Kıbrıs Günlükleri SON

img_0595
Dereden topladığı sazlarla sandalye ören Özkan’ın atölyesi

Kıbrıs’da karşılaştığım, tanıştığım herkes ne kadar dost canlısı, ne kadar içten! Bu kadar iyi yürekli (iyiliği seçen) insanların adasını hunharca ikiye bölmek, onları evlerinden, köylerinden, komşularından kopmaya zorlamak artık büsbütün bir zulüm gibi gelmeye başladı. Ama dün gece gittiğim sergisinin açılışında tanıştığım ressam Emin Çizenel’in haklı uyarısını da kulak ardı edemeyeceğim. Adanın ruhunu son derece başarılı bir biçimde resimlerine yansıtmış olan Emin Bey onca kalabalığa, onunla konuşmak için yarışan hayranlarına, kameraları ile hazırda bekleyen televizyon insanlarına rağmen bana ayırdığı zamanda, “adamızın bölünmüşlüğünü egzotik bir malzeme gibi kullanmayın ne olur,” dedi. “Artık biz sanatçılar, edebiyatçılar olarak biz bu adada birbirimizi nasıl da boğduk değil de başka bir perspektiften yaklaşalım, bu adanın ruhunu başka hikayelerde arayalım”

Tam cümlelerini hatırlayamıyorum, akşam çöktüğü için yorgundum ama bu (veya buna yakın) sözleri beni pek etkiledi. Benim tam da yaptığım oydu çünkü. Çünkü dışarıdan gelen için sahiden de adanın ikiye bölünmüşlüğü, başkentin bir yakasından diğerine pasaport kontrolüyle geçiliyor olması, ölü bölge diye bir şeyin varlığı, sokakların yan yana dizili varillerle birden bitiveriyor olması, evet çekici, evet egzotik ve elbette son derece turistik bir şey. Kırk yıldır insan ayağı basmamış Maraş (Varoşa) bölgesine gidip terk edilmiş, yıkılmaya yüz tutmuş, bomboş kalmış dairelerini bitkiler bürümüş binalardan ibaret hayalet şehri görmek üzere Lefkoşa’dan turist otobüsleri kalkıyor. Elinde mikrofon ile otobüsün önünde ayakta duran rehber gözleri hayretle açılan Avrupalı turistlere, güvenli camların ardından bakın, bakın diyor, ne ilginç değil mi, bakın doğanın medeniyeti nasıl ele geçirdiğini görün şimdi.

img_0582
Son gecemde beni misafir eden sevgili Sabine ile Mehmet’in güzelim köy evinde kahvaltı sofrası

Ama ne yapmalı? Bir taraftan anlatılmamış öyle çok hikaye, tanınacak, sarılacak öyle çok yara, insanı çarpan, sarsan öyle gerçekler var ki onlar kalemi eline aldığın an cümlelerinden fışkıracak. İnsanlığa şifa olsun diye belki, belki yırtıkları yamamak için. İçeriden olan aynı hikayeyi kim bilir kaçıncı kez duyduğunda  iç geçirecek ama ya onu ilk defa duyan kulak? Klişelere kaçmadan insanın hikayesini anlatmak mümkün mü?

Bilmiyorum. Bu büyük soruyu, cevaplama kaygısını çok da gütmeden aklımın bir köşeciğine yerleştirip ben de Maraş’a gittim. Tam da bu yüzden. Hakkında çok şey duyduğum o terk edilmiş binaların beşinci, altıncı katından çıkan ağaç dallarını görmek için, çarpılmak, sarsılmak için. Lefkoşa’nın Türk tarafına geçtim. Mağusa’ya giden ilk minibüse bindim. Adanın kuzeyinin idarecileri Anavatan’a uysun diye saatleri GMT3 bölgesine göre ayarladıkları için saat ikiyken iki sokak sonra ansızın oldu mu size üç! Minibüs Cuma akşamı Lefkoşa’daki okullarından civar köy, kasaba ve korkunç çirkin sitelerdeki evlerine dönen güzel genç kızlar ve oğlanlarla doldu. Sırtlarında kendilerinden büyük çantaları, ellerinde resim defterlerini taşıdıkları o kocaman plastik şeyler. (Bazı şeyler nasıl da hiç değişmiyor!) Dura kalka dura kalka, epeyce çirkinliğin içinden geçerek Mağusa’ya vardığımızda saat dört buçuğa geliyordu.

Hayalet şehrin dikenli tellerle çevrilmiş kıyısına kadar yürüdüm. Hava pırıl pırıl, deniz nasıl neşeli, balık tutan bir iki yaşlı adam ve akşam ışığının turuncusunu, sarısını, yeşilini iyice ortaya çıkarttığı çimlerin, çiçeklerin ortasına kurulmuş bir çay bahçesi  … Masalarda tek tük çiftler, bir köşede beyaz uzunca saçlı bir adam, belli ki sahibi. Fonda hayalet şehir Maraş, Varoşa. Bombalanmış ama yıkılmamış binalar tabiata teslim. Sessiz. İnsanlar bıraksınlar bu gezegeni, doğa alsın komutayı eline dedirten bir sükunet.

Çay bahçesinin sahibi ben artık gazeteye bakmıyorum diyor, televizyonu ise yıllar önce kapattım. Sonra hikayesini anlatıyor ama aslında geçmişle ilgili konuşmaya hevesi yok. Karşımızda incecik duman gibi tüten Karpaz’ın eşeklerini konuşuyoruz biz de. Dünyanın en güzel eşekleriymiş. Rumlar giderken yanlarına alamamışlar ama geride kalanlar sahiplenmiş onları. Vaktim kalmadı eşekleri görmeye. Bir dahaki sefere inşallah. Olur, diyor. Yine bekleriz. Ne bir marifetli telefon var elinde, ne de bilgisayar. Ancak oraya bir daha gidersem görüşeceğimizi biliyorum…

img_0591Akşam Emin Çizenel’in Girne’deki sergi açılışındayım. Şık, güleryüzlü, tatlı sözlü, güzel insanlar topluluğu. Konuştuğum herkes beni bağrına basacak kadar yakın, kitaplarımı tanıtmak için etkinlikler düzenlemek için hevesli, heyecanlılar. Adadan konuşuyoruz, dünyadan, incelik ve iyilikten…

Ertesi sabah Atina’ya dönüyorum. Yeni dostların kartları çantamda, sesleri kulağımda, kucağımda bir yürek dolusu hikayeyle, hayata kaldığım yerden değil yeni bir sayfadan başlayacağımın bilincinde…

Bir dahaki sefere görüşmek üzere Kıbrıs ve güzel insanları.

img_0559

 

Dünyayı Güzellik Kurtaracak (Kıbrıs Günlükleri 2)

2 Kasım 2016

img_0533İnsan tek başına gezer olunca günler nasıl uzun ve dolu geçiyor!  Kıbrıs’taki ikinci günümün akşamında sabahı hatırlamakta zorlanıyorum. Hayır, zorlanmaktan çok vay, bu sabah mıydı diye şaşırıyorum. Aradan öyle çok olay geçti ki!

Sabah erkenden uyandım. Gün yeni ağarıyordu. Benim her yanım ağrıyordu. Yürümekten. Her zamanki gibi şıklığa öncelik verip zavallı ayaklarımı hiç düşünmeden yanımda getirdiğim topuklu ayakkabılarlarla şehri katetmekten belim, boynum bile ağrımış. Zar zor yoga matımı Airbnb’den kiraladığım odamın bir köşesine serdim. (Shadow Yoga matsız yapılan bir sistem evet ama ben seyahatlerde daima yanımda bir mat taşırım, insan nasıl bir zemin ile karşılaşacağını hiç bilmiyor.)  Çabucak bir seri yapayım diye başladım ve böyle başladığım zamanlarda sıkça olduğu gibi yogama doyamadım, matımı bir saat sonra evimizin karşısındaki ilkokulda ilk dersin zili çalarken topladım.

Doğru sokağa… Eve çok yakın bir yerde nefis bir meydan var. Büyük bir kilise, NeoKlasik bir yapı olan bir lise ve kocaman parke taşlara çıkartılmış masalarda güneşin altına yayılmış beyaz saçlı adamlar topluluğu. Ben de bir masaya çöktüm. Tek başına bir yabancı kadın müdavimlerin doluştuğu bir kahveye oturur da müdavimler onu rahat bırakır mı? (Beni hiç bırakmazlar.) Genelde bu durumlara karşı önlemimi alır, mesela en uzak masaya oturup güneş gözlüğü ve kulaklık kalkanlarıyla kendimi müdavim güçlerin meraklı sorularına kapatırım, özellikle sabahları, özellikle yazmak istediğim sırada… Fakat meydan o kadar sessiz ve sakindi ki kulaklarımı sessizliğe kapatmak istemedim. Bir de Kıbrıslı Rumlar kulağa İtalyanca gibi gelen bol ç’li bir Yunanca konuşuyorlar, hiç bir şey anlamıyorum ama duymak hoşuma gidiyor.

img_0527Kahvenin sahibi önüme domateslerim ve zeytinlerimi koyar koymaz (evet, tabii ki glutensiz hayata devam) yan masalardan takdir dolu mırıltılar yükseldi ve meraklı müdavim gözlerin en yakınımda oturan sahibi sohbeti başlattı. Diğerleri sanki bu anı bekliyormuş gibi derhal sandalyelerini bana döndürüp dinlemeye koyuldular. Böyle bir emekli erkekler kahvesinde, ben de bir Turkala (Türk kadını) olunca, hele ki bir de yazdığım bir kitap için Kıbrıs’ta bulunduğumu söyleyince sohbet ışık hızıyla eski güzel günlerde,  nasıl Kıbrıslıtürkler ile Kıbrıslırumların bir arada yaşadığı karma köylerin çınar altı kahvelerinde imam ile papazın tavla oynadığına, benim gibi Turkala kızların Kıbrıslırum gençlerle evlendiği düğünlerde tüm ahalinin nasıl da zil zurna sarhoş olup çifte telli oynadığına geldi. Herkes “duvar”ın öte yanında bıraktığı köyünü anlatıp içlendi, sonra beni hatırlayıp yine coştular, telefonlar edildi, muhakkak tanışmam, muhakkak konuşmam gereken insanlara yarın sabah 10:00da bu kahvede bulunmaları için randevular verildi. Ben her ne kadar kırık dökük Yunancamla “aslında sadece adanın ruhunu anlamak istiyorum, çok da tarihi bilgiye ihtiyacım yok” diye mırıldansam da kimse beni dinlemedi. Adanın ruhu denen şeyin tam da bu olduğunu anlamam da uzun sürmedi zaten.

Kahveden kalkınca karşıma çıkan ilk ayakkabıcıya girdim. Made in Cyprus anneanne ayakkabıları satan bir dükkan. Dükkan sahibi Takis Bey de beni öyle bir çift (dünyanın ennnn rahat) pabucuyla bırakacak değildi, hemen dükkanın arkasında bir kahve pişirdi, bir çarşamba sabahı erkenden ayakkabı almaya çıkmış tanıdık bir teyzeyi de yanıma oturtup sohbete girişti. Kıbrıs rumcası olduğu için anlamadığım kelimeleri de bana açıkladı.

Dükkandan çıktığımda ayaklarım bayram ediyordu. Ben ayakkabının içinde ayağın böylesine rahat edebileceğini hiç bilmemişim. Bugüne kadar ayakkabı değil, hoş görünümlü bir eziyet aletleri takmışım ayağıma meğerse. Uçarak yolları arşınladım. Duvar kenarında dolaştım, daracık sokaklara girdim çıktım, ölü bölgeye nazır varillere, dikenli tellere, nöbetçi askerlerin kulübesinin tam önüne açılmış “Check Point Charlie”, “Berlin Wall” isimli kebapçılara baktım.

Öğleden sonra yeni dostum ünlü Kıbrıslı şair Neşe Yaşın ile buluştuk. O da beni en sevdiği geçitlerden, kafelerin arasından yürüterek kuzeye geçirdi. Büyük Han’a girdik, eski bir katedral olan Selimiye Camisinin etrafında döndük, sabahları caz müzik çalınan restoranları bana gösterdi. Gökyüzü mavi, sokaklar cıvıl cıvıl, kuzey Lefkoşa’nın genç kadınları ve erkekleri aydınlık yüzlüydü. Loş, eski bir handaki sahafa girdik, yerden tavana kadar kitap dolu raflara uzun uzun baktım, açıp sayfalarını kokladım. Aradığım Max Frisch kitabı onlarda varmış, dükkanın bir yerindeymiş, o sırada bulunamadı ama yarın gidince hazır olurmuş. Sonra Neşe beni başka bir kitapçıya götürdü. Işık Kitapevi. Tıklım tıklımdı, ona rağmen sahibi bize müthiş yakınlık gösterdi. Onca müşteriye sabırlı ve güleryüzlü bir tavırla hizmet verirken Neşe’yle ikimize (yine dükkanın arkasında) kahve pişirip, raflardan Emanet Zaman çıkartmayı da ihmal etmedi. Ben de okurlar için imzaladım. (Kıbrıslı okurlar! Bugün Işık Kitapevine gidecek olursanız, iki kopya Emanet Zaman imzalı olarak sizi bekliyor.)

Akşama kadar Neşe’yle gezdik. Beni dostlarıyla tanıştırdı. Neşe’nin sokaklarda, kafelerde rastladığı dünya kadar okuru ve dostu vardı. Akşam kırmızı şarap içip sohbet ettik, sonra beraber tekrar güneye geçip benim romanın bir sahnesi için aradığım noktanın neresi olabileceğini konuştuk ve tabii aşkı, ve şiiri, ve yaşamın tadını tuzunu….

Evime dönerken iki katlı taş evlerin dizildiği daracık bir sokakta dev bir manolya ağacı gördüm. Evlerden birinin önünde ufak bir bank vardı. Oturdum, manolyaya bakarken kediler doluştu. Bir tanesi uzun tüylü, kocaman kuyruklu, güzel gözlüydü. Hadi seni alıp Atina’ya götüreyim dedim. Pek nazlıydı. Kucağıma çoktan yerleşmiş, mırıldayıp duran sıska siyah kardeşinin huzuruna imrenerek baktı ama ancak şöyle bir başının tepesine dokunmama izin verdi.

Odama döndüm. Gözlerim kapanıyor. Bugün bir sürü başka şey de oldu. Mesela küçücük bir kırtasiyecide (Lefkoşa’nın Rum tarafında) kitabımın Yunancasını buldum. Yaşlı kitapçı çok sevindi, hatta gözlerine inanamadı. Bir iç kapaktaki resmime, bir de yüzüme bakıp bakıp başını salladı. Sonra bir de Neşe ile kuzeyden güneye geçerken ara bölgede durduğumuz Home for Cooperation’da tanıştığım (yine Neşe’nin dostları tabii) harika bir kaç kişiyle Emanet Zaman’ın hem Türkçe hem Yunancasını tanıtacağımız bir etkinlik düzenlemeye karar verdik.

Dünyada korkunç şeyler oluyor biliyorum. Morallerimiz bozuk ama güzel insanların verdiği öyle soylu mücadeleler var ki insanın yüreği yeniden ümitle doluyor. Kıbrıs’ın bugün bana verdiği his de bu oldu: Yaşlısından gencine bu adanın sakinleri insan ruhunun iyi tarafından görmeye meyilliler. Ve öyle olunca da dünya da, adaları da güzel bir yere dönüşüyor.

Gerçekten dünyayı güzellik kurtaracak gibi hissettim ben bugün.

img_0510