Balıkçının Eleni*

Screen Shot 2014-06-10 at 11.03.57“Ne bağırır durur bu çocuk böyle tellal gibi, Eleni mu, sen anlamışsındır?”

Terzi Tasula’nın küçük kızı bir saattir elinde çın çın bir çıngırakla mahallenin sokaklarında dönüp duruyordu. Balıkçının Eleni elindeki daha gözünün feri sönmemiş kolyozun kıpkırmızı yüzgecini yararken ağzının içinde bir şeyler mırıldandı. Evin önü, oturduğu basamakların etrafı hep kedilerle dolmuştu. Kadının ellerinde can bulmuş bıçak balığın sırtında ileri geri oynarken sokağın taşlarına gümüş pullar yağıyordu.

Onun yerine komşusu Katina cevapladı.

“Ablası bir subay ile kaçmış, anası da kızı evlatlıktan reddetmiş, ufaklık da onu ilan ediyor mahalleliye.”

Akşamın serinliğini fırsat bilip de evlerinin önüne sandalye çıkarmış kadınlar nohut, bezelye ayıkladıkları kaplardan başlarını kaldırmadan dillerini şaklattılar. Az ötede evlerin arasına sıkışmış toz toprak alanda oğlanların kağıttan yaptıkları top peşindeki bağrışları kahveden atılan zar seslerine karışıyordu. Güneş batmış, bir tek tren yolunun ardındaki yeşillikleri aydınlatıyordu artık.

“Hiç işitmedim ben böyle şey. İnsan kızının ahlaksızlığını böyle duyurur mu kuzum?”

“Kime kaçmış?”

“Venizelos’un askerlerinden biriymiş. Oğlan Atina’da anasının yanına götürmüş, öyle söylüyorlar.”

“Yükünü de almış, anlarsın ya. Kafe Foti’de buluşurlarmış. Otelin altındaki hani…”

“Bizim kızlar iyice yoldan çıktılar bu askerler yüzünden. Hayırlısı ile şu harp bitse de herkes işine gücüne dönse…”

Eleni bıçağı ayağının dibinde duran kan lekeli beze silip ayağa kalktı. Balık dolu leğeni kalçası ile kolu arasına kıstırıp eve çıkan merdivenleri tırmandı. Kadından ümidi kesen kediler küskün bakışlarla alana doğru seğirttiler. Kafe Foti denir denmez yüreği öyle bir gümbürdemeye başlamıştı ki bir dakika daha orada durursa bütün sokak işitecekti.

“Ne diye eve girersin kız Eleni bu saatte? Ne güzel oturuyoruz.”

Bir şey söylemeden kapıyı arkasından kapattı, taş binanın kuytu serinliği bir anda yüzünü yaladı. Atılan zarların, oğlanların, kadınların, çıngırağın sesi uzak bir uğultuya dönüşmüştü. Buca treni son defa düdüğünü öttürdü. Leğeni küpün yanına yere bıraktı. Kapının üstündeki camdan koridora mavi, kırmızı ışıklar düşüyordu. Sırtını kapıya dayayıp, tuttuğu nefesini boşalttı. Bıçağın çeliği ayağının altında oynaşan renkler arasında arsızca parlayıp söndü.

Demek hepsi Kafe Foti’de buluşuyordu. Oysa o sanmıştı ki bir tek kendisine fısıldanır o sözler.

“Çok rica ederim, kırmayın beni. Yarın yine bu saatte Kafe Foti’de. Yerini biliyorsunuz değil mi?”

Hayal miydi yoksa?

Hem canım olacak iş mi? Boyu kadar oğlu var Eleni’nin. Neredeyse askere alacaklar. Allah muhafaza! Dayandığı kapının tahtasına üç defa vurdu. Biraz büyükleri gitmiş Yunan ordusuna gönüllü yazılmışlar. Onları da Tuz Çölüne sürüyorlar şimdi. Ankara’yla harp etmeye. Ne diye gelip rahatımızı bozdular ki? Bir eksiğimiz mi vardı bizim burada? Bu maceraperestler yüzünden yerimizden yurdumuzdan olmayalım da. Üç defa istavroz çıkarıp sağ elini kalbine bastırdı.

Kim bilmez Kafe Foti’nin yerini? Pasaportu geçince, Gümrüğe varmadan solda. Yarın sabah, Yorgo balıktan dönmeden çörek almaya çıkar. Ne var ki? Niko limanın oradaki fırının katmerlerini pek sever. Okuldan dönünce yer, sevinir hem. Dudaklarına kan yürüdü. Yanakları ısındı. Kim bilecek ki? Bu askerler bugün var, yarın yoklar. Hamallar, develer, kirli yüzlü kayıkçılar, çığırtkan seyyar satıcıların arasında limandaki otellere kimin girdiğinin çıktığının hesabını tutan mı var? Yeşil ipek fistanını giyer. Smirni’ye gelin gidiyor diye anacığı dikmişti de balıkçının karısı olarak sürdürdüğü ömründe bir defa sırtına geçirememişti. İsmini bile söylemez. Tabi ya! Körfezin mavisi içinde oynaşan o gözler, o kız gibi ince uzun parmaklı ellerin teması yüreğinde bir sır olur. Eleni’nin biricik sırrı… Kapı önünde balık ayıkladığı günlerde aklını tekrar tekrar gezdireceği, tenini ürperten anısı olur. Bir kendi bilir.

Koşar adım koridoru geçti, çamaşırları kuruttuğu arka avluya vardı. Sakızla, lavantayla ovduğu ak çarşafları imbatın ellerinde çırpınıyordu. Nefesinde Bornova’nın yaseminleri… Ah, aklındaki bu deli fikirleri de alsın götürsün rüzgar! Bu kadar kolay mı? Olabilir mi? Akşamında nasıl bakar Yorgo’nun kuşkudan, korkudan arınmış duru gözlerine? Sabahın sütlü mavisinde kayıkta, yanında nasıl sessiz durur? Sofrada hep beraber çorbaya bandıkları francala boğazından geçer mi? O sır lambanın gazı gibi sızmaz mı belleğinden yuvasına? İçi çekildi. Zaten ufak tefekti ya, iyice küçüldü, avlunun girişinde büzüldü.

Birden karşıda, beyaz duvarı sarmış begonviller arasına karışmış yabani gülü gördü. Yavru kedi ağzı gibi açılmış, miskin, tatlı bir şeydi. Nasıl da dikkatini çekmemişti şimdiye dek? Duvar boyunca yürüdüğüne göre epeydir oradaydı. Peki ya o? Körfezin mavisi gözlerinde oynaşan o asker? Kordonun onca şık Frenk kadını, feraceleri delen gözleri sürmeli Türk hanımları, fıkır fıkır Rum kızları arasında elleri balıklı, başı bağlı Eleni’yi nasıl fark etmişti? Gemilere yüklenen incir çuvallarının ardından hasret dolu bir tebessüm ile gözlerini dikmiş, bakmış durmuştu. Sonra, ensesinde duyduğu tütün kokulu bir fısıltı…

Tulumbadan su çekip taneleşen sabun ile ellerini, boynunu ovalayarak yıkadı. Su çektikçe soğuyor, bütün gün yanmış etinden kemiğine serinlik yayılıyordu. Çocukken, kumsala pikniğe gittiklerinde annesinin diğer kadınlarla sohbete daldığı bir anda fistanı ile denize batar çıkardı da yüreği taze yeşil bir neşe ile dolardı. Kızlar bir defa ıslandılar mı, başta titizlenen anneler boş verirlerdi artık. Balıkçının karısı olmazdan öncesiydi. Kimdi o zamanlar? Nasıl bilirdi kendini? Pabuçlarını, çoraplarını çıkarıp iç etekliğini kasıklarına kadar sıyırdı. Maşrapa dolusu suyu beyaz sağlam bacaklarından aşağı döktü. Su dizlerine çarpınca karnında bir yastık dolusu kuş tüyü havalandı. Birden sırtı dikleşti, yüzü güldü. Çıplak bacaklarından sular damlayarak sakız kokulu çarşafların arasından avluyu geçti, burnunu begonviller arasından sıyrılmış yabani güle dayayıp kokusunu hasretle içine çekti, dudaklarını pembe kadife yaprağına yaklaştırıp çiçeği öpüverdi.

*Bu öyküyü Murat Gülsoy’un Yaratıcı Yazarlık Kursu’nda yazdım. 

One Night Stand

Sinan yatakta dönüp uykusunun arasında homurdandı. “Kolum uyuştu, en felaket şey”. Bir süredir uyku ile uyanıklık arasında salınan Burçak, onun bu sabah pek kötü göründüğünü farkedip, gözlerini kapadı. Akşamdan kalma. Sırtını döndü. Sinan uyuşan kolunu uzatıp onu kendine çekti. Yorganın altında tenleri birbirine değdi. Tadı her seferinde yeniden hatırlanan tanıdık bedenler birbirlerine sokuldular.

Dün gece Sinan’ı kendisi çağırmıştı. Telefonuna kısa bir mesaj atması yetmişti. Yuva Apartmanı. Gece ilerleyip de mesajına cevap gelmeyince, Sinan’ın herhalde işini gücünü veya –varsa- sevgilisini ayarlayamadığını düşünüp yatmıştı. Kaç zamandır artık birbirlerinin ilişkileri ile ilgilenmiyorlardı. Evli değildi Sinan o kadarını biliyordu. Burçak ile ilişkisini sevgililerine anlatmadığını da tahmin ediyordu.

Sırtına  Sinan’ın hafiften yağlanmış göbeği değdi. Bu göbek artık onu rahatsız etmiyor. Hoşuna bile gidiyor mu ne? Kilo aldığını ilk farkettiğinde nasıl bozulmuştu oysa! Biz büyür, dünya değişirken Sinan aynı kalmalıydı sanki. Filinta gibi çocuktu Sinan bir zamanlar, evet ama, çocuktu işte o zamanlar. Çok eskidendi.

Burçak’ın müdavimi olduğu bir rock barda Cumartesi geceleri Sinan ve grubu sahne alırdı. O sahneye çıkan her erkek gibi Sinan’ın da bir tılsımı vardı. Şarkı aralarında gitarının tellerine tutturduğu sigarasından öyle bir nefes çekerdi ki mesela, kızların çoğu -Burçak da tabii- sırf onunla aynı anda o zevki tatmak için yanlarında paket taşır olmuşlardı.

Şimdi yanında söylenerek uyuyan bu akşamdan kalma adam, sahneden kadınları vakum gibi kendine çeken, sevgililer arasında kavgalara yol açan efsanevi Sinan’dı. Uzun saçlı, ince yapılı, sert bakışlı. Mesafeli duruşu utangaçlığındanmış gerçi ama o vakitler ‘’cool’’ yapıyor sanırdı Burçak ve arkadaşları. Uzaktan bakıldığında sertliği ve esrarengiz havası hormonları zaten başlarına vurmuş on sekizlik taze kadınları fena kızıştırırdı.

Burçak sonradan -onun evine gittikleri ilk gece- Sinan’ın sertliğini bir anda iptal eden Kemal Sunalvari bir gülümsemesi olduğunu da hayret –biraz da hayal kırıklığı- ile farketmişti.

Sinan sahneden inince onu izleyen bakışlarından habersizmiş gibi doğruca bara yürür, arada rastgeldiği bir kaç tanesini de içten ama çabucak selamlar uzaklaşırdı. Gecenin sonlarına doğru bir taze bulur, onu peşine taktığı gibi haset ve sitem yüklü iç çekmelerin arasından geçerek çıkar giderdi. Kalacak bir yer ayarlardı mutlaka. Hala annesi ve babası ile aynı evde yaşadığını gerekmedikçe ortalıkta konuşmazdı.

O bar gecelerinin birinde “şu gitarist  çocuk var ya” dedi Faruk kulağına eğilerek “seni sordu bana”. Faruk Burçak’ın hem okul hem de gece gezme arkadaşıydı. “Ne?” diye bağırdı Burçak kendini tutamayıp. Faruk bilmiş bilmiş sırıttı. Burçak birasından koca bir yudum aldı.

Ya Sinan birazdan yanlarına gelecekse?  Bir yudumda bardağın kalanını mideye indirdi. Nasıl tavlayacak Burçak’ı? Tavlanmak çok istiyor ama ailenin kadınlarından hep duyduğu üzere istediğini belli etmemesi gerekiyor. Belli etmeyecek mi, yoksa istemiyor gibi mi davranacak? Burçak dozunu bilmediğini farkedip telaşlandı. Sinan’ı kaçırmamalı.

Tanımadığı bir adamla geceyi geçirmek bir yana, Burçak’ın lise sonda yaşadığı mutsuz aşk macerasını saymazsak, doğru dürüst bir ilişki tecrübesi bile yoktu. Bunu kimselere, Faruk’a bile söyleyememişti. On sekiz yaşını doldurup, tek gecelik aşkların pek popüler olduğu bu çevreye girdiğinden beri ilk ‘’one night stand’’ini yaşayacağı anın hayalini kurup duruyordu. Evet, Sinan’ı kaçırmamalı.

Burçak’ın acemi lise sevgilisi ile yaşadığı yarım yamalak sevişmeleri hiç bir seferinde orgazmla bitmemişti. Burçak için orgazm kendi kendine yaşadığı bir şeydi. On beş yaşında parmaklarını ilk defa içine daldırıp da gövdesinin merkezinde saklı o zevkle karşılaştığında şaşkına dönmüştü. Bu kadar kuvvetli bir zevk üretebilen kendi bedeni miydi? Demek ininde uyuyan bir kaplan gibi kendini saklamıştı o zevk. O günden beri dizginlerinden kurtulmuşcasına yeniden yeniden uyanmak, merkezden fişek gibi yükselip çevreye dağılmak, ardı ardına patlamak istiyordu. Diğer yeniyetmelerin de aynı yollardan geçtiğinden habersiz Burçak, evin boş olduğu anlarda –biraz utanarak- hemen perdeleri çekip yatağa giriyor, o çığlık içinden kurtulana kadar kendini seviyordu.

Artık o zevkin bir erkek tarafından kendisine sunulmasını istiyordu. Yükselirken öpülmeyi, okşanmayı, bir bedenin sıcaklığı altında ezilmeyi özlüyordu.

Sinan’ın Kadıköy tarafındaki evine doğru yol alırken müzik dinlediler. Sabaha karşı o saatte köprü bomboş, yeni açılmış TEM otoyolu sekiz şeridi ile fazla geniş göründü Burçak’ın gözüne. Yolların ıssızlığından mı neden içi titredi.

Sevişmeye başladıklarında tutuktu. Sinan’ın annesi babası tatilelermiş. Ev dağınık, soğuk ve birbirine uymayan zevksiz eşyalarla döşenmişti. Burçak ister istemez annesinin gözünden etrafa bakıp, kimlerle düşüp kalktığını sordu kendine.

Bir de ayrıca kendini yetersiz ve bigisiz buluyor, Sinan’ın eve getirdiği diğer kadınların ‘’teknik’’leri kim bilir ne iyi olduğunu düşünmekten öpüşlerine doğru dürüst karşılık veremiyordu. Sinan’ın bedenini tanımayan elleri, hassasiyetten yoksun dokunuşları ve öpüşlerini yadırgıyor, hani neredeyse “olsun bitsin, ben eve gidince kendi orgazmımın çaresine bakarım” diye düşünüyordu.

Sonrasında sessiz sessiz yanyana yatarken, kendini konuşmak zorunda hissetti. Biraz önce bedenlerinin en derininden birbirlerine bağlanmışlar ama bağ kuramamışlardı. Kardeşi var mı acaba? Uzun bir ilişkisi yaşadı mı? Hiç aşık oldu mu? Aklına gelen soruların hepsini aptalca buldu. Zekice bir laf araken, bakışlarını tavandan ayırıp Sinan’a döndü. Sigara içiyordu. Sol kaburgalarının hemen altında açık kahverengi bir doğum lekesi vardı. Parmağının ucunu dokundurdu.

“Acıktım ben. Tost yapalım mı?”.

***

Yeni binyıl başlarken rock barlar klüplere yenik düştü. Sahne djlerin oldu. Uzun saçlar kesildi.İç mekanlarda sigara yasaklandı. Kazara hamile kalanlar doğurmaya başladı. Biranın yerini viski aldı. Burçak ile Sinan sevişmeyi başkalarından öğrendiler. Sinan tek gecelik aşklarından, Burçak uzun soluklu ilişkilerinden. Yeniden bir araya geldikleri gecelerde birbirlerini değil kendilerini yatakta daha iyi tanımaya başladıkları için sevişmeleri güzelleşti.

Burçak bu süreçte seksde teknikten çok narsistliğin işe yaradığını öğrendi. Özellikle Sinan ile beraber olduğu gecelerde, sevişmelerine bir anlam yükleme gereğini hissetmediğinden, sadece kendi zevkine odaklanabiliyordu. O zaman Sinan da  heyecanlanıyor, kendini kaptırıyor, bedenlerinin merkezinden başlayan bağ dudaklarına, ellerine, benliklerine yayılıyordu.

O heyecanla, “ah sen benim gizli sevgilimsin, yıllarca sana geleceğim, hep hep hep bulacağım” diye fısıldıyorlardı birbirlerinin kulağına.

***

Yattığı yerden hesaplayınca hayatının ikinci yarısının tamamına Sinan’ın eşlik ettiğini fark etti. Ön planda dolu dizgin yaşananlara katılmadan, karışmadan, düzensiz bir sıklıkta yatağına girip çıkmıştı bu adam. Kedisi gibi.  İlişkileri olsun ikisi de istemişti. Başlarda konuşacak bir şey bile bulamazlardı. Ama saf bir cinsel çekim de değildi onlarınki. Tanıdık uzak bir memleketti Sinan ile geçirdiği geceler. Aşkların cinselliğe yüklediği anlamlardan arınmış, işveli bir şehvetti. Sadece sevişmeleri değil, yatak sohbetleri, kahvaltı hazırlıkları, kanepeye yayılıp gazete okudukları vakitler, hepsi, sahici benliklerinin nadir ifadesi değil miydi?

Dün gece kapı çaldığında, Burçak açık pencereden yatağına süzülen hafif rüzgar eşliğinde uyuyordu. Sinan’ın saçlarından leş gibi sigara kokusu geliyordu ve dudaklarında viski tadı. Burçak gece hayatından elini ayağını çektiğinden beri sigaraya da sarhoşluğa da tahammül edemez olmuştu. Sinan kapının eşiğinde onu öperken pişman oldu onu çağırdığına. Tertemiz yatağında Sinan. Şimdi evde sigara içmek de isteyecek bu kesin.

Burçak’ın uykusunda dağılmış saçlarını aralayıp yüzüne bakan Sinan onun pişmanlığını sezdi mi? Yok canım, sarhoş belli ki. Burçak’ın beline sardığı bir elini çekmeden, diğer eli ile kapıyı kapatıp, yüzünü öpe öpe onu yatak odasına kadar yürüttü, tek kelime etmesine izin vermeden yatağa indirdi.

Burçak kıkırdamak ve inlemek arasında gidip gelirken yumuşadı, bir insana direnmeden, onu olduğu gibi içine almanın özgürlüğüne gömüldü. Temiz çarşaflarına doğru Sinan’ı çekip buram buram gece hayatı kokan boynuna yüzünü gömdü, bir gecelik teslim oldu.