Edebiyat, Yoga ve Hayat Üzerine

(Bu söyleşi 28 Mayıs 2017 tarihinde http://www.superergen.com/gunun-soylesisi–defne-suman-ile-edebiyat–yoga-ve-hayat-uzerine bağlantısında yayımlanmıştır) 


Sevgili Defne Suman’a  sorularımıza verdiği sımsıcak yanıtlar için Süper Ergen Ailesi adına çok teşekkür ediyor ve sizleri keyifle okuyacağınızı tahmin ettiğimiz bu güzel söyleşiyle baş başa bırakıyoruz.

Önce sosyoloji eğitimi, ardından yoga, tüm bunların içinde hayatın geneline yayılan bir yazma deneyimi ve bunun da ötesinde yazarlık… Hepsi bir bütünün hoş birer parçası adeta.

Siz bu yaşamdaki yolculuğunuzu nasıl tanımlıyorsunuz?

Yaşamı bir yolculuk olarak görüyorum. Bu, hem mekanda bir yolculuk, hem de zamanda. Belki günlerim hep yollarda geçtiği için bana öyle geliyordur. Günleri tren vagonlarına benzetiyorum. Artarda dizilmişler, sabah uyandığımda o vagonların birindeyim. Tren gidiyor. Tren insanlarla dolu. Onlar benim bu hayatta karşılaştığım, karşılaşacağım (belki ilk defa, belki bir defa ve belki de defalarca) yol arkadaşlarım. Yolculuğun anlamı onlarla beraber kurduğumuz bütünde aslında. Belki de şöyle demeliyim: Hayat bir yol hikayesi benim için. Aynı tren içinde giden bir avuç insanın karşılaşmaları, sevinçleri, hüzünleri, etkileşimleri sonucunda insanlığa sundukları öyküleri. Bir araya geldiğim insanları çok önemsiyorum. Hiç kimsenin hayatıma boş yere girmediğine inanıyorum. Bir de günleri çok önemsiyorum. Hayat günlerden örülü ne de olsa. Gününü nasıl geçiriyorsan hayatın odur nihayetinde. Ben de günümü sevdiğim faaliyetler ve bana varlığımın derin sularını hissettirebilen insanlarla döşemeye çalışıyorum. Bu başlı başına bir çaba aslında. Çünkü zaman uçup gidiyor. Ben çok sevdiğim bir şey olan roman okumaya ya da yazmaya ya da yoga yapmaya başlayana kadar binbir angarya karşıma çıkıyor. Angarya el alıyor, vakit alıyor. İnsanın hep aslında gönlünde yatanı hatırlaması, kendine hatırlatması gerekiyor.


Romanlarınızdan okura geçen şöyle bir his var: “Aslında roman, kendini daha önceden yazıp bitirmiş ve siz gerçekte bitmiş bir romanı hatırlayıp kaleme almış; böylelikle, sanki roman metnini uzun zamandır durduğu eski sandıktan gün ışığına çıkarmış ve düzenleyip okuyucuya hediye etmişsiniz.

Öyle rahat, akıcı ve kıvrak bir dil kullanıyor, öykü ve karakterleri öyle rahat ve gerçekçi bir şekilde kurguluyor, tarihi unsurları hikayenin içinde öylesine dile getiriyorsunuz ki, sanki gerçekten hafızada sessiz sakin durmakta olan anılarınızı yazmış ve sonuçta ortaya bir roman çıkarmışsınız gibi bir hisse kapılabiliyor insan.

Bu anlamda, yazma sürecinizi anlatır mısınız?  Siz de, okurun bir çırpıda okuduğu şekilde,  “su gibi” yazar mısınız romanlarınızı?

Bu güzel sözleriniz için çok teşekkür ederim. Hayır, romanları yazmak o kadar kolay olmuyor. Su gibi akan bölümler de var, yarım paragrafı için tüm günü geçirdiğim bölümler de var. Edebiyat yazarlığının bir taraftan çocuksu bir hazzı var. İstediğim şeyi yazabilirim. Çocukluktaki oyun kurmak gibi ki ben çocukken çok oyun kurdum. Tek başıma kurdum hepsini. Oyuncak bebeklerimle, sonsuz sayıda romana, senaryoya imza attım. Hayal alemimde tabii. Aileler kurdum, dostluklar, aşklar, kaygılar yarattım onlara. Belki bu yüzden romanda karakter yaratmak bana aşina geldi, onlara bir şeyler istetmemek, onları bir yerden bir yere götürmek, yavaş yavaş tanımak, huylarını, geçmişlerini, arızalarını öğrenmek çocukluğumdan bildiğim ve iyi yapabildiğim bir şeydi. Romanların da ilk aşamasını bu yüzden kolay kuruyorum.

Ama sonra “edebiyat işçiliği” dediğimiz bir kısmı var ki, orada bir yetişkin olarak çalışmam gerekiyor. Bir yandan sanat tarafı var: Hep orada olup da hiç görmediğimiz bir tarafını (hayatın, dünyanın, ilişkilerin, ailenin, şehrin) göstermek, onu kendi içinde bulmak, sonra söze dökmek. Bu başlı başına bir iş. Üstelik insanı en zayıf yerinden vuruyor: Özgüveninden… “Ya, benim dünyayı görüş biçimimde orijinal bir şey yoksa, ya klişelere kaçıyorsam?” kaygıları ile baş ediyorsun bu aşamada (veya baş edemiyorsun).

Sonra daha teknik meseleler var: Maddi hata yapmamak, kurguda boşluk bırakmamak, metni inandırıcı kılmak gibi. Tüm bunların yanında benim bir de romanların konusu olan tarih araştırması yapmam gerekiyor. Bir yandan yine maddi hata olmasın diye, bir yandan da geçmişte kalmış bir dünyayı kurarken tüm ayrıntılar yerli yerinde olsun diye. Tüm bunlar bir araya geldiğinde uzun saatler çalışma isteyen bir nakış işi edebiyat yazarlığı. Her bir satır üzerinde uzun uzun düşünüyorsunuz inanın ki.



Bilindiği gibi, “kültürel turizm” denince, dünyanın değişik yerlerinde, yazarların yaşadığı ve romanların geçtiği mekanlara düzenlenen geziler de akla geliyor ve bu gezi türüne “Edebiyat Turizmi” deniliyor. Son iki romanınıza bakıldığında, mekanlar ve romanı oluşturan kurgu arasında son derece sıkı bağlar olduğu görülmekte. Öyle ki, romanda adı geçen mekanlara sizin kılavuzluğunuzda bir günlük bir gezi düzenleniyor, verilen minik molalarda kitaptan parçalar okunuyor ve böylelikle, – romanın okuruna bir nevi hediyesi niteliğinde – hoş bir edebiyat gezisi ortaya çıkmış oluyor.

Bu kapsamda, mekan – roman arasındaki sıkı bağlar konusunda neler söylersiniz? Romanlarınızda “mekanlar” sizin için nasıl bir anlam ifade ediyor?

Öncelikle şunu söyleyeyim; uzun yıllar ben ailemden bahsederken “Fertleri akademisyenlerden oluşur.” tabirini kullanmıştım. Bu bir bakıma doğru, ama sadece yarısı.

Anne tarafımın tamamı üniversitede profesördür evet, ama babam da turizmciydi. Hem de Türkiye’nin ilk turizmcilerinden biri. Ben teleks makineleri etrafında büyüdüm. Tur otobüslerimizin şoförlerinin omuzlarına tırmandım. Henüz on bir yaşındayken babama turlarında asistanlık etmeye başladım. Bu da doğal olarak içimde insanları gezdirme isteği geliştirdi.

Emanet Zaman’ı yazarken, hep okurlarla buluşup bir kısmı çok değişmekle birlikte hâlâ orada duran, bir kısmı ise çoktan kül olup gitmiş mekanları gezmeyi hayal edip dururdum. Ve evet, benim için mekan çok önemli. Özellikle de şehirler çok önemli. Ben büyük şehirde doğdum. Şehrin benliğimde çok derin bir izi var. Karakterlerim de hep şehir insanları. Şehir demek, bireyin gününü geçirmek üzere hayatına dahil ettiği mekanlar demek. Bu yüzden mekanları ben karakter olarak görüyorum metinlerimde. Onlarla duygusal bir bağ geliştiriyoruz.

Mesela “Emanet Zaman”da Panayota, Kraemer Palas’a aşıktır. Her gün gidip o görkemli binayı, kendisine haram bir güzeli seyreder gibi, seyreder içini çeke çeke.

“Yaz Sıcağı”nda Melike’yi Petro’ya çeken şey, genç adamın ilk buluşmaları için seçtiği Kanlı Kilise’nin çocukluk anılarında değerli bir yeri olmasıdır.

Şehrin mekanlarına fark etmeden bağlanırız ve onlar hayatımıza giren sevgililer gibi seçimlerimizde rol oynarlar.


Yogayla tanışınca, yazdıklarınızı paylaşma konusunda cesaretinizi topladığınızı, yazmanın “sadece kendine ait değil, diğeri ile paylaşılacak bir araç” olduğunu kavradığınızı belirtiyorsunuz.

Buradan hareketle, özellikle romanlarınızı yazma sürecinize okuru ne ölçüde dahil edersiniz?

İlk başta okur yokmuş gibi yazıyorum. Daha doğrusu, sanki birisi (ya da birileri) bana öykü anlatıyormuş gibi gelişiyor yaratma süreci. Daha sonra, yani ilk taslak, başıyla sonuyla bittiğinde ve ben yazdıklarımı okumaya koyulduğumda okuru düşünmeye başlıyorum. Bu süreçte okurun ilgisini metinde tutma gayreti değil de onu hayal kırıklığına uğratmama çabası beliriyor. Ben de iyi bir okur olduğumdan bir öyküdeki tutarsızlıkların, beni o kurgu dünyasının gerçekliğine inanmaktan alıkoyacak detayların varlığına ne kadar sinir olunabileceğini biliyorum. O yüzden bir okur gibi okuyorum baştan sona hikayeyi. Eğer benim kafama takılıyorsa bir ayrıntı, muhakkak okurun da kafasına takılacaktır. Hemen onu temizliyorum. Ama okurun bulması için sağa sola sakladığım bir sürü hazineler de var. Onları da metne zekice yerleştiriyorum ki okur da hikayeye dahil olsun.


“İnsanlık Hali” adlı blog’unuzda yer alan “Bir İçe Dönüş Hikayesi”nde şöyle diyorsunuz:

O bir haftada hocalarımız bize yogaya dair temel bilgileri öğrettiler. Yerinde, isabetli ve hala kendi yogamda ve derslerimde kullandığım bilgiler bunlar. Ama benim için çok daha önemli olan bir başka şeyi daha öğrettiler bize o kursta. İçe dönmeyi… Her dakika konuşmak, her söze cevap vermek zorunda olmadığımızı. Tek başınalığın nimetlerini. Sessizliğin kıymetini. Yavaşlığın, yumuşaklığın, zerafetin gücünü.

Edebiyat ve yoga arasındaki ilişkiyi bu anlamda nasıl değerlendiriyorsunuz?

İçe dönmek, hem yazarlığın (yaratıcılığın) hem de yoganın (maneviyatın) hem gereği, hem de sonucu. Her iki dal da benliği araştırıyor. “Ben kimim, neyi, nasıl yaşarım, çektiğim acıların, varoluşsal krizlerimin kaynağı içimde nerededir?” sorularını soruyor.

Yoga hareketleri, dışa rotasyonların muhakkak içe rotasyonlarla dengelendiği serilerden oluşur. Edebiyat da öyle bence. Aslında her türlü yaratıcı faaliyet için bunu söyleyebilirim. Bir yandan hayata atılmak, insanların arasına karışmak, ilişkilere girip çıkmak, “insanlık hali”ni her yönüyle yaşamak gerek. Bunu yogadaki dışa rotasyonlara benzetebiliriz. Sonra biraz da yalnız kalmak, yazmak, çizmek, deniz kenarında uzun yürüyüşlere çıkmak, belki yakınlarda bir adaya tek başına bir hafta sonu gezisine çıkmak gerekiyor. Bu da içe rotasyon. Yaratıcılığın tohumu içimize, insanlara karıştığımızda atılıyorsa, o tohumun filize dönüşmesi için gerekli suyu da bize tek başınalık anlarımız sağlıyor.


Eserlerinizin Türk Edebiyatında nasıl bir iz bırakmasını, bir yazar olarak ne tür farklar yaratmayı istersiniz? Ve sizce Defne Suman, aradan yıllar geçtiğinde edebiyat dünyası tarafından nasıl anılsın?

Yarattığım karakterlerin toplumun hafızasında canlı kalmasını isterim. Nasıl hepimiz Feride’yi tanıyor, onu eski bir dostumuz gibi hatırlıyoruz, ben de karakterlerimin insanların yüreklerinde yer bulmasını isterim. Ama bunu hangi yazar istemez? Öte yandan, konuşulmamış konuları, aile sırlarını, kadınlığın romanlara konu edilmeyen sancıları ile hazlarını yazmış bir yazar olarak tanınmak isterim. Bunu yapmaya çalışıyorum çünkü. Bir de resmi tarihe bir alternatif üretmek, bize “düşman” diye belletilmiş toplumların içinden seçtiğim karakterler ile okur arasında bir gönül bağı kurarak gençlerin geçmişi yeniden düşünmelerini sağlamak gibi bir arzum da var.



Yazarlık, yaşamınızda yoga eğitmenliği kadar önemli bir yer tutuyor. Her iki açıdan bakarsak, bundan sonrası için hayalleriniz, yapmak istedikleriniz nelerdir?

İnsan hayatı için uzun sayılacak bir zamandır (neredeyse on dört yıldır) sürekli seyahat ederek, evden eve geçerek yaşadım. Son iki yıldır ilk defa hayatımda bir düzen var ve ben bu düzeni seviyorum. Bir süre daha İstanbul ve İzmir’de yoga dersleri verip, Atina’da yazarlık yaparak yaşamayı sürdürmek istiyorum. Daha sonrası için bir Yunan adasında edebiyat ve yoga evi açmak gibi bir hayalim var. Eşim de kafe işletmek istiyor. Alt kat kafe ve kitabevi, orta kat yoga, en üst katta benim yazma odam olacak şekilde düzenleyeceğim bir okul hayal ediyorum. Orada sadece yoga dersleri değil, yaratıcı yazarlık da öğretirim belki.


Tayland’daki yoga deneyimlerinizde “Hocalar, içe dönük tabiatın nimetlerini anlattılar. Dünyanın içe dönüklerin sessizliğine, yumuşaklığına, sakin sakin iş bitirme yeteneklerine ve bireyselliğine ne kadar muhtaç olduğunu anlattılar.” şeklinde ifade ettiğiniz içe dönüş haline, özellikle ergenlik dönemi açısından bakarsak, bu dönemde ebeveyn ile çocuk arasındaki ilişki nasıl kurgulanmalı? Ebeveyn bu dönemde çocuğun hayatında nasıl bir rol almalı sizce?

Ben pek fazla olmalı olmamalı tarzında tavsiyeler vermekten yana değilim. Ancak kendimden referansla bir şeyler söyleyebilirim. “Ben ergen iken yaşadığım şeylerin hangisi bugün mutlu ve tatminkar bir yere varmamı sağladı, hangilerini farklı yaşasaydım vakit kaybetmezdim?” bunları sıkça düşünüyorum. Aileme pek çok konuda müteşekkirim ama galiba en çok şu üç konuda: Bağımsızlık, güven ve saygı. Sadece bir ergenin değil, her yaşta insanın ihtiyacı olan şeyler bunlar. Kendi kararlarımı bağımsızca ben verdim. Hangi bölümde okuyacağıma, hangi üniversiteye gireceğime, hangi müzik aletini çalacağıma, kimden özel ders alıp, hangi dershaneye gideceğime ben tek başıma karar verdim. Onlar bana güvendiler. Yanlış bir adım attığımı düşündüklerinde bu fikirlerini dile getirdiler ama fikrimi değiştirmem için baskı yapmadılar. Ben düşünüp kendim geri adım attım ya da inat ettim. Yenildiğim, yıldığım zamanlarda ise “Bak biz sana söylemiştik.” demediler. Ayağa kalkıp yoluma devam etmem için destek oldular. Ben küçük yaşımdan beri sevilen ve sayılan bir birey olduğumu hissettim. Bu da ayaklarımı yere sağlam basmamı ve insanları sevmemi sağladı.



Hemen her yaştan insanın en büyük hayali, dünyayı gezmektir. Sadece turistik gezi yapmanın ötesine geçerek, dünyanın değişik yerlerinde belli bir süre kalıp yeni bir yaşam kurmayı seçmiş bir kişi olarak siz, tüm seçimlerinizi ve yaşam deneyimlerinizi gözönüne aldığınızda, gençlere kendilerini bulma sürecinde neler önerirsiniz?

Öncelikle acele etmemelerini. Bir de belki de kendini bulmak diye bir şeyin olmadığını. Ben dediğimiz kişi son derece değişken bir varlık. On dört yaşındaki ben ile kırk dördümdeki ben aynı kişi miyiz? Elbette değiliz. O zaman bulunacak bir ben var mı? Tabii bu çok felsefi bir soru.

Soruyu “Ben hayatta ne yapsam mutlu olurum?“a çevirdiğimizde ise şunu söyleyebilirim: Güne odaklanın. Bunu daha önce de söylemiştim. Hayat günlerden oluşur. Gününü nasıl geçiriyorsan o senin hayatındır. Büyüyünce ne olacaksın, diye sorarlar ya. Bence bu sorunun yanıtı hiç verilemiyor. Çünkü büyüme hiç bitmiyor. Ben sosyoloji bölümünü üniversite tercihlerimin en tepesine yazarken hayatımın tamamını belirleyecek bir karar verdiğimi sanıyordum. Bir bakıma öyleydi ama benim düşündüğüm gibi değil. Sosyolog olacaktım, sonra araştırmacı gazeteci, kenarda köşede kalmış insanların öykülerini yazacaktım. Hayalim buydu. Bu hayale tutunarak test çözüyordum, özel derslere, dershanelere tahammül ediyordum. Sonra o hayalin artık hayalim olmadığı bir dönem geldi. Yeni bir hayal kurdum. Dünyayı gezecektim. Blog yazıp, gezilerimi anlatacaktım. O hayale tutundum bu sefer. Onunla gezdim. Daha sonra yoga geldi. Sonra romanlar. Hayaller sürüyor. Hayaller değişiyor, dönüşüyor. Onlara tutunup bir vagondan diğerine geçiyoruz.

Galiba en çok şunu önermek isterim: Hayal kurmayı asla bırakmayın ve hayallerin peşinden koşmayı. Mutluluğu bulanlar hayalperestlerdir. Cesaret, hayallere inanmaktan geliyor. Yıldığınız zamanlarda size hayallerinizi hatırlatacak, sizin hayallerinize inanan iyi bir dost bulundurun yanınızda, yakınınızda. O elinizden tutup kaldırsın sizi düştüğünüzde. Çünkü hayallerin peşinde günleri işlemek cesaret ister, etrafınızı onlardan güç alacağınız insanlarla çevirin. Cesaretinizi kıranları arka saflara yollayın.


Bir söyleşinizde “Edebiyat, bir yandan bir zihin jimnastiği, öte yandan ötekini anlama yolunda çok önemli bir adım. Ben en çok roman okumayan insandan korkarım! Bir başkasının dünyasını nasıl anlar roman okumayan birisi?” diyorsunuz. Gençlerimize edebiyat dünyasında rehberlik edeceğini düşündüğünüz “10 kitaplık bir Defne Suman Seçkisi” sunabilir misiniz?

Elbette, seve seve.

Ayfer Tunç – Yeşil Peri Gecesi

Murat Gülsoy – Bu Filmin Kötü Adamı Benim

Arundhati Roy – Küçük Şeylerin Tanrısı

Tom Robbins – Parfümün Dansı

Haruki Murakami – Sahilde Kafka

Oğuz Atay – Korkuyu Beklerken

Orhan Pamuk – Masumiyet Müzesi

Pınar Kür – Bir Cinayet Romanı

Leyla Erbil – Bir Tuhaf Kadın

Adalet Ağaoğlu – Ölmeye Yatmak

Yasal Uyarı: Her hakkı http://www.superergen.com’a ait olan özgün içerik, Fikir ve Sanat Eserleri ve Türk Ceza Kanunu kapsamında korunmaktadır. http://www.superergen.com adresine çalışır durumda link verilerek alıntı yapılabilir.

 

Yoga mı yazıdan, yazı mı yogadan?

IMG_1852Bana sıkça sorulan sorulardan biri yoga ile yazı arasında bir bağ kurup kurmadığımdır. Acaba ciddi bir yoga öğrencisi olmasaydım da yazabilir miydim, ya da yazılarımla yogaya dokunmasaydım bunca yıl sonra hâlâ yogaya şevkle sarılabilir miydim? Tabii ki bunun cevabını kesin olarak vermeme imkan yok ama hayatımda yoga ile yazının sıkı sıkıya arasında sıkı bir ilişki bulunduğu biliyorum. Mesela yoga yapmadığım günler kelimeler kalemimden akmıyor. Ya da iyi yazdığım, ürettiğimden tatmin duyduğum akşamların ertesinde yogamı yaparken kafamın sakin, nefesimin uzun, vücudumun da hem daha yumuşak hem de daha güçlü olduğunu fark ediyorum. Birinin başlattığı akımı diğer yakalıyor, kendine katıyor ve yoga ile yazı iki nehir gibi iki koldan hayatımı besliyorlar.

Bildiğim şey şu ki yoga bana yazmam konusunda cesaret verdi. Hayır, sadece yazmam konusunda değil. Şöyle demek daha doğru: Yoga özgür bir birey olarak kendimi gerçekleştirmem konusunda ihtiyacım olan cesareti içimde bulmamı sağladı. Çünkü ben yaptıklarıyla annesinin gözüne girememiş bir kız çocuğu idim. Geçen gün annem avukat olmuş bir çocukluk arkadaşımdan bahsederken “elle tutulur bir işi var ne de olsa,” diye şaka yaptı, benim işimin (yoga hocalığı) “hafifliğine” dokundurarak . Kalabalık bir sofradaydık. Gülüşüyorduk. Aldırmadım. Hatta esas elle tutulur işin benimki olduğuna dair bir şaka da ben patlattım. Artık annemin sahiden şaka yaptığını ve benimle gurur duyduğunu biliyorum ama bu tip şakaları, hicivleri duyarak büyümüş bir kız çocuğu olarak neredeyse otuz yaşıma kadar yazdıklarımı kimseciklere okuyamadım. Hep birilerinin dalga geçtiğini düşündüm. Uzaklardan kahkahalar duydum. Durduğum yerde terleyip, kızardım. Doldurduğum saman kağıtlarını çekmecenin arkasına ittim.

Sonra işte internet hayatlarımıza girdi ve blog denen bir mecrada ben iç/dış seyahatlerimi yazarken buldum kendimi. Hiç kimse de kötü kötü gülmüyordu. Alay eden de yoktu. Eleştiren, sorgulayan, kavgaya girmek isteyen tek tük insanlar çıktıysa da genel olarak yazı benim hayatıma eşi benzeri bulunmaz bir tatmin ve pırlanta değerinde bir alay öğrenci kazandırdı. Bloğumu açışımın onuncu yılında yoga ve yazı hayatımda ve ilişkilerimde öyle bir iç içe girdiler ki  artık hangisi hangisi besliyor, ben de bilmiyorum.

Yoga zihni keskinleştirip hali hazırda duran duygunun, düşüncenin, inancın, tepkinin arkasında başka bir varoluş biçimi de mümkün mü diye sorduğu için hayatla daha derinden ilişki kurmamı sağlıyor ama edebiyat gibi bir alanım olmasa elimde acaba o ilişkiyi ifade edebilir miyim, yoksa uçar gider, yiter mi boşlukta?

Sense Writing_2.jpg

Bu arada bu sabah kalemi elime müjdeli bir haber vermek için almıştım. Sonra laf lafı açtı. Bir çoğunuzun bildiği “Sense Writing” atölye çalışması Mayıs ayında İstanbul’da tekrarlanıyor. (Biz Türkçeye “His Odaklı Yazarlık” olarak çevirdik bunu ve bence çalışmanın içeriğine de pek güzel uydu) Vücut hareketi, nefes, yaratıcılık ve yazı üzerine yıllardır çalışan ve tekniğini her sene biraz daha geliştiren dostumuz Madelyn Kent dünyayı gezerek bu eğitimi veriyor. Yazıyı bir beyin faaliyeti olmaktan çıkarıp, hislerle, hareketle, vücutla birleştirmenin tekniklerini bize sunuyor. Mayıs ayındaki duraklarından biri de İstanbul. Her zamanki gibi çalışmaya ev sahipliği edecek olan mekan da bizim Atölye Yeşil.

Ayrıca şunu da söylemeden geçmeyeyim. Bir grup içinde yoga yapmak nasıl ki insanı daha derin bir ruh haline götürüyor, bir grup içinde yazmanın etkisi de öyle güçlü. Bunu en son kitabım Yaz Sıcağı’nın yazım sürecinden biliyorum. İlk defa hayatımda bu kitabın yaratım sürecini kapalı kapılar ardında değil, bir atölye çalışması içinde geçirdim. Bir yandan yazdım, bir yandan okudum, değiştirdim, yeniden okudum, yeniden yazdım. Benzer heyecan ve tecrübenin içinden geçen dostlara insanın sırtını dayaması hem hevesini hem de yazma cesaretini arttıyor.

Yazıya, yaratıcılığa, yogaya, hislere ve bilindik kalıpların dışındaki varoluş biçimlerine meraklı dostları bu çalışmayı yapmak üzere mutlaka Atölye Yeşil’e  bekliyoruz! Bazen günü geçirmek için küçücük bir yaratıcılık kıvılcımı yeter, siz de bilirsiniz.

Ayrıntılar şöyle:

Sense Writing 1, 23-24 Mayıs Salı ve Çarşamba günleri;
Sense Writing 2 ise, 27-28 Mayıs Cumartesi ve Pazar Atölye Yeşil’de.

Diğer ayrıntılar için yesilstudyo@gmail.com veya https://www.facebook.com/events/1386708598055701/

Sense Writing_1.png

Yoga Sohbetleri

Keçinin Rüyası
Foto: Sertaç Ergin Tasarım: Thinker Belles

Tom Robbins’in bir sözü vardır. Herhangi bir şeye tutkuyla bağlanıp onu benimser, tüm derinliği ile kendinize katarsanız o şeyin yansımaları hayatın her alanında karşınıza çıkar. Ben bunu yoga için söyleyebilirim. Yogayı hem somut tecrübe hem de soyut bilgi olarak öğrenip kavradıkça bu disiplinin unsurlarının ilgi duyduğum bütün diğer alanlarda da varolduğunu görüyorum.

Yoga felsefesi öncelikle insanlık haline ve ilişkilere dair sorular ürettiğinden yaratıcılık, psikoloji, edebiyat, ruh sağlığı ve yazarlığa kadar uzana geniş bir yelpazeyi içeren cevapları da verebiliyor.

Neredeyse on yıl önce bu bloğa yazmaya başladığımda aklımdaki fikir de yoga ile yaşam arasındaki organik bağı hikayelerle anlatmaktı. Bloğun onuncu yıl dönümünde eski öğrencim, şimdiki meslektaşım Çelen Arıman bu yoga-yaşam sentezini sohbetlere dökmemizi önerdi. Ben de kabul ettim. 13 Kasım ile 5 Mart arası beş defa, Pazar öğleden sonraları Çelen’in yeni stüdyosu Yol Yaşam’da (Gayrettepe, İstanbul) bir araya gelip, kendi yoga tecrübemizden yola çıkarak dönüşümün hayatta ve ilişkilerdeki izdüşümüne bakacağız. Konularımızdan bazıları Patanjali’nin yoga sutraları, Bhagavad Gita, Hatha Yoga Pradipika, Ha-Tha yani ay ve güneş yogası, çakralar, nadiler ve vayular olacak.

Yogasever dostları bekliyorum.

Ayrıntılı bilgi: https://www.facebook.com/events/318275545214290/

Toplamda 5 hafta sonu (pazar günleri) 13.00-15.30 arası buluşma

Tarihler :
13 Kasım, 25 Aralık, 22 Ocak, 12 Şubat, 5 Mart

Katılım ve rezervasyon : didecelen@gmail.com
yada 0533 236 85 89

Bir roman nasıl doğar?

Yeni romanım Emanet Zaman’ın yazılış hikayesi kendi başına bir roman olabilir.

Doğma büyüme bir İstanbul kızı olarak İzmir’e ilgim son derece yüzeysel, yok denecek kadar azdı. Hatta çocukluğumda arabayla geçtiğimiz bir kaç seferi saymazsak hayatımda İzmir’e gitmemiştim bile! Nihayet 2012’de bir yoga kursu vermek üzere İzmir’e davet edildim. Bahar vaktiydi. Bademler, kirazlar çiçek açmış. İnsanlar sokaklara dökülmüş… Dersten sonra meşhur kordonda tek başıma yürüyor, ipod’umdan rasgele şarkılar dinliyordum. İnsanlar çimenlere, deniz kenarında kafelere yayılmış, genç kızlar kol kola yürüyor, Çingene kadınlar fimage002al açıyordu. Gökyüzü de deniz de masmaviydi.

Birden kulağımda Yunanca bir şarkı başladı: Μένω Εκτός. Durdum. Gözlerim dolmuştu. Etrafımdaki neşeli insanarla bakıp içimde birden çöken kederin sebebini anlamaya çalıştım. Öyle tuhaftı ki şarkı çaldıkça sanki topraktan hüznün buhar gibi yükseliyordu. Oracıktaki bir banka oturup göz yaşlarımı serbet bıraktım.

Toprağın acıyı içinde barındarabileceğini işte ilk o zaman anladım.

Yine de yeni bir roman yazmaya oturduğumda aklımda İzmir yoktu. Tarihi bir roman yazmayı ise aklımdan bile geçirmiyordum. Ama işte yazarlığın en esrarengiz ve keyifli taraflarından bir tanesi bu… Sizi nereye çekeceğini bilmiyorsunuz. Bir planı takip ettiğinizi zannederken bir karakter çıkıveriyor satırların arasından. Ona kulak asmasanız bile o rüyalarınıza girip, kaleminizin ucundan çıkıyor.

Şehrazat da benim hayatıma böyle girdi. Üzerinde çalıştığım başka bir romandaki uzak bir halaydı. İzmir’de bir köşkün kulesinde yaşayan, kimsenin yaşını bilmediği ve dilsiz esrarengiz bir hala… Bir iki satırda gelir geçer sanmıştım. Şehrazat beni bırakmadı! Anlatacak bir hikayesi vardı ve ona şimdi kulak vermezsem hikaye buhar olup gidebilirdi. Kalemi Şehrazat’ın rehberliğine bıraktım.

Kuleli kiosk
Şehrazat’ın hikayesini anlattığı Kuleli Köşk

O hikayesini anlatırken ben de araştırmaya koyuldum. Yavaş yavaş gözümün önünden bir perde kalktı ve kendimi yepyeni bir dünyada buldum. Bu dünyada güzellik ile zarafete değer veriliyor, Türkler, Rumlar, Latinler, Ermeni ve Yahudi’ler yan yana yaşıyor, birbirlerini seviyor, sayıyor ve bu kozmopolit liman kentinin sakinleri oldukları için gurur duyuyorlardı. Burası eski İzmir’di. Burada şık kafeler, tiyatrolar, sanata, edebiyata meraklı insanlar, yabancıların ağzını açık bırakacak güzellikte kadınlar ve onlara saygıyla şapka çıkartan erkekler, çınarların gölgesinde nargile tüttüren ihtiyarlar ve kapı dolaşıp bohçasındaki ipekleri şehrin kadınlarına satan çingeneler vardı. İnsanlar üç dili birden konuşuyor, gazeteler, sokak isimleri üç ayrı alfabede yazılıyordu.

Başım dönmüştü! Ben de bu dünyada yaşamak istiyordum. Eski İzmir’de çocuk olmak, elbiselerimle denize dalıp, akşamüstü mahallede ip atlamak, orada büyümek, okula gitmek, uzak kumsallarında sevişip, katmerli kurabiyelerinden yemek, Bornova bahçelerindeki çay partilerinde yakışıklı gezginlerle dans etmek istiyordum… İçimde o dünyanın parçası olma arzusu şiddetlendikçe ben kaleme daha sıkı sarıldım. Çünkü o yitik şehirde yaşamı tecrübe etmenin tek yolu onu hayal gücümde yeniden kurmakla mümkün olacaktı. Böylece eski İzmir’in sokaklarını, okullarını, meydanlarını, otellerini, kafelerini hayalimde yeniden yarattım, sayfalar boyunca o eski şehrin bir ucundan diğerine yürüdüm durdum.

O dünyayı bir defa kurduktan ve ona tüm kalbimle bağlandıktan sonra beni bekleyen kaçınılmaz sonla yüzleşme vakti geldi. Bu eşi benzeri bulunmak güzel şehri, bu neşeli kozmopolit dünyayı yıkmak zorundaydım. Yıkılmış, yitip gitmişti çünkü. Artık topraktan tüten kederin sebebini biliyordum. Topraklarından sürülen, orada ölen, orada sevdiklerini bırakan insanların acısıydı… Ve bölüm bölüm yıkımı ve kaybı anlatmaya giriştim. Artık sadece Şehrazat değil, bu yolculuk boyunca bana eşlik etmiş bütün karakterler Avinaş, Hilmi Rahmi, Sümbül, Panayota, Edith, çingene Yasemin…. hepsi yanımdaydı. Hepsi o acılı günleri, biricik Smirni’lerinin yıkımını anlatmak, savaşı, kirli hesapların aldığı canları, yok ettiği hayatların kaydını tutmak ister gibi telaşla kafamda konuşuyorlardı.

Son bölümleri trans halinde yazdığımı söyleyebilirim. Hayalimde en ince ayrıntısına kadar canlandırdığım ve söze döktüğüm bir dünyanın ve insanlarının yıkımını yazmak, o günleri yaşamak gibi bir şeydi. Bazı günler yazarken ağladım. Bazı günler içim öfkeden kedere, kederden çaresizliğe savruldu durdu.

9786180114508
Emanet Zaman Yunanistan’da Şehrazat’ın Suskunluğu ismiyle okuruna kavuştu.

Sonunda ortaya Emanet Zaman çıktı.

Şimdi çocukları yuvadan uçmuş bir anne gibi heyecan, gurur ve telaşla karakterlerimin kendi yollarını çizmelerini izliyorum. Biliyorum ki siz, sevgili okur ile buluştukça onlar canlanacaklar. Ne demişler? Bir romanı yüzde elli yazarı, yüzde elli okuru yazarmış!

Bugün sizleri de o dünyaya taşıyabildiğim için çok mutluyum. Emanet Zaman’ın satırlarında buluşmak üzere…

Defne Suman.

Defne Suman

Buradan da romanın tanıtım videosunu seyredebilirsiniz. Yunan yayınevim hazırladı, Doğan Kitap yayınladı. Ben izlemeye doyamıyorum. Umarım siz de seversiniz.

 

 

Biten Romanlara Ağıt

Görsel

Middlesex bitti biteli ben de dağıldım sevgili okur. Elimde beni yazıya bağlayan iyi bir roman olmayınca ben de kendi yazılarıma bağlanamıyorum. Sadece yazıya olsa, yine iyi, elimde iyi bir roman olmayınca ben hayata doğru dürüst bağlanamıyorum. Hani size demiştim ya, roman ve karakterleri benim gizli hayatım  gibi bir şey oluyorlar. Bu hayattan kaçıp onlara sığınıyorum. Kanepeye yerleşip romanıma gömülürken, karısı ve çocuklarından bunalıp metresine kaçan bir erkek gibi hissediyorum kendimi. Zevk peşinde, biraz suçlu ama çokça bu gizli hayatından memnun. Memnun ne kelime? Gizli hayatına muhtaç.

Middlesex’in bitiş ile ben de metresi tarafından terkedilmiş erkeğe döndüm. Sevdiğim bir ailem var, karım çocuklarım, güzel evim filan falan ama hayatın bu nimetleri ancak onlardan kaçıp bir başkasının koynuna girince değer kazanıyor sanki. Ben de hayatımdan en çok, romanımın dünyasına kaçıp da sonra tatlı bir tatmin ile günüme döndüğüm zamanlarda zevk alıyorum.

Roman bittiğinde size iştahla blglar yazan bu parmaklar da kendiliğinden duruyor. Sanki benim yazılarıma açılan kapının anahtarı başka yazarların boynunda aslılı bir destede duruyor. Onlardan geçmeden kendi kaynağıma varamıyorum.  Sonra işte bu blog böyle boş kalıyor. Oysa ne güzel günlerdi onlar..Middlesex boyunca ilham perisi bir gün bile beni boşlamamıştı. Benzeri bir ilham için yeni bir aşkın tomurcuklanmasını bekliyorum şimdi!

Middlesex gibi iç dünyamı sarıp sarmalayan romanlardan sonra yeni bir aşka girmek de çok kolay değil.  Eski sevgilisinin tadı damağında bir aşık gibi ben de şu aralar başlayacağım bütün romanlarda bir kusur bulacağım. Hiç bir roman beni “Middlesex’in karakterleri gibi sarıp sarmalamayacak. Zihnim durmadan eskileri hatırlatacak bana. Eski bir tecrübeyi. Eski bir tatminini. Sayfalarında kendinizi unuttuğunuz o eski romanın tecrübesini.  Yeni romanın içine bir türlü giremeyeceğim.  Dikkatim dağılacak. Böyle olunca yeni roman da bana kendi yazılarıma açılan kapının anahtarını sunamayacak.

Öte yandan parmakların paslanmasını önlemek, kaynağı kurutmamak ve bu bloğu boşlamamak için de bir an önce yeni bir romana başlamak gerek. Ne yapmalı? Albina Press’e gitmediğim sabahlarda geldiğim diğer kafe (Fresh Pot) Powell’s adlı kitapçının içinde. Üstelik raflardan kitapları alıp masanıza getirebiliyor, satın almadan önce şöyle bir karıştırabiliyorsunuz. Calliope ve Desdemona’nın yokluğunu karın boşluğumda hissettiğim şu günlerde,  çok sevdiğim sevgilimden ayrılsam yapacağım şeyi yaptım ve daha eski bir sevgiliyi aradım! Kahvemi, bu yazı için aldığım notlarla dolu defterimi, çantamı filan masada bırakıp kitapçının R rafına doğru yürüdüm. Edebiyat bölümünün R harfine giderken yoga raflarından geçmek gerekiyor. Göz ucuyla yeni bir şey çıkmış diye baktım ama durmadım. (Iyengar’ın Life on Light’ı paperback olarak basılmış)

Kitapçının edebiyat rafları arasında en çok R bölümünü seviyorum. Sol tarafında P var. Bütün Orhan Pamuklar orada duruyor.  Sağ tarafında da S var. Elif Şafaklar da orada…R’nin önüde dururken muhakkak P’lere ve S’lere selam veriyorum.  Dünyanın bu uzak köşesinde, ülkemin yazarlarının kitaplarını görmek her zaman yüzümü güldürüyor. R rafına bakınca yüzüm biraz daha ışıldıyor. Teselli zamanlarında var mıdır eski sevgilinin tanıdık sesi, kokusu, tadı gibisi? İşte Philip Roth,  Salman Rusdie, Ayn Rand, Arundhati Roy ve Tom Robbins! Hepsi beni sayfalarında sallamaya hazırlar. Turuncu, ciltli, kalın bir Tom Robbins işimi görür. Fierce Invalids Home from Hot Climates.  Hem bendeki kopyasını Tayland’dayken bir arkadaşıma kaptırmıştım. O zamandan beri görüşmedik kendisiyle. Yeniden okumanın tam sırası.

Turuncu Tom Robbins’i, üzerinde oturduğum Fresh Pot’un devlet okulu sıralarından sert bankında yanıma koydum. Kulaklıklarımdan Leonard’cığım Janis’e söylüyor:

You have a way, didn’t you babe? Kitabın bacağımdaki hafif temasından (tema değil temas) ruhuma güven yayılıyor.

Siz de hissettiniz değil mi? Yeni yazılar ufukta belirdi!

Hadi Hayırlısı…

Pek Yakında: Bana Ne Kızım Senden?

İçe Dönüklük: Lanet mi Nimet mi?

Foto: Serhan Keser
Foto: Serhan Keser

İçe dönüklük konusunun ucunu bırakmayacağım söylemiştim değil mi?

Geçen günler boyunca içe dönük- dışa dönük mizaçlar konusunda biraz araştırma yaptım.  Bu kavramlar ilk olarak Jung tarafından modern psikolojiye dahil edilmiş olsalar da, Antik Yunan’dan beri insan doğasını tanımlamak için kullanılan kavramlar. Hatta sadece insanların değil hayvanlar ve hatta bitkilerin bile içe-dışa dönüğü oluyormuş. (Ben bunu bizim kedilerden biliyordum zaten.) İçe-dışa dönük mizaçlar elbette ki iki kategori olarak var olmuyor. Bu kavramlar tek bir spektrumun iki ucunu tutuyor. Hiç kimse yüzde yüz içe veya dışa dönük değil. (Yüzde yüz olduğunda psikoza dönmüş oluyor, içe veya dışa dönüklük.)

Yogacı eski bir dostumun tavsiyesi sayesinde Susan Cain’i keşfettim.  Quiet diye bir kitap yazmış. Quiet, 2012 yılının en iyi kitaplarından biri sayılıyor. Tam başlığı şöyle:

Quiet: The Power of Introverts in World That Can’t Stop Talking

(Sessiz: Konuşmadan Duramayan Bir Dünyada İçe Dönüklerin Gücü.)

Hemen aldım kitabı tabii. Giriş bölümünde bir test vardı. 20 soruluk. Şöyle sorular:

  1. Telefonum çaldığında genelde açmam, telesekreterin devreye girmesini beklerim.
  2. Doğum günlerimde parti yapmak yerine, aileden bir iki kişiyle yemek yemeyi tercih ederim.
  3. Tek başıma kalmayı severim.
  4. Tartışmadan hoşlanmam
  5. İşimde grup halinde değil tek başıma çalışmayı tercih ederim.

İşte böyle yirmi tane soru. Ben bu yirminin on sekiz (18) tanesine doğru diye cevap verdim. Risk almayı sevmem maddesi ile, yumuşak bir konuşma tarzım vardır maddesine hayır dedim. Bu ikisi dışındaki bütün maddelere verdiğim evet cevabı benim içe dönüklüğümü kanıtladı. Ben de çok sevindim.

Neden sevindim? İnsan hiç içe dönük çıktığı için sevinir mi?

İşte bugün tam da bu konuda yazmak istiyorum.

Susan Cain’in de kitabında vurguladığı gibi, günümüzde dışa dönüklerin yüceltildiği bir dünyada yaşıyoruz. Başarı bir şekilde, (okulda, işte, sosyal hayatta) dışa dönüklükle birleştiriliyor. Grup içinde sivrilenlerin başarılı olduğuna dair bir inancımız var. Bu görüş içe dönükler için şu anlama geliyor: Değişmediğim sürece başarılı olamayacağım. Başarılı olmak istiyorsam, içe dönük tabiatımdan sıyrılmalıyım.  Üstüne üstlük bu görüş aile, öğretmenler, medya, iş ortamı ve arkadaşlar tarafından da devamlı olarak yeniden üretilerek bize geri veriliyor.

Bak o kadar yeteneklisin, biraz daha girişken olsan…

Ortaya çık, kendini tanıt, böyle köşende oturursan öğrenciler seni nasıl bulacak?

Gece dışarı çık, dağıt, dans et, iç biraz, rahatla ki bir sevgili bulabilesin.

Biraz yırtık ol, biraz kendini göster, ortaya çık. 

Söylemin nasıl yeniden üretildiğini anladınız.

Hayattaki başarımız dışa dönüklüğümüzle doğru orantılı olarak artacak sanki.

İçe dönükler kendi içlerine dönerek başarılı olamazlar mı?

Tabii ki olabilirler. Susan Cain’in Quiet’in giriş bölümünde verdiği içe dönük dâhiler listesinde bakın kimler var: Einstein, Chopin, Proust, Spielberg, Orwell, Newton, J.K. Rowling…Bu insanların hayatta istediklerini başarmak için dışarı dönmelerine gerek kalmış mı? Yooo.  Oturdukları yerden yazdılar, çizdiler, eserleri dünyaya döndü, kendilerinin dönmesine gerek kalmadı.

Türkiye, bildiğiniz üzere, çok iyi kitaplar yazan yazarların sırf içe dönük mizaçları nedeniyle karalandığı bir ülke. Yok televizyonda duruşu şöyleymiş, yok kafede rasgelmişiz de gülümsememiş, yok sosyal zekası düşükmüş. Yazarın kendini ifade ettiği yer kitaplarıdır, kamusal alan değil.  Yazarın kamusal alandaki duruşuna bakıp kitabı hakkında yargıya varmak, hele ben o adamı sevmiyorum, duydum ki o kadın kötü yürekliymiş (yemin ederim böyle konuşan insanlar var!) diyerek iyi, çok iyi kitapları okumayı ret etmek bence hayatta büyük bir kayıp.

Benim de yazılarımı severek takip eden okurları, İstanbul’a döndüm diye boynuma atlamak isteyen öğrencileri soğuk ve mesafeli tavrımla hayal kırıklığına uğrattığım çok olmuştur. Hatta bir defasında bir öğrenciye “lütfen öpüşmeyelim” dedim diye ne dramlar yaşanmıştı!  Ben öyle sıcak, sokulgan bir insan değilim. Karşımda duran insanla arama takip mesafesi sokmaya ihtiyacım var.

Belki de soğuk, kendini beğenmiş, sosyal özürlü, tuhaf veya utangaç yaftasını yapıştırdığımız insanlar aslında sadece içe dönüktür.

Türkiye’de içe dönük olarak başarı elde etmek, dünyanın diğer ülkelerine göre daha mı zor yani? Bilmiyorum. Böyle büyük genellemelere nice kapsamlı araştırmalar sonucunda bile varılamayacağını öğrendiğim bir meslekten geliyorum. O yüzden oraya girmeyelim.

İçe dönük ile içe kapanık aynı şey değil bu arada..  İçe dönük, dış dünyadan çok kendi içinde olup bitenlerle ilgilenen kişi. Kendi duygularının esaretinde farkındalığını yitirmiş kişi değil içe dönük. Tam tersine dikkatli, canlı, farkında, algısı keskin. Kimi içe dönüklerin (her zaman değil) sezgileri de güçlü.  Susan Cain’in de vurguladığı üzere içe dönüklük ile utangaçlık da aynı şey değil. Utangaçlık etrafın yargısından korkmak anlamına geliyor. İnsanların ne diyeceğine aldırmadan kendini ifade eden, hayatını yaşayan, yazan çizen pek çok içe dönük var.

Onlar kendilerinin farkındalar mı?

Bence burası çok önemli. Çünkü benim gibiyseniz, yani spektrumun içe dönük tarafına meyil eden bir mizaca doğduğunuz halde, cesur ve ne istediğini bilen, o istediğini elde edene kadar sebatla çalışan, bir de üstelik sahneleri, ilgiyi, övgüyü seven bir tipseniz vay halinize…Böyle bir tipseniz içe dönük mizacınızı keşfetmeniz için hayatınızın ilk otuz yılını ardınızda bırakmanız gerekebilir. Herkes sizin ne kadar dışa dönük, korkusuz ve becerikli olduğunuzu konuşurken, esas istediğinizin tek başınıza bir köşede kitap okumak olduğunu kendiniz bile bilemezsiniz. Bütün partilerin olmazsa olmaz figürü siz iken, erken yatmak istediğinize kimse inanmaz.

Çoğumuz kendi gerçeğimize otuzlu yaşlarımızda uyanıyoruz. Yirmili yaşlar (istisnalar kaideyi bozmaz) genelde kafamızda kurduğumuz “başarı” idealinin peşinde geçer. O ideal bizim öz doğamıza uyar mı, bizi uzun vadede mutlu eder mi, bu gibi sorular aklımıza az gelir. Yirmili yaşların başında bize çok heyecan veren şeyler büyüsünü yitirirken esas doğamız hakkında biraz düşünmeye başlarız. Otuzlu yaşların çoğu bu esas doğayı araştırmakla geçer. Eski hayal kırıklıklarının, utançların ve öfkelerin sebebi bulunur. Tekrarlanan kalıplar kırılmaya başlar.

Benim şimdi eşiğinde durduğum kırklı yaşlar, esas doğamızı bulup orada yaşadığımız zamanlar olabilir mi? Annem kendini en güzel ve güçlü hissettiği yaşının kırklı yaşlar olduğunu söylemişti bir kere bana. Esas doğamızı sonunda keşfedip, onun içinde rahatladığımız içindir belki.

Yakında göreceğiz.

Benim içe dönük mizacımla yoga sayesinde buluştum.

Bunun hikayesini de bir sonraki blog’da anlatayım, olur mu?

Susan Cain ile ilgili linkler

http://www.thepowerofintroverts.com/about-the-author/

Nedir Bu Normal?

Orhan Pamuk’un en renkli ve iyimser romanı Benim Adım Kırmızı’nın Kara karakteri, doğup büyüdüğü İstanbul’a oniki senelik bir aradan sonra geri döner. Anasının mezarını ziyaret ettikten sonra bir ev kiralar. Yerleştikten sonra da sokağa çıkar ve şöyle der:

“İstanbul’a değil de, dünyanın öbür ucundaki Arap şehirlerinden birine geçici olarak yerleşmişim de şehir nasıl bir yerdir diye meraklanıyormuşum gibi sokaklara çıktım, uzun uzun doya doya yürüdüm.”

Amerika’dan dönüp de İstanbul’daki evime yerleştikten sonra ben de Kara gibi sokaklara çıkarım. Yokluğumda yükselmiş binalara, genişlemiş yollara, inşaatı bitmiş kavşaklara, döşenmiş kaldırımlara, yeni açılmış dükkanlara, lokantalara, kafelere, sayıları artmış Simit Sarayı ve Starbaks’lara baka baka yürürüm.

Dün sabah dersimden sonra yine Kara’nınkine benzer bir niyet ile Süleymaniye Camii civarına gittim yürümeye. Zaten geldiğimden beri canım kuru fasülye pilav çekiyordu. Süleymaniye Camii’ni seviyorum. İçine girmesem bile –kısa eteğimi paltom yeterince örtmediği için girmek istemedim zaten- bahçesinde dolanmak, bir bankta oturup kuşları ve trafiğin uzaktaki uğultusunu dinlemek hoşuma gidiyor.

Kuru fasülyemi yedikten sonra Kapalı Çarşı’ya doğru Mercan’a yürüdüm. Sokaklar silme erkek doluydu. Bu mevsimde turist yok diye mi ne, benden başka kadın gözüme çarpmadı. Ve fakat, köşede duran bir tanesi haricinde bütün erkekler bana karşı kayıtsız ve hatta saygılı davrandılar. O köşede duran istisna ise dudakları ile çıt çıt çıt bir ses çıkararak dikkatimi çekmeye –sanki ben kedi ya da köpeğim iç güdüsü ile olacak- çalıştı, o kadar. Oysa ki eskiden Mahmutpaşa’da paltomun yeterince örtmediği kısa eteğimle yürüsem erkekler dükkanlarından çıkıp laf atarlardı.

Ne oldu bu adamlara?

Adamlara bir şey olduğu yok, sen yaşlandın bebek, diyebilirsiniz şimdi. Kabul ederim. Hem artık dişi köpeğin salladığı kuyruk ile bir tutulan şarap rengi saçlarım, yoga öncesindeki yuvarlak hatlarım yok. Onu da biliyorum. Ama olay bende bitmiyor. Evvelsi gün de Nişantaşı’nda benzer bir duruma şahit oldum. Önümde upuzun düzgün bacaklı genç bir kadın, siyah yele gibi saçlar, şeffaf ten, geniş omuzlar ve  kısa bir şort altına geçirdiği siyah tayt ile yürüyor. Manken kabilinden bir fizik. Hemen arkasında yürüyen ben bile önüm sıra giden ince, uzun, kuvvetli bacakların hareketini izlemekten zevk alıyorum. Bir yandan da kadının geçtiği yerlerde duran adamların tepkilerini kaydediyorum. İnanmazsınız, kestanecisinden simitçisine, pasajın önünde sigara içen kuyumcusundan vale parkinkcisine kadar boy boy ve yaş yaş erkeklerin başları ya en fazla iki saniyeliğine dönüyor ya da dönmüyor bile!

Oysa aynı kaldırımda yirmi yıl önce okul formamız ile yürüyen bizler aman peşimize adam takılmasın diye birbirimize kenetlenir de Dünya Gençlik Merkezi’ne giderdik.

Her ne hal ise Mercan’da kayıtsızlık, saygı ve hatta hoşgörü ile karşılanmanın sarhoşluğu ile hakiki bir turist gibi bolcana alışveriş ettim. Sonradan, akşam eve gelip de sayıları bir kağıda alt alta yazınca yüzüm düştü. Bir de kredi kartı ekstresi gelmez mi aynı akşamın devamında! Ama akşamın bana uzak olduğu o saatlerde Süleymaniye’den Kapalı Çarşı’ya yürürken pür neşe idim. Düğmeciler, kemerci, çantacı, porselen çaydanlık, elektrik süpürgesi, biber gazı, elektik şok aleti…Ne ararsan var üç tane sokağın kesişiminde.

***

Eskiden beri çok severim bu eski mahallere gelmeyi. Mahmutpaşa’nın dar sokaklarındaki ıvır zıvır, gürültü patırtı, Süleymaniye’ye çıkınca birden bire kesiliyor, ortalık Mimar Sinan’ın düzenini, ışığını, sesini insan üstü bir deha ile tasarladığı o platoya adım atar atmaz huzura kesiyor ya, bayılıyorum işte o geçişe. Ve sonra da tersine geçişe. Düzenden karmaşaya…

Süleymaniye ile Mercan arasında bir aşağı bir yukarı dolanırken Kara’nınkine benzer bir his içimi sardı: Artık bu şehre ait değilmişim hissi. Gerçi o sırada dolandığım mahalleler, doğduğum büyüdüğüm ve “benim İstanbul’um” dediğim semtlerin çok uzağındaydı ve kendimi başka bir yerli değil, tastamam İstanbullu gördüğüm öğrencilik yıllarımda bile ben buralara, kendimi bir yabancı gibi hissetmek amacı ile gelirdim. Aynı dün yaptığım gibi.

Sonra anladım ki içimde filizlenen o his, bu şehre ait olmamaktan çok, bu hayata dahil olmamak ile ilgili bir şeydi ve bana hiç de yabancı değildi. Çocukken de, en çok yuvadayken ve sonra ilkokuldayken, mesela bütün çocuklar yakalamaç oynarken ben birden kenara çekilir, herkeslerden uzaklaşmak, kaçmak, bir köşeye sığınmak ve onları oradan izlemek isterdim. Bahçeye çıkacağıma sınıfta, sıramda oturmayı sürdürdüğüm tenefüsleri de hatırlıyorum.

Hayatın tam içindeyken birden kenara çekime arzusu, kendim de dahil olmak üzere o anda olup biten herşeyin aniden bir film karesine dönüşmesi benim için normal bir şeydi ve hatta bu hal hasıl olduğunda sevinirdim de.

Ortaokulun sonuna kadar durmadan yazdım ve yazmadan duramadım. Günlük tutmanın yanısıra çocuk hikayeleri, romanlar, mektuplar yazdım. Saman kağıtlara tükenmez kalemle yazdığım “kitaplar” şimdi içeride dolabımda duruyor. Üstelik bir de karakterlerin resimlerini çizerek hikayelerin sonuna yapıştırmışım. Orta birdeyken Cumartesi günlerimi ödev, yazı ve oyun arasında eşit olarak bölerek geçirdiğimi hatırlıyorum. Misafirliğe gittiğimizde sıkılmayayım diye yanıma bir GameWatch, bir tomar da saman kağıt alırdım. Ortaokulun son yılında üç arkadaşımla ortak yazdığımız komedi Amanda’nın Maceraları’nı okurken hala gülüyorum.

Sonraki yıllarda lisede, üniversitede, bir gruba ait olma kaygısını ağır basmaya başladığında bu hal bana gelmez oldu. Belki geliyordu da ben hayata kenardan bakmak değil, merkezden katılmak istediğimden onu savuşturuyordum. Artık yazmıyordum da. Yazmadan duramadığım günler bebeklerle oynadığım günler gibi birden, bir sabah aniden bitivermişti. (Orta ikinin sonuna kadar bebeklerimle oynamayı sürdürdüm ben bu arada.)

***

Kenara çekilmek ile yazmak arasındaki bağlantıyı dün akşam, kredi kartı ekstresinin sıkıntısını teselli etmek üzere elime aldığım Orhan Pamuk’un İma Edilen Yazar makalesini okurken iyice anladım. Şöyle diyor üstad:

…Tam bu gürültü patırtının, büroların, telefonların, aşkın, arkadaşlığın, güneşli bir sahilin ve yağmurlu bir cenaze töreninin içideyken, yani olup bitenin tam kalbine girmek üzereyken birden aslında kenarda olduğumu hissederim. Hayal kurmaya başlarım. Kötümserseniz sıkıldığımı düşünebilirsiniz…iyi yazabilmem için sıkılabilmem, iyi sıkılabilmem için de hayatın içine girmem gerekir.

Orhan Pamuk’un aynı temadan söz ettiğini 2006 Nobel ödülünü alırken yaptığı konuşmadan da hatırlıyorum:

‘‘Yazar olmak için, sabır ve çileden önce içimizde kalabalıktan, cemaatten, günlük sıradan hayattan, herkesin yaşadığı şeylerden kaçıp bir odaya kapanma dürtüsü olmalıdır.’’

Hocam bize hep der ki:

Hoca olunmaz, hoca doğulur.

Çok iyi bir yoga öğrencisi olabilirsiniz. Bedenin derinliğinde nefesi hissedip, o nefesin canından kuvvet ve zerafet buluyor ve yürekten doğan içsel bilgeliğe kavuşuyor olabilirsiniz. Bu sizin sahip olduğunuz bilgiyi ve oraya giderken geçtiğiniz yolları bir diğerine aktarabilme becerisine sahip olduğunuzu ne yazık ki göstermez.

Yazarlık da böyle bir şey.

”Yaratıcı Yazarlık” kursuna gittiğimi duyan bir ünlü yazar (annemin ahbaplarından) ”roman yazmak bir başkasından öğrenilir miymiş” diye dudak bükmüştü. Şimdi kabul ediyorum; haklıydı. Ben o kursta teknik bir iki bir şey öğrenmiş olsam da ilkokuldayken ruhumu saran o şevk ve yazmazsam dayanamam huzursuzluğuna yeniden kavuşamamıştım.

Yazar olunmaz, yazar doğulur.

Ben yazar doğanlardanım. Yazar doğanlar Orhan Pamuk’un sözlerinden de anlayacağınız gibi normal insanlardan farklılar. Yani onların normalleri diğer insanlara göre farklı.

Nedir bu normal diyebilirsiniz. Bülenç Ortaçgil’in de bu yazının başlığının aynısın tıpkısı bir şarkısı vardır zaten.

***

Normal demişken aklıma iki şey geldi:

Kızım olacak yaşta iki öğrencim var. Yetişkinliğe yeni ayak basmış bu iki genç kadın sayesinde ve onlar vasıtası ile ben de yeni kuşak ile tanışıyorum. Onların konuşmalarına, tepkilerine dayanarak yeni gençler hakkında genellemeler yaparsam, beni uyarıyorlar: ”Biz normal değiliz ama” diyorlar. Bunu bir söyleyen kendileri değil.  Arkadaşları da onları normal görmüyor.

Gençliğin acımasızlığı ve korkusu ile de durmadan yargılıyor, dalga geçiyor arkadaşları onlarla.Düzenli olarak benim sabah erken verdiğim yoga derslerine geliyorlar diye.Benim peşimden Portland’a geliyorlar diye.  Erken yatıyorlar diye. Geceleri çıkıp içip azmaya devamlı ihtiyaç duymuyorlar diye. Uyuşturucu kullanmıyorlar diye. Sağlıklarına dikkat ediyorlar diye. Organik yemek yiyor, kitap okuyorlar diye. Yoga eğitimlerini ciddiye alıyorlar diye. Hayatlarını ciddiye alıyorlar diye. Bir şirkete girip çalışmak için hevesli değiller diye. Diplomalarında yazan/yazacak avukat ve ekonomist mesleklerinin dışında mesleklere de ilgi duyuyorlar diye. Kavga etmiyorlar, hemen duygusallaşmıyorlar, kendilerini derhal savunmak zorunda hissetmiyorlar diye bazı arkadaşları bu ikisinin normal olmadığını söylüyorlar.

Benim bir de kendi yaşlarımda normal insan olarak tanımlayabileceğim iki arkadaşım, bir de kuzenim var. Üçü de ortalamanın çok üstüde yeteneklere ve zekaya sahip. Üçü de önlerinde açılan bütün normal yollara kuzu kuzu girdiler. Birisi akademisyen, ötekisi tüketici araştırmacısı, kuzenim de şirket avukatı oldu.

37. yaşlarının dönemecinde  üçü de krizdeler. Yapmak istemedikleri işlere mahkum olduklarının bilincinde, nereye gidecekleri konusunda kararsız veya çekimser, mutluluğun uzaklarda, başka hayatlarda mümkün olduğuna inanıyorlar.

Normal bildiklerinin ötesinde de yaşamlar olduğunu, bir adım dışarı atınca  alternatiflerin imkan olarak karşılarına çıkacağını benden duydukları zaman inanıyorlar da, sonra yine o normal dünyanın normlarına döndüklerinde sistem kurallarına teslim oluyorlar.

Kuzenim mesela bana sık sık şu soruyu sorar: “Gündüzleri kahveleri dolduran o insanlar ne iş yapıyorlar? Kimdir onlar? Nasıl yaşıyorlar?” Sanki sabah 9 akşam 6 rutininden başka türlü ekmek parası kazanmanın yolu yok. Belki sistem kölesi olarak çalıştıkları ”normal dünya”dan bakıldığında 9-6’dan başka iş formatı yokmuş gibi görünüyordur.

Umuyorum yakında hepsi “normal dünya”dan “sahici dünya”ya adım atacaklar. Ama istenmeyen işlerde çalışılan onca yıla yazık değil mi?

Normalin yerine sahiciyi seçen  genç öğrencilerime sözüm ise kendi normallerine sadık kalmaları.

Ben kendi normalim olan ‘’hayata dal, sonra kenara çek, sonra odana kapan’’ formülünden uzaklaştığım gençlik yıllarımda içine kaçıp mutlu olacağım, güvenli sağlam bir dünyanın eksikliğini çok çektim.

Siz çekmeyin e mi?

Foto: Aisha Harley