Dünyayı Güzellik Kurtaracak (Kıbrıs Günlükleri 2)

2 Kasım 2016

img_0533İnsan tek başına gezer olunca günler nasıl uzun ve dolu geçiyor!  Kıbrıs’taki ikinci günümün akşamında sabahı hatırlamakta zorlanıyorum. Hayır, zorlanmaktan çok vay, bu sabah mıydı diye şaşırıyorum. Aradan öyle çok olay geçti ki!

Sabah erkenden uyandım. Gün yeni ağarıyordu. Benim her yanım ağrıyordu. Yürümekten. Her zamanki gibi şıklığa öncelik verip zavallı ayaklarımı hiç düşünmeden yanımda getirdiğim topuklu ayakkabılarlarla şehri katetmekten belim, boynum bile ağrımış. Zar zor yoga matımı Airbnb’den kiraladığım odamın bir köşesine serdim. (Shadow Yoga matsız yapılan bir sistem evet ama ben seyahatlerde daima yanımda bir mat taşırım, insan nasıl bir zemin ile karşılaşacağını hiç bilmiyor.)  Çabucak bir seri yapayım diye başladım ve böyle başladığım zamanlarda sıkça olduğu gibi yogama doyamadım, matımı bir saat sonra evimizin karşısındaki ilkokulda ilk dersin zili çalarken topladım.

Doğru sokağa… Eve çok yakın bir yerde nefis bir meydan var. Büyük bir kilise, NeoKlasik bir yapı olan bir lise ve kocaman parke taşlara çıkartılmış masalarda güneşin altına yayılmış beyaz saçlı adamlar topluluğu. Ben de bir masaya çöktüm. Tek başına bir yabancı kadın müdavimlerin doluştuğu bir kahveye oturur da müdavimler onu rahat bırakır mı? (Beni hiç bırakmazlar.) Genelde bu durumlara karşı önlemimi alır, mesela en uzak masaya oturup güneş gözlüğü ve kulaklık kalkanlarıyla kendimi müdavim güçlerin meraklı sorularına kapatırım, özellikle sabahları, özellikle yazmak istediğim sırada… Fakat meydan o kadar sessiz ve sakindi ki kulaklarımı sessizliğe kapatmak istemedim. Bir de Kıbrıslı Rumlar kulağa İtalyanca gibi gelen bol ç’li bir Yunanca konuşuyorlar, hiç bir şey anlamıyorum ama duymak hoşuma gidiyor.

img_0527Kahvenin sahibi önüme domateslerim ve zeytinlerimi koyar koymaz (evet, tabii ki glutensiz hayata devam) yan masalardan takdir dolu mırıltılar yükseldi ve meraklı müdavim gözlerin en yakınımda oturan sahibi sohbeti başlattı. Diğerleri sanki bu anı bekliyormuş gibi derhal sandalyelerini bana döndürüp dinlemeye koyuldular. Böyle bir emekli erkekler kahvesinde, ben de bir Turkala (Türk kadını) olunca, hele ki bir de yazdığım bir kitap için Kıbrıs’ta bulunduğumu söyleyince sohbet ışık hızıyla eski güzel günlerde,  nasıl Kıbrıslıtürkler ile Kıbrıslırumların bir arada yaşadığı karma köylerin çınar altı kahvelerinde imam ile papazın tavla oynadığına, benim gibi Turkala kızların Kıbrıslırum gençlerle evlendiği düğünlerde tüm ahalinin nasıl da zil zurna sarhoş olup çifte telli oynadığına geldi. Herkes “duvar”ın öte yanında bıraktığı köyünü anlatıp içlendi, sonra beni hatırlayıp yine coştular, telefonlar edildi, muhakkak tanışmam, muhakkak konuşmam gereken insanlara yarın sabah 10:00da bu kahvede bulunmaları için randevular verildi. Ben her ne kadar kırık dökük Yunancamla “aslında sadece adanın ruhunu anlamak istiyorum, çok da tarihi bilgiye ihtiyacım yok” diye mırıldansam da kimse beni dinlemedi. Adanın ruhu denen şeyin tam da bu olduğunu anlamam da uzun sürmedi zaten.

Kahveden kalkınca karşıma çıkan ilk ayakkabıcıya girdim. Made in Cyprus anneanne ayakkabıları satan bir dükkan. Dükkan sahibi Takis Bey de beni öyle bir çift (dünyanın ennnn rahat) pabucuyla bırakacak değildi, hemen dükkanın arkasında bir kahve pişirdi, bir çarşamba sabahı erkenden ayakkabı almaya çıkmış tanıdık bir teyzeyi de yanıma oturtup sohbete girişti. Kıbrıs rumcası olduğu için anlamadığım kelimeleri de bana açıkladı.

Dükkandan çıktığımda ayaklarım bayram ediyordu. Ben ayakkabının içinde ayağın böylesine rahat edebileceğini hiç bilmemişim. Bugüne kadar ayakkabı değil, hoş görünümlü bir eziyet aletleri takmışım ayağıma meğerse. Uçarak yolları arşınladım. Duvar kenarında dolaştım, daracık sokaklara girdim çıktım, ölü bölgeye nazır varillere, dikenli tellere, nöbetçi askerlerin kulübesinin tam önüne açılmış “Check Point Charlie”, “Berlin Wall” isimli kebapçılara baktım.

Öğleden sonra yeni dostum ünlü Kıbrıslı şair Neşe Yaşın ile buluştuk. O da beni en sevdiği geçitlerden, kafelerin arasından yürüterek kuzeye geçirdi. Büyük Han’a girdik, eski bir katedral olan Selimiye Camisinin etrafında döndük, sabahları caz müzik çalınan restoranları bana gösterdi. Gökyüzü mavi, sokaklar cıvıl cıvıl, kuzey Lefkoşa’nın genç kadınları ve erkekleri aydınlık yüzlüydü. Loş, eski bir handaki sahafa girdik, yerden tavana kadar kitap dolu raflara uzun uzun baktım, açıp sayfalarını kokladım. Aradığım Max Frisch kitabı onlarda varmış, dükkanın bir yerindeymiş, o sırada bulunamadı ama yarın gidince hazır olurmuş. Sonra Neşe beni başka bir kitapçıya götürdü. Işık Kitapevi. Tıklım tıklımdı, ona rağmen sahibi bize müthiş yakınlık gösterdi. Onca müşteriye sabırlı ve güleryüzlü bir tavırla hizmet verirken Neşe’yle ikimize (yine dükkanın arkasında) kahve pişirip, raflardan Emanet Zaman çıkartmayı da ihmal etmedi. Ben de okurlar için imzaladım. (Kıbrıslı okurlar! Bugün Işık Kitapevine gidecek olursanız, iki kopya Emanet Zaman imzalı olarak sizi bekliyor.)

Akşama kadar Neşe’yle gezdik. Beni dostlarıyla tanıştırdı. Neşe’nin sokaklarda, kafelerde rastladığı dünya kadar okuru ve dostu vardı. Akşam kırmızı şarap içip sohbet ettik, sonra beraber tekrar güneye geçip benim romanın bir sahnesi için aradığım noktanın neresi olabileceğini konuştuk ve tabii aşkı, ve şiiri, ve yaşamın tadını tuzunu….

Evime dönerken iki katlı taş evlerin dizildiği daracık bir sokakta dev bir manolya ağacı gördüm. Evlerden birinin önünde ufak bir bank vardı. Oturdum, manolyaya bakarken kediler doluştu. Bir tanesi uzun tüylü, kocaman kuyruklu, güzel gözlüydü. Hadi seni alıp Atina’ya götüreyim dedim. Pek nazlıydı. Kucağıma çoktan yerleşmiş, mırıldayıp duran sıska siyah kardeşinin huzuruna imrenerek baktı ama ancak şöyle bir başının tepesine dokunmama izin verdi.

Odama döndüm. Gözlerim kapanıyor. Bugün bir sürü başka şey de oldu. Mesela küçücük bir kırtasiyecide (Lefkoşa’nın Rum tarafında) kitabımın Yunancasını buldum. Yaşlı kitapçı çok sevindi, hatta gözlerine inanamadı. Bir iç kapaktaki resmime, bir de yüzüme bakıp bakıp başını salladı. Sonra bir de Neşe ile kuzeyden güneye geçerken ara bölgede durduğumuz Home for Cooperation’da tanıştığım (yine Neşe’nin dostları tabii) harika bir kaç kişiyle Emanet Zaman’ın hem Türkçe hem Yunancasını tanıtacağımız bir etkinlik düzenlemeye karar verdik.

Dünyada korkunç şeyler oluyor biliyorum. Morallerimiz bozuk ama güzel insanların verdiği öyle soylu mücadeleler var ki insanın yüreği yeniden ümitle doluyor. Kıbrıs’ın bugün bana verdiği his de bu oldu: Yaşlısından gencine bu adanın sakinleri insan ruhunun iyi tarafından görmeye meyilliler. Ve öyle olunca da dünya da, adaları da güzel bir yere dönüşüyor.

Gerçekten dünyayı güzellik kurtaracak gibi hissettim ben bugün.

img_0510

Şefkat Çağrısı

Kuraldışı Dergi’nin Mart sayısında çıkan yazım

İstanbul’dan ayrılmadan hemen önceki son anım:

Panayır kıvamındaki Gezi Parkı’nın Divan Otel’i tarafındaki çıkışına doğru eşimin tekerlekli sandalyesini sürüyorum. “Ne oluyor,” diye soruyor önümde sandalyesinde. “Bir şey yok,” diyorum. “Bostana doğru gidelim, orası daha sakin”. Yanımızdan gaz maskelerini takmış koşan birileri geçiyor. Eşim yine “Ne oluyor, ne diye bağırıyorlar” diye soruyor. Gaz maskelerinin ardından duyduğum “Operasyon başlıyor” cümlesini tercüme etmeye cesaret edemiyorum. Üzerimize doğru bir insan seli geliyor.

Gezi Parkı’nın Divan Oteli tarafındaki çıkışı, o bitmek tükenmek bilmeyen inşaat yüzünden savaş alanı gibi. Ben tekerlekli sandalyeyi o çukurların arasından nasıl atlatacağımı düşünüyorum. Kalabalığı yararak arka çıkışa varmaya çalışıyorum. Eşim hâlâ neşeli. Arkalara vardıkça neşe dozu artıyor zaten. Çocuklar resim yapıyor. Sahnelerde müzik çalıyor. Dans eden de var, halay çeken de. Teyzeler süt mısır kemirerek çadırların arasında geziniyorlar. Yolumuzu kesip eşime sarılanlar oluyor. Tekerlekli sandalyesi ile Gezi’ye geldi diye. Yabancı olduğunu anlayınca sarılanlar artıyor. (Yıllar önce İstanbul’da geçirdiğimiz bir yılbaşı gecesinde de böyle sevgi seli ile karşılaşmıştı. Gittiğimiz barda genç kadınlar dört bir yanını sarıp öpücüklere boğmuşlardı kendisini. Onu hatırlatıyor bana.)

Sonra herkes bize yardım ediyor, çukurların üzerinden sandalyesi üzerinde bizim Bey’i uçuruyorlar Divan’ın önünde. Biz Nişantaşı’na doğru uzaklaşırken ilk patlama duyuluyor meydandan. Arkama dönüp bakıyorum. Parkın üzeri bir gaz ve toz bulutu.

İstanbul’a dair aklımda kalan son görüntü bu . Pembe bir gökyüzü ve Gezi Parkı’nın üzerinde asılı gri-beyaz bir bulut.

Şimdi geri dönüyorum. O zamandan beri ilk defa.

Hatta şimdi bu satırları uçağın içinde yazıyorum. Bu yolculuk yirmi dört saat boyunca dünyadan kopmayı gerektiriyor. Hem mecazi hem de sahici anlamıyla… Bir defa malum, saatte 813 km hızla giden bir aracın içinde yerkürenin 10669 metre tepesinde yolculuk ediyoruz. Böyle bir kopukluk var. Öte yandan yirmi dört saat telefonsuz, internetsiz, modemsiz geçiyor.  Tadını unuttuğumuz bir kopuş bu.

Yola çıkmadan önce transatlantik uçuşun uzunluğu konusunda sızlanırken bir arkadaşım “Neden öyle diyorsun? İnternet öncesi zamanlardaki gibi kesintisiz düşünecek vaktin olacak” demişti.  Haklıydı. Kesintisiz düşünmeyi unuttuk. Kesintisiz herhangi bir şey yapmayı hatırlıyor muyuz zaten? Kendi adıma konuşayım: Telefonum sağ olsun, ilgiye muhtaç çocuğum sanki mübarek, neye başlasam dikkatimi çekecek bir numara yapıyor. Mesaj geldi, kitabı koy kenara, e-postada bir soru, roman yazmaya ara ver, bloğa yorum yazmışlar, sohbet beklesin sen ona bak.  (Tamam durum bu kadar vahim değil. Bir kitabı gerçekten okumak istediğimde ya da romanımın yeni bölümünü yazacağım zaman bütün cihazları kapatıyorum, arkadaşlarımla buluştuğumda telefonumu sessize alıyorum ama yine de… Yine de bir şeylerin kesildiği hissini taşıyorum içimde.)

Uçaklar ve havaalanlarında geçirdiğim son yirmi dört saat içinde uyumak da dahil olmak üzere öyle çok iş becerdim ki Einstein’ı anmadan edemedim. Ben bu kadar işi yerküredeki hayatımda ancak bir haftada yapardım. Süratle giden bir aracın içinde zaman sonsuzluğa açıldı.

Fakat tam yola çıkmadan önce… Beni Portland’dan Amsterdam’a taşıyan uçağın içinde hâlâ telefonlarımızı kullanmamıza izin varken… Öğrencilerle sohbet ettiğimiz bir ekrandan ülkedeki son skandalın haberi ve youtube bağlantısı geldi. Uçak motorlarını çalıştırana kadarki kısacık sürede anlamaya, dinlemeye çalıştım. Bir yandan öğrencilerin akın akın yazdıkları mesajları okudum.

Sonra uçak kalktı. Dünyadan koptum.

Gaz ve toz bulutu halinde bir Gezi Parkı bırakmıştım ardımda, şimdi ülkeme geri dönerken her şey biz kez daha altüst.

Bu haberleri almadan önce bu ayki yazının temasını şefkat olarak düşünmüştüm. Tamamen başka bir bağlamda, şefkati parlak kadınların kendilerine değer vermeyen adamlarla yaşadıkları beraberlikler konusu içinde ele alacaktım. Adamların parlak kadınlardan esirgedikleri şefkatten bahsetmeyecektim ama. Bu kadınların kendilerine veremedikleri şefkat de değildi aklımdaki. Bizlerin yani dostların, hocaların, ana babaların bu parlak kadınlara veremediğimiz şefkatten dem vuracaktım. Hani kendilerini heba ediyorlar diye kızıyor, üzülüyor, hiç ama hiç merak etmeden durmadan nasihat veriyoruz ya… İşte o insanlık halinden konuşmaktı niyetim. Kısmetse nisana…

Şimdi daha acil bir gündemimiz var.

Geçen (yirminci) yüzyıl yaşadığımız topraklarda çok derin yaralar açarak başladı. Kutuplaşmalar, körüklenen nefretler, toplu kıyımlar, yüzyıllarca yan yana yaşamış halkların birbirine düşman kesilmesi, katliamlar, zorunlu göçler, yanıp yıkılan yaşamlar… Bugün, Birinci Dünya Savaşı’nın yüzüncü yıl dönümünde, aynı topraklar yine birbirine diş bileyen insanlarla dolu. Biz ve onların sınırları belirleniyor, sonra o sınırlar keskin kılıçlar gibi bileniyor… Aynen geçen asırda yaptığımız gibi  yine kendimizin daha iyi ve tabi ki haklı olduğumuza inanıyoruz. Biz de öyle inanıyoruz, onlar da.

Kitlesel nefret çığ gibi büyüyor.

Büyürken yüreklerden şefkati silip süpürüyor.

Sevginin tersi korku ise şefkatin tersi de ilgisizlik zannımca.  Şefkat kendi kafamızdaki doğrulardan bir adım geriye atıp ötekini merak etmekle başlıyor. İnsan nasıl ki sadece kendine özgü bir genetik yapı ile doğuyor, aynı eşsiz tasarım benliğine de yansıyor. Tahminlerin, varsayımların ötesinde girift bir varlık var karşımızda. Çok sıkıcı bulduğumuz ya da sinir olduğumuz insanlar için bile geçerli bu. Oysa onu merak ettiğimizde “şaşı bak şaşır” oyunlarında olduğu gibi hiç görmediğimiz bir resim üç boyutlu olarak beliriyor karşımızda.

Şefkat ötekini merak etmek ve sonra tanımakla başlıyor. Şiddet ise ötekine dair bir şablona kilitlenip kalmakla…

Tıpkı yirminci yüzyılın başında yaşayan atalarımız gibi biz de bu yüzyılın başında çok büyük dönüşümlere tanıklık etmekteyiz. Geçen yüzyılın bu döneminde bir devlet yıkılıp yerine yenisi kuruldu. Benzer bir yerde duruyoruz. Ülke yine hasta adama dönüştü. Yeni, taze bir iktidara ihtiyacımız var. Üstelik bu dönüşüm bizden bağımsız değil. Bunu hep beraber gördük, pasif seyirciler değil, aktif oyuncularız tarih sahnesinde. Artık bizi kurtaracak liderlerin yolunu gözleme zamanı geçti. Devir bireylerin özgürlük mücadelesi devri. Herkes gelecekten sorumlu. Geleceği alacağımız tavırlar ve atacağımız adımlarla biz belirleyeceğiz.

Geçen yüzyılda üretilen düşmanlıklardan birileri kazançlı çıktı. Bölünen, birbirlerine düşen insanların hepsi kaybetti. Resmi tarih bizden bunu sakladı. Kazandık sandık. Gerçekleri saklamada ana akım medyadan farkı yoktu aslında.

Bu sefer, bu yüzyılda, biz insanlık olarak daha güçlü, daha güvenli, bir yerdeyiz. Hakikate daha yakınız.

“Biz ve onlar” cinnetine kapılmayıp, yüreklerdeki en büyük odayı şefkate ayırırsak tarihi tekerrüründen kurtarabilir miyiz acaba?

 

Not: Yeni romanım Saklambaç’a göstermiş olduğunuz ilgiden dolayı hepinize çok teşekkür ederim. 9 Mart Pazar günü saat 19:00’dan sonra Cihangir Yoga’nın Fındıklı şubesinde Saklambaç için imza günü düzenliyoruz. Hepiniz davetlisiniz. Gelebilirseniz çok sevinirim. Ayrıntılar için bana e-posta yazabilirsiniz. info@defnesumanyoga.com

 

 

 

 

 

 

 

Depresyonda Yoga

Dün yine kanepe üzerinde geçti. Uyudum, uyandım. Size yazmak yerine bir tencere pirinç çorbasını mideye indirdim. Yine uyudum, yine uyandım. Akşam yedi gibi Bey’in yalvar yakarları sağolsun bizim blok etrafında bir yürüyüşe çıktım. Tabii iyi geldi. Kanepede ahlayıp vahlarken mahallede bir yürüyüş kadar basit bir eylemin bana kendimi iyi hissettireceğini düşünemiyorum. Ama zaten depresif hallerin en tehlikeli yanı da bu değil mi? İnsan kendini iyi hissettmek istemiyor. Ruhunun bir tarafı çok derinlerde akan mutsuzluğa teslim oluyor. Benim de farkettiğim, o derin mutsuzluğa teslim olmak isteyen tarafımdan kalktığım günlerde kendimi iyi hissettirecek şeyler yapmaya hevesim hiç yok. O günlerde bırakıyorum o tarafımı, teslim olsun istediği mutsuzluğuna. Çok da itelememek lazım depresyonu.

Bu sabah nisbeten zinde, keyifli ve erken uyandım. İş kıyafetlerimi giyinip salona koştum, yarım saat yoga yaptım. “Çok iyi geldi valla” gibi beylik bir laf etmeyeceğim. Zaten çok iyi gelmedi. Yani kendimi daha iyi hissetmedim. Sadece kendime biraz daha yaklaştım ki şu aralar okuduğum Çeyiz Sandığı adlı kitabın yazarı çok eski dostum Ebru Tuay Üzümcü’nün söylediği gibi “kendinden uzaklaşan insanlar mutsuz ve öfkeli olurlar”. (Daha mutlu, daha özgür hayatlar yaşamakla ilgilenen herkese Çeyiz Sandığı’nı okumalarını öneririm. Derinde bildiğimiz ama bildiğimizi bilmediğimiz bilgeliklerle dolu bir kitap.)

Kendime yaklaşmak, elbette, hele ki böyle bir zamanda günlük güneşlik bir ruh hali yaratmıyor. Bu sebeple hocamız bize der ki “kendinizi çok duygusal hissettiğiniz günlerde yogayı atlayın”. Meselâ geçen yaz babamı kaybettiğimde bana altı hafta boyunca yoga yapmamamı tembihlemişti hocam. “Yoga yapmak yerine deniz kenarında uzun yürüyüşlere çık” demişti. Yas gibi derin keder duyguları insan ruhunu yalar geçerken, insanın kendine yaklaşması hem çok zor, hem de o duygunun merkezine girmek sanıldığı gibi ruhu iyileştirmiyor. Büyük kayıpların duygusunun ruhu alabora ettiği zamanlarda yoga yapmak, fırtınalı bir denize yelken açmaya benziyor. Seyir boyunca sadece dalgayla, rüzgarla mücadele edip, seyrin sonunda da sakin bir koya filan varmıyoruz. Aksine o dalgayı, rüzgarı bütün gün içimizde taşımaya devam ediyoruz.

Duyguların yükselmediği, suların nisbeten sakinleştiği günlerde yoga yaptığımızda amacımız kendimizi daha iyi hissetmek değil zaten. Piyasa ekonomisi yoga derslerini bir diğer “feel good” aracı olarak pazarlasa da geleneksel yapısında yoga, insan kendisini daha iyi hissettsin diye değil, kendine ve oradan kainatın yaratıcısına yaklaşsın diye uygulanan bir disiplin. Bir arkadaşım neden yogayı sevdiği sorusunu “bana kendi kendimle geçirdiğim bir zaman verdiği için”  diye yanıtlamıştı. İnsan ayrobik dersinde, bale dersinde, ormanda koşar, denizde yüzerken de kendi kendi ile bir saat geçirmiş olmuyor mu? Oluyor tabii ama yoga seansının farkı hocanın bizi devamlı olarak içimize bakmaya, yargılamadan iç gözlem yapmaya çağırmasında. Tek başına koştuğumuz ya da yüzdüğümüz zaman bu çağrıyı tek başımıza duymamız yogadaki kadar kolay değil.  Bir hedefimiz yok yogada. Ayrobik ve bale derslerinde genelde salonda bulunan ayna da yok. Bedenimizi çalıştırsak bile amaç o bedeni bir şeye dönüştürmekten çok o bedeni hissetmek.

Gezi Direnişinde aktif rol oynayan öğrencilerim bu aralar yoga yapamadıklarından şikayetçiler. Bu çok normal bir şey. Hepimiz yoğun duygulardan geçiyoruz. Hergün karşılaştığımız adaletsizliğe karşı sinirimiz bozuluyor, öfkeleniyoruz. Zulm edilerek ölenlerin yasını tutuyoruz. Sokaklardakilerin hayatında ise korku duygusu çok ciddi bir rol oynuyor. Tutuklanma korkusu, yaralanma korkusu, ölüm korkusu. Zamanlar normal zamanlar değil.

Bu aralar yoga yapamasak da “normal” zamanlarda düzenli olarka yaptığımız yoganın meyvelerini şimdi topluyoruz. Fırtınada denize çıkmıyoruz evet ama fırtına bizi karada yakaladığında da “dünya başıma yıkıldı” bilincinden çok “bu da geçecek, çünkü evrende herşey gelir ve geçer” bilinci ile hayata bakıyoruz. Belki bu bilinç varlığımızın çok derinlerinde bir yerlerde gizleniyor. Belki benliğimizin sadece yüzde 1’lik bir kısmı sarılıyor “bu da gelir, bu da geçer” inancına. Olsun. O yüzde 1’e sarılmak ve oradan yaşamak mümkün. Kanepeden kalkmak da işte o yüzde birin ipine tutuna tutuna oluyor….

Gezi’de Bize Yoga Oldu

Kuraldışı Dergi‘nin Temmuz Sayısındaki Yazım

 

http://mashallahnews.com/
http://mashallahnews.com/

Of! Nasıl bir aydı bu başımızdan geçen böyle!

Heyecandan korkuya, gururdan öfkeye, neşeden kedere, kahkahadan gözyaşına (duygusal ve bibersel) savrulduğum Haziran 2013’ün son demlerinde ilk defa bu sabah içimde bir akşamdan kalma hissiyle uyandım. Hani sanki dün gece çok içmişim, çok gülmüşüm, yerlere düşüp yolumu kaybetmişim, sonunda bir şekilde yatağımı bulmuşum… Öyle bir haldeyim.

Son otuz gündür elim telefonuma yapışmıştı. Bugün aynı el telefona gitmiyor bir türlü. Son haftalarda yogadan, kahveden çok zaman önce, daha gözlerim tam açılmamışken sosyal medyayı parmak yordamıyla bulan o el bu sabah bir çekingen. Üstelemiyorum. Az biraz anlıyorum onu. İnsan evladı tabiatı gereği bir yandan aidiyet (bütüne) hasreti ile yanıp tutuşurken diğer yandan da bütünün içindeki eşsiz varlığını pekiştirmek üzere tek başına kalmak ihtiyacını duyuyor.

Dostlarımın, ailemin, akrabalarımın çoğu gibi ben de Türkiye Cumhuriyeti tarihine geçecek olan Haziran 2013’ün çoğunu Gezi Parkı’nda, Taksim Meydanı’nda veya meydana açılan sokaklarda geçirdim. Bir dolu genç insanla tanıştım, çadır önü sohbetlerine katıldım. İzah edilemeyeni mizah ettikçe hem katıla katıla güldüm hem de zekâlarına hayran kaldım. Bir öğleden sonra, tam metroya binip eve dönecekken Taksim Meydanı’nda duran adamların arasına karıştım, #durankadın oldum.  Evde kaldığım akşamlarda sosyal medyada gezinmekten gözlerim şaşı oldu. Çok yazdım. Gezi direnişinin lehinde ve aleyhinde yazılan hemen her şeyi okudum. Yabancı gazetelerle, radyolarla röportaj yaptım. Az yedim, çok koşturdum. Hiç alışveriş etmedim. Bir damla içki içmediğim halde sokaklarda coşkudan sarhoş dolaştım. Gördüğüm sevgi ve dayanışmadan yüreğim kabardı, gözlerimden taştı, gözlerim yüzüme sığmaz oldu.

Geçen ay âşık oldum. Ülkemin insanlarına. Ya da ülkeyi filan da boş verin. İnsana âşık oldum. İnsan denen tasarım mucizesinin yarattığı için de tanrıya. Öyle âşık âşık dolaştım gaz kokan ara sokaklarda.

Herkes “Şimdi ne olacak?” diye soruyor. “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” diyoruz ki doğru. Sosyolog merceğinden bakıp durumu ve geleceği aşağı yukarı görebiliyorum. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Yirminci yüzyılın ikinci yarısından günümüze kadar geçen zamanda dünyanın çok farklı coğrafyasında benzer dinamikleri içeren toplumsal patlamalar oldu, oluyor, olacak. Bu hareketler, toplumsal ve siyasal alanlarda köklü dönüşümlere analık etti. Gezi Parkı direnişinin meyvelerini de toplumsal, siyasal, kültürel ve hatta bireysel hayatlarımızda toplayacağız yavaş yavaş. Orası kesin. Şimdi burada sosyolojik analize girmeye hiç niyetim yok. Enfes analizler keskin kalemlerin ucundan şakır şakır damlıyor zaten bu aralar. Hepimizin yaratıcı kanalları açıldı bu Gezi sürecinde. Birbirinden iyi yazılar çıkıyor sağda solda, her yerde.

Ben, madem sosyoloji kariyerimi yoga uğruna terk etmişim, o halde Gezi Parkı olaylarına sosyolojik açıdan değil de yogik bir yerden bakayım.

Gezi Parkında bize neler oldu?

Evet çok şeyler yazıldı, çizildi. Apolitik ama fırlama 90’lar gençliğinin peşinden biz vicdanı hür vatandaşlar ülkenin iki lokma yeşilinin dönüm dönüm satılmasından, hayatlarımızı yüksük kadar bir alana sıkıştıracak olan yasa ve düzenlemelerden, youtube’un, blogger’ın her altı ayda bir mahkeme kararınca kapatılmasından, THY hosteslerinin ruj rengine bile devletin karar vermesinden, çocuklara tecavüz edenlerin salıverilip durmasından, komşu sınırında dönen pis savaştan yarım yamalak haberdar olmaktan, patlayan bombaların ardından hâlâ yirmi dört aya varan taksit olanakları ile bizi alışveriş etmeye zorlayan reklamlardan bunalıp sokaklara döküldük. Meğer hepimiz bu anı bekliyormuşuz. Gezi Parkı için nöbet tutan gençlerin hareketi çöldeki vaha gibi belirdi hayatlarımızda. Hepimiz elimizdekini oracıkta bırakıp vahaya koştuk. Gazı yedikçe daha da “gaza geldik.”

Hikâyenin bu kısmını hepimiz az çok biliyoruz.

Bana sorarsanız orada bize başka bir şey daha oldu. Çok kabaca ve dilbilgisi kurallarını hoyratça yıkarak ifade etmek gerekirse, Gezi Parkı’nda bize yoga oldu.

Ne mi demek bu şimdi? Mizah edemeyeceğim için izah edeyim:

Sanskrit kökenli bir sözcük olan yoga bütünlük, birlik anlamına gelir. Bedenin, nefesin, zihnin, benliğin birliğidir yoga.  Yaradan ile yaratılanın bütünleşmesi, insanın kendi özü ile birleşmesi, diğerinde Yaradan’ı görmesi… Yoga bu insanlık hallerinin tamamını kapsar. En genel anlamıyla yoga insanın bir bütünün parçası olduğu gerçeğine gözlerini açmasıdır.

Bu gerçeğe gözlerimizi açmak özellikle yaşadığımız şu çağda çok önemli. Son yüzyılda hızla değişen iş ve özel hayat biçimleri insanı tarih boyunca eşi benzeri görülmemiş bir yalnızlığa sürükledi. Borç ödemek için büyük şirketlere gençliğini satan insan evladı, ışık hızıyla doğadan, aileden, cemaatten ve maneviyattan soyutlandı. Gökyüzündeki yıldızları bile görmesini engelleyen şehir ışıklarının altında kendini ufacık, zavallı ve tek başına bir varlık olarak görmeye başladı. Zaten o şirketlerdeki geleceğini garantilemek adına yedi yaşından beri bir sınavdan diğerine koşturarak çocukluğunu, ergenliğini feda etmişti. Hayat bir hayaldi.  Belki biraz hafta sonlarında, bir parça yılık izinlerde ve kim bilir belki bu işten istifa edilecek bir cesur gelecekte gerçekleşecek olan bir hayal. Onu zaten kimse anlamıyordu. Bir sonraki iphone’un piyasaya sürüleceği günü bekleyen insanlar hallerinden memnun gözüküyorlardı. O da Apple dükkânının önünde sıraya girenlere katıldı.

Zirvesi gökleri delen Himalayaların uzak mağaralarından dünyaya inen yoga, yirmi birinci yüzyılın yalnız insanı için gökte ararken yerde bulduğu bir nimet, hayatı bir hayal değil, hemen şimdi, şu anda yaşatmaya yarayan mucizevi bir araçtı. «Belim ağrıyor» ya da «Sıkı popom olsun» gibi dünyevi sebeplerle yogaya başlayanlar bile hareketlerin tasarımından bedene sızan enerjisi sayesinde kısa sürede yeni bir gerçekliğin gözlerinin önünde açıldığını fark ettiler. Yalnızlık hissi, alışverişe, yemek yemeye karşı duyulan oburluk, kronik şikâyetler kişi kendi ve diğerleri ile yeniden bağ kurdukça azalmaya yüz tuttu. İnsanların yirmi birinci yüzyıl yalnızlığında akın akın yoga derslerine koşmaları kısacık bir süre için bile olsa bütüne aidiyeti hissetmek içindi.

Biz de Gezi’de bütünlüğü hissettik. Bağ kurduk. Hiç tanımadığımız insanlarla ve kendimizle. Yalnız olmadığımızı bildik. Yüz binlerce yıldızın altında hep beraber yatarken yüreğimiz bütün insanlıkla beraber attı. Orantısız zekâdan doğan esprilere gülerken insan denen tasarım mucizesini yarattığı için Tanrı’ya şükrettik. Gezi’de biz yogadan sarhoş olduk. O sarhoşlukta herkesi sevmek çok kolaydı. Düşenin elinden tutmak, tanımadığın birisini kurtarmak için gaz bulutunun içine dalmak, evinin kapısını yaralılara açmak, kazan kazan yemek yapıp bedavaya dağıtmak, bütüne aidiyeti kanında, canında hissederken kolaydı.

İnsanın doğasında vardır bu hal. Yoga kafası derim ben buna. Beyin öyle bir kimyasal salgılar ki herkes kardeş görünür gözünüze. İnsan mucizevi bir tasarım. Sonsuz nefrete kadir olduğu gibi sonsuz merhamet de aynı cinsin yüreğinden, beyninden çevresine yayılıyor. Merhameti tetikleyen «yoga kafasını» yoga yapmayana anlatamazsınız. Anlayamaz. Dediğim gibi basit bir beyin fonksiyonudur çünkü. Ya vardır ya yoktur. Anlamasını beklemek haksızlıktır.

Biz de Gezi olayları sırasında bir yoga seansındaki gibi büyük bir bütüne ait olduğumuzu hatırladık. Tek başımıza da olsak bize kol kanat gerecek güzel insanların bu dünyada yaşadığını öğrendik. Farkında olmasak da örümcek ağından ince ağlarla birbirimize bağlı olduğumuzu kavradık. Dünyaya açılan penceremizin panjurlarını sonuna kadar açıp manzaranın enginliğine hayran olduk. Herkesin iyi kötü bir hikâyesi olduğunu, merakla dinlersek kabul edebileceğimizi hissettik.

İşte bize Gezi’de böyle bir yoga oldu. Yoga’nın beyinde nasıl bir kimyasal hal yarattığını yoga kitapları okuyarak hissedemeyeceğiniz gibi, Gezi’yi de sokaklara dökülmeden, parkları doldurmadan, gençlerin gözlerinin içine samimiyetle bakmadan anlayamazsınız. Ezber bozuldu çünkü. Bildiğimiz ezber kalıplarının penceresinden anlaşılacak bir hareket değil dışarıdaki. Bir anlayış atlaması yaşandı.  Eski kafalar «upgrade» edilmezse bu yeni kafa hiç anlaşılamayacak. Eski beyinlere yeni işletim sistemleri yüklenmedikçe gruplar arasında diyalog kurulamayacak.

Sonra park darmaduman edildi. Biz Bey ile oradaydık o akşam. Faciayı yaşamak, güzelliğin yarım saatte nefret tarafından yok edilebileceğine hep beraber tanıklık etmek bizi birbirimize iyice yakınlaştırdı. Aramızdaki birlik ve aidiyet hissi perçinlendi. Sonrasında artık yan yana çadırlarda uyumasak bile beraberdik. Bunu yüreğimizin bir kenarına yazdık. Ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı, bunu da bildik.

Esas iş şimdi başlıyor, hepimiz farkındayız.

Hocalarımız bize yogada hep şunu hatırlatırlar: Mat üzerinde yaptığınız çalışma hayatınızın aynasıdır. Hayatta sizi zorlayan şeyler yoga matı üzerinde de sizi bulur. Yoga sırasında zorlandığınız noktalarda alışkanlık tepkinizi vermek yerine, yeni bir şey denerseniz bu tecrübe hayata da yansır. Kaçmak yerine kalmak, öfkelenmek yerine gözlemlemek, oflayıp puflamak yerine nefes almak alıştığımız yolların kırılıp yerine tazelerinin gelmesini sağlar. Kişiyi daha mutlu ve özgür kılacak olan dönüşüm de burada başlar.

Gezi Parkı bir büyük bir yoga matıydı. Dilek Kökter Kuraldışı derginin geçen ayki sayısında  pek yerinde bir gözlem yapmış ve Gezi Parkı için «bireysel gelişimin gerçek merkezi» demişti.  Evet, orada alışkanlıklarımızı kırdık. Yeni bir şeyler denedik. Yenideki tazeliği, özgürlüğü tattık.

Şimdi yogayı hayata taşıma vakti. Grupça değil, tek başımıza. Bütüne aidiyetimizi unutmadan, pencerenin daralmasına izin vermeden daha mutlu ve özgür insanlar olma yolunda çalışma zamanı şimdi… Yüreğimizde aidiyet hissinin alevi taze iken her birimize düşen görev o bütünü tamamlayan eşsiz varlığımızı gerçekleştirmek, yaşamak ve ifade etmek.

Dünya bizimle daha iyi bir yer!

Namaste!

KD © 2013 Her hakkı saklıdır. Sitedeki yazılar izinsiz ve kaynak belirtmeden başka yerde yayımlanamaz. Ancak yazıları yazar ismi ve kaynak belirterek ya da dergiye link vererek paylaşabilirsiniz.