Hayat Hikayesi

Öncesi

IMG_0172Murat Gülsoy’un Yaratıcı Yazarlık kursunda öğrendiklerimden aldığım ilhamla yazmaya devam…

Hikayede karakter yaratma konusuna kursun sekizinci haftasında geldik ama o noktaya kadar olay örgüsü, mekan tasvirleri ve tabi ki bakış açısı konularını işlediğimiz derslerde karakter hep bizimle birlikteydi. Birlikteydi çünkü bir mekan insansız bile olsa biz o mekanı karakterin gözünden görürüz. Zaten sadece boş mekan anlatan hikaye de olmaz, en nihayetinde insanlar (ya da varlıklar) belirirler. Belirmezlerse anlattığımız şey hikaye değil deneme ya da akademik bir yazıya dönüşür. Uzun lafın kısası karaktersiz hikaye olmaz.

Olmazsa olmazı olduğu için kurguda karakterin yaratımı iki yüzyıldır edebiyatçıların üzerinde yazıp çizmeyi pek sevdikleri bir konudur. Murat Hocamız da hakkını vererek bir bütün dersi “hikayede karakter nasıl yaratılır”a ayırdı. Kursun en ilginç derslerin biriydi bence. Saklambaç’ı ve adı henüz gizli ikinci romanımı yazarken bilmeden kullandığım bir takım yöntemlerden bahsedilmesi ayrıca hoşuma gitti.

Şimdi anlıyorum ki basılmış ilk ve (şimdilik) tek romanım olan Saklambaç’ı el yordamıyla yazmışım ben. Başka yazarlar romanlarını nasıl yazarlar, bakış açısı nedir, söylem nedir, bunların hiç birini bilmiyordum. Bir ilk roman için aslında bir nimetti bu. Edebiyat dışında çok nadir kitap okuduğum için benim için roman yazmak bir ömür hiç durmadan müzik dinlemiş bir kulağın ilk defa enstrüman çalması gibi bir tecrübeydi. Elim bir alıştıktan sonra hikaye, esrarını bugün bile çözemediğim bir içgüdüyle aktı, gitti. Karakterlerin nereden çıktıkları ve onların peşinden sürüklendiğim hikayenin beynimin neresinden çıktığını da hiç bilemedim.

Murat Hoca kurguladığımız karakterlerin hayatlarından kısacık bir kesiti konu alan bir hikaye bile yazsak onların geçmişini bilmemizin öneminden bahsetti. Bu benim gibi aile tarihçesine meraklı, ilk otobiyografisini yazmak için on beş yaşına kadar bile sabredemeyen bir yazarı pek mutlu etti tabii. Saklambaç basıldığında 88.000 kelimeden oluşuyordu, ben ilk taslağı yazıp bitirdiğimde ekleriyle beraber 150.000. Neden? Çünkü Mihrünisa Nine’den aksi Nedim Dedeye , Yazar Enişteden Despina’ya kadar herkesin hayat hikayesini de yazmıştım. Romana belki bir cümlesi eklenecek belki de hiç eklenmeyecek bölümlerdi bunlar. Büyük bir kısmını hiç kullanmadım ama yazarken roman insanlarımın hangi yılın hangi günü nerede doğduklarından okudukları okullara, en sevdikleri yemeklerden, anneleri ölünce ne yaptıklarına kadar epece bir ayrıntı biliyordum.

Doktor Nedim Dede gibi gölge bir tip bile olsa ben o insanı tanımak zorundaydım. Hatta ben onu kendi torunu olan anlatıcımız Eda’dan bile daha iyi tanımak zorundaydım. Torun için o, karanlık arka odada kupon kesen tuhaf bir ihtiyardı. Benim içinse babasını kırmamak için sevmediği Saliha ile evlenen ve biricik küçük kızının ihanetini yara gibi içinde taşıyan gizli bir romantik. Eda’nın bilmediklerini bilmeliydim ki, konuşmadan geçirdiği aylar sonrasında karısıyla küçük kızının didiştiği bir Cumartesi sofrasında birden başını kaldırıp “Saliha, söyle ona konuşurken o bıçağı sallamayı kessin,” diye son sözü koyabilmesinin ağırlığını sofradaki Eda’dan çok biz hissedelim. (Bu Eda’dan çok bilme işinden, “Bakış Açısı” dersinde aklıma gelenleri yazacağım bir yazıda daha fazla bahsedeceğim.)

Hayat hikayelerinin yanı sıra ben bir de karakterlerimin aile ağaçlarını çıkartmıştım, hatta bir ara Çağlayan’la kitabın başına koyalım diye de düşündük. (“Eda’nın Tarih Dersi Dönem Ödevi” başlığı altında- Eda hakikatten de hikaye içinde ailenin soy ağacını çıkarır.) Aile ağacı da hayat hikayesi gibi her bir karaktere üçüncü boyutunu verdi. Doğum yılları, gençliklerini tarihin hangi döneminde geçirmiş oldukları, Cumhuriyet kurulurken, mübadele sırasında, ’80 darbesi yaşanırken kaç yaşında olduklarını bilmek o insanların iç dünyaları ve dünya görüşleri hakkında bana zengin bir kaynak sağladı.

Malum, hikayesini bildiğimiz insan canlanır, bizim onun hakkındaki iki boyutlu fikirlerimizden bağımsızlaşıp gerçek bir varlığa dönüşür. Hayatta da böyle, edebiyatta da. Tanıdığımız insanı yargılayıp, silmek zordur, anlayıp, kabullenmek (sevmek şart değil) ise daha kolay. Anlamadığımız bir insanı yazmak bilmediğimiz bir dersi öğretmeye kalkışmak gibi bir şey. İç dünyasını kestiremediğimiz karakter ezberden yazdığımız (böyle olsa gerek!) iki boyutlu tipler olarak kalıyorlar.

Murat Hoca’nın karakter kurgulama konusundaki bir diğer önerisi de “Karakterinizle vakit geçirin” oldu. Bu da çok hoşuma gitti. Sırf canım 1980lerin başında Türkbükünde bir kış geçirmek istiyor diye Nimet’in Yazar Enişte’nin yanında geçirdiği günlerini saat saat yazmıştım bir defasında. Deniz kıyısında yürüyor, elinde pilli radyo, kolunun altında Suç ve Ceza. Genç, çok genç. Öğleden önce kapıya gelen balıkçıyla pazarlık ediyor, sonra hâlâ uyuyan sevgilisinin koynuna girip güneşin ısıttığı yatakta onunla sevişiyor, kalkıp balıkları pişiriyor, akşam sevgilisi rakı sofrasında sarhoş olunca sıkılıyor, kaygılanıyor ama gülerek bastırıyor korkusunu… Eda’nın gözünden “zavallı teyze”, Leyla’nın gözünde ise “hain anne” olarak gördüğümüz Nimet’i ancak onunla baş başa geçirdiğim bir günün sonunda tanıyabileceğimi sezmiştim galiba.

Ama benim bu konuda yazmak istediklerim şimdi bu yazının kuyruğuna eklenmesin. Çünkü bu konuda sizinle paylaşmak istediğim çok şey var. Bir sonraki yazıya bırakalım bu konuyu isterseniz….

Foto: Görkem Daşkan
Foto: Görkem Daşkan

Çember

390179_378938868879718_2044961167_n-2Günaydın sevgili okur,

Benim roman tıkandı. Nasıl oldu bilmiyorum. Takır tukur yazıyordum. Geçenlerde anlatmıştım hani. Her sabah iki saat ve her öğleden sonra iki saat olmak üzere günde toplam dört saat ellerimi klavyeden çekmeden yazıyordum, sonra birden durdu. Bunu planlamadığıma inanmayacaksınız biliyorum ama tam 100.000. kelimeyi yazıp da paydos ettiğim akşam tıkandı. Ertesi sabah için heyecanlıydım oysa ki… Son bölüme geçişi ihtişamlı bir yılbaşı balosu ile yapacaktım. Baloya gidecek kişi sanki benmişim gibi hazırlanıyordum. Ama sabah vardiyasında parmaklarımı tuşların üzerine yerleştirdim, bekledim. Tık yok. Bütün girişler kapalı. Arka kapıyı ittim, yok o da yerinden oynamıyor. Yan kapıları yokladım. Pencereleri, bir yerden girmeliyim. Aylardır bu dünyada yaşıyorum. Kaç kişi ile tanıştık, samimiyet kurduk. Nerede bütün bu insanlar şimdi? Yok. Yoklar.

Başarısızlık hissi geldi karnımın ortasına bir tencere pilav yemişim gibi oturdu.

Bu dediğim iki gün önceydi. O zamandan beri bir değişiklik yok. Bütün roman bayramlardaki İstanbul hissini veriyor. Herkes gitmiş, parti bitmiş. Biraz küskünüm. Sanki bir grup insan beni bir süreliğine hayatlarına davet ettiler ve bir gece ortaklaşa verdikleri karar neticesinde bana açtıkları kapıları kapattılar. Kendimi bir hayli de suçlu da hissediyorum. Bir kusur mu işledim? Çok mu burnumu soktum sizin işlerinize? Yoksa şahsiyetlerinize yeterince ilgi göstermeden bir sonraki, bir sonraki olay diye diye sizi kızdırdım mı?

Bilmiyorum. Benimle konuşmuyorlar. Ben o yılbaşı balosunun kapısından geri çevrilmişim gibi bir moral bozukluğu içinde internetin beni oradan oraya savurmasına izin veriyorum. Bütün bağımlılılar gibi orada ne aradığım zevki de buluyorum ne  de ondan vazgeçebiliyorum. Sanki bir sonraki sayfa ya da site karnımdaki o bir tencere pilavı eritecek. Beni balolarından içeri almayan karakterlerin ve bir sabah ansızın beni terk edip giden yazı cininin nefsime indirdikleri  darbenin sızısı geçecek. Sadece o siteyi bulmam gerek. Ya da o Facebook post’unu, ya da o blogu… ya da beni uyuşturacak neyse artık aradığım o internet harikasını…

Ama öte yandan biliyorum ki bu da işte o müdahale etmememiz gereken durumlardan biri. Nereden bildiğimi bilmiyorum ama biliyorum.

Patanjali’nin Yoga Sutra’larında abhyasa ve vayragram diye iki kavramdan söz edilir. Ben derslerimde bu iki kavrama sık sık başvururum çünkü hayatın ve yoganın çok farklı alanlarına uygulanabilirler. Abhyasa- çaba anlamına geliyor. Çaba sarf etmek, etkinlik halinde olmak, yapma etme hali. Vayragram ise bırakmak, teslim olmak, içe dönmek ve izlemek etkinliklerini içeren bir insanlık hali. Bir yoga seansını abhyasa ve vayragram olarak ikiye ayırabiliriz. Ayakta yaptığımız hareketler ve nefes sayesinde uyanan iç enerjinin nadi adı verilen kanallara yönlendirilmesi.  Bu bir yoga seansının abhyasa yarısı. İkinci yarısı ise yere oturduktan sonra çabayı bırakarak gözleme geçtiğimiz zamanlar. Vayragram yarısı. Ya da bu ikili hali hareket anına da yayabiliriz. Ya da mikro düzlemde olur ama olur. Şöyle ki nefes alışlarımız bir çaba, bir yere varma amacını güdüyorsa, nefes verişlerimiz de o vardığımız yere yerleşme, orayı benimseme ve teslim haline taşır bizi. Nefes alışımızla canlanan prana enerjisi abhyasa’nın, nefes verişimizle canlanan apana da vaygram’ın yoganın enerji anatomisi düzeyindeki yansımaları olarak düşünülebilir.

Abhyasa-vayragram ikilisi hayatımıza uyarladığımızda koyduğumuz bir hedefe doğru attığımız kararlı adımlar, benimki gibi vardiya usulü çalışmalar, kendimizi motive etmek için baş vurduğumuz bütün trikler abhyasa halleri. Ne var ki çemberin tamamlanması için abhyasa’nın vayragram ile, vayragramın da abhyasa ile beslenmesi gerekiyor. Sürekli yapma, etme, ileri marş koşma hali ile yol alınca bir yerde benzin bitiyor. İyi ki de bitiyor. Yoksa benim gibi abhyasacılar asla çemberi tamamlayamazlar.

Vayragram, yani o pasif teslimiyet hali benim için tanıdık bir yer değil. Ben hep çok çalıştım. Çocukluğumdan beri saatlerimi oyun, kitap, ödev, telefonda konuşma, televizyon olarak düzenli vardiyalara bölüp yaşadım. En sevdiğim çalgı çalar saat oldu. Bir vardiya bitti, hadi ötekine… Oyunlarımı bile saatle oynadım. Malum sonu belli bir zaman dilimi uçsuz bucaksız zamandan daha kıymetlidir ya… O mantıkla.

İnsan kırk yaşına da seksen yaşına da gelse hep tanıdık olduğu hallere çekiliyor. Hayatta kaçırdığı bütün duyguların, hislerin, hallerin bilmediği alemlerde gizlendiğini bile bile yine gidiyor en tanıdık yere bırakıyor kendini. Çünkü aşina olmadığımız haller ilk evvela huzursuzluk ile birlikte geliyorlar. Bu huzursuzluk hali ilginç bir konu. Başka bir yazıda muhakkak ele almak istiyorum. İlginç çünkü dertlerimizin çoğunun kökü, kaynağı gidiyor kendi huzursuzluğumuza dayanıyor. Başkasının açtığına süper emin olduğumuz yaraları bile mikroskop altına aldığımızda altında kendi huzursuzluğumuz, derinlerde kaynayıp duran endişemiz çıkıyor.

İşte aşina olmadığımız hallere düştüğümüzde ilk fışkıran duygu da huzursuzluk. Üzerini başarısızlık, umutsuzluk, yenilgi sosları ile kaplayıp da servis edebilirsiniz. Ne var yani kendini başarısız hissediyorsan, diye sorabilirsin? Cevabı yine aynı. Başarısızlık beni endişelendiriyor. Neden? Kendimi şey hissediyorum o zaman. Ney? Şey, böyle ne bileyim biraz eksik, biraz ezik. Eksiksem sanki sevilmeyeceğim. Bütün huzursuzlukların dibinde de yeterince sevilmeme korkusu…

Oysa bana şimdi bir öğrencim gelse ve dese ki, “hocam romanımı yazamıyorum. Bu yüzden beni insanların beni sevmeyeceklerini düşünüyorum”, ona bu mantık zincirindeki karışmış devreleri göstermek için elimden geleni yaparım. Ama kendimize karşı o kadar şefkat gösteremiyoruz nedense.

İş kendimize gelince vurun kahpeye…

Şimdi ben bu bilinmez diyar vayragram’a giriyorum. Belki o baloya gitmemem gerekiyordu. Benim karakterler bana kapıyı yeniden açtıklarında tarihin hangi noktasında olacaklar onu bile bilmiyorlar ama ipin ucunu bıraktım. Kontrolü bırakmak da bir diğer bilinmeyen diyar olduğundan da bu da bir hayli endişe uyandırıyor içimde. Ama endişenin yanında bir de hediyesi geldi. Ben ipin ucunu bırakınca birileri tuttu. Ben de kendimi sırt üstü vayragram’a bıraktım…

Bu hafta böyle geçsin. Gelişmeleri haftaya bildiririm.

 

12894490_10153501184932671_661960630_o-2
Foto: Güler Erendağ

Çok soğuk bir kış sabahı arabayı kahvenin önüne park ettim. İçerden beni arabayı tanıyan kahveci çocuklar hemen amerikanomu hazırlamışlar, ben kuşandığım kat katlarımdan soyunana kadar kahvem masaya varmıştı bile. Dedim, “bu ne lüks servis” böyle. Kahveden benden başka kimsenin olmadığını o zaman fark ettim. Çocuklar sabahın altısında açmışlar, yedi buçukta ben ilk müşteri. Canları sıkılmış.

Bu aralar saat sekizde iş başı yapıyorum. İş başı dediğim yazmaya başlamanın başı. Yeni bir roman üzerinde çalışıyorum. Nasıl başladım hatırlamıyorum. Bilmediğim bir yer ve hiç yaşamamış olduğum bir zamanda geçiyor. Nasıl oldu da böyle bir yola girdi onu da anlamıyorum ya. Yazının kendi başına bir ruhu var. Biz yazarlar o ruhun sadık hizmetkarları olarak cümleleri kurmakla yükümlüyüz. Ancak cümleleri kurarsak yazını ruhu serbest kalıp bu alemde vücut buluyor. En sevdiğim yazarlardan biri olan Jeffrey Eugenides’e soruyorlar, iyi bir roman nasıl yazılır diye. O da diyor ki, “Öncelikle cümle kurmayı bilmek gerek. Cümle kurmuyorsanız roman yazamazsınız. Hepimizin harika fikirleri var ama pek azımız o fikirleri cümleler yolu ile ifade etme yeteneği ve sabrına sahibiz.” Hayran olduğum bu yazar kişi başka bir yerde de şöyle demiş, “Romanlarımı önceden hiç planlayamam. Yazma halindeyken karakterlerim ile birlikte hikayeyi yaşarım. Ve ancak ondan sonra kurgunun nerelere gidebileceğini kestirebilirim.”

Ben de işte böyle tek bir cümle kurdum. Sonra bekledim, ikinci cümle kuruldu. Parmakların kendiliğinden yazı yazması öyle büyüleyici bir süreç ki sırf zevk olsun diye üçüncü bir cümle daha kurdum. Günün sonunda bir iki sayfalık bir şeyler çıkmıştı. İlk romanıma çok benziyor diye düşündüm. Ben durup durup aynı ailenin kadınlarının maceralarını yazmaya mahkumum herhalde. Moralim bozuldu. Sen iki sayfa boyunca cümle üzerine cümle kur, günün sonunda içindeki o memnuniyetsiz varlık çıksın, sana böyle desin, olacak iş mi?

Ertesi sabah… Bir tarafta “memnuniyetsiz ben” her zamanki gibi kollarını önünde kavuşturmuş, saldırıya hazır bekliyor, öte yanda ona karşı savaşmaktan çok bir sonraki cümlenin merakı ile hareket eden bir başka ben yine bilgisayar başındayız. Önceki gün yazdıklarımı okumuyorum bile. Son konan noktadan alıyoruz. Yeni bir cümle. Ha gayret. Bir tane daha. Memnuniyetsiz bir yerlere çekilmiş, sesi soluğu çıkmıyor. O cesaretle bir cümle, hatta bir paragraf daha.. Derken karakterlerden biri bana hiç beklemediğim bir yerden darbeyi vuruyor. Diyor ki İzmir’e gitmemiz gerekiyor. Hayırdır? Olmaz öyle şey diyorum, ben İzmir’i hiç bilmem. Gel İstanbul’da kalalım. Deniyorum da. Bir kaç sayfa daha İstanbul’u zorluyorum. Gitmiyor. Karakter ağlamaklı. “Ben İstanbullu değilim ki,” diyor. “Ya benden vazgeç ya da beni İzmir’e götür. Diğer bütün karakterlerin seni İzmir’de bekliyorlar.”

Memnuniyetsiz ben, karakter ile aramda geçen bu konuşmayı duyunca geri çekildiği köşesinden çıkmış, taarruza hazır bekliyor. Kıs kıs gülerek, “Tamam bittin artık sen diyor. İzmir’de geçen bir roman yazamayacağın ortada. Hayatında kaç defa İzmir’e gitmişsin? Bırak bu işleri. Otur da bloglarını yaz zaten. Olmayacak duaya amin dedin, gerisini de ihmal ettin.”

Haklı galiba. Vazgeçeceğim. Zaten benim karakter sadece İzmir’e gitmek istemekle kalmıyor, bir de 20. Yüzyıl başında doğmuş, hikayeye oradan başlamamı talep ediyor. Hay Allah. Öyle de tatlı, öyle de ilginç bir tip ki… Ama bu işin oluru yok bebeğim. Keşke başka bir yer ve zamanda karşılaşsaydık.

Tam vazgeçmiş, bildiğim zaman ve mekanlarda geçen yeni bir roman yazmaya ikna olmuşum, ilahi müdahale eposta kutuma düşüyor.

Sevgili Defne, seni Kasım ayı roman yazma maratonuna davet ediyoruz. Sitemize üye olduktan sonra tek yapman gereken Kasım sonuna kadar romanının 50.000 (elli bin) kelimesini bitirmen.

Hımmm, ilginç bir teklif… Kim bu maratoncular diye biraz araştırıyorum. Tabii ki Kaliforniyalı gençler. Kasım Roman Maratonu fikri 1990lı yıllarda akıllarına düşmüş. Anladığım kadarı ile sarhoş bir gecede, “yapar mıyız? Yaparız oğlum. Bir ayda roman yazar mıyız? Yazarız oğlum. Elli bin kelimelik bir şey çıkarırız. Gönülçelen mesela elli bin kelimelik bir roman. Biz de yazar mıyız? Yazarız oğlum,” ile başlayan bir sohbetin devamında doğmuş bu maraton. Çocuklar ertesi sabah bir kahvede buluşup başlamışlar ilk cümlelerini kurmaya. Sonraki gün yine bir araya gelmişler. Sonraki gün yine… Bir kaç tanesi o ikinci haftanın ortasında vazgeçmiş. Devam edenler ise ikinci haftadan sonra açılan kanallara şaşıp kalmışlar. Ay sonunda 50.000 kelimelik romanları saklandıkları yerden çıkıp vücut bulunca bu işi her sene yapmaya karar vermişler.

Ertesi yıl daha kalabalık bir grupmuş. Sonraki yıl biraz daha kalabalık… Derken 2013 yılına geldiğimizde, internetin de yardımıyla bütün dünyada 60.000 kişilik bir maraton grubu oluşmuş. Benim o vakte kadar haberim yok. Önce biraz burun kıvırdım. “Aman ne bu böyle? Çocuk muyuz?” larla başlayıp “bir ayda 50.000 kelime yazamam ki” korkusuna doğru uzanan bir seri bahane. Hepsi memnuniyetsiz ben’in eseri tabii.

O sırada ilahi müdahale iki geliyor. Benimle aynı kahveye gelip roman yazan bir adam var. İsmi Gordon. Siyaset bilimi profesörü. Üniversitedeki dersine gitmeden önce kahveye gelip romanını yazıyor. Yazmadığımız anlarda göz göze gelirsek, birbirimize gülümseyip, hal hatır soruyoruz. İşte o anların birinde Gordon, bana demez mi, “Kasım ayı Roman maratonundan haberin var mı?” Meğer o da katılıyormuş. Katılmak dediğim sadece söz veriyorsunuz, o kadar. Bir de her akşam sitelerine gidip o gün yazdığınız kelime sayınızı rapor ediyorsunuz. Dünya genelinde maratona katılanlara göre nereye düştüğünüzün istatistikleri geliyor.

Şimdi koskoca Gordon’un da katıldığını duyunca benim memnuniyetsiz bir huzursuzlandı. Bu arada kasımın ilk haftası dolmak üzere, katılmayı düşünüyorsam günde 1760 kelime yazmam gerektiğini söylüyor istatistikler. Moral sıfır. Karakter “İzmir 1920’den şaşmam, beni doğduğum memlekete götürmezsen konuşmam”, diyor. Kasım ilerliyor. Ya yenileceğiz, ya kazanacağız. Memnuniyetsiz ile karşılıklı öyle bir noktada duruyoruz.

Hal bu iken bir üçüncü ses, duymaya alışık olmadığım tatlı ve şefkatli bir ses, iki uç durum arasında kaldığımızda bize bir üçüncü yol daha bulunduğunu hatırlatan o ses kulağıma fısıldayıp diyor ki,

“İstersen bir başla, devamı gelmezse bırakırsın. Bu roman çıkmak istemiyorsa zaten çıkmaz.”

Bu üçüncü ses pek sık konuşmaz ama konuştuğunda hep çok bilgece şeyler söyler, hiç aklıma gelmeyen o en basit çözümü sunar. İnsanın içine su serpen o sakin dostlar gibi.

Böylece başladık. Yazının hizmetkarlığına soyunan ben, memnuniyetsiz, üçüncü ses ve İzmir’li karakter. Hep beraber daldık maratona. Benim daha ilk yüz metrede soluğum kesildi. Neyse maratoncu çocuklar sağ olsun, futbol koçu gibi her gün eposta yolluyorlar.

“Ha gayret Defne. Dün yazdıklarını bugün okuma Defne. Sadece yaz, yaz, yaz. Arkana bakma, ileri marş. Mühim olan kelime sayısı. Her gün daha çok kelime. Evet yapabilirsin, biz biliyoruz. Takıldıysan bak ünlü yazarımızın şu makalesini oku…” vs vs.

“Yahu gidin başımdan,” diyorum ama bir yandan da tavsiye ettikleri makaleyi okuyorum. Eugenides’in tavsiyelerini de o ara öğreniyorum işte.

Ve bu arada İzmir, Smyrna, Smirni… Sokakları, kokuları, bereketi, çan sesi, üzümleri kadınların kahkahaları ve meydanlarında çınlayan onlarca farklı lisanı ile önümde açılıyor. Ben doğmadan çok önce yerle bir olmuş çok renkli, çok sesli bir başka dünyaya duyduğum hasret, hayal gücüm İzmir’in yangından önceki güzelim sokaklarında, köşklerinin bahçelerinde, rıhtımdaki kafelerde gezinirken biraz olsun duruluyor. Geceleri ben başımı yastığa koyuyorum, bizim Bey bana romanlar okuyor. O zamanlarda İzmir’de geçen… Hayal gücüm beslensin, zihnimin gün yüzü görmemiş köşelerindeki karakterler can bulsun diye. Onu dinlerken ben uyuya kalıyorum. Rüyalarımda İzmir, Smyrna, Smirni…

Sabaha yeni cümleler hazır. Ben yazının hizmetkârıyım. Sabah 8’den iş başı. 10’a kadar elleri klavyeden çekmek yok. Öğleden sonra iki saatlik yazı vardiyası daha… Günde 1760 kelime de neymiş? Ben iki binlerin üzerindeyim artık. Memnuniyetsiz ben şaşkın. Hiç beklemezmiş benden böyle bir bereket. Eh, diyorum ben de sana uyup, durduğum yerde düşünmeye devam etseydim her gün iki bin kelimenin üzerinde yazı yazabileceğimi ben de hayatta tahmin etmezdim.

Daha kim bilir neler var kendime dair, sırf durduğum için keşfetmediğim. Artık her gün en az iki bin kelime yazıyorum. İzmir’li karakterim ona güvendiğim için hayatından memnun, beni her gün yeni birileri ile tanıştırıyor.

Tıpkı yoga gibi yazı da düşüne düşüne çıkmıyor. Zaten bana öyle geliyor ki hiç bir şey düşüne düşüne çıkmıyor. Yazı, ya da bir sanat eseri, ya da verilecek bir karar… Hepsi ancak biz harekete geçince saklandıkları yerden başlarını çıkarmaya başlıyorlar. Uzun uzun düşünüp karar vermeye, plan yapmaya, kurguya kalkıştığımızda karşımıza sadece içimizdeki o memnuniyetsiz varlık çıkıyor. Maratoncuların amacı da bu zaten. Memnuniyetsiz egoya konuşma fırsatı vermeden devam etmemizi sağlamak. Çünkü ego harekette un ufak oluyor, durağanlıkta ise iyice semiriyor. Durdukça kendimize, yeteneğimize ve yapabileceklerimize dair inancımız köreliyor. Bilinmeyene doğru adım atıp onun içinde ilerlemeye başlayınca tahmin etmediğimiz kadar güçlü, yetenekli ve hatta şanslı olduğumuzu hissediyoruz. Bu da önceden planla, tahminle, falla filan olmuyor.

Hem bakın zaman duruyor mu? Harekette bereket olduğunu bilir gibi durmadan ilerliyor…Önümüze yeni bir yıl daha serdi bile.

Durmak mı? Yoksa bilinmezliğin kuyusuna doğru ip sallandırmak mı? Atılacak adımları düşünmek mi yoksa onları atmak mı?

Bana öyle geliyor ki şahsi hikayelerimizin ötesinde verilecek en temel karar budur.

Hepinize hareketli, bol keşifli, yaratıcılığın memnuniyetsiz seslerden kendini bağımsız kıldığı, neşeli, sağlıklı bir yeni yıl diliyorum!

 

Uzakları Yakın Etmek

408499

Portland’dan İstanbul’a uzanan yol dünya üzerinde yapabileceğiniz en uzun uçuşlardan biri. İlk ayağı on bir saat sürüyor. Kutupların üzerinden dönüp kuzey Amerika’dan kuzey Avrupa’ya iniyoruz. Oradan sonrasına çantada keklik gözüyle bakıyoruz ama aslında en zor kısmı –benim için- ondan sonrası. Tam uyku saatime denk gelen bir zamanda, kuzey Avrupa’da gün daha yeni başlıyor. Sadece ışığın, güneşin varlığı değil, güne yeni başlayan insanların hızı ve telaşı da perişan ediyor beni, tam yatakta olmak istediğim saatlerde. Amsterdam Schippol Havaalanında benim gibi saati geldi mi muhakkak uyumak zorunda olanlar için hücreler var. Vapur kamarası gibi odalar ama penceresiz. Bir yatak, bir banyodan ibaret hücreler. Bir siz, bir de orta büyüklükte bir el bagajı sığar o kadar. Bir kaç saat sonra Amsterdam’a indiğimizde hücremize çekileceğiz. Akşama kadar uyuyacağız orada. Ancak ondan sonra İstanbul uçağına binecek hale geleceğiz.

Hareketsizlik, açlık, susuzluk değil, uykusuzluk benim için yolların en zor kısmı.

Bu uzun uçuşu kafamda üçe bölmeyi seviyorum. İlk 3 saatte heyecanlıyız. Bey ile kıkırdaşıp, sohbet ediyoruz, çay kahve, yemek servisi oluyor. İkinci  saat dilimine başlarken yavaş yavaş herkes kendi dünyasına çekiliyor. Bu dilim dört saat sürüyor. Son dilimde (o da dört) saat artık gözler kanlanmış, üretkenlik düşmüş, midedeki gaz balon yapmış oluyor…Belki bir film, belki biraz kestirmek…

Biz ikinci dilime başlarken Bey karşımızdaki ekranda gösterilen berbat filmi seyretmeye daldı. Ben iniş, kalkış ve ikaz ışıkları yandığında kapatmak zorunda olduğumuz elektronikler yüzünden kindle’dan rahat rahat okuyamam diye evden çıkarken el bagajıma bir de kağıttan kitap atmıştım.  Oya Baydar’ın O Muhteşem Hayatınız romanı. Bey berbat filmine dalınca ben de OMuhteşem Hayatınız‘ı koklaya, okşaya okumaya başladım. Daracık koltuklar arasında simit, çatak, saray burması şekillerinden birinden diğerine girdiğim dört saatin sonunda romanı bitirmiştim.

Bitirdiğimde koltuklar arasındaki dar koridorda yürüyüşe çıktım. Bilgisayarlarına ya da ekranlarına bakmayan uyanık insanlar yanlarından geçerken  beni şöyle bir incelediler. Beni almış bir düşünce. Bir değil bin düşünce…Çok şey var kitapta. Şimdi size romanı anlatacak değililm, korkmayın, tek kelime bile etmeyeciğim kurgusu hakkında! .  Çok iyi bir roman bir kere. Oya Baydar zaten çağdaş Türk edebiyatı dünyasındaki yeri sağlam bir yazar. (Ayrıca çok sevdiğim, ergenlik yıllarımda beri elimden tutmuş olan bir teyzemdir de.)

***

Roman farklı yönlere, yörelere götürüyor bizi. ‘38 Dersim soykırımı etrafında dönüyorsa da, trajediyi olgunlukla, drama dökmeden yansıtıyor. Topraklarımızda yaşanmış acılar ve yerlerde sürünen farkındalığımız içimi yaktı elbet. Kendi kuşağımın bilgisizliği, ilgisizliğ, vakitsizliği…Beyni yıkanmış bir kuşağız biz. Yıkanmış ve sonra geçmişe bakan pencereleri sıkı sıkı kapanmış. Bir kaç saat Amsterdam’da uyuyacağımız hücre gibi, gerçeklikten kopmuş. “Görmüyorum, öyleyse yoktur” diyen bir kuşak.

Neyse ben şimdi soykırımları, sürgünleri, zorunlu mübadeleleri ve bütün bunların Lise 1 Milli Tarih kitabındaki metinlerde anlatıldığı gibi yaşandığına sahiden inanan biz saftirikleri yazmak için geçmedim ekran karşısına. Aklıma takılan düşünce siyaset, tarih veya sosyoloji ile ilgili değil, yogaya dair bir düşünce.

Bir düşünce de değil, bir sıkıntı aslında. Nadiren çıkar su yüzüne. Hindistan’da gezerken Türk ve yoga öğrencisi olduğumu öğrenen Müslüman bakkalın yüzünde beliren hayal kırıklığını gördüğümde de içime aynı sıkıntı yayılmıştı. Sonra Hindistan’ın farklı yerlerinde, farklı insanlardan duyacağım soruyu ilk önce otelin köşesindeki bakkal sormuştu bana:

“Müslümansan neden yoga yapıyorsun? Namaz kılsana!”

Yok, içime yayılan sıkıntı neden namaz kılmadığımla ilgili değil. Tek tanrılı, kurumsallaşmış, organize dinlere gönlüm hiç akmadı. Dogma yerine tecrübeyi tercih ettim. Hayatımda hiç namaz kılmadım ama kendimi bildim bileli dua ederim. Kiliseleri, Hindu tapınaklarını, sinagogları da camileri sevdiğim gibi severim. Hepsinde ilahi olana dair bir iz, bir his vardır. Kendimi sahiden de tanrıya yakın hissederim. Tek tanrılı dinlerin tasvir ettiği gibi bir cennete, cehenneme inanmaya yüreğim el vermez. Esirgeyendir benim yüreğimde Tanrı. Korku değil, sevda hissederim O’na karşı. Dini hayatlarına katmamayı seçmiş bir ailenin içinde büyürken,  kendi inancım ve ilahi olana aşkım bütün organize dinlerin uzağında, yüreğimde filizlenmiştir.

Ne ile ilgili peki o zaman Hintli bakkalın sorusunu duyduğumda, Oya Baydar’ın romanını okuyup bitirdiğimde karnımda hissettiğim sıkıntı?

Ben, çoğunuzun bildiği üzere, yogya başladığımda inancımı tandım. Çocukluğumdan beri yüreğimde büyüttüğüm Yaradan aşkı, yoga yaptığım ilk gün vücuda geldi, anlaşılır bir tecrübeye dönüştü. O günden beri evrenin sırlarına kulak vermek ve kendi yüreğimde saklı sevda ile buluşmak için hergün yoga yapar oldum.

Doğrusunu isterseniz, başka yol bilmediğimden ben yogayı seçtim.

İçimdeki sıkıntı beni kendime, herkese, ve bütün aleme kavuşturan bu yolun kendi kültürümden çok uzaklarda bir yerlerde çıkmış olmasından kaynaklanıyor. Yoga inancına göre her insan tabiatı itibarı ile Yaradan ve kainat ile buluşma, birleşme tecrübesine sahip olabilir. Bu düşünme yeteneği, üreme güdüsü gibi zamandan ve mekandan bağımsız olarak bütün insanlara verilmiş bir hediyedir. Doğru yolda yürüdüğün takdirde Hakikat’e kavuşacaksın.

***

Peki ben neden bu yuvaya dönüş hissini yoga vasıtası ile yaşıyorum? Neden birleştiren, yumuşatan, öze döndüren bir inanç bana atalarımdan geçmiyor?  Çünkü, romanda vardı o insanlar. Yüreğimde yoganın yeşerttiği hisleri bilenler, anlayışı ve bilgeliği tanıyan, benim yürüdüğüm yolda yürüyen insanlar vardı. Dogmaya değil, tecrübeye inanan, ezberden değil yürekten dua okuyan. Burada, benim doğup büyüdüğüm ülkede yaşıyordu o insanlar. Aralarında aylarımı geçiriğim Himalayar gibi dağların çevrelediği diyarlarda yaşayan, Yaradan’ı kitaptan değil, yürekten bilen insanlar vardı.

Bir kaç yıl önce Oya Baydar’ın da içinde bulunduğu bir grupla Meksika turuna katılmıştım. Otobüste yan yana düştüğümüz bir sabah bana yoga hakkında sorular sormuştu. Annemlerin arkadaşları genelde benim yogayla ilişkimi bir “heves” olarak görürler. Yılbaşı toplantılarında filan “Hadi Defne bize yoga yapsın”lara kadar gider muhabbet. O kadar yani. Oya Teyze’nin o günkü ciddi ilgisi beni hem şaşırtmış, hem de sevindirmişti. O Muhteşem Hayatınız’ı okurken tinselliği daha da araştırmış ve iyice içselleştirmiş olduğunu anladım.

Biz Milli Tarih kitabına inanan saftiriklerin ancak Himalayalardan inip Amerikaya giden, oradan Avrupa’ya ve sonunda Türkiye’ye gelen “modern yoga” vasıtısası ile kırıntısını tadabildiğimiz bütünlüğü, alemin ritimden, titreşimden ibaret hakiki tabiatını bu üllkenin Himalayaları arasında yaşayan insanlar binlerce yıldır biliyorlar. Sır’ı müziklerinde, ağıtlarında,  gönüllerinde saklıyorlar.

Tanrının dışarıda değil, içeride, bedende, yürekte, karın boşluğunda yaşadığı inancı…İnancın kitapsızlığı, ayetsizliği, tecrübeye ve sadece o ana ait olması. Aydınlanmanın hakikatin önündeki gölgelerin çekilmesi anlamına gelmesi…O’na giden yolların sır ve nihayet oraya varıldığında tecrübe edilenin “sır” olarak tabir edilmesi. Gün doğumunda, güneş vasıtası ile Yaradan’ın selamlanması, O’na giden yolun Ses’ten, ilahinden, ritimden, gönülden geçiyor olması…

Uzaklara gitmeye gerek…Kulak verin duyacaksınız. Toprağa kulak verin. Atalarınızın ağıtlarını dinleyin. O kalabalık yoga sınıflarında ter içinde hissettiğiniz huzuru, tatmini, onların sesinde duyacaksınız.

Uzaklara gitmek değil, gözlerimizi açmamız, varolana kulak vermemiz gerek.

Çağımızın bence en iyi yoga hocalarından biri olan Richard Freeman’ın da söylediği gibi,

Yoga dinlemekle başlar…

Bir dinleyin, can dostların sesini tanıyacaksınız…

Kalemine sağlık Oya Teyze, uzakları bize yakın ettiğin için teşekkürler!

Biten Romanlara Ağıt

Görsel

Middlesex bitti biteli ben de dağıldım sevgili okur. Elimde beni yazıya bağlayan iyi bir roman olmayınca ben de kendi yazılarıma bağlanamıyorum. Sadece yazıya olsa, yine iyi, elimde iyi bir roman olmayınca ben hayata doğru dürüst bağlanamıyorum. Hani size demiştim ya, roman ve karakterleri benim gizli hayatım  gibi bir şey oluyorlar. Bu hayattan kaçıp onlara sığınıyorum. Kanepeye yerleşip romanıma gömülürken, karısı ve çocuklarından bunalıp metresine kaçan bir erkek gibi hissediyorum kendimi. Zevk peşinde, biraz suçlu ama çokça bu gizli hayatından memnun. Memnun ne kelime? Gizli hayatına muhtaç.

Middlesex’in bitiş ile ben de metresi tarafından terkedilmiş erkeğe döndüm. Sevdiğim bir ailem var, karım çocuklarım, güzel evim filan falan ama hayatın bu nimetleri ancak onlardan kaçıp bir başkasının koynuna girince değer kazanıyor sanki. Ben de hayatımdan en çok, romanımın dünyasına kaçıp da sonra tatlı bir tatmin ile günüme döndüğüm zamanlarda zevk alıyorum.

Roman bittiğinde size iştahla blglar yazan bu parmaklar da kendiliğinden duruyor. Sanki benim yazılarıma açılan kapının anahtarı başka yazarların boynunda aslılı bir destede duruyor. Onlardan geçmeden kendi kaynağıma varamıyorum.  Sonra işte bu blog böyle boş kalıyor. Oysa ne güzel günlerdi onlar..Middlesex boyunca ilham perisi bir gün bile beni boşlamamıştı. Benzeri bir ilham için yeni bir aşkın tomurcuklanmasını bekliyorum şimdi!

Middlesex gibi iç dünyamı sarıp sarmalayan romanlardan sonra yeni bir aşka girmek de çok kolay değil.  Eski sevgilisinin tadı damağında bir aşık gibi ben de şu aralar başlayacağım bütün romanlarda bir kusur bulacağım. Hiç bir roman beni “Middlesex’in karakterleri gibi sarıp sarmalamayacak. Zihnim durmadan eskileri hatırlatacak bana. Eski bir tecrübeyi. Eski bir tatminini. Sayfalarında kendinizi unuttuğunuz o eski romanın tecrübesini.  Yeni romanın içine bir türlü giremeyeceğim.  Dikkatim dağılacak. Böyle olunca yeni roman da bana kendi yazılarıma açılan kapının anahtarını sunamayacak.

Öte yandan parmakların paslanmasını önlemek, kaynağı kurutmamak ve bu bloğu boşlamamak için de bir an önce yeni bir romana başlamak gerek. Ne yapmalı? Albina Press’e gitmediğim sabahlarda geldiğim diğer kafe (Fresh Pot) Powell’s adlı kitapçının içinde. Üstelik raflardan kitapları alıp masanıza getirebiliyor, satın almadan önce şöyle bir karıştırabiliyorsunuz. Calliope ve Desdemona’nın yokluğunu karın boşluğumda hissettiğim şu günlerde,  çok sevdiğim sevgilimden ayrılsam yapacağım şeyi yaptım ve daha eski bir sevgiliyi aradım! Kahvemi, bu yazı için aldığım notlarla dolu defterimi, çantamı filan masada bırakıp kitapçının R rafına doğru yürüdüm. Edebiyat bölümünün R harfine giderken yoga raflarından geçmek gerekiyor. Göz ucuyla yeni bir şey çıkmış diye baktım ama durmadım. (Iyengar’ın Life on Light’ı paperback olarak basılmış)

Kitapçının edebiyat rafları arasında en çok R bölümünü seviyorum. Sol tarafında P var. Bütün Orhan Pamuklar orada duruyor.  Sağ tarafında da S var. Elif Şafaklar da orada…R’nin önüde dururken muhakkak P’lere ve S’lere selam veriyorum.  Dünyanın bu uzak köşesinde, ülkemin yazarlarının kitaplarını görmek her zaman yüzümü güldürüyor. R rafına bakınca yüzüm biraz daha ışıldıyor. Teselli zamanlarında var mıdır eski sevgilinin tanıdık sesi, kokusu, tadı gibisi? İşte Philip Roth,  Salman Rusdie, Ayn Rand, Arundhati Roy ve Tom Robbins! Hepsi beni sayfalarında sallamaya hazırlar. Turuncu, ciltli, kalın bir Tom Robbins işimi görür. Fierce Invalids Home from Hot Climates.  Hem bendeki kopyasını Tayland’dayken bir arkadaşıma kaptırmıştım. O zamandan beri görüşmedik kendisiyle. Yeniden okumanın tam sırası.

Turuncu Tom Robbins’i, üzerinde oturduğum Fresh Pot’un devlet okulu sıralarından sert bankında yanıma koydum. Kulaklıklarımdan Leonard’cığım Janis’e söylüyor:

You have a way, didn’t you babe? Kitabın bacağımdaki hafif temasından (tema değil temas) ruhuma güven yayılıyor.

Siz de hissettiniz değil mi? Yeni yazılar ufukta belirdi!

Hadi Hayırlısı…

Pek Yakında: Bana Ne Kızım Senden?

Şifreli Kasa

Foto: Kokia Sparis
Foto: Kokia Sparis

Bu sabah yine o kafeye gittim. Artık kar yağmıyor ama arabamız hala bozuk. Yine sabahın altısında gözüme iğne iğne saldıran yağmur altında yeni stüdyoya pedal çevirdim.

Derse bir tek Aisha geldi. Aisha benim buradaki en eski ve en yakın arkadaşım.  Bloğu şenlendirmek için koyduğum pek çok fotoğrafın karenin kamera arkasında Aisha var.

Derslerime sadece tek bir  gelince bütün dersi hiç konuşmadan veriyorum. Emma Hocamızın eğitimlerde bize yaptığı gibi, öğrenciye arkamı dönüyorum, nefes alış verişlerimizden başka ses seda çıkarmadan seriyi baştan sona yapıyoruz. Aisha ile de öyle yaptık. Zaten üç aydır düzenli olarak derslere geldiği için serinin inceliklerini iyice öğrendi. Hareketlerin geçişlerini, sırasını ve isimlerini hatırlamıyor olabilir ama önünde ben yaptığım sürece neyin nasıl yapılacağını artık biliyor. Öğrenci bu seviyeye eriştiği zaman, dersin tonu da değişiyor. Yeni bir şey öğretmektense öğrenilen hareketleri tekrarlatmaya özen gösteriyorum ben. Yeni öğrenilirken –sadece yogada değil, her yeni konuda- insan zihni incelemiyor, ince ayrıntıda gizli tatları henüz algılayamıyor. Ve durmadan durmadan yeni bir şeyler öğrenme hevesinde olanlar bu bir üst aşamaya bir türlü geçemiyorlar.

Aisha öyle bir öğrenci değil. Yoganın derinlerine ancak sonsuz sayıda tekrarla inebileceğini biliyor. O yüzden ona arkamı dönüp beni takip etmesini söylediğimde sevindi. Hiç konuşmadan, yaz rüzgarı kıvamında nefes alıp vererek Balakramanın dörtte üçünü yaptık. Sonra oturduk. Asanalarımızı tamamladık. Gözlerimizi kapattık. Güzelim stüdyonun çatısına yağmur bütün gücüyle vuruyor, rüzgar uğulduyor. Bizim içimiz ferah, bizim içimiz rahat, tatlı bir hafiflik, bir boş vermişlik ve o boş vermişlikte var olan bir doyum hissi sarmış bedenlerimizi, benliklerimizi.

Uzun uzun oturduk.

Çıkışta beni eve bırakmayı önerdi. Bedenim çok güzel açılmış, açılan kanallardan ılık ılık enerji merkeze akmıştı, bisiklete binmek zoruma gitmedi. Hem o kafeye gitmek istiyordum yine.

Gittim de.

Şömine yine yanıyor. Sırılsıklam ceketimi, şapkamı, yağmur pantolonumu, eldivenlerimi çıkarttım, şöminenin önünde asılı hediyelik çorapların çivilerine her birini astım. Kahvemi alıp deri koltuklardan birine gömüldüm. Elimde hala Middlesex. Güzelim Smyrna ben dün gece yatakta okurken yandı, kül oldu. Limanda bekleyen gemilere atlayanlar paçayı kurtardı, geri kalan kadın, erkek, çocuk bütün Yunan sahiden de denize döküldü. Smyrna yanarken ben de yandım. Ama bu sabah, önünde eldivenlerim tüten şömine başında deri koltuğuma gömülmüş otururken yeni bir bölüm başladı. Yeni hayatlar, yeni diyarlar…Devran yine döndü. Her zaman döndüğü gibi. Tahayyül edemeyeceğim kadar büyük acılar yaşayan insanlar yeni hayatlar kurdular, devam ettiler. Her zamanki gibi.

Neyse konumuz bu değil. Konumuz Shadow Yoga’nın bazı hareketlerini derslerimde gösterebilir miyim? Bu soruyu yoga hocalığı yapan öğrencilerimden sık sık duyuyorum. Doğal olarak Shadow Yoga öğrencisi kendi yaptığı yogayı öğretmek istiyor. Ama bu izin benden değil, benim hocam, sistemin yaratıcı Zhander Remete’den alınıyor. Ondan hocalık iznini koparmak da öyle kolay iş değil. Üç sene süren hocalık eğitiminden bu sene yirmi kişi mezun oldu. O yirmi kişiden sadece üç kişinin ismi resmi Shadow Yoga hocaları listesine geçti.

Bu sistemin hocası olmak istiyorsanız en az üç sene boyunca Zhander ve Emma’yı takip etmeniz gerekiyor. Yılda bir defa (en az) onların verdiği kurslara katılmanız ve yılın geri kalan günlerinde Shadow Yoga prelüdlerini düzenli olarak uygulamamız gerekiyor. Arada sırada yerel hocanıza görünüp yeni prelüdleri öğrenmek de hocalık eğitiminin parçası. Üç senenin sonunda kararı onlar veriyorlar. Bazı öğrencileri üç sene bekletmiyorlar. Sen hazırsın, git ders ver şimdi diyorlar. Bazılarını ise yıllarca bekletebiliyorlar.

Bilgi herkeste aynı anda uyanmıyor çünkü. Size asla bir reçete sunmuyorlar. Ne konuşacağınızı, derslerde söyleyeceğiniz sözleri hazır sunmuyorlar. Beden üzerinde nasıl düzeltme yapacağınızı bile göstermiyorlar. Ben başlarda hocalık eğitiminin böyle temel öğretilerden mahrum oluşunu yadırgamıştım. Hatta Emma hocaya sormuştum bile, “ben nasıl düzeltme yapacağımdan emin değilim, biraz sizi ders sırasında izleyebilir miyim,” diye. “Hayır”, demişti. “Tek dikkat etmen gerek şey, bizim senin üzerindeki düzeltmelerimizi hissetmen. Biz seni düzeltirken nefesinde, bedeninde, zihninde olup bitenlere dikkat edersen, başka bir öğretiye ihtiyacın kalmaz.”

Peki o zaman öyle olsun, dedim.

Güven şarttı. Kendime (bir gün dediği gibi ben de hissedeceğim bu nadileri, vayuları, kandayı, agniyi) ve hocalarıma. (bu insanlar ne dediklerini biliyorlar) Ben uzun zaman öğrencilerime parmağımı dokundurmadım. Hareketlerini sözlerimle düzelttim. Sonra bir gün bir de baktım, bir tanesine doğru çekiliyorum. Parmaklarım kollarındaki iki noktayı kendiliğinden bulmuş. Biliyorum o noktalara basınca ne hissedecek öğrenci. Kendi canımda hissediyorum. Bastırdıkça öne katlanıyor, parmaklarımın altındaki noktalar yumuşuyor. Sonra bir bakıyorum bir başkasının ayaklarına dokunuyorum, dizlerinin arkasına. Düşünmeden, neden öyle yaptığımı bile bilmeden. Çiçeğe çekilen arı gibi gidiyorum bir takım noktalara. Eve dönünce Shadow Yoga kitabımdan bakıyorum o noktalar neymiş diye.

Nereden, ne zaman öğrenmişim bunları? Hatırlamıyorum. Hepsini Zhander ya da Emma Hoca’dan duymuşum, orası kesin. Duyduğum sırada bir kulağımdan girip, diğerinden çıkmış sanmıştım. Demek bir kulağımdan girmiş ama diğerinden çıkmamış. Kendi yogam sırasında kış uykusundan uyanmış o bilgiler, kendi bedenimde can bulmuşlar. Ondan sonra benden çıkmış, bir diğerine uzanmışlar. Ben arada kanal olmuşum, köprü kurmuşum.

Shadow Yoga serileri şifreli kasa gibidir. Kasada saklı mücevhere ulaşabilmeniz  için hareketlerin doğru sırayla, doğru geçişlerle, doğru sayı ve doğru taraftan ile yapılması gerekir. (Sarpa soldan, Virastana sağdan başlar gibi.) Hah şimdi içimden bir tur Çakri dönmek geldi, arkasına da bir Surya Namaskara takayım dediğinizde kasa açılmaz. Prelüdleri baştan sonra hissederek yapanlar bütün bunları zaten bilirler.

Shadow Yoga serileri tek tek isole hareketlerden meydana gelmiş seriler değildir. Öyle tek başına yapıldıklarında ne işe yaradıklarını anlamamız kolay değil. Ancak zincirleme yapıldığında, en sonunda, belki de herşeyin, belki taaa ılınmaların sonunda hissedilen bir etkisi vardır. Evet, her hareketin tık ettiği, arada sırada derslerde söylediğim üzere, size konuşmaya başladığı bir an var ama hareketten o anı beklerseniz o hiç gelmez. Hareketin anlamını, faydasını, tık ettiği anı, sonucunu, sebebini düşünmeden tekrar tekrar tekrar yaptığınız zaman ne demek istediğimi anlarsınız. Unutmayın bir hareketin hakkında düşünmek bizi o hareketi hissetmekten alıkoyar. Yoganın binlerce yıllık bilgesine güvenir, nefes alıp vermeyi sürdürürseniz bir an gelir, her şey yerli yerine oturur.

Hem Shadow Yoga öğrencisi hem de yoga hocası iseniz size tavsiyem bir an önce Emma ve Zhander’i görmeye başlayın. Onlardan aldığınız bilgiler, onların ellerinin değdiği yerde uyanan noktalar içinizdeki hocayı uyandıracaktır. Onlarla düzenli çalışmaya başladıktan sonra derslerinizin başına samapada’yı,  ısınmaları, nefesleri, civa çalana’yı ekleyebilirsiniz. Bu baştaki dört adımın sırasını bozmayın. Öğrencinin prelüd vakti geldiğinde hissedersiniz zaten. Oradan devam edersiniz. Kendi yoganız bir numaralı referans noktanızdır, asla ihmal etmeyin. Yoksa kaynağınız kurur.

Shadow Yoga öğrencisi değil de bir iki derse girdiniz ve bir iki hareket “kaptıysanız” sizden ricam bunları derslerinize taşımayın. Bu şekilde yoga dersi vermek, hangi dilde söylendiğini bile bilmediğiniz bir şarkıyı bir sınıfa öğretmeye benzer. Hareketi içinde yaşatmayan hocayı öğrenci zaten derhal tespit eder, yürekten değil, ezberden şiir okuyor gibi olursunuz.

***

Yarın dünyanın son günü. Hadi öyleymiş gibi yapalım. Yarın bildiğimiz hayatların sonu olsun. Hepimiz hiç bilmediğimiz yeni bir şey katalım hayatlarımıza…Yeni bir insan, yeni bir proje, yeni bir bakış açısı…Kıyamet kopacaksa da varsın kopsun, insan devam ediyor çünkü. Ne olursa olsun devam ediyor insan. Öyle bir cins çünkü bu insan denen şey.

Umut dolu.

 

 

 

 

 

 

Roman Keyfi

Foto: Ayşe KayaEn Sevdiğim Mevsim
Foto: Ayşe Kaya
En Sevdiğim Mevsim

Portland’da havanın bir türlü aydınlanmadığı bir kış sabahı, dersimden sonra bisikletime atlayıp daha bir defa –o da Aylin sayesinde- gittiğim bir kafeye yollandım.  Burada ders verdiğim stüdyo ani bir kararla bir gecede kapatıldı, ben de geride kalan bütün öğrencilerimle beraber mahalledeki başka bir stüdyoya aktarıldım. Mülteci konumundayız şimdilik. Ben nasıl olsa yakında Istanbul’a dönüyorum diye aldırmıyorum ama stüdyonun tam zamanlı diğer hocaları için bu bir gecede kapı dışarı edilmekle eş bir durum aslında. Mülteci olarak sığındığımız yeni stüdyo yine aynı semtte ama yoga stüdyolarına yürüyerek gitmeye alışmış bazı Portland’lılar için bu ani mekan değişikliği benim derslerimden vazgeçmeye kadar gidebiliyor. Nitekim, sığındığımız yeni stüdyodaki derslere 8 kişilik sabah sınıfımdan sadece üç öğrenci geldi. Diğerleri benim derslerimi çok sevdiklerini ancak yeni yere gelemeyeceklerini bildirerek, paralarını geri istediler.

Onlara Istanbul’daki öğrencilerimin sabah yoga yapabilmek için bazen bir saat boyunca toplu taşıma araçları ile yolculuk ederek stüdyoya geldiklerini anlattım. Kibarca gülümsediler. İstanbul’da, derslerin çok erken saatte yapıldığından şikayet eden öğrencilere, Portland’daki öğrencilerimin sabah 6:15’de derse geldiklerini söylediğimde, onların da  yüzlerinde böyle kibar bir tebessüm belirir.

Peki, öyle olsun. İstanbul’da saat, Portland’da mekan sıkıntısı. Hocalık eğitimi verdiğim öğrencilerime sık sık söylediğim gibi enerjimiz her şeye rağmen derse gelen öğrenciye yönelsin, soluğunu derse gelememe mazeretlerini sıralayanlara değil.

Neyse, yeni stüdyodan çıktım. (Nefis bir stüdyo bu arada. Yerler en kalitelisinden rabıta kaplı, yüksek tavanlar, tertemiz matlar, renk renk –jilet gibi katlanmış- yün battaniyeler…) Bu aralar bizim araba çalışmıyor. Ben bilmem, Bey bilir. Ben bisikletimi alıp çıkıyorum evden.  Bisikletin önünde ve arkasında ışıkları var.  Sabahın bir türlü aklanmayan karanlığında, yeni stüdyoya yakın ve Aylin’in keşfettiği o kafeye doğru pedal çevirdim. Yakınmış zaten. Bisikleti bağlayıp içeri girince baktım bir çam ağacı kafenin orta yerinde. Işıklar bezenmiş. Hemen yanında da çıtır çıtır yanan bir şömine. Kahvemi alıp şöminenin dibindeki deri yumuşak koltuklardan birine çöktüm.  Tam kitabımı açmış keyifle bir yudum bir satır alacaktım ki gözüm önümdeki pencereden görünen manzaraya takıldı.  Dışarıda koca koca taneleriyle kar yağmaya başlamış. Ama ne güzel bir görüntü!
Mutluluk!

Deri koltuğa, kahveme ve romanıma iyice gömüldüm.

İki gün önce ani bir kararla Middlesex’i yeniden okumaya başladım. Middlesex, Jeffrey Eugenides’in bence en iyi kitabı.  Bundan beş-altı yıl önce şansa Bey ile aynı zamanda okumuştuk. O gün bugündür, romanın karakterleri ve olayları günlük hayatımızda bize eşlik ederler.

“Bak şimdi tam Desdemona gibi konuştun,” der mesela Bey arada sırada bana.  Biliriz hangi Desdemona’dan bahsettiğini. Middlesex’deki Desdemona’dır. Ya da ben Uludağ’dan söz ederken Stefanides’lerin köyünün olduğu dağ var ya, orası işte derim.  Hangi Stefanideslerden bahsettiğimiz kitaba referans vermesek bile ikimiz tarafından bilinir. Eşle, dostla aynı romanı okumanın yarattığı bağ pek güzel, pek özel bir bağdır. Birlikte dizi seyrederken oluşan bağdan daha sağlamdır fikrimce.

Şimdi biz Bey ile otobiyografimizi yazıyoruz. Öğrencisi bulunduğumuz Transpersonal Psikoloji eğitimimizde bize verilen bir ödev bu. Siz hiç otobiyografinizi yazdınız mı? Zor bir iş. Hayatınızı romanlaştırıyorsunuz. Herşeyi katamıyorsunuz tabii. Ödevin de anlamı amacı bu zaten. Kendin denen şeyi kurgularken hayatın, geçmişin hangi öğelerini ona katıyorsun, hangilerini dışarıda bırakıyorsun. Buna bakacağız hep beraber.

Benim otobiyografim, kadınca daireler çizerek ilerliyor. Bey’inki ise düz bir çizgide. Aramızdaki bu farkı konuşurken yine aklımıza Calliope ya da Cal geldi. Calliope Middlesex romanının esas kahramanı. Bir hermafrodit.  Genetik olarak erkek ama cinsel organları dışarı değil içeri doğru gelişmiş olduğu için ilk bakışta dişi izlenimini uyandırıyor. Özellikle bebekken pipisinin gizli doğası nedeniyle oğlan olduğunu anlamaya imkan yok. Böyle böyle on altı yaşına kadar kız çocuk zannedilerek büyütülüyor Calliope. (Devamını yazmayayım alıp okuyun.  Türkçeye de tercüme edilmiş. İnkılap Kitapevi tarafından basılmış.  Türkçe ismi de Middlesex.)

On altı yaşına kadar kız çocuğu olarak büyütülen ama genetik olarak erkek olan Calliope’nin kendi hayatını anlattığı roman da haliyle hem dairesel hem de lineer özellikler taşıyor. Burada, romanının baş rolünü bir hermafrodite veren yazarın ustalığını görüyoruz. Hem kadın, hem de erkek olarak yaşayan bir insanın beyni nasıl kendi geçmişini nasıl algılar, nasıl aktarır? Yazarımız bence bu işi iyi kıvırmış.  Sadece ben değil, başkaları da böyle düşünmüş olmalı ki Middlesex adlı romanı ile Jeffrey Eugenides 2003 Pulitzer ödülüne layık görülmüş.

Çıtır çıtır yanan şömine ile ışıl ışıl çam ağacının arasındaki deri koltuğuma gömülmüş, hafiften aydınlanan sabaha süzülerek düşen kar tanelerini izlerken ruhumun bir yanı beni orada bırakıp 1922 yılının sıcak bir Ağustos öğleden sonrasına, Kirazlı Yayla yakınlarındaki ufacık bir Rum köyüne (Desdemona’nın köyü), oradan Bursa’nın Türk, Rum, Ermeni ipek tüccarlarının pazarlık ettiği Koza Hana, oradan Fransız İngiliz subayların limanında limonata içtikleri Smyrna’nın çay bahçelerine…

Var mı şu hayatta iyi bir roman okumak gibi biri zevk?

Yarın: Shadow Yoga hareketlerini derslerimde kullanabilir miyim?