Bir roman nasıl doğar?

Yeni romanım Emanet Zaman’ın yazılış hikayesi kendi başına bir roman olabilir.

Doğma büyüme bir İstanbul kızı olarak İzmir’e ilgim son derece yüzeysel, yok denecek kadar azdı. Hatta çocukluğumda arabayla geçtiğimiz bir kaç seferi saymazsak hayatımda İzmir’e gitmemiştim bile! Nihayet 2012’de bir yoga kursu vermek üzere İzmir’e davet edildim. Bahar vaktiydi. Bademler, kirazlar çiçek açmış. İnsanlar sokaklara dökülmüş… Dersten sonra meşhur kordonda tek başıma yürüyor, ipod’umdan rasgele şarkılar dinliyordum. İnsanlar çimenlere, deniz kenarında kafelere yayılmış, genç kızlar kol kola yürüyor, Çingene kadınlar fimage002al açıyordu. Gökyüzü de deniz de masmaviydi.

Birden kulağımda Yunanca bir şarkı başladı: Μένω Εκτός. Durdum. Gözlerim dolmuştu. Etrafımdaki neşeli insanarla bakıp içimde birden çöken kederin sebebini anlamaya çalıştım. Öyle tuhaftı ki şarkı çaldıkça sanki topraktan hüznün buhar gibi yükseliyordu. Oracıktaki bir banka oturup göz yaşlarımı serbet bıraktım.

Toprağın acıyı içinde barındarabileceğini işte ilk o zaman anladım.

Yine de yeni bir roman yazmaya oturduğumda aklımda İzmir yoktu. Tarihi bir roman yazmayı ise aklımdan bile geçirmiyordum. Ama işte yazarlığın en esrarengiz ve keyifli taraflarından bir tanesi bu… Sizi nereye çekeceğini bilmiyorsunuz. Bir planı takip ettiğinizi zannederken bir karakter çıkıveriyor satırların arasından. Ona kulak asmasanız bile o rüyalarınıza girip, kaleminizin ucundan çıkıyor.

Şehrazat da benim hayatıma böyle girdi. Üzerinde çalıştığım başka bir romandaki uzak bir halaydı. İzmir’de bir köşkün kulesinde yaşayan, kimsenin yaşını bilmediği ve dilsiz esrarengiz bir hala… Bir iki satırda gelir geçer sanmıştım. Şehrazat beni bırakmadı! Anlatacak bir hikayesi vardı ve ona şimdi kulak vermezsem hikaye buhar olup gidebilirdi. Kalemi Şehrazat’ın rehberliğine bıraktım.

Kuleli kiosk
Şehrazat’ın hikayesini anlattığı Kuleli Köşk

O hikayesini anlatırken ben de araştırmaya koyuldum. Yavaş yavaş gözümün önünden bir perde kalktı ve kendimi yepyeni bir dünyada buldum. Bu dünyada güzellik ile zarafete değer veriliyor, Türkler, Rumlar, Latinler, Ermeni ve Yahudi’ler yan yana yaşıyor, birbirlerini seviyor, sayıyor ve bu kozmopolit liman kentinin sakinleri oldukları için gurur duyuyorlardı. Burası eski İzmir’di. Burada şık kafeler, tiyatrolar, sanata, edebiyata meraklı insanlar, yabancıların ağzını açık bırakacak güzellikte kadınlar ve onlara saygıyla şapka çıkartan erkekler, çınarların gölgesinde nargile tüttüren ihtiyarlar ve kapı dolaşıp bohçasındaki ipekleri şehrin kadınlarına satan çingeneler vardı. İnsanlar üç dili birden konuşuyor, gazeteler, sokak isimleri üç ayrı alfabede yazılıyordu.

Başım dönmüştü! Ben de bu dünyada yaşamak istiyordum. Eski İzmir’de çocuk olmak, elbiselerimle denize dalıp, akşamüstü mahallede ip atlamak, orada büyümek, okula gitmek, uzak kumsallarında sevişip, katmerli kurabiyelerinden yemek, Bornova bahçelerindeki çay partilerinde yakışıklı gezginlerle dans etmek istiyordum… İçimde o dünyanın parçası olma arzusu şiddetlendikçe ben kaleme daha sıkı sarıldım. Çünkü o yitik şehirde yaşamı tecrübe etmenin tek yolu onu hayal gücümde yeniden kurmakla mümkün olacaktı. Böylece eski İzmir’in sokaklarını, okullarını, meydanlarını, otellerini, kafelerini hayalimde yeniden yarattım, sayfalar boyunca o eski şehrin bir ucundan diğerine yürüdüm durdum.

O dünyayı bir defa kurduktan ve ona tüm kalbimle bağlandıktan sonra beni bekleyen kaçınılmaz sonla yüzleşme vakti geldi. Bu eşi benzeri bulunmak güzel şehri, bu neşeli kozmopolit dünyayı yıkmak zorundaydım. Yıkılmış, yitip gitmişti çünkü. Artık topraktan tüten kederin sebebini biliyordum. Topraklarından sürülen, orada ölen, orada sevdiklerini bırakan insanların acısıydı… Ve bölüm bölüm yıkımı ve kaybı anlatmaya giriştim. Artık sadece Şehrazat değil, bu yolculuk boyunca bana eşlik etmiş bütün karakterler Avinaş, Hilmi Rahmi, Sümbül, Panayota, Edith, çingene Yasemin…. hepsi yanımdaydı. Hepsi o acılı günleri, biricik Smirni’lerinin yıkımını anlatmak, savaşı, kirli hesapların aldığı canları, yok ettiği hayatların kaydını tutmak ister gibi telaşla kafamda konuşuyorlardı.

Son bölümleri trans halinde yazdığımı söyleyebilirim. Hayalimde en ince ayrıntısına kadar canlandırdığım ve söze döktüğüm bir dünyanın ve insanlarının yıkımını yazmak, o günleri yaşamak gibi bir şeydi. Bazı günler yazarken ağladım. Bazı günler içim öfkeden kedere, kederden çaresizliğe savruldu durdu.

9786180114508
Emanet Zaman Yunanistan’da Şehrazat’ın Suskunluğu ismiyle okuruna kavuştu.

Sonunda ortaya Emanet Zaman çıktı.

Şimdi çocukları yuvadan uçmuş bir anne gibi heyecan, gurur ve telaşla karakterlerimin kendi yollarını çizmelerini izliyorum. Biliyorum ki siz, sevgili okur ile buluştukça onlar canlanacaklar. Ne demişler? Bir romanı yüzde elli yazarı, yüzde elli okuru yazarmış!

Bugün sizleri de o dünyaya taşıyabildiğim için çok mutluyum. Emanet Zaman’ın satırlarında buluşmak üzere…

Defne Suman.

Defne Suman

Buradan da romanın tanıtım videosunu seyredebilirsiniz. Yunan yayınevim hazırladı, Doğan Kitap yayınladı. Ben izlemeye doyamıyorum. Umarım siz de seversiniz.

 

 

Emanet Zaman Çıktı!

Yeni romanım Emanet Zaman bütün kitapçılarda… Yorumlarınızı bekliyorum. 🙂

1905 Eylül…

İngiliz casusu Hintli Avinaş Pillai İzmir limanına iniyor. Ömrünün sonuna kadar bağlı kalacağı Edith Lamarck’a âşık olacağını henüz bilmiyor…

image002
Emanet ZamanEmanet Zaman

1919

Rum kızı Panayota’nın içi kıpır kıpır… İlk aşkının İzmir’e ayak basan Yunan ordusuna katılarak Anadolu’da savaşacağını aklının ucundan bile geçirmiyor.

1926

Büyük İzmir Yangını’ndan Miralay Hilmi Rahmi tarafından kurtarılan Şehrazat suskun. Geçmişini hatırlıyor, anlatacak büyük bir hikâyesi de var ama konuşmaya henüz hazır değil…

Edith, Panayota ve Şehrazat… Bu üç kadını birbirlerine bağlayan güçlü bir bağ var sadece Hintli casusun bildiği… Ve de Bornova’daki Levantenleri, Frenk Mahallesi’ndeki Rumları, Haynots’taki Ermenileriyle bir yüzyıla yayılan bu hikâyeyi kucaklayan sımsıcak, yitik İzmir…

Kitabın tanıtım videosu:

 

 

 

 

Balıkçının Eleni*

Screen Shot 2014-06-10 at 11.03.57“Ne bağırır durur bu çocuk böyle tellal gibi, Eleni mu, sen anlamışsındır?”

Terzi Tasula’nın küçük kızı bir saattir elinde çın çın bir çıngırakla mahallenin sokaklarında dönüp duruyordu. Balıkçının Eleni elindeki daha gözünün feri sönmemiş kolyozun kıpkırmızı yüzgecini yararken ağzının içinde bir şeyler mırıldandı. Evin önü, oturduğu basamakların etrafı hep kedilerle dolmuştu. Kadının ellerinde can bulmuş bıçak balığın sırtında ileri geri oynarken sokağın taşlarına gümüş pullar yağıyordu.

Onun yerine komşusu Katina cevapladı.

“Ablası bir subay ile kaçmış, anası da kızı evlatlıktan reddetmiş, ufaklık da onu ilan ediyor mahalleliye.”

Akşamın serinliğini fırsat bilip de evlerinin önüne sandalye çıkarmış kadınlar nohut, bezelye ayıkladıkları kaplardan başlarını kaldırmadan dillerini şaklattılar. Az ötede evlerin arasına sıkışmış toz toprak alanda oğlanların kağıttan yaptıkları top peşindeki bağrışları kahveden atılan zar seslerine karışıyordu. Güneş batmış, bir tek tren yolunun ardındaki yeşillikleri aydınlatıyordu artık.

“Hiç işitmedim ben böyle şey. İnsan kızının ahlaksızlığını böyle duyurur mu kuzum?”

“Kime kaçmış?”

“Venizelos’un askerlerinden biriymiş. Oğlan Atina’da anasının yanına götürmüş, öyle söylüyorlar.”

“Yükünü de almış, anlarsın ya. Kafe Foti’de buluşurlarmış. Otelin altındaki hani…”

“Bizim kızlar iyice yoldan çıktılar bu askerler yüzünden. Hayırlısı ile şu harp bitse de herkes işine gücüne dönse…”

Eleni bıçağı ayağının dibinde duran kan lekeli beze silip ayağa kalktı. Balık dolu leğeni kalçası ile kolu arasına kıstırıp eve çıkan merdivenleri tırmandı. Kadından ümidi kesen kediler küskün bakışlarla alana doğru seğirttiler. Kafe Foti denir denmez yüreği öyle bir gümbürdemeye başlamıştı ki bir dakika daha orada durursa bütün sokak işitecekti.

“Ne diye eve girersin kız Eleni bu saatte? Ne güzel oturuyoruz.”

Bir şey söylemeden kapıyı arkasından kapattı, taş binanın kuytu serinliği bir anda yüzünü yaladı. Atılan zarların, oğlanların, kadınların, çıngırağın sesi uzak bir uğultuya dönüşmüştü. Buca treni son defa düdüğünü öttürdü. Leğeni küpün yanına yere bıraktı. Kapının üstündeki camdan koridora mavi, kırmızı ışıklar düşüyordu. Sırtını kapıya dayayıp, tuttuğu nefesini boşalttı. Bıçağın çeliği ayağının altında oynaşan renkler arasında arsızca parlayıp söndü.

Demek hepsi Kafe Foti’de buluşuyordu. Oysa o sanmıştı ki bir tek kendisine fısıldanır o sözler.

“Çok rica ederim, kırmayın beni. Yarın yine bu saatte Kafe Foti’de. Yerini biliyorsunuz değil mi?”

Hayal miydi yoksa?

Hem canım olacak iş mi? Boyu kadar oğlu var Eleni’nin. Neredeyse askere alacaklar. Allah muhafaza! Dayandığı kapının tahtasına üç defa vurdu. Biraz büyükleri gitmiş Yunan ordusuna gönüllü yazılmışlar. Onları da Tuz Çölüne sürüyorlar şimdi. Ankara’yla harp etmeye. Ne diye gelip rahatımızı bozdular ki? Bir eksiğimiz mi vardı bizim burada? Bu maceraperestler yüzünden yerimizden yurdumuzdan olmayalım da. Üç defa istavroz çıkarıp sağ elini kalbine bastırdı.

Kim bilmez Kafe Foti’nin yerini? Pasaportu geçince, Gümrüğe varmadan solda. Yarın sabah, Yorgo balıktan dönmeden çörek almaya çıkar. Ne var ki? Niko limanın oradaki fırının katmerlerini pek sever. Okuldan dönünce yer, sevinir hem. Dudaklarına kan yürüdü. Yanakları ısındı. Kim bilecek ki? Bu askerler bugün var, yarın yoklar. Hamallar, develer, kirli yüzlü kayıkçılar, çığırtkan seyyar satıcıların arasında limandaki otellere kimin girdiğinin çıktığının hesabını tutan mı var? Yeşil ipek fistanını giyer. Smirni’ye gelin gidiyor diye anacığı dikmişti de balıkçının karısı olarak sürdürdüğü ömründe bir defa sırtına geçirememişti. İsmini bile söylemez. Tabi ya! Körfezin mavisi içinde oynaşan o gözler, o kız gibi ince uzun parmaklı ellerin teması yüreğinde bir sır olur. Eleni’nin biricik sırrı… Kapı önünde balık ayıkladığı günlerde aklını tekrar tekrar gezdireceği, tenini ürperten anısı olur. Bir kendi bilir.

Koşar adım koridoru geçti, çamaşırları kuruttuğu arka avluya vardı. Sakızla, lavantayla ovduğu ak çarşafları imbatın ellerinde çırpınıyordu. Nefesinde Bornova’nın yaseminleri… Ah, aklındaki bu deli fikirleri de alsın götürsün rüzgar! Bu kadar kolay mı? Olabilir mi? Akşamında nasıl bakar Yorgo’nun kuşkudan, korkudan arınmış duru gözlerine? Sabahın sütlü mavisinde kayıkta, yanında nasıl sessiz durur? Sofrada hep beraber çorbaya bandıkları francala boğazından geçer mi? O sır lambanın gazı gibi sızmaz mı belleğinden yuvasına? İçi çekildi. Zaten ufak tefekti ya, iyice küçüldü, avlunun girişinde büzüldü.

Birden karşıda, beyaz duvarı sarmış begonviller arasına karışmış yabani gülü gördü. Yavru kedi ağzı gibi açılmış, miskin, tatlı bir şeydi. Nasıl da dikkatini çekmemişti şimdiye dek? Duvar boyunca yürüdüğüne göre epeydir oradaydı. Peki ya o? Körfezin mavisi gözlerinde oynaşan o asker? Kordonun onca şık Frenk kadını, feraceleri delen gözleri sürmeli Türk hanımları, fıkır fıkır Rum kızları arasında elleri balıklı, başı bağlı Eleni’yi nasıl fark etmişti? Gemilere yüklenen incir çuvallarının ardından hasret dolu bir tebessüm ile gözlerini dikmiş, bakmış durmuştu. Sonra, ensesinde duyduğu tütün kokulu bir fısıltı…

Tulumbadan su çekip taneleşen sabun ile ellerini, boynunu ovalayarak yıkadı. Su çektikçe soğuyor, bütün gün yanmış etinden kemiğine serinlik yayılıyordu. Çocukken, kumsala pikniğe gittiklerinde annesinin diğer kadınlarla sohbete daldığı bir anda fistanı ile denize batar çıkardı da yüreği taze yeşil bir neşe ile dolardı. Kızlar bir defa ıslandılar mı, başta titizlenen anneler boş verirlerdi artık. Balıkçının karısı olmazdan öncesiydi. Kimdi o zamanlar? Nasıl bilirdi kendini? Pabuçlarını, çoraplarını çıkarıp iç etekliğini kasıklarına kadar sıyırdı. Maşrapa dolusu suyu beyaz sağlam bacaklarından aşağı döktü. Su dizlerine çarpınca karnında bir yastık dolusu kuş tüyü havalandı. Birden sırtı dikleşti, yüzü güldü. Çıplak bacaklarından sular damlayarak sakız kokulu çarşafların arasından avluyu geçti, burnunu begonviller arasından sıyrılmış yabani güle dayayıp kokusunu hasretle içine çekti, dudaklarını pembe kadife yaprağına yaklaştırıp çiçeği öpüverdi.

*Bu öyküyü Murat Gülsoy’un Yaratıcı Yazarlık Kursu’nda yazdım. 

12894490_10153501184932671_661960630_o-2
Foto: Güler Erendağ

Çok soğuk bir kış sabahı arabayı kahvenin önüne park ettim. İçerden beni arabayı tanıyan kahveci çocuklar hemen amerikanomu hazırlamışlar, ben kuşandığım kat katlarımdan soyunana kadar kahvem masaya varmıştı bile. Dedim, “bu ne lüks servis” böyle. Kahveden benden başka kimsenin olmadığını o zaman fark ettim. Çocuklar sabahın altısında açmışlar, yedi buçukta ben ilk müşteri. Canları sıkılmış.

Bu aralar saat sekizde iş başı yapıyorum. İş başı dediğim yazmaya başlamanın başı. Yeni bir roman üzerinde çalışıyorum. Nasıl başladım hatırlamıyorum. Bilmediğim bir yer ve hiç yaşamamış olduğum bir zamanda geçiyor. Nasıl oldu da böyle bir yola girdi onu da anlamıyorum ya. Yazının kendi başına bir ruhu var. Biz yazarlar o ruhun sadık hizmetkarları olarak cümleleri kurmakla yükümlüyüz. Ancak cümleleri kurarsak yazını ruhu serbest kalıp bu alemde vücut buluyor. En sevdiğim yazarlardan biri olan Jeffrey Eugenides’e soruyorlar, iyi bir roman nasıl yazılır diye. O da diyor ki, “Öncelikle cümle kurmayı bilmek gerek. Cümle kurmuyorsanız roman yazamazsınız. Hepimizin harika fikirleri var ama pek azımız o fikirleri cümleler yolu ile ifade etme yeteneği ve sabrına sahibiz.” Hayran olduğum bu yazar kişi başka bir yerde de şöyle demiş, “Romanlarımı önceden hiç planlayamam. Yazma halindeyken karakterlerim ile birlikte hikayeyi yaşarım. Ve ancak ondan sonra kurgunun nerelere gidebileceğini kestirebilirim.”

Ben de işte böyle tek bir cümle kurdum. Sonra bekledim, ikinci cümle kuruldu. Parmakların kendiliğinden yazı yazması öyle büyüleyici bir süreç ki sırf zevk olsun diye üçüncü bir cümle daha kurdum. Günün sonunda bir iki sayfalık bir şeyler çıkmıştı. İlk romanıma çok benziyor diye düşündüm. Ben durup durup aynı ailenin kadınlarının maceralarını yazmaya mahkumum herhalde. Moralim bozuldu. Sen iki sayfa boyunca cümle üzerine cümle kur, günün sonunda içindeki o memnuniyetsiz varlık çıksın, sana böyle desin, olacak iş mi?

Ertesi sabah… Bir tarafta “memnuniyetsiz ben” her zamanki gibi kollarını önünde kavuşturmuş, saldırıya hazır bekliyor, öte yanda ona karşı savaşmaktan çok bir sonraki cümlenin merakı ile hareket eden bir başka ben yine bilgisayar başındayız. Önceki gün yazdıklarımı okumuyorum bile. Son konan noktadan alıyoruz. Yeni bir cümle. Ha gayret. Bir tane daha. Memnuniyetsiz bir yerlere çekilmiş, sesi soluğu çıkmıyor. O cesaretle bir cümle, hatta bir paragraf daha.. Derken karakterlerden biri bana hiç beklemediğim bir yerden darbeyi vuruyor. Diyor ki İzmir’e gitmemiz gerekiyor. Hayırdır? Olmaz öyle şey diyorum, ben İzmir’i hiç bilmem. Gel İstanbul’da kalalım. Deniyorum da. Bir kaç sayfa daha İstanbul’u zorluyorum. Gitmiyor. Karakter ağlamaklı. “Ben İstanbullu değilim ki,” diyor. “Ya benden vazgeç ya da beni İzmir’e götür. Diğer bütün karakterlerin seni İzmir’de bekliyorlar.”

Memnuniyetsiz ben, karakter ile aramda geçen bu konuşmayı duyunca geri çekildiği köşesinden çıkmış, taarruza hazır bekliyor. Kıs kıs gülerek, “Tamam bittin artık sen diyor. İzmir’de geçen bir roman yazamayacağın ortada. Hayatında kaç defa İzmir’e gitmişsin? Bırak bu işleri. Otur da bloglarını yaz zaten. Olmayacak duaya amin dedin, gerisini de ihmal ettin.”

Haklı galiba. Vazgeçeceğim. Zaten benim karakter sadece İzmir’e gitmek istemekle kalmıyor, bir de 20. Yüzyıl başında doğmuş, hikayeye oradan başlamamı talep ediyor. Hay Allah. Öyle de tatlı, öyle de ilginç bir tip ki… Ama bu işin oluru yok bebeğim. Keşke başka bir yer ve zamanda karşılaşsaydık.

Tam vazgeçmiş, bildiğim zaman ve mekanlarda geçen yeni bir roman yazmaya ikna olmuşum, ilahi müdahale eposta kutuma düşüyor.

Sevgili Defne, seni Kasım ayı roman yazma maratonuna davet ediyoruz. Sitemize üye olduktan sonra tek yapman gereken Kasım sonuna kadar romanının 50.000 (elli bin) kelimesini bitirmen.

Hımmm, ilginç bir teklif… Kim bu maratoncular diye biraz araştırıyorum. Tabii ki Kaliforniyalı gençler. Kasım Roman Maratonu fikri 1990lı yıllarda akıllarına düşmüş. Anladığım kadarı ile sarhoş bir gecede, “yapar mıyız? Yaparız oğlum. Bir ayda roman yazar mıyız? Yazarız oğlum. Elli bin kelimelik bir şey çıkarırız. Gönülçelen mesela elli bin kelimelik bir roman. Biz de yazar mıyız? Yazarız oğlum,” ile başlayan bir sohbetin devamında doğmuş bu maraton. Çocuklar ertesi sabah bir kahvede buluşup başlamışlar ilk cümlelerini kurmaya. Sonraki gün yine bir araya gelmişler. Sonraki gün yine… Bir kaç tanesi o ikinci haftanın ortasında vazgeçmiş. Devam edenler ise ikinci haftadan sonra açılan kanallara şaşıp kalmışlar. Ay sonunda 50.000 kelimelik romanları saklandıkları yerden çıkıp vücut bulunca bu işi her sene yapmaya karar vermişler.

Ertesi yıl daha kalabalık bir grupmuş. Sonraki yıl biraz daha kalabalık… Derken 2013 yılına geldiğimizde, internetin de yardımıyla bütün dünyada 60.000 kişilik bir maraton grubu oluşmuş. Benim o vakte kadar haberim yok. Önce biraz burun kıvırdım. “Aman ne bu böyle? Çocuk muyuz?” larla başlayıp “bir ayda 50.000 kelime yazamam ki” korkusuna doğru uzanan bir seri bahane. Hepsi memnuniyetsiz ben’in eseri tabii.

O sırada ilahi müdahale iki geliyor. Benimle aynı kahveye gelip roman yazan bir adam var. İsmi Gordon. Siyaset bilimi profesörü. Üniversitedeki dersine gitmeden önce kahveye gelip romanını yazıyor. Yazmadığımız anlarda göz göze gelirsek, birbirimize gülümseyip, hal hatır soruyoruz. İşte o anların birinde Gordon, bana demez mi, “Kasım ayı Roman maratonundan haberin var mı?” Meğer o da katılıyormuş. Katılmak dediğim sadece söz veriyorsunuz, o kadar. Bir de her akşam sitelerine gidip o gün yazdığınız kelime sayınızı rapor ediyorsunuz. Dünya genelinde maratona katılanlara göre nereye düştüğünüzün istatistikleri geliyor.

Şimdi koskoca Gordon’un da katıldığını duyunca benim memnuniyetsiz bir huzursuzlandı. Bu arada kasımın ilk haftası dolmak üzere, katılmayı düşünüyorsam günde 1760 kelime yazmam gerektiğini söylüyor istatistikler. Moral sıfır. Karakter “İzmir 1920’den şaşmam, beni doğduğum memlekete götürmezsen konuşmam”, diyor. Kasım ilerliyor. Ya yenileceğiz, ya kazanacağız. Memnuniyetsiz ile karşılıklı öyle bir noktada duruyoruz.

Hal bu iken bir üçüncü ses, duymaya alışık olmadığım tatlı ve şefkatli bir ses, iki uç durum arasında kaldığımızda bize bir üçüncü yol daha bulunduğunu hatırlatan o ses kulağıma fısıldayıp diyor ki,

“İstersen bir başla, devamı gelmezse bırakırsın. Bu roman çıkmak istemiyorsa zaten çıkmaz.”

Bu üçüncü ses pek sık konuşmaz ama konuştuğunda hep çok bilgece şeyler söyler, hiç aklıma gelmeyen o en basit çözümü sunar. İnsanın içine su serpen o sakin dostlar gibi.

Böylece başladık. Yazının hizmetkarlığına soyunan ben, memnuniyetsiz, üçüncü ses ve İzmir’li karakter. Hep beraber daldık maratona. Benim daha ilk yüz metrede soluğum kesildi. Neyse maratoncu çocuklar sağ olsun, futbol koçu gibi her gün eposta yolluyorlar.

“Ha gayret Defne. Dün yazdıklarını bugün okuma Defne. Sadece yaz, yaz, yaz. Arkana bakma, ileri marş. Mühim olan kelime sayısı. Her gün daha çok kelime. Evet yapabilirsin, biz biliyoruz. Takıldıysan bak ünlü yazarımızın şu makalesini oku…” vs vs.

“Yahu gidin başımdan,” diyorum ama bir yandan da tavsiye ettikleri makaleyi okuyorum. Eugenides’in tavsiyelerini de o ara öğreniyorum işte.

Ve bu arada İzmir, Smyrna, Smirni… Sokakları, kokuları, bereketi, çan sesi, üzümleri kadınların kahkahaları ve meydanlarında çınlayan onlarca farklı lisanı ile önümde açılıyor. Ben doğmadan çok önce yerle bir olmuş çok renkli, çok sesli bir başka dünyaya duyduğum hasret, hayal gücüm İzmir’in yangından önceki güzelim sokaklarında, köşklerinin bahçelerinde, rıhtımdaki kafelerde gezinirken biraz olsun duruluyor. Geceleri ben başımı yastığa koyuyorum, bizim Bey bana romanlar okuyor. O zamanlarda İzmir’de geçen… Hayal gücüm beslensin, zihnimin gün yüzü görmemiş köşelerindeki karakterler can bulsun diye. Onu dinlerken ben uyuya kalıyorum. Rüyalarımda İzmir, Smyrna, Smirni…

Sabaha yeni cümleler hazır. Ben yazının hizmetkârıyım. Sabah 8’den iş başı. 10’a kadar elleri klavyeden çekmek yok. Öğleden sonra iki saatlik yazı vardiyası daha… Günde 1760 kelime de neymiş? Ben iki binlerin üzerindeyim artık. Memnuniyetsiz ben şaşkın. Hiç beklemezmiş benden böyle bir bereket. Eh, diyorum ben de sana uyup, durduğum yerde düşünmeye devam etseydim her gün iki bin kelimenin üzerinde yazı yazabileceğimi ben de hayatta tahmin etmezdim.

Daha kim bilir neler var kendime dair, sırf durduğum için keşfetmediğim. Artık her gün en az iki bin kelime yazıyorum. İzmir’li karakterim ona güvendiğim için hayatından memnun, beni her gün yeni birileri ile tanıştırıyor.

Tıpkı yoga gibi yazı da düşüne düşüne çıkmıyor. Zaten bana öyle geliyor ki hiç bir şey düşüne düşüne çıkmıyor. Yazı, ya da bir sanat eseri, ya da verilecek bir karar… Hepsi ancak biz harekete geçince saklandıkları yerden başlarını çıkarmaya başlıyorlar. Uzun uzun düşünüp karar vermeye, plan yapmaya, kurguya kalkıştığımızda karşımıza sadece içimizdeki o memnuniyetsiz varlık çıkıyor. Maratoncuların amacı da bu zaten. Memnuniyetsiz egoya konuşma fırsatı vermeden devam etmemizi sağlamak. Çünkü ego harekette un ufak oluyor, durağanlıkta ise iyice semiriyor. Durdukça kendimize, yeteneğimize ve yapabileceklerimize dair inancımız köreliyor. Bilinmeyene doğru adım atıp onun içinde ilerlemeye başlayınca tahmin etmediğimiz kadar güçlü, yetenekli ve hatta şanslı olduğumuzu hissediyoruz. Bu da önceden planla, tahminle, falla filan olmuyor.

Hem bakın zaman duruyor mu? Harekette bereket olduğunu bilir gibi durmadan ilerliyor…Önümüze yeni bir yıl daha serdi bile.

Durmak mı? Yoksa bilinmezliğin kuyusuna doğru ip sallandırmak mı? Atılacak adımları düşünmek mi yoksa onları atmak mı?

Bana öyle geliyor ki şahsi hikayelerimizin ötesinde verilecek en temel karar budur.

Hepinize hareketli, bol keşifli, yaratıcılığın memnuniyetsiz seslerden kendini bağımsız kıldığı, neşeli, sağlıklı bir yeni yıl diliyorum!