Görüp de Geçtiğimiz İstanbul

Çıkmaz sokakları, yıkıntı halindeki evleri, ihtişamlı sarayları, apartmanların arka pencerelerinin baktığı avluları ile, bu şehirde keşfedecek ne çok şey vardı! İstanbul iç içe geçmiş diyarların merkeziydi belki. Şehrin daracık eski sokaklarını dolaşırken bir solucan deliğinden girip diğerinden çıkabiliyorduk. Solucan delikleri yüzünden paylaşılamıyordu bir türlü. Çünkü mekan değiştirirken insan kendi kimliğinden de özgürleşiyordu. Kim olduğunun önemi kalmayınca mutluluk kendiliğinden geliyordu.

Saklambaç, Defne Suman

Natali Avazyan'ın arşivinden
Natali Avazyan’ın arşivinden

Lisedeyken bir Pazar öğleden sonrası tiyatro çalışmasından sonra kafamıza göre bir otobüse binip, aklımızın estiği bir durakta inmiştik. Daracık sokaklarda, karanlık geçitlerde, ihtişamlı ve tarih kadar eski binaların arasında gezindiğimiz bence pek büyülü o bahar gününün sonunda annemlere o gün Karaköy’ü keşfettiğimizi söylediğimde çok gülmüştü. Karaköy’ün ara sokaklarının onun için artık bir esrarı yoktu. Bizim bakir gözlerimize mucize misali görünen ayrıntıların, bir anda karşımıza çıkan bir avlunun, bir çeşme köşesinin, merdivenlerle kesiliveren bir sokağın yüreğimizde yarattığı kıpırtıyı o çoktan unutmuştu.

O gün otobüsten inip de ağzımız korku, hayret ve hayranlıktan bir karış açık daldığımız sokakların birinin köşesindeki bir kahveden bu satıları yazdığım şimdi ben de çoktan o kıpırtıyı unuttum. Zannederim ki (korkarım ki) on altısındaki bir taze gelip de bana heyecan içinde “ben bugün Karaköy diye bir mahalle keşfettim” derse ben de gülerim. Her şeyi keşfedip bitirdiğimden değil, artık bakıp da görmeyi bıraktığımdan, görüp de geçmeyi adet edindiğimden.

Hal böyle olunca Selva annem (babamın eşi) rahmetli babam Kemal Suman’dan kalma şirketimiz Retur’u “Fark Etmediğimiz İstanbul” turları ile yeniden hayata geçirme projesi hakkında ne düşündüğümü sorunca çok heyecanlandım. Her gün görüp de geçtiğim İstanbul’a gözlerimi açacak, beni yeniden o eksi keşif kıpırtısı ile buluşturacak harika bir proje idi bu. Hemen hayata geçirmeye karar verdik.

İlk turumuz 8 Mart Pazar günü “Fark Etmediğimiz Beyoğlu”nda gerçekleşecek. Rehber Bülent Demirdurak eşliğinde Beyoğlunda hep önünden geçip gittiğimiz, belki merak edip ama bir türlü içine giremediğimiz, yıkılması söz konusu olana kadar kıymetini bilmediğimiz içinde nice avluyu, heykeli, çeşmeyi, tarihi ve kim bilir daha neler neler gizleyen otuz tane binayı gezeceğiz.

İlk turumuzun Beyoğlu’nda yapılacak olması beni bilhassa sevindiriyor. Beyoğlu benim şahsi hafızamda özel bir yere sahip bir yer. İstanbul’un Avrupa yakasında doğup büyüyen bütün çocuklar için öyledir herhalde gerçi ya… Ben de kuşağımın diğer üyeleri gibi Beyoğlu’na karşı merak ve korku duyarak büyüdüm. Markiz’de, Le Bon’da gençliklerini yaşamış dedenin, nenenin Beyoğlusu ile arkadaşlarımın annelerinin onları bırakmadığı Beyoğlu aynı yer miydi? Bir Pazar öğleden sonra sinema çıkışında pencerelerden sarkan yarı çıplak travestilerin yaşadığı sokaklar ile koca hala Saadet’in balolara katıldığı evlerin bulunduğu, Beylerin ceketsiz, hanımların şapkasız çıkmadığı sokaklar aynı sokaklar olabilir miydi?

Ben serbest yetişmiş bir çocuktum. Annem ve babam bana güvenirdi, ben de onlara yalan söylemeye ihtiyaç duymazdım. Bu yüzden yağmurlu, karanlık bir Noel öğleden sonrasında tek başıma Beyoğlu’nda kiliseye gitmeye kalkışmak bana çok da ters gelen bir şey değildi. Sökülmüş kaldırım taşlarının arasında dolanan karanlık yüzlü adamların arasında Saint Antoine kilisesine yürümüştüm. Kilise soğuktu, boştu, hayallerimdeki sıcak, parlak, kurabiye kokulu Noel’e dair en ufak bir iz taşımıyordu. Ayinin gece yarısı yapılacağını bilmeyen on beş yaşında bir çocuk olduğum için geldiğim gibi kös kös geri dönmüştüm o gün eve.

Ama Beyoğlu’nda büyülü bir şeyler vardı. Onu fark etmiştim. Karanlık yüzlü adamların bile gölgeleyemediği bir zarafet, bir bağlantı, yüreğimde yankısını duyduğum uzak bir hasret…

İki sene sonra, bu sefer bir bahar günü okulu kırıp tiyatrodaki rolüm için şapka almaya çıktım Beyoğlu’na. Şimdi düşündüğümde bana hayal gibi gelen o gün ben sahiden de ara sokakların birinde şapka satan bir siyahlar içinde madam buldum. Madamın ismi Despina’ydı. Aynalar, valizler ve şapkalarla dolu ufacık bir dükkanda belki de bin yaşındaydı. Lacivert hırka, mavi gömlek, fular, gri etek okul formamın üzerine başıma geçirdiğim önü tüllü siyah şapkaya benimle beraber aynadan bakarken bana bir çocuk gibi değil, bir hanımefendiyim gibi davranması beni hem onurlandırmış, hem de utandırmıştı. Şapkayı kutuya koyup beni kapıda uğurlarken muhakkak yine gelip onu ziyaret etmemi tembihlemişti.

Bir daha gidemedim.

Artık Beyoğlu’nda Madam Despinalar yok. Tırnağı ile bu şehre asılmış son bir kuşaktı onlarınki.Hüzünlü yüzlü artık kendileri de ihtiyar çocukları ile Atina’da karşılaşırsam bazen bana Pera’da bir şekercide, bir tuhafiyeci ya da oyuncakçıda geçen çocukluklarını anlatanları çıkıyor, hatırlamak istemedikleri için gülüp geçenleri de.

Madam Despinalar yok ama sesleri binalarda hâlâ yankılanıyor. Nenemin Markiz’de katıldığı edebiyat toplantıları ile Koca Hala’nın Le Bon’daki bir baloda attığı kahkahanın yankısı da. Kilisedeki sıcak bir Noel hayali ile soğuk, karanlık sokaklarında yürüdüğüm gün aradığım şey aslında kilise değil, binalarının taşlarından, heykellerinden, bir anda karşınıza çıkan avlularından sır gibi fısıldayan eski Pera idi.

İstanbul Saklambaç’ın Eda’sının düşündüğü gibi sadece iç içe geçmiş diyarların değil, iç içe geçmiş zamanların da merkeziydi belki. Beni kebap kokulu bir Beyoğlundan zarif Pera’ya taşıyacak olan solucan deliği her gün önünden geçip de görmediğim binaların birinde gizliydi….

İşte şimdi 8 Mart günü yapacağımız turda, Beyoğlu’nun o güzel, o eski binalarına taze bir gözle bakacağım çok heyecanlı, çocukluğumu otobüslerinde, yazıhanelerinde, çalışanların kucaklarında geçirdiğim Retur’u ailem ile beraber yeniden hayata geçireceğimiz için de çok sevinçliyim.

Bu sevince ve meraka ortak olmanız dileği ile sizleri 8 Mart’taki Farkında Olmadığımız Beyoğlu turuna davet ediyorum. Ayrıntıları aşağıda bulabilirsiniz.

Bir eski köşecikte buluşmak üzere,

Defne Suman

Farkında Olmadığımız Beyoğlu Turu

8 Mart 2015 Pazar 

Buluşma noktası Taksim The Marmara’nın önü. 

Saat 09:30 

Rehber: Bülent Demirdurak

Gezeceğimiz yerler:

  • Taksim Meydanı, Cumhuriyet Anıtı, Maksem
  • Surp Hovhan Vosgeperan Kilisesi
  • Aya Triada Kilisesi
  • Afrika Hanı, Rumeli Hanı
  • Hasnun Galip sokağı
  • Ağa Camii
  • Surp Asdvadzadzin Ermeni Katolik Kilisesi
  • Cercle d’Orient Binası
  • Anadolu Pasajı, Atlas Pasajı, Halep Pasajı
  • Çiçek Pasajı, Cité de Péra
  • Aynalı Pasaj, Avrupa Pasajı
  • Üç Horan Ermeni Kilisesi
  • Galatasaray Lisesi ve Müzesi
  • Aznavur Pasajı, Hazzopulo Pasajı
  • Panaia Kilisesi
  • Mısır Apartmanı
  • Saint Antoine Katolik Kilisesi
  • Elhamra Pasajı
  • Eski Çiçekçi ve Nur-u Ziya sokakları
  • Fransız Sarayı
  • Odakule
  • Hollanda Sarayı
  • Suriye Pasajı, Lebon Pastanesi
  • Botter Apartmanı
  • Narmanlı Han
  • İsveç Sarayı
  • Galata Mevlevihanesi
  • Kırım Kilisesi
  • Doğan Apartmanı
  • Aşkenaz Sinagogu
  • Tünel

Gezi tamamen yürüyerek yapılacak ve binalar genelde dışardan görülecektir. Çiçek Pasajı’nda atıştırmalık, Fıccın sokak’ta öğle yemeği molası verilecektir. Atıştırmalık ve öğle yemeği serbesttir.

Katılım Bedeli: 100 TL

Kişi sayısı bildirimi için e-posta veya telefonla arayabilirsiniz.

Selva Suman  0532 217 12 42 ve selvasuman@gmail.com

Gezi’de Bize Yoga Oldu

Kuraldışı Dergi‘nin Temmuz Sayısındaki Yazım

 

http://mashallahnews.com/
http://mashallahnews.com/

Of! Nasıl bir aydı bu başımızdan geçen böyle!

Heyecandan korkuya, gururdan öfkeye, neşeden kedere, kahkahadan gözyaşına (duygusal ve bibersel) savrulduğum Haziran 2013’ün son demlerinde ilk defa bu sabah içimde bir akşamdan kalma hissiyle uyandım. Hani sanki dün gece çok içmişim, çok gülmüşüm, yerlere düşüp yolumu kaybetmişim, sonunda bir şekilde yatağımı bulmuşum… Öyle bir haldeyim.

Son otuz gündür elim telefonuma yapışmıştı. Bugün aynı el telefona gitmiyor bir türlü. Son haftalarda yogadan, kahveden çok zaman önce, daha gözlerim tam açılmamışken sosyal medyayı parmak yordamıyla bulan o el bu sabah bir çekingen. Üstelemiyorum. Az biraz anlıyorum onu. İnsan evladı tabiatı gereği bir yandan aidiyet (bütüne) hasreti ile yanıp tutuşurken diğer yandan da bütünün içindeki eşsiz varlığını pekiştirmek üzere tek başına kalmak ihtiyacını duyuyor.

Dostlarımın, ailemin, akrabalarımın çoğu gibi ben de Türkiye Cumhuriyeti tarihine geçecek olan Haziran 2013’ün çoğunu Gezi Parkı’nda, Taksim Meydanı’nda veya meydana açılan sokaklarda geçirdim. Bir dolu genç insanla tanıştım, çadır önü sohbetlerine katıldım. İzah edilemeyeni mizah ettikçe hem katıla katıla güldüm hem de zekâlarına hayran kaldım. Bir öğleden sonra, tam metroya binip eve dönecekken Taksim Meydanı’nda duran adamların arasına karıştım, #durankadın oldum.  Evde kaldığım akşamlarda sosyal medyada gezinmekten gözlerim şaşı oldu. Çok yazdım. Gezi direnişinin lehinde ve aleyhinde yazılan hemen her şeyi okudum. Yabancı gazetelerle, radyolarla röportaj yaptım. Az yedim, çok koşturdum. Hiç alışveriş etmedim. Bir damla içki içmediğim halde sokaklarda coşkudan sarhoş dolaştım. Gördüğüm sevgi ve dayanışmadan yüreğim kabardı, gözlerimden taştı, gözlerim yüzüme sığmaz oldu.

Geçen ay âşık oldum. Ülkemin insanlarına. Ya da ülkeyi filan da boş verin. İnsana âşık oldum. İnsan denen tasarım mucizesinin yarattığı için de tanrıya. Öyle âşık âşık dolaştım gaz kokan ara sokaklarda.

Herkes “Şimdi ne olacak?” diye soruyor. “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” diyoruz ki doğru. Sosyolog merceğinden bakıp durumu ve geleceği aşağı yukarı görebiliyorum. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Yirminci yüzyılın ikinci yarısından günümüze kadar geçen zamanda dünyanın çok farklı coğrafyasında benzer dinamikleri içeren toplumsal patlamalar oldu, oluyor, olacak. Bu hareketler, toplumsal ve siyasal alanlarda köklü dönüşümlere analık etti. Gezi Parkı direnişinin meyvelerini de toplumsal, siyasal, kültürel ve hatta bireysel hayatlarımızda toplayacağız yavaş yavaş. Orası kesin. Şimdi burada sosyolojik analize girmeye hiç niyetim yok. Enfes analizler keskin kalemlerin ucundan şakır şakır damlıyor zaten bu aralar. Hepimizin yaratıcı kanalları açıldı bu Gezi sürecinde. Birbirinden iyi yazılar çıkıyor sağda solda, her yerde.

Ben, madem sosyoloji kariyerimi yoga uğruna terk etmişim, o halde Gezi Parkı olaylarına sosyolojik açıdan değil de yogik bir yerden bakayım.

Gezi Parkında bize neler oldu?

Evet çok şeyler yazıldı, çizildi. Apolitik ama fırlama 90’lar gençliğinin peşinden biz vicdanı hür vatandaşlar ülkenin iki lokma yeşilinin dönüm dönüm satılmasından, hayatlarımızı yüksük kadar bir alana sıkıştıracak olan yasa ve düzenlemelerden, youtube’un, blogger’ın her altı ayda bir mahkeme kararınca kapatılmasından, THY hosteslerinin ruj rengine bile devletin karar vermesinden, çocuklara tecavüz edenlerin salıverilip durmasından, komşu sınırında dönen pis savaştan yarım yamalak haberdar olmaktan, patlayan bombaların ardından hâlâ yirmi dört aya varan taksit olanakları ile bizi alışveriş etmeye zorlayan reklamlardan bunalıp sokaklara döküldük. Meğer hepimiz bu anı bekliyormuşuz. Gezi Parkı için nöbet tutan gençlerin hareketi çöldeki vaha gibi belirdi hayatlarımızda. Hepimiz elimizdekini oracıkta bırakıp vahaya koştuk. Gazı yedikçe daha da “gaza geldik.”

Hikâyenin bu kısmını hepimiz az çok biliyoruz.

Bana sorarsanız orada bize başka bir şey daha oldu. Çok kabaca ve dilbilgisi kurallarını hoyratça yıkarak ifade etmek gerekirse, Gezi Parkı’nda bize yoga oldu.

Ne mi demek bu şimdi? Mizah edemeyeceğim için izah edeyim:

Sanskrit kökenli bir sözcük olan yoga bütünlük, birlik anlamına gelir. Bedenin, nefesin, zihnin, benliğin birliğidir yoga.  Yaradan ile yaratılanın bütünleşmesi, insanın kendi özü ile birleşmesi, diğerinde Yaradan’ı görmesi… Yoga bu insanlık hallerinin tamamını kapsar. En genel anlamıyla yoga insanın bir bütünün parçası olduğu gerçeğine gözlerini açmasıdır.

Bu gerçeğe gözlerimizi açmak özellikle yaşadığımız şu çağda çok önemli. Son yüzyılda hızla değişen iş ve özel hayat biçimleri insanı tarih boyunca eşi benzeri görülmemiş bir yalnızlığa sürükledi. Borç ödemek için büyük şirketlere gençliğini satan insan evladı, ışık hızıyla doğadan, aileden, cemaatten ve maneviyattan soyutlandı. Gökyüzündeki yıldızları bile görmesini engelleyen şehir ışıklarının altında kendini ufacık, zavallı ve tek başına bir varlık olarak görmeye başladı. Zaten o şirketlerdeki geleceğini garantilemek adına yedi yaşından beri bir sınavdan diğerine koşturarak çocukluğunu, ergenliğini feda etmişti. Hayat bir hayaldi.  Belki biraz hafta sonlarında, bir parça yılık izinlerde ve kim bilir belki bu işten istifa edilecek bir cesur gelecekte gerçekleşecek olan bir hayal. Onu zaten kimse anlamıyordu. Bir sonraki iphone’un piyasaya sürüleceği günü bekleyen insanlar hallerinden memnun gözüküyorlardı. O da Apple dükkânının önünde sıraya girenlere katıldı.

Zirvesi gökleri delen Himalayaların uzak mağaralarından dünyaya inen yoga, yirmi birinci yüzyılın yalnız insanı için gökte ararken yerde bulduğu bir nimet, hayatı bir hayal değil, hemen şimdi, şu anda yaşatmaya yarayan mucizevi bir araçtı. «Belim ağrıyor» ya da «Sıkı popom olsun» gibi dünyevi sebeplerle yogaya başlayanlar bile hareketlerin tasarımından bedene sızan enerjisi sayesinde kısa sürede yeni bir gerçekliğin gözlerinin önünde açıldığını fark ettiler. Yalnızlık hissi, alışverişe, yemek yemeye karşı duyulan oburluk, kronik şikâyetler kişi kendi ve diğerleri ile yeniden bağ kurdukça azalmaya yüz tuttu. İnsanların yirmi birinci yüzyıl yalnızlığında akın akın yoga derslerine koşmaları kısacık bir süre için bile olsa bütüne aidiyeti hissetmek içindi.

Biz de Gezi’de bütünlüğü hissettik. Bağ kurduk. Hiç tanımadığımız insanlarla ve kendimizle. Yalnız olmadığımızı bildik. Yüz binlerce yıldızın altında hep beraber yatarken yüreğimiz bütün insanlıkla beraber attı. Orantısız zekâdan doğan esprilere gülerken insan denen tasarım mucizesini yarattığı için Tanrı’ya şükrettik. Gezi’de biz yogadan sarhoş olduk. O sarhoşlukta herkesi sevmek çok kolaydı. Düşenin elinden tutmak, tanımadığın birisini kurtarmak için gaz bulutunun içine dalmak, evinin kapısını yaralılara açmak, kazan kazan yemek yapıp bedavaya dağıtmak, bütüne aidiyeti kanında, canında hissederken kolaydı.

İnsanın doğasında vardır bu hal. Yoga kafası derim ben buna. Beyin öyle bir kimyasal salgılar ki herkes kardeş görünür gözünüze. İnsan mucizevi bir tasarım. Sonsuz nefrete kadir olduğu gibi sonsuz merhamet de aynı cinsin yüreğinden, beyninden çevresine yayılıyor. Merhameti tetikleyen «yoga kafasını» yoga yapmayana anlatamazsınız. Anlayamaz. Dediğim gibi basit bir beyin fonksiyonudur çünkü. Ya vardır ya yoktur. Anlamasını beklemek haksızlıktır.

Biz de Gezi olayları sırasında bir yoga seansındaki gibi büyük bir bütüne ait olduğumuzu hatırladık. Tek başımıza da olsak bize kol kanat gerecek güzel insanların bu dünyada yaşadığını öğrendik. Farkında olmasak da örümcek ağından ince ağlarla birbirimize bağlı olduğumuzu kavradık. Dünyaya açılan penceremizin panjurlarını sonuna kadar açıp manzaranın enginliğine hayran olduk. Herkesin iyi kötü bir hikâyesi olduğunu, merakla dinlersek kabul edebileceğimizi hissettik.

İşte bize Gezi’de böyle bir yoga oldu. Yoga’nın beyinde nasıl bir kimyasal hal yarattığını yoga kitapları okuyarak hissedemeyeceğiniz gibi, Gezi’yi de sokaklara dökülmeden, parkları doldurmadan, gençlerin gözlerinin içine samimiyetle bakmadan anlayamazsınız. Ezber bozuldu çünkü. Bildiğimiz ezber kalıplarının penceresinden anlaşılacak bir hareket değil dışarıdaki. Bir anlayış atlaması yaşandı.  Eski kafalar «upgrade» edilmezse bu yeni kafa hiç anlaşılamayacak. Eski beyinlere yeni işletim sistemleri yüklenmedikçe gruplar arasında diyalog kurulamayacak.

Sonra park darmaduman edildi. Biz Bey ile oradaydık o akşam. Faciayı yaşamak, güzelliğin yarım saatte nefret tarafından yok edilebileceğine hep beraber tanıklık etmek bizi birbirimize iyice yakınlaştırdı. Aramızdaki birlik ve aidiyet hissi perçinlendi. Sonrasında artık yan yana çadırlarda uyumasak bile beraberdik. Bunu yüreğimizin bir kenarına yazdık. Ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı, bunu da bildik.

Esas iş şimdi başlıyor, hepimiz farkındayız.

Hocalarımız bize yogada hep şunu hatırlatırlar: Mat üzerinde yaptığınız çalışma hayatınızın aynasıdır. Hayatta sizi zorlayan şeyler yoga matı üzerinde de sizi bulur. Yoga sırasında zorlandığınız noktalarda alışkanlık tepkinizi vermek yerine, yeni bir şey denerseniz bu tecrübe hayata da yansır. Kaçmak yerine kalmak, öfkelenmek yerine gözlemlemek, oflayıp puflamak yerine nefes almak alıştığımız yolların kırılıp yerine tazelerinin gelmesini sağlar. Kişiyi daha mutlu ve özgür kılacak olan dönüşüm de burada başlar.

Gezi Parkı bir büyük bir yoga matıydı. Dilek Kökter Kuraldışı derginin geçen ayki sayısında  pek yerinde bir gözlem yapmış ve Gezi Parkı için «bireysel gelişimin gerçek merkezi» demişti.  Evet, orada alışkanlıklarımızı kırdık. Yeni bir şeyler denedik. Yenideki tazeliği, özgürlüğü tattık.

Şimdi yogayı hayata taşıma vakti. Grupça değil, tek başımıza. Bütüne aidiyetimizi unutmadan, pencerenin daralmasına izin vermeden daha mutlu ve özgür insanlar olma yolunda çalışma zamanı şimdi… Yüreğimizde aidiyet hissinin alevi taze iken her birimize düşen görev o bütünü tamamlayan eşsiz varlığımızı gerçekleştirmek, yaşamak ve ifade etmek.

Dünya bizimle daha iyi bir yer!

Namaste!

KD © 2013 Her hakkı saklıdır. Sitedeki yazılar izinsiz ve kaynak belirtmeden başka yerde yayımlanamaz. Ancak yazıları yazar ismi ve kaynak belirterek ya da dergiye link vererek paylaşabilirsiniz.

 

COME ON NEIGHBOR, PLEASE WAKE UP!

Translated and edited  by Elif Özizmir, Can Jarna Öztürk, Çağlayan Erendağ and Lale İnceoğlu.

Görsel

Good morning Neighbor,

Never mind my “good morning”, I write these lines to you at daybreak, after a sleepless night. You know me, we’ve been living in this building for so many years. I am the quiet type, not many people come to visit me. I go to bed early and wake up even before the morning prayers. Yet, last night I didn’t sleep a wink. You slept soundly instead of me, dear neighbor. I know you did because I was out at the balcony so many times, banging pots and pans as my husband was turning the lights on and off… we tried everything to draw your attention.

You slept on, neighbor.

While we sat with our hands on the door knob, our hearts racing like mad, our eyes sore, you slept on. I am not angry with you. If I had relied on that box called television to find out about what’s going on in the world, in my country or even on the next street, I would also go to bed peacefully and sleep after having watched the evening news.

After all what was it they announced on TV? Gezi Park had been evacuated. And it was done with utter ease. Without causing any harm. “Our people started leaving the park on time, due to the announcements made half an hour in advance. The marginal, illegal terrorist groups who stayed behind were treated with pepper spray and water cannons.” On top of it our Mayor has made a speech, explaining that no harm was done to the people, children, Gezi Park was evacuated, the public workers were taking down the tents. We should be at peace. This story has come to an end.

You must have had a sigh of relief neighbor. I would have if I were you. I’m sure you were feeling anxious that while the marginal groups were targeted, innocent kids could have been harmed. Innocent ones must have left the park when the police told them to evacuate it. The rest who stayed have different agendas anyway…

Neighbor, let me tell you now my own version of what happened. I’ve lived in this building all my life, you know me. I hope you will believe me or at least listen to what I have to say.

I was also there at Gezi Park with my husband last night.   You know my husband, you see him everyday. He has a walking disability. He uses a wheelchair.  We’d gone to the park together. It was a little after seven and the park was really crowded. Children, parents, other people like us who’d come with their wheelchairs…A balmy summer’s night; music playing, people dancing, kids lying on the ground painting, all sorts of vendors selling food. Being the first Saturday of the summer holiday everyone was relaxed, cheerful and full of hope…The park was like a fairground.

My husband and I crossed the whole park and reached Taksim square. Again there was music and people were doing a circle dance, there.  The cops were lined up in front of AKM, smoking cigarettes while watching the square. We posed for photos in front of them, making a victory sign.

It was exactly 8.15 p.m, I know for sure, because my phone shows the time on each shot. We decided it was time to head home. While we strolled up and down the park one last time, I ran across my students who were staying there, day in day out. Surely, you know my students, they’re the ones who always come and go to my place. They speak in low tones, kind young women with bright eyes. Got it, right? Yes, exactly. It was them who set up their tents in the park, it was them who had been patiently expecting respect for their rights to defend and protect a couple of trees, patiently waiting the authorities to hear their voices demanding the right to life, throwing back all kinds of slander coming their way, after transforming them into subtle humor… We were chatting with them. They had planted a little orchard at Gezi Park. In two weeks they had planted flowers, vegetables. On Tuesday night when TOMA’s threw water cannons into the park, apparently the orchard was all over the place. They put it back together in two days. They had built a library too. Tuesday night all of them were soaking wet. So some people brought in new books. My mom too donated books. You know my mom too, she lives in our building, the retired professor. On Friday evening, went to the park together. She had some student too, staying in their tents at the park. They had also remarked proudly how the library was rebuilt.

Long story short, neighbor, when you oppress hope at one end, it flourishes form another, just like weed.

Görsel

As we were chatting away, a guy said to another, “they say there will be an intervention”. W e all laughed neighbor. We laughed because even the harshest dictator in the world would not plan an intervention to that park, not that particular evening.  There were pregnant women, proud dads holding their children sitting on their shoulders. A blue-eyed granddad just said to me, “how would he ever hit me,”. We carried on talking. The music played on.

Nobody heard any announcements neighbor, just as nobody left the park. The moment the tear gas hit them, they were in the middle of their bites, their words, their dancing. We had parked our car right in front of Divan Hotel, people gave us a hand, I hurried to the car folding my husbands wheelchair into the trunk, as I sped away, I could see Taksim Square from my rear view window, under clouds of gas and dust.

We made it home. TV channels were talking about demonstrators fleeing towards Harbiye. And you were watching neighbor. I’m guessing, there must have been more than 10,000 people in the park. They had no choice but retreat towards the Divan Hotel after being tear-gassed, just like we just had. Then the Mayor appeared on the silver screen. “ Our people had left the park in accordance with our announcements, prior to the intervention and some marginal groups staying behind have clashed with the police” he said. My neighbor, I was there when the first tear gas was thrown, so was my husband, so were all those people.

It was when mothers, fathers, children fleeing to the streets in panic from acidy waters of TOMA’s and tear gases that the park was evacuated. Hundreds were wounded. Your much trusted TV channel, the one that you had been watching announced that only 29 were wounded, and that with only minor scratches. My friends who took refuge at the Divan sent photos of their burnt skins on their arms, necks. The announcements we received were asking to direct all the wounded and the children to Divan Hotel. So we spread the news. People asked for oxygen tanks, needles and threads to saw up the wounds. As I was searching for pharmacies on night duty on my computer, my husband was shrieking from his computer, “ the police have thrown pepper gas into Divan Hotel”. I did not believe, did not want to believe this. Uğru Dundar was broadcasting from the new TV channel “ +1”. Then that too was interrupted. Meanwhile, photos of my friends stranded at the Divan started coming in. Neighbor, I hate to bother you, but I am afraid no one will tell you, if I don’t. I have no intention of defending a cause in this lifetime. All I care about is the right for everyone to live in personal dignity. Anyway, let me cut it short, some photos of children started coming in from the Divan. Fainted, trying hard to breathe under an oxygen mask.  I recognized one. He was sitting on his father’s shoulders, in the park. A baby with curly hair, just about two or three years old… He is crying as his dad holds him in his arms. At the background some very young people are spread out on a sofa, fainted, they were not even born when we were banging on pots and pans for “Susurluk”.

***

And the night went on, neighbor. While all the televisions showed a wet and empty Taksim square, my facebook friends rushed out of their homes and headed to Taksim in big groups. I guess meanwhile you got bored and went to sleep, because there was nothing new on TV.  Sıraselviler Street, Istiklal Street, Cumhuriyet street all started to get packed. People from Bagdat Street met at Kadıkoy and walked  . towards the Bosphorus Bridge. Thousands of people from Gazi neighbourhood rushed to the Tem motorway…Ankara, was exactly the same; people spread all over the streets. I have a cousin in Ankara. She is the one I get all the news from . Who else do we have but each other to trust?…I have an aunt in Ankara. She is 97 years old. You also know her, neighbor. She used to live with us in the past. She was quiet, calm and graceful. Do you remember? Yes neighbor, that old lady. She didn’t let her age stop her. She’s also been in Kugulu Park at 7pm every night for two weeks.

While the night was asleep in all it’s darkness, something very weird happened, neighbor. Police attacked the Hilton Hotel.  Yes I am talking about that Hilton Hotel! There were friends there who just crouched down and were trying to breath. Many people were injured. All the medicines were put on a table in the middle of the lobby and the first thing the police did was to take the medicines away. Then we heard that they drove into the German Hospital with a TOMA tank and sprayed chemical water into the hospital. It is also rumoured that they went down to the emergency floor to arrest the injured people.

Neighbour, do you hear? There are people screaming downstairs. Go to the window and have a look. All these people are the people that you know. The grocery guy is clapping. Retired old people are beating pan and pots. There is nobody marginal, outside. It’s all just “us” neighbor. Nobody else…

Come on, please wake up!

Special thanks to Elif Chandra, Can Jarna, Lale and Çağlayan for their light-speed translation and for the editing!

Görsel

Ne olur uyan Komşu!

REUTERS
REUTERS

Komşu Günaydın,

Günaydın dediğime bakma, ben uyumadan geçirdiğim bir sabahın ilk ışıklarında yazıyorum sana bu satırları. Beni tanıyorsun yıllardır aynı binada yaşıyoruz. Sesim soluğum çıkmaz, evime pek gelen giden de bulunmaz. Erkenden yatar, sabah ezanından önce uyanırım. Dün gece uyumadım ama. Benim yerime sen uyudun komşu. Uyudun, biliyorum çünkü defalarca balkona çıktım elimde tencere tava ile. Eşim içeride ışıkları yaktı söndürdü, dikkatini çekmek için çıkarmadığımız patırtı kalmadı.

Sen uyumayı sürdürdün komşu.

Biz kimbilir saniyede kaç hızla çarpan yüreklerimiz ağzımızda, gözlerimiz çakmak çakmak, elimiz kapı tokmağında otururken sen uyudun. Sana kızmıyorum. Dünyadan, ülkemden ve hatta iki sokak ötede olan bitenden haber almak için televizyon denen o kutuya teslim etmiş olsaydım kendimi, ben de senin gibi akşam bülteninin ardından girer yatağıma içim rahat, gönlüm ferah tatlı bir uykuya dalardım.

Ne de olsa ne dedi televizyonlar? Gezi Parkı boşaltıldı. Hem de nasıl? Kolaylıkla. Kimseye zarar gelmeden. “Halkımız yarım saat önceden başlayan uyarılar sayesinde parkı vakitlice boşalttı, geriye kalan marjinal-illegal-terörist gruplara polis biber gazı ve tazyikli su ile müdahale etti.” Üstüne valimiz de çıktı konuştu, halka, çocuklara zarar gelmemiş, Gezi Parkı boşaltılmış, belediye ekipleri çadırları söküyorlarmış. İçimiz rahat etsin. Bu hikaye de böyle bitmiş işte.

Derin bir soluk almışsındır herhalde komşu. Ben senin yerinde olsam alırdım. Marjinal grup avı sırasında masum çocuklara zarar gelecek diye kalbin pır pır ediyordu eminim. Masum çocuklar polis parkı boşaltın deyice çıkmışlardır parktan. Geri kalanların derdi başka zaten…

Komşu bak şimdi sana ne olduğunu bir de ben anlatayım. Çocukluğumdan beri bu binada oturuyorum, beni tanıyorsun. Sözüme inanacağını, en azından beni dinleyeceğini umuyorum.

Biz de eşimle dün akşam Gezi Parkı’ndaydık. Eşimi de tanıyorsun, görüyorsun en azından her gün. Kendisi yürüme engelli. Tekerlekli sandalye kullanıyor. Beraber parka gitmiştik. Yediyi biraz geçiyordu saat ve çok kalabalıktı park. Çoluk, çocuk, analar, babalar, bizim gibi tekerlekli sandalyesi ile parka gelmiş başka engelliler… Tatlı bir ilk yaz gecesi. Müzik çalıyor, dans ediliyor, halay çekiliyor, çocuklar yerlere yayılmış resimler çiziyor. Seyyar arabalarda pişen köfte kokuları havaya karışmış, pamuk helva, simitiçi, kuruyemişci ortalıkta dolanıyor. Malum, tatilin ilk cumartesisi. Herkes rahat, neşeli ve umut dolu…Panayır yeri gibiydi park.

Biz eşimle parkı baştan başa geçip Taksim meydanına vardık. Orada da müzik çalıyor, bir grup halay çekiyordu. Polisler AKM’nin önüne dizilmiş meydanı izleyerek sigara içiyorlardı. Önlerinde fotoğraf çektirdik, parmaklarımız zafer şeklinde.

Riot police enter Gezi Park at Taksim Square in Istanbul

Saat 8:15 idi, biliyorum çünkü çektiğimiz fotoğrafın saatini telefonum gösteriyor. Yavaş yavaş dönelim evimize dedik. Parkı baştan sonra bir daha katederken, ağaçlar yerlerinde sökülmesin diye orada nöbet tutan  öğrencilerimi gördüm. Sen komşu, benim öğrencileri de bilirsin, hep gelip giderler benim eve. Asansörde raslamışlığın vardır onlara. Alçak sesle konuşan, kibar, parlak gözlü genç kadınlar. Bildin mi? Hah işte onlardı parka çadır kurmuş, ilk günden beri üç beş ağacı koruma isteklerine saygı duyulmasını, onurlu ve özgür bir yaşamı savunan seslerinin duyulmasını sabırla bekleyen, üzerlerine atılan her iftirayı bir şakaya dönüştürüp geri sallayanlar…Onlarla çene çalıyorduk. Bostan kurmuşlar, ismine “Gezi Βostanı” demişler. İki haftada çiçekler, sebzeler dikmişler. Salı gecesi TOMAlar parka dışarıdan su sıkarken darmadağın olmuş bostan. Iki günde toparlamış, yeni çiçekler ekmişler. Kütüphane kurmuşlardı, bayağı da iyi de kitaplar vardı. Salı gecesi bütün kitaplar da sırılsıklam olmuş. Yeni kitaplar getirmiş birileri. Annem de kütüphaneye kitap bağışlamış. Annemi de bilirsin, o da bizim binada yaşıyor,  emekli profesör. Cuma gecesi de onunla gitmiştik parka. Onun da öğrencileri var parka kurdukları çadılarda kalan. Onlar da gururla söylemişlerdi. Kütüphane yeniden kurulmuş.

Anlayacağın komşu, umutu bir yerden eziyorsun, öbür taraftan yine baş veriyor. Yabani ot gibi bir şey.

Biz orada sohbet ederken ederken «müdahale olacakmış» dedi birisi diğerine. Biz hepimiz güldük komşu. Güldük çünkü dünyanın en sert diktatörü de olsa o akşam o parka müdahale etmezdi. Hamile kadınlar vardı, omuzlarına çocuklarını oturtmuş gururlu babalar vardı. Çakır gözlü yaşlı bir amca “bana nasıl vurur ya” diye söylendi sadece. Biz sohbete devam ettik. Müzik devam etti.

Kimse anons filan duymadığı gibi komşu, inan ki kimse parkı terk etmedi. Gazı yedikleri anda bu saydığım herkes orada, lafının, lokmasının, halayının tam ortasındaydı. Biz Divan otelinin önüne arabamızı bırakmıştık, etraftan yardım ettiler eşimi, tekerlekli sandalyesini acele yükledim. Gaza basarken dikiz aynasından Taksim meydanını gördüm, gaz ve toz bulutu altındaydı.

Eve geldik, televizyonlar Harbiye tarafına kaçan eylemcilerden bahsediyorlardı. Sen seyrediyordun komşu. Parkın içinde onbinden fazla insan vardı tahminim. Meydandan üzerlerine atılan göz yaşartıcı bombadan kaçmak için parkın arkasına, aynı bizim yaptığımız gibi Divan oteline doğru gerilemekten başka yolları yoktu. Vali çıktı sonra ekranlara, “Halkımız yapılan anonslar doğrultusunda parkı müdahaleden önce boşaltmıştır, geride kalan marjinal gruplarla polis çatışmaya girmiştir» dedi. Komşu, ilk gaz bombası atıldığında ben oradaydım, eşim de oradaydı. Bütün halk da oradaydı. Parkı TOMA’ların cilti cayır cayır yakan asitli suyundan ve göz yaşartıcı bombalardan kaçan analar, babalar, çocuklar panikle kendilerini sokağa atınca boşaldı.

Yüzlerce insan yaralandı. Senin karşısında oturduğun televizyonun güvendiğin kanalları sadece yirmidokuz kişinin hafif sıyrıklarla yaralandığını söyledi. Divan oteline sığınan arkadaşlarım kendi kollarının, enselerinin fotoğraflarını yayınladılar. Bütün çocukları ve yaralıları Divan oteline sevk edin diye duyuru yaptılar. Biz de yaydık duyuruları. Acil oksiyen tüpü ve dikiş atmak üzere iplik, iğne istedi insanlar. Ben civardaki nöbetçi eczanelerin yerlerini tesbit etmeye çalışırken eşim kendi bilgisayarının başından hayrkırdı. «polis Divan’a da biber gazı attı» diye.  İnanmadım. İnanmak istemedim. Uğur Dündar Kanal +’dan yayın yapıyordu. O sırada o da kesildi. Derken Divan’ın içinde mahsur kalan arkadaşlarımdan resimler gelmeye başladı. Komşu, içini sıkmak istemiyorum ama benden duymazsan kimseden duymazsın diye korkuyorum. Bir davayı savunmak gibi bir derdim yok.  Her insanın haysiyeti ile yaşama hakkına sahip olmasından başka bir davam da yoktur bu hayatta. Neyse uzatmayayım, çocukların resimleri geldi Divan otelinden. Bayılmış, oksijen maskesi ile zar zor nefes alan. Bir tanesini tanıdım. Babasının omuzlarında oturuyordu parkta dolaşırken. Kıvırcık saçlı iki üç yaşlarında bir bebek. Babası kucağına almış, ağlıyor fotoğrafta. Arkada kanepede bayılmış yatan gençler var, biz Susurluk için tencere tava çalarken daha doğmamış olan.


Gece devam etti komşu. Televizyonlar boşaltılmış, ıslak ve karanlık bir Taksim meydanı gösterirlerken, Facebook arkadaşlarım onar yirmişer evlerinden fırlayıp Taksim’e doğru yol almaya başladılar. Sen sıkıldın yattın herhalde o arada. Televizyonlarda yeni bir şey yoktu çünkü. Sıra Selviler Caddesi, İstiklal Caddesi, Cumhuriyet Caddesi hınca hınç doldu. Bağdat Caddesinden yürüyenler Kadıköy’de buluşup köprüye yürüdüler. Gazi Mahallesinden çıkan binlerce insan TEM otoyoluna aktı. Al bir bu kadarını bir de Ankara’ya koy. Binlerce Ankaralı sokaklara taştı. Kuzenim var Ankara’da, ondan alıyorum haberi tabii, kimimiz kaldı başka güvenebileceğimiz birbirimizden başka? 97 yaşında bir yengem vardır benim Ankara’da. Onu da tanırsın komşu, eskiden bizimle bu binada yaşardı. Sessiz sakin kibar mı kibar yengem. Bildin değil mi? Hah işte o da yaşına başına bakmadan, geçen iki hafta boyunca her akşam 7’de Kuğulu Park’a gitmiş, sesini duyurabilmek için.

Komşu gecenin karanlığını üzerin çekmiş uyurken inanır mısın polis Hilton Oteli’ni bastı. Koskoca Hilton’a daldılar. Oraya kapağı zor atmış, nefes almaya çalışan arkadaşlarım vardı. Yaralılar vardı. Lobinin oradaki orta masaya ilaçları yığmışlar, polis içeri dalınca ilk önce o ilaçları toplamış. Sonra duyduk Alman hastanesine TOMA ile girip su sıkmışlar. Hastanenin acil servisine bile indikleri bile söyleniyor yaralıları tutuklamak için.

Komşu, duyuyor musun aşağıda sokakta insanlar bağırıyor. Pencereye çık da bak, hep mahallenin tanıdığın simaları. Manav da alkış tutmuş, emekli amcalar da balkonlarında tence tavalarına vuruyorlar. Marjinal kimseler yok dışarıda. Sen, ben varız komşu.

Hadi ne olur uyan!
gezi 10

More is Happening in Istanbul

Dear Friends,

So much has happened in Turkey since I wrote to you last.

As I type my heart is pounding and my fingers are rushing on the keyboard to tell you the news. I am in the midst of emotions. I follow the news on social media and from the personal accounts of my friends who are out there in Istanbul and Ankara diligently and persistently working to have their voices heard by the State and the mass media.

Something BIG is happening in Turkey. I feel joy, fear, hope… This is how a revolution must feel. I am so lucky to experience it in my lifetime.

From Occupy Gezi's Facebook Page
From Occupy Gezi’s Facebook Page

Although I am geographically far from the heart of the resistance, that is Taksim Square in Istanbul, my heart leapt with the crowds when I hear that the police once again entered the Gezi Park and are spraying people with tear gas and pressured water.

Our Prime Minister says that the people in Gezi Park and the protestors in other parts of Turkey who support the Gezi Park Movement are looters, a bunch of vandals and alcoholics. Obviously our PM didn’t go to the Park. Because the people who are resisting in the park are the most well educated, most creative, most open-minded and progressive people of Turkey. They have the wit and humor to turn the Prime Minister’s insults into a tool for identity politics. They are not unlawful citizens as the media broadcasts.

They have the ability to differentiate the common cause from their personal beliefs. The differences between religious, ideological, socio-economic status are put aside in the Park. The common cause has become the most important thing now. They demand recognition and respect as dignified citizens of the country.

Since this morning my heart has been pounding like crazy.

Pasifist Activists of Gezi Park
Pasifist Activists of Gezi Park
http://www.internethaber.com

I got on the Internet and saw that police intervention has begun again in Istanbul’s Gezi Park.  A group of so-called “protestors” threw a Molotov cocktail at the police and the police responded by weakly pressurized water to the “protestors”. All the mainstream media was there with their live TV equipment ready to broadcast the act of “Gezi Park protestors attacking the police. It was planned by the government and the security forces to provoke the resistance movement. The Molotov cocktail bombs being thrown by plain clothed policemen at other security forces around Gezi Park were explosive and loud.

When the “provocation” started the Occupy Gezi protestors came out of their tents to see what all the noise was.

Then something unexpected happened. The people who make up the Occupy Gezi movement, instead joining the provocation against the police, they remained calm and joined their hands to make a large human circle around the provocateurs.  Police remained outside of the circle and the provocateurs were stopped by the real protestors.

Meanwhile the unrest has spread to the whole country. The Prime Minister Erdogan has been arrogantly misinforming the nation about what is actually going on. The State is acting indifferent and completely ignoring the people who are out there. Mass media continues to broadcast Prime Minister Erdogan’s speeches (four or five times a day) where he marginalizes and humiliates the people who are protesting and declares them to be looters, vandals, unethical people who have no respect for religion or the law.

If Turkey has one soft spot, it is religion. If you want to divide the country into two camps all you have to use is religion. Many politicians have been using religion successfully to create polarity and hatred in Turkey. So now, the Prime Minister is telling to the rest of the nation that these people drank beer inside the mosque even though soon after his speech, the Imam of that mosque came out and denied the statement. Then, PM Erdogan said that the ladies who wear headscarves were harassed by the people who protest. Again women in headscarves stood up and denied PM’s statement.

These are known tricks. People from all walks of life are streaming into Taksim Square to demonstrate that they are not buying the lies.

During last 5 days, when there was no police intervention, the park became the home for all kinds of groups in Turkey. People from different religious, ideological and economic backgrounds are camping together in the Park. They are curious about each other and have learned to listen. There were mass yoga classes being taught. There is a free library created. A medial clinic for anybody who needs care. All kinds of volunteers are there. Doctors, teachers, lawyers, writers, artists…

Some political parties and ideological organizations are there in the Park as well, trying to capitalize on and possibly hijack the Gezi Park movement. They hope to appropriate the momentum and energy of the people for their own agendas. Yet what I have seen up to this point is that people will not accept to be reduced and be used as a tool for any exiting ideology.

There is now one organization called Taksim Solidarity, which aims to represent all the people in Gezi Protest movement. They submitted the demands of people in the Gezi Park movement to the state. In their declaration they demanded freedom to use and defend the public spaces without being considered as a threat.  There has been no response from the government’s side so far.

As I write you this I am receiving messages, hundreds of messages written by my friends and family that police attacked the Park with pepper sprays, tear gas and water cannons again. So many people are injured and one is having an asthma crisis. Gezi people were going to give a speech to the press today but now they can’t even open their mouth to say a word. The Park is under such a gas cloud that people from Bosporus Bridge (5 km away) can see it. Meanwhile the attorneys at the main courthouse who wanted to defend the Gezi Park Movement and talk to the press have been attacked by the police and fifty of them been arrested and detained. During the arrest of the attorneys a lot of police brutality has been witnessed by everyone around the courthouse.

https://twitter.com/glrdamla/status/344416998840741888/photo/1
In front of the courthouse-today

The brutal attack to the lawyers and their arrest is viewed by the Gezi Park movement people as a clear message, that they have no legal protection and that they should stop resisting in no time. There is not a word from the Prime Minister about the future of the Gezi Park; neither an apology for the disproportionate violence police exercised over people for the last two weeks.

Yet something has changed and there is no going back. I can feel the pulse of the whole nation from here, across from the sea. Gezi People and their supporters all around Turkey need your help and support more than ever. Please keep spreading the word and telling the truth about what is actually going on in Turkey.

This is another struggle between people who believe in power and people who believe in dignity.

I believe dignity will win soon or later.

As Mahatma Gandhi once said: 

First they ignore you, then they laugh at you, then they fight you, then you win.

Human Circle
Human Circle
human circle
human circle

RESIST ISTANBUL: A personal story

This is a piece -her personal story- written by my dear friend Deniz Erkmen on the recent Social Protest Movement (Occupy Gezi).  If you are still curious about what is happenning in Istanbul (well by now it is whole Turkey) please keep reading!

Thank you so much for your support! 

Görsel
From Occupy Gezi’s Facebook Page

 WHEN THERE IS NO OTHER WAY BUT RESISTANCE! 

A personal account of the early days of OccupyGezi

Deniz Erkmen

At home in Istanbul, grading student papers while trying to follow a continuous facebook updates of events, I am getting more and more anxious to leave. It is impossible to concentrate. I read few lines from the paper, stop and think “do I have vinegar at home”? I read a few more lines, stop and wonder “does the pharmacy sell gas masks?” Not able to sit any longer, I call, text and facebook message a few friends; a marine biologist first, a graduate student in history second, then a film director and an environmental engineer… Everyone is planning to head to the Taksim square. I pack some vinegar and a bandanna into my backpack; I make sure I wear sneakers so I can run fast and I leave home not quite sure what is ahead of me.

At the ferry terminal, I greet my friend who just walked there from a meditation workshop. Aslı and I originally met at a yoga class. A month ago, we were at a yoga retreat together, in a small peaceful green campground next to the Mediterrenean. We look at each other, half worry-half smile. Life is, indeed, strange. I notice that her friend has flip flops on; in my mind I go “who will wear flip flops to a demonstration like this?” But this is what happens when you have young writers, yoga teachers, and filmmakers in an uprising. We are not that experienced when it comes to fighting police on the streets; it has not really been our cup of tea until now. But in the next few days, we’ll get our training.

My generation – people born mid 70s to 90s in Turkey have been categorically defined by their apoliticalness. Born around and after the military coup where many activists have been jailed and tortured brutally, many of us, unless their families were activists, have been socialized to avoid “politics.” Demonstrations have been dangerous affairs in Turkey and we have been taught by our families to stay away as much as possible. While this has changed over time to a certain extent, that socialization is strong and has created certain political habits of avoidance. Combine that with the general distrust towards established political institutions that is the trademark of the postindustrial generations and an unresponsive system without many functioning channels for participation, you have people who are not very positive about the possibilities of change through participation.

Then why are all my friends walking towards Taksim? What happened? Why would someone like me, someone who hates crowds, feels slightly awkward when she chants the slogans of the Turkish leftist parties, who flees the city whenever she can to rockclimb, would pack vinegar and a bandanna and walk towards a square where she is pretty sure she will get tear-gassed, maybe even worse?

https://fbcdn-sphotos-e-a.akamaihd.net
https://fbcdn-sphotos-e-a.akamaihd.net

At this point, I have already been part of the activities that have been going on to protect the small park, Gezi Parkı, at Taksim square, which is the social and political center of Istanbul. The park is, comparatively, tiny. Don’t think Central Park or Hyde Park; it is probably not even 1/10th of those. But it is the only green space in this very busy, very urban square. The Justice and Development party (JDP) government has decided unilaterally that they were to turn the park into a shopping mall in a replica of an Ottoman military barrack, even though there are multiple malls in walking distance or a few metro stops away. An association and a platform was formed around the issue and they started organizing and gathering signatures to protect the park.

This attempt to destroy the park was not an isolated case of transferring public property for private development. It was just one incident among the ongoing attacks from the JDP party directed towards public spaces, including not just historical buildings, city squares and neighborhoods, but also forests and national parks. We have been witnessing an ongoing destruction over the years. Just in the last few months, amidsts protests, a beloved pastry shop in a historical building was closed and a cherished movie theater was torn down because they were in a historical building that was sold to be turned into a shopping and entertainment complex. The groundbreaking for the third bridge over Bosphorus which is expected to cause enourmous environmental damage took place against opposition from citizen initiatives and professional bodies. The law to open up national parks to development was just waiting to be discussed at the parliament. We were sharing our concerns among friends and on social media, but were joking about how we couldn’t keep up with the speed of destruction.

Nor was the style new: pushing a big urban project that has no public support, that does not make sense from a public service or urban planning perspective, without any regard for objections coming from the civil society. Tayyip Erdoğan’s version of “democracy” meant that since he was elected and has majority in the parliament, he could do whatever he wanted, however he wanted it.

The governing style was indicative of an increasingly authoritarian and arrogant JDP party that was single-handedly pushing a conservative and neoliberal agenda. On the one hand, there were ongoing series of policies that were enacted that caused fear about state intervention in people’s lives and choices. There was the discussion about banning abortions and stories about women being mistreated in state-hospitals when they went in to get abortions; then the PM demanding families to have three kids. There was the overhaul of the education system with the goal of raising “a religious generation.” There was the ban on alcohol consumption between the hours of 10 pm and 6 am along with a ban on all alcohol advertisement. There was a growing sense that the government was trying to push a life-style and fit the public into a conservative mold.

On the other hand, the problem was not just about our fear for our life-styles. It also looked like the PM was using these interventions to distract everyone from major issues and to woo his followers by emphasizing the party’s conservativeness. In the meantime, democratic deficits of Turkey just continued to exacerbate. Turkey became the country with the highest number of imprisoned journalist in the world. The mainstream media was silenced and the judiciary became an ally for the executive. There was no way to oppose the JDP. Lastly, on May 11, there was a bombing in Reyhanlı, a town on Syrian border, already tense as a result of the civil war in Syria and Turkish government’s support for the opposition forces. 51 people were killed and the goverment reacted by banning the media from reporting on Reyhanlı. 51 people dead, 140 injured and we couldn’t even read about it in the papers.

While these were happening, people around me were getting more and more frustrated. We joked among our friends about how we couldn’t read the newspapers in the morning because we got too depressed to do work; and how we coudn’t read them at night because we lost our sleep. I felt like I was pushed into a corner by the increasingly conservative and authoritarian politics of the JDP, that I had no place to live and breathe in this country. I was feeling suffocated. Suffocated in this once majestic city where I was born and grew up, whose streets I have walked for years. Constantly afraid that any building, any street, and any nature area in other parts of the country that I loved and cherished was about to be destroyed. Voiceless, powerless; I felt helpless and I was angry not just at the government but at my helplessness. Gezi Parkı felt like a corner that we were pushed into. It was the last corner. It was small; but I could fight to save it.

So I followed the activities of the Taksim platform; I tried to spread the word over the social media. Then last week, on May 27, we got the news that the government sent bulldozers to start the construction. A small group stopped the bulldozers and on May 28 the police tried to push them out. The Gezi Parkı Watch was organized so some activists started sleeping at the park to fend off the bulldozers. People started to go to the park, including myself. The demonstrations were relatively small at first. In fact, I was not quite sure if they would ever get bigger. It was fun; people cheering, singing. A young, educated, colorful crowd, made mostly of anarchists, feminists, socialists, students, LGBT movement… Knowing that we are doing our best to show that we care about our right to this city felt good – but I also was not sure if we got any support beyond the park. And I was not sure what I would do if the police just kicked us out and tore the park down.

But when on the morning of May 31st the police raided the park at 5am, teargassed the demonstrators and burnt their tents down; when they continued to brutally teargas and spray people with water, even during the press release at the Taksim square couple of hours later, when a young woman was shot by tear-gas cannisters in her head, I instictively knew that there was no going back. To protest or not to protest was not a question anymore. The brutality, the arrogance, the sense of injustice was so strong and so in our faces that at last it boiled over. You push people back into a corner, and you keep on attacking, they would have to push back. There is a point where political protest is a defense as much as voice.

http://s3-ec.buzzfed.com
http://s3-ec.buzzfed.com

What has transpired after that has just been incredible. That night, on the ferry, we could already smell the teargas blowing in the wind from Taksim. We were afraid but we knew what we had to do. We joined others who were coming from all directions as we walked up Cihangir to Sıraselviler with thousands of people, people who looked, how should I put it, very regular. They have finished their work day, walked off their offices and met their friends. They were frustrated with the brutality, with the sense that their lives, their choices, their voices did not matter. They were frustrated about the arrogance of the primeminister. They were tired of feeling helpless. They wanted to breathe, live in freedom.

So they walked and chanted, in solidarity. I had friends who were walking from different directions towards Taksim Square that night and we all had similar stories to tell. Stories of cooperation and kindness amidst chaos. It was scary but incredibly uplifting. Are all street uprisings against police this friendly? These demonstrators were saying “sorry” when they bumped into each other while running away from a tear-gas cannisters. They were sharing their food and water, spraying each others’ teary burning faces with homemade antihistamine-water mixtures, carying one another, shouting “do not panic” while trying to remain calm under tear- gas fire, building barricades together. People were opening their doors and letting strangers in. Older people were shouting words of support from windows and giving protestors lemon, milk and vinegar (to help with the effects of the teargas). It felt like the people of Istanbul, who normally grunt and grind their teeth at each other in public, who elbow their way in and out of public transportation have realized that they actually live in the same city, that they can actually help each other and cooperate… That was the feeling – a moment of enlightenment: Yes, we live in the same city. Yes, we have the right to live like dignified human beings. And yes, we can.

Görsel

I am pretty sure that this is a turning-point in Turkish political history. A game-changer. Not because of what will come out of it as a result. I have no idea what will come out of these protests. I know that the aftermath of any uprising is chaotic; those that are the most organized have a way of hijacking the process; and established practices and habits do not disappear quickly. Moreover, a lot depends on the primeminister, whose reaction until this point has just been unbelievably, infuriatingly uncompromising. He is transforming himself into a dictator in front of our eyes and provoking his supporters in a very dangerous and irresponsible manner. So, who knows what will happen? I cannot claim to be overly hopeful – if things go downhill from here, there can also be a lot of disappointment.

But I believe that what we have witnessed in the past week was a break of political tradition in Turkey. There has been nothing similar in recent Turkish history, where so many people of different stripes came out on the streets voluntarily, spontenously, and have cooperated, coexisted and resisted together. This was a huge learning experience for all these “apolitical” professionals and youth who saw and experienced first-hand that if they act in solidarity – and they acted in solidarity; the socialists, the secularists, the soccer fans, the feminists, the Kurds – they can achieve something. That there is joy in solidarity and cooperation when you are fighting against injustice. That they can, in fact, use their strongests assets – their wit, creativity and love – against police brutality. Finally, we took to the streets and finally we are not afraid or helpless anymore. Now even my three year old niece says she wants to go out and join the resistance. That gives me some hope.

http://mashallahnews.com/
http://mashallahnews.com/

What is Happenning in Istanbul?

To my friends who live outside of Turkey:

I am writing to let you know what is going on in Istanbul for the last five days. I personally have to write this because at the time of my writing most of the media sources are shut down by the government and the word of mouth and the internet are the only ways left for us to explain ourselves and call for help and support.

Last week of May 2013 a group of people most of whom did not belong to any specific organization or ideology got together in Istanbul’s Gezi Park. Among them there were many of my friends and yoga students. Their reason was simple: To prevent and protest the upcoming demolishing of the park for the sake of building yet another shopping mall at very center of the city. There are numerous shopping malls in Istanbul, at least one in every neighborhood! The tearing down of the trees was supposed to begin early Thursday morning. People went to the park with their blankets, books and children. They put their tents down and spent the night under the trees. Early in the morning when the bulldozers started to pull the hundred-year-old trees out of the ground, they stood up against them to stop the operation.

They did nothing other than standing in front of the machines.

No newspaper, no television channel was there to report the protest. It was a complete media black out.

But the police arrived with water cannon vehicles and pepper spray. They chased the crowds out of the park.

In the evening of May 31st the number of protesters multiplied. So did the number of police forces around the park. Meanwhile local government of Istanbul shut down all the ways leading up to Taksim square where the Gezi Park is located. The metro was shut down, ferries were cancelled, roads were blocked.

Yet more and more people made their way up to the center of the city by walking.

They came from all around Istanbul. They came from all different backgrounds, different ideologies, different religions. They all gathered to prevent the demolition of something bigger than the park:

The right to live as honorable citizens of this country.

They gathered and continued sitting in the park. The riot police set fire to the demonstrators’ tents and attacked them with pressurized water, pepper and tear gas during a night raid. Two young people were run over by the vehicles and were killed. Another young woman, a friend of mine, was hit in the head by one of the incoming tear gas canisters. The police were shooting them straight into the crowd. After a three hour operation she is still in Intensive Care Unit and in very critical condition. As I write this we don’t know if she is going to make it. This blog is dedicated to her.

These people are my friends. They are my students, my relatives. They have no «hidden agenda» as the state likes to say. Their agenda is out there. It is very clear. The whole country is being sold to corporations by the government, for the construction of malls, luxury condominiums, freeways, dams and nuclear plants. The government is looking for (and creating when necessary) any excuse to attack Syria against Turkish people’s will.

On top of all that, the government control over its people’s personal lives has become unbearable as of late. The state, under its conservative agenda passed many laws and regulations concerning abortion, cesarean birth, sale and use of alcohol and even the color of lipstick worn by the airline stewardesses.

People who are marching to the center of Istanbul are demanding their right to live freely and receive justice, protection and respect from the State. They demand to be involved in the decision-making processes about the city they live in.

What they have received instead is excessive force and enormous amounts of tear gas shot straight into their faces. Three people lost their eyes.

Yet they still march. Hundreds and thousands of citizens from all walks of life then joined them to support for the protestors. Couple of more thousand passed the Bosporus Bridge on foot to support the people of Taksim. They were met with more water cannons and more pepper spray, more hostility. Four people died, thousands of people were injured.

No newspaper or TV channel was there to report the events. They were busy with broadcasting news about Miss Turkey and “the strangest cat of the world”.

Police kept chasing people and spraying them with pepper spray to an extent that stray dogs and cats were poisoned and died by it.

Schools, hospitals and even 5 star hotels around Taksim Square opened their doors to the injured. Doctors filled the classrooms and hotel rooms to provide first aid. Some police officers refused to spray innocent people with tear gas and quit their jobs. Around the square they placed jammers to prevent internet connection and 3g networks were blocked. Residents and businesses in the area provided free wireless network for the people on the streets. Restaurants offered food and water for free.

People in Ankara and İzmir gathered on the streets to support the resistance in Istanbul. Demonstations spread to other cities where citizens were faced more brutality and hostiliy from police. Hundred of thousands kept joining.

Mainstream media kept showing Miss Turkey and “the strangest cat of the world”.

***

I am writing this letter so that you know what is going on in Istanbul. Mass media will not tell you any of this. Not in my country at least. Please post as many as articles as you see on the Internet and spread the word.

I do not belong to a political party. I don’t believe in politics. I don’t defend any ideology and I am not on the side of any regime. Like many others in Turkey I am tired and frustrated from the polarization between Kemalist seculars and the Islamists. I don’t belong to any of them. I believe in moving away from polarization and towards a new way of relating. I know many people who are out on the streets of Istanbul share the way I think and I know we are not the only ones. We just want to live our lives with human dignity.

As I was posting articles that explained what is happening in Istanbul on my Facebook page last night someone asked me the following question:

«What are you hoping to gain by complaining about our country to foreigners?»

This blog is my answer to her.

By so called «complaining» about my country I am hoping to gain:

Freedom of expression and speech,

Respect for human rights,

Control over the decisions I make concerning my on my body,

The right to legally congregate in any part of the city without being considered a terrorist.

But most of all by spreading the word to you, my friends who live in other parts of the world, I am hoping to get your awareness, support and help!

Please spread the word and share this blog.

Thank you!

For futher info and things you can do for help please see Amnesty International’s Call for Urgent Help

Görsel
Taken from Occupy Gezi Facebook page. Also used by Reuters