Yoga Sohbetleri

Keçinin Rüyası
Foto: Sertaç Ergin Tasarım: Thinker Belles

Tom Robbins’in bir sözü vardır. Herhangi bir şeye tutkuyla bağlanıp onu benimser, tüm derinliği ile kendinize katarsanız o şeyin yansımaları hayatın her alanında karşınıza çıkar. Ben bunu yoga için söyleyebilirim. Yogayı hem somut tecrübe hem de soyut bilgi olarak öğrenip kavradıkça bu disiplinin unsurlarının ilgi duyduğum bütün diğer alanlarda da varolduğunu görüyorum.

Yoga felsefesi öncelikle insanlık haline ve ilişkilere dair sorular ürettiğinden yaratıcılık, psikoloji, edebiyat, ruh sağlığı ve yazarlığa kadar uzana geniş bir yelpazeyi içeren cevapları da verebiliyor.

Neredeyse on yıl önce bu bloğa yazmaya başladığımda aklımdaki fikir de yoga ile yaşam arasındaki organik bağı hikayelerle anlatmaktı. Bloğun onuncu yıl dönümünde eski öğrencim, şimdiki meslektaşım Çelen Arıman bu yoga-yaşam sentezini sohbetlere dökmemizi önerdi. Ben de kabul ettim. 13 Kasım ile 5 Mart arası beş defa, Pazar öğleden sonraları Çelen’in yeni stüdyosu Yol Yaşam’da (Gayrettepe, İstanbul) bir araya gelip, kendi yoga tecrübemizden yola çıkarak dönüşümün hayatta ve ilişkilerdeki izdüşümüne bakacağız. Konularımızdan bazıları Patanjali’nin yoga sutraları, Bhagavad Gita, Hatha Yoga Pradipika, Ha-Tha yani ay ve güneş yogası, çakralar, nadiler ve vayular olacak.

Yogasever dostları bekliyorum.

Ayrıntılı bilgi: https://www.facebook.com/events/318275545214290/

Toplamda 5 hafta sonu (pazar günleri) 13.00-15.30 arası buluşma

Tarihler :
13 Kasım, 25 Aralık, 22 Ocak, 12 Şubat, 5 Mart

Katılım ve rezervasyon : didecelen@gmail.com
yada 0533 236 85 89

Bir roman nasıl doğar?

Yeni romanım Emanet Zaman’ın yazılış hikayesi kendi başına bir roman olabilir.

Doğma büyüme bir İstanbul kızı olarak İzmir’e ilgim son derece yüzeysel, yok denecek kadar azdı. Hatta çocukluğumda arabayla geçtiğimiz bir kaç seferi saymazsak hayatımda İzmir’e gitmemiştim bile! Nihayet 2012’de bir yoga kursu vermek üzere İzmir’e davet edildim. Bahar vaktiydi. Bademler, kirazlar çiçek açmış. İnsanlar sokaklara dökülmüş… Dersten sonra meşhur kordonda tek başıma yürüyor, ipod’umdan rasgele şarkılar dinliyordum. İnsanlar çimenlere, deniz kenarında kafelere yayılmış, genç kızlar kol kola yürüyor, Çingene kadınlar fimage002al açıyordu. Gökyüzü de deniz de masmaviydi.

Birden kulağımda Yunanca bir şarkı başladı: Μένω Εκτός. Durdum. Gözlerim dolmuştu. Etrafımdaki neşeli insanarla bakıp içimde birden çöken kederin sebebini anlamaya çalıştım. Öyle tuhaftı ki şarkı çaldıkça sanki topraktan hüznün buhar gibi yükseliyordu. Oracıktaki bir banka oturup göz yaşlarımı serbet bıraktım.

Toprağın acıyı içinde barındarabileceğini işte ilk o zaman anladım.

Yine de yeni bir roman yazmaya oturduğumda aklımda İzmir yoktu. Tarihi bir roman yazmayı ise aklımdan bile geçirmiyordum. Ama işte yazarlığın en esrarengiz ve keyifli taraflarından bir tanesi bu… Sizi nereye çekeceğini bilmiyorsunuz. Bir planı takip ettiğinizi zannederken bir karakter çıkıveriyor satırların arasından. Ona kulak asmasanız bile o rüyalarınıza girip, kaleminizin ucundan çıkıyor.

Şehrazat da benim hayatıma böyle girdi. Üzerinde çalıştığım başka bir romandaki uzak bir halaydı. İzmir’de bir köşkün kulesinde yaşayan, kimsenin yaşını bilmediği ve dilsiz esrarengiz bir hala… Bir iki satırda gelir geçer sanmıştım. Şehrazat beni bırakmadı! Anlatacak bir hikayesi vardı ve ona şimdi kulak vermezsem hikaye buhar olup gidebilirdi. Kalemi Şehrazat’ın rehberliğine bıraktım.

Kuleli kiosk
Şehrazat’ın hikayesini anlattığı Kuleli Köşk

O hikayesini anlatırken ben de araştırmaya koyuldum. Yavaş yavaş gözümün önünden bir perde kalktı ve kendimi yepyeni bir dünyada buldum. Bu dünyada güzellik ile zarafete değer veriliyor, Türkler, Rumlar, Latinler, Ermeni ve Yahudi’ler yan yana yaşıyor, birbirlerini seviyor, sayıyor ve bu kozmopolit liman kentinin sakinleri oldukları için gurur duyuyorlardı. Burası eski İzmir’di. Burada şık kafeler, tiyatrolar, sanata, edebiyata meraklı insanlar, yabancıların ağzını açık bırakacak güzellikte kadınlar ve onlara saygıyla şapka çıkartan erkekler, çınarların gölgesinde nargile tüttüren ihtiyarlar ve kapı dolaşıp bohçasındaki ipekleri şehrin kadınlarına satan çingeneler vardı. İnsanlar üç dili birden konuşuyor, gazeteler, sokak isimleri üç ayrı alfabede yazılıyordu.

Başım dönmüştü! Ben de bu dünyada yaşamak istiyordum. Eski İzmir’de çocuk olmak, elbiselerimle denize dalıp, akşamüstü mahallede ip atlamak, orada büyümek, okula gitmek, uzak kumsallarında sevişip, katmerli kurabiyelerinden yemek, Bornova bahçelerindeki çay partilerinde yakışıklı gezginlerle dans etmek istiyordum… İçimde o dünyanın parçası olma arzusu şiddetlendikçe ben kaleme daha sıkı sarıldım. Çünkü o yitik şehirde yaşamı tecrübe etmenin tek yolu onu hayal gücümde yeniden kurmakla mümkün olacaktı. Böylece eski İzmir’in sokaklarını, okullarını, meydanlarını, otellerini, kafelerini hayalimde yeniden yarattım, sayfalar boyunca o eski şehrin bir ucundan diğerine yürüdüm durdum.

O dünyayı bir defa kurduktan ve ona tüm kalbimle bağlandıktan sonra beni bekleyen kaçınılmaz sonla yüzleşme vakti geldi. Bu eşi benzeri bulunmak güzel şehri, bu neşeli kozmopolit dünyayı yıkmak zorundaydım. Yıkılmış, yitip gitmişti çünkü. Artık topraktan tüten kederin sebebini biliyordum. Topraklarından sürülen, orada ölen, orada sevdiklerini bırakan insanların acısıydı… Ve bölüm bölüm yıkımı ve kaybı anlatmaya giriştim. Artık sadece Şehrazat değil, bu yolculuk boyunca bana eşlik etmiş bütün karakterler Avinaş, Hilmi Rahmi, Sümbül, Panayota, Edith, çingene Yasemin…. hepsi yanımdaydı. Hepsi o acılı günleri, biricik Smirni’lerinin yıkımını anlatmak, savaşı, kirli hesapların aldığı canları, yok ettiği hayatların kaydını tutmak ister gibi telaşla kafamda konuşuyorlardı.

Son bölümleri trans halinde yazdığımı söyleyebilirim. Hayalimde en ince ayrıntısına kadar canlandırdığım ve söze döktüğüm bir dünyanın ve insanlarının yıkımını yazmak, o günleri yaşamak gibi bir şeydi. Bazı günler yazarken ağladım. Bazı günler içim öfkeden kedere, kederden çaresizliğe savruldu durdu.

9786180114508
Emanet Zaman Yunanistan’da Şehrazat’ın Suskunluğu ismiyle okuruna kavuştu.

Sonunda ortaya Emanet Zaman çıktı.

Şimdi çocukları yuvadan uçmuş bir anne gibi heyecan, gurur ve telaşla karakterlerimin kendi yollarını çizmelerini izliyorum. Biliyorum ki siz, sevgili okur ile buluştukça onlar canlanacaklar. Ne demişler? Bir romanı yüzde elli yazarı, yüzde elli okuru yazarmış!

Bugün sizleri de o dünyaya taşıyabildiğim için çok mutluyum. Emanet Zaman’ın satırlarında buluşmak üzere…

Defne Suman.

Defne Suman

Buradan da romanın tanıtım videosunu seyredebilirsiniz. Yunan yayınevim hazırladı, Doğan Kitap yayınladı. Ben izlemeye doyamıyorum. Umarım siz de seversiniz.

 

 

Balıkçının Eleni*

Screen Shot 2014-06-10 at 11.03.57“Ne bağırır durur bu çocuk böyle tellal gibi, Eleni mu, sen anlamışsındır?”

Terzi Tasula’nın küçük kızı bir saattir elinde çın çın bir çıngırakla mahallenin sokaklarında dönüp duruyordu. Balıkçının Eleni elindeki daha gözünün feri sönmemiş kolyozun kıpkırmızı yüzgecini yararken ağzının içinde bir şeyler mırıldandı. Evin önü, oturduğu basamakların etrafı hep kedilerle dolmuştu. Kadının ellerinde can bulmuş bıçak balığın sırtında ileri geri oynarken sokağın taşlarına gümüş pullar yağıyordu.

Onun yerine komşusu Katina cevapladı.

“Ablası bir subay ile kaçmış, anası da kızı evlatlıktan reddetmiş, ufaklık da onu ilan ediyor mahalleliye.”

Akşamın serinliğini fırsat bilip de evlerinin önüne sandalye çıkarmış kadınlar nohut, bezelye ayıkladıkları kaplardan başlarını kaldırmadan dillerini şaklattılar. Az ötede evlerin arasına sıkışmış toz toprak alanda oğlanların kağıttan yaptıkları top peşindeki bağrışları kahveden atılan zar seslerine karışıyordu. Güneş batmış, bir tek tren yolunun ardındaki yeşillikleri aydınlatıyordu artık.

“Hiç işitmedim ben böyle şey. İnsan kızının ahlaksızlığını böyle duyurur mu kuzum?”

“Kime kaçmış?”

“Venizelos’un askerlerinden biriymiş. Oğlan Atina’da anasının yanına götürmüş, öyle söylüyorlar.”

“Yükünü de almış, anlarsın ya. Kafe Foti’de buluşurlarmış. Otelin altındaki hani…”

“Bizim kızlar iyice yoldan çıktılar bu askerler yüzünden. Hayırlısı ile şu harp bitse de herkes işine gücüne dönse…”

Eleni bıçağı ayağının dibinde duran kan lekeli beze silip ayağa kalktı. Balık dolu leğeni kalçası ile kolu arasına kıstırıp eve çıkan merdivenleri tırmandı. Kadından ümidi kesen kediler küskün bakışlarla alana doğru seğirttiler. Kafe Foti denir denmez yüreği öyle bir gümbürdemeye başlamıştı ki bir dakika daha orada durursa bütün sokak işitecekti.

“Ne diye eve girersin kız Eleni bu saatte? Ne güzel oturuyoruz.”

Bir şey söylemeden kapıyı arkasından kapattı, taş binanın kuytu serinliği bir anda yüzünü yaladı. Atılan zarların, oğlanların, kadınların, çıngırağın sesi uzak bir uğultuya dönüşmüştü. Buca treni son defa düdüğünü öttürdü. Leğeni küpün yanına yere bıraktı. Kapının üstündeki camdan koridora mavi, kırmızı ışıklar düşüyordu. Sırtını kapıya dayayıp, tuttuğu nefesini boşalttı. Bıçağın çeliği ayağının altında oynaşan renkler arasında arsızca parlayıp söndü.

Demek hepsi Kafe Foti’de buluşuyordu. Oysa o sanmıştı ki bir tek kendisine fısıldanır o sözler.

“Çok rica ederim, kırmayın beni. Yarın yine bu saatte Kafe Foti’de. Yerini biliyorsunuz değil mi?”

Hayal miydi yoksa?

Hem canım olacak iş mi? Boyu kadar oğlu var Eleni’nin. Neredeyse askere alacaklar. Allah muhafaza! Dayandığı kapının tahtasına üç defa vurdu. Biraz büyükleri gitmiş Yunan ordusuna gönüllü yazılmışlar. Onları da Tuz Çölüne sürüyorlar şimdi. Ankara’yla harp etmeye. Ne diye gelip rahatımızı bozdular ki? Bir eksiğimiz mi vardı bizim burada? Bu maceraperestler yüzünden yerimizden yurdumuzdan olmayalım da. Üç defa istavroz çıkarıp sağ elini kalbine bastırdı.

Kim bilmez Kafe Foti’nin yerini? Pasaportu geçince, Gümrüğe varmadan solda. Yarın sabah, Yorgo balıktan dönmeden çörek almaya çıkar. Ne var ki? Niko limanın oradaki fırının katmerlerini pek sever. Okuldan dönünce yer, sevinir hem. Dudaklarına kan yürüdü. Yanakları ısındı. Kim bilecek ki? Bu askerler bugün var, yarın yoklar. Hamallar, develer, kirli yüzlü kayıkçılar, çığırtkan seyyar satıcıların arasında limandaki otellere kimin girdiğinin çıktığının hesabını tutan mı var? Yeşil ipek fistanını giyer. Smirni’ye gelin gidiyor diye anacığı dikmişti de balıkçının karısı olarak sürdürdüğü ömründe bir defa sırtına geçirememişti. İsmini bile söylemez. Tabi ya! Körfezin mavisi içinde oynaşan o gözler, o kız gibi ince uzun parmaklı ellerin teması yüreğinde bir sır olur. Eleni’nin biricik sırrı… Kapı önünde balık ayıkladığı günlerde aklını tekrar tekrar gezdireceği, tenini ürperten anısı olur. Bir kendi bilir.

Koşar adım koridoru geçti, çamaşırları kuruttuğu arka avluya vardı. Sakızla, lavantayla ovduğu ak çarşafları imbatın ellerinde çırpınıyordu. Nefesinde Bornova’nın yaseminleri… Ah, aklındaki bu deli fikirleri de alsın götürsün rüzgar! Bu kadar kolay mı? Olabilir mi? Akşamında nasıl bakar Yorgo’nun kuşkudan, korkudan arınmış duru gözlerine? Sabahın sütlü mavisinde kayıkta, yanında nasıl sessiz durur? Sofrada hep beraber çorbaya bandıkları francala boğazından geçer mi? O sır lambanın gazı gibi sızmaz mı belleğinden yuvasına? İçi çekildi. Zaten ufak tefekti ya, iyice küçüldü, avlunun girişinde büzüldü.

Birden karşıda, beyaz duvarı sarmış begonviller arasına karışmış yabani gülü gördü. Yavru kedi ağzı gibi açılmış, miskin, tatlı bir şeydi. Nasıl da dikkatini çekmemişti şimdiye dek? Duvar boyunca yürüdüğüne göre epeydir oradaydı. Peki ya o? Körfezin mavisi gözlerinde oynaşan o asker? Kordonun onca şık Frenk kadını, feraceleri delen gözleri sürmeli Türk hanımları, fıkır fıkır Rum kızları arasında elleri balıklı, başı bağlı Eleni’yi nasıl fark etmişti? Gemilere yüklenen incir çuvallarının ardından hasret dolu bir tebessüm ile gözlerini dikmiş, bakmış durmuştu. Sonra, ensesinde duyduğu tütün kokulu bir fısıltı…

Tulumbadan su çekip taneleşen sabun ile ellerini, boynunu ovalayarak yıkadı. Su çektikçe soğuyor, bütün gün yanmış etinden kemiğine serinlik yayılıyordu. Çocukken, kumsala pikniğe gittiklerinde annesinin diğer kadınlarla sohbete daldığı bir anda fistanı ile denize batar çıkardı da yüreği taze yeşil bir neşe ile dolardı. Kızlar bir defa ıslandılar mı, başta titizlenen anneler boş verirlerdi artık. Balıkçının karısı olmazdan öncesiydi. Kimdi o zamanlar? Nasıl bilirdi kendini? Pabuçlarını, çoraplarını çıkarıp iç etekliğini kasıklarına kadar sıyırdı. Maşrapa dolusu suyu beyaz sağlam bacaklarından aşağı döktü. Su dizlerine çarpınca karnında bir yastık dolusu kuş tüyü havalandı. Birden sırtı dikleşti, yüzü güldü. Çıplak bacaklarından sular damlayarak sakız kokulu çarşafların arasından avluyu geçti, burnunu begonviller arasından sıyrılmış yabani güle dayayıp kokusunu hasretle içine çekti, dudaklarını pembe kadife yaprağına yaklaştırıp çiçeği öpüverdi.

*Bu öyküyü Murat Gülsoy’un Yaratıcı Yazarlık Kursu’nda yazdım. 

Yetimlerimden Karakterlerime

Lesvos Island, Greece
Foto: Ayse Kaya

Öncesi

Yaratıcı Yazarlık Kursu‘nun ilk derslerinin birinde hocamız Murat Gülsoy, Freud’un “Yaratıcı Yazarlar ve Gündüz Düşleri”* adlı makalesine dayanarak bize kurmaca (edebiyat) yazarlığının aynı çocukken oynadığımız oyunlara benzediğini söyleyince aklıma hemen anılar üşüştü. Hocamız çocukken etrafımızdaki eşyayı kullanarak kurduğumuz dünyaları hatırlattı bize. Sahiden de onun gerçek olmadığını bile bile o dünyayı ciddiye alabiliyor,  içinde zorlanmadan yaşayabiliyorduk.

Yetişkinlerin ve tek kanallı televizyondaki tek renkli haberlerin uğultusunda bile çatal anne, bıçak baba, kaşık çocuk olabiliyor, sofrada büyüklerinkinden uzak ve daha renkli bir dünya kuruluveriyordu. Gazlı boya kalemlerimin bile  her birinin ayrı bir karakteri vardı. Sarı çok mızmızdı mesela, mavi serinkanlıydı, kırmızı şımarık… Hiç oyuncağım olmasa bile on farklı renkteki gazlı kalemi taşıyan o kutu beni saatlerce oyalayabilirdi.

Freud oyun vasıtası ile hayali bir dünya kuran çocuğun bunu arzularını tatmin etmek, hayallerini yaşamak için yaptığını öne sürüyor.** Çocuğun hayali tabi ki büyümek ve bir yetişkin olarak yaşamak. Kendini içinde yetişkin olarak kurguladığı oyunları sayesinde çocuk bu hayalini tatmin edebiliyor. Sahiden de ben küçükken içinde çocuk olarak kaldığım bir dünya kurduğumu hiç hatırlamıyorum. Oyunlarımda hep büyüktüm ben. Yetişkindim. Anne değildim ama öğretmendim, hatta müdire hanımdım. Hem de nerenin? Bir yetimhanenin müdürü! Evet, benim bebeklerim yetim kalmışlardı Öksüzlerdi. Hepsi o yüzden biraz hüzünlüydüler. Ana babaları terk etmişti, onlara bakmak benim görevimdi. Bana hediye gelen her yeni bebeği ilk iş  özenle tuttuğum Ece Ajandama kaydeder, onu yaşına göre bir sınıfa yerleştirir ve diğer bebeklere (yetimlere) tanıtırdım.

Yeni bebeği gruba kattıktan sonra ben artık onların oyunlarına karışmaz, uzaktan seyrederdim. Bizim yetimhane bir tiyatro atölyesiydi. Her hafta, ya da her ay yeni bir oyun sahneye konurdu. Yetimlerim çok yetenekliydiler. Kendi karakterlerinden sıyrılıp o haftanın ya da ayın senaryosunda kendilerine düşen rollerini de başarıyla gerçekleştirebiliyorlardı. Oyun bitince kendi karakterlerine geri dönüp bir sonraki senaryoya kadar dinlenip, gerçek hayatlarını yaşıyorlardı.

Pek çok tek çocuk gibi ben de oyunun başka çocuklarla değil de kendi başına oynanan bir şey olduğunu zannederek büyüdüm. Diğer çocuklar kelimenin tam anlamıyla “oyun bozan”dı. Annem “hadi beraber oynayın” diyerek salonda çay içen bir ahbabının küçük kızını benim odama iteleyecek olsa başımdan aşağı kaynar sular dökülürdü. Bir başkasının varlığı benim ince ince kurduğum ve sonuna kadar sahiplendiğim o dünyadan bir süreliğine, belki tam da yetimlerim çok önemli bir sahneyi oynamak üzereyken, yani ben zevkin zirve anındayken çıkmam demekti. Yetimlerim (ya da çatal bıçak takımım ya da gazlı boyalarım) benden başkasına konuşmazdı. O misafir küçük kız odaya girer girmez onlar susardı. Onlar susunca ben de susardım. Karşılıklı sustuğumuz bir saatten sonra misafir çocuk giderdi de oyun tekrar başlardı.

Kurduğum dünya ben ancak onun içinde tek başıma var olduğumda gerçekti. Başkasının şahitliğinde kapıları kapanıyor, beni de o başkasıyla beraber dışarıda bırakıyordu. Benim yetimler o başkasının huzurunda boncuk gözlü, plastik yanaklı oyuncak bebeklere dönüşüyorlardı.

Benim çocukluğum uzun sürdü. On iki yaşıma kadar bebeklerimle oynamaya devam ettim. Ne kadar şanslıymışım ki ailemden kimse de bana “artık koca kız oldun, hâlâ mı oyuncaklarla oynuyorsun?” demedi ve hatta annemin telefonda halama, “Defne mi? Odasında oynuyor. Evet hâlâ oynuyor. Tabii oynasın, nasıl olsa bir gün gelecek, artık oynayamayacak,” dediğini ve yüreğimin şükranla dolduğunu da hatırlıyorum.

Yaratıcı Yazarlık dersinin devamında Murat Hoca, yine Freud’dan alıntı yaparak insan doğasının asla hiçbir şeyden vazgeçmediğini, sadece bir şeyin yerine başka bir şeyi koyduğunu anlattı.  Hayallerimizden vazgeçmiyorduk. Onları gerçekleştirme arzumuz da içimizde aynı çocukluğumuzdaki gibi yanıp duruyordu. Oyun bitse de hayal kurma yeteneğimizden bir şey eksilmiyordu.

Annemin telefonda halama bahsettiği o gün de bir gün geldi… Gayet iyi hatırladığım bir Cumartesi sabahı gözlerimi açıp yatağın tam karşısında duran “Yetimhane”me baktım ve oradan hiç ses gelmediğini fark ettim. Hemen yataktan atlayıp karşılarına geçtim. Bekliyordum aslında. “Güneşi Uyandıralım***”daki Zeze’nin hayali kurbağası Adam da bir gün onun kalbini terk etmek zorunda kalmamış mıydı? Hüngür hüngür ağlayarak bitirdiğim o kitabın ardından gelen her gün ben de benim yetimlerin kalbimi terk etmek zorunda kalacakları günü korkuyla bekliyordum. Ve işte , her sabah şen şakrak konuşan, geceyi nasıl geçirdiklerini anlatan onlarca bebek plastikleşmiş, cam gibi gözlerle bana bakıyorlardı.

Susmuşlardı.

Terk edilmiştim.

Odamdaki sessizliğin dayanılır tarafı yoktu.

Masaya geçip saman kağıtlara yumulmam o Cumartesiye mi rastlar, bilmiyorum ama o günden sonra ben kıtlıktan çıkmış gibi yazmaya koyuldum. Bebeklerimin sessizliğinde açılan boşluğu, belki de terk edilmişliğimin acısını onların bile bana veremediği bir dünya yaratarak doldurmaya karar vermiştim. Hiç bir bebek hayalimdeki yüze sahip olamıyordu zaten. O kadar da iyi oyuncular değillerdi belki. Rollerine uysunlar diye saçlarını kesmem, yüzlerini boyamam, kaş, kirpik çizip yeni kıyafetler dikmem gerekiyordu. Oysa saman kağıtların üzerinde ilerleyen tükenmez kalemim bana istediğim kişiyi, istediğim renk saçı, gözü, yaşıyla yaratabileceğimi müjdeliyordu.

Freud’un dediği gibi çocuk oyunu bitmişti ama hayaller devam ediyordu.

Sonraki iki yılı iştahla, saman kağıtları yercesine doldurarak, elimde yüzümde hep tükenmez kalem lekeleriyle geçirdim. Ergenliğe adım atan vücudum gibi ruhum da çağlıyor, yazıyor, yazıyor, yazıyordum. Ne yazdığıma hiç aldırmadan ve kimselere okutmayı düşünmeden. Sadece kendi tatminim için. Yazı benden çıkmıştı. Çok eğlenceliydi. Eskiden bebeklerimi taşıdığım sıkıcı misafirliklere gittiğimizde annem ev sahibesine, “Defne’ye bir tomar kağıt ve bir kalem ver yeter” diyordu artık. Çok sevdiğim bir kitabın bitişine üzüldüysem mesela, hemen devamını kendim yazıyordum. Aynı kitaptaki esas karakteri değil de kardeşini merak ediyorsam, oturup onun hikayesini kaleme alıyordum. Okulda hayranlık ve haset arası bir şeyler duyduğum bir abla varsa, onun baş rolü olduğu bir roman çıkarıyordum ki kendimi ona yakın hissedeyim ve hatta bir süreliğine o olabileyim.

Oğlanları ve kalp ağrısını keşfetmeden hemen önceki o iki yıl, on iki ile on dört yaşım, hayatımın en yaratıcı yıllarıydı. Sonra da yazmayı sürdürdüm ama artık duygularımı anlamak için yazılmış, başka yazarlardan etkilendiğim için inceltilme çabasıyla masumiyeti azalmış yazılardı onlar. O çocukluk ile ergenlik arasındaki dönemdeyse (Lolita yıllarında) oyunlardan açılan boşluktan bir deli nehir çağlamıştı. Ne okur vardı aklımda, ne de şiirsellik… Tek bir hedefe kilitlenmişim. Hayalimdeki dünyayı bir an önce kurup, denize dalar gibi ona dalmak ve orada kendimden çıkıp, zaten oyunlardan bildiğim, bir başkası olarak yaşama tecrübesini sürdürebilmek.

O denize korkusuzca yeniden dalabilmem için meğer kırklı yaşlarımı beklemem gerekiyormuş. Bir başkası olarak yaşamaya duyduğum merak ve iştah ise hiç geçmemiş ama su yüzüne çıkabilmek için başka bir geçiş dönemine varmamı bekliyormuş. Gençlikten orta yaşa… Şimdi yetimlerimin yerini roman insanlarım yani romanlarımın karakterleri aldı. Şimdi hayallerimi onlar vasıtasıyla gerçekleştiriyorum. Bu işi nasıl yaptığımı da en iyisi yarınki yazıda anlatayım…

* Sigmund Freud, “Creative Writers and Day Dreaming”, Standard Edition 9, London : Hogard, 1908.

**Bu konuyla ilgileniyorsanız Murat Gülsoy’un Büyübozumu: Yaratıcı Yazarlık (Can Yayınları) kitabını okuyabilirsiniz.

*** “Güneşi Uyandıralım” Brezilyalı yazar Vasconcelos’un ünlü “Şeker Portakalı”‘nın devamı olarak yazdığı kitabıdır.

Yaratıcı Yazarlık Kursu

Şefkat ve Cesaretİki buçuk aydır Murat Gülsoy’un Yaratıcı Yazarlık kursuna devam ediyorum. Yıllardır gitmek istediğim ama İstanbul’da kaldığım o pek sınırlı zamanı bir türlü uyduramadığım kursa nihayet bu sene katılabildim. Üstelik tuhaftır bir gece tam uykuya dalacağım sırada (benim başımı yastığa koymam ile uykuya dalmam arasında geçen süre beş ila on saniye arasında dalgalanır, bazen okuduğum kitap yüzüme düşer, sabah burnumu kitabın sayfaları arasında bulurum) birden zınk diye yerimden fırladım ve bilgisayarımı açtım.

Evet, evet işte oradaydı! Murat Gülsoy’un Yaratıcı Yazarlık kursu yine başlıyordu, hem de hemen o Cumartesi başlıyordu ve benim İstanbul’da bulunduğum sonraki on hafta boyunca devam ediyordu! Uyku gözlerimden siliniverdi. Hemen kayıt için e-posta yazmaya koyuldum. Dolmuştu tabii ama bu kadar tesadüf bir araya gelmişken birisi de iptal ederdi muhakkak ki, tam da öyle oldu. Ben yedekten girdim.

Sonra, kursun ilk dersinde Murat Hoca yaratıcılık ve beynin rüya görme işlevi üzerinde konuşurken uyku ile uyanıklık arasında yaşadığımız (ve benim o anda o odada bulunmamın biricik sebebi olan ) o alandan bahsetmez mi? Bilinçaltının yüzeye çıktığı, en olmadık icatların, hikayelerin bulunduğu o alandaki tecrübemize hipnagogia (ύπνος- uyku ve αγογώς-rehberlik)  adı veriliyormuş.  Uykunun rehberliğinde beyin dalgalarının günlük beta ritminden çıkıp, uyku ritmine girmeden önce dalgalandıkları alfa ile teta arası bir frekans, ya da ilham perisinin evi. (Ayrıca rüya gibi renkli, ayrıntılı, kimi zaman deli bir dünyayı yaratan insan beyni elbette ki hikayeler de kurgulayabilirmiş.)

Benim yoga sırasında da bazen düştüğüm o dalga frekansından bilince icatlar, hikayeler aktığı gibi, sezgiler ve bilişler de hipnagogia anında canlanıveriyor. Ben Saklambaç’ın sonunu yoga hocamızın hepimizin pestilini çıkardığı bir dersin sonunda sırt üstü uzandığım bir anda görüvermiştim mesela. Bu kursun başlayacağını  tam uykuya dalacakken birden “bilmem” sezgisel bir uyanış. Pek çok yoga uzmanı hayata, insana ve aleme dair merak ettiğimiz bütün sırların, meselelerin çözümlerinin ve hakikatin içimizde kayıtlı olduğunu söylerlerken bu alandan bahsediyorlar. Bir Zen ustası “Hakikati aramanıza lüzum yok, kendi fikirlerinizi aradan çekin, o zaten ortaya çıkacaktır” demiş.

Uzun lafın kısası kıymetli şeyleri barındıran bir alan orası… Lambadan çıkan cinin Aladdin’i  götürdüğü içi hazinelerle dolu mağara gibi bir yer. Her gece gidip gitmeyeceğimiz belli değil, ama girebildiğimiz zaman elimizde kıymetli bir ganimet ile çıkacağımız garanti.

Bu kurs da benim hazinede bulduğum altın bilezik oldu.

Aklımda öyle çok konu var ki yazacak, parmaklarım düşüncelerimle başa çıkamıyor. Her bir düşünce parmaklara bu yazıyı kendilerini irdeleyecek bir viraja sokması için baskı yapıyorlar. Parmaklar şaşkın. Neyse ki bundan önceki bir saat Galata Kulesinin dibindeki güneşli mi güneş bir masada aklıma üşüşen düşüncelerin hepsini bir bir not ettim ki önümüzdeki günlerde her birine hakkını vere vere, yazabileyim.

“Bir Yaratıcı Yazarlık kursunun işe yarayıp yaramadığını nereden anlarsınız”, diye sormuştu yıllar önce atölyesine katıldığım bir başka yazar/hoca. “Bitirdiğinizde yazı için iştah, yazı için ilham duyuyorsanız o kurs size hediyesini vermiştir”, diye de kendi cevaplamıştı.

Sadık okurlar biliyorlar, ben uzun zamandır bu bloğa yazmak için fazla bir iştah duymuyorum. Bunun bir sebebi büyük bir roman üzerinde çalışıyor olmam doğru ama öte yandan  babamın ölümünden beri parmaklarımın (şimdi koşturan parmaklarımın) kendime dair bir şeyler yazmak konusunda geri geri gittiklerinin de farkındayım. Hani bir defasında yazmıştım, “…matem çağıl çağıl bir acıdan çok umarsızlık bir uyuşuklukmuş” diye, işte o umarsız uyuşukluk sürüyor da sürüyor.

Bu kurs beni matem kabuğumdan çıkarmış olabilir mi? Kurgusal dünyanın dışındaki şeyleri yazmaya karşı yeniden iştah duyacak mıyım? Bilmem, belki. Göreceğiz.

Murat Gülsoy’un anlattıklarından ilhamla aklıma gelenleri önümüzdeki günlerde size aktarmak gibi samimi bir niyetim var…. (“Bu sene derslerine gelmeye niyetliyim” diyen öğrenciyi “niyet etme, karar ver,” diye uyaran kendi sesim kulaklarımda!)

Birazdan önceliği kapan fikrimin peşinden gidecek parmaklarım….

Ama onlar o fikrin hizmetine koşmadan evvel ben size Murat Gülsoy ile Yaratıcı Yazarlık kursunun 25 Nisan’da yeniden başlayacağını haber vereyim. Belki de siz de şimdi şansa, bir hipnagogia etkisiyle bu yazıyı okuyorsunuz. Ya da ne zamandır yeni bir yazı yazmamı bekliyordunuz ve posta kutunuza bu mektup düştü. Her halükarda, yazıdan, edebiyattan haz ediyor ya da yaratıcılığın esrarlı dünyasına açılan kapıyı size birisi aralasın istiyorsanız bu kursu kaçırmayın! Niyet etmeyin, karar verin. Hediyenizi alacaksınız.

Ayrıntılar burada.

Siz ona bakadurun, ben sonraki yazıyı yazıyorum. 

Defne.