdi de oyun tekrar başlardı.

Kurduğum dünya ben ancak onun içinde tek başıma var olduğumda gerçekti. Başkasının şahitliğinde kapıları kapanıyor, beni de o başkasıyla beraber dışarıda bırakıyordu. Benim yetimler o başkasının huzurunda boncuk gözlü, plastik yanaklı oyuncak bebeklere dönüşüyorlardı.

Benim çocukluğum uzun sürdü. On iki yaşıma kadar bebeklerimle oynamaya devam ettim. Ne kadar şanslıymışım ki ailemden kimse de bana “artık koca kız oldun, hâlâ mı oyuncaklarla oynuyorsun?” demedi ve hatta annemin telefonda halama, “Defne mi? Odasında oynuyor. Evet hâlâ oynuyor. Tabii oynasın, nasıl olsa bir gün gelecek, artık oynayamayacak,” dediğini ve yüreğimin şükranla dolduğunu da hatırlıyorum.

Yaratıcı Yazarlık dersinin devamında Murat Hoca, yine Freud’dan alıntı yaparak insan doğasının asla hiçbir şeyden vazgeçmediğini, sadece bir şeyin yerine başka bir şeyi koyduğunu anlattı.  Hayallerimizden vazgeçmiyorduk. Onları gerçekleştirme arzumuz da içimizde aynı çocukluğumuzdaki gibi yanıp duruyordu. Oyun bitse de hayal kurma yeteneğimizden bir şey eksilmiyordu.

Annemin telefonda halama bahsettiği o gün de bir gün geldi… Gayet iyi hatırladığım bir Cumartesi sabahı gözlerimi açıp yatağın tam karşısında duran “Yetimhane”me baktım ve oradan hiç ses gelmediğini fark ettim. Hemen yataktan atlayıp karşılarına geçtim. Bekliyordum aslında. “Güneşi Uyandıralım***”daki Zeze’nin hayali kurbağası Adam da bir gün onun kalbini terk etmek zorunda kalmamış mıydı? Hüngür hüngür ağlayarak bitirdiğim o kitabın ardından gelen her gün ben de benim yetimlerin kalbimi terk etmek zorunda kalacakları günü korkuyla bekliyordum. Ve işte , her sabah şen şakrak konuşan, geceyi nasıl geçirdiklerini anlatan onlarca bebek plastikleşmiş, cam gibi gözlerle bana bakıyorlardı.

Susmuşlardı.

Terk edilmiştim.

Odamdaki sessizliğin dayanılır tarafı yoktu.

Masaya geçip saman kağıtlara yumulmam o Cumartesiye mi rastlar, bilmiyorum ama o günden sonra ben kıtlıktan çıkmış gibi yazmaya koyuldum. Bebeklerimin sessizliğinde açılan boşluğu, belki de terk edilmişliğimin acısını onların bile bana veremediği bir dünya yaratarak doldurmaya karar vermiştim. Hiç bir bebek hayalimdeki yüze sahip olamıyordu zaten. O kadar da iyi oyuncular değillerdi belki. Rollerine uysunlar diye saçlarını kesmem, yüzlerini boyamam, kaş, kirpik çizip yeni kıyafetler dikmem gerekiyordu. Oysa saman kağıtların üzerinde ilerleyen tükenmez kalemim bana istediğim kişiyi, istediğim renk saçı, gözü, yaşıyla yaratabileceğimi müjdeliyordu.

Freud’un dediği gibi çocuk oyunu bitmişti ama hayaller devam ediyordu.

Sonraki iki yılı iştahla, saman kağıtları yercesine doldurarak, elimde yüzümde hep tükenmez kalem lekeleriyle geçirdim. Ergenliğe adım atan vücudum gibi ruhum da çağlıyor, yazıyor, yazıyor, yazıyordum. Ne yazdığıma hiç aldırmadan ve kimselere okutmayı düşünmeden. Sadece kendi tatminim için. Yazı benden çıkmıştı. Çok eğlenceliydi. Eskiden bebeklerimi taşıdığım sıkıcı misafirliklere gittiğimizde annem ev sahibesine, “Defne’ye bir tomar kağıt ve bir kalem ver yeter” diyordu artık. Çok sevdiğim bir kitabın bitişine üzüldüysem mesela, hemen devamını kendim yazıyordum. Aynı kitaptaki esas karakteri değil de kardeşini merak ediyorsam, oturup onun hikayesini kaleme alıyordum. Okulda hayranlık ve haset arası bir şeyler duyduğum bir abla varsa, onun baş rolü olduğu bir roman çıkarıyordum ki kendimi ona yakın hissedeyim ve hatta bir süreliğine o olabileyim.

Oğlanları ve kalp ağrısını keşfetmeden hemen önceki o iki yıl, on iki ile on dört yaşım, hayatımın en yaratıcı yıllarıydı. Sonra da yazmayı sürdürdüm ama artık duygularımı anlamak için yazılmış, başka yazarlardan etkilendiğim için inceltilme çabasıyla masumiyeti azalmış yazılardı onlar. O çocukluk ile ergenlik arasındaki dönemdeyse (Lolita yıllarında) oyunlardan açılan boşluktan bir deli nehir çağlamıştı. Ne okur vardı aklımda, ne de şiirsellik… Tek bir hedefe kilitlenmişim. Hayalimdeki dünyayı bir an önce kurup, denize dalar gibi ona dalmak ve orada kendimden çıkıp, zaten oyunlardan bildiğim, bir başkası olarak yaşama tecrübesini sürdürebilmek.

O denize korkusuzca yeniden dalabilmem için meğer kırklı yaşlarımı beklemem gerekiyormuş. Bir başkası olarak yaşamaya duyduğum merak ve iştah ise hiç geçmemiş ama su yüzüne çıkabilmek için başka bir geçiş dönemine varmamı bekliyormuş. Gençlikten orta yaşa… Şimdi yetimlerimin yerini roman insanlarım yani romanlarımın karakterleri aldı. Şimdi hayallerimi onlar vasıtasıyla gerçekleştiriyorum. Bu işi nasıl yaptığımı da en iyisi yarınki yazıda anlatayım…

* Sigmund Freud, “Creative Writers and Day Dreaming”, Standard Edition 9, London : Hogard, 1908.

**Bu konuyla ilgileniyorsanız Murat Gülsoy’un Büyübozumu: Yaratıcı Yazarlık (Can Yayınları) kitabını okuyabilirsiniz.

*** “Güneşi Uyandıralım” Brezilyalı yazar Vasconcelos’un ünlü “Şeker Portakalı”‘nın devamı olarak yazdığı kitabıdır.

Yaratıcı Güç

Şiva by BegümBütün bu teknik yazıların ertesinde şunu da söylemek isterim: Yoga teknik bir şey değil. Teknik seride sözünü ettiğim bilgiler, zaten yoga yapan insanlara etkinlik sırasında içeride neler olup bittiğini bildirmek amacını taşıyordu. Yoga, Yaratıcı Güç ile buluşmamızı sağlayan bir araç sadece.

Bu yeni yazıyı yoga yapmayan, yoga sırasındaki akışı, sonrasındaki dinginliği, günlük hayatta keskinleşen dikkati bilmeyen okurlarıma hitaben  yazmak istiyorum. Ve bu konuda söylemek istediğim ilk şey, bahsettiğim bu durumları (akış, dinginlik, keskin dikkat) yaşamak için yoga yapmanıza gerek olmadığı!

Evet doğru okudunuz. Bu harikaları deneyimlemek için yoga ya da benzeri mistik çalışmalara girmeniz şart değil. Bir stüdyoya gitmeden, hoca edinmeden ve masanızdan kalkmadan da “yoga”nın bedende, zihinde ve insanın ruhunda uyandırdığı dinginliğe ve tatmine ulaşabilirsiniz.

Yoganın anlamından başlayalım. Yoga, Sanskrit dilinde bütünleşmek, buluşmak, birleşmek anlamına geliyor. Gerçekten de yoganın içimizde uyandırdığı his bir bütünlük, bir buluşma hissi. Dünyanın bütün mistik akımları insanın başlıca ıstırabının kendini “ayrı” hissetmek olduğunu söylerler. Diğer insanlardan, evrenden, tanrıdan kopuk bir varlık olduğunu sanmak mutsuzluğun kökeninde yaşar. Sadece bu da değil. Kopukluk ilüzyonu olmak istediğimiz şey ile varolan arasına da yansıyor. İnsanın başlıca mutsuzluğunun başını da bu çekiyor. Kendimizi bir şeylerden kopuk zannediyor ve o şeyi arzu ediyoruz. Hayatlarımızı o şeyi ele geçirmek üzere düzenliyor, o şey için kendimize kısıtlamalar ya da hedefler koyuyoruz. Hayalini kurduğumuz şeyden uzak olduğumuz olgusunun gerçek değil, ilüzyon olduğunu anladığımızda mutluluğa doğru bir adım atmış oluyoruz.

Hayalini kurduğumuz ve hayatımızı onu elde etmek için düzenlediğimiz şey veya şeyler gerçekleştiğinde ne oluyor? Bir his yaratıyorlar içimizde. Hayatımızı etrafında düzenlediğimiz şey ister para kazanmak, ister çocuk yapmak, aşkı bulmak veya ün salmak ve ister insanlığa faydası dokunacak bir şeyler yapmak olsun, nihayetinde daima bir tek şey oluyor. Bir şey hissediyoruz.  Bir tecrübeye ulaşıyoruz. Bu tecrübenin bize tatmin sağlayacağını umuyoruz. Kimi zaman da uğruna hayatlarımızı kısıtladığımız, ve hatta uğruna başka hayallerden vazgeçtiğimiz o şey aslında tatmin duygusu.

En büyük hayalimiz tatmin olmak. Hayatı belli bir doygunluğa ermiş olarak yaşamak. Bunun hayalini kuruyoruz çünkü açız. Neden açız? Çünkü ruhumuzu doyuracak bir uğraşımız yok. O açlığı yemekle, aşkla, dram ile, dizi ile, para veya başarı ile doldurmaya çalışıyoruz. Ama içimizdeki boşluk bir türlü dolmuyor.

Hatha Yoga, özüne sadık kalarak uygulandığında, bu boşluğu doldurabilecek bir etkinlik. Bunun sebebi de Allah’a inansak da, inanmasak da düzgün bir yoga seansının sonunda bilincimizin bir yerlerinde Allah’a kavuştuğumuzu hissetmemiz. Yoga sırasında, sonunda bir anlığına bilincimize açılan bir pencereden kainatın mükemmel işleyişini görebiliyor ve dahası o mükemmel işleyişin vazgeçilmez bir parçası olduğumuzu bir anlığına anlıyoruz. Kainattan kopuk olmadığımızı, aksine mozaiğin önemli bir taşı bildiğimiz o kısacık an bize gün boyu yetecek bir tatmin duygusu sağlayabiliyor. İçimizdeki boşluğun yoga ile doldurulduğu bir sabahın devamında insanın tüketmeye, yükselmeye, yetişmeye, yarışmaya ve hatta değişmeye karşı iştahı bilenmiş oluyor.  Varolan ile mutluluğu hissetmek kolaylaşıyor.

Başta söylediğim gibi bu tatmini sağlamanın tek yolu yoga değil. Kainatın bütününden kopuk olduğumuz ilüzyonunu sadece yoga değil, yaratıcılığımızı kullandığımız bütün etkinlikler sağlıyor. Yazmak, çizmek, bestelemek, çocuklarımızla oynamak, şifa vermek, konferans vermek, bir dans yaratmak, müzik dinlemek, ders vermek…Bu etkinliklerden hangisi ise size uyan, onu yoga yapıyorcasına uyguladığınızda aynı yere varabilirsiniz. Yoga yapıyorcasına derken ne demek mi istiyorum? Para kazanmayı ve insanları etkilemeyi düşünmeden. Sadece kendiniz için. Bir şey keşfetmek, üretmek, dönüştürmek için bile değil…Sadece o anı başkası için de değil, kendiniz için HİSSETMEK için yaptığınızda, işte o zaman yoga kafası geliyor. Hakikati  gölgeleyen kopukluk ilüzyonu (Shadow Yoga’nın adına ilham olan gölge) bilincin göklerinden çekiliyor, Hakikat (hayat şimdi, şu anda burada ve başka hayat yok) bütün netliği ve temizliği ile karşımıza çıkıyor.

İçimizdeki boşluğu dolduracak tek şey yaratıcı gücümüzün akışını sağlamak. Yaratıcı güç, teknik yazılarda bahsettiğim Prana gibi bir şey. Gözlerimize nur, tenimize ışık veren, günlük kaygılarımıza dışarıdan  bakmamızı sağlayan bir güç. Tıpkı Prana gibi Yaratıcı Güç’ün de her gün düzenli olarak uyandırılması, masaj ile harekete geçirilmesi gerek. Tıpkı yogada olduğu gibi yargılamadan, değerlendirmeden sadece gözlemleyerek ve her şeyden önemlisi keyfine vararak yapılması gereken bir etkinlik. Mutluluk o kadar yakınımızda aslında. Parmaklarımızın ucunda belki. Yerimizden bile kalkmadan hep hayalini kurduğumuz o his, o tatmin, o bütünlük haline erişebiliriz. Sağlığım yerinde olsa, bir çocuğum, şu kadar param, bu kadar yatırırım olsa diye diye hayatı tüketerek değil, her gün Yaratıcı Güç’e akacağı bir kanal açarak geliyor mutluluk.

Bitirirken son bir şey daha söylemek istiyorum. Dünya yüzünde çok çok çok az sayıda insan Yaratcı Güç’ünden ekmeğini kazanıyor. Onlar da bizlere parmak ısırtan sanatçılar, yazarlar…Olmaz mı? Olur. Çok çalışarak elbette olur. Ama olmayabilir de. Yani diyeceğim şu: “Yaratıcı Güç’ümden ekmeğimi kazanacağım gün gelene kadar bu sevmediğim ve bütün vaktimi, enerjimi, gençliğimi alan işi yapacağım ondan sonra Yaratıcı Güç’ümü akıtacak çok fırsatlarım olacak” demeyin. Olabilir. Ama olmayabilir de. Onun yerine tüketimi azaltın, belki daha az para kazandığınız ama size zaman ve enerji veren başka bir işe geçin. Ekmek parası bir yerlerden çıkar. Yeter ki içimizdeki boşluğu tüketim ile doldurmaya çalışıp durmayalım. Ekmek parasını çıkardığımız işin adı, sanı, şirketi de önemli değil. Önemli olan Yaratıcı Güç ile buluşmanıza olanak sağlaması. Ekmek parası adı üzerinde, karnımızı doyuracak, tepemizde bir barınak sağlayacak, sağlıklı bir hayatı sürdürmemiz için gerekli koşullar ı yaratacak bir kaynak. Kimliğimiz, ismimiz, cismimiz ve şu dünyadaki değerimiz ekmeğimizi nereden kazandığımız ile belirlenmiyor. Ve hayatımızı ona adadığımız anda, Yaratıcı Güç’ün alanından çalmış oluyoruz.

Bence biz insanların kainata katkımız yaşamı bütün güzelliği, acıları, savaşları ve mucizeleri ile  ifade ettiğimiz eserler yaratmak….Sonraki kuşaklar için değil sadece, aleme Yaratıcı Güç’ü yaymak için. Kendimiz için. Mutluluğumuz için. Her bir bireyin kendi mutluluğu bütün insanlığın mutluluğuna katkıda bulunuyor çünkü….

IMG_1877

BOŞLUK VI: HEDİYE

Istanbul by Aisha Harley
Foto: Aisha Harley

Fresh Pot kahvesi Powels kitapçısının bitişiğinde. Hatta kahveye girmek için kitapçının kapısını kullanıyoruz. Sabah vakti kitap kokusuna karışık kahve beni mest ediyor. Bu yaz Albina Press’i Fresh Pot’a değiştim. Albina Press çok fazla tanıdık ile doldu. Tek başıma avarelik edemiyorum artık orada. Oturur oturmaz birileri masama yanaşıveriyor. Fresh Pot’un kahvesi daha iyi zaten. Ve bir de komşu kitapçının raflarından istediğim kitabı çekip masama getirebilirim.

Dışarıda tatlı bir sonbahar havası…Yağmur yağıyor, hava serin ve karanlık, sokaklar sakin ve boş. İç mekanların tadı bir başka çıkıyor böyle havalarda. Portlandlılar çok uzun ve çok yağmurlu bir kış geçirdikleri yetmemiş gibi, yazın da bir türlü başlamamasına müthiş bozuluyorlar. Haklı olarak. Biz buraya göçmeden önce on beş gün boyunca Leros’da denize girip çıkıp, daha tuzumuz kurumadan kalamar, ahtapot, çoban salatası, patates kızartması ile dolu sofralarda yemekler yediğimiz için yaza doymuşuz gibi geliyor bana. Sonbahar 30’lu yaşlarımın en sevdiğim mevsimi haline geldi galiba!

Bu sabah iki dersim vardı. Saatimi 5’e kurmuştum. Derslerin öncesine kendi yogamı yapma niyeti ile. Yine olmadı! Normalden 45 dakika önce uyanmak niye bu kadar zor anlamıyorum ki! Kendi yogam kaldı iki dersin sonrasına .Taa 8:30’a. O saatte yoga mı yapılırmış, diye söyleniyor yine içimdeki çok bilmiş. Of!

Istanbul by Aisha Harley
Foto: Aisha Harley

Güneşten önce kalkmayı becerdikten sonra bir kere, yogayı tam gün doğumuna denk getirmek öyle kuvvetli bir etki yapıyor ki! Yıllar önce, bütün yazı bir sahile kurduğum çadırımda geçirirken, komşum Serap ile güneş doğmadan uyanır, hiç konuşmadan doğuya yüzümüzü döner yogamıza başlardık. Saat kaçtı o sabahlarda? Uzun yaz günleri olduğuna göre, 4:30’dan geç olamaz. Yarın sabah yine deneyeceğim. İnanıyoruz ki zevke ve keyfe odaklanırsak, 5’de kalkabileceğiz (içimdeki ses ve ben.)

Ama bugün yogadan bahsetmeyecektim. Çünkü Boşluk serisi yoga serisi değil. Ruh, nefes, spirit, mizah, can, yaratıcılık, ilham, hayal gücü…bunları yogaya bağlayabiliriz elbet ama ömrünüzde yoga yapmadınız ve yapmayacak iseniz bile neden söz ettiğimi anlıyorsunuz değil mi? Boşluk yogadan büyük bir alanı kaplıyor.

Her birimiz eşsiz insanlarız. Maceradan arınmış, rutine dayalı sözde en sıradan hayatları sürenlerimiz bile özel-orjinal benlikler içinde yaşıyoruz. Nasıl ki her birimizin genetik yapısı bu alemde tek ve eşsiz, aynısı benliğimiz için de geçerli. Genlerimiz, birikim ve tecrübelerimiz, yaşam koşullarımız ve bilmediğimiz milyonlarca faktörün bir araya gelmesinden, benlik oluşmuş. Her birimiz insanlık halimizi  diğerinden farklı tecrübe ederiz ama nihayetinde insan birdir.  Bu birlik sayesinde iletişim kurabiliriz. Benim insanlığımı yaşama yolum yazı ile size ulaşır ve sizin insanlık halinizle örtüşür, size bir şey katar ve siz de dönüp kendinizinkini bir diğerine aktarırsınız. İlham zincirleme birbirimize geçirdiğimiz hediyedir.

Spiritsiz insan olmadığı gibi, hayal gücü ve yaratıcılıktan yoksun insan da yoktur. Geleneksel toplumlarda el işi, marangozluk, müzik, dans, muhabbet tellallığı, oyunculuk, masal yazmak/anlatmak gibi yaratıcılığı besleyen faaliyetler günlük hayatın parçası olarak yaşanıyordu. Bütün yetişkinlerin müzik yapması da, dans etmesi de sıradan ve sık sık tekrar eden olaylardı. Şimdi müzik yapmak, dans etmek, resim yapmak, yazı yazmak için bu alanlardan birine karşı yeteneğimiz olması gerektiğine inanıyoruz. Oysa ki ilham perisi gibi yetenek de zamanla, sabırla, kapısı çalına çalına uyanan bir diğer lamba cini.

Dünyada kaç milyar insan yaşıyorsa, bir o kadar da spirit var. Bir o kadar kendini ifade etme biçimi…Binlerce farklı kanaldan, milyonlarca farklı insana…Günümüzde yaratma imkanlarımız azalmadı, tersine arttı. Geleneksel toplumlarda ancak kendi kabileme, köyüme sunabileceğim iç dünyamı şimdi benimle aynı dili konuşan binlerce insana açabiliyorum. Bir şeyleri kanıtlamak, sizi değiştirmek, ya da etkilemek, daha iyi bir insan olmak için değil. Yaratmanın tatminini yaşamak için. Bu da sizin bana hediyeniz.

Can, öz  veya spirit uyuduğu yerden çıktıkça beraberinde yaratıcılığı getiriyor. Spirit, yogadaki gibi nefesle bedenin derinliklerine dokunarak veya insanın kendi gerçeğinin farkına varması sonucunda ortaya çıkabilir. Kendi gerçeğimiz derken, o orjinal benliğimizden söz ediyorum. Sadece size has olan, genetik yapınız gibi nevi şahsınza münhasır benliğinizden!

Bu arada o orjinal benlik (spirit)  bilinçli veya bilinçsiz olarak çocukluğumuzdan beri bastırılmış olabilir. Anne-baba “düzeltmeleri” (ama biz senin iyiliğini istediğimiz için böyle söylüyoruz), öğretmen eleştirisi (daha iyisini yapabileceğini biliyoum!), arkadaşların dalga geçmesi, eşlerin eşlere inançsızlığı, ve hatta kendi çocuklarımızın bizi küçümsemesi…Bir ömür bunlara şahitlik eden Spirit koşa koşa lambasına geri kaçmasın da ne yapsın? Ancak bir iki kadeh içki içtiğimizde geri gelir bazen. (İngilizce’de alkollü içeceklere bilin bakalım ne derler: Spirit!) Spirit’i dışarı çağırmak için alkollü spiritlere bağımlı hale gelirsek yalnız, yine kaçar lambasının içine.

İnsan yaratmak ister. İnsan ait olmak ister. Ne demişti yogi Bajan? We all long to belong. Hepimiz aidiyetin hasretini çekeriz. Yaradana kavuşmak yaratmaktan geçer. İnsanı insan yapan analitik düşünme yeteneği değil, hayal gücüdür bence. Hayal gücü orjinal benlikten, candan, spiritten beslenir.  Spirit avare zamanlardan…

Size bir hediye vereceğim:

Bir saat BOŞLUK.

Haydi bugün avare avare dolanın sokaklarda bir saat. Tek başınıza. Kimse ile konuşmadan. Bir yere yetişmeden. Belki kulağınıza müzik takar, bir film seyreder gibi sokaklardaki kendinizi seyredersiniz. Kim bilir belki alfa frekansına geçersiniz. Belki spirit lambanın ağzından başını gösterir, bir dilek tutarsınız. Belki bir şarkı yazarsınız, ya da mektup, belki bir resim yaparsınız ya da sekiverirsiniz kaldırımda.

Nasıl isterseniz öyle değerlendirin hediyenizi…

Mutlu günler!

SON

Istanbul by Aisha Harley
Foto: Aisha Harley

Aisha Harley’nin ve İstanbul’un ruhunu yansıtan bu güzel fotoğrafların devamına Defnesumanyoga’nın Facebook sayfasından bakabilirsiniz!

Boşluk Serisi V: Gülümseyin…Boşluktasınız!

Artık tahmin etmişsinizdir: Sabahları tek başıma yaptığım ”kendi yogam” ve sonrasındaki 1 saatlik kahve molam benim en sevgili avare zamanlarım.

Velhasıl bugün ay halinden dolayı kendi yogamı yapamadım. Bir de kahvaltıya misafir çağırmıştık.  Kahveye de gidemedim. Avare zamanlarımdan yoksun kaldığım bu günde bakalım ilham perisi kapısını açacak mı?

Sabahları bir de yoga dersi veriyorum. O da bir başka hal.  Avare zamanlarımdan olmadığı kesin.  Günlük hayatta faaliyet gösteren beta frekanası da değil. “Yoga dersi verme kafası” ileride bir gün ele almak istediğim ilginç bir dalga alanı.  yazmalı.

Geçen yazıda nerede kalmıştık?

Alice’in ruhu yok. (“Who the Hell is Alice?” diyorsanız, sizi önce şuraya alalım.)

Alice’in nefesi ve spirit’i.

Alice’in ruhu -spirit’i- yok derken ona haksızlık ettim. Alice’in elbette canı-spirit’i var. İçinde bir yerlerde saklı.  Lamba cini gibi bir şey bu spirit. Bedenin derinliklerini nefesle ovuşturduğumuzda ortaya çıkacak! Bir kere saklandığı yerden çıkmayagörsün o spirit zaten… Dile benden ne dilersen… Yaratıcılık, ilham, zerafet, hayal gücü…hepsi onda saklı!

Nefes alıp verdiğimizde can alıp veriyoruz. Yerde hareketsiz yatan biri ölü, biri canlı bedenin hangisinin hangisi olduğunu nereden anlarsınız? Nefes var mı yok mu diye bakarak değil mi? Hayatımızı sürdürmek için hepimiz nefes alıp veriyoruz orası kesin. Bir nefesi ciğerlere az bir şey oksijen dolduracak kadar almak var, bir de doya doya bedenin derinliklerine çekmek var. Bu ikisinin arasındaki fark hayatı ”geldik gidiyoruz” işte diye yaşamak ile tastamam, keyfi ile yaşamak arasındaki farkı yaratıyor.

Nedir nefes? Yeniden-canlanma-süreci.

Hatha Yoga çalışmasında nefesin rolü çok önemli. Hatta diyebiliriz ki nefes baş rolde. Yaptığımız her hareket nefese yer açmak için yapılıyor. Göğüs kafesinde boşluk yaratmak için karnımızı hafifçe içeri çekiyoruz mesela, nefes iç organlara ulaşsın diye  sonra da karnımızı serbest bırakıyoruz. Kalçalarda, omuzlarda, göğüs kafesinde boşluk yaratmaya çalışıyoruz ki nefes gitsin oralara.

Çünkü nefes canımızı taşıyan rüzgar. Nefes bedenin motoru olarak tabir edebileceğimiz merkez  kanda’ya vardığında (göbek deliğinin arkasının 5 cm kadar aşağısına denk gelen nokta) oraya bir damla can bırakıyor. Bandalar o damlanın kanda tarafından emilip sindirilmesine yarıyor.

Başka bir deyişle doğru nefes alıp verdiğimiz zaman pilimiz prana (yaşam gücü) ile besleniyor. Fiziksel bedenin kendini yenileyebilmesi için prana’ya ihtiyacı var. Nefesi dar ve kısa olanlarımızda pilin ömrü daha çabuk bitiyor. Fiziksel beden kendini yenileyemiyor, eskimeye başlıyor. Yoga nefesi ile daha uzun süreli şarj oluyor pilimiz.

Nefes-spirit bağlantısının bizi doğal olarak götüreceği yer: Nefes açıldıkça, bedenin derinlerine dokundukça, yaşama gücümüz, şevkimiz, keyfimiz de yerine geliyor. Yoga dersinden sonra öğrencilerin gözlerinin aniden parladığına çok şahit oldum.  Spirit’in bedene dolmasından olsa gerek.

Şimdi size bir başka bağlantı: Sprit’in Fransızcası L’espirit. Okunuşu espri. Neşeli, canlı, sağlıklı insanların bolca espiri yaptığına siz de şahit olmuşsunuzdur.  Bunlar genellikle can yakan şakalar değil, de durumların özünü (spirit’ini) şıp diye ortaya koyan espirilerdir.  Ben diyorum ki bedene spirit doldukça insanın bir yandan öz saygısı artıyor öte yandan durumları yeni bir bakış açısı ile görmeye başlıyor. İyi espiri, özgüven, taze bakış açısı ve bilgelik bileşiminden çıkıyorsa, bu bileşim de spiritten çıkıyor diyebilir miyiz? O da nefesle doluyor…

Nitekim yogaya başlayan çok ciddi, çok akıllı, her bir şeyi sorgulayan, biraz şüpheci ve hep anlamaya çalışan öğrencilerdeki ilk ve en umut veren değişiklik espiri yapmaya başlamalarıdır bence. Nefes kırıldığında gözler önündeki ciddiyet filtresi de kırılır. Nefesin açılması bedenin yumuşamasının sonucu ise, espri de zihnin yumuşamasının işaretidir.

Mavi Orman‘da da yazmıştım:  Doğu felsefelerinin kökeninde, özellikle Zen öğretisinde, espri yapmak, ciddiyetten vazgeçebilmek ve gülmek mistik yolculuğun temel taşları olarak görülür. En sevdiğim yazarlardan biri olan Tom Robbins, esas bilginin kaçık bilgeliğinde (crazy wisdom) saklı olduğunu söylüyor.

Mavi Orman‘dan bir alıntı:

Kaçık bilgeliği, geleneksel –basmakalıp- bilgeliğin tam tersi. Hayatı kısıtlayan tabuları yıkmayı, insan ruhunu genişletmeyi, beyni hafifletip özgürleşmeyi amaçlayan dünya görüşü. Bu felsefe, dalgaya karşı yüzmemizi, neşe içinde kısa kibriti seçmemizi, güvensizliği kucaklamamızı, çelişkilere saygı duymamızı, bilinmeyeni, esrarengiz olanı kucaklamamızı, bütün insanların/öğretilerin dogmalarını kırmamızı, kimselerin yapmaya yanaşmadığı işleri üstlenmemizi öneriyor bize.

Ben de canlı canlı (high spirit ile) yaşamanın, karşılaştığımız durumları hafife alabilme yeteneğimizde gizli olduğunu onun sözlerine ekleyeceğim.

Şimdi burun deliklerinizi açın ve yavaş yavaş havayı içinize çekmeye başlayın. Boğazınız, göğüs kafesiniz ve en sonunda karnınız hava ile dolsun. Nefes vermek için acele etmeyin.Bedenin nefese doyduğu bu anı aklınızın bir köşesine not etin.

İçinize bir damla can düştü.

Sonra karnınızdan boşaltın nefesi, göbek deliği sırta doğru çekilsin, göğüs kafesi boşalırken gevşesin, boğaz havanın bedeni terk edişine şahitlik etsin.

Nefes almak için acele etmeyin.

Orada durun.

Boşluktasınız.

Gülümseyin!

Foto: Zeyno Erdost