Dünyayı Güzellik Kurtaracak (Kıbrıs Günlükleri 2)

2 Kasım 2016

img_0533İnsan tek başına gezer olunca günler nasıl uzun ve dolu geçiyor!  Kıbrıs’taki ikinci günümün akşamında sabahı hatırlamakta zorlanıyorum. Hayır, zorlanmaktan çok vay, bu sabah mıydı diye şaşırıyorum. Aradan öyle çok olay geçti ki!

Sabah erkenden uyandım. Gün yeni ağarıyordu. Benim her yanım ağrıyordu. Yürümekten. Her zamanki gibi şıklığa öncelik verip zavallı ayaklarımı hiç düşünmeden yanımda getirdiğim topuklu ayakkabılarlarla şehri katetmekten belim, boynum bile ağrımış. Zar zor yoga matımı Airbnb’den kiraladığım odamın bir köşesine serdim. (Shadow Yoga matsız yapılan bir sistem evet ama ben seyahatlerde daima yanımda bir mat taşırım, insan nasıl bir zemin ile karşılaşacağını hiç bilmiyor.)  Çabucak bir seri yapayım diye başladım ve böyle başladığım zamanlarda sıkça olduğu gibi yogama doyamadım, matımı bir saat sonra evimizin karşısındaki ilkokulda ilk dersin zili çalarken topladım.

Doğru sokağa… Eve çok yakın bir yerde nefis bir meydan var. Büyük bir kilise, NeoKlasik bir yapı olan bir lise ve kocaman parke taşlara çıkartılmış masalarda güneşin altına yayılmış beyaz saçlı adamlar topluluğu. Ben de bir masaya çöktüm. Tek başına bir yabancı kadın müdavimlerin doluştuğu bir kahveye oturur da müdavimler onu rahat bırakır mı? (Beni hiç bırakmazlar.) Genelde bu durumlara karşı önlemimi alır, mesela en uzak masaya oturup güneş gözlüğü ve kulaklık kalkanlarıyla kendimi müdavim güçlerin meraklı sorularına kapatırım, özellikle sabahları, özellikle yazmak istediğim sırada… Fakat meydan o kadar sessiz ve sakindi ki kulaklarımı sessizliğe kapatmak istemedim. Bir de Kıbrıslı Rumlar kulağa İtalyanca gibi gelen bol ç’li bir Yunanca konuşuyorlar, hiç bir şey anlamıyorum ama duymak hoşuma gidiyor.

img_0527Kahvenin sahibi önüme domateslerim ve zeytinlerimi koyar koymaz (evet, tabii ki glutensiz hayata devam) yan masalardan takdir dolu mırıltılar yükseldi ve meraklı müdavim gözlerin en yakınımda oturan sahibi sohbeti başlattı. Diğerleri sanki bu anı bekliyormuş gibi derhal sandalyelerini bana döndürüp dinlemeye koyuldular. Böyle bir emekli erkekler kahvesinde, ben de bir Turkala (Türk kadını) olunca, hele ki bir de yazdığım bir kitap için Kıbrıs’ta bulunduğumu söyleyince sohbet ışık hızıyla eski güzel günlerde,  nasıl Kıbrıslıtürkler ile Kıbrıslırumların bir arada yaşadığı karma köylerin çınar altı kahvelerinde imam ile papazın tavla oynadığına, benim gibi Turkala kızların Kıbrıslırum gençlerle evlendiği düğünlerde tüm ahalinin nasıl da zil zurna sarhoş olup çifte telli oynadığına geldi. Herkes “duvar”ın öte yanında bıraktığı köyünü anlatıp içlendi, sonra beni hatırlayıp yine coştular, telefonlar edildi, muhakkak tanışmam, muhakkak konuşmam gereken insanlara yarın sabah 10:00da bu kahvede bulunmaları için randevular verildi. Ben her ne kadar kırık dökük Yunancamla “aslında sadece adanın ruhunu anlamak istiyorum, çok da tarihi bilgiye ihtiyacım yok” diye mırıldansam da kimse beni dinlemedi. Adanın ruhu denen şeyin tam da bu olduğunu anlamam da uzun sürmedi zaten.

Kahveden kalkınca karşıma çıkan ilk ayakkabıcıya girdim. Made in Cyprus anneanne ayakkabıları satan bir dükkan. Dükkan sahibi Takis Bey de beni öyle bir çift (dünyanın ennnn rahat) pabucuyla bırakacak değildi, hemen dükkanın arkasında bir kahve pişirdi, bir çarşamba sabahı erkenden ayakkabı almaya çıkmış tanıdık bir teyzeyi de yanıma oturtup sohbete girişti. Kıbrıs rumcası olduğu için anlamadığım kelimeleri de bana açıkladı.

Dükkandan çıktığımda ayaklarım bayram ediyordu. Ben ayakkabının içinde ayağın böylesine rahat edebileceğini hiç bilmemişim. Bugüne kadar ayakkabı değil, hoş görünümlü bir eziyet aletleri takmışım ayağıma meğerse. Uçarak yolları arşınladım. Duvar kenarında dolaştım, daracık sokaklara girdim çıktım, ölü bölgeye nazır varillere, dikenli tellere, nöbetçi askerlerin kulübesinin tam önüne açılmış “Check Point Charlie”, “Berlin Wall” isimli kebapçılara baktım.

Öğleden sonra yeni dostum ünlü Kıbrıslı şair Neşe Yaşın ile buluştuk. O da beni en sevdiği geçitlerden, kafelerin arasından yürüterek kuzeye geçirdi. Büyük Han’a girdik, eski bir katedral olan Selimiye Camisinin etrafında döndük, sabahları caz müzik çalınan restoranları bana gösterdi. Gökyüzü mavi, sokaklar cıvıl cıvıl, kuzey Lefkoşa’nın genç kadınları ve erkekleri aydınlık yüzlüydü. Loş, eski bir handaki sahafa girdik, yerden tavana kadar kitap dolu raflara uzun uzun baktım, açıp sayfalarını kokladım. Aradığım Max Frisch kitabı onlarda varmış, dükkanın bir yerindeymiş, o sırada bulunamadı ama yarın gidince hazır olurmuş. Sonra Neşe beni başka bir kitapçıya götürdü. Işık Kitapevi. Tıklım tıklımdı, ona rağmen sahibi bize müthiş yakınlık gösterdi. Onca müşteriye sabırlı ve güleryüzlü bir tavırla hizmet verirken Neşe’yle ikimize (yine dükkanın arkasında) kahve pişirip, raflardan Emanet Zaman çıkartmayı da ihmal etmedi. Ben de okurlar için imzaladım. (Kıbrıslı okurlar! Bugün Işık Kitapevine gidecek olursanız, iki kopya Emanet Zaman imzalı olarak sizi bekliyor.)

Akşama kadar Neşe’yle gezdik. Beni dostlarıyla tanıştırdı. Neşe’nin sokaklarda, kafelerde rastladığı dünya kadar okuru ve dostu vardı. Akşam kırmızı şarap içip sohbet ettik, sonra beraber tekrar güneye geçip benim romanın bir sahnesi için aradığım noktanın neresi olabileceğini konuştuk ve tabii aşkı, ve şiiri, ve yaşamın tadını tuzunu….

Evime dönerken iki katlı taş evlerin dizildiği daracık bir sokakta dev bir manolya ağacı gördüm. Evlerden birinin önünde ufak bir bank vardı. Oturdum, manolyaya bakarken kediler doluştu. Bir tanesi uzun tüylü, kocaman kuyruklu, güzel gözlüydü. Hadi seni alıp Atina’ya götüreyim dedim. Pek nazlıydı. Kucağıma çoktan yerleşmiş, mırıldayıp duran sıska siyah kardeşinin huzuruna imrenerek baktı ama ancak şöyle bir başının tepesine dokunmama izin verdi.

Odama döndüm. Gözlerim kapanıyor. Bugün bir sürü başka şey de oldu. Mesela küçücük bir kırtasiyecide (Lefkoşa’nın Rum tarafında) kitabımın Yunancasını buldum. Yaşlı kitapçı çok sevindi, hatta gözlerine inanamadı. Bir iç kapaktaki resmime, bir de yüzüme bakıp bakıp başını salladı. Sonra bir de Neşe ile kuzeyden güneye geçerken ara bölgede durduğumuz Home for Cooperation’da tanıştığım (yine Neşe’nin dostları tabii) harika bir kaç kişiyle Emanet Zaman’ın hem Türkçe hem Yunancasını tanıtacağımız bir etkinlik düzenlemeye karar verdik.

Dünyada korkunç şeyler oluyor biliyorum. Morallerimiz bozuk ama güzel insanların verdiği öyle soylu mücadeleler var ki insanın yüreği yeniden ümitle doluyor. Kıbrıs’ın bugün bana verdiği his de bu oldu: Yaşlısından gencine bu adanın sakinleri insan ruhunun iyi tarafından görmeye meyilliler. Ve öyle olunca da dünya da, adaları da güzel bir yere dönüşüyor.

Gerçekten dünyayı güzellik kurtaracak gibi hissettim ben bugün.

img_0510

Bir Pazar Yazısı

Bugün Pazar.

Portland Oregonda ne sıcak ne de soğuk bir gün başlangıcı. Biliyorum çok uyumuşum. Gözlerimi açamayışımdan belli. Bir bardak şarapla sarhoş olmuşum yine dün gece. Arabayı da ben kullandım üstelik. Eve nasıl geldik, sorsanız anlatamam. Ama gözlerim birbirine yapışık yatakta yattığıma göre gelmişiz.

Sinemaya gitmiştik aslında. Bizim mahalledeki filmlerin hepsini kaçırdığımız için şehir merkezine inelim bari dediydik. Sİnemadan çıkınca bir de ne görelim?  Bizim şehir patlıyor. (Sıkıntıdan değil, eğlenceden) Sıra sıra barlar, klüpler, restoranlar, partiler, canlı müzik, caz müzik…Kaldırımlara taşmış kalabalıkların arasından süzülerek, yiyen içen sağlıklı Portland insanlarını kestik. Benim canım sigara içmek istedi ama tadını hiç sevmiyorum ki meredin. Duman çekmeyi seviyorum. Bir arkadaşım Ayurvedik otlar almış. Onları sarıp içiyor. Ciğerleri temizliyormuş dumanı. İllegal filan da değil.  Bayağı nane, kekik vs.  Öyle bir şey almalı.

herkeslerin şıkır şıkır giyindiği bir bar/restoranın önünden geçerken, kapıda duran çıtı pıtı kızımız bize içeri girip bir drink almaz mıyız diye sordu. Biz de sanki bu teklifi bekliyormuşuz gibi daha kız cümlesini tamamlamadan kendimizi içeri attık. Mekan kalabalık ve gürültülüydü. Barmene içkilerimizi söyledik. Benimle konuşurken hoş bir ingiliz aksanı vardı çocuğun, Bey parayı öderken kulak kabarttım bildik amerikancaya dönmüş. İngiliz aksanı, malum  James Bond olsun, Daniel Day Lewis olsun, Jude Law olsun, örneğimiz bol olsun, içimizi bir hoş eder ezelden beri.

Ben çocukla biraz daha konuşalım isterdim. Hani anlaşılsın tam olarak nereli olduğu diye. Bey yanaşmadığı gibi margaritasını kaptığı gibi restoran/barımızın rampalı tünellerinden geçerek beni bir otel lobisine götürdü. Orası sessiz sakindi. Ortadaki koca sehpanın ortasında bir dolu bitki. Bir tanesini alıp götürelim dedi Bey. Sanki bizim bitkilerimiz evde nefis hayatlar yaşıyorlarmış gibi. Sehpaya oturmak yasakmış, resepsiyondaki kız gelip beni uyardı. Sehpa dediğime bakmayın, önceki hayatını bir fabrika kapısı olarak geçirmiş (sahiden) yekpare bir demirin üzerinde oturuyordum.

Tek bir şarap insanı şarhoş eder mi? Belki ingiliz aksanlı amerikalı barmen içkime bir şey katmıştır?

Neyse ki sabah uyandığımda dudaklarım gözlerim gibi birbirine yapışmış değildi de, arasından “kahve”  kelimesi dökülebildi. Bir gözümü açmayı denedim. Işık girince hemen kapadım. İnsanın güneş doğduktan sonra uyanması ne zor bir şey. Açılıp da onca ışıkla karşılaşan göz açık kalır mı? Hemen yumdum açtığın sol gözümü. Çapaklar battı. Ne kadar zaman sonra bilmiyorum, bir kahve kokusuyla bir kez daha açıldı gözlerim. Baktım başucumda tütüyor. Beyciğim yapmış, kucağında dengede tutarak getirmiş, komodine bırakmış.

Öğleden sonra, bu sefer kahve değil çay içerek romanımı yazmaya Fresh Pot’a gittim. Hava, dedim ya ne sıcak ne soğuk. Limonata gibi, tatlı bir kıvamda. Bisikletle giderken ne terliyorsun, ne de üşüyorsun. Fresh Pot, dünyanın en büyük kitapçılarından biri olan Powels’ın içinde bir kahve. Satın almayı düşündüğünüz (veya düşünmediğiniz) kitapları alıp kahveniz eşliğinde okuyabiliyorsunuz. (Mefisto, duy sesimi) Kahvenin müdavimleri genelde sessiz sakin kitap okudukları için ben Fresh Pot’da yazı yazmayı seviyorum.

Yan masadaki komşularım masalarının üzerine gezi kitaplarından oluşan bir kule yapmışlar. Bir de i-phone, bir de i-pad açık, yakında gidecekleri Londra gezisini planlıyorlar. Ellili yaşlarında lezbiyen bir çift. Bir tanesi, -benim karşımda oturan- her günü saati saatine planlama derdinde, öteki, -benim yanımda oturan- komutayı karşımdakine vermiş, telefonundan mesajlar yazıyor.  Karşımdaki, yanımdakinin ilgisini ve dikkatini Londra planına çekebilmek için i-padinden, kitaplardan, haritalardan birşeyler gösteriyor.

Bak, Çin Mahallesi.

Bak biz oradayken gerçekleşecek olan bir antika fuarı.

Bak Japon füzyon yemekeri yapan bir restoran.

Bak Londra metrosu.

Bak bu otel yüzde 90 iyi feedback almış.

Filan falan.

Biz de yapmıştık aynı planlardan. Yirmi yıl önce bu aralar…(Diamonds and Rust) Büyükadadaki evin balkonunda oturuyorduk. Elimizde bir tane Lonely Planet İngiltere gezi rehberi vardı. İstanbul’un yabancı kitap satan iki kitapevinden biri olan Dünya Kitapevinden almıştık. On günümüzü nasıl geçireceğimizi saat saat yazıyorduk. Benim ingilizcem Diamonds and Rust’ı çözecek kadar, Yasemin’inki o kadar bile yok. İlk defa bir önceki sene ingilizce konuşmuşuz. O da Hollandalı ilkolkul çocukları ve kendilerini Mono-language olarak tanıtan Yunanlılarla “hello, i love you tell me your name” den öteye gitmeyen cümleler kurarak. Bir ingilizle, bir Amerikalıyla oturup konuşmuşluğumuz yok.

Yaş benim onsekiz, Yasemin’in o kadarı bile yok. On yedi. Banka hesabımız yok ama bütün kış puro kutularında biriktirdiğimiz taş gibi nakit paramız ve gençlik neşemiz var.  Yarın gelin alın vizenizi diyor camın arkasından pasaportları alan tatlı kadın.  Kuyrukta beklerken cesaretimizi kıran bütün mutsuz yetişkinler mosmor. Güle oynaya çıkıyoruz.

Uçakta sigara içiyoruz. İlk defa. İngiliz hostesin ittiği düti fri arabasından seçtiğimiz Camel paketinden çıkardığımız ilk sigaramızı paylaşıyoruz. Başımız dönüyor. Kıkırdıyoruz. Kaptan pilot bizi görmek istiyormuş. Biraz önce düti fri arabasını iten hostes bizi alıp kok pite götürüyor. Onunla da kıkırdıyoruz biraz. Ne dediğini anladığımızdan değil. O ışıklı mışıklı panelin arkasında oturuyor ve ingiliz aksanı ile konuşuyor diye. Bize Edinburgh’un doğru telaffuzunu öğretiyor. Edinborooo diyecekmişiz. Sadece Amerikalılar Edinburg dermiş.

Edinborooo’ya giden otobüsü kaçırdığımız için bütün geceyi Viktoira tren isyasyonunda yerde yatarak geçiriyoruz. Heryer uyku tulumlu sırt çantalı gezgin dolu. Halimize acıyan bir çift, ikinci uyku tulumlarını bize verip, tek tuluma giriyorlar. Biz de öyle yapıyoruz. Londranın gecesi soğuk. İlk tren sabah 5’de. Londranın gecesi uzun.

Sonra her gün akşamüstü Leichester meydanına gidiyoruz.  Uzun saçlı, uzun etekli, uzun kolyeli başka kızlar var bizim gibi. Çimenlere yayılıp biricik Camel paketimizden çıkardığımız bir sigarayı daha paylaşıyoruz. Arkamızdaki çocuk bizden ateş istedi ve biz ne dediğini anladık diye bir böbürlenme hali de gelmiş. Sigaradan hala başımız dönüyor, çimenlere uzanıp bulutsuz Londra göklerine bakıyoruz. Bütün bozuk paralarımızı birleştirirsek Haagen Daas’dan bir top dondurma alabiliriz. Son gün alacağız.

Her akşam bir Leichester meydanında çimenlere yayılmış, günün tek sigarasını tüttürürken, gitarıyla bir müzisyen çıkageliyor. Hergün aynı şeyleri çalıyor. Wish you were Here. Çünkü meydan turist dolu ve bütün turistler -bizim gibi- sevdikleri başka birilerinin de orada olmasını diliyorlar. Gözlerimiz doluyor, çünkü ikimiz de o yaz çok aşık olmuşuz. Çocuklar memlekette bizi bekliyorlar mı, başka kızlara gitmişler mi, onu da bilmiyoruz. Sokak müzisyenimiz “Wish You Were Here” tıngırdatırken biz aşk acısına bayılıyoruz.

Sonra adam başka bir şarkı daha çalıyor. Her akşam çalıyor o parçayı. İkimiz de daha önce duymamışız. Böyle Na-Na-Na-Na-Na-Na diye bir kısmı var. Leichester meydanı turistleri, gezginleri hep bir ağızdan söylüyoruz. Sokak müzisyenimizin kendi bestesi olduğuna karar verdiğimiz parçanın bizde anısı, algısı, kaydı bulunmadığı için Yasemin’le ikimizin Londra şarkısı oluyor bu.. (Yıllar sonra aynı parçayı radyoda duyup,  Amerika  grubunun A Horse with No Name adlı ünlü şarkısı olduğunu öğrendik.)

Dönüş yolunda çok mutluyuz. Ayağımızda Camden’dan aldığımız dolgu topuklu siyah ayakkabılar var bir örnek. Uzun eteklerimizin altından bir görünüp bir kayboluyorlar, kendimizi çok güzel hissediyoruz.  Havaalanında bizi almaya gelen ailelerimiz, onları iki haftada sadece bir defa aramış olduğumuz hatırlatıyorlar. Sitemden çok şaka ile. Çünkü biz çok mutluyuz, çok güzeliz, çiçek gibiyiz.

Gençliğimiz onlara da bulaşıyor.

Yanımdaki lezbiyen çift on günlük ingiltere programlarını gün gün, saat saat yaptıktan sonra, kitapçının raflarından aldıkları turist rehberlerini yerlerine koymak üzere ayaklandılar. Benim de karnım acıktı. Kalktım. Bisikleti çözdüm. Kulaklıklarımı taktım. Yeni i-podumu bileğime geçirdim. (Apple şirketi benim eski akıllı i-podu benden alıp, yerine yenisini verdi. Pilinde bir arıza bulunmuş, 2006 model i-pod nanoların hepsi toplatılıp, yerine yenisini veriliyormuş.) Bu yeni i-pod eski emektar gibi benim ruh halime karşı duyarlı mı bakalım diye diye pedallara bastım, yokuş aşağı.

Pazar akşamüstüsü güneş karşıki kıyıların üzerinden bizim tarafı turuncu, sarı bir başka güzel boyarken, komşular evlerinin önündeki çimenlere çıkmışlar, ailecek mangal yapıyor, ip atlıyor, birbirlerini hortumla ıslatıyorlar. Önlerinden geçerken hepsi bana “Ηi” dediler. Tanıdıklarından değil. I-pod güzel bir Vas Narada parçası çaldı, derken hızımı almış, tam bizim eve doğru gidon kırdığımda bilin bakalım ne başladı?

Naa-na- na-na-na-na-na…Kim ne zaman koymuş bu şarkıyı benim bilgisayarıma? Hiç haberim yok. I-pod oradan çekmiş, almış…

Şu alem ne accayip tesadüflerle örülü, ne güzel bir yer!

Herşeye rağmen…

İyi haftalar size!

Not: Yaso, benim elimde hiç foto yok. Bu yazının resmini senden bekliyorum.